21 Şubat 2015

,

Curriculum Vitae


Bir Adet Diploma Fotokopisi

1996’da öğrenci hareketinin yükselişine tanık olundu. O dönemde SİP’in başındaki isimler, şık bir eylemle, Taksim Meydanı’nda diplomalarını yaktılar. Aslında yaktıkları, diplomalarının aslı değil, fotokopileriydi. Çünkü onlar, partinin resmî kongresi için hazırladıkları bültende düz lise mezunu olan yoldaşlarının sadece mezun oldukları üniversiteleri yazan, kendi bitirdikleri özel kolejleri, liseleri, ilkokulları bir bir sıralayan adamlardı. Dolayısıyla, asıl diplomalar yakılamazdı, zira siyaset ve teori diye bildikleri de o diplomalara tabiydi.

Mahir Hüseyin Ulaş Mezuniyete Kadar Savaş

Üniversitede okumak mühim mesele. Orada solcu olup, adam yurduna konulan kişinin aldığı eğitimi önemsemesi kaçınılmaz. Yani siyaset bilimi okuyup bitiren öğrencinin bir örgüte üye ve şef olduğunda sunduğu teori de siyaset de o okulda öğretilenlerin sınırını asla aşamıyor.

Bir örgüt, kendi tarihini kaleme alıyor ve kurucu kadroların “basın-yayın bölümü” öğrencileri olduklarını söylüyor. Yazılan tarih okunduğunda, söz konusu rahmin ne denli belirleyici olduğu görülüyor. Sansasyon, aslî unsur hâline geliyor, kitleler veya sınıf yerine manşetler düşünülüyor, o manşetler gözetiliyor. Proletarya ve kavgasına ait olmak, zûl kabul ediliyor.

Üniversite hayatı, sınıftan, sınırdan, gerçekten azade, bulutların üzerine yerleşip şimşekler çaktırmayı, yıldırımlar fırlatmayı maharet kabul eden kişilikler üretiyor. Bulutların üzerinde her şey, müdahale edilecek birer nesne gibi görünüyor. Eldeki teorik birikim, her şeyi niceliksel değerlere hapsediyor. Her politik olgu ve olay, akademinin, tezlerin konusu olabilmek üzerinden anlam kazanıyor.

İşçiler oy vermiyorlarsa çöpe atılıyor, ezilenler dövüşmüyorlarsa, kurşuna diziliyor. Somut sonuç, başarı getirmeyen her şey, bu kariyerist planlama içerisinde kenara itiliyor, ta ki tek gerçeğin kendisi olduğunu cümle âlem kabul edene kadar.

Bu açıdan, solda ana güdücü unsur, kişilerin tecimsel, kişisel çıkarları oluyor. Kendi gündelik ihtiyaçları, beklentileri, kariyer planlaması solun seyrini de belirliyor. Özellikle Avrupa ve Amerika üniversiteleriyle kurulan soyut ve somut ilişki, buradaki teoriyi de biçimlendiriyor.

Nizamat

Üniversiter birikim üzerinden siyasal-ideolojik alana birileri nizamat vermeye çalışıyorlar. AKP ise yüzde altmışı internet bilmeyen, üniversite kapısından ancak işçi olarak girebilen insanlara hitap ediyor. Tek bir öğrenci derneğinin olduğu üniversiter hareketin kişisel gelişim ve kariyer planlaması dâhilinde geliştirilmiş kulüplere bölündüğü gerçeğin, o kitleyle belirli bir rabıta kurabilecek solcu üretmesi mümkün görünmüyor.

Üniversite, en fazla, burjuvaziye ve devlete adam yetiştiriyor. Doksanlarla birlikte Mülkiyelilik, yerini Odtü’lülüğe ve Boğaziçi’liliğe bırakıyor. Buradan çıkanların ceplerindeki pasaport Ne Yapmalı’dan, Komünist Manifesto’dan daha kıymetli hâle geliyor. Eski Mülkiyelilerin değer kaybına uğramış küçük burjuva ürünlerinin daha eski Mülkiyeli devrimcileri yüceltmelerinin ve bunları Odtülülerin, Boğaziçilerin beğeneceği kıvama getirme gayretlerinin bir önemi yok bu açıdan.

“Çalışma O Zaman!”

İnşaat işçisi, asansörün düşmesiyle ölen arkadaşları için çığlık atıyor. Çektiği çileyi anlatıyor, oradan diplomalı bir solcu, kızarak şunu söylüyor: “Çalışma o zaman!” Bu tepkiyi, kendi cebindeki CV’si ve diplomasının verdiği cüretle koyuyor. O, çalışma zorunluluğunun, eve ekmek götürmenin ne demek olduğunu bilmiyor. “O kadar okudum, bu işçiyle bir mi olacağım?” diyor ve solculuğu bir olmamanın imkânı, bir tür nişanesi olarak örgütlüyor. Sonra da “sol neden kitleselleşemiyor?” diye tekrar kütüphanesine ve dost meclisine geri dönüyor.

Rengârenk

Bölgede son beş-altı yıldır yeni bir organizasyon süreci işliyor. Bu düzlemde Gürcüstan, Özbekistan, Ukrayna gibi yerlerde yaşanan renkli devrimler silsilesi, Ortadoğu’ya sirayet ediyor. İran’da, Mısır’da, Tunus’ta ve diğer yerlerde yaşananlar, hep bu üniversiteli gençlerin öne çıktığı gelişmeler olarak kaydediliyor.

Bu devrimlerde genel anlamda bir Sorosçu renkli devrim boyutu mevcut. Ama beraberinde bir kıyam da vaki. Gezi hareketi ile Haziran Kıyamı arasında ayrım yapılmasının nedeni burada. Bu ayrımı yapmamak, Soros’un da içinde olduğu hareketten nemalanma ihtimaliyle ilgili.

Renkli devrimler, olası halk ve ezilen devrimlerine mani olmak için devreye sokuldu. Süreç içerisinde onca renk içerisinden devrimin rengi silindi. Cebine girecek paraya, CV’sine eklenecek bir-iki tecrübeye bakanlar, bu ayrıştırma girişimine düşman kesildiler. Demek ki devrimin ona mecbur ve muhtaç olanlara bırakılması zorunlu.

Sebz

İran’daki Yeşil Hareket, Güney Tahran’a, fukara mahallelerine inemediği için eleştiriliyor, karşısında ise petrol gelirlerini fukaranın yemek masasına akıtacağını söyleyen bir Ahmedinecad var. İktidardaki isimler, bu ayaklanmalara benzer tepkiler geliştiriyorlar, ortak argümanlara başvuruyorlar. Bu, hareketin içerisindeki insanlar için de geçerli.

Örneğin İran’da bir anda yerinden, otantik bir gazetecilik peydahlanıyor, herkes gazeteci oluyor, hareket, bir süre sonra bu gazeteci zihniyetinin merkeze oturtulması gerektiğini söylüyor.

Aynı süreç, Gezi’de de karşımıza çıktı. Herkes üçüncü şahıs, görgü tanığı, gözlemci ve gazeteci hâline getirtildi. Devrimci birer fail olmak, bu koşullarda anlamsızlaştı. Herkes, artık internet ortamlarında fotoğraf ve anı yarışına girişti. Özellikle her seçim öncesinde bunun kitlesel bir karşılığı olacağına safça inanıldı. Dünyanın internete kapandığına, oradaki yüzeysel, akademik çenenin hayatta bir karşılığı olduğuna iman edildi. Herkes, süreç içerisinde internetin efendilerine örgütlendi.

Çok Renkli Tahakküm

Devrimin renklenmesi, çok renkliliği tartışmalarında bir tahakküm kurma sinsiliği var. Tahrir, mezarlarda kurulu küçük kulübelerde yaşayan bir milyon fukaranın sesini duymadığı için yeniliyor. Aynı şekilde, İran’da fukaranın dinî zırhları, silâhları ile alay ediliyor, bunlara savaş açılıyor.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”, birilerinin, elindeki iktidar araçlarına olan güvenle ve kibirle sarfettiği bir cümle. “Ezeceğim, tektipleştireceğim” ise gene aynı araçların dile gelmesi. Bıçağını arkasında saklayanla onu açıktan savuran arasındaki fark kadar fark var bu iki tarz arasında.

Homojenlik muhafazakârlığın, heterojenlik liberalizmin egemenler eliyle yürütülmesi… “Dine siyasette alan açma” kibriyle onu kontrol altına alabileceğini zannedenler, efendilerden aldıkları derslerle hareket ediyorlar. Gençler sorun mu çıkartacak, hemen gençlik örgütü kuruluyor, bir iki genç, şef yapılıyor, böylece tepki, öfke dindiriliyor. Âlem uyuyor, kendileri uyanık nasılsa. Üniversiteden aldıkları siyaset bilimi diplomalarını yakamayanlar, o bilimi kendilerine bahşedenlerin ağzıyla konuşuyorlar. Herkese ölçü, nizam vermeye çalışıyorlar. Ağızlarından çıkan söz, efendilerin sözü, başka bir şey değil. “Şimdi izin verelim, heterojenleştirelim, içini boşalttıktan sonra nasılsa ezeriz” diye düşünüyorlar. Bu göreceleştirme işlemi, Kemalistlerin siyaset okullarında öğreniliyor. Üzücü olan, bu işleme Marksizmin alet edilmesi.

Think-tank

Sol örgütler, üniversitelerin birer çıktısı, uzantısı olarak, Marksizmin devlet ve burjuvazi lehine, onlar için devreye sokulmasını ifade ediyorlar. Altmışlardan beri Amerika’da think-tank’lere devşirilen Marksistler, Reagan eliyle danışman da yapılıyorlar. Bu, bizde seksenlerle birlikte sol dergiler ve örgütler şahsında gerçekleşiyor.

Tabanda, gerçekte, sömürülenlerin-ezilenlerin gerçeğinde yaşanan ayrışmalar veya birleşmeler değil, bu think-tank kuruluşları arasındaki fikir ayrılıkları belirleyici oluyor. Bu yapılar arasında, “efendilere daha iyi kim hizmet edecek?” yarışı baş gösteriyor. Bu nedenle sol örgütler, sadece kendilerine siyaset yapar hâle geliyorlar. Bu yarışın kaotik yapısı, bir süre sonra rahatsız ediyor, doğalında CHP kucağına koşuluyor. Sol yapılar arasındaki mülkiyet ve rekabet ilişkisi, siyasetsizliğin de nedeni. Ortada yapılması gereken işler var ama kimsenin o işin işçisi olmak ve o işi yapmak gibi bir derdi yok.

Sol yapılar, mülkiyet ve rekabeti bu ilişkiler üzerinden öğreniyorlar. Örneğin bir örgüt, genişlemek, iri görünmek için Marksizmi terk ediyor, hemen içinden bir ekip çıkıyor, Marksizmi putlaştırıyor, kimliğe dönüştürüyor. Bu noktada hem eldeki Marksist kadrolar gitmesin hem de başkasının Marksizmi rekabette öne geçmesin diye “Marksist” dergi çıkartılıyor. Marksizm, salt bir etiket olarak kullanılıyor. Marx’ın öncesindeki tüm isimlerin yüceltildiği bir momentte bu Marksizm vurgusu, onun tasfiyesi için gerekli teorik zeminin oluşumunu koşulluyor. Her şey, bir yalana örgütleniyor.

Solun Temeli

Salt kendisini gören, kendi örgüt geçmişini yücelten kişinin geleceğin devrimine, devrimin partisine katkı sunması mümkün değil. O devrimin ve partinin parçalamak zorunda olduğu bir yapının muhafazası, ister istemez efendilerin yanına koşmakla sonuçlanacaktır.

Temel Demirer, bir gün Batı’da popüler olan “Zapatista turizmi” bünyesinde biletini alıp Meksika’ya gidiyor. Oradaki eğitim çalışmalarını izliyor. 19 yaşındaki bir genç öğretmenin anlattıkları karşısında, “iyi ama bu söylediklerin Marksizme aykırı” diyor, genç de, “daha iyisini biliyorsan sen yap!” diye cevap veriyor. “Halk en iyi öğretmendir” deyip halkın rahlesi önünde diz çökmeyi bilmiş bir harekete verilen bu “ayar”, hiçbir anlam taşımıyor.

Demirer, burada “ben de onun gibi olmak istiyorum” diyen solcularca taltif edildiği gibi, orada da önemseneceğini zannetmiş anlaşılan. 19 yaşındaki Meksikalı devrimci, kendi gerçeğinin üzerindeki buluttan gelen bu sese o gerçek adına tepki koyuyor aslında.

Diplomaların yakılmasının gerekli olduğu düzlem de burası. O bulutların dağılması, gerçeğe ayak basmak, ayaklarımızın çamurlanması şart.

Bu koşullarda, verili durumda, iç savaşı göğüsleyecek bir yapı, örgütlülük düzeyi yok. İç savaş, sadece seçimlerdeki rekabete dair bir mecazdan ibaret. Yoksa fiili olarak kapitalist bir toplumda her daim bir iç savaş yaşanıyor. Bu gerçeğin üzerine çıkıp, ellerindeki diplomaları sallayarak ahkâm kesenlerin o iç savaşa karşı bir hazırlık içerisine girmesi de beklenemez.

Birbirine karşı siyaset uygulandığı, her örgütün başkası içerisinde ajanlarının dolaştığı, sadece rakibini geçmek ya da onun ilerlemesine mani olmak için yürütülen bir siyasetin bu gerçekte somut kazanım elde etmesi mümkün değil.

Alaz

Diplomalı solcular, âlemi enayi, kendilerini kurnaz zannediyorlar. Halkı, sınıfı, ezilenleri aşağılamanın kibriyle kendilerini rahatlatıyorlar. Halkın, sınıfın, ezilenlerin siyasette kendisine yer açmasına asla izin vermiyorlar. Gerekirse düşmanla anlaşabiliyorlar.

İşine yaramayan ezilenin “ağlak, ezik” gibi snoblara, üçüncü sınıf komedi dizilerine özgü bir dille aşağılandığı bir dönemdeyiz. Bu şefler, bizi üniversiter akademik gevezeliklerine ikna etmeye çalışıyorlar. İkna etmek fethetmekse, sınıflar mücadelesinde bu kesimlerin efendiler adına hareket eden akıncı birlikleri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kalıcı, yerleşik mevziler elde etmek için, halklaşmak, proleterleşmek için, devrim için diplomaların yakılması, ateşin de CV’lerle tutuşturulması şart.

Eren Balkır
21 Şubat 2015

20 Şubat 2015

,

MST’den Venezuela’ya Destek


Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi, Bolívar’ın anavatanına karşı ABD hükümeti tarafından uygulanan tek taraflı, müdahaleci yaptırımlara kesin olarak karşı çıktığını ifade eder.


BASIN BÜLTENİ

“[…] Venezuela hükümeti ile onun haklarına hakaret etmenize ve onu horgörmenize izin vermeyeceğim. Onları İspanya’ya karşı savunmanın sonucunda halkımızın büyük bir kısmı kırımdan geçirildi ama geri kalanı gene aynı kaderle yüzleşme arzusundadır. Venezuela eğer dünya kendisine saldırırsa, tıpkı İspanya’ya karşı savaştığı gibi dünyanın geri kalan kısmına karşı da kendisini savunacaktır.”

[Kurtarıcı Simón Bolívar’dan ABD hükümeti ajanı Bay Irvine’e protesto mektubu, Angostura, 7 Ekim 1818]

 

Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi, emperyalizm mesleğine sadık ABD hükümetinin Venezuela hükümetine ve halkına alçakça bir biçimde dayattığı tek taraflı yaptırımları tümüyle reddettiğini ifade eder ve bu yaptırımlara karşı protestosunu dillendirir.

Hâlâ Latin Amerika’nın ve Karayipler’in kendi arka bahçesi olduğuna inanmayı sürdüren ve kelimelerle ifadesi mümkün olmayan o Monroe Doktrini’ni kullanmaya devam eden ABD hükümeti, bugün 21. yüzyılda 15 yıldan fazla bir süredir Venezuela’da yürürlükte olan dönüştürücü politik süreci yok etmeye çalışmak için baskıcı kimi tedbirler almaya çalışmaktadır.

Emperyalist hükümet, halkın özgür olma ve kendisini daha adil bir topluma doğru dönüştürmeyle ilgili artık geri alınması mümkün olmayan iradesini küçümsemektedir. Venezuela, komutan Hugo Chávez’in liderliğinde, dünya halklarını yüzlerce yıldır sefalete mahkûm edip dışlamış olan ulusötesi kapitalizmin yağmacı sistemine karşı kendi alternatifini geliştirmiştir. Bu nedenle ABD hükümetinin eylemleri Birleşmiş Milletler sözleşmesinde kutsanmış kendi kaderini tayin hakkı ve egemenlik ilkelerini ayaklar altına almaktadır.

Bolivarcı Devrim’e, Venezuela halkına ve başında işçi cumhurbaşkanı Nicolás Maduro’nun bulunduğu hükümetine karşı yapılan bu yeni emperyalist saldırı senaryosunda Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi, Halk İktidarı’nın merkezî hedef olarak belirlendiği yeni katılımcı demokrasi formları aracılığıyla Bolivarcı sosyalizmin inşa sürecine dönük sarsılmaz ve sağlam desteğini ortaya koyar.

Bolívar’ın yukarıdaki ifadesini hatırladığımız bugünde bizler, Dışişleri’nde ve Beyaz Saray’da toplaşmış iktidarlara Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin Bolivarcı Devrim aracılığıyla günümüzde maddîleşmiş, kurtarıcılarımızın bize miras bıraktıkları arzuları, nihai sonuçları ne olursa olsun savunma konusunda tereddüt etmeyeceğini söylüyoruz.

Hasta la Victoria Siempre [“Zafere Kadar Daima”]

Viviremos y Venceremos [“Yaşayacağız ve Kazanacağız”]

Patria para siempre [“Anavatan Sonsuza Dek”]

Brezilya Topraksız Kır İşçileri Hareketi [MST]


,

Türkiye Halep Savaşı'nda



Türkiye, Halep’in kuzey kırsalında süren savaşa dâhil oldu. Dahası Türkiye, bugün Halep’le Türkiye toprakları arasındaki yolu kesmeye, Nubl ve Zehra kasabaları etrafında süren kuşatmayı kırmaya dönük Suriye ordusunun çabalarına engel olmaya çalışıyor. Ankara sınırlarını savaşçılara açtı ve onlara Türk devletinin tampon bölge kurmak istediği alanda yeni bir askerî gerçeklik elde etmeye ihtiyaç duyan bu savaşçılara gerekli yardımı yaptı.

Halep’in kuzey kırsalında bulunan Başköy, Ratyan ve Hardetnin kasabalarının kontrolünü ele geçirdikten sonra Suriye ordusu Ratyan’a geri çekildi. Devlet güçlerinin ifadesine göre, bu geri çekilme, Halep kırsalından, aslında Türk topraklarından gelen muhalif gruplara cevap olarak gerçekleşti. Ordu, Başköy, Hardetnin ve civar köylerdeki mevzilerini pekiştirmeye başladı, Ratyan hâlâ onun kontrolünde. Aynı kaynakların belirttiğine göre, hava koşullarındaki iyileşme ordunun saldırılarına tekrar başlamasına ve Halep’te muhalefetin kontrolündeki mahalleleri kuşatmasına imkân sunacak, böylece ordu Temmuz 2012’den beri (Halep’in kuzey kırsalındaki) Nubl ve Zehra’da mevcut kuşatmayı kaldıracak.

Bir önceki gün Suriye ordu güçleri şafak vakti iki kasabaya sızmayı becerdiler ama savaş esas olarak Ratyan’da yoğunlaştı. Muhalefet grupları [Nusret Cephesi, Şamiya Cephesi, Hazm Hareketi ve onların müttefikleri] Ratyan’ın ordu tarafından kontrol edilmesine mani olmak için yüzlerce savaşçısını seferber ettiler. Dahası, rejim güçleri, komşu Biyanun kasabasına saldırdılar ve Nubl ile Zehra etrafındaki kuşatmayı kırmaya dönük hazırlık yapmaya başladılar, bu amaçla Azaz üzerinden geçen Halep-Türkiye arasındaki uluslararası karayolunu kestiler. Bu yol bloke edildi, blokaj öylesine katı oldu ki ordu bile orada süren geçen gece hava koşullarından ötürü dinen savaş yüzünden ona ulaşamaz hâle geldi. Ama Zehra yakınındaki uluslararası yolun kesilmesi, Türkiye üzerinden savaş alanına yoğun takviye yapılmasına mani olmadı. Halep kuzey kırsalı ile Türkiye arasındaki sınır Nubl ile Zehra’ya askerî teçhizatla savaşçı takviyesine izin verecek durumda ve hâlâ açık. Nusret Cephesi ile müttefiklerine bağlı yaralı savaşçılar Babeslselame sınır kapısı üzerinden Türkiye’deki hastanelere taşınıyorlar.

Rejim kaynaklarının ifadesine göre, 18’indeki “şiddetli” savaşın ana özelliği, Türkiye’nin silâhlı güçleri desteklemesi; Halep’in kuzey kırsalına Türkiye içerisinden askerî teçhizat ve savaşçı aktarılması bunun bir delili. Bu savaşçılar içerisinde doğrudan Türk istihbaratına bağlı Kafkaslı savaşçılar da var. Sınırdaki Azaz şehrinden edinilen bilgilere göre, Türk yetkilileri Babesselame sınır kapısını beklenmedik biçimde savaşçılara açtılar. Türklerin savaşa dâhil oluşu, silâhlı gruplar arasındaki anlaşmazlıkların yaşandığı, Hazm Hareketi’nin savaş alanından çekildiği, ayrıca Nusret Cephesi’nin Şamiya Cephesi’ne Hazm Hareketi’ne verdikleri desteğe son vermelerini açıktan istediği bir dönemde gerçekleşti. Halep Devrimci Askerî Konsey, Nusret’i ve Şamiya’yı Hazm’a saldırmakla, onunla ilgili bilgileri Suriye ordusuna sızdırmakla suçladı. Denildiğine göre, bu bilgiler sayesinde ordu güçleri Halep’in kuzey kırsalındaki üç ayrı cephede önemli mevziler elde ettiler. Konsey, bu noktada Şamiya’nın askerî planlarına karşı çıkan bir bildiri yayınladı.

Ordu güçleri Ratyan’ın doğu yakasına çekildiler, ayrıca kentin diğer kısımlarını da boşalttılar. Silâhlı gruplar ise kentin doğusundaki Hardetnin ve Başköy’e sızmaya çalıştılar. Burada amaç kasabalar üzerindeki eski kontrollerini yeniden ele geçirmekti. Bilindiği üzere, kasabaların kontrolü Salı günü ordunun eline geçmişti. Ancak onca çabaya karşın gruplar çok sayıda kayıp verdiler.

Kuşatma altındaki iki kasabada bulunan halk komitelerinin sürdürdüğü savaş dâhilinde ilk yapılan eylemde ordu güçleri muhalefetin elinde bulunan, Biyanun’un girişine yakın bir yerde bulunan iki nakliye aracını hedef aldılar. Araçtaki herkes öldü. Suriye savaş uçakları Türkiye tarafındaki uluslararası karayolu üzerinde ilerleyen savaşçı konvoyunu bombaladı, öte yandan 25 askerden oluşan başka bir ordu birimi de Nubl ile Zehra’ya sızdı, bunları dün 43 asker izledi.

Handerat mülteci kampından gelen Filistinli savaşçılardan ve Halep’in güney kırsalından gelen savaşçılardan oluşan Kudüs Tugayları’nın desteklediği Suriye ordusu Mazarül Mella (Mella Çiftçileri) ile Maamel bölgesinin içlerine ilerlemeyi başardı. Bu ilerleme Castello sınır kapısı üzerinden gerçekleşti. Bu kapı, Halep-Haritan-Azaz-Türkiye yoluna bağlı. Muhalefet grupları, güneydeki çiftliklere baskın düzenlemeye çalıştılar ama ordu saldırıyı püskürttü.

Halep içerisinde Suriye ordusu Beni Zeyd bölgesindeki savaşçılarla çatışma hâlinde, öte yandan diğer cephelerde ise sessiz, zira ordu Cemiyetü’z-Zehra cephesindeki Hava Kuvvetleri İstihbaratı yakınındaki daha önceden girip yerleştiği binalardan çekilmiş durumda. Çekilmeden önce bu binalara savaşçıların girişine mani olmak için bubi tuzakları yerleştirilmiş. Buna ek olarak silâhlı gruplar havanlarla yaptıkları saldırılarda mahallelerde birçok sivili öldürdü.

Ordunun bu son operasyonu muhalefetin kontrolü altındaki Halep mahallelerini nasıl etkiledi? Ordu ilerlediğine göre, bu mahallelere hangi yollar açık?

Her ne kadar ordu Halep’in doğu mahalleleri etrafındaki halkayı tam olarak kapatamasa da bugün itibarıyla otomobille kente girmek daha da güçleşmiş durumda. Candul Kavşağı-Castello-Mazare-Haritan ve Ratyan üzerinden Azaz’a uzanan sol yol da artık savaşçılar için güvenli değil. Savaş kızıştığı için burası sivillere de açılmayacak.

Geçen Mayıs ayında Halep’teki Merkezî Hapishane’nin ordunun kontrolüne geçmesiyle (kuzey kırsalına ana giriş yolu olan) Müslimiye yolu artık muhalefetin kontrolünde değil. Ayrıca ordunun geçen Ekim ayından beri Handerat Tepesi’ni kontrol altında tutuyor olması Candul Kavşağı’nı ordunun ateş menziline sokuyor ve savaşçılar buradan giriş yapamıyorlar. Bu yol Azaz otobanına çıkmaya çalışan sivillere açık tutuluyor. Sivillerin önce Lirmun Kavşağı’na ulaşmadan önce izin almaları gerekiyor. Burası ordu ile savaşçılar arasında aralıksız çatışmaların yaşandığı bir yer. Siviller ayrıca Castello ve Mazare üzerinden Haritan’a gitmeye çalışıyorlar. Haritan Lirmun Kavşağı’nın alternatifi hâline gelmiş durumda. Burası Halep’in batı kırsalından ve İdlib’den gelenlerin Halep’in kuzey ve doğu kırsalından gelenlerle birlikte geçtikleri yol.

Son operasyonlar ardından, ordunun da Kuzey Otobanı’na yaklaşmasıyla savaşçıların savunma hattı güneydeki binalara kadar geriledi. Bu, doğu mahallelerine giden ve oralardan gelen insanların Candul Kavşağı üzerinden otobanı kullanmalarına mani olan bir gelişme. Bunun yerine insanlar otomobillerinden inip Bustanü’ş Şeyh Ruz’daki Kuveyk Nehri’ni geçmek zorunda kalıyorlar çünkü nehir üzerine inşa edilmiş derme çatma köprü otomobillerin geçişi için uygun değil. Bu insanların amacı Şeyh Maksud mahallesine, oradan da Eşrefiye’nin kuzeyindeki Sakanü’ş-Şebabi’ye gitmek, buradan da toprak yolları kullanıp Castello’ya ulaşmak ve tarlaları, yolları aşıp Kuzey Otobanı üzerinden Haritan’a varmak.

Burası hâlen açık olan ve doğu Halep’e geliş-gidişlere imkân sağlayan tek yol. Bu yol Suriye ordusunun şehrin etrafını kuşatmaya dönük çabası sonuçlanmazdan önce terk edilmiş olan tek coğrafî alan.

Tüm bunlara ek olarak büyük kamyonların kışın çamura dönen toprak yollar üzerinden şehre girmeleri mümkün değil. Gıda malzemeleri ve eşyalar sıklıkla kamyonetlerle getiriliyor.

Basel Dayub
Rıza Başa

Müslümanların Hayatı Önemlidir

23 yaşındaki Suriyeli Deah Şadi Bereket, 21 yaşındaki eşi Yusor Muhammed Ebu Saliha, 19 yaşındaki Filistinli Rezan Muhammed Ebu Saliha’nın 10 Şubat’ta Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi kampüsü yakınında uğradığı menfur ve duygusuz saldırı sonucu katledilmeleri dünya genelinde şoka, üzüntüye ve öfkeye sebep oldu. Hepsi de Müslüman olan bu insanların katli sonrası ABD’de ve dünya genelinde protestolar ve gece nöbetleri tertiplendi. İşgal Altındaki Gazze’de de yapılan bu eylemlerde söz konusu gençlerin idam edilircesine katledilmesinin ana nedeni olan İslamofobi ifşa edildi.

Polis, yaşananın park kavgasından kaynaklandığını söyleyerek olayı önemsiz göstermeye çalıştı. Oysa katil Craig Hicks, gençlerin evlerine belinde bir silâhla kasten gelmişti. Aileler Müslümanlara karşı nefret suçu işlendiğini söyleyerek cinayetlere dair federal soruşturma talep ettiler.

Bu cinayetler, büyük sermayenin elindeki medyada kayıtsızlık ve duyarsızlıkla karşılandılar. Cinayetler sonrası elektronik basında, internette veya TV’de sıcak haber olarak duyurulmadı. Bu cinayetler herhangi bir haber olarak ele alındı.

7 Ocak’ta Paris’te, hicve dayanan İslamofobik karikatürleri yayınlayan Charlie Hebdo dergisinin bürosunda yaşanan katliamla bu olayı kıyaslamak mümkün. Kuzey Carolina’daki olayın aksine Paris’teki olay için tüm haberler günlerce geri plana atılmıştı. Yönetici sınıfın ve Batılı devletlerin borazanı olan ana akım medya, yaşanan katliamı Müslüman karşıtı retoriğini ve ırkçılığını kusmak için politik bir bahane olarak kullandı. Bu propaganda ülke içinde ve dışında bir terörizm faaliyeti olarak işledi.

Kuzey Carolina’daki cinayetleri önemsiz göstermeleri karşısında insanlar çeşitli mecralarda polise ve medyaya karşı şiddetli eleştiriler geliştirdiler.

Özellikle 2001’deki 11 Eylül saldırılarından beri genelde Müslüman halka karşı uygulanan şiddet ve onlara karşı gösterilen dar kafalı yaklaşım üzerinden şu soruyu sormak mümkün: 10 Şubat’ta bu olay neden yaşandı? Bir daha yaşanır mı, yaşanırsa hangi koşullarda yaşanır? Bu türden olayları durdurmak için seferber olmazsak, cinayetlerin tekrarlanması muhtemel.

Kuzey Carolina cinayetleri Trayvon Martin, Michael Brown, Eric Garner, Tamir Rice, John Crawford III, Jessie Hernandez ve hatta son dönemde cinayeti videoya kaydedilen Antonio Zambrano-Montes’in katledilmelerinden ayrı düşünülemez. Bu herkesin bildiği vakalar ve sayısız başka cinayet, devletin hukukî ve gayri hukukî bir biçimde tatbik ettiği ırkçı baskıyla bağlantılı. Bu kurbanların zamansız ölümleri, daha geniş bir çokuluslu, işçi sınıfına dayanan mücadelenin harlanmasına katkı sunacaktır. Bu mücadele, Siyahların Hayatları Önemlidir hareketince başlatılmış olan bir mücadeledir ve tüm çürümüş kapitalist sistemi hedef almaktadır.

Monica Moorehead
17 Şubat 2015
Kaynak

19 Şubat 2015

,

Puthaneler

AKP şahsında temsil olunan sömürü ve zulüm düzenine karşı pratiğimizde iki hareketin kıskacı altındayız: sömürü bahsinde sosyal demokrasinin; zulüm bahsinde liberalizmin. İlkinde hareketin ölçüsü devlete; ikincisinde burjuvaziye göre belirleniyor. O nedenle bir köfteci zincirinde kurye olarak çalışan gençleri hor görüyoruz; bir genç kızın katli sonrası yapılan eylemde otobüs şoförüne saldırıyoruz.

Bahsi geçen kıskaçta iki taraf bize, düşmanı tek bir kişide, failde, öznede sabitlemeyi öğütlüyor. Bunu, burjuva hukukunun birey-özne kurgusu uyarınca yapmamız söyleniyor. Öznelliğimizi Tayyip sevmezliğimiz üzerinden kurmamız isteniyor. Bu, aslında bizi bireye bölmekle ilgili bir operasyon.

Sonuçta Tayyip, birey-özne olarak yaptıklarından sorumlu hukukî bir varlığa kapatılıyor, mahkemeye çağrılıyor, böylelikle kendimizi tarif edeceğimiz, bizi de kesen hukuki bir ölçüt bulmuş oluyoruz, Tayyip şahsında kendimizi tatmin edip rahatlatıyoruz. Gerçek, tatminin ve rahatın ötesinde oluyor. Tayyip ve sahipleri, bu rahatlamayı ve gerçekten kaçılmasını istiyor.

Bireye bu düzlemde kavga-mücadele-savaş arasındaki nesnel ayrımları silikleştirmek düşüyor. Ayrımlar silikleşince, birey-kadına “devlete karşı silâhlan” emri veriliyor. Bu emri verenler, ya silâh tüccarı ya polis ya da elinde silâh olduğu zannedilen, apolitizmini onun ardına saklayan bir örgütün ajanı. Herkesi “liberal”, kendisini “komünist” ilân edip sonra da “silâh elinize aldığınızda liberalizmden kurtulursunuz” uyanıklığına başvurmak, sonra her politik duruma ve olaya liberalizmle cevap vermek, ülke solunun genel hâlini de özetliyor: silâh, özünde liberalizmin kılıfı olarak istismar edildiği ölçüde, hiçbir kalıcı sonuç üretmiyor. Bu koşullarda kitleler, devletle korkutulup burjuvaziye kul edilmek isteniyorlar. Solcu bir Facebook grubunun sayfasından bir boya şirketine teşekkür edilmesi, bunun bir sonucu.

Kobanê zaferinden aylar önce Iraklı bir subay, IŞİD’in ancak şehir içerisine çekilip keskin nişancılarla bertaraf edilmesi suretiyle yenilebileceğini söylüyor ve bunu YPG-YPJ’nin gayet iyi başardığını tespit ediyor. Savaş sanatının bir gereği olarak kadınların savaş pratiğinin önüne geçmesi bu gerçekle ilgili, çünkü kadın ve erkek, keskin nişancılık konusunda asla eşit olamıyor. Sola ise kadınlardaki bu üstünlüğü kendi batılı, ilerlemeci, liberal dünyası için istismar etmek düşüyor. Genelde kadın-erkek eşitliği, kadının üstün yanlarının erkek lehine törpülenmesi olarak ifa ediliyor.

Bu noktada bir-iki ahmak solcudan şu tarz değerlendirmeler işitiliyor: “Her şeye bir terör örgütü bulan devlet aklı, ortada ideolojik, sivil, savunmasız insanlara yönelik apaçık cinayetler, gerçek manada terörizm varken, bunları neden terör eylemleri olarak görmez.” Devletten yardım ve inayet bekleyen tutum, üstelik millete devlet karşıtı olduğunu söyleyebiliyor. Devlete akıl veren söz konusu tarz, en fazla, burjuvazinin serbestiyet ihtiyacına bağlanıyor, burjuvazinin kölesi olabiliyor.

Demek ki liberalizm bize devletle eşitlenme; sosyal demokrasi ise burjuvaziyle eşitlenme imkânı sunuyor. Devletin karşısına oturup ona akıl verir hâle geliyoruz. Geçmişte Kürd hareketine yönelik yapılan işlemlerin “erkeklik” konusunda yapılmasını öneriyoruz. Toplam siyaset, kitleler içerisinden devletle ve burjuvaziyle aynı masada oturmak isteyenleri, ayrı kulvarlarda, öne çıkmasını koşulluyor, onlara sesleniyor. Bireysel çözümler yüceltiliyor, silâh bu yüceltimin putu hâline geliyor, sokak bunun puthanesi kılınıyor. Pankartlarımız, o puthanelerin kutsal örtüleri olarak hazırlanıyorlar.

“İç güvenlik paketini sokakta parçalayacağız” denilmesinin nedeni, bu solcu bireylerin rahat edebilecekleri, onların kendilerine benzeyenlerin toplandıkları bir mekân kurmak istemeleridir. “Sokak” dedikleri, meydanlara taşmak istemeyen iradedir. İç güvenlik paketi, meydanı tutanın kendisini koruma çabasıdır. Olası bir ayaklanmaya karşı önlemdir. Sokağın, sokak şahsında, bireysel olanın koruma altına alınmasına dayalı bir pratik, paketi parçalayamaz, aksine paket olur.

Batıda tartışılan, devletin kaosu ezmeye değil, kontrol etmeye dönük stratejik bir değişiklik yaşadığına ilişkin tartışmalarda polisin askerîleştirilmesi üzerinde duruluyor. Bizde ise sol, bu yönelimi stratejisiz karşıladığı için, kendince bir ayrıma ve indirgeme çabasına yöneliyor ve “polis devleti”nden söz ediliyor. Böylelikle eskiden ayrı ayrı “polis partisi” ve “asker partisi”nden dem vuranlar, bugün sokakta gördüklerine takılıp polisin devletleştiğini düşünüyorlar. Oysa devlet, Kürdistan’daki geçmiş pratiğinin aslî unsuru olan askerî pratiği polise yedirmek istiyor. Bu açıdan “polis devleti”nden söz edenler, ideolojik planda, alttan alta CHP’ye göz kırpıyor, onun yanına ilişiyorlar. Ortada, bugün polisle çatışma cüreti gösterip iki gün sonra sosyal demokrat olunmayacağının bir sigortası mevcut değil. Esas olarak “iç güvenlik paketini sokakta parçalayacaklarını söyleyenler de CHP’nin askeri olmaya yazgılıdırlar. Bu pratik, “zengin, başarılı, kudretli” olmayı birey ve özne olmak zannetmekle sonuçlanır. Bu da söz konusu öznelerin tahakkümündeki kitlesel-kolektif pratiği, liberalizm ve sosyal demokrasinin kıskacına sokmaktadır.

Bu pratik eskidir: Max Stirner, İsa’nın yerine bireyi ikame eder; Marx ise, kolektif, nesnel gerçekleri hatırlatır. Marksizm, Fransız Devrimi’nin nesnel-kolektif eleştirisi olarak vücut bulur. O dönemin orta sınıfı olan burjuvazinin kudret kazanışı karşısında “proletarya”, bir ölçüt olarak “yeni devrim” adına kılıç hâline getirilir. Marx ve Engels, eşikte durup burjuvazinin teorik-düşünsel birikimini kılıçtan geçirir. Ama sonrasında, işler terse döner.

Taif’te Peygamber’i taşlayanlar, sonrasında Müslüman olurlar, iman gırtlaktan inmez ve Peygamber’i eskinin putuna dönüştürürler. Yahudiliğin (Persya), Hıristiyanlığın (Bizans) ve tüccar Arap kavimlerin dünyasına sallanan kılıç olarak Hz. Muhammed, bir devrim olarak İslam, birey ve bireysel çıkarlar adına tasfiye edilir. Benzer bir süreç, Marksizm içerisinde de yaşanır: o, birileri tarafından puthanelerin dışına atılır.

Bir kadın, işçi toplantısında kadın olduğunu fark edip “benim burada ne işim var?” diye düşünmeye başlamışsa, buradaki ayrışma, o işçi hareketinin ve sosyalizm mücadelesinin “kolektif beden” olarak kadına yönelimini ve aynı zamanda söz konusu yönelimin burjuva birey kadın adına kesintiye uğratılmasını ifade eder. Bu eşikte durmak ve eşikte kılıç sallamak zorunludur.

Tarihsel planda andığımız tüm önderler, dönemin gereğince oluşmuş eşiklerde teorik ve pratik faaliyet yürüttükleri için önemlidirler. Burada eşiğin kazık olarak belirlenmesi, kişinin heykelini yapıp puthaneye konulması, manasızdır.

Kırk beş yıl önce Hikmet Kıvılcımlı, “bu maoistler Türkiye’yi Osmanlı zannediyorlar” der ve Türkiye’yi görmeyen teorik/politik faaliyetlerini eleştiriye tabi tutar. O dönem çıkan Aydınlık dergisinin trajediyle sonuçlanan 1920’lerdeki Aydınlık’ın taklidi ve komedisi olduğunu söyler. Ara bir not olarak, buradan şu söylenebilir: demek ki bugün Vatan Partisi’ne dönüşen İşçi Partisi, o maoistlerin Hikmet Kıvılcımlı’dan aldıkları bir intikam biçimidir. Ellilerde Kıvılcımlı’nın kurduğu Vatan Partisi, altmış darbesi sonrası Milli Birlik Komitesi’nin kapısına bağlandığında trajediye dönüşmüşse, bugünkü de onun bir komedisi olmalıdır.

Kıvılcımlı da bir eşiğe yerleşmiş gibi görünmektedir, ama kendisi de “toplum aydınların pratiğiyle devrime uğratılır” diyen Aydınlık geleneğinin parçasıdır ve buradan Mustafa Suphi pratiğini ve iştirakçileri eleştirir. Maoistleri ülkeye yabancı olmakla eleştirmesinin nedeni, küçük burjuva bir pratikle, herkesi kendisine mecbur etmek istemesidir. Özünde Aydınlık dergisini kendi teorik birikimini dışladığı için eleştirmektedir.

Eşikte durup sallanacak kılıcın hedefinde, eşiği kendisinde mutlaklaştıranlar, kendi fani varlığını yüceltenler, öncesini, sonrasını, altını, üstünü görmeyenler, sadece kendisine bakanlar, her şeyi kendisinde başlatıp kendisinde bitirenler, verili hâlini zamana ve mekâna teşmil etmek isteyenler vardır. İktidardaki küçük burjuva lidere aynı ölçüde küçük burjuvalıkla cevap vermek, çıkışsızdır. Dolayısıyla çıkış yolunu bulmak için bu kılıcın sallanması zorunludur.

Bugün her önder gibi Hikmet Kıvılcımlı’nın da özgül pratiği, eşikte olmak ve eşiği burjuvazi adına geçmek şeklinde ikiye ayrılabilir. Eşikteki pratiğinin hâlâ belirli bir hikmeti mevcuttur. Kıvılcımlı, gene de Müslümanca komünist olmanın, komünistçe Müslüman olmanın ipuçlarını vermektedir. O ipuçları, kıskaçtan kurtulacağımız yere uzanan yoldaki işaretlerdir.

Eren Balkır
19 Şubat 2015

17 Şubat 2015

,

Yaşasın Malcolm X’in Mirası


21 Şubat, yüzlerce insana hitap etmeye hazırlandığı sırada, 1965 yılında Harlem’deki Audubon Balo Salonu’nda üç adam tarafından vurularak öldürülen Malcolm X’in, yani Hacı Malik Şabaz’ın şehadetinin 50. yıldönümü. Malcolm’ın konuşacağı toplantı 28 Haziran 1964’te kurulan Afrikalı-Amerikan Birliği Örgütü’nün bir toplantısıydı.

Suikasta uğradığı dönemde Malcolm X, iki yeni grup oluşturmaya çalışıyordu: biri Müslüman Camii Şti. isimli dinî bir gruptu, diğeri de panafrikanizm ile anti-emperyalizm davasına bağlı seküler bir kuruluş olacak olan Afrikalı-Amerikalı Birliği Örgütü idi. Nisan 1964’te Malcolm, Mekke’ye giderek hac vazifesini yerine getirmişti.

Mart 1964’te İslam Milleti’nden koptuğundan beri Malcolm X, altmışlarda hüküm süren Afrikalı-Amerikalıların özgürlük hareketi içerisindeki tartışmaya ve ideolojik mücadeleye yeni bir çerçeve kazandırmak için durup dinlenmeksizin çalışıyordu. İslam Milleti’nde çalıştığı dönem boyunca Şikago merkezli örgütün ruhani lideri Eliya Muhammed’in programının güçlü bir müdafisiydi. Muhammed, Georgia’lıydı ve 1930’tan 1934’e dek Detroit’te kalmış bulunan Üstad Ferdi Muhammed’in kurduğu İslam Milleti’ne katıldıktan sonra bu şehre taşınmıştı.

Little Ailesine Karşı Irkçı Şiddet

Sonradan Malcolm X ismini alan Malcolm Little, Omaha, Nebraska’da 19 Mayıs 1925’te doğdu. Sekiz çocuklu ailenin dördüncü evladıydı. Ebeveynleri Earl ve Louise Little, 1914’te Marcus Garvey ve Amy Ashwood, Garvey’nin kurdukları Genel Zenci Geliştirme Derneği ve Afrikalı Topluluklar Birliği’nin (UNIA-ACL) üyeleriydi. Garvey ailesi, 1916’da ülkeye göç ettikleri vakit örgütün merkezini de ABD’ye taşımıştı.

Little ailesi, UNIA ile Montreal’de 1919 yılında tanıştı. Ertesi yıl UNIA New York şehrinde yaptıkları toplantı üzerinden uluslararası bir şöhret elde etti. Bu toplantı, on binlerce siyahın Garvey’nin köleleştirilmiş Afrikalılara tazminat ödenmesi ve ekonomik açıdan gerekli yetkilerin verilmesine vurgu yapan panafrikanizme dair mesajlarının cazibesine kapıldı.

Malcolm’ın hayatının ilk dönemi ırkçılıktan ve beyaz şiddetinden çok etkilendi. Ailesi, Ku Klux Klan ve benzeri terör gruplarının saldırılarına maruz kaldı. Bu saldırılar, ailenin militanlığının doğrudan bir sonucuydu.

Malcolm’ın hayatının son iki yılı süresince Alex Haley tarafından kaleme alınan Malcolm X Otobiyografisi’nde Malcolm yazara şunları anlatıyordu:

“Annem bana hamile olduğu dönemde, sonradan anlattığına göre, kukuletalı bir grup evimize saldırmış. Ellerindeki tabancaları ve tüfekleri sallayan grup bağırarak babamın dışarı çıkmasını istemişler.” (Grove Press, 1965)

1926’da Little ailesi Milwaukee, Wisconsin’e taşındı ve 1928’de ise Michigan eyaletinin başkenti Lansing’e yerleşti. Earl Little, Eylül 1931’de tramvay yolunda ölü bulundu. Aile, Ku Klux Klan ya da Siyah Lejyonu gibi beyaz ırkçı bir grubun onu öldürdüğüne kanaat getirdi.

Earl Little’ın Lansing’deki devlet makamları ile başı dertte idi. Bu sorun kendisine beyazların oturduğu bir mahallede bir evi boşaltması emri verildiğinde ortaya çıkmıştı. Aile taşınmazdan önce ev ateşe verilmiş, Little kundakçılıkla suçlanmış, bu dava sonrasında düşmüştü. Aile, evin beyaz devlet görevlilerine saygısızlık etmesine mukabil, ırkçılarca yakıldığına kanaat getirdi.

Earl Little’ın ölümü intihar olarak geçti kayıtlara. Bu nedenle aile sigortadan para alamadı. Ölüm, sonrasında aileyi mahvetti. Louise Little’ın Büyük Bunalım ve sosyal yardım memurlarının aralıksız tacizleri ile geçen yıllar boyunca ailesini geçindirmek için verdiği kişisel mücadele, akıl sağlığının bozulması ve bir psikiyatri kurumuna yerleştirilmesi ile sonuçlandı.

Malcolm ve kardeşleri yetiştirme yurtlarına gönderildi. Seçkin bir öğrenci olmasına rağmen, dönemin ırkçı atmosferi onun okulu sekizinci sınıfta bırakmasına neden oldu. Sonrasında Malcolm, üvey ablası Ella Collins’in yanında kalmak için Boston’a taşındı.

Savaş yılları boyunca Boston’da sıradan işlerde çalıştı ve hayatta kalmak için küçük suçlara bulaştı. 1946’da hırsızlık suçuyla yargılandı ve Massachusetts’te altı yıl hapis yattı.

Tutukluluğu süresince Norfolk Hapishanesi’nde kaldı. Burası, Malcolm’a göre diğer kurumlara nazaran daha iyiydi. Sınırlamalar daha azdı ve büyük bir kütüphanesi vardı. Burada tartışma gruplarına dâhil oldu.

Hatip, Örgütçü, Devrimci

Malcolm’ın kardeşleri, kendisi hapisteyken İslam Milleti’ne girdiler ve nihayetinde onu da tüm dinleri reddettiği bir dönemin ardından örgüte kattılar. Malcolm hapisteyken, 1948 yılında İslam Milleti’ne dâhil oldu.

1952’de şartlı tahliye edildi ve aile üyeleriyle birlikte yaşamak için Michigan Inskter’a gitti. Malcolm, İslam Milleti’nin sadık bir müridi ve örgütçüsü hâline geldi. Süreç içerisinde Detroit’te vaiz yardımcısı oldu. 1953’te Boston ve Filedelfiya’daki camilerin vaizi yapıldı. Ertesi yıl 1954’te gelip yerleştiği New York Harlem’deki camide vaiz olarak çalışmaya başladı.

1957’de Eliya Muhammed, Malcolm’ı İslam Milleti’nin ulusal sözcüsü olarak atadı. Malcolm, birçok üyenin örgüte katılmasında, ulusal ve uluslararası planda örgütün güçlü bir imaj kazanmasında öncü bir rol oynadı. 1959’da ve 1960’ta İslam Milleti, ülke genelinde büyük şehirlerde binlerce insanın katıldığı yürüyüşler organize etti. 1961’de Malcolm’ın başında olduğu Muhammed Speaks [“Muhammed Konuşuyor”] isminde ulusal bir gazete çıkartıldı.

Örgüt, ABD’de Afrikalı insanlardan oluşan bağımsız bir Siyah milleti oluşturma fikrini savunmaya başladı. İslam Milleti’nin Muhammed Speaks’in arka sayfasında her hafta yayınlanan programı, bu milletin ya ABD’nin içinde ya da dışında oluşturulacağından bahsediyor, federal hükümetin yüzlerce yıl köle emeğine karşılık ödenmemiş ücretin telafisi olarak Afrikalı-Amerikalılara tazminat ödemesi gerektiğini söylüyordu.

1963’te İslam Milleti içerisindeki sorunlar, Malcolm’ın üyeliğinin askıya alınmasına, sonrasında da Mart 1964’te örgütten çıkartılmasına neden oldu. Federal Soruşturma Bürosu (FBI) yereldeki polis ajanları ile örgütü izlemekte ve içine sızmakta idi. Bu, Malcolm X ile örgütteki diğer liderler arasındaki ayrışmanın daha da yoğunlaşmasına katkı sundu.

Malcolm X’in Katkıları

1964’te Afrikalı-Amerikalı Birliği Örgütü’nün ve Müslüman Camii Şti.’nin kurulması ile Malcolm X, kentteki Afrikalı-Amerikalı işçi sınıfına ve fakirlere işaret etmeye başladı. Kitlesel bir örgütlenmenin, geniş bir birleşik cephenin ve politik eğitimin gerekliliğine dönük vurgusu genel bakışını belirleyen unsurlardı.

Nisan 1964’te Hacca gitmesi ardından Malcolm, entelektüel ufkunu genişletmek ve ABD’nin başını çektiği kapitalist-emperyalist sisteme karşı Afro-Amerikanların yürüteceği yenilenmiş bir mücadele için ittifaklar kurmak amacıyla bir dizi Afrika, Ortadoğu ve Avrupa ülkesini ziyaret etti.

Temmuz’dan Kasım 1964’e kadar yaptığı diğer bir seyahatte de Malcolm, Afrika Birliği Örgütü’nün Kahire’de düzenlenen ikinci zirvesine katıldı. Burada sekiz sayfalık bir tebliğ sundu ve yeni bağımsızlık elde eden Afrika devletlerine Afrikalı-Amerikalıların kurtuluş hareketine destek sunmaları çağrısı yaptı.

Ayrıca Afrika Birliği Örgütü de bu mazlum milletin insan haklarını tanımaya dönük ABD hükümetinin itirazına karşı Birleşmiş Milletler’in yaptırımlar uygulamasını talep etmek için Afrikalı-Amerikalıların çilesini BM gündemine taşımaya çalıştı. Bu çaba, William Patterson, Paul Robeson ve W. E. B. Du Bois’in Yurttaşlık Hakları Kongresi’nin pratiğine dayanıyordu; kongre 1951’de “Soykırımı Suçluyoruz” başlıklı bir başvuru yapmışlardı.

2014’ün ortalarından beri kitlesel gösterilerde ve isyanlarda ciddi bir artış yaşanıyor. Bu olaylarda Afrikalı-Amerikalıların kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmeleri, öldürenlerin ceza almamaları protestoların ana konusunu teşkil ediyor. Söz konusu protestolar, Missouri’de Ulusal Muhafızlar birimleri ile eyalet polislerinin müdahalesine maruz kaldı. Dahası polis departmanlarının Pentagon desteğinde askerîleştirilmesi tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşti.

Malcolm X, hapisten çıktığı andan suikasta kurban gittiği ana dek bir örgütün parçası olarak yaşadı. O, Afrikalı-Amerikalıların kurtuluşunun özsavunma hakkı, anti-emperyalizm, panafrikanizm ve nihayetinde anti-kapitalizm dâhil her türden konuya dayanan bir militanlığa dönük kolektif bir çabayı gerektirdiğini biliyordu.

ABD’de ırkçılık karşıtı hareketi ileri taşımak için polis terörizmine ve katillere ceza vermeyen hukuk sistemine karşı mücadele eden halk güçlerinin örgütlenmesi ve bu örgütlülüğün pekiştirilmesi gerekiyor. Kurumsal ırkçılık, dünya kapitalist sisteminin mütemmim cüzü, ayrılmaz parçasıdır. Bu sisteme karşı sert bir muhalefet ortaya koymaksızın ırkçılıkla mücadele edilemez. Bu tespit, Malcolm X’in baki kalan mirasının bir parçası, onun bize öğrettiğidir.

Abayomi Azikiwe
12 Şubat 2015
Kaynak

16 Şubat 2015

, ,

Kadınlar Silâhlansın mı? Güldürmeyin Beni!


Doğrudur. Hindistan bugünlerde kadınlara kendilerini savunmaları için silâh veriyor. Küçük şirin, pembe bir tabanca, fazlası değil. İsmi, Hintçede “korkusuz” anlamına gelen “Nirbhik” olacak. Ülke genelinde büyük bir öfke patlamasına neden olan, 23 yaşındaki bir öğrencinin Yeni Delhi’de vahşice öldürülmesine hürmeten verilecek.

Ancak silâh 122.360 rupi (2.228 dolar) değerinde. Yani bu silâhı fakir bir kadın, can atsa da, bir yıl çalışsa alamaz.

Hindistan’daki ortalama bir hane bu haber karşısında pek mutlu olmadı. Silâhın genelde sahipleri çeteler ki bunlar büyük şehirlerde rutin bir biçimde birbirlerini öldürüyorlar. Silâh bir de özel güvenlikçilerin elinde var. Bunlar da sadece kırda ve şehirde zengin ve ünlü isimleri korumak için kullanıyorlar silâhı. Sıradan insanların aklına bir silâh satın almak bile gelmiyor. Görünüşe göre Nirbhik 0,32 milimetre çapında bir altıpatlar. Birçok kadın grubu bunun berbat bir şaka olduğunu düşünüyor.

Sangat isimli kadın hakları grubunun kurucu üyesi ve Bir Milyar Güney Asyalı Ayakta Hareketi’nin önderi Kamla Basin, “Şiddetle mücadele etmek için bizim de şiddet yoluna girmemizden önce, kadına şiddeti her yerde anlatmamız gerekiyor.” diyor.

Ancak en çılgın hayallere kapılmış olan, tüketimciliği zirveye ulaşmış orta sınıf Hindistanlılar ise “pembe tabanca”ya ilişkin reklâm kokan pazarlama girişiminin halesine çoktan kapılmış durumda. Bazı şeyleri hızla öğreniyoruz; filmlerimiz ve müziğimiz Holivud’u taklit ediyor, bir de bunun üzerine Hint masalası ya da baharatı serpilip toplumun farklı kesimlerinin dikkati çekilmeye çalışılıyor. Model olarak ABD versiyonlarını kullanan söz konusu pembe tabancanın üreticisi fabrikanın müdürü BBC’ye verdiği röportajda, ürünün satışı için yapılan konuşma dâhilinde şunu söylüyor: “Hint kadınları süs eşyalarını sever”. Dolayısıyla sanırım söz konusu silâh mücevher kutusuna konulacak.

Hintli feministler bu konuda yerinde sorular soruyorlar. Silâhlar aile üyeleri ya da arkadaşları tarafından tecavüze uğrayan kadınları koruyacak mı? İnsan kaçakçılığına ilişkin istatistikleri giderek daha fazla sayıda Hintli kızın sıklıkla akrabaları ve tanıdıkları insanlarca seks ticareti dâhilinde satıldığını gösteriyor. Suçlular, okullara ve kolejlere, dinî kurumlara, kadınların korumaya ihtiyaç duymak zorunda kalmayacaklarını düşündükleri yerlere saklanıyorlar.

Bizim orta sınıflarımızın ve zenginlerimizin dikkatini şu önemli mesele hiç çekmiyor: fakir kadınlar her zaman zengin erkeklerce tecavüze uğruyorlar, bu adamlar üstelik ceza da almıyorlar. Köylerden getirilip evlerde çalıştırılan işçiler yatılı yardımcı olmaya zorlanıyorlar ve ciddi zarar görüyorlar, tıpkı Viktoryen dönem İngiltere’sinde olduğu gibi. O gün olduğu gibi bugün de birçoğu, yaşadıklarına tepki göstermeye bile cesaret edemiyor.

Diğer ciddi biçimde ihmal edilen bir mesele de dalit [Hindistan kast sisteminde bir halk grubu] ve adivasi [Hindistan’da aborjin kökenli olduğu düşünülen etnik grup] kadınlarına, “ilgili topluma ders vermek” amacıyla, sıklıkla sadece fark edilmekle yetinilen suçlar üzerinden tecavüz edilmesi ve cinsel şiddet uygulanması. Orta Hindistan’da adivasi kadınlarına üniformalı erkekler tecavüz ediyor, çünkü kocalarının “Maoist terörist” olduğu düşünülüyor. Kadınlara görevdeki polisler karakollarda tecavüz ediliyorlar, kuzeydoğuda geçmişten bugüne cinsel taciz ve tecavüze karşı çok sayıda protesto gerçekleştirildiği ise bilinen bir gerçek. Bu “resmî” tecavüzcülerin çok azı soruşturma yüzü görmüş.

Feministlerin ve birçok insanın pembe tabancanın övülmesi karşısında öfkelenmesinin ve midelerinin bulanmasının nedeni bu: tabanca, toplumumuzu ele geçiren, kökleri derinde olan bu sıtma hastalığı için bir deva olarak sunuluyor.

Kadına şiddet meselesiyle ciddi bir biçimde mücadele etmek kesinlikle bir zorunluluk. Şüphesiz bu mücadele bir savaş hâli dâhilinde verilmeli. Ama söz konusu mücadele bu pembe tabancalarla mı verilecek Allah aşkına? Bu, çok gülünç ve birçok Hintli kadında kusma hissi uyandırıyor.

Bu yazıyı yazdığım günün, dünyanın en büyük şiddetsizlik savunucusu olan Gandi’nin ölüm yıldönümü olması da gerçekten ironik.

Mari Marcel Thekaekara
30 Ocak 2014
Kaynak

14 Şubat 2015

,

Üç Devlet



“Eskiden laikliğin güvencesi, payandası bürokrasi ve orduydu, artık onlar kalmadı, bugün laikliğin muhafızı biz sosyalistleriz.” [Alper Taş]

Bu söz, Birgün gazetesinin “Öyle geriledik ki İslam öncesi döneme geçtik” manşetiyle tutarlı. Aynı şekilde, “Dün dündür, bugün de bugün” [Süleyman Demirel] düsturuna yaslanan bir söz bu. Demirel’in dün de o gün de nitelik, vasıf ve misyon açısından aynı varlık olduğu düşünülürse, demek ki Taş gibi sosyalistler geçmişte de laiklermiş, nasıl olsa bürokrasi ve ordu koruyor diye biraz sosyalistlik oynuyorlarmış, laikliğin tehlikeye girdiğini görünce de “bırakın sosyalizmi, devrimi, laiklik elden gidiyor” korosuna katılmışlar.

Dün-bugün, an-süreç gibi ayrımlar yapanlar, zaten mevcut küçük burjuva kimliklerini ve varlıklarını korumak amacıyla bu türden ayrımlara tevessül ediyorlar.

Yoksa bugün Alevîlerin yanında olup süreçte Hz. Ali’yi katleden Haricîler gibi olmayı öğütlemek mümkün olabilir mi? Bu, ancak “Ali’siz Alevilik” teranesiyle mümkün. Devletin olmayan Kemalizm, bir anda liberalizmin kucağına koşuveriyor. “Yaramazlık ettim özür dilerim” diye annesinin eteğini, babasının elini öpüyor. O yaramazlık da zaten “birkaç enayi bulup kandırabilir miyim?” diye yapılıyor. Esasen liberal küçük burjuva dünyanın terk edilmesi, bunlar için imkânsız.

Üç devlet var iken küçük burjuvanın kendisini devlet karşıtıymış gibi sunduğu yer, bir boşluk ve bu boşluk, ya emperyalizmle ya da kemalizmle dolduruluyor. Üç devletin ilki emperyalistlerin kurduğu Türkiye devleti; ikincisi toprak ağaları, kaçakçılar ve yağmacıların, birkaç burjuvanın Kemalizm örtüsü altında kurduğu devlet; üçüncüsü ise mazlumların ve sömürülenlerin bugünün kavgasında rüşeym hâlinde olan müstakbel devlet. Devlet karşıtı solculuk, esasen bu müstakbel devlete düşman, diğerlerine değil. Yani emperyalizme ve Kemalizme karşı geliştirilen eleştiriler politik değil, apolitik. Aslolarak mazlumun-sömürülenin muktedir olmasına karşı.

Sömürge değil her daim sömürgeci olmuş ülkelerden teori ithal etmek, kurgu itibarıyla, emperyalizmin devletine hizmet ediyor; sömürgelerdeki ağaların, paşaların geliştirdiği düşüncelere yaslanmaksa Kemalizmin devletine. AKP’nin parti-devleti ise birinci devletle ikinci devlet arasında salınıyor. Buna, Kemalizmin açtığı yuvarda solculuk oynayanlar tepki geliştiriyorlar. Emperyalizmin doksanlarla birlikte salık verdiği ideoloji ise yavaş yavaş bu sahnede kendisine yer buluyor.

Kimlik siyaseti, feminizm, etnisite, cinsiyet gibi başlıklarda saf liberal tezlere sarılanların elinde “devrimcilik ve sosyalizm”, emekçi halka karşı bir zırhtan ibaret. AKP’nin kadını sosyal hayattan çekmeyecek kadar kapitalizme, neoliberalizme bağlı bir yapı olduğu ortada iken, “kadınları sokağa çıkartmayacak bunlar!” diye feveran etmek kime yarıyor? İslam’a değil, kapitalizmin genel mantığına, gidişatına teslim olmuş bir partinin o kapitalizm için çocuk yetiştirmemesi mümkün mü?

AKP’nin parti-devlet sürecini bir gerilimde sürdürdüğü görülüyor. Burada kendi tabanını pekiştirmek, basit kutuplaştırma siyaseti ile kitlesini diri tutmak ama öte yandan da devleti ve toplumu neoliberalizmin sultasına sokmak için belirli hamleler yapılıyor. “İpteki cambaza bak” deyip aşağıdaki seyircilerin cüzdanlarını yürüten hırsız misali, beş yaşında kız çocuklarına başörtüsü mecburiyetini ima edecek laflar söylüyorlar, bizim saflar da buna kanıp tüm teorik, ideolojik ve politik enerjilerini din düşmanlığına teksif ediyorlar. Burada bireysel duygularını histeri düzeyinde sergilemek, politika yapmak zannediliyor.

Emperyalizme karşı mücadele ederek ya da Kemalizme karşı mücadele ederek açılmamış yuvarlara, kovuklara onların ideolojisi doluyor. İlkinde liberalizm; ikincisinde laiklik ses veriyor. Her ikisinde de ilerlemecilik, temel çıkış noktası olarak kabul ediliyor. Bu ilerleme de burjuvazinin ve zalimlerin ordularının ilerleyişi olarak tanımlanıyor.

Bugün emperyalizme ve Kemalizme “AKP’den bizi kurtarın!” diye yalvarmak, iç içe geçmiş durumda. Yalvaranlar, esas olarak mazlumların-sömürülenlerin devletine karşı ve düşman bireyler. Sayıları giderek çoğalıyor, nitelikse önemsiz düzeyde.

Mazlumların-sömürülenlerin devleti için emperyalizmin ve Kemalizmin devletine karşı olmak zorunlu. Aksi takdirde, AKP’deki Kemalistliği görüp emperyalizmin yanına; AKP’deki emperyalizmi görüp Kemalizmin kucağına koşmak mümkün. Koşu, ikisinin iç içeliğine kör.

Mazlumların-sömürülenlerin rüşeym hâlindeki devleti, kitlelerin kolektif mücadelelerinde fiilî olarak oluşuyor. Söz konusu oluşum, liberal devlet karşıtlığı sebebiyle kesintiye uğratılıyor. Teori ve pratik düzeyde böylesi bir mizandan yoksun olmak, cümlemizi emperyalizmle ve/veya Kemalizmle birlikte düşünüp hareket etmeye itiyor.

Emperyalizmin devleti ve Kemalizmin devleti arasında uzlaşmaz karşıtlık değil, uzun süre bir arada barış içerisinde birlikte yaşamaya meyilli bir gerilim var. Bu gerilimi harlayıp kendisine alan açacağını zannedenler, yanılıyorlar. AKP, doğal seyir itibarıyla Kemalizmin devletine kapaklanıyor. Bizse hâlâ onun mızrağının ucundaki sayfaya kılıç sallıyoruz.

Devletin tüm boyutlarıyla restore edilmesinde, pekiştirilmesinde figüran değil, baş aktör olmak için, bu sürece izin veriyoruz, ona bağlanıyoruz. Devleti tahkim eden AKP’yi biz güçlendiriyoruz.

Liberalizm, tanrının bireye yedirilmesini emrediyor. Dolayısıyla, kolektif, nesnel gerçeklik, o birey için bir şey ifade etmiyor. AKP, Müslüman’ı liberal ölçüye vururken, onun karşısına sosyalizmi, Kemalizmi, Alevîliği, işçiliği, kadınlığı veya Kürdlüğü aynı ölçüye vuran yüce, soyut bireyler çıkartılıyor. Her şeyden münezzeh, doğurmamış, doğrulmamış, ezel-ebed bir varlık hâline getirilmiş bu olgular, toplumsal-tarihsel gerçekliğini yitirmekle politik alandaki ağırlıklarını yitiriyorlar. Esasında bu olgular, kavgada oluşan gerçekler değil, kavgadan azade kurgular olarak değer kazanıyorlar.

Twitter ve Facebook gibi emperyalist mahfiller, zihnimizi, teorik derinliğimizi tayin ediyorlar. Buraları, o yüce, soyut bireyin kendini var hissettiği, sürprizli, kaotik gerçekliğiyle, bir podyuma dönüşüyorlar. Dolayısıyla teori, ideoloji ve politika, niceliğe ve şekle hapsediliyor. Niteliksel ve özsel dönüşümler horgörülüyor.

Esas olarak bireyler, bu podyumdaki görünüşlerini önemsiyorlar, kirli, aykırı yanlarını törpülüyorlar. Bunu yaparak, mazlumların-sömürülenlerin devletine karşı somut bir tavır almış oluyorlar.

On dokuzuncu yüzyıl sonunda ve yirminci yüzyılın başında siyaset alanına güçbelâ girme imkânı bulmuş Avrupa işçi sınıfı, seçimlerde gidip sağ muhafazakâr partilere oy verirler diye kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkıyor. Buradan şu tespit yapılabilir: demek ki işçi sınıfı, kadınlar şahsında kolektif olanın parçalanma ihtimalini görüyor; kadıncılıktaki liberal tehlikeyi seziyor. Aynı durum, esasen sağ muhafazakâr hareket içerisinden çıkmış olan yeşil, çevreci hareket için de geçerli.

AKP, siyaset alanına “Müslüman” denilen varlığı, liberal bir kurguyla yüceltip onu tüm tarihsel-toplumsal bağlarından kopartarak girebiliyor. Buna karşı sol da anti-AKP’cilik yaparak, kendi içerisindeki yüce soyut birey ölçüsüne vurulmuş olguları çıkartıyor: kadın, işçi, Kürd, öğrenci vs. “Geçmişte hep ruhu öne çıkarttık, aslolan saf bedendir” diyenler, bu noktada yeni bir şey söylemiyorlar. Ruha karşı bedeni çıkartanlar, liberalizmi başka bir yerden besliyorlar ve oradan besleniyorlar.

AKP, esasen emperyalist devletle Kemalist devlet arasında bir denge formülü. O, egemenlerin böylesi bir formüle ihtiyacı olduğu için var. Aynı zamanda siyaset alanı dâhilinde kontrolsüz, tehdit arz eden Müslümanların terbiye ve disipline edilmesi işlevini görüyor. Muadili ve mütemmim cüzü olan CHP ise kontrolsüz, tehdit arz eden emekçi, proleter, devrimci, sosyalist kesimleri liberalizm ve laiklik ile terbiye ve disipline edip düzene bağlıyor. Olan, arada kalan mazlumlara-sömürülenlere oluyor: onların tüm ideo-politik mücadele biçimleri bu çekişmede dize getiriliyor, bastırılıyor.

CHP’yle kolektif ruhumuzdan; AKP’yle kolektif bedenimizden mahrum kalıyoruz. Yaşanan kavgada burjuvazi ve devlet, bizim şahsımızda, bize hissettirmeden, kendisine uygun bir kitle oluşturuyor.

Bu nedenle, bir “komünist parti”nin liderinin “laiklik modaydı geçti, artık işimize bakalım, kapitalizme karşı mücadele edelim” demesi[1], kendi soyut bireysel varlığına işaret etmesinden başka bir anlam taşımıyor. Zira o podyumdaki modanın cazibesine kapılan ruh diz çöküyor, devletin duasını mırıldanmaya başlıyor. O parti, emir gereği o modadan kopamıyor.

“İslam öncesine kadar geriledik” manşeti bir İslam’a işaret ediyor. Ama burada bu sistemin zaten müşrik, putperest, yağmacı, tefeci ve tüccar egemenliği altında olduğu gizleniyor. İslam olmasa bu egemenlik sorun değil aslında. Yani İslam’ın tarihsel-kolektif planda bu egemenliğe karşı mücadele etme ihtimali çöpe atılıyor, ona yoldaş olunamıyor; burjuvazinin duası mırıldandıkça, beden rahatlıyor.

Bu koşullarda, İslam’a dönük nefreti büyütüp kendisine alan açtıklarını zannedenler, ne kadar bireyselleştiklerini, yalnızlaştıklarını görmüyorlar. Kendi yüce soyut varlıkları tatmin olsun diye, politikanın nesnel, devrimci kolektif niteliği heba ediliyor.

Kürd’ün ve Müslüman’ın kolektif varlığıyla siyaset alanına girişi bir tarafı emperyalizmin devletine; diğer tarafı Kemalizmin devletine bağlıyor. Mazlumların-sömürülenlerin devletinin oluştuğu kolektif mücadele bu süreçte lime lime ediliyor. Siyaset alanına girişi tayin eden burjuvazinin yanına oturarak kimileri, Kürd’e ve Müslüman’a “çık buradan” diyor; bunu demek için kendi dayandığı kolektif oluşumları bireysel varlıklara indirgiyor, liberal ölçüye vuruyor. Bu ölçüye iman edenlerin, sömürüye ve zulme karşı mücadele etmesi, o mücadele içinde oluşan “devlet”e örgütlenmesi mümkün görünmüyor.

Eren Balkır
14 Şubat 2015

Dipnot:
[1] Kemal Okuyan, “Laiklik Aniden Neden Moda Oldu?”, 13 Şubat 2015, Sol.