14 Şubat 2015

,

Bahreyn’in Kaderi



Arap ayaklanmaları, kimlik ve ulusal egemenlik etrafında dönen bir yığın meselenin açığa çıkmasına neden oldu. Daha iyi bir gelecek için verilen mücadeleler dâhilinde oportünizm ve mezhepçi siyaset olgunlaşma imkânı buldu. Belirsizliğin her yanı kapsamasıyla kimileri despotizm veya Batı sömürgeciliğinin sunduğu eski istikrarı talep eder hâle geldiler.

Her ne kadar olaylar birçok hareketin doğmasına yol açmışsa da Batı müdahalesi, despotizm ve Arap dünyasını saran mezhepçiliğe karşı çıkan eylemcilerin sayısı çok az. Bahreynli muhalif bir isim olan İbrahim Şerif bu konuda öne çıkan istisnai bir figür. Üstelik bu tavrını gayet tehlikeli bir biçimde ortaya koyuyor: hâlihazırda hapiste olan Şerif işkenceye maruz kaldı ve beş yıl daha içeride kalması gerekiyor. Çektiği çile Bahreyn’in sınırlarını aştı ancak ihtiyaç duyulan söz konusu mücadelenin karmaşıklığını ondan daha iyi resmedecek başka bir hikâye de yok elimizde.

Şerif 15 Mayıs 1957’de, Nekbe’nin dokuzuncu yıldönümünde dünyaya geldi. Nekbe, İsrail devletinin kuruluşunu ve tarihsel Filistin’den yüz binlerce Arap’ın sınır dışı edilişini ifade ediyor. Şerif’in doğum yeri Muharrak, Bahreyn’in ikinci büyük adası. Ada, o dönemde İngiliz sömürgeciliğine karşı gelişen politik muhalefetin yuvası. Şerif’in evi Stişan’da, İngilizce “station” (istasyon) kelimesinden türetilmiş bir ismin verildiği bir mahallede. Bu ismi almasının nedeni, mahallenin yukarı kısmında eskiden merkezî bir otobüs istasyonunun bulunuyor olması.

Stişan’daki birçok insan gibi Şerif’in ailesi de aslen Huvalalı. Huvala, Körfez’in iki yakasında yaşayan, Arap ve İran kültürlerini kaynaştırmış Sünni bir etnik topluluğu ifade ediyor. Körfez’in iki ayrı dünyası arasında seyreden bu tarz bir hareket ortak bir alan oluşturuyor. Bu alan özellikle ticarete dayalı denizcilik ekonomisi dâhilinde önemli bir yere sahip. Burada sınırlar çizilmezden ve bölgede modern milletler doğmazdan önce güçlü bir ekonominin işlediğine tanık olunmuş.

Şerif’in ailesi, yirminci yüzyılın başında doğu sahilindeki küçük bir köy olan Behde’den Bahreyn’e gelmiş. Kendisi Seyyid silsilesine mensup; ailesinin kökeninin Hz. Muhammed’in kızına dayandığı iddia ediliyor. Seyyid aileleri Şii söyleminde daha fazla öneme sahip. Zira seyyidlik Şiilik için görece daha fazla toplumsal, ekonomik ve dinî prestij ve fayda sağlayan bir olgu.

Huvala grubu Bahreyn’de azınlık durumunda. Diğer etnik gruplar içerisindeki kimi üyeler Arap oldukları iddialarına şüpheyle yaklaşıyorlar, zira köklerinin Körfez’in doğu yakasına dayandığını söylüyorlar. Bu perspektif, Araplığa ilişkin ırksal bir görüşü varsayıyor ve onun ancak Arap Yarımadası’ndan gelen bir kabileye uzanan net ve kırılma yaşamamış bir soya dayanması gerektiğini söylüyor. Söz konusu kan temelli kimlik söylemi, aslî özellik olarak dili ele alan Arap milliyetçiliğine eşlik eden modern Araplık anlayışıyla tam bir karşıtlık içerisinde.

Bu karmaşık tarihsel silsile, birçok Huvalalıyı Bahreyn’de Arap milliyetçisi akımların görüşlerini benimsemeye itmiş. Böylelikle Huvalalıların önemli bir bölümünün yaşadığı Muharrak şehri hareketin ana kent merkezi hâline gelmiş. Bu, Arap dünyasındaki birçok azınlık arasında da yaygın bir durum. Örneğin Hıristiyanlar ve Aleviler de Arap milliyetçiliğine dayalı hareketlerin ana kitle tabanı olmuşlar. İdeoloji, çoğunluğun zorbalığına karşı muhafaza imkânı sunan, birleştirici olan, mezhepçi ve ırksal olmayan bir güç olarak iş görmüş ve mezhepçilikle etnik ayrışmalara meyilli toplumlarda gelişimi mümkün kılmış.

Gerçekte mezhepçilik ve etnik siyaseti gene de Bahreyn’de ellilerde kendisine yer bulmuş. Şerif’in büyüdüğü mahalle etnik toplulukların iç içe geçtiği bir yer. Ailesi Şiilerin ibadetlerine ve törenlerine katılmış ki bu, her yerde yaygın bir olgu. Ana ayrışma kent ve köy arasında yaşanmış. Kent merkezleri daha kozmopolitan ve taşraya nazaran modern altyapının imkânlarından daha fazla faydalanmış. Doğal olarak iki ana şehir Muharrak ve Manama siyasetin canlı olduğu yerlerken, kırsal alanlarda genel eğilim toplumsal ve dinsel muhafazakârlık yönünde olmuş.

Aile Tarihi

Şerif’in dedesi molla, ama babasını en çok, yükselen ve sonrasında Arap dünyasını saran Arap milliyetçiliği ve sömürge karşıtlığı etkilemiş. Bahreyn, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından beri İngiliz sömürgesi, adadaki uluslararası siyasete ve ekonomiye hâkim olan Britanya düzeni, adadaki politik işlere nüfuz etmiş. Yereldeki yönetici aile olan ve 1783’ten beri adayı kontrol eden Halife ile kurulan gergin ama bağımlı ilişki hükmünü sürdürmüş. Öncesinde istikrarsız ve İranlılarla Arap Yarımadası’ndaki Vehhabî hareketinin tehditleri karşısında kırılgan olan Ada’da İngilizler Halife ailesinin yönetimini desteklemişler, zaman içerisinde çıkarları gerektirdiği ölçüde aynı aile içerisinden yerel yöneticiler organize etseler de kurumsal yönetim yapısını yeniden düzenlemişler.

Ellilerin ortasında Bahreyn’de sömürge karşıtı duygularda ciddi bir kabarma yaşanmış. Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri üssünden birkaç dakika uzaklıkta yaşayan Şerif’in politik bilinçlenmesi Muharrak’ta gerçekleşiyor. İlk politik idolü Cemal Abdunnasır. Nasır o günlerde tüm Arap dünyasında en popüler liderdir. Yereldeki halk tarafından çok sevilmektedir. 1955’te Bağımsızlar Hareketi’nin Bandung Konferansı’na giderken adaya uğraması hâlâ hafızalardaki yerini korumaktadır. Nasır, İngilizlerden nefret edildiği bir dönemde ada halkı tarafından coşkuyla karşılanır.

İlkokul öğrencisi olduğu günlerde Şerif, Mart 1965 ayaklanmasına, Bapco’da başlamış bir dizi greve ve gösteriye katılır. Bapco, babasının da eskiden çalıştığı, hâlâ İngiliz yönetiminde olan adadaki petrol şirketidir. Yüzlerce işçinin işten çıkartılmasına karşı başlatılan grev, kısa süre içinde gösterilerin ve ayaklanmaların başlamasına neden olur. Bu gösteri ve ayaklanmalar haftalarca sürer, devlet makamları ve İngilizler bunları birlikte bastırırlar. Bölgenin saray tarihinin ve rantiye devlet teorilerinin silip attığı yarımadadaki kesintili emekçi ayaklanmalarının bir parçasıdır bu yaşanan.

Bu atmosferde Şerif liseyi çok iyi dereceyle bitirir ve yetmişlerin ortasında eğitimine devam etmek için Lübnan’a gider. Bahreyn, İngilizlerin Süveyş’in doğusundaki üslerinden çekilmesi sonrası 1971’de bağımsız olmuştur. 1973’te yeni bir anayasa yürürlüğe girer, ardından aynı yıl meclis seçimleri yapılır ve adada demokratik siyasetin doğuşunun müjdelendiği iddia edilir. Ancak yükselen petrol gelirlerinin verdiği cesaret ve meclisteki işbirliği eksikliği karşısında yaşanan hayal kırıklığı ile yereldeki yöneticiler anayasal düzeni feshederler ve yirmi beş yıl sürecek bir olağanüstü hâl ilân ederler. Sömürgecilik resmî planda sona ermiştir ancak despotizm, Bahreyn’deki tüm politik sistem dâhilinde varlığını sürdürmektedir.

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Şerif, Arap dünyasındaki ilerici politikanın merkez üssünde bulur kendisini. Orada politik faaliyetlere iştirak eder. İlk başta Müslüman Kardeşler’e yakınlaşır, onların o dönem Bahreyn’deki itibarlarının düşük olmasından dolayı tekliflerini geri çevirir. O günlerde İhvan politik açıdan zayıf görülen ve sömürge karşıtı, demokratik hareketleri desteklemeyen bir yapı olarak tarif edilmektedir. Bunun yerine Şerif İşgal Altındaki Arap Körfezi Halk Cephesi’ne katılmaya karar verir. İAAKHC, taktiksel açıdan silâhlı mücadeleye meyleden, Marksizm-Leninizme dönük ideolojik bir yönelim içerisindeki Arap dünyası genelinde Arapların birliğini savunan devrimci örgütlerden biri olan Arap Milliyetçi Hareketi’ne dayanan bir örgüttür.

Şerif, aynı zamanda öğrenci birliği örgütlerinde de aktiftir. 1975’te Lübnan’da iç savaş patlak verince Teksas’a gider, orada Bahreyn öğrenci birliğinin bir şubesini açar. İleride karısı olacak olan Feride Gulam’la tanışır. Gulam politik bir eylemcidir ve Montreal’daki Concordia Üniversitesi’nde öğrencidir. Her ne kadar Feride Şii olsa da bu, Şerif için sorun teşkil etmez ve nihayetinde çift Bahreyn’de evlenirler.

Ancak Şerif, Kuzey Amerika’da eğitimini tamamlama fırsatı bulamaz. 1980’de Kanada’da öğrenci birliğinin bir eyleminden dönerken üzerindeki el ilânları, Filistinli ve Zofari devrimcilerine destek için toplanan bağış paraları ile durdurulur. Amerikalılara teslim edilir. Burada sorgulanır ve o alışıldık terörizm suçlamasıyla sınır dışı edilir, ardından da Bahreyn’e gönderilir. Burada iki hafta hapiste kalır, hükümet Şerif’i o günlerde komünistler yanında hanedanlığa karşı önemli bir tehdit olan İAAKHC üyesi olduğu için gözaltında tutmaktadır.

Serbest bırakıldıktan sonra Şerif bir bankada çalışmaya başlar. Burada otuz yıl boyunca çalışır. Bir solcu için sıradan bir iştir bu ama Lübnan iç savaşı esnasında Beyrut’tan göç eden bankaların Bahreyn’e taşındığı ve ülkenin Ortadoğu’nun finans hizmetleri merkezi hâline geldiği göz önünde bulundurulursa, böyle bir işte çalışmak gayet olağan bir durumdur aynı zamanda.

İAAKHC ve Şerif için seksenler oldukça sessizdir. Devletin öğrenci ve işçi eylemlerini başarıyla bastırması hareketin gücünü azaltır. Bu esnada İran Devrimi ve Sovyet-Afgan savaşının tam ortasında İslamcılık yükselişe geçer, Bahreyn ve daha birçok yerde solcular tecrit olurlar ve kitle tabanlarını yitirirler.

Sahte Reform

1990 bir dönüm noktasıdır. Komünizmin çöküşü ve Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi bölge genelinde reform çağrılarına hız kazandırır. Bahreyn’de parlamenter demokrasinin restorasyonu için başlatılan halk hareketi, ilericilerin ve İslamcıların öncülüğünde doksanlar boyunca önemli mevziler elde eder. Şerif bu dönemde politik eylemci geçmişine geri döner, evi ilericilerin örgütlendiği bir merkez hâline gelir.

Doksanların sonunda meşakkatli iç çatışma döneminin ardından mevcut Kral Hamad başa geçer. Kral yeni bir reform dönemine girme sözü verir. Tutsakları serbest bırakır, sürgünde olanlara geri dönüş izni verir ve politik derneklerin resmen kuruluşuna imkân sağlar. Şerif İAAKHC’in varisi olan WAAD’i [Ulusal Demokratik Eylem Derneği] kurar. Küresel ve bölgesel değişiklikler uyarınca hareket belirli bir değişime uğrar. Kimileri hareketin ideolojisinin seyreltilmiş, ham bir liberalizm olduğunu iddia ederler. Buna göre hareketin amacı, milliyetçileri, liberalleri ve ilericileri tek bir halk cephesi içerisinde birleştirmektir.

WAAD ve diğer solcular sokaktaki uzak ara en popüler gruplar olan Şii İslamcı muhalefet dernekleriyle yan yana gelirler. Bu ittifak hızla kimi sorunlarla yüzleşir; solcular İslamcıların kuyrukçuluğunu yapmakla ve “İslamcı” muhalefete liberal bir suret kazandırmakla eleştirilirler.

Özellikle 2002’deki yeni anayasa ile aynı yıl yapılan meclis seçimleri sonrası dernekleri bölmeye başlayan ayrışmalar sürece katkı sunmaz. Seçim de anayasa da hileli kabul edilir, birçok kişi rejimin somut reformlar yapmada hiçbir çıkarının olmadığını söylemektedir. Anayasa kapalı kapılar ardında yazılır, yasama meclisine sınırlı yetkiler verir. Muhalefetin büyük bir çoğunluğu 2002 seçimini boykot eder. Sonrasında meclisi krala sadık Sünni İslamcılar doldurur.

Kısa süre sonra bir fırsatın kaçırıldığına dair şikâyetler yükselmeye başlar, birçokları muhalefetin 2006 seçimlerine katılması gerektiğini düşünür, bu, seçimlere katılmanın gayrimeşru bir politik sistemi meşrulaştıracağını düşünen ve katılımı ilkesel olarak reddeden şahinlerle rejimi sıkıntıya sokma ve halka ulaşma yolu olarak seçimlerde sunulan medya imkânını fırsat olarak görenler arasında bir ayrışmaya neden olur. Şerif ikinci taraftadır. Dernekler 2006 seçimlerine katılmaya karar verirler, bu noktada Şerif de aday olur ama seçimi kazanamaz. Gelgelelim daha fazla halk desteğine sahip Şii İslamcı muhalefet kırk yasama makamının on sekizini ele geçirir.

Bu anlaşmazlık bir grup şahinin İslamcılardan ve solcu derneklerden ayrılıp kendi hareketlerini kurmalarına neden olur: HAQ [Özgürlük ve Demokrasi için Hak Hareketi] resmî dernekleri alabildiğine sınırlayan yeni kanunlara tabi olarak kaydolmaya karşı çıkar.

Bir Lider Olarak İbrahim

2008’de WAAD’nin kurucu babası istifa etmeye ve liderliği genç kuşağa açmaya karar verir. Bu sayede Şerif yeni genel sekreter olarak seçilir. Onun öncesinde Şerif pek bilinen bir isim değildir. Özellikle fiziken etkileyici bir isimdir, iri bir vücut yapısına ve yuvarlak yüz hatlarına sahiptir. Karizması, sayısız marifeti ve argümanlarını tutarlı bir biçimde dile dökme yeteneği ile epey itibar kazanır. Televizyona çıkıp kamusal arazilerin yanlış kullanımına ve yozlaşmaya karşı çıkması bakanın öfkelenmesine neden olur, sonrasında çıktığı program kapatılmak zorunda kalmıştır.

Bu skandallarla birlikte, WAAD 2010 seçim kampanyasını başlatır. Şerif eski bölgesi Muharrak’tan adaydır. Politik harita yetmişlerden beri önemli ölçüde değişmiştir. Tarihî şehir boşalmış, sol etkisini yitirmiş, mezhepçi siyaset yükselişe geçmiştir. Sünni Sokağı olarak bilinen yönelim görece daha muhafazakârlaşmıştır, Şii muadilinin niyetlerine dair çene çalmayla meşgul olup, hükümetin dümen suyunda gitmektedir.

Gene de 2010 seçimleri ve Şerif’in performansı dönüm noktasını teşkil eder. Birçok insan rejimin isteklerine karşı gelir ve WAAD adayları için oy kullanır. Esasında Şerif ve sol seçimleri kaybetse de beklenmedik bir tarzda sokağı canlandırmayı bilir.

Hükümet hâlâ komuta merkezindeki rahat konumunu korur görünmektedir. Resmî muhalefet sakat bir meclis içerisinde kuşatılmış durumdadır, görece daha radikal unsurlar resmî kurumların dışındadır ve mahkemelerle tutuklamalarla, terörizm ve rejimi yıkma konusunda fesada karışma suçlamalarıyla kısıtlanmış hâldedir.

Sonra Arap Baharı yaşanır. Tunus ve Mısır’da ayaklanmalar yaşandığı esnada Bahreyn’deki siber eylemciler 14 Şubat 2011’de Öfke Günü için çağrıda bulunurlar. Güvenlik güçleri bir göstericiyi katlederler, ardından ilk başta küçük olan ama ertesi günkü cenaze esnasında muazzam bir sayıya ulaşan gösteriler düzenlenir.

Cenaze töreni bugün kötü şöhrete sahip İnci Meydanı’nda yapılır. Göstericiler meydanı Tahrir’e çevirirler ve İnci Meydanı bir ay sürecek protesto hareketinin merkezi hâline gelir. Şerif bu aşamada hızla hareketin gözdesi olur. O cenaze törenine öncülük edecek ünlü birkaç siyasetçiden, ayrıca İnci Meydanı’na göstericilerin omuzlarında, ilk olarak ulaşan insanlardan birisidir. Büyük çoğunluğu Şii olan bir kalabalığın içerisinde Sünni olmak onun varlığına sembolik bir güç katmıştır.

Mezhepsel ayrışma göstericilerin yüzleştikleri aşılması zor bir politik engeldir, ilk tepkileri hesaplanmış ve idrake dayalı bir tepki olur. Medyanın en güçlü silâhları olduğunun bilincinde olan göstericiler polislere çiçek verirler ki bu, eylemin Güllerin Ayaklanması olarak adlandırılmasına neden olur. Ayrıca göstericiler sloganlardaki şiddete veya dinî çağrışımlara ait tonu düşürerek mezhep temelli figürlerle semboller yerine Bahreyn bayraklarını kullanırlar. Hükümetin ilk sert müdahalesi birçok insanın ölmesine ve yaralanmasına neden olur. Bu süreç hem uluslararası hem de yereldeki Sünniler arasında muhalefete dönük sempatiyi artırır.

Ancak zaman geçtikçe “dışarı”nın sempatisi azalır, muhalefet yavaş yavaş devletin yarattığı mezhepçilik batağına sürüklenir. Gösteriler İnci Meydanı’ndan tüm adaya yayılır, ülkenin ana hastane kompleksine kamplar kurulur. Yapılan yürüyüşler kraliyetin merkezi olan Riffa’ya kadar uzanır. Aynı anda sokaktaki kargaşa da artar, düzen sağlayıcı milis gruplar çıkar ortaya ve mezhepler arasında çatışmalar meydana gelir. Muhalefet bölünür, görece daha radikal olan unsurlar meşrutiyet talep ettikleri konumu terk edip cumhuriyet talebinde bulunmaya başlarlar. Cumhuriyet talebi esas olarak Şiilerden geldiğinden birçok Sünni bu girişimi İran’daki teokrasiyle aynı çizgide olan, İslam Cumhuriyeti’ne dönük bir çağrı olarak yorumlar. Bu noktada hükümetin sürece müdahil olmasına dair sesler daha gür bir biçimde duyulmaya başlar.

Gösterilerle geçen bir ay boyunca veliahtla, rejimin liberal kanadı ile Şerif’in de parçası olduğu resmî muhalefet arasında kimi gizli görüşmeler yapılır. Taraflar telaşla, her iki tarafın “radikal” unsurları iktidarı almazdan önce bir anlaşmaya varmaya çalışmaktadırlar.

Gösterilerin bastırılmasından birkaç gün önce Şerif’le buluşmamız geliyor aklıma. Hamburgercide oturduk, ona ana taleplerini sormuştum. O da “Burada en önemli husus mevcut anayasanın yerini alacak, ülke için gerekli yeni bir anayasanın yazılması için halkın kurucu komite temsilcisini seçmektir. Diğer her şey talidir.” demişti.

Ben de ona, “Siz onların bu teklifi kabul etmeyeceğinin ve bunun temelde ileride bir restleşmeye yol açacağının farkındasınız” demiştim.

Sosisli sandviçini bırakıp yüzüme baktı, duraksadı ve kafasını sallayarak söylediğimi onayladı.

“Evet, muhtemelen yol açacak.”

Restleşme çok uzak değildi.

Restleşme

14 Mart’ta Suudi birlikleri bir geçiş yolunu takip ederek Bahreyn’e girdi. Bir gün sonra Kral olağanüstü hâl ilân etti. İnci Meydanı göstericilerden temizlendi, sonrasında iki ay boyunca onlarca insan öldürüldü, binlercesi tutuklandı, binlercesi de işlerinden atıldı.

17 Mart’ın şafağında onlarca maskeli adam Şerif’i tutukladı. Müteakip haftalar boyunca plastik hortumlarla atılan dayağa, cinsel saldırıya, uykusuzluğa ve hücre hapsine tahammül etmek zorunda kaldı. Yaşadıkları gayet olağandı.

Ancak Şerif’in tutuklanması farklı bir sebebe dayanıyordu. O, İslamcı bir politik geçmişe sahip olmayan tek tutuklu muhalefet lideriydi. Seküler bir Sünni’nin tutuklanması rejimin “ülkeye yönelik Şii fesadı tertipleniyor” iddiasını çürüten bir gelişmeydi. Şerif son birkaç yıl boyunca devlet için ciddi bir baş ağrısıydı ve zamanlama düşmanları için yerindeydi. Sünniler arasında sahip olduğu popülarite dibe vurdu, oysa Şerif seçimlerden birkaç ay önce çok sevilen bir isimdi. Şii göstericilere dönük öfke ve korku aynı günlerde zirveye ulaştı.

Şerif, Şiilerle saf tutan bir hain olarak görülmekteydi.

Muharrak’ta devasa reklâm panolarına üzerlerinde “Af yok. Hainlere en ağır cezaların verilmesini istiyoruz” yazan, yanında bir de ilmiğin bulunduğu, onun ve diğer muhalif isimlerin resimleri asıldı.

O günden beri protesto hareketi ciddi bir direnç gösterdi. Varoşlarda devlet destekli gösteriler yapıldı, başkent Manama’da güvenlik güçleriyle çatışmalar yaşandı, ayrıca Molotof kokteylleri ile yaşan otomobil lastikleriyle yol kapamalarına şahit olundu. Kendi adına devlet politik reformlar yapma yönünde asla gerçek bir niyet içerisinde olmadığını gösterdi. Huzursuz ve istikrarsız politik açmaz hâlâ hüküm sürüyor.

Toplum mezhepsel çizgilerle ayrıştırılmaya devam ediyor. Rejimin yıkılışı muhalefetin kitlesinin ana talebi, ama legal partiler meşrutiyet istiyorlar. Uzun süredir faal olmayan birçok Sünni bugün seferber olmuş durumda. Her ne kadar böylesi savaşı yönetme kudretine pek güven duyulmasa da Bahreyn’in iki mezhep arasındaki bölgesel savaşın ön cephesi olduğunu düşünüyorlar. Bu tarz bir savaşın özenli ve uzun süre devam eden bir hazırlığa ihtiyaç duyduğunu, diğer tarafın kendilerinden daha ileride olduğunu biliyorlar.

Söz konusu ayrışma rejimin işine geliyor ve geçmişte olduğu gibi, ona tüm ülkeyi kuşatacak bir hareketin ortaya çıkmaması konusunda güvence veriyor. Rejimin eylemleri bastırması sonrası en fazla endişelendiren önemli faktörlerden biri de uluslararası planda sahip olduğu imajın daha da kötüleşmesi ki bu durum, Bahreyn’in küçük ve açık ekonomisine olumsuz yönde etkiden bulunuyor. Ülkenin petrol dışında ekonomisini çeşitlendirme gayretleri Doğrudan Yabancı Yatırımı cezp etme ve Formula Bir gibi uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapmaya dayanıyor, petrol dışı sektör ülkenin yurtdışındaki itibarına bağlı. Yüksek petrol fiyatları üzerinden henüz felakete yol açmış olmasa da ekonomi durağanlaştı, kamusal açık ve borç alarm veren düzeylere ve sürdürülemez oranlara ulaştı.

Arap dünyasındaki, özellikle Suriye, Irak ve Lübnan’daki olaylar mezhepçiliğin kışkırtılmasına katkı sundu. Maalesef her iki kampa mensup isimlerin (hepsi değilse de) önemli bir bölümü özgürlük, haysiyet ve insan haklarına dayalı dili mezhepsel çıkarları gizlemek için gerekli birer Truva Atı olarak kullanmayı tercih ediyor. Muhalefetin lafını esirgemeyen önemli üyelerinden biri, solcu eğilimlere sahip olduğu iddiasındaki bir Şii İslamcı bana Irak’ta ABD işgaliyle başlayıp sonrasında ülkenin mezhepsel manada bölünmesi ile sonuçlanan son on yıllık gelişmelerin Ortadoğu’da ileride ortaya çıkacak yönetim tarzı için en iyi rol model olduğunu söylemişti. İki cümle sonra da bu kadın, hiçbir istihza belirtisi göstermeksizin, Batı’nın Suriye’deki Beşar rejimine müdahale etmesine karşı çıktığını ifade etti. Bu mezhepçi mantığa her iki tarafta da bol miktarda rastlamak mümkün; bu mantık, ülkedeki komünist parti içerisinde yaşanan gelişmeler üzerinden en canlı biçimde ortaya konmakta. Parti üyeleri bugün mezhepsel bağlılıklar uyarınca açıktan ayrışmış durumda.

Şerif’e olan biten hakkında ne düşündüğünü sordum. Epey yaşlanmış ve kilo vermiş olan Şerif hapishanede çokça kitap okuyup düşünüyordu zira. O mevcut politik kaygıları Fransız Devrimi’deki hızlı bir seyir izleyen hareketlerle ilişkilendirdi. Bahreyn ve Arap dünyası ona göre, muhtemelen iç savaş, karşı-devrimler ve devrimlerle yüklü, bir dizi politik kaymayla malul olan ilk aşamada henüz. Bu noktada her şeyden önce cumhuriyet vizyonunun Fransız Devrimi’nin birkaç liderinde olduğunu unutmamak gerek. Jakobenler meşrutiyet taleplerine uzun yıllar devam ettiler.

Şerif’e göre, demokrasinin ilkeleri sadece toplumun geniş kesimi değil, eylemciler tarafından da henüz öğrenilmedi, bu ilkelerin içlerine işlemesi için daha epey zamana ihtiyaç var. Onun kanaatine göre, Bahreyn’deki muhalefet, diğer Arap ülkelerindeki, özellikle Mısır’daki muhalefetten daha ileride, zira Bahreyn’de solcular ve seküler eylemciler bir koalisyon kurma ve muhalefette iken İslamcılarla birlikte çalışma fikrini benimsediler. Konuşmamız esnasında Şerif bu tespiti dâhilinde Bahreyn’i, ilerici devrimcilerin alternatif güçlerle koalisyon kurmalarının uygulanabilirlik düzeylerine henüz adapte olamadıkları Kahire’yle karşılaştırdı.

Şüphe etmek için çeşitli sebepler var. Nihayetinde Bahreyn küçük bir adalar ülkesi, tarihi dış güçlerin belirlenimine tabi. Bugün baskın oyuncular Suudi Arabistan ve ABD. ABD’nin Beşinci Filo’su elli yıldan fazla bir süredir Bahreyn’de konuşlanmış durumda. Muhalefete açıktan destek veren İran’ın etkisi artıyor, öte yandan Suudi Arabistan rejimin arkasında duruyor.

Aynı zamanda hem hükümet hem de muhalefet Batı’nın özellikle Amerika’nın desteği için telaşlı bir gayret içerisinde. Her ne kadar Beşinci Filo’nun varlığı ve Suudi Arabistan’la ilişkiler Amerikalıların nihayetinde monarşiyi destekleyeceği anlamına geliyor olsa da Ulusal Demokrasi Enstitüsü (NDI), ABD-Ortadoğu Ortaklığı Girişimi (MEPI) ve Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) gibi kurumlar aynı zamanda muhalif gruplara da parasal destek sunuyorlar, bu tuhaf oyunda söz konusu kurumlar yatırdıkları bahisleri korumayı biliyorlar.

İleride Ne Olacak?

Bahreyn’in ve bölgenin geleceği despotizmin, dış güçlerin ve mezhepçiliğin elinde tutsak. Mevcut iklim dâhilinde servetin dağıtımı ve sınıf ilişkileriyle ilgili merkezî meseleler ikinci plana düşmüş durumda. Toplumun marjinalize edilmiş kesimleri mezhep cepheleri gerisinde birbirleriyle sık sık rekabet içerisine giriyorlar. Dahası Bahreyn’in petrol ve sermaye zengini, küresel sermayenin hayatiyeti için aslî olan bir bölgede oluşu, her türden ileriye dönük değişimi iki kat daha güçleştiriyor. Ama gene de böylesi bir değişim asla imkânsız değil.

Dolayısıyla adanın ve bütün olarak bölgenin İbrahim Şerif gibi kişilere her zamankinden daha fazla ihtiyacı var: Şerif gibiler, Bahreyn’in, Şam’ın ve Bağdat’ın fukara Şiileriyle fukara Sünnilerinin aralarındaki farklardan çok ortak noktalarının görülmesini sağlayacak bir mücadeleyi örnekleme, despotizm, emperyalizm ve onun beslemesi olan mezhepçiliği ülkeden defetme becerisine sahip kişiler. Bölgeye bir gelecek sunacak umut, yegâne umut bu türden bir mücadeledir.

Ömer Şehabi
12 Ocak 2014
Kaynak

12 Şubat 2015

,

Türkiye’nin Rihanna’sı Kim?


Syriza’nın elde ettiği seçim zaferinin Türkiye’deki siyasal hayata tesir etmesi gayet doğal. Bir seçim ittifakının yaşanan krize yerinde müdahaleler gerçekleştirerek iktidara gelişi, bizdeki sol yapılara da belirli bir ufuk ve ümit kazandırmış görünüyor. Ama ortada iki rakip yapı olunca, havaya atılan “Syriza” isimli gelin tacının kimin elinde kalacağına dair de bir tartışma baş gösterdi ve Birleşik Haziran Hareketi ile Halkların Demokratik Partisi, kendilerince bir yarış içerisine girdiler. Syriza lideri Çipras’ın gençliği Demirtaş’a bağlandı, “milliyetçi ve gerici” olmayan sol yapıların birlikteliği, hemen BHH’yle ilişkilendirildi.

“Türkiye’nin Syriza’sı kim?” sorusu, Erdal Erzincan’ı dinleyen gencin “aynı Steve Vai!” demesi, Neşet Ertaş’la tanışan kişinin onun müziğini “bozkırın blues’u” olarak tanımlamasındaki mantığı paylaşıyor. Burada “ben böyle müzik yapmayacağım” demek var. Meseleye böyle yaklaşan, dinlediği müziğe ancak batı dolayımıyla tahammül edebildiğini söylemiş, “onların pratiğine hiç girmeyeceğim, o pratikle zerre ortaklaşmayacağım” demiş oluyor.

Yani “Türkiye’nin Syriza’sı kim?” tartışması, meseleyi münferitleştirme, talileştirme ve savuşturma, burada bir gerçek bir tesir yaratmasına mani olma teşebbüsü. Böylelikle, Syriza’nın seçim zaferinin yarattığı tesir, belirli şefler şahsında azaltılmış oluyor. “Buranın Syriza’sı kim? sorusu, “o dertle ve öfkeyle hiç buluşmayacağım”dan gayrı bir anlama sahip değil. Zaten bu soruyu soranlar, artık “Peki oranın HDP’si kim?” diye soruyorlar.

Ama burada, derinde başka bir süreç de işliyor. Bu soruyu soranlar, Syriza’nın bağlı ve ait olduğu bağlamı kendilerince yüceltmiş oluyorlar. O bağlamın genel adı, Avrupa. Syriza denilen gelin tacına gözler, o sebeple kilitleniyor.

* * *

Avrupa Birliği, fikren “Yunanistan”a dair imge ve bilgi üzerine kurulu. Birliğin coğrafî sınırlarının ilk başta Yunanistan, şimdilerde Sırbistan olarak tespit edildiği söyleniyor. Avrupa, gene oradan çözülüyor. Çözülmeye karşı direncin adı, aslında Syriza. Parti, bu çözülüşe dair bir tartışma ve pazarlık süreci olarak devreye giriyor. Genel eğilim, Syriza’nın AB’nin pekiştirilmesine dair bir koza dönüştürülmesi yönünde. Orta sınıflar çözülmeyi istemiyorlar, ama bu hâliyle gidemediğini görüyorlar.

Sungur Savran da 100 yıl sonra Avrupa Birleşik Devletleri’ne itiraz eden Lenin’den intikam alarak, “Avrupa Sosyalist Birleşik Devletleri”nden dem vuruyor.[1] Bunun nedeni, Avrupa bağlamından hiç kopulamaması. Savran gibiler, işgalcilerin solcusu olmayı içlerine sindiriyorlar.

Kopuşu teorik ve politik planda imkânsızlaştıran ciddi bir birikim var. “Tek ülkede sosyalizm” ve “geri kalmış topraklarda sosyalizm inşası”na dair tüm tartışma, kopuşu anlamsızlaştırıyor. Avrupalılar, sol, postmarksist, liberal aydınlar aracılığıyla, devrimi ve sosyalizmi ilkel, geri kalmış toprakların elinden almak istiyorlar. Bizdeki ileri, liberal, özgürlükçü ve batılı aydınlar da mal bulmuş mağrıbî gibi atlıyorlar ve bu yönelimi fırsata çevirmek istiyorlar. Orta sınıfın proletaryanın elinden çalmak için uğraştığı sosyalizmle Avrupa’nın Ekim’den ve Sovyetler’den çalmak için çabaladığı sosyalizm birbirine benziyor.

İşte bu nedenle, Syriza’nın merkez komite üyesi ve partideki Sol Platform’un üyesi Statis Kuvelaki, “İspanya’daki Podemos’un Laklaucu; Yunanistan’daki Syriza’nın da Palanzasçı olduğunu” söylüyor.[2] Parti’de Negri’den daha çok Almanya’daki Die Linke isimli partinin ve ona bağlı Rosa Luxemburg Vakfı’nın kilit rol oynadığını ifade ediyor. Bu çevreler, “AB’nin iç reforma tabi tutulmasına, krize ve esas olarak ondan çıkış için gerekli bir yol anlamında, yeniden dağıtım meselesine dair bir anlayış geliştirilmesine odaklanıyorlar.”[3] Yani Avrupa Birliği, mutlak ve baki; mesele, üretime değil, servetin orta sınıflar lehine dağıtımına odaklanmakta.

Kuvelaki, son dönemde herkes gibi fazla Gramsci okuduğunu anlatıyor ve Gramsci’nin “mevzi savaşı” teorisine atıfla, partisinin uzun soluklu bir çatışma durumunda mücadeleye dâhil edecek alt sınıf tabanından ve tabana ait güçlü, istikrarlı örgütlerden mahrum olduğundan, esas olarak partinin eski Yunanistan Komünist Partisi’nden kalma sendikal harekete yaslandığından, bu hareketin de kriz sebebiyle eridiğinden, bu nedenle, partinin güçlü bir örgütlülüğe sahip, hegemonya karşıtı bir güç kurup ilerleyemeyeceğinden dem vuruyor. Ama alt sınıflar içerisindeki bağların eksikliğinin sebebine nedense hiç değinmiyor.

* * *

Bizdeki Negricilerin “sosyalizm demokratik cumhuriyetten geridir” demeleri[4], Die Linke’ci Murat Çakır[5] gibi isimlerin HDP’ye ne türden vizyon sunmaya çalıştığı, “Buranın Syriza’sı HDP’dir” demelerinden belli oluyor. Avrupa’da fazla kalmış olmanın ceremesi, buranın fukarasına ve mazlumuna, AB’ci gevezeliklerin ısıtılıp sunulmasıyla ödetiliyor.

“Siz geri ve cahildiniz, o yüzden sizde olmadı, geri verin bakalım şu sosyalizmi bana” diyen Avrupa ve orta sınıf, kendi solcularını yetiştiriyor. Bu aydınlar, özellikle seksenlerde, zaten basit nicel bir olgu olarak gördükleri halkı ve işçi sınıfını sırf nicel gerekçelerle kenara ittiler. Seçim meselesine odaklandıkça nicelik başatlaştı; Mario Tronti[6] şahsında halk ve işçi sınıfı tartışması da bu minvalde: “halk, hem dinî hem millî bir olgu, ‘işçi sınıfı’ ise laik ve ulusötesi, kendimizi buradan kurmak, bütünsel siyaset yürütmek zorundayız” deniliyor. Bu cümleler, sadece Avrupa ve onun birliği bağlamında tanımlı.

Sonuçta Avrupa, kendisini bölecek bir sınıflar mücadelesi istemediğinden, yol temizliği talep ediyor. Bu nedenle, “İşçi sınıfı sayıca azaldı” yalanına kanan isimleri öne çıkartıyor. Podemos Laklaucu, Syriza Palanzasçı oluyor. Marksizm dinleşiyor, sayıca az olan işçi sınıfından müphem “ezilenler veya halk” kavramsallığına kaçılıyor. Bunu, yıllarca işçiyi nicel bir olgu ve değer olarak anlamış olanlar yapıyorlar. Basit manada iktidara gelmek için buradan orta sınıfların, teknokratların ve eğitimli işçilerin ağırlığı üzerine kurulu küçük burjuva stratejiler geliştiriliyor.

* * *

Syriza, 2004’te seçim ittifakı olarak kuruluyor. En büyük ortağı, Sinaspismos. Buna YKP’den ayrılanlar, kimi Maoist ve Troçkist ekipler dâhil oluyor. Kuvelaki’ye göre parti, esas olarak orta sınıfa ve aydınlara yaslanıyor. YKP’den özellikle 1991’de Sovyetler’in çözülüşü sonrası ayrılanlar, önemli bir ağırlığı oluşturuyorlar. YKP, bu kesimi “hain” olarak gördüğü için Mayıs 2012 sonrası hükümet olma konusunda Syriza ile ittifak kurmuyor.

“Syriza, seçim ittifakları ve aşağıdan gerçekleştirilecek kitlesel seferberlik ve mücadele ile oy sandığında başarı elde etmenin diyalektiğine vurgu yapan antikapitalist bir koalisyon” [Kuvelaki] hâline geliyor. Syriza’nın bir ayağı Yunan komünist hareketinde, diğer ayağı son süreçte oluşan (gençlik) radikalizm(in)de. Bu yönde değerlendirmeler yapan Kuvelaki, işçi iktidarını “mitik ve hayali” buluyor. “Ne yani, avrodan çıkalım da rubleci mi olalım” diye kendisini eleştirenleri alaya alıyor. Syriza içerisindeki ekiplerin Obama’yı Merkel’e tercih ettiklerini, onu hayırlı bulduklarını söylüyor, bu nedenle, NATO’dan çıkmak hayal. Ayrıca parti içerisinde “İsrail’le ilişkileri geliştirelim, bunu Türkiye’ye karşı koz olarak kullanalım” diyenler de var. Bir yandan da partide borçların denetlenmesi sürecinin halka açılması kararına çoğunluk karşı çıkıyor. Syriza, Pasoklaşıyor.

Peki tüm bunlara Türkiye’de kim benziyor? Aslında bu tartışmayı açanlar, belirli bir fikrî-politik süreci tetiklemek istiyor olmalılar:

(1) AB bağlamında düşünmeyi,

(2) sınıf mücadeleleri gibi bölücü olguları kapı dışarı etmeyi,

(3) orta sınıfların dağıtıma-mübadeleye dair sorunlarına merhem olmayı,

(4) Die Linke bağlamında, ayrışmacı unsurların müesses nizama entegrasyonunu,

(5) neoliberal batı siyaseti için gerekli stabil zemini sağlamayı kabul etmeleri konusunda birileri ikna ediliyor.

Söz konusu soruya “evet o benim!” diye cevap verenlerin dikkate alması gereken başka hususlar da var: Syriza’da vitrinde Çipras gibi genç bir isim duruyor ama parti, bugün altmışlarına ulaşmış, albaylar cuntasına karşı mücadele etmiş isimlerin prestijine yaslanıyor. Türkiye’de eksik olan bu. “Buranın Syriza’sı kim?” sorusuna “o benim!” diye cevap verenlerin meselenin bu boyutunu düşünmeleri, yani geriye dönüp, 12 Eylül’le nasıl ve ne kadar mücadele ettiklerine bakmaları şart.

* * *

Şeklen Syriza ÖDP’ye benziyor. Ama şeklen!

ÖDP aslolarak Kürd meselesine karşı, Türkiye’nin ana yönelimine içsel bir hat üzerinde kuruluyor. Alper Taş’ın da bir TV programında[7] belirttiği üzere, ÖDP, Syriza’nın karşılaştığı imkânlara benzer imkânlara kavuşuyor, ama ilgili momentlerde akim kalıyor. Alper Taş, bu noktada 2001 krizinden bahsediyor. O günlerde ülkeyi sarsan esnaf eylemleri yaşanıyor. Aslında o eylemlere solun müdahale etmemesi ardından, milliyetçi kesimdeki İslamî harekete karşı oluşmuş duvarlar yıkılıyor ve çatlaklardan Tayyibî hareket sızıyor, o çatlaklara yerleşiyor.

Bugün Tayyip’in esnafı “devletin bekasının bekçisi” ilân etmesi şaşırtıcı değil. ÖDP ise o günlerde Avrupa Birliği sevdalısı, KOBİ’ciliğe meyilli, birkaç patron lehine AB’den gelecek kredilerin ve AB destekli projelerin subaşlarına oturmak isteyen bir parti ve bu yüzden, isyan eden esnafla rabıta kuramıyor. O nedenle Alper Taş, “Bu toplum bizim istediğimiz toplum değil. Bizim iktidara gelmemizi sağlayacak toplum oluşana dek bekleyeceğiz” diyor. Bunun da, bırakalım solu molu, “siyaset” olduğu iddia ediliyor.

Yunanistan-Türkiye-İran tarihinde koşutluk var. 2009’daki “Yeşil Devrim” çıkışı da bu minvalde değerlendirilebilir. Orada hareketin yenilmesinde önemli bir nedenin “Mavi Marmara katliamı” olduğu söyleniyor. Zira Yeşil Hareket liderleri, hep İran’ın İsrail karşıtı siyasetini eleştiriyorlar. Böylesi bir saldırı da ülkedeki muhafazakâr damarı besliyor. Kuvelaki’nin de ifade ettiği üzere, parti programına yansıyan Filistin’e dair değerlendirmeler, bir boşlukta yüzüyor. Gazze saldırısı sonrası “Yaşasın İsrail!” diyen HDP ve Kürd hareketi içi çığlıkların Syriza ile benzerliğini kanıtlaması, doğalında güçleşiyor. Elde sadece iki parti liderinin giydiği gömleklerin ve yaşlarının benzerliği kalıyor. Onların da kitledeki karşılığı saman alevinden öteye geçemiyor.

* * *

Gene aynı cümlenin ısıtılıp önümüze sunulduğu günlerden geçiyoruz: “Bu seçim çok ama çok önemli!” Buradan HDP’ye dair tartışmalar alevleniyor ve CHP’den gelecek oylara odaklanılıyor. Bir kesim de gerçekçi bir değerlendirmeyle, “Batı’da bugüne dek AKP’ye oy vermiş Kürdlerden oy alınmadığı sürece barajı geçmek hayal” diyor. Ayhan Bilgen, “Özetle takvimi sağlıklı işletmek parti yönetimlerinin işi, adayı belirlemek halkın görevidir” diyor ama son belediye seçiminde Kürd’e küfretmiş bir isme adaylık teklifi götürülüyor, sırf şehid kardeşi diye! Aday belirleme meselesinde halka bir şey sorulmuyor.

Haziran kıyamı, bu sofrada her yandan çekiştiriliyor, paylaşılamıyor. Adaylık teklifi götürülen isimler şahsında esas olarak CHP tabanına odaklanıldığı anlaşılıyor. Zaten Batı’daki AKP’li Kürdlerin gözden çıkartıldığı, çarşaflı kadınların eskiden Afrika’dan getirilen yerlilerin sergilenmesi gibi sergilenmesinden belli. Bu sanatsal girdiyle IŞİD’e işaret edildiği iddia ediliyor, ama çarşaflı kadının küçük burjuva bir sanat pratiğine malzeme kılınmasına tek laf edilmiyor. IŞİD’e kızıp batının yanına koşuluyor. YPJ üniforması giyen Rihanna isimli şarkıcıyla düet yapma yarışına giriliyor. Kimse, “bu şarkıcı niye giydi o üniformayı?” diye sormuyor.

YPG heyeti, uluslararası muhataplık adına Fransa cumhurbaşkanı Hollande’ı ziyaret ediyor. Bu, övünülecek bir şey olarak takdim ediliyor. Burjuva kadın dergilerine kadın gerillaların “güzellikleri” yansıyor. Buna tek laf edilmiyor. Bir halkın yiğit savaşçıları, Aydınlanma’nın, Batı’nın “enternasyonalist” savaşçıları olarak sunuluyor. Burada neyin kazanıldığı, neyin kaybedildiği üzerinde asla durulmuyor.

Syriza, Kobanê ve Charlie Hebdo meselelerinde netameli bir yan da şu: devrimci dinamikler ve çıkışlar batıya râm ediliyorlar. İçteki liberalizmin kazandığı mevzilere uyum sağlamak, ona göre düşünüp hareket etmek, o liberal dünyanın failleri olarak var olmak, tek seçenek olarak dayatılıyor. İtiraz edilmesi gereken burası.

“Laiklik düşmanı” AKP ve “özgürlük düşmanı” CHP odaklı siyaset, bizi daha çok düzen içine çekiyor; devrimci bir huruc tam da burada somut, maddî zeminini yitiriyor. Oysa AKP laik; CHP özgürlükçü bir parti. Burjuva partinin eksik yanlarını yalan-yanlış bir yerden tespit edip, o partinin sahipleri adına o eksik yanları tamamlama çabası, yüz yıldır sosyalist hareketi her momentte helâk ediyor.

Bu siyasete tav olanlar, laikliğin ve özgürlüğün tarihsel-toplumsal zemininin asla sorgulanmasını istemeyenler. Bize lazım gelense, laiklik meselesinde devleti; özgürlük meselesinde burjuvaziyi saklayan perdeyi yırtıp atmak.

Eren Balkır
11 Şubat 2015

Dipnotlar:
[1] Sungur Savran, “Syriza Tuzağı”, 17 Ocak 2015, Sendika.

[2] Stathis Kouvelakis, “Greece: Phase One”, 22 Ocak 2015, Jacobin.

[3] Kouvelakis, a.g.m.

[4] Cengiz Baysoy, “Sosyalizm Kavramı ‘Demokratik Özerklik’ Kavramından Geri Bir Kavramdır”, 21 Eylül 2014, Gün Zileli.

[5] Bir eleştiri için bkz.: Eren Balkır, “Nuh’un Gemisi”, 12 Temmuz 2009, İştirakî.

[6] Mario Tronti, “Popülizm Halk Olmadığı İçin Var”, 9 Şubat 2015, Köstebek.

[7] “Ne Oluyor”, 27 Ocak 2015, CNN Türk.

07 Şubat 2015

, , ,

Habib Calib


Habib Calib Pakistanlı devrimci şairdir. Solcu bir eylemci ve politikacı olarak sıkıyönetime, otoriterliğe ve devlet zulmüne karşı çıkmış, davasına sadık bir demokrattır.

Hayatının İlk Dönemi

Habib Calib’in asıl ismi Habib Ahmed’di. Britanya’nın elinde bulunduğu sırada, Hindistan’da Hoşyarpur isimli bir köyde 24 Mart 1928’de dünyaya geldi. Pakistan’ın kurulması sonrası bu ülkeye göç eden Calib, Karaçi’de çıkan Daily Imroz isimli gazetede musahhih olarak çalışmaya başladı. İlerici bir yazar olan Calib, kısa bir süre sonra coşkulu şiir okumaları ile belirli bir dinleyici kitlesine ulaştı. Sade bir dil kullanan şair, basit bir tarz benimsedi ve sıradan insanlara, onların dertlerine hitap etti. Ancak kelimelerinin ardındaki inanç, sesindeki müzik ve duygusal enerjisi, sosyo-politik bağlama dönük hassasiyetiyle birleşti. Dinleyicilerini coşturan da işte bu harmandı.

Politik Görüşleri

Habib Calib, Marksist-Leninistti ve komünizm ideallerine dönük arzuyla yüklüydü. Şair, Pakistan Komünist Partisi üyesiydi. Sonrasında parti yasaklanıp Millî Avamî Partisi (MAP) adıyla faaliyet yürütmeye başlayınca bu partiye katıldı. Lafını esirgemeden fikirlerini açıktan haykıran bir kişi olarak ömrünün önemli bir bölümünü hapiste ya da zor şartlar altında geçirdi.

Eyüb Han’ın Sıkıyönetim Dönemi

Habib Calib, ilkin Eyüb Han’ın kapitalist politikalarına karşı sert eleştiriler getirdiği için, onun başında bulunduğu sıkıyönetim koşullarında hapse atıldı. Efsanevî şiiri “Destur”u o günlerde kaleme aldı. Eyüb Han’ın rejimini destekleyenleri eleştirdiği şiirinde şunları söylüyordu:

“Havada biber gazının dumanı
Her yerde yağmur gibi kurşunlar
Söyle, nasıl öveyim seni
Gözlerin kısıldığı böyle bir gecede.”

Sınırlı sayıda geçim aracına sahip mütevazı bir insan olarak Calib, Eyüb Han diktatörlüğü ile asla uzlaşmadı. Bu nedenle, 1962’de Eyüb Han ülkeye, eski başbakan Şazri Muhammed Ali’nin Lalpur’daki Saat Kulesi’ne benzettiği ısmarlama anayasasını dayattığında, Calib anayasayı eleştiren bir şiir yazdı.

O günün nizamına karşı gerçekleştirdiği cüretkâr başkaldırısı üzerinden Calib, resmî medyanın yasaklamasına maruz kaldı ama azmini asla yitirmedi. Aksine, istibdada karşı çıkan konuşmalarına tüm kararlığı ile devam etti. Bu istibdat dönemi, Fatima Cinnah, Eyüb Han’a karşı aday olduğu noktada zirvesine ulaştı. Tüm demokrat güçler onun etrafında birleşti ve seçim mitinglerine katıldı. Bu noktada Calib, kalabalıklara karşı o coşkulu şiirlerini okudu. O dönemde en popüler şiirinde şunu söylüyordu:

“Cennet anaların ayaklarının altında. O vakit sokulun onun kucağına.”

Butto Hükümeti

1972’te Zülfikar Ali Butto iktidara geldiğinde birçok meslektaşı köşeyi döndü. O ise dürüstlüğünden taviz vermedi ve ideolojisine bağlı kaldı. Zülfikar Ali Butto’ya yakın olan kaynaklara göre bir gün Habib Calib, Butto’yla buluşmak için onun evine gitti. Calib’i gören Butto, “partimize ne zaman katılacaksın?” anlamında ona “ne zaman geleceksin?” diye sordu. Calib soruya şu cevabı verdi: “Denizler ırmaklara döküldüğünde.”

Ziya ül Hak’ın Sıkıyönetim Dönemi

General Ziya ül Hak’ın diktatörlüğü süresince Calib, demokrasi hareketinin bir parçası olarak faaliyetlerini sürdürdü. Generalle ilgili o ünlü şiirini bu dönemde yazdı. Şiirde Calib, “Karanlığın Ziya olduğunu nasıl yazabilirim?” diye soruyordu (“Ziya”, Urdu dilinde “ışık” demekti.)

“Nasıl yazabilirim bir insanın Tanrı olduğunu.”

Benazir Butto Hükümeti

1988’de General Ziya ül Hak bir uçak kazasında öldü ve genel seçimler yapıldı. Benazir Butto iktidara geldi ve Habib Calib’i serbest bıraktı. Hükümet, demokrasiyi getirmek yerine, kendisini destekleyenlere servetler dağıttı. Milletin mevcut durumu karşısında hayal kırıklığına uğrayan Calib, demokrasi sonrası bir şeylerin değişip değişmediğini soran şiirinde şunları söylüyordu:

“Fukaranın hâli hâlâ aynı
Bakanlar gününü gün ediyor
Her Bilavel (Butto’nun tek oğlu) ülkede borçlu iken
Memleketin Benazirleri (fukara anlamında) yalınayak yürüyor.”

Şiir

Calib’in şiiri hayata yaklaşımını ve görüşlerini yansıtır. O seçtiği yoldan hiç sapmamıştır. İnsana olan aşkı, mazluma dönük sevdası, dostlarına olan bağlılığı yansır dizelerine. Politik bir ideoloji ile yüklü bir şairde nadiren görülen önemli bir beceriye sahiptir: şair ömrü boyunca tanık olduğu adaletsizlere ve zorbalıklara karşı duyduğu şahsi öfkesini gizlemeyi bilmiştir.

Calib, zalim bir toplumsal nizamın mağdurudur. Muhtelif suçlara karıştığıyla ilgili yanlış kimi iddialar yüzünden birçok kez hapse girmiştir.

Düzenli bir geliri olmayan ve köksüz bir insan olarak yaşayan şair, işkencecileriyle ve müesses nizamla hiçbir zaman uzlaşmaz. Calib’in şiiri, ayrıca onun çektiği azabı da yansıtan bir şiirdir. O, sadece hüsran veya öfkenin ifadesi değildir. Kimi zaman endişeli, kimi zaman hicivle perçinlenmiş bir şiirdir o. Ama o şiirlerde hep aynı yumuşak melodik ton mevcuttur. Calib, Pakistanlı liderlerin Batılılara itaat etmeye artık bir son vermeleri gerektiğine inanır.

Ölümü

Habib Calib, 12 Mart 1993’te Pakistan’ın Lahor kentinde ölür. Ailesi, hükümetin cenaze masraflarını ödeme önerisini reddeder.

Destur

Sadece saraylarda parlayan o ışık
Gölgede kalmış insanların neşesini yakıyor
Gücünü ise başkalarının güçsüzlüğünden alıyor
Işıksız şafağa benzeyen bu sistemi
Onaylamıyorum
Kabullenmiyorum
Reddediyorum.

Korkmuyorum idamdan
Söyleyin dünyaya, ben şehidim.
Nasıl korkutabilirsiniz beni
Hapishane duvarlarıyla
Başımın üzerinde salladığınız mahkeme kararıyla
Bu cehalet gecesiyle?
Onaylamıyorum
Kabullenmiyorum
Reddediyorum.

Diyorsunuz ki “dallarda çiçekler açmış”
“Şerbet taşıyor işte kadehlerden” dediğiniz bu.
“Yaralar iyileşiyor baksana”
Bu aleni yalanlar
Zekâya hakaret
Onaylamıyorum
Kabullenmiyorum
Reddediyorum.

Yüzlerce yıl çaldınız huzurumuzu
Ama artık o iktidarınızın sonu geldi
Birilerine şifa oldum deseniz de
Nasıl söylersiniz
“İşte söküp attım acıyı” diye
Onaylamıyorum
Kabullenmiyorum
Reddediyorum.
[Habib Calib]

Poemine
Kaynak

06 Şubat 2015

,

Devrimler Sokaklarda Başlar


Sınıf savaşının gazabı sarıyor tüm Avrupa’yı. Bugünün siperleri, Dünya’daki para otoriteleri AB-IMF tarafından uygulamaya konulan neoliberal politikaların çilesini çekmiş büyük kentlerin sokakları.

Birden tüm Avrupa’ya “Syriza Virüsü” yayılıyor. Halk boğazına kadar battığı tasarruf tedbirlerine “artık yeter” diyor. Ve sokaklara dökülüyor!

Manşetler güzel tasvir ediyor öfkeyi: “Tasarruf Tedbirlerine Yönelik Öfke Yunanistan’dan İspanya’ya Her Yeri Sarıyor, Yüz Binlerce İnsan Yeni Radikal Solcu Partiyi Destekliyor” yazıyor 31 Ocak 2015 tarihli Daily Mail gazetesinde. “Değişim İçin Yürüyüş” Madrid’deki Cibeles Meydanı’nda başlıyor. Artık yaşananlardan bıkmış olan halk, saçlarını atkuyruğu yapmış, blucin giyen karizmatik lider Pablo Iglesias’ı destekliyor; Iglesias 36 yaşında, siyaset bilimi profesörü ve Podemos Partisi adayı.

İspanya’daki müesses nizama karşı olan Podemos (“Yapabiliriz”) bir yıl önce kuruldu. Bugünse bu yılki genel seçimi kazanacak parti olarak görülüyor.

Yunanistan’da para üzerinde otorite sahibi dünya güçlerince ülkeye dayatılan tasarruf programı son birkaç yıl içerisinde ülke ekonomisinin yüzde yirmi beş küçülmesine, işsizliğinse yüzde yirmi altı yükselmesine neden oldu. Bankaların kurtarılması için hazırlanan paketse tam bir nakavt yumruğu gibi iş gördü!

Bugün Yunanistan’da Syriza’nın yeni solcu hükümeti iş başında. Guardian’a göre, Syriza’nın zaferini takip eden 48 saat içerisinde “ilkin Yunan meclisi dışında barikatlar kaldırıldı. Ardından özelleştirme programlarının durdurulduğu ve emeklilik maaşlarının eski düzeyine çekildiği ilân edildi. Sonrasında aylık asgari ücretin 751 avro olduğu duyuruldu. Bakanlar kurulu, Yunanistan’ın yeni başbakanı, radikal solcu Aleksis Çipras’ın liderliğinde ilk toplantısını yaptı. Ardından bakanlar başka tedbirlerin alınacağını duyurdular: reçetelerden ve hastane vizitelerinden alınan ücretlerin kesilmesi, toplu sözleşmelerin iyileştirilmesi, kamu sektöründe çıkartılan işçilerin yeniden işe alınması, Yunanistan’da doğup büyümüş göçmen çocuklara yurttaşlık verilmesi.” [Yunanistan’ın Yeni Genç Radikalleri Tasarruf Dönemine Son Verdi”, Guardian, 28 Ocak 2015].

Syriza’nın başarısını takip eden birkaç gün içerisinde yüz binlerce insanın Madrid sokaklarını doldurmasını, kıta genelinde halkların derin bir nefes alması olarak görmek mümkün mü?

Birkaç ay önce, Kasım 2014’te yüz bin işçi Brüksel sokaklarına dökülüp Belçika hükümetinin serbest piyasa reformlarını ve tasarruf tedbirlerini protesto etmişti. Hükümete göre işletmelerin küresel piyasada rekabet edebilmesi için daha fazla vergi kesintisine ihtiyacı vardı, bu nedenle hükümet, kamu hizmetlerinde kesintiye gitmeyi, ücretleri dondurmayı ve emeklilik yaşını yükseltmeyi önerdi. Bunun üzerine halka kesintiler, işletmelere ise artış düştü.

İtalya’da ise “Halk, başkent sokaklarına dökülüp hükümetin tasarruf tedbirlerini protesto etti” [Global Research, Kasım 2014]. Göstericilerin ellerindeki dövizlerde şu cümle yazılıydı: “Bu Daha Başlangıç”.

Kıta genelindeki hoşnutsuzluğun hedefinde neoliberalizmin ancak kendisine hizmet eden babahancı özelleştirme politikaları, devletin sınırlandırılması ve sosyo-ekonomik adaletin efendisi olarak “serbest piyasa”ya bağımlılık vardı. Halk zamanla yaşananları idrak etti.

Tüm dünya genelinde neoliberalizm “işgal edici güç” hâline geldi: Neoliberalizm (1) piyasa lehine devlete, (2) ekonomi lehine politikaya (3) ve şirketler lehine politik partilere dönük saldırıyı ifade ediyordu. O, halka hiçbir zemin sunmayan, ulus/devlete bağlılığı içermeyen taş kalpli bir “şirketleşmiş devlet”in doğuşuna denk düşüyordu.

Sonrasında halk sokaklara döküldü. Yüz binler yolları doldurdu. Bu, elde dirgen, taş ve sopa olmadan yapılan bir Fransız Devrimi idi. 1793’te Kral XVI. Louis’nin başı özgürlük, eşitlik, kardeşlik adına kesilmişti ama bugün özgürlük, eşitlik, kardeşlik yerini “sınırlama, imtiyazlılık, bölünme”ye bırakmıştı. Şüphe yok ki bugün “yalnızca egemen olan insanlar mutlak güce sahip bir hakla donatılmıştır [Toplum Sözleşmesi, 1762] diyen Jean-Jacques Rousseau mezarında ters dönüyor olmalı.

Günümüzde Kral XVI. Louis yerini “şirket devlet”e bıraktı. Aristokrasi mevcudiyetini koruyor ve serbest piyasanın sarı tuğlalı yolu boyunca yürüyüp zümrüt şehrine varıyor, burada Monopol Amca ve Büyücü ile buluşuyor ve birlikte monopol oynuyorlar.

En fazla mülkü kontrol eden kazanıyor. Serbest piyasa neoliberalizmi hepten kontrol ile, halkı kontrol etmekle, ihaleye katılıp en düşük teklifi sunan denizaşırı katılımcılara ücretlerin ihraç edilmesi, devlet yönetmeliğinden kurtulmak için offshore bankacılığa geçilmesi, sendikaların çökertilmesi, devletin elindeki varlıkların özelleştirilmesi, sosyal programların kesilmesi, daha fazla tasarruf tedbirinin dayatılması ve görünürdeki her şeyin özelleştirilmesi ile ilgili. Sonuçta da ortaya ağır aksak işleyen bir ekonomi çıkıyor. Kesintilerle yüzleşen işçiler her sektörde enkaza dönüşüyor. Peki ama kim ne harcayacak o vakit?

Örneğin Dublin’de yeni su ücretleri altı yıldır uygulanan tasarruf tedbirlerine dönük birikmiş öfkenin ve hoşnutsuzluğun hafiflemesi için gerekli bir paratoner işlevi gördü. Ancak Aralık 2014’te on binlerce insan sokaklara dökülüp yeni su ücretlerini protesto etti.

Ukrayna’da da Kasım 2014’te haber bültenlerine ağır silâhları olan polislerin ellerinde ortaçağa özgü zırhlar tutup meclisi korumaya aldıklarını gösteren fotoğraflar düşüyor. Göstericiler, sosyal yardımlardaki kesintilere son verilmesini, teşviklerin sürmesini ve kamu hizmetleri ücret tarifelerinin kontrol edilmesini talep ediyorlar. Kamu işçilerinin yüzde onu işini kaybediyor, okul ücretleri artınca eğitim harcamaları yüzde yirmi oranında kesiliyor, öğrenciye verilen yardımlar kesiliyor ve sırtlarına daha fazla yük bindiriliyor.

Bu sınıf savaşının gazabı, hiçbir panzehri olmayan bir virüs gibi. Zira yapılan kesintiler Dublin’den Atina’ya kadar tüm işçileri rahatsız ediyor, deli ediyor ve öfkelendiriyor. Buna karşılık işçilerin karşısına ortaçağa özgü polis güçleri çıkıyor. Bu trajedi, tıpkı Shakespeare trajedileri gibi, hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymuyor: sonunda ölüm de olsa bir biçimde sona eriyor.

Neoliberal sosyo-politik ekonomi birçok insanın hayatını mahvediyor, az sayıda insanı ise zenginleştiriyor, feodalizme geri dönülüyor, buna sahada, sokaklarda burun buruna savaş eşlik ediyor, bu savaş en ilkel yöntemleri kullanıyor. Sokaklarda süren bu savaşlar, bir avuç insanın servet sahibi olması karşısında duyulan o çıldırtıcı ümitsizliğe dair bir semptom. Ama tarih boyunca bir avuç insan ötekilerin ensesine bindiğinde kötü şeyler oluyor.

Dünya tarihi, azınlığın halka baskı yaptığında, onun canına okuduğunda kaleme alınan korkunç savaş senaryoları ile dolu, tıpkı 1765-83 Amerikan Devrimi, 1789-99 Fransız Devrimi, 1830 Devrimi yani Romantik Milliyetçi Devrimler, 1848 Devrimleri yani Milletlerin Baharı ve 2010 Arap Baharı gibi. Ne zaman ve nerede barbarlara özgü silâhlı çatışma zulmün, asabiyetin ve akraba kayırmacılığının efendisi hâline geliyor, o vakit politika başarısız oluyor.

Devrimler sokaklarda başlar!

Robert Hunziker
3 Şubat 2015
Kaynak

01 Şubat 2015

,

Kızlarımız Eve Hâlâ Dönmedi: Boko Haram ve Ölüm Siyaseti


 

Kuzeydoğu Nijerya’da hâlâ süren insanlık ve insan hakları krizi, Kamerun ve Çad askerî güçleriyle Boko Haram arasında geçen hafta sınır ötesinde yaşanan silâhlı çatışmalarla daha da yoğunlaştı, Boko Haram, Nijerya’nın kuzeydoğusundaki Monguno ve Maiduguri şehirlerine saldırdı.

Bir gün önce Nijerya Cumhurbaşkanı Goodluck Jonathan’ın ziyaret ettiği stratejik açıdan önemli bir şehir olan Maiduguri’den gelen Pazar gününe ait ilk haberlere göre, Boko Haram yüzünü şehri savunmaları için konuşlandırılmış Nijerya güçlerine çevirdi. Ancak Pazartesi günü güncellenen haberlerde ise Nijerya ordusunun geçici süreliğine de olsa şehrin düşmesine mani olduğu söylendi.

Pazar günü ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Nijerya’ya geldi ve Nijerya ile civar ülkelerin iç güvenliğine dönük bu tehdidi ortadan kaldırmak için her türlü desteğin verileceği vaadinde bulundu. Nijerya yönetimi Çad, Nijer ve Kamerun cumhurbaşkanları ile birlikte Boko Haram isyanını ezmek için birlikte askerî eylemler içerisine gireceklerini beyan etti.

Afrika Birliği Başkanı Nkosazana Dlamini-Zuma’nın ifadesine göre, Nijerya’daki durum bu hafta yapılacak Afrika Birliği toplantısında öncelikli olarak ele alınacak. Oysa Nijeryalı yetkililer Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler’in sürece müdahale etmesi gerekmediğini söylüyorlar. Onlara göre, Batı Afrika bölgesindeki devlet yetkilileri ortak askerî eylemlerle bu sorunu ortadan kaldırabilirler.

Bence kökleri Kuzeydoğu Nijerya’daki iç çelişkilere ve karmaşık toplumsal-tarihsel koşullara uzanan bir isyan, salt askerî tepkiyle daha da şiddetlenecektir. Bu koşullar, yaygın sefalet, etnik ve dinî bağlılıklarla daha da karmaşıklaşmış feodal toplumsal ve ekonomik ilişkilerle Nijerya devlet aygıtının kontrolünün nihai bedel olarak karşımıza çıktığı seçkinler arasındaki sınıf içi siyaseti içermektedir.

Askerî cevap verilmesi fikrini savunanlar, Boko Haram’ın Nijerya devletine karşı askerî mücadele vermek için yeraltına çekilmezden önce önemli bir halk desteğine sahip bir kitle hareketi olduğunun ya farkında değiller ya da bu gerçeği göz ardı ediyorlar. Savaş bu halk desteğini eritti ve Boko Haram’ın Kuzey Nijerya’daki seçkinlerle kurduğu bağları zayıflattı ama gene de Boko Haram’ın adam toplaması ve elindeki halk desteğini sürdürmesi için gerekli zemini hâlâ sunmaya devam eden toplumsal/ ekonomik koşulları ve dinî ideolojik etmenleri ihmal etmek, Batı medyasında karşılık bulan ve Afrika basınında aynen aktarılan, meseleyi basitleştiren karikatürlere teslim olmak anlamına gelecektir.

Şüphesiz, Boko Haram insanlığa karşı korkunç suçlar işlemiştir. Ama Nijerya devletinin de aynı şekilde bu türden suçlar işlediği açıktır. Baga’dan Maiduguri’ye, çatışmaların yaşandığı her büyük kentte ve kasabada Nijeryalı yetkililer işkence, yargısız infazlar, kundaklamalar, adam kaçırma ve tecavüz gibi bir dizi insan hakkını ihlal etmişlerdir. Bu ihlallerin hedefi, hem Boko Haram üyeleri ve bu örgüte üye olduğundan veya onu desteklediğinden şüphe duyulan insanlar ve onların aileleridir.

Soyut ahlâkçılık, Nijerya toplumundaki gerçekleri biçimlendirmiş ve hâlâ biçimlendirmekte olan, ayrıca Boko Haram’ın yükselişini belirli bir bağlam içerisine oturtan toplumsal ve tarihsel güçlerin karmaşık biçimde iç içe geçiş sürecini daha da karmaşık bir hâle sokmaktadır. Boko Haram’ın gözü dönmüş bağnazlardan oluşan yabancı bir gücü temsil ettiğine, bugün terör taktiklerini ülke topraklarını ve halkı fethedip yönetimi ele almak için kullandıklarına dair basit izahatı benimsemek zihinsel açıdan tembel olanlara cazip gelebilir ama içerdiği kimi nitelemeler gerçekliğin kimi unsurlarını yansıtsa da, bu izahatın verili durumun gerçekliğine dair bir şey söylemediğini görmek gerekir.

Bu çatışma dâhilinde, hayatlarını kaybeden, şehirleri ve kasabaları yok edilen, çocukları kaybolan halk dışında hiç kimse masum değildir. Hem ABD hem de Nijerya’daki güçler ülkedeki kaos ve ölümden istifade etmektedir. ABD Afrika Komutanlığı’nın (AFRICOM) stratejik hedefi, Afrika’daki ülkelerle yakın askerî ilişkiler kurmak üzerine kuruludur. Bu noktada ABD’nin bu ülkelerle kurduğu ilişkiler, isyanın hizmet ettiği çıkarlarına uygundur. Ayrıca güvenlik meselesinden ötürü Kuzey’de kitlesel desteğe sahip Topyekûn İlerleme Kongresi (APC) yaklaşan Nijerya seçimlerinde Cumhurbaşkanı Goodluck Jonathan’ın başında bulunduğu Demokratik Parti’yi (PDP) iktidardan uzaklaştırma imkânı bulmuştur.

Ama önümüzdeki ay seçimi kimin kazanacağının ya da hangi askerî gücün ileride yükseltilip Boko Haram’ın üzerine salınacağının bir önemi yoktur; muhtemelen bu isyan devam edecektir. Bunun nedeni, isyan için gerekli yakıtın Nijerya ve ABD’deki seçkinlerce temin edilecek olması, aynı şekilde dünyanın diğer bölgelerindeki silâhlı gruplar gibi Boko Haram’ın da mevcut kayıtsızlığa, Batı kaynaklı ayaklanma karşıtı şiddete, sefalete, resmî yozlaşmaya ve Batı medeniyet modelinin ikiyüzlülüğüne dayalı siyasete direnecek (ve onları istismar edecek) olmalarıdır.

Ajamu Baraka
3 Şubat 2015
Kaynak

, ,

FHKC'den Syriza'ya Tebrik Mesajı


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, SYRIZA ve Yunan halkına 25 Ocak 2015’teki tarihî seçim zaferinden ötürü tebriklerini sunar. Yunan halkı, neoliberalizm, baskı ve Avrupalı emperyalist güçlere teslimiyete itiraz ettiğine dair açık bir mesaj vererek SYRIZA’ya oy vermiş, tasarruf tedbirleri, aşağılanma ve ekonomisinin zaptedilmesine karşı çıkmıştır.

Hükümetleri ekonomik anlaşmalar ve Filistinlilerin hakları hilafına yapılan askerî yardımlar üzerinden Filistin’deki Siyonist işgale dönük destek sunup, Arap dünyasında askerî genişleme ve müdahale politikaları uygularlarken, Yunanistan işçileri, kendilerine dayatılan tasarruf tedbirlerinin sefalet ve işsizliğin artması anlamına geldiğini bilmektedirler. Tasarruf tedbirleri ve emperyalizm savaş çığırtkanlığı ile el ele yürümüş, bu ikisi emekçi halk için sadece daha fazla ıstırap ve acı üretmiştir.

Bugün SYRIZA’ya oy vermek, yeni bir yol, bankaların ve şirketlerin taleplerini değil, halkın ve işçilerin ihtiyaçlarını öne çıkartan demokratik bir ekonomik kalkınma yolunu talep etmek demektir. Bu yol, kitlesel yürüyüşlerle, halkın örgütlenmesiyle ve Yunan halkını yıkımın eşiğine getiren tasarruf programının sona ermesini talep eden sokak gösterileriyle vücut bulmuştur.

Yunanistan’da tasarruf tedbirlerini ve neoliberalizmi savunan partiler ve Yunan yönetici sınıfı, NATO uygulamaları üzerinden İsrail devleti ve Avrupa emperyalizmi ile ittifak hâlinde hareket etmiş, Yunan halkı ise her zaman Filistin halkının safında olmuş, emperyalist savaş ve müdahaleye Yunanistan’ın dâhil olmasına hep karşı çıkmıştır.

SYRIZA ayrıca ekonomik krizi fırsata çevirmeye çalışan aşırı sağcı ve faşistlerin sık sık, açıktan Arap karşıtı olan sloganları ve ideolojileri kışkırttığı gerçeğine atılmış bir tokattır. Şurası gayet açık ki faşizmi yenmek için gerekli araçlar ancak ırkçılığa, faşizme, tasarruf tedbirlerine, neoliberalizme, emperyalizme ve Siyonizme karşı çıkan bir işçi sınıfına dayanan devrimci bir güç içerisinde bulunabilir.

Biz mücadelenin bu seçim sonuçlarıyla yeni başladığını, Yunan halkının tasarruf tedbirleri ve neoliberalizm sürecini sürdürmek isteyen güçlü partilerle yüzleşeceğini ve bu güçlerin Yunan halkının iradesini boşa düşürmek ve saptırmak için tüm imkânlarını seferber edeceklerini elbette biliyoruz. Bu da temel ilişkiyi ve güç dengesini değiştirmeyen bu türden güçlerle yeni bir uzlaşma biçiminin peşinde koşanlarla da mücadele edileceğini gösterir. Toplumu gerçek manada dönüşüme tabi tutacak olan meclis seçimleri değil, Yunan halkının mücadelesidir. Yanılsamaya kendimizi kaptırmamalıyız; bu meclis seçimleri devrimi teşkil edecek şey değildir. SYRIZA’nın aynı zamanda büyük bir sorumluluğu vardır; o, Yunan halkına verdiği vaatleri gerçekleştirmek, bugün ona sunduğu güveni sürdürmek ve Yunan halkının gerçek sosyal adalet taleplerinin altını oymaya çalışacak tüm o güçlere direnmek zorundadır.

Yunanistan’a boyun eğme politikası dayatan aynı güçler, emperyalist ve sömürgeci müttefikleriyle birlikte, Arap dünyası genelinde emperyalist bir dış politika uygulamakta, NATO’ya, müdahalelere ve küresel zulme daha fazla yatırım yaparken, işçilerin ve sosyal programlara aktarılan fonları kesmektedirler. Örneğin İsrail’e nükleer denizaltılar bağışlayan Almanya, Yunanistan’a tasarruf tedbirlerinin uygulanmasını talep etmektedir. SYRIZA ise AB emperyalizmine karşı çıkmış, Filistinlilerin haklarını desteklemiş, İsrail’in işlediği savaş suçlarını kınamış, aralarında FHKC Genel Sekreteri Ahmed Sedat’ın da bulunduğu Filistinli tutsakların özgürlüğü için çağrıda bulunmuştur. Hepimizin karşısında aynı düşman vardır: o, işçi sınıfı ve emekçi halkın sırtına sefalet, sömürü ve sömürgeciliğin yükünü bindirerek, onlardan kâr elde eden emperyalist ve kapitalist güçlerdir.

Dünya halklarının adalet için, işçiler için, emperyalizme karşı elde ettiği her zafer Filistin halkı için de bir zaferdir. Bugün biz SYRIZA’yı tebrik ediyor ve süregiden mücadelede bugün yeni bir adım atan Yunan halkını selamlıyoruz. Bu mücadele, kurtuluş, adalet ve sosyalizm için verilen müşterek bir mücadeledir.

FHKC