15 Ekim 2026

Şiddetten Uzak Durma Tavrı



Kara Panter Partisi’nin eski İletişim Sekreteri Kathleen Cleaver, şiddetten uzak durma tavrını en iyi izah eden isimlerden biriydi:

“Şiddetten uzak durma denilen tavır, tümüyle örgütlü güce ve şiddete dayalı bir toplumda son derece işlevsiz bir yaklaşımdır. Bu ülke, neticede şiddetle kuruldu. Topraklar şiddet kullanılarak ele geçirildi. Gettolarda, Vietnam’da, Afrika’da, nereye bakarsanız bakın, toplumu sürdürmek için örgütlü güç ve şiddet iş başında. 20 milyon silahsız insan ile 20 milyon örgütlü ve son derece silahlı insan arasında dünyalar kadar fark var. İşte bu farka güç deniliyor.”

Filistin, Yemen, Sudan ve Kongo’da her gün yeni bir katliam yaşanıyor. Buna paralel olarak, Şikago’da gece yarısı bir eve düzenlenen baskında anadan üryan çocuklar evin dışına sürükleniyorlar. 2025 yılında ABD olarak bilinen sömürgeci teşekkülde polis, sadece iki gün boyunca insan öldürmedi. Yalnızca 2025 yılında 997 kişiye sömürgeci şiddet uygulayan polis birçok insanın hayatına son verdi.

Gazze’ye yönelik olarak uygulanan, şiddetle tanımlı İsrail kuşatmasını kırmaya çalışan şiddete başvurmayan filo üyeleri, silah zoruyla yakalanıyor, işkence görüyor, aşağılanıyor, yiyecek, su ve ilaçtan mahrum bırakılıyor. Bu, elbette Filistinli rehinelere her gün uygulanan sömürgeci şiddetin sadece küçük bir kısmı. Filistinli politik tutsaklar yıllardır kaçırılıyor, medya bu insanları haber dahi yapmıyor, hükümetlerden destek gelmiyor, hikâyelerini insanlara ulaştırmak için çok az insan çaba sarf ediyor.

Peki bu koşullarda şu batılı influencer’lar size ne yapmanızı söylüyor? “Temsilcilerinizi arayın!!! Kimi zaman polisin koordine ettiği ve onayladığı yürüyüşler için sokaklara dökülün.”

Liberal burjuvaların ağızlarından dökülen zırvalar bunlar. Bu tür zırvalar, bana 2020’de Los Angeles polisinin tabancasından çıkan plastik mermiyle vurulduğum, Kongre Üyesi Ted Lieu’yu arayıp bu konuda kendisine baskı yaptığım günü hatırlatıyor. Kongre üyesi, benimle doğrudan konuşmaya bile cesaret edememişti. Yanıma gönderdiği, emrindeki kişilerden biri üzerinden, bana konuyu polise iletmemi söyledi. Bana ateş eden adamlara yani! Onlar zaten meseleyi biliyorlardı, kurşun sıkıldıktan sonra çak yapıyorlardı.

Siyaset sınıfı, şiddetin son derece farkında, şiddetten uzak durma tavrıyla tatmin olacağınızı umuyor. Onlara telefonla asla ulaşamazsınız, epostalarınızı bir stajyer arşivler, sonra da siler. Bu boş çabalarla bir gün yorulacağınıza güveniyorlar.

Kvame Ture (eski adıyla Stokely Carmichael), 1967’de şiddetten uzak durma stratejisini şu şekilde eleştirmişti:

“Dr. King’in politikası, şiddetten uzak durma tavrının ABD’deki siyahi insanlar için kazanımlar sağlayacağı fikri üzerine kuruluydu. Başlıca varsayımı, ‘şiddetten uzak durursanız, acı çekirseniz, hasmınız sizin acı çektiğinizi görür, size dair duygusunu ve fikrini değiştirmek için harekete geçer’den ibaretti. Bu hoş bir cümle ama sizi yanılgıya düşürür. Zira şiddetten uzak durma tavrının işe yarayabilmesi için hasmınızın öncelikle bir vicdanı olmalıdır. ABD’nin bir vicdanı yok.”

Bu tespit, Siyonist teşekkül için de geçerlidir.

Kvame Ture’nin bu fikrinin, Franz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinin 48. sayfasında yer alan şu sözlerden etkilendiğine hiç şüphe yok:

“Sömürgecilik, düşünen bir makine ya da akıl yürütme yeteneğine sahip bir beden değil. Doğal haliyle şiddettir ve ancak daha büyük bir şiddetle karşılaştığında boyun eğecektir. Kritik anda, o zamana dek pasif kalmış olan sömürgeci burjuvazi sahaya çıkar. Sömürgelik halinin bir ürünü olan yeni bir fikri, şiddetten uzak durma fikrini ortaya koyar. En basit haliyle bu fikir, sömürgeleştirilmiş ülkenin entelektüel ve ekonomik elitine, burjuvazinin de onlarla aynı çıkarlara sahip olduğunu, bu nedenle, kamu yararı için uzlaşmanın acil ve vazgeçilmez olduğunu söyler. Şiddetten uzak durma fikri, birilerini üzecek herhangi bir eylem ortaya koymadan veya telafisi mümkün olmayan bir tavır sergilemeden, kan dökülmeden önce, yeşil bir masa etrafında sömürge sorununu çözme girişimidir.”

Kara Panterler Öz Savunma Partisi’nin Mareşali George Jackson, 1967’de annesine gönderdiği, Soledadlı Kardeş: George Jackson’ın Hapishane Mektupları isimli kitap içinde yer alan bir mektupta bu düşünce çizgisini daha net bir biçimde dile döküyor:

“Şiddet içermeyen bir harekette, tavizler kazanılacak, saygı elde edilecek ve kurulu düzen değiştirilecekse, ani ve şiddetli bir eylemin gizli bir tehdidi, uykuda olan bir olasılığı mevcut olmalıdır. Bu şiddetten uzak durmayı öne alan teori, medeni topraklarda, medeni insanlar arasında, Asyalılar ve Afrikalılar arasında uygulanabilir, ancak Avrupa tarihine bakıldığında, el değiştiren, büyük değerlere sahip olan her şeyin silah zoruyla alındığı görülmektedir.”

Bence sorunun büyük bir kısmı, Batı’daki insanların protestoları, iktidar yapısını gerçekten sorgulamayan bir estetik unsur olarak görmeye şartlandırılmış olmalarından kaynaklanıyor.

Fotoğraf çekmek ve yürüyüşleri canlı yayınlamak için cep telefonlarımızı yanımızda getiriyoruz, bu da bizi gözetim devletinin bir uzantısı haline getiriyor. Eylemler, değişime yol açmaktan çok, görülmekle ilgili hale geldiler. Ben de bu konuda suçluyum. İnsanların telefonlarını bir kenara bırakıp, benzer düşünen kişilerle internet ve sanal âlem haricinde somut ve gerçek bağlar kurmalarının vakti çoktan geldi. Yakınınızdaki karşılıklı yardım ve doğrudan eylem ağlarını bulun, işe koyulun, zaman daralıyor.

Michael Schirtzer
6 Ekim 2025
Kaynak

14 Ekim 2026

Emperyalizm İlerici Değildir



İmparatorluk ölüm döşeğinde ve her hafta çarpık yönetici sınıfın yol açtığı, felâketlere yazgılı yeni olaylar yaşanıyor. Savaşın yol açtığı sis, ufuğu kaplarken, bir gerçek, giderek daha da netleşiyor: bizi yöneten müesses nizamın her parçası yozlaşmış durumda.

Bir zamanlar Cumhuriyetçi ile Demokrat’ı ayıran yanılsamalar ortadan kalktı. Müesses nizamın sözcüleri, o anlamsız sol-sağ ayrımını terk etti, artık hep bir ağızdan, imparatorluğun ölmekte olan canavarı için yalvarıyorlar.

Petrol için, diktatör için, demokrasi için, ABD’nin çıkarları için Venezuela’da savaş istiyorlar.

İnsan hakları için, özgürlük için, ABD’nin çıkarları için İran’da savaş istiyorlar.

Hegemonya için, statüko için, ABD’nin çıkarları için Küresel Ekonomik Savaş istiyorlar.

Ne yazık ki, bu ülkenin gücünü elinde tutan, isminin yükünü omuzlayan biz emekçiler olmasına rağmen, ABD’nin çıkarları, henüz bizim çıkarlarımızı dikkate almıyor. Şimdilik, tümüyle özel olan, finans âlemine ait, beynelmilel nitelikte olan çıkarlar konuşuyor.

Bu özel çıkarlar, şehirlerde, kırsal kesimde ve medyada, mavi vaizler ve kırmızı vaizler aracılığıyla faaliyet yürüttü. İşçinin dikkatini dağıtmak ve kendi maddi çıkarlarından başka her şeyle yan yana getirmek için gerçekleştirilen kukla gösterisinde tilkiler ve kurtlar gibi davrandılar.

Ülkemizde, ABD vatandaşlarına tanınan tüm haklar gündüz gözü elimizden alınıyor. Bu sırada, Demokratların çoğunlukta olduğu şehirlerdeki seçilmiş yetkililer, kendilerine bir ödül verilene dek hırsızı boş yere kınayan, insanın canını sıkan, havlayıp duran köpekten farksızlar.

Bu yetkililer, yabancı ülkelerin halklarının özgürlükleri adına konuşuyorlar, ancak ekonomilerine yaptırım uyguluyorlar, halklarını yoksullaştırıyorlar, liderlerini kaçırıp öldürüyorlar.

Bu yetkililer, şu anda direniş yanlısı. İran’da Mossad’ın yardımıyla isyanları kışkırtıyor, polisleri öldürüyor, camileri yakıyorlar; ancak Filistin halkına yönelik aktif soykırıma karşı direnişi eleştiriyorlar. Kendi ülkelerinin egemenliğini cesurca savunanların seslerini susturdular, bunun yerine, ABD’deki egemen sınıfın söylemlerini, imgelerini ve resmi anlatısını pekiştiriyorlar.

Bu yetkililer, Trump yönetiminin kaba davranışlarını ve doğru kanallar aracılığıyla yönetme yeteneğini yüzeysel olarak eleştiriyorlar, ancak ABD emperyalizmine ait sistemin amaç ve eylemlerine açıktan karşı çıkmıyorlar. “Adil yargılama”, “kongre denetimi” ve “reform” gibi kutsal kelimeleri sadakatle anıyorlar, ancak görünüşe göre bu lafların kimseye faydası olmuyor.

Desantis Küba’nın, Rubio Venezuela’nın, Eskamani İran’ın yıkılış sürecini destekliyor. Maxwell ise kolluk kuvvetlerinin gücünü ve dünya çapındaki çatışmaları savunuyor. Hepsi de İsrail’i destekliyor.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, milyarderlerden oluşan beynelmilel pedofil çetesinin parçası.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, yabancı bir terörist devlet tarafından finanse ediliyor, onun sopasıyla hareket ediyor.

Halkın gözünde Demokrat ve Cumhuriyetçi düzenin pul kadar değeri yok. Yönetici sınıfın iki tarafı arasında oynanan bu karşılıklı atışma oyunu, ABD halkının sistemdeki içsel çelişkileri görmesine mani olmaya yetmiyor.

Bu gebermekte olan canavarı çektiği acılardan kurtarmak zorundayız.

Şirketlerin düzeni, STK’lar üzerinden oluşturduğu güvenilirlik kılıfı ile birlikte işler. Rockefeller ve Ford’un nüfuzu, kırmızı veya maviye boyanmıştır, milyonlarca fon, proje ve kampanya aracılığıyla satha yayılmıştır. Milyarderlerin hayırseverliği, egemen sınıfın döngüsel ekonomisi olarak iş görmektedir. CEO’lar, Yönetim Kurulu Başkanları ve politikacılardan oluşan bir döner kapıdır bu. Bu STK’lar belirlenen çizginin dışına çıkmaz, halkın en acil ihtiyaçlarını gidermek için yetersiz hizmetler sunar. Düşünce kuruluşları ve aktivist grupları, oy kampanyaları, uyumlu kontrollü muhalefete fon sağlama ve “Krallara Hayır Protestoları” gibi usulüne uygun olarak izin verilen gösteriler aracılığıyla hoşnutsuzluğu ve devrimci enerjiyi sisteme geri aktarır. Bu gayri resmi “sivil” kurumlar, iki güçten oluşan düzenin hizmetkârları gibi hareket eder. Daha fazla zaman ve yetenek, bu cazibenin anlamsızlığına harcanmadan önce, bu değişimin iğvasından kurtulmak zorundayız. Artık bahanelere, kayıplara tahammülümüz yok. Boynumuza basacak botlara direnmek için gerçek güce yatırım yapmalıyız.

O botlar şehrinize geliyor. Zaten oradalar. Bu yetkililer, halkın hoşnutsuzluğunun asla başa çıkamayacakları düzeye çıkmasın diye milyonlarca belediye fonunu bu alana teksif ettiler. İster gizli olsunlar ister olmasınlar, kolluk kuvvetleri, belediye yatırımlarının büyük çoğunluğundan faydalanmaya devam edecek. Yerele, eyalete ve federal devlete bağlı kolluk kuvvetleri, her zaman müesses nizama bağlı yetkililer içinden işbirlikçiler bulacak. Bu nedenle, ICE’ı veya devlet şiddetini ve gözetimini kınasalar veya eleştirseler de, bu statükoyu korumak ve kurulu düzeni iktidarda tutmak konusunda birleşmişlerdir. Müesses nizam, her zaman kolluk kuvvetlerini destekleyecek.

Demokratlar, George Floyd’un linç edilmesine yönelik haklı öfkeyi, artırılmış polis bütçeleri ve vücut kameralarının kabulüne dönüştürmeyi başardılar. Şimdi hepimiz, bu dehşet verici olayları şahsen tecrübe ediyoruz. Faşizmin klasik şok ve dehşet taktiği devrede. Yıllarca süren ve her gün avucunuzun içine kadar yayınlanan korkunç Filistin soykırımının iki parti tarafından açıktan desteklenmesinin ardından, bu sisteme sadık kalmanızı bekliyorlar. Şimdi, bu hasta, insanlık dışı sistemden kabul etmemiz beklenen iğrenç kötülüğün sınırının olmadığını görüyoruz. Savaş suçlularını eyaletimize, şehirlerimize kabul edecekler. Güçlerini bize karşı kullanmak üzere, onları soykırım taktikleri konusunda eğitecekler.

Halk, bu zulmü daha fazla kabul etmeyecek. ABD yönetiminin ve küresel nüfuzunun her damarında ve organında açıkça görülen ahlaksızlığın derinliğini hep birlikte gördük. Bu hasta pedofil elitler, ABD halkını ele geçirdiler, ülkemizi aşağılayıcı bir duruma sürüklediler. Bunu kabul edemeyiz.

Liberal maske, faşizmin yüzünden düştükçe, bu durum her geçen gün daha da belirginleşiyor. Müesses nizam; reform, savaşsızlık ve ekonomik refah vaat ediyor; ancak devletin haydutları, sokaklarda infazlara devam ediyor, her politikacı, savaş çağrısında bulunuyor ve artık halk, kendilerinden ne kadar çok şeyin çalındığını anlamaya başlıyor.

Emperyalizm, ev sahibi ülke de dâhil olmak üzere, ulusları yutar. Epstein rejimi, milyarder elitler, şirket tekeli, müesses nizam; bunların hepsi, sermaye, nüfuz ve kendi çıkarlarına dair bilinç üzerinden birleşmiş bir sınıfı ifade eder. Bir ülkenin ekonomisine ve politikasına sızarlar, kendi pozisyonlarını pazarlamak ve söylemi yönlendirmek için politikacıları ve medya kuruluşlarını satın alırlar. BBC / Breitbart / New York Times / FOX / CNN / MSNBC / Guardian / Washington Post hepsi aynı şeydir, egemen sınıfın iç içe geçmiş anlatılarını yönetirler. Bu sınıf, nihayetinde ulusötesi bir sınıftır. Uygun bayrakları eline alır, ancak sadakatleri, milliyetleri, halkları yoktur. Güney Afrika’da, Arjantin’de, İsrail’de veya ABD’de doğmuş olmaları fark etmez. Bir gün savaş suçlusu veya televizyon yıldızı, ertesi gün CEO veya başkan olabilirler.

Onlar, hep birlikte, sınıf bilincimizin gelişimini engellemek için uğraşıyorlar. Tarih, bu çabanın şiddet içerdiğini ancak sonuçsuz kaldığını kanıtlamıştır.

Şimdi baktığımızda, ayrımı net bir biçimde görebiliyoruz. Bir halk var, bir de milyarderlerin egemenliği. Bu hasta sistemin çıkarları, asla halkın çıkarlarıyla örtüşemez. Demokratlar veya Cumhuriyetçiler, Sol veya Sağ, bunlar birer yanılsama. Bu yozlaşmış sistemle kurulan her türden ittifak, geniş işçi kitlelerinin çıkarlarına ihanettir. Bugün Trump’ı destekleyen herkes, ancak akıl sağlığını yitirmiş, yaklaşan savaş ve ekonomik çöküş gerçekleri karşısında şaşkına dönmüş olabilir. Demokratları destekleyen herkes, ne kadar ilerici görünürlerse görünsünler, düşman, aldatıcı, gerici olarak nitelendirilir. Başka türlü nasıl olabilir ki? Kanıtlar bundan daha açık, daha gerçek olamazdı. Yönetimler arasındaki emperyalist süreklilik ve bu ülkedeki uyumlu muhalefetin mutlak beceriksizliği, hiç bu kadar aleni ve bariz olmamıştı.

Gelecek bize, emekçi halka ait. Halkın iradesi, tarihin akışı gibi amansızdır, bu imparatorluk da ezici ağırlığı altında yıkılacaktır. Çıkarlarımız asla bu çökmüş, kötü, hilekâr müesses nizamın canavarlarının çıkarlarıyla asla örtüşmeyecek. Onlara her koşulda karşıyız. Pedofillerle asla uzlaşılamaz. Bu yozlaşmış düzen asla düzeltilemez. Mevcut iktidar yapısını değiştirmek için ona bel bağlamaya devam edemeyiz. Halkımıza güvenmeliyiz. Bize öğretilen yanıltıcı farklılıklara rağmen, birbirimize güvenmeliyiz. Ülkemizi işgal eden ve özgürlüklerimizi çalan bu manipülatif, soykırımcı, pedofil seçkinlere karşı bir ulus olarak birleşmeliyiz. Birbirimizi desteklemek, kendimizi korumak ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak kapasiteyi oluşturmak için birleşmeliyiz ki, üzerimize dayatılan bu kargaşa döneminden sağ çıkabilelim. Onların şiddete yazgılı pençelerini birlikte kıracağız.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
18 Şubat 2026
Kaynak

,

Nyerere’nin Sınai Kalkınma Anlayışı ve Küresel Güney


Geçtiğimiz yüzyıl boyunca Küresel Güney’deki ülkeler, kalkınmanın sürekli ve değişen kimi güçlükleriyle boğuşmuşlardır. Sömürgeci, emperyalist ve yeni-sömürgeci sömürünün ortak potasında şekillenen bu devletler, siyasi bağımsızlıklarının ilk yıllarından (elliler ve altmışlardan) bu yana, nüfusları için maddi refahı güvence altına almak ve gerçek siyasi egemenlik için ekonomik temeli kurmak konusunda zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Geçmişte yaşamış Afrikalı kalkınma bilimci ve heterodoks iktisatçı Tandika Mkandavire, yeni bağımsız olmuş Afrika devletlerinin hükümetleri için beş “tarihsel görev” belirlemiştir: “Kıtanın tümüyle sömürgecilikten arındırılması, ulus inşası, ekonomik ve toplumsal kalkınma, demokratikleşme ve bölgesel işbirliği.” (Mkandawire, 1999)

Siyasi bağımsızlığın kazanılmasından bu yana, bu kalkınma konusunda yüzleşilen güçlüklerin genel çerçevesini genelde her bir tarihsel dönemin gereklilikleri şekillendirmiştir. Bu süreç, kalkınma için gerekli geliri yaratma meselesinin acil bir ihtiyaç halini almasıyla başlamış, ardından küresel emtia piyasalarının oynaklığı ve daha sonra uluslararası finans kuruluşlarının (UFK) baskılarıyla devam etmiştir. Bunlara strateji konusunda geliştirilmiş paradigmalarda değişiklik yaparak cevap verildi.

Bağımsızlık sonrası dönemde, altmışların ve yetmişlerin ilk yıllarında, madencilik ve birincil emtia bağımlılığının ardından devlet öncülüğünde sanayileşme ve kamu yatırımları dalgasına tanıklık edildi. Sonrasında bu dalga, seksenler ve doksanlarda gündeme gelen Washington Mutabakatı ile kırıldı, mutabakat, yol açtığı felâketle birlikte ülkelere serbestleşmeyi ve piyasa köktenciliğini dayattı. Neoliberal projenin yüzleştiği ağır başarısızlıklar, stratejik devlet müdahalelerini gündeme getirdi, Güney ülkeleri arasında kurulacak ekonomik işbirliklerine dair tartışmaları yeniden canlandırdı (Chang vd., 2014; Stiglitz, 2018). Bu değişikliklerin ardından, bir zamanlar neoliberal kitabi yaklaşımın sapkın gördüğü sanayi politikasına tekrar ilgi gösterilmeye başlandı (Cramer vd., 2020; Oqubay, 2015).

Çin, Güney Kore ve Brezilya gibi ülkelerin hızlı ekonomik dönüşümleri, sanayi politikasının doğruluğunu kanıtlamıştır. Bununla birlikte, günümüzdeki sanayi politikalarının, karbonsuzlaştırmanın varoluşsal zorluğu, egemen borcun yıpratıcı ağırlığı ve küresel kapitalist sistemin doğasında var olan amansız, sık krizler tarafından şekillendirilen karmaşık bir zeminde ilerlediği açıktır. Bu zorluklar, hep birlikte, özerk kalkınmaya yönelik tarihsel deneylerin eleştirel bir şekilde yeniden incelenmesini değerli kılmaktadır.

Bu teorik ve politik bağlamı temel alan makale, bağımsız Tanganika ve Tanzanya’nın ilk cumhurbaşkanı, devrimci aydın ve ulusal kurtuluş lideri Julyus K. Nyerere’nin sınai kalkınma anlayışını ele alıyor. Değerli derslerle yüklü projesini katı bir şablon olarak sunmuyoruz. Onu bugün Güney’de süren tartışmalara ışık tutabilecek derslerle dolu, zengin ve eğitici bir deneyim olarak ele alıyoruz.

Nyerere: Genel Bakış

“Altmışlı yıllarda (sonradan Tanzanya adını alacak olan) Tanganika’da, Afrika’nın bu bölgesinde büyümek, eşsiz bir deneyimdi; komşularımızın çoğu kabileler arası çatışmaların ve diğer çekişmelerin sarsıntılarını yaşarken, biz ülkemde göreceli bir barış ve istikrarın tadını çıkarıyorduk.”[1]

[Godfrey Mwakikagile, Life Under Nyerere -2006)]

Tanzanya’nın kalıcı siyasi istikrarı ve ulusu birleştiren söylemi, Julyus Kambarage Nyerere’nin devlet adamlığının tezahürleridir. Bunlar, ülkenin başkanlığını üstlenmeden önce başlattığı siyasi projenin uzantılarıdır. Siyasi yolculuğu, 1954 yılında, kuruluşundan itibaren ulusal özyönetim ideallerine adanmış bir örgüt olan Tanganyika Afrika Ulusal Birliği’nin (TAUB) kurulmasıyla başladı. Bu hedefin peşinde, Nyerere, Mart 1955’te, ardından Kasım 1956’da BM Vesayet Konseyi önünde Tanganyika’nın durumunu anlatırken, sömürge düzeninin araçlarını aynı düzene karşı ustaca kullandı. Orada, İngiliz yönetiminin ülkeyi özyönetime hazırlama görevini yerine getiremediğini ikna edici bir şekilde savundu. Böylelikle sömürgeciye uluslararası baskı uygulamayı bildi (Msekwa, 2005).

İngiliz sömürge hükümetinin Nyerere’nin siyasi hırslarını sınırlama girişimi, onu öğretmenlik kariyeri (ki bu kariyerden “Mvalimu” unvanını miras almıştı) ve siyasi aktivizm arasında seçim yapmaya zorlamasıyla gerçekleşti. Nyerere’ye, öğretmenlik yaptığı Darüsselam Salaam yakınlarındaki St. Francis Koleji’nin yönetimi tarafından bir ültimatom verildi: ya siyasi faaliyetlerine son verecek ya da öğretmenlik işini kaybedecekti (Shivji vd., 2020). Bu hamle ters tepti. Nyerere’nin güvenli mesleğinden vazgeçme yönünde aldığı bilinçli karar, kamuoyu nezdinde bağlılığını sergileme konusunda önemli bir eyleme dönüştü ve onu tüm zamanını halkına adayan bir eylemci haline getirdi. Bu, Nyerere’nin Tanganyika genelinde özgürlük ve bağımsızlık vizyonunu dile getiren ülke çapında bir kampanyaya girişmesine ve TANU’nun 1958-1959 seçimlerinde ezici bir zafer kazanmasına imkân sağladı. Bu yetki, Nyerere’nin 1961 yılına kadar bağımsızlığa geçiş sürecini müzakere etmesini sağladı. Bağımsız Tanganyika’nın ilk başbakanı ve daha sonra cumhurbaşkanı oldu.

Aynı stratejik akıl, bağımsızlık sonrası dönemi yönetmesinde ve 1964’te birleşik bir Tanzanya’nın kurulmasında da ona rehberlik etti. Modern Tanzanya’nın iki kurucu parçası olan Tanganyika ve Zanzibar’ın birliğinin baş mimarı olarak Nyerere, Tanzanyalılar için ortak bir kimliğin dayandığı tutarlı bir ulusal anlatıyı proaktif bir şekilde inşa etti. Bu, Kisvahili’nin ulusal dil olarak teşvik edilmesi de dâhil olmak üzere, bir dizi sosyopolitik araç aracılığıyla gerçekleştirildi (Saul, 2012). Nyerere tarafından oluşturulan sivil ve şiddet içermeyen yönetim modeli, on yıllardır dikkat çekici bir şekilde dirençli olduğunu kanıtladı. Bu, diğer sömürge sonrası Afrika devletlerini mahveden darbeler, karşı darbeler ve iç savaşlarla tam bir tezat oluşturmaktadır (Shivji, 2012). Herhangi bir sömürge sonrası toplumda, uzun vadeli siyasi istikrar tarihsel bir tesadüf değil, dikkatli liderliğin ve vizyoner siyasi projelerin bir neticesidir.

Nyerere’nin projesi, siyasi birlikteliğin ötesine geçerek, Tanzanya halkı için derin maddi hizmetler sunmayı ve sosyal refahı artırmayı hedefledi. Bağımsızlığın ardından, her 870.000 vatandaşa yalnızca 12 tam nitelikli doktor düşen, son derece az gelişmiş bir ülkenin başkanı olmuştu (Nyangoro, 2002). 1985’te başkanlığının sonuna gelindiğinde, bu durum tamamen değişti. Tüm şehir merkezlerinde ve köylerin üçte birinde sağlık ocakları kuruldu. Ülkedeki 8.000 köy içinde temiz suya erişebilenlerin oranı yüzde 60’ın üzerine çıktı, devlet ücretsiz sağlık hizmeti ve eğitim sağlıyor, hatta öğrencilerin okula ulaşımını bile karşılıyordu (Townsend, 1998). Nyerere dönemindeki Tanzanya’nın ekonomik politikaları, Kenya gibi komşu ülkelerin genellikle daha yüksek ihracat gelirleri kaydetmesine yol açsa da, Tanzanya’nın kalkınma yolu, halkı için daha sağlam bir kamu refahı temeli oluşturarak, farklı, toplum odaklı bir ilerleme ölçütü tanımlamıştır (Adésínà, 2009; Rodney, 1972; Townsend, 1998).

Nyerere’nin iç politikadaki başarıları kadar önemli olan uluslararası mirası, siyasi biyografisinin güçlü bir dayanağını oluşturmaktadır. O, sadece Afrika bağımsızlığının en özgün siyasi felsefecilerinden biri olarak değil, aynı zamanda kıtanın tarihsel gerçeklerine ve ihtiyaçlarına bilinçle uyarlanmış bir proje oluşturmasıyla da öne çıkmış, dünya sahnesinde de önemli bir ahlaki ve stratejik ses haline gelmiştir.

Nyerere’nin liderliğinde Tanzanya, Güney Afrika’nın kurtuluşu için mücadele eden hareketlerin başlıca sığınağı ve lojistik merkezi haline geldi. Güney Afrika’da faal olan Afrika Ulusal Kongresi Pan-Afrikacı Kongresi, FRELIMO (Mozambik Kurtuluş Cephesi), ZANU (Zimbabve Afrika Ulusal Birliği) ve ZAPU (Zimbabve Afrika Halk Birliği) ve Namibya’daki SWAPO (Güney Batı Afrika Halk Örgütü) gibi örgütlerin tümü genel merkezlerini Darüsselam’da kurdu. Bu, Tanzanya’nın bölgesel sömürge karşıtı mücadelenin merkez üssü statüsünü pekiştirdi. Tanzanya’da, emperyalizm karşıtı dayanışma, 1973’te açılan (o zamanlar Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bir elçiliği/ofisi olan) Afrika’daki en eski Filistin elçiliklerinden birine ev sahipliği yaparak da kendini gösterdi (Magama, 2020). Bu, Filistin mücadelesiyle dayanışmaya yönelik erken dönem Pan-Afrikacı duruşuyla tutarlı bir duruşun neticesiydi. Tanzanya’nın küresel emperyalizm karşıtı duruşu, altmışların sonlarından itibaren başlayan, yetmişler boyunca devam eden, hükümet ve ülkedeki öğrenci aktivizmi düzleminde Vietnam, Küba ve Çin ile çeşitli dayanışma biçimlerinin geliştirildiği süreçte de kendini gösterdi (Burton, 2024).

Bu yollarla Nyerere, Bağlantısızlar Hareketi’nin teorik bir dayanağı olarak ortaya çıktı ve pasif tarafsızlığa değil, aktif ve ilkeli bir şekilde kendi kaderini tayin etme, anti-emperyalizm ve adaletsiz küresel ekonomik düzenin radikal bir şekilde yeniden yapılandırılmasına dayanan bir bağlantısızlık vizyonunu dile getirdi. 1987’de Güney Komisyonu’na başkanlık etmek üzere seçilmesiyle, seçkin konumu küresel olarak kabul edildi. Küresel Güney’in dört bir yanından aydınlar ve devlet adamlarından oluşan bu meclis, devletlerine ve uluslarına karşı kurulmuş küresel düzene doğrudan bir cevap niteliğindeydi. Nyerere’nin bu girişime liderlik etmesi, onu Küresel Güney’e mensup ülkeler arasında kurulacak dayanışma ilişkileri, kendi kaderini tayin etme ve kalkınma için temel bir düşünür olarak konumlandırdı. Daha yakın bir tarihte, 2009 yılında, BM Genel Kurulu, Nyerere’ye ölümünden sonra “sosyal adaletin dünya kahramanı” unvanını vererek, “tüm Afrika’yı sömürgecilikten kurtarmaya ve tüm ekonomik çabaların merkezine kâr maksimizasyonunu değil, insanı koyan bir toplumsal ve ekonomik sisteme yönlendirmeye yardımcı olduğunu” dile getirdi (Brockmann, 2009: s. 7).

Nyerere’nin uluslararası, bölgesel ve ulusal mirası çok geniş olmakla birlikte, bu makale, Nyerere’nin sanayileşme ve kalkınma ile ilgili fikriyatında yer alan görüşlere odaklanıyor. Ardından gelen analiz, Ucema felsefesinin ekonomik boyutlarını, sanayileşmeye yönelik bölgesel yaklaşımını ve politika çerçevelerindeki egemenlik, kalkınma ve ithal ikamesinin kritik bağlantısını sorguluyor. Bu incelemenin ardından, makale, Nyerere’nin teorik-düşünsel mirasının bugünün kalkınma söyleminde marjinalleştirilmesinin nedenlerini eleştirel bir şekilde inceliyor, son olarak, onun yeniden keşfedilen görüşlerinin bugün Küresel Güney’deki sanayi politikasına ilişkin tartışmaları teorik açıdan nasıl besleyeceği, onları nasıl ilerletebileceği soruları üzerinde duruyor.

Tarım Vakfı: Sanayileşme Yolu Olarak Ucema

“Bize göre, Afrika’da toprak, her daim topluma ait olarak kabul edilmiştir. Toplumumuzdaki her bireyin toprağı kullanma hakkı vardır, çünkü aksi takdirde geçimini sağlayamaz, yaşam hakkına sahip olmak için yaşamı sürdürme araçlarına sahip olma hakkına da sahip olmak gerekir.”

[Julius K. Nyerere’nin 1962’de yazdığı, TAUB’un yayınladığı Ucema: Afrika Sosyalizminin Temeli adlı çalışmadan]

Kisvahili dilinde topluluk ve aile birliğini ifade eden Ucema, Nyerere’nin sosyopolitik felsefesi ve Afrika sosyalizminin kendine özgü ifadesiyle eş anlamlı hale geldi. Bu, sadece ideolojik bir duruş değil, ulusun kendine yeterli bir yapı olarak inşa edilmesini amaçlayan kapsamlı bir siyasi projeydi. Mekanizmaları, köy kooperatiflerinin oluşturulması sürecinde devletin liderliğini ve teknik desteğini temel alıyordu. Burada amaç, kendi kendini yöneten tarım topluluklarının oluşturulmasıydı. Tüm bu adımlar, tarımsal üretimi dönüştürmeye yönelikti (Sheikheldin, 2015). Özünde Ucema, eşitlik ve verimlilik gibi iki hedefi uyumlu kılmayı amaçlıyordu. İlgili anlayış, bugün küresel akademik ilginin konusu olmaya devam eden uygun teknoloji ve katılımcı kalkınma kavramlarına öncülük etti (Morehouse, 1979; Sheikheldin, 2018). Nyerere’nin mirasının en önemli ve cazip yanlarından biri de bu tür anlayışların devlet çapında uygulandığı tarihte nadir görülen hususlar olması, bu anlamda, gerçek dünyadaki potansiyellerini, zorluklarını ve politika gereksinimlerini ortaya koymasıdır.

Nyerere’nin Afrika’da, özelde Tanzanya’da emeğin örgütlenmesi konusunda geliştirdiği sosyalist anlayış iki temel ilkeye dayanıyordu.

1. Halkın büyük çoğunluğunu kapsayan ve devlet için gelirin büyük kısmını üreten kır ekonomisinin nesnel merkeziliği.

2. Bilhassa geniş aile birimi ve ortak mülkiyet geleneği olmak üzere, Afrika’nın tarihsel toplumsal örgütlenme biçimlerine verilen değer.

Bu anlayış, genele teşmiş edilmiş, tek tip sosyalist modelin açıktan reddedilmesiyle birleşti. Nyerere, sanayi devrimiyle tetiklenen Avrupa’nın tarihsel gidişatının Afrika’nınkinden temelde farklı olduğunu sürekli olarak savundu. Bu nedenle, Afrika’nın sosyalizme giden yolu, yabancı modellerin basit bir taklidi olamazdı (Nyerere, 1977c). Ona göre, “Eğer Marx, Sumbavanga’da [Tanzanya’da bir yerleşim yeri] doğmuş olsaydı, Kapital yerine Aruşa Deklarasyonu’nu ortaya koyardı” (Shivji, 2012: s. 108).

Bu temel üzerinden Nyerere, Tanzanya’nın eşitliğe ve sosyalizme giden yolunun, kıtanın başlıca varlıkları olan toprak, emek ve önceden var olan toplumsal değerler üzerine kurulu tarımsal bir yol olması gerektiğini teorize etti. Bu yaklaşımı hem pragmatik hem de egemenlik gerekçelerine dayandırdı. Öncelikle Tanzanya, büyük ölçekli ağır sanayi ile kalkınmasını başlatmak için gerekli olan muazzam sermayeden ve uzmanlık bilgisinden yoksundu. Ayrıca, bu kaynaklar için dış kaynaklara bel bağlamanın, ülkenin zor kazanılmış siyasi egemenliğini kaçınılmaz olarak tehlikeye atacağını, yeni bağımlılık biçimleri yaratacağını savundu. Ayrıca, tarımın kendisini organize etme seçenekleri içinde, modern tarım aletlerinin yüksek maliyeti, insanların büyük çoğunluğu için bireysel mülkiyeti ulaşılmaz kılıyordu. Bu nedenle, ülkenin tüm kaynaklarını kullanan verimli bir üretim elde etmek, bu üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini gerektiriyordu; bu mülkiyet, vatandaşlarını sadece söylemle değil, eylemlerle temsil eden bir devlet tarafından düzenlenmeli ve desteklenmeliydi.

Bu argümanlar, Nyerere’nin altmışlar boyunca halka yaptığı konuşmalarda tekrarlandı. İlgili argümanlar, Afrika’ya has geçiş sürecine ve Afrika bağlamına uygun siyasi ve kalkınma projelerinin önemine yapılan atıflarla desteklendiler. Ayrıca argümanlar, Ucema köyleştirme projesinin ideolojik temelini oluşturdu. Ucema köyleri, devlet hizmetlerinden yararlanılarak kolektif olarak işlenen, görevlerin ve kârların demokratik ve kooperatif yöntemlerle dağıtıldığı entegre konut ve tarımsal üretim birimleri olarak tasarlandı. Bu köyler kurulduktan sonra, sömürge döneminde elden çıkarılan topraklar millileştirildiler, kalan arazilerde devlet kaynaklı kiralama sistemleri oluşturuldu etti (Patnaik vd., 2011). 1968’den 1973’e kadar uzanan ilk aşamasında proje, halkın coşkulu desteğiyle karşılandı. Devletin tarımsal geliri ilk yılda artarak, güvenilmez ve çoğu zaman azalan yabancı hibelerin akışını geride bıraktı (Ibhawoh & Dibua, 2003). Ancak bu ivmeyi sürdürmek zor oldu. Gönüllü katılımda bir yavaşlama yaşandı; bu durum, büyük ölçüde bireysel çiftçiler için doğrudan mali teşviklerin eksikliğinden kaynaklanıyordu. Bu da politika değişikliğine yol açtı. 1973’te Nyerere, daha önce vurguladığı gönüllü ve teşvikli köyleşme politikasından vazgeçerek, tüm kırsal nüfusun köylerde yaşamasını zorunlu hale getirdi.

Ucema çerçevesinde verimliliği artırma zorunluluğu, Nyerere’nin politikalarını tarımın ötesine taşıdı. Kırsal kesimdeki kadınların uzun saatler çalıştığını, nüfusun diğer kesimlerinin ise ülkenin kalkınmayla alakalı acil ihtiyaçlarına uygun olmayan çalışma programlarına sahip olduğunu vurguladı (Nyerere, 1977a). Ayrıca, eğitimin radikal bir şekilde yeniden düşünülmesini savundu, müfredat ve yapıların, kayıt yaşı da dâhil olmak üzere, ayrıcalıklı birkaç kişiye ilerleme sağlamak yerine, topluluklarına hizmet edebilecek ve onları sürdürebilecek bireyler yetiştirmek üzere yeniden tasarlanmasını istedi (Nyerere, 1977d).

Önemli olan, Ucema’nın tarımsal odak noktasının hiçbir şekilde sanayileşmenin açık bir reddi değil, tamamlayıcı bir aşama modeli önerisi olmasıydı. Felsefe, tarımsal verimlilikteki beklenen artışı, sanayi genişlemesini finanse etmek için gereken fazla sermayeyi yaratmanın temel bir ön koşulu olarak belirlemişti. Bu arada, model aslında tarımsal ürünlerin işlenmesi için kooperatif olarak yönetilen küçük ölçekli sanayileri içeriyordu. Bu küçük sanayiler, devasa fabrikalar değil, aşırı sermaye yatırımı gerektirmeden yerel iş gücünden ve hammaddelerden yararlanan, merkezi olmayan ev sanayileri olarak tasavvur edildi ve tasarlandı. Çin destekli Dostluk Tekstil Fabrikası gibi ulusal pazara hizmet etmeyi amaçlayan büyük stratejik sanayi tesislerine gelince, Nyerere, lojistikteki verimliliğe öncelik verdi ve bu tesisleri mevcut altyapının ek maliyetleri en aza indirdiği kent merkezlerine yerleştirdi (Nyerere, 1977b). Böylece Ucema, dönüştürülen tarım sektörünün, benzersiz bir Tanzanya’ya özgü, merkezi olmayan bir sınai kalkınma yolunun maddi ve toplumsal temelini oluşturacağı diyalektik bir ilerleme öngördü. Modelin en büyük eksikliği, Tanzanya toplumundaki sınıf mücadelesini göz ardı etmesi, böylelikle, varlıklı köylülerin köyleri kendi çıkarları için kullanmalarına imkân sağlamasıydı (Shivji, 1970).

Kendine Yeterlilik Odaklı Sanayi Politikası: Özgürlük ve Kalkınma

“Şu an oldukça rahat bir durumdayız; döviz kuru şu anki sorunlarımızdan biri değil. Ancak bunun bir sorun haline gelmemesini sağlamalıyız ve bunu ihracatımızı artırarak ve çeşitlendirerek, ayrıca ithal ikame sanayilerini bilinçli bir şekilde geliştirerek yapabiliriz.”

[Julius K. Nyerere’nin Tanzanya Bankası binasının temel atma töreninde yaptığı konuşma, Darüsselam, 9 Aralık 1966]

Siyasi projesinin her veçhesinde görüldüğü üzere, Nyerere’nin sanayi politikası da temelde Tanzanya için kendine yeterliliği sağlamak, halkı için özgürlük ve kalkınmayı güvence altına almak gibi genel hedeflere yönelikti. Özgürlük ve kalkınma arasındaki içsel bağlantı, Nyerere’nin en önemli düşünsel katkılarından biridir. Nyerere bunu, ana akım söylemin bunları ayrı konular olarak ele aldığı bir dönemde dile getirmişti. Felsefesinde, ulusal egemenlik, açlık ve yoksulluktan kurtulma ve bireysel özgürlükler de dâhil olmak üzere özgürlük, maddi ve teorik bir temele, topluma sunulan zenginliğin ve bilginin artırılmasına; başka bir deyişle, kalkınmaya bağlıydı. Nyerere, gerçek kalkınmanın ancak özgür insanlar ve dışsal bağımlılıktan bağımsız olarak kendi çıkarlarını takip edebilen egemen devletler tarafından yönlendirildiğinde elde edilebileceğini savundu (Nyerere, 1973). Bu diyalektik çerçeve, ithal ikameci sanayi politikasına yönelik gerekçesinde de görüldüğü gibi, sanayi stratejisini şekillendirdi; bu sanayileri, ülkeyi kronik döviz ihtiyacından kaynaklanan kırılganlıklardan ve bağımlılıklardan kurtarma gerekliliği üzerinden ele aldı.

1967 tarihli Aruşa Deklarasyonu büyük ölçüde bu gündemin temel taslağını teşkil ediyordu. Nyerere tarafından kaleme alınan TAUB belgesi, üretim araçlarının mülkiyetini açıkça kendine yeterlilik ve ulusal sanayi ihtiyaçları hedefleriyle ilişkilendiriyor. Deklarasyon, “toprak, ormanlar, mineraller, su, petrol ve elektrik, haber medyası, iletişim, bankalar; sigorta; ithalat ve ihracat ticareti; toptan ticaret; demir ve çelik, takım tezgahları, silahlar, otomobiller, çimento, gübreler ve tekstil endüstrileri; ve halkın büyük bir bölümünün geçimini sağladığı veya diğer endüstrilerin temel bileşenlerini sağlayan büyük fabrikalar; büyük plantasyonlar ve özellikle önemli endüstriler için gerekli hammaddeleri sağlayanlar” dâhil olmak üzere, nispeten geniş bir stratejik varlık yelpazesinin devlet mülkiyetinde olmasını zorunlu kılıyor. Aruşa Deklarasyonu’nun yayınlanmasından yaklaşık bir ay sonra yayınlanan (Nyerere, 1968a) bir makalede Nyerere, belirli sektörlerin tamamen devlet mülkiyetinde olması gerekliliğini ayrıntılı olarak açıkladı. Bu sektörleri başlıca üretim ve değişim araçları olarak tanımladı. İlgili sektörlere madenler, elektrik, iletişim, gübreler ve temel sanayiler için gerekli hammaddeleri sağlayan sektörler dâhildi. Ayrıca silah sanayisini de ekleyerek, özel yatırımcıların ölüm araçlarında pay sahibi olmaması gerektiğini belirtti. Diğer sektörlerde özel yatırımcılar yer alabilirken, devletin çoğunluk hissesi üzerindeki kontrolü elinde tutması gerekiyordu. Bu ilkeler, kapsamlı bir millileştirme ve devlet öncülüğünde yatırım programı aracılığıyla hızla hayata geçirildi. Politika, 1968 tarihli Sosyalizm ve Kırsal Kalkınma (Nyerere, 1977c) broşüründe daha da radikalleştirildi. Bu broşürde, müşterek girişimlerdeki kamu hisselerinin mümkün olduğunca işçi kooperatiflerine ait olması, böylece vatandaş mülkiyeti modelinin daha da derinleştirilmesi önerildi. Aynı makalede Nyerere, kamuya ait şirketlerin (veya günümüzde adlandırıldığı gibi, devlet işletmelerinin kârlarının ulusal kalkınma ve refah için kullanılmasının önemini de vurgu yaptı.

Bu çerçeve, Tanzanya Elektrik Tedarik Şirketi (TANESCO) ve çimento, tekstil, bira ve diğer tüketim malları alanlarındaki devlet girişimlerinin holding şirketi olan amiral gemisi Ulusal Kalkınma Şirketi de dâhil olmak üzere, ekonominin zirvesine hükmetmek üzere tasarlanmış bir dizi kamu iktisadi teşebbüsünün ortaya çıkmasına yol açtı. Nyerere, bu mülkiyet yapısını, ulusal asgari ücreti de içeren ilerici işgücü politikalarıyla tamamladı. Piyasa düzenlemesine yaklaşımı da nispeten pragmatikti. 1967’deki bir başkanlık konuşmasında, fiyat kontrolünün karmaşıklığını tartışarak, birleşik ulusal fiyatların ancak devletin satıcılar için temel maliyeti eşitlemek üzere ulaşımı sübvanse etmesi durumunda mümkün olabileceğini savundu (Nyerere, 1977a). Bu örneği, ülke genelindeki bölgesel ekonomik eşitsizlikleri göz ardı eden dogmatik, aceleyle uygulanan kontrollere karşı uyarıda bulunmak için kullandı. Fiyat kontrolünün karmaşıklığını hafifletmek için çözümü, bu konu için ulusal bir konsey oluşturmaktı.

1970 yılında Nyerere, kamu şirketlerinde “işçi katılımı”nı öngören bir başkanlık genelgesi yayınladı. Bu genelge, şirket yönetim kurullarına danışmanlık yapan işçi ve üst yönetim temsilcilerinden oluşan işçi konseylerinin kurulmasını sağladı. Girişim, endüstriyel çatışmaları azaltmayı, işçilerin yabancılaşmasını gidermeyi ve kolektif mülkiyeti teşvik ederek verimliliği artırmayı amaçlıyordu. Ancak, 1971-1976 yılları arasında endüstriyel anlaşmazlıklar ve grevlerde bir artış yaşandı. Araştırmacılar bunu, kamulaştırma öncesi yönetim personelinin görevde tutulması ve varlıkları kamulaştırılan aynı çokuluslu şirketlerle yönetim anlaşmaları yapılması politikasına bağlıyor (Shivji vd., 2020). Bu durum, bir yandan işçiler, diğer yandan yönetim ve yabancı sermaye arasında sert ve düzenlenmemiş bir sınıf çatışmasına yol açtı. Sınıf mücadelesine yönelik kör nokta, tarımda olduğu gibi sanayi alanında da olumsuz sonuçlar doğurdu.

Nyerere’nin, basit ithalatın yerine yerli üretim ve tarımsal ürünlerin işlenmesi yoluyla kendine yeterliliği kolaylaştıran sektörlere öncelik vermesi, yeni teknolojiyi takip etmeye yönelik iddialı çabaları engellemedi. Ancak teknolojinin uygulanması kasıtlı olarak stratejikti. Örneğin, Nyerere, acilen ulaşılması gereken amacın, dünyanın en gelişmiş makinelerini benimsemek değil, teknolojiyi uygun şekilde ve yerli iş gücünün beceri seviyesi dahilinde kullanmak ve böylece yabancı uzmanlığa yeni bağımlılıklardan kaçınmak olduğunu açıkça vurguladı (Nyerere, 1977b). Öte yandan, Tanzanya, ulusal teknolojik yeteneklerinin gelişimini hızlandırmak için stratejik ve iddialı projelere de yatırım yaptı. Bunun en önemli örneklerinden biri, otomotiv motorlarının yerel olarak tersine mühendisliğiydi. Tanzanya Otomotiv Teknolojisi Merkezi (TATC) ve Tanzanya Mühendislik ve İmalat Tasarım Organizasyonu (TEMDO) gibi Tanzanya’daki araştırma ve teknoloji kuruluşlarınca yönetilen, kamunun finanse ettiği, stratejik bir proje, karmaşık bir içten yanmalı motorun tersine mühendisliğini başarıyla gerçekleştirdi.[2]

Nyerere’nin iktidarda olduğu dönemde başlayan ve iktidardan ayrıldıktan sonra, doksanların başında tamamlanan proje, ileri imalat konusunda ülke kapasitesinin yüksek olduğunu gösterdi, dahası, Tanzanya’da bir mühendis ve teknisyen nesli yetiştirdi. Sonuç olarak, Nyerere döneminden (1961-1985) sonraki siyasi geri çekilme ve yapısal uyum baskısı nedeniyle motor prototipi ticarileştirilmedi. Gene de proje, Nyerere’nin sanayi, ekonomi ve eğitim politikaları altında oluşturulan teknik ve kurumsal altyapının güçlü bir kanıtıdır. Bu, Nyerere’nin sanayi politikasının kusursuz ve geliştirilebilir yönleri olsa da, öğrenmeye değer önemli başarılar içeren bir miras bıraktığını ortaya koymaktadır. Bu durum, bilhassa şu anda benzer zorluklarla karşı karşıya olan ve kendine yeterlilik, özgürlük ve kalkınma özlemlerini paylaşan Küresel Güney ülkeleri için geçerlidir.

Kolektif Kendine Yeterlilik Yöntemi Olarak Bölgesel Entegrasyon

“Şu anda Afrika'da elli demir ve çelik kompleksine sahip olamayız. Hepsi de karşılayamayacağımız kadar büyük bir zararla çalışır... Sanayi stratejilerimizi koordine etmeli, teknik bilgi alışverişinde bulunmalı ve bu sanayileri bir araya getirmenin bir yolunu bulmalıyız.”

[Julius K. Nyerere, Afrika Birliği Örgütü’ne hitaben yaptığı konuşma, 28 Nisan 1980]

Nyerere, kendi kaynaklarına güvenme (özgüven) felsefesini açıklarken, bunun bir izolasyon reçetesi değil, daha adil bir uluslararası işbirliği biçiminin ön koşulu olduğunu sürekli olarak vurguladı. Anlayışına göre özgüven, bağımlılıktan kurtulmuş ulusların gerçek ortaklar olarak etkileşime girebilecekleri kolektif egemenliğin temel bir unsurdu. Çelik üretimiyle ilgili ünlü benzetmesi bu ilkeyi güçlü bir şekilde örneklendirdi. Burada Nyerere, sermayesi yetersiz tek bir ulusun, modern kalkınma ve sanayinin temel taşı olan kendi çelik fabrikasını asla karşılayamayacağını savunuyor. Ancak, komşu ülkeler arasında yatırımları paylaşarak ve kaynakları birleştirerek, böyle bir proje ekonomik olarak uygulanabilir hale geliyor. Bu model, yalnızca bireysel maliyetleri en aza indirmekle kalmıyor, aynı zamanda fabrikanın çıktısı için büyük entegre pazarlar da garanti ediyor, böylece gerçekleşmesi imkânsız olan bir ulusal hayali ulaşılabilir bir bölgesel zorunluluğa dönüştürüyor.

Nyerere, siyasi ittifakların ekonomik birlikle desteklenmesi gerektiğini savundu. Bu, 1970’te Darüsselam’da düzenlenen Bağlantısızlar Hareketi Konferansı’nın hazırlık toplantısındaki açılış konuşmasının merkezinde yer alan fikirdi (Nyerere, 1974). Bağlantısızlığın temel mesajını, “küçük veya askeri olarak daha zayıf ulusların kendi çıkarları doğrultusunda kendi politikalarını belirleme hakkını savunmak” olarak çerçeveledi. Bu siyasi hakkın ekonomik destek olmadan anlamsız olduğunu ve ekonomik zayıflığın, “Büyük Güçler”in askeri güç kullanmadan bile daha zayıf uluslara kendi iradelerini dayatmalarına imkân sağladığını savundu. Küresel Güney’de, ekonomik zayıflıktan kurtulma yeteneğini engelleyen ortak sermaye ve teknik uzmanlık eksikliklerini tespit etti. Buna göre, Nyerere, Bağlantısızlar Hareketi’nin aynı zamanda bir ekonomik ittifak haline gelmesi gerektiğini savundu. Ortak sanayi yatırımları, ortak altyapı projeleri ve üretken kapasiteler oluşturmak ve karşılıklı olarak faydalı pazarlar yaratmak için tasarlanmış tercihli ticaret anlaşmalarının pratik örneklerini öngördü; bu da Bağlantısızlar Hareketi’nin gerçek siyasi bağımsızlığa olan orijinal taahhüdünü destekleyecekti.

Bu vizyon, Bağlantısızlar Hareketi tarafından kurulan, Nyerere’nin başkanlığını yaptığı, Küresel Güney'in önde gelen liderleri ve aydınlarından oluşan üst düzey bir girişim olan 1987 Güney Komisyonu aracılığıyla daha ayrıntılı olarak incelendi ve geliştirildi.[3] Komisyonun dönüm noktası niteliğindeki raporu, “Güneyin İtirazı” (Nyerere & Independent Commission of the South on Development Issues, 1990), 1990 yılında yayınlandı ve büyük kalkınma gereksinimleri konusunda Güney-Güney işbirliği için teori ve politika çerçevesi sundu. Rapor, diğer birçok çıktının yanı sıra, küresel ticaret ve kolektif eylem düzenlemelerinin yanı sıra, mevcut neo-kolonyal ve neoliberal modellerden niteliksel olarak farklı olan ve güney dayanışması yoluyla oluşturulan, kendine yeten kalkınma yollarını savunan endüstriyel ve teknolojik alanlarda bölgesel entegrasyon imkânlarını özetledi.

Nyerere’nin bölgesel bütünleşme fikrine olan bağlılığı, sadece teorik çabalarıyla değil, Doğu ve Güney Afrika için Tercihli Ticaret Bölgesi gibi Afrika uluslarını birleştirmeye yönelik pratik siyasi çabalarıyla da doğrulanmaktadır. Bu teorik ve politik girişimler, Nyerere’nin projesinin çevresel unsurları değil, mantıksal uzantılarıydı. Bunlar, düşmanca bir küresel düzenin baskılarına dayanabilecek ve kolektif egemenlikle tanımlanan bir geleceği güvence altına alabilecek kadar güçlü bir bölgesel ekonomik temel inşa etmeye yönelik kasıtlı bir stratejinin parçasıydı.

Bir Mirasın Aşınması: Hâkim Dil Nyerere’nin Adını Neden Sildi?

1990 yılında Güney Komisyonu raporu yayınlandığında, BM Genel Kurulu, tüm BM kuruluşlarından raporun tavsiyelerini incelemelerini ve dikkate almalarını istedi. Aynı yıl, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (BMKP) tarafından desteklenen ilk İnsani Kalkınma Raporu yayınlandı. O zamana dek, altmışların sonlarından beri Nyerere, Oxford University Press ile birkaç kitap yayınlamıştı ve bunlardan bazıları eleştirmenlerden önemli övgüler almıştı. Yetmişlerde ve seksenlerin başlarında, Nyerere’nin adı, Kuzey’deki ilgili akademik çevreler de dâhil olmak üzere, Güney’deki yönetim ve kalkınma ile ilgilenen çevrelerde iyi biliniyordu. Seksenlerin sonlarında ve doksanların başlarında, Nyerere, Güney-Güney işbirliği ile ilgilenen çevrelerde hala etkiliydi. Ancak, doksanların ortalarından itibaren katkıları daha az bilinir hale geldi ve adı milenyumun başında büyük ölçüde unutuldu. Bu durum, neoliberal saldırının Afrika siyaseti ve kalkınma çalışmaları akademik çevrelerinde iyice yerleştiği, yapısal uyum programlarının ve uluslararası finans kuruluşlarının desteklediği kalkınma söylemlerinin egemenliğinin sürdüğü döneme denk geldi. Elbette, kalkınma araştırmaları ve kalkınma politikası oluşturma çevrelerinde, Afrika kalkınması için o “karanlık zamanları” belgeleyen ilgili literatürü üretmeye devam eden küçük “direniş havzaları” vardı (örneğin, Adésínà, 2009; Mkandawire, 1999, 2001). Ancak genel tablo kasvetliydi.

O zamana dek hâkim atmosfer, Nyerere’nin anti-emperyalist, pan-Afrikacı, sosyalist kalkınma anlayışıyla çelişiyordu; bu anlayış, kalkınmacı devlet modelini, sanayi politikasını, kendine yeterliliği ve Güney ülkeleri arası işbirliğini destekliyordu. Uluslararası Finans Kurumları, Nyerere’nin modelini geri plana atan siyasi ve ekonomik söylemlerden daha fazla cesaret aldılar. Zaman zaman Nyerere’nin adı ve mirası yüceltilerek anıldı ve törenlerde zikredildi, ancak hepsi bu kadardı. Sonraki nesil Afrikalı kalkınma bilimcileri (özellikle ekonomistler), Afrikalı karar vericiler, Afrikalı STK yöneticileri ve “aktivistler” ve Uluslararası Finans Kurumları’na çalışan danışmanlar, Nyerere ve mirasından neredeyse hiç bahsetmediler. Birçoğu onun eserleriyle bile tanışmadı.[4] Gerçekten de, sadece Nyerere’nin mirasını değil, Amilcar Cabral, Robert Sobukve gibi ulusal kurtuluş sürecinin muhtelif Afrikalı liderlerinin mirasları da benzer bir muameleyle yüzleşti. Son zamanlarda, Nyerere’nin mirasının bazı bölümlerinden, örneğin Tanzanya’daki Ucema döneminden bahsedildiğinde, bunlar, çoğunlukla olumsuz anlatıların parçası olarak sunuluyor; başarısızlıklar abartılıyor ve başarılar küçümseniyor.

Ancak şimdi bu ihmal dönemi yeniden gözden geçiriliyor. Çeşitli Afrikalı kalkınma bilimcileri ve politika yapıcıları, ulusal kurtuluş dönemine ve siyasi bağımsızlığın ilk on yıllarına ait konuları ve bakış açılarını yeniden ele almaya başladılar (Adésínà, 2009; Oqubay, 2015; Sheikheldin, 2015). Kalkınmacı devlet, sanayi politikası, Afrika’nın bölgesel entegrasyonu ve Güney ülkeleri arası işbirliği gibi konular yeniden gündeme geldi (Chang vd., 2016; Cramer vd., 2020; Sheikheldin, 2025; Wade, 2018). Onlarla birlikte, Nyerere’nin mirası, hem onu takdir eden hem de eleştiren yeni bakış açılarıyla yeniden canlanıyor.

Kör Noktalar: Nyerere’nin Mirasıyla Eleştirel Düzeyde Yüzleşmek

Nyerere’nin mirasını takdir eden her türden bakış açısı bir yandan da eleştirel olmalıdır. Bu, olumlu görüşler ve başarılar gören, aynı zamanda teorik ve pratik eksiklikleri gözden geçirmeyi gerekli gören yaklaşımın gereğidir. Bu bölümde, Nyerere’nin mirasıyla eleştirel düzeyde ilgilenmenin bazı temel noktalarını kısaca vurgulayacağız.

Nyerere’nin felsefi temellerindeki başlıca teorik ve stratejik kör noktalardan biri, bağımsız Tanzanya’daki sınıf çatışmasını erken dönemde fark edememesidir. Aruşa Deklarasyonu gibi temel yazılarında Nyerere, yeni bağımsız olmuş Tanzanya’yı, sömürgecilik sonrası toplumlarda çatışan sınıfların ortaya çıkmasından etkilenmemiş, sınıf çatışmasından arınmış bir bölge olarak ele almıştır. Nyerere, kapitalist üretim ilişkileri ortaya çıkmadan önce yeniden yapılanma fırsatı görmüştür. Bununla birlikte, Nyerere’nin mirasının birçok samimi bilim insanı, Tanganyika/Tanzanya toplumunun zaten sömürge sonrası sınıf çelişkilerinin ortaya çıkışını gösterdiği göz önüne alındığında, bunu teorik çalışmalarının başlıca sorunlu yönlerinden biri olarak değerlendirmektedir (Rodney, 1972; Shivji, 1970). Bu tür teorik ve stratejik eksiklikler, planlama ve karar alma süreçlerine kesinlikle yansımıştır.

Ayrıca, bu makalede daha önce ele alınan Ucema’nın zorunlu köylüleştirme aşaması, Ucema projesinin ve tüm Nyerere mirasının eleştirilerinin en önemli hedefi olmuştur. Zorunlu köylüleştirme aşaması, Ucema’nın pratiğinde ciddi bir tutarsızlık olduğunu kanıtlamış, bu nedenle eleştiriyi hak etmiş olsa da, Ucema projesine genel olarak dengeli bir bakış açısı sunan çalışmalar da mevcuttur (Freyhold, 1979; Hydén, 1980). Burada vurgulanması gereken iki önemli husus vardır.

1. Zorunlu köylüleştirme diğer ülkelerde “başarılar” kaydetmiştir. Yani, kırsal kesimdeki köylülerin devletin ekonomik dönüşüm ve sanayileşmeye yatırım yapabileceği, kamu hizmetlerinin sağlanmasına ve altyapının geliştirilmesine imkân tanıyan yüksek bir fazlalık üretmesini sağlamıştır. SSCB’deki (Davies, 1980) ve Çin’deki kolektivizasyon, bu anlamda “başarılı” oldu, yani, tasarımlarının ardındaki hedeflere ulaştılar, üstelik Ucema’nın zorunlu köylüleştirme aşamasından daha fazla baskı uyguladılar. Bu anlamda, zorunlu köylüleştirmenin kendisi Ucema’nın başarısızlığının “neden”i olarak tanımlanamaz.[5]

2. Ucema planı, nispeten başarılı bir şekilde, gönüllü köylüleştirme ile başlamıştır. Bununla birlikte, Freyhold (1979) ve Hyden (1980) gibi isimlerin çalışmaları, Tanzanya’daki beklenmedik uzun kuraklık dönemi ve Dünya Bankası gibi kuruluşların sorunlu müdahaleleri de dâhil olmak üzere, artan baskıya katkıda bulunan çeşitli dış faktörleri vurgulamıştır. Gönüllü köylüleştirme oranının (Ucema’nın ilk aşamasına nispetle) yavaşlaması) gibi ek faktörlere de değinilmelidir. Nihayetinde bu ilk başarının ardından, Ucema planı güçlüklerle yüzleşti. Zorunlu köylüleştirme, istenen etkiyi sağlamayan bir kurtarma girişimiydi, ancak başarısızlığın nedeni de değildi. Bu bağlamda, Ucema’nın elde ettiği nispi başarı, nihai başarısızlık kadar ders içeriyor.

Bazı çalışmalar, Ucema’daki strateji ve yönetim arasındaki uyumsuzluğu Nyerere mirasının bir başka eksikliği olarak vurguluyorlar (Sheikheldin, 2015). Bu argüman, teknik ve yönetimsel eksikliklere işaret etmektedir. Nitekim, bu teknik/yönetimsel eksikliklerin bazıları Nyerere’nin kendisi tarafından da vurgulanmıştır. Bunlar arasında, Tanzanya’daki kamu sektörünün bunları millileştirmek için gerekli insan ve kurumsal kapasiteye sahip olduğundan emin olmadan bazı sanayileri millileştirmenin aceleciliğine ilişkin kendi düşünceleri de yer almaktadır. Bu durum ayrıca, daha önce bu sanayi işletmelerine sahip olan yabancı şirketlerin yönetim sözleşmeleri yoluyla geri dönmelerine de imkân sağlamıştır.

Bir diğer genel eleştiri ise, Nyerere’nin yolsuzluğu ve siyasi liderliğin zayıflamasını besleyen koşullarla mücadele etmeye odaklanmasına rağmen, nihayetinde iktidardaki elit içinde yüksek kalibreli stratejik ve ahlaki liderliği yeniden üretmeyi başaramamasıdır. Bazı akademisyenlerin vurguladığı gibi, Nyerere’nin cumhurbaşkanlığından çekildiği zamana kadar, iktidardaki partinin üst kademelerinden hiç kimsenin projesini açıkça savunmaya istekli olmaması oldukça dikkat çekiciydi. Nyerere, ilerleyen dönemlerinde devlet aygıtı ve iktidardaki elit içinde olduğu kadar genel sosyo-politik ve sosyo-ekonomik ortamlarda da dönüşümlere duyulan ihtiyacın daha çok farkına vardı. “995 yılında iktidardaki Devrimin Partisi’nin düzenlediği genel toplantıda Nyerere şunu söyledi: “Vatanzania vanataka Mabadiliko; Vasipoyapata ndani ya CCM, vatayatafuta nje ya CCM' (kabaca şu şekilde tercüme edilir: “Tanzanyalılar değişim istiyorlar ve eğer bu değişim imkânını Devrimin Partisi içinde bulamazlarsa, onu partinin dışında arayacaklar”).

Genel olarak, Nyerere’nin kör noktaları son derece öğreticidir. Bize, ekonomik olarak ilerici herhangi bir politikanın, komprador burjuvazi ve rantçı sınıfların eline geçmemek veya neoliberal kurumlar ve güçler tarafından aktif olarak desteklenen bir “kalkınma” versiyonundan kaçınmak için ulusal güç yapılarının açık bir analiziyle tasarlanması gerektiğini öğretmektedirler. Ayrıca, teori sağlam olsa bile, iyi bir strateji olmadan teori kendini kanıtlayamaz. Dahası, etkili uygulama ve pratik için yetenekler geliştirilmeden, hiçbir strateji başarılı olamaz. Nyerere’nin mirası ve geçmişimizdeki diğer önemli vizyonerlerin mirasıyla ilgilenirken, şu genel ilkeyi hatırlamakta fayda var: “Vizyon ilham verir, pratik öğretir” (Shivji, 2008).

Bir Mirası Geri Kazanmak: Nyerere’nin Yeni Küresel Güney’e Sunduğu Pusula

Nyerere’nin altmışlarda teşhis ettiği yapısal tehditler, bugün Küresel Güney’de kalkınmayı kısıtlayan prangalara dönüşmüştür. Ekonomik bağımlılığın tehlikeleri, neoliberal projenin başarısızlığı ve ulusal egemenlik ile insan özgürlüğü arasındaki temel bağ, tarihsel dipnotlar değil, bugünun gerçekleridir. Aslında, neoliberal söylem, akademik ve deneyimsel alanlarda zemin kaybetmeye başlarken, siyasi iktidar üzerindeki hâkimiyetini daha da artırdı. Uluslarımızın borç yükü ağırlaştı, uluslararası finans kuruluşlarına iç politikayı dikte etme konusunda eşi görülmemiş bir avantaj sağladı. Tek bir “Büyük Güç”ün tek kutuplu düzeni soluyor olsa da, ortaya çıkan çok kutupluluk, özgürleşmeyi garanti etmiyor. Bağlantısızlar Hareketi, Güney Komisyonu ve diğer deneyimlerden ders çıkaran kolektif stratejiler ve yenilenmiş kolektif egemenlik girişimleri olmadan, Küresel Güney, yalnızca eski efendileri yenileriyle değiştirme riskiyle yüzleşir.

İklim değişikliğinin artan belirsizlikleri, savaş ve çatışmaların yol açtığı yer değiştirmeler ve salgın hastalıklar gibi yeni varoluşsal krizler, bu süregelen zorlukları daha da karmaşık hale getiriyor. Bu tür acil durumlar, yakın tarihimizde stratejik emtialarda kendine yeterliliğin ve sağlam, devlet garantili sosyal yardım sistemlerinin gerekliliğini artırmıştır.

Bu karmaşık ortamda, Nyerere’nin özgürlük ve kalkınmaya dair diyalektik anlayışı, sanayi politikası oluşturmak için vazgeçilmez bir pusula görevi görebilir. Bizi hem toplumsal hem de ekonomik haklara öncelik veren insan merkezli modellere yönlendirir. Özgürlüğü artırma denilen ana hedefin yönlendirdiği felsefesi, kalkınma ve haklardan mahrum bırakılma arasındaki ince çizgide gezinmek için kritik bir çerçeve sunar. Bizi, çevresel çöküş, kaynak savaşları veya servet dağılımındaki eşitsizlikler yoluyla özgürlüğün sınırlandırılmasıyla sonuçlanmayan sanayileşme yolları çizmeye zorlar. Dahası, ortak mülkiyet, işçi mülkiyeti ve doğrudan demokrasi ile ilgili kapsamlı deneyleri, her ne kadar hepsi başarılı olmasa da, pratik bilgi açısından hayati bir kaynak oluşturmaktadır. Misal, bugün devlet müdahalesi ve demokrasiye ilişkin kalıcı sorunları çözmeye yönelik girişimlerimize dair kritik bilgiler sunmaktadır. Nyerere’nin kendisinin de öngörülü bir şekilde vurguladığı gibi, “eğer halk, kamu mülkiyetine dâhil edilmezse, izlenen politikaları kontrol edemezse, kamu mülkiyeti sosyalizme değil, faşizme yol açabilir. Eğer halk egemen değilse, o zaman kendi adlarına dayatılan korkunç bir istibdat koşullarında acı çekebilir” (Nyerere, 1968b).

Nyerere’nin bölgesel entegrasyon konusunda sunduğu önerilerin önemi, günümüz koşullarında daha da artmaktadır. Kırılgan küresel tedarik zincirleri ve yaptırımlar ile gümrük vergileri gibi silahlandırılmış ekonomik araçlar çağında, özerk bir şekilde (yani imparatorluğa bağlı olmadan) kolektif kendine yeterlilik ve Güney ülkeleri arası işbirliğinin genel mantığı, stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir. Ayrıca, Nyerere’nin tarım odaklı sanayileşme taktikleri, genel bir şablon oluşturmasa da, mevcut kaynakları tanımlanmış kalkınma hedefleriyle stratejik olarak dengeleyen bir sanayi yol haritası tasarlamakla ilgili metodolojik yaklaşımı, uygun, bağlama özgü sanayi politikasının verimliliğine dair güçlü bir kanıt teşkil etmektedir.

“Mvalimu”[6] J. K. Nyerere’nin kalkınma ve sanayi politikası tartışmalarına yaptığı katkıların yeniden değerlendirilmesi, düşünsel-teorik açıdan kritik bir zorunluluktur. Mirası, arşivlere kaldırılmış sıradan bir kalıntı değil, Güney’in sosyalist felsefesinin yaşayan bir geleneği ve özgürlüğün adil bir ekonomik düzenin somut sonucu olduğu bir gelecek yaratmayı amaçlayan her proje için zengin, kritik ve pratik bir kaynaktır.

Muzan Nil
Gussay Şeyheldin
30 Aralık 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Godfrey Mvakikagile, Tanzanya’nın önde gelen akademisyenlerindedir ve Afrika çalışmaları alanında uzman bir yazardır. Kendisi, aynı zamanda ülkenin en eski ve en büyük, İngilizce yayın yapan gazetesi aynı zamanda Doğu Afrika’nın en büyük üçüncü gazetesi, Standard’ın muhabiridir.

[2] İkinci yazar, çok sayıda araştırma projesi aracılığıyla Tanzanya’nın ulusal teknolojik yetenekleri üzerine kapsamlı araştırmalar yürütmüştür. Araştırma sırasında, birinci elden deneyimlerini paylaşan kıdemli araştırma ve teknoloji örgütlerine mensup mühendisler ve teknik personelle yapılan kişisel görüşmelerden elde edilen, aynı hikâyenin birden fazla ve tutarlı anlatımı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, hikâyenin doğruluğunu teyit edebiliriz. Hikâye, o dönemde özellikle kalkınma planlamasında sanayileşmeye öncelik veren Güney ülkelerinde gördüğümüz benzer hikâyelerle de örtüşmektedir.

[3] O dönem Nyerere Bağlantısızlar Hareketi liderlerince oynadığı rol üzerinden başkan adayı gösterildi, zira Nyerere 1985 yılında başkanlıktan istifa etmişti.

[4] Doğrudan deneyimleri üzerinden yazarlar, muhtelif çok bileşenli örgütlerde, Uluslararası Finans Kuruluşları’nda, Afrika üniversitelerinde çalışan birçok üst düzey iktisatçı ve akademisyenle bir araya gelişmiştir. Bu isimlerin, uzmanı olduklarını söyledikleri konularla ilgili olarak Nyerere’nin geride bıraktığı miras konusunda çok az, çoğunlukla kulaktan dolma bilgiye sahip oldukları görülmüştür.

[5] SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde yürürlüğe konulani cebri kolektivizasyon planları, halk arasında büyük acılara ve ölümlere yol açmıştır. Bu durum, iyi bir şekilde raporlanmış ve incelenmiştir. Ayrıca, her iki ortamda da amaçlanan ekonomik hedeflere ulaşmada büyük ölçüde başarılı olmuşlardır. Bu, cebri kolektivizasyonu destekleyen bir argüman değil, aksine, kolektivizasyonun Ucema’nın başarısızlığının tek sorumlusu olarak görülemeyeceğinin bir göstergesidir. Bu bölümün de gösterdiği gibi, Ucema’nın nihai sonucu birçok faktörün bir araya gelmesinden kaynaklanmıştır.

[6] “Mvalimu” [“Muallim”], Kisvahili dilinde “öğretmen” demek. Onu sadece onurlandırmak için kullanılan bir ifade değil. Bu isim, aynı zamanda ömrü boyunca Tanzanya milletinin asli felsefecisi ve pedagogu olarak oynadığı rolün yansıması. Daha da önemlisi, kelime köken itibarıyla mütevazılığı ve kendini işçilerle bir görme tavrını yansıtıyor. Zaten Nyerere’nin ilk kariyeri ve resmi eğitimi de ortaokul öğretmenliği ve eğitimcilik.

Kaynakça:
Adésínà, J. O. (2009). “Social policy in sub
‐Saharan Africa: A glance in the rear‐view mirror.” International Journal of Social Welfare, 18(s1). Wiley.

Brockmann, M. D. (2009). Address by the President of the Sixty-Third Session of the United Nations General Assembly, at the Launch of the World Day of Social Justice. United Nations.

Burton, E. (2024). “Frontline Citizens: Liberation Movements, Transnational Solidarity, and the Making of Anti-Imperialist Citizenship in Tanzania.” International Review of Social History, 69(S32), 197–225. Cambridge.

Chang, H., Grabel, I., & Wade, R. (2014). Reclaiming Development: An Alternative Economic Policy Manual (2. Baskı). Zed Books.

Chang, H.-J., Hauge, J. L., & Irfan, M. (2016). Transformative industrial policy for Africa. UNECA.

Cramer, C., Sender, J., & Oqubay, A. (2020). African Economic Development: Evidence, Theory, Policy (1. Baskı). Oxford University PressOxford. Oxford.

Davies, R. W. (1980). The Socialist offensive: The collectivisation of Soviet agriculture, 1929-1930. Harvard University Press.

Freyhold, M. von. (1979). Ujamaa villages in Tanzania: Analysis of a social experiment. Monthly Review Press.

Hydén, G. (1980). Beyond Ujamaa in Tanzania (Reprint 2020). University of California Press. Brill.

Ibhawoh, B., & Dibua, J. I. (2003). “Deconstructing Ujamaa: The legacy of Julius Nyerere in the quest for social and economic development in Africa.” African Journal of Political Science, 8(1), s. 59–83.

Magama, T. (2020, June 5). “Palestine, Julius Nyerere and international solidarity.” Middle East Monitor. MEM.

Mkandawire, T. (1999). “Globalization and Africa’s Unfinished Agenda. Macalester International, 7 (Bahar), s. 71–107.

Mkandawire, T. (2001). “Thinking about Developmental States in Africa. Cambridge Journal of Economics, 25(3), s. 289–313.

Morehouse, W. (1979). “Science, Technology, Autonomy, and Dependence: A Framework for International Debate.” Alternatives: Global, Local, Political, 4(3), s. 387–412. Sage.

Msekwa, P. (2005). “Tanganyika’s Independence Struggle.” First Magazine, s. 40–42.

Mwakikagile, G. (2006). Life Under Nyerere. New Africa Press.

Nyangoro, J. (2002). “The Challenge of Development in Tanzania.” D. McDonald & E. N. Sahle (Yayına Hz.) The Legacies of Julius Nyerere: Influence on Development Discourse and Practice in Africa içinde. Africa World Press, Inc.

Nyerere, J. K. (1968a). “Detailing public ownership: Public ownership in Tanzania (published in the Sunday News of 12 February 1967).” Freedom and Socialism: Uhuru Na Ujamaa; a Selection from Writings and Speeches, 1965-1967 içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1968b). “The Varied Paths to Socialism, Address to Cairo University, 10 April 1967.” Ujamaa—Essays on socialism içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1973). Freedom and Development: A Selection from Writings and Speeches 1968-1973. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1974). “Opening address to the Preparatory Meeting of the Non-Aligned Nations Conference, Dar es Salaam. 13 April 1970.” Man and Development içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1977a). “After the Arusha Declaration: Presidential address to the TANU National Conference, 17 October 1967.” Ujamaa—Essays on socialism içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1977b). “Purpose of Man—A speech at Dar es Salaam University college, 5 August 1967.” Ujamaa—Essays on socialism içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1977c). “Socialism and Rural development, (a policy booklet published in September 1967).” Ujamaa—Essays on socialism içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. (1977d). “The Arusha Declaration.” Ujamaa—Essays on socialism içinde. Oxford University Press.

Nyerere, J. K. & Independent Commission of the South on Development Issues. (1990). The Challenge to the South: The Report of the South Commission. Oxford University Press.

Oqubay, A. (2015). Made in Africa: Industrial Policy in Ethiopia (1. Baskı). Oxford University Press.

Patnaik, U., Moyo, S., & Shivji, I. G. (2011). The agrarian question in the neoliberal era: Primitive accumulation and the peasantry. Pambazuka.

Rodney, W. (1972). “Tanzanian Ujamaa and Scientific Socialism.” African Review, 1(4), s. 61–76.

Saul, J. S. (2012). “Tanzania fifty years on (1961–2011): Rethinking ujamaa, Nyerere and socialism in Africa.” Review of African Political Economy, 39(131). Scienceopen.

Sheikheldin, G. (2018). Liberation and Technology: Development possibilities in pursuing technological autonomy. Mkuki na Nyota Publishers; Jstor.

Sheikheldin, G. H. (2015). “Ujamaa: Planning and Managing Development Schemes in Africa, Tanzania as a Case Study.” The Journal of Pan African Studies, 8(1), s. 78–96.

Sheikheldin, G. H. (7 Ocak 2025). Recalling earlier Pan-African development debates: Nyerere, South Commission, and developmental states. Pan-Africanism in the Contemporary World: Policy, Politics, and Practice, Addis Ababa.

Shivji, I. G. (1970). Tanzania: The Silent Class Struggle. Zenit.

Shivji, I. G. (2012). “Nationalism and pan-Africanism: Decisive moments in Nyerere’s intellectual and political thought.” Review of African Political Economy, 39(131). Scienceopen.

Shivji, I. G. (with Organization for Social Science Research in Eastern and Southern Africa). (2008). Pan-Africanism or pragmatism? Lessons of the Tanganyika-Zanzibar union. Mkuki na Nyota Publishers ; Organization for Social Science Research in Eastern and Southern Africa.

Shivji, I. G., Yahya-Othman, S., & Kamata, N. (2020). Development as rebellion: A biography of Julius Nyerere. Mkuki na Nyota Publishers.

Stiglitz, J. (3 Mayıs 2018). The Stockholm Statement: New Strategies for Inclusive Development. The Economic and Social Research Foundation (ESRF) in Tanzania High Level Roundtable Forum, Darüsselam.

Townsend, M. K. (1998). Political-economy issues in Tanzania: The Nyerere years, 1965-1985. Edwin Mellen Press.

Wade, R. H. (2018). “The Developmental State: Dead or Alive?” Development and Change, 49(2), s. 518–546. Wiley.