08 Kasım 2016

,

Althusser'e Karşı Althusser


Cezayir’de doğan Fransız felsefeci Louis Althusser [1918-1990], İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Avrupa Marksizminin en önemli entelektüel simalarından birisidir. Fransız Komünist Partisi üyesi ve Maoizmi kendine has bir tarzda destekleyen bir isim olarak Althusser, “yapısalcı Marksist” düşünce okulunun başlıca savunucularından biri olarak bilinmektedir. Geliştirdiği kavramların bir kısmı sosyal bilimler alanında kullanılmaktadır. En çok bilinen iki kavram, üstbelirlenim ve devletin ideolojik aygıtlarıdır.

Son birkaç yıldır dünya genelinde Althusser’in fikriyatına yeniden ilgi gösterildiğine tanıklık ediyoruz. Bu, birkaç farklı yönden izah edilebilecek bir olgu: Althusser’in Fransa ve Büyük Britanya’daki entelektüel tartışmada tarihsel açıdan belirgin bir öneme sahip; “rastlantısal materyalizm” görüşünü destekleyen Geç Dönem Althusser yeniden canlanmıştır; ayrıca yapısalcılık, post-yapısalcılık ve postmarksizm arasındaki ilişkilere yönelik farklı fikirler geliştirilmektedir.

Bu makalede Althusser’in bazı eserlerinden referans noktası olarak istifade etmek suretiyle, onun fikriyatının kimi yönleri üzerinde durulacak. İstifade edilen diğer bir kaynak da Warren Montag’ın 2013’te yayımlanan Althusser and His Contemporaries: Philosophy’s Perpetual War [“Althusser ve Çağdaşları:Felsefenin Daimi Savaşı”][1] isimli çalışması. Bu kitap, Althusser’in düşüncesinin ve eleştirel analizinin gelişimine dair bilgimize önemli bir katkı niteliğinde.

Teorik Konjonktürü Keşfetmek

Montag, Althusser’in “yapısalcı Marksist” olarak takdim edilmesinin yanlış olduğunu ispatlamak adına dillendirdiği argümanına kitabında epey bir yer ayırıyor. Ona göre bu yaklaşım uyarınca, Fransız felsefecinin yapısalcılığı Marksizme eleştiriye tabi tutmaksızın benzeştirme çabası içerisinde olduğu iddia edilmiş olunuyor.

Montag’ın ifadesiyle, hâlihazırda bizdeki genel mânâda Saussure’e ve Lévi-Strauss’a indirgenmiş bulunan, Troubetzkoy’un ve diğer yazarların geliştirme çabalarını dikkate almayan bir yapısalcılığın ciddi bir incelemeye tabi tutulması mümkün değil. Yazar, ayrıca Jean Cavaillès’in Althusser’in, bilhassa Georges Canguilhem’in bilim anlayışı üzerindeki etkisine vurgu yapıyor.

Bu noktada “teorik konjonktür” kavramı üzerinden ayrıntılara giriyor. Bu kavram, Althusser’in her bir eserinin üretildiği özel tarihsel ve felsefî bağlamı ifade ediyor. Althusser’in düşüncesi, bu bağlam dâhilinde sürekli yeniden derinleşiyor. Bu derinleşme, felsefe tarihinin daimi bir savaş sahası olarak tanımlanması ile tutarlı bir seyir içerisinde. Yazarın ifadesiyle:

“Althusser’in hareket planı, etrafında yaşanan teorik gelişmelerle sürekli meşgul olmanın bir sonucu olarak görülebilir; kimi zaman Althusser, argümanlarını muhakeme etme noktasında bu gelişmelerden bazı unsurları ödünç alıyor, bazılarından uzaklaşıyor, onun yolunu üretim noktasında engelleyebilecek olana karşı net bir ayrım çizgisi çiziyor.”[2]

Yapı: Hegel ve Spinoza Arasında

Bu bağlam dâhilinde Montag, Kapital’i Okumak’ta bulunabilecek iki çelişkili “yapı” anlayışı üzerinde duruyor: Hegelci düşüncedeki “manevi bütün”e karşı “gerçek bütün” (veya gerçek totalite) olarak anlaşılan yapı ile sadece etkileri üzerinden varolabilen bir varlık olarak yapı.

Hegelcilikteki bütünlük fikriyle bir biçimde ilişkili olan ilk yapı anlayışı, Pierre Macherey’nin Althusser’e hitaben kaleme aldığı, Kapital’i Okumak’ın taslakları ile ilgili mektupta eleştiriye tabi tutuluyor. Macherey orada şunu söylüyor: “Bütün fikri, gerçekte yapının maneviyatçı bir biçimde anlaşılmasıdır.”[3]

Spinozacılıktan ilham alan ikinci yapı anlayışı ise yapı ile yol açtığı etkiler arasında içkin bir nedensellik ilişkisi kuruyor.[4] Bu yapı anlayışı metne, ilgili fikrin geliştirildiği yazınsal analize dair Les Temps modernes’de yer alan bir makaleyi okuduktan sonra Macherey ve Althusser’in geliştirdiği eleştiri temelinde dâhil oluyor.

Althusser’deki yapı anlayışı bağlamında, yapının tanımında yaşanan değişimler üzerinden Montag’ın, sonraki süreçte yaşanan ufak farklılaşmalara hiç bakmadan Althusser’i bir “yapısalcı Marksist” olarak etiketlemenin ham bir yaklaşım olacağına ilişkin görüşünü benimsememiz mümkün. Ancak…

Althusserci Söylemde Argümantasyon Düzeyleri ve Amaç Birliği

Bu çerçeve dâhilinde ve Montag’ın anlatısındaki “gevşek yorum” temelinde Althusser’in külliyatında farklı düzeyler olduğunu söylememiz gerek. Bu düzeyler, eşzamanlı ya da ayrı ayrı olarak devreye sokuluyorlar: 1) bilimi kavramların empirik nesneden bağımsız gelişimine kapatan epistemolojik anlayış; 2) hümanizm, ve tarihselciliği aşmak amacıyla yapısalcılığın mevcut potansiyelinin keşfedilmesi; 3) yapı anlayışının hâlen daha empirist ve tarihselci unsurların etkisinde olduğu bir tür yapısalcılık eleştirisi; 4) Spinozacı içkinliğin, materyalist bir yapı anlayışı oluşturmak, daha genel mânâda “tekil özler”e dair bilgiyle alakalı fikre daha da yakınlaşmak için edinilmesi; 5) Lucretius’un felsefesinin yeniden diriltilmesi adına yeniden yorumlanan Spinozacılıkla ilişkili bir “tesadüfün materyalizmi” anlayışı (Deleuze ve Derrida’nın etkilerinin bulunabileceği yer de burası).

Şunu söylemek mümkün: argümantasyonların tüm bu düzeylerini birleştiren, hümanizm ve tarihselcilik karşıtı bir Marksizmi yapılandırmak adına yürütülen faaliyetin kendisidir. Bu, yapısalcılıkla kurulan diyalogun önemli ama tali bir işlem olarak gerçekleşmesi ile bağlantılı bir hedeftir. Hümanizm ve tarihselcilik, Althusser’in Marksizm içerisindeki “revizyonizm”in parçası olarak tanımladığı hasımlardır. Söz konusu revizyonizmse, diğer hususların yanında, Marksizmi ideolojiye yakınlaştırırken bilimden uzaklaştırmaktadır.

Althusser’deki çelişkilerin, iniş çıkışların ve keşiflerin ayrıca onun pratiğe döktüğü belirli bir muhakeme biçiminin idrak edilebildiği çerçeve tam da budur.

Teorinin Nesnesi veya Düalizmin
Diğer Araçlarla Yeniden Ayrıntılandırılması

Kapital’i Okumak’ta Althusser, klasik politik ekonomi çalışmasının nesnesinin Marksizmin belirlediği nesneden farklı olduğunu söyler. Bu değişimin sebebi, Marx’ın artı-değeri keşfi ve kavramsallaştırmasıdır.

Ne var ki bu sonuca varana dek Althusser, belirli bir fikir üzerinden epistemolojik soruşturma içerisine girer. Marx’ın kendi içinde somut düşüncenin gerçek somuttan farklı olduğuna dair sözünü alıntılayan yazar, Kapital’in nesnesinin teorik düzlemde inşa edilmiş bir nesne olarak idrak edilmesi gerektiğini söyler. Marksizmin bakış açısı üzerinden sorgulanamazmış gibi görünen bu tespit, Althusser tarafından, onun “tarihselcilik” ve “hümanizm”e karşı yürüttüğü mücadele dâhilinde radikalleştirilir. Bu da ortaya kavramsal nesnenin empirik nesneyle tümden ilişkisiz olduğu[5], dolayısıyla bilimin görevinin kavramlar inşa etmek olduğu ile ilgili fikre götürür. Bu kavramların doğrulanması için gerekli temel ise kavramlar arasındaki mantıksal ilişkilerdir. Bu fikri pekiştirmek adına Althusser, Marx’ın tarihsel düzenle mantıksal düzen arasındaki ayrıma dair izahatına başvurur. Bu özel yorum dâhilinde klasik felsefedeki özne-nesne düalizmi Marksizme yeniden sokulur. Bu işlem ise ilhamını neopozitivist epistemolojik düşünce okuluna ait “bilinemezcilik”ten alır. Başka bir ifadeyle Althusser, nesnel gerçekliğin teorisini nesnenin bütünsel bağımsızlığından çıkarsar.

Montag’ın iki ayrı yapı anlayışı olduğuna dair görüşü üzerinden şu sonuca ulaşmak mümkündür. Aşkın yapı anlayışı ile içkin yapı anlayışı arasındaki gelgitler, bilginin inşasına dair “düalist” anlayış ile “nesnelci” anlayış arasındaki gelgitlerle tutarlılık arz eder.

Bu gelgitler kaçınılmazdır. “Kendi içinde somut”u “gerçek somut”la karıştırmamak gerekir. Diyalektik bir anlayış yoksa bilimin kavram inşa etme pratiğinin özgül bir iş olduğu üzerinde durulacaktır.

Marksizm Tarihselcilik Değil Ama…

Kapital’i Okumak isimli eserinde Althusser, tarihselci Marksizm yorumunu çürütmek amacıyla, aslolarak Antonio Gramsci’nin düşüncesini hedef seçer.

Bu noktada bilhassa Gramsci’nin bilimi üstyapı olarak gören anlayışını eleştirir. Althusser’e göre bu düşünce, Marksizmi dine benzeten (neo-idealist felsefeci Benedetto Croce’ye atıfla) Kroçeci fikrin onaylanmasından başka bir şey değildir, hatta daha da korkuncu:

“[…] bilimin, teorik kapanmaya ait bir fihristten başka bir şey olmayan tarihe kapanmasıdır. Bu kapanma sonucu tarih teorisi, gerçek tarihin yerini alır ve tarih biliminin teorik nesnesini gerçek tarihe indirger, böylelikle de bilgi nesnesini gerçek nesneyle karıştırır”[6].

Tek yanlı bir yoruma tabi tutulduğunda bu Gramşici anlayışın, hiç şüphesiz, bilimi bilim olarak anlaşılmayan ya da ona karşı olan bir şey olarak görülen “ideoloji”nin herhangi bir tezahürü ile eşitlemesi mümkün hâle gelir.

Ne var ki asıl önemli olan, bu düşüncenin bağlamı dışında neye yol açtığı değil, Gramşici düşüncedeki mevcut anlamıdır. Gramsci’ye göre ideolojik üstyapı, insanın yapı içerisindeki çelişkilerin farkında olmasını sağlayacak yolları içerir. Bu nedenle Gramsci, bilimin her zaman kendisini bir ideoloji olarak takdim ettiğini söyler. Ama o, aynı zamanda bilimin ürettiği ve ona ait ideolojiyle yayılan bilginin kullanılma ihtimaline de vurgu yapar. Bu nedenle Gramsci bir sınıfın, önceki hipotezleri veya hipotez sistemlerini değiştirmeksizin, bilime ait ideolojiyi benimsemeksizin, o bilimi edinebileceği tezini kabul eder.[7]

Althusser şahsında asıl hoş görülemeyecek husus ise Gramsci’nin bilimi üstyapıya dâhil etmek suretiyle, onun bilimle ideoloji arasındaki “sabit” ayrıma darbe indiriyor olmasıdır. Bu noktada Gramsci özünde, teorik pratiği aydınların özel alanı olarak gören anlayışa ve politik pratiğe yönelik saygıya dayanan bilimsel söylemin sahip olduğu saygınlığa halel getirmektedir.[8]

“Rastlantısal Materyalizmi”nden Yağan Gizemli Yağmurun Altında

Seksenlerde kaleme alınan eserinde Ellen Meiksins Wood şunları söylemektedir:

“Mutlak determinizm ve mutlak olumsallık arasında kurulan sahte düalizm ve tarihin ana niteliğinin tüm indirgenemezliği ile rastlantısal olduğunu söyleyen anlayış, Althusserci yapısalcılıkta her daim zımnen mevcut olagelmiştir. […] Yapıya, yani hudutları belli, yapılandırılmış ilişkilere ait dünya, özerk teori alanına aitken; empirik dünya, tarihsel bilginin nesnesi, rastlantılar ve keyfilikler dünyasıdır.”[9]

Althusser’in kendi Marksizm anlayışını ve felsefe tarihini yeniden inşa ettiği çalışmaları içinde en önemli makaleler, “Marksist Düşünce Üzerine” ve “Tesadüfün Materyalizmine Ait Dip Akıntısı”dır.[10] Bu çalışmalarında Althusser, teleolojiden tümüyle kopar ve açıktan “rastlantılar ve keyfilikler dünyası”na geçiş yapar.

Althusser, Epikür, Lukretius, Makyavelli, Spinoza ve Heidegger’i kesen bir dip akıntısı olduğundan söz eder. Bu akıntı, antimonistik, anti-determinist ve anti-teleolojiktir. Onun ifadesiyle bu akıntı, aynı zamanda Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu ve Kapital’in ilkel birikim ile ilgili bölümünde mevcuttur. Montag, bu noktada Althusser’in önemli bir değişiklik yaptığından, Spinoza ile ilgili yorumuna “boş yer” kategorisini dâhil etmesinden ve bunun, bir dizi teorik soruna işaret ettiğinden bahseder.[11]

Asıl üzerinde durulması gereken konu ise Althusser’in belirli türde bir tarihsel değişimin kabulü ile yetmişlerin sonu ve seksenlerin başındaki yenilgi ortamı arasında uzlaşma imkânı sunacak bir politik felsefe sunmaya çalıştığı gerçeğidir. Bu nedenle Fransız felsefeci, (atomların yörüngelerinde her türden zorunluluktan azade biçimde yaşanan rastlantısal sapma anlamında) klinamenin bir sonucu olarak yaşanan “rastlantı” dâhilinde bir araya gelmiş “atomlar yağmuru” ve Hiçlikten Gelen Prens[12] üzerinden bir “rastlantı” teorisi oluşturur. Bu teori, devrimci değişimlerin meydana gelişini “determinizm karşısında rastlantısallıktan yana olan bir yorum temelinde izah etmemizi mümkün kılar.”

Klasik Altuzerci “öznesiz süreç” düşüncesini muhafaza eden “rastlantısal materyalizm” teorisi, toplumsal güçlerin dağılımını ve rastlantı öncesi stratejik düşüncenin imkânsızlığı meselesini gündeme getirir. Bu sebeple ilk bakışta sert bir determinizm ve teleoloji eleştirisiymiş gibi görünen şey, zamanla Marksist stratejide görüldüğü hâliyle, aktif bir biçimde toplumsal, politik ve askerî güçler arasında yeni ilişkiler kurmaya dönük mücadele yerine, belli ölçüde mesihçi bir oluşum [taayyün] umudu üzerine kurulu pasif bir bekleyişe dönüşür.

Dolayısıyla esasen rastlantısal materyalizm proleter hegemonyaya karşıdır. Bu hegemonya, özünde bu türden güç ilişkilerinin tehlikeli bile olsa sürdürülmesini, devrimci sınıf mücadelesine ait süreç içerisinde yaşanan olay anının ötesine taşınmasını şart koşar.

Bu bağlamda “rastlantısal materyalizm” sonuçta ortaya, kapitalizme ait mekanizmalar üzerinden pasif devrime benzetilebilecek kısmî ve ara sıra görülen mücadelelere dönük soyut bir felsefî doğrulama çabasına yol açar. Bu pasif devrim temelde, burjuvazi ve onun devleti eliyle, madun sınıfların ara sıra açığa çıkan yıkıcılıklarının yolundan saptırılmasından, içerilmesinden ve sisteme entegre edilmesinden başka bir şey değildir.[13]

Althusser ve Marksizmin Krizi

Althusser’in ortaya koyduğu keşif sürecine ait gerilimlerin bir kısmını özet olarak ele aldık. Onun teorik konumlarına ait sınırları incelediğimizde görülüyor ki Althusser, keşif sürecini belirli parametreler dâhilinde işletmekten hiç vazgeçmemiş. Bu parametreler, onun ilkin komünist partilerin bürokratikleşmiş Marksizmine, ardından da postyapısalcılığa ve postmarksizme ait yenilgiyi kabul eden anlayışlara gerçek bir alternatif sunmasına mani olmuş.[14] Bu çerçeve dâhilinde, esasen “Althusser’e karşı Althusser”, stratejideki iktidarsızlıkla bilimin kibrini cem eden, kendi çelişkilerine ağırlık veren bir düşüncenin idrak edilmesi için gerekli bir şifredir.

Althusser’in düşüncesine ait belirli yönlerle alakalı bu kısa eleştirinin yegâne amacı, Fransa’da 1968’de ortaya çıkan hareketin yaşadığı yenilginin/etkisizleşmenin ardından Marksizmin maruz kaldığı krize Althusser’in yaptığı katkıyı anlama amacı güden incelemelere gerekli yönü göstermektir.

Juan Dal Maso
28 Ekim 2016
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Montag, Warren, Althusser and His Contemporaries. Philosophy’s Perpetual War, Durham and London, Duke University Press, 2013.

[2] Montag, a.g.e., s. 105.

[3] Macherey burada totalite fikrine atıfta bulunuyor. Bu fikir dâhilinde ilgili fikrin tüm bileşenleri aynı birlikçi ilkeyi, Hegel’e göre, Ruh’un hareketini ifade ediyor. Bkz.: Montag, a.g.e., s. 74.

[4] Etika’sında Spinoza, geçişli olmayan, içkin nedensellik çerçevesi dâhilinde sebep olarak Natura Naturans [“Aktif Doğa”] ile sonuç olarak Natura Naturata [“Pasif Doğa”] arasında bir ayrım yapıyor, buradan da Pasif Doğa’nın (sonucun) Aktif Doğa kadar “Tanrı” (veya töz) olduğu sonucuna varıyor. İçkinliğin mevcut olmasının (sebep ve sonucun ya da tözün ve gerçekliğin aynı düzeyinde işleyen vasıfların ve tarzların varolmasının) etkilerinin “ötesinde” sonuçta bir sebebe veya öze sahip varlıklara ait herhangi bir “hiyerarşi”nin bulunmamasının sebebi budur. Bkz.: Spinoza, Ethics, Book I, Proposition XXIX, Scholium in Ethics and Theologico-Political Treatise, Mexico City, Editorial Porrúa, 1966, s. 24.

[5] Althusser, Louis ve Balibar, Êtienne, Para leer El capital, Siglo XXI Editores de España, México, Argentina, 11. Baskı, s. 126.

[6] Althusser, Louis ve Balibar, Êtienne, a.g.e., s. 145.

[7] Bkz. Gramsci, Antonio, Quaderni del Carcere [Edizione critica dell’ Istituto Gramsci a cura di Valentino Gerratana], Torino, Ed. Einaudi, 2001, C4 §7, s. 430 ve C11 § 38, s. 1457/58. Marx’ta bilimsel rasyonalite sorunu ile ilgili olarak bkz. “El Comunismo no es una Idea” IdZ 23 içinde, Eylül 2015.

[8] Jacques Rancière, teori ile pratik arasındaki ilişkiye ve aydınların rolüne dair eleştirilerini 1974 tarihli kitabında yer veriyor: La Lección de Althusser, Santiago de Chile, LOM Ediciones, 2013.

[9] Meiksins Wood, Ellen, The Retreat from Class: A New ‘True’ Socialism, Verso 1998.

[10] Althusser, Louis, Para un materialismo aleatorio, Madrid, Arena Libros, 2002.

[11] Bkz. Montag, a.g.e., 9 Bölüm, s. 173/189.

[12] Althusser’in Makyavelli yorumu için bkz. Barot Emmanuel, “El Fantasma de Maquiavelo (III)” IdZ 15 içinde, Kasım 2014.

[13] Bkz. Rosso, Fernando ve Dal Maso, Juan, “Revolución Pasiva, Revolución Permanente y hegemonía”, IdZ 13 içinde, Eylül 2014.

[14] Bkz. Cinatti, Claudia, “De saberes revolucionarios y certezas posmodernas” Revista Lucha de Clases 6 içinde, Haziran 2006.

,

Solun Tirajı


Dijital dünyadan önce bu ülkede, daha piyasaya sürülmeden yasaklanan kaset, matbaadan toplatılan bir kitap hemen hemen yok satardı.

Öyle ki bu durum, kırıntı demokratların reklâm/satış politikasına dönüşmüştü. Ve ne hikmetse, bu soruşturma ve toplatma kararları hep popüler yazarlara yaramaktaydı. (Kitabı okuduğunuzda anlardınız.)

T24'ün haberine göre, Cumhuriyet gazetesinin tirajı, tutuklanmalardan sonra %40 artışla 73 bine ulaşmış. (+12.000)

“Tepki ve destek artışlarıdır, normaldir” denecek, ama aslında oldukça anormal bir durum.

Anormallik şurada: mademki bu gazete, tutarlı-demokrat ve gerçekleri yazan bir gazetedir, şu an destek veren %40, tutuklanma öncesinde bu gazeteyi neden okumaz ve destek vermez?

Benzer soruyu, bizlere daha yakın gazeteler için de sorabiliriz.

24-30 Ekim arası tirajlara bakarsak, Birgün 17.000, Evrensel 5.500 görünüyor.

HDP'nin aldığı 6 milyon oyun 1 milyonu İstanbul'da.

Bileşeni, onu destekleyen Evrensel’in tirajı 5.500...

Oy vermenin örgütlülük olmadığını ve sokakların neden boş olduğunu belki de bu (ve benzeri) tabloları doğru okuyarak anlayabiliriz.

Ferda İlter
8 Kasım 2016

07 Kasım 2016

, ,

Lenin ve Türkiye


Dünyada Rusya Volga demektir.

Lenin Volga’nın çocuğudur.

Babası halk okulları müfettişliğinden kıdem hakkı ile asalet unvanını almıştır. İliç, 22 Nisan 1870 günü Simbirsk’de (şimdi Ulyanovski) doğdu. Volga’nın; yer esiri köylüleriyle, kürek mahkûmu işçileriyle ve köle milletleriyle (Kazan, Samara ve Türkleriyle, Tatarlarıyla) düşüp kalkarak büyüdü. Ömür boyu da o insanlardan kopuşmadı. Yalnız onlar için yaşadı.

15 yaşında Çernişevski’nin Ne Yapmalı? eserine tutuldu. 16 yaşında, ağabeysinin Petersburg’dan getirdiği K. Marx’ın Kapital’ine sarıldı. Bir gün, yaptığı okul ödevini suratına atan öğretmeni Vladimir Ulyanov’a bağırdı;

“Neymiş o sözünü ettiğiniz ezilen sınıflar, yani, işleri ne onların burada?”

17 yaşındaydı. Üniversiteli ağabeysi Aleksandr ile ablası Anna, Çar II Aleksandr’a suikast yapmaktan tutuklandılar. Anaları çırpındı durdu. 8 Mayıs 1887 günü Narodnik ihtilalcisi genç Aleksandr, Schlusselburg kalesinde idam edildi. Tek aile erkeği kalan İliç, o zaman, kendilerinin ezilen sınıftan olduklarını ve ezilen sınıfların ne olduğunu daha derince kavradı. Ve:

“Hayır” dedi. “Başka yol tutacağız. Yol bu değil.”

Narodnikliğin (Halk Dostları), zılgıtın, anarşizmin, nihilizmin sonu gelmiyordu. İstibdat devrilecekti. Ama çıkar yol terör değildi. Terör bir çarı öldürüyordu, yerine daha berbat başka çar çıkıyordu.

İliç, Kazan Üniversitesi’nde bir ihtilalci “Kurjok”una (yuvarına) girdi. Yaşı benzemesin, üniversite hocaları gericilikte yarışa kalkmış tutalaklardı. Üniversite tüzüğüne karşı yapılan öğrenci ayaklanmaları üzerine 4 Aralık gecesi İliç tutuklandı. Komiser bu delikanlıya baktı baktı: “Önünüzde duvar var yahu. Siz duvara karşı ayaklanıyorsunuz!” demişti. İliç’in karşılığı şu olmuştu: “Evet, duvar… Ama çürük duvar. Parmağınla dokunsan yıkılacak.”

Kimdi o ihtilalci Narodnikler? Türkçeye Fransızcadan aktarmışlar, “Popülizm” diyorlar. Çocukların ağzında bir sosyalizmden sapma sözcüğü, isteyen istediğine takıyor. Bir gazete halkın anlayacağı dille çıkarsa, ona “popülizm yaptı” diyorlar.

Polis müdürü, vali vururlar, devlet başkanına suikast hazırlarlar. Bunlar eğer gizli polis ajanı değil de, sırf ideal uğruna yapıyorlarsa terörü, sosyal maksatları vardır. Hatta sosyalistleri beğenmeyen anarşistlerin parolaları, “eylemli uyarı”dır. Bir zalimi öldürürlerse yeryüzünde sömürü kalkar sanırlar.

Rusya’da Narodniklerin amaçları sosyalizmi kurmak sayılır. Nasıl kuracaklar? Her ülkedekinden başka türlü, Rusya geri ülke. Orada kapitalizme uğramaksızın, doğru sosyalizme geçmenin gerekçesi, Slav kırlarında kalmış “Miç” adlı ilkel köy komünaları olabilir. Bizdeki “imece”li köylere benzeyen köy komünaları Narodnikler için tek tutamaktır. Sırf ona dayanarak şu üç tezden yola çıkarlar:

1. Rusya’da kapitalizm “iğreti” (arızi)dir.

2. İşçi sınıfı öncü özgüç olamaz.

3. Köy imecesinden doğru sosyalizme varılacaktır.

Bu tezler neye benziyor? Tıpkı gene yaşı benzemesin, Türkiye’de anti-kapitalist miyiz, yoksa antiemperyalist miyiz, yahut işçi sınıfının objektif veya sübjektif şartları ve varlığı proletaryanın “öz örgütünü”nü mü, yoksa üvey örgütünü mü kurmaya elverir mi, elvermez mi? Küçük burjuva öncülüğünde sosyal devrim olur mu, olmaz mı?.. gibi masa başı yarenliklerine.

İliç, tam beş yaz boyu köy anketleri tertipledi. Rus köy yaşantısında gelişen sosyal sınıf ayrıtlanışını izledi. O sabırlı araştırmaya dayanarak: “Köy Yaşantısında Yeni Ekonomik Hareketler” incelemesini yazdı. O zaman legal ün yapmış Narodnik-Liberal Dergisi, bu incelemeyi yayınlamaya tenezzül etmedi.

İliç, öğrenim disiplinine saygılıydı. Petersburg Hukuk Fakültesi’ne 1889 senesi başvurdu. “Az emniyetli” kişilerle düşüp kalktığı öne sürülerek o sene atlatıldı. Ancak 1890 senesi girebildi. “Burjuva öğretimi”ne boşvermedi, 1891 senesi, Roma Hukuku Tarihi, Medeni Hukuk ve Usulü, Ticaret Hukuk ve Usulü, Ceza Hukuk ve Usulü, Rus Hukuk Tarihi, Kilise Hukuku, Kamu Hukuku, Ekonomi Politik, İstatistik, Hukuk Ansiklopedisi, Hukuk Felsefesi üzerine yapılmış sınavda, 33 aday içinde tek “pekiyi” derece ile başarı kazanan öğrenci oldu.

1892 Mart’ından sonra artık züğürt ve yoksul Rus ve Tatar köylülerinin Çarlık düzeni içinde gürültüye getirilen davalarına bakıyordu. İlk savunduğu suç: “Çar işleri iyi yapmıyor dediği için Allaha, Meryem Ana’ya, kutsal üçüze ve haşmetpenah imparator hazretlerine karşı gelmiş” olmak cinayeti idi. Ancak bu iğneyle kuyunun kazılamayacağını biliyordu. Dört sene Samara yuvarlarında (Kurjoklarında), Rus tarihini ve ekonomi sistemini inceleyen konferanslar verdi. Bu konferanslar daha sonraki Halk Dostları (Narodnik) Kimlerdir ve Onlara Karşı Nasıl Dövüşülür? gibi yazılarına taban oldu.

Bu Marksist metotla yüzde yüz yerli orijinal teorik araştırmalar, hiçbir zaman pratikle denetlenmekten uzak kalmadı. İlyiç, Samara’daki bilimcil sosyalist yuvarı: Nijni Nevgorad, Viladimir’i Petersburg marksistleriyle bağlantıladı. Cezaevinde yatan Fedosseef’le mektuplaştı anlaştı. İki insan “Volga Anaçko“yu önemli bilimcil sosyalizm merkezlerinden biri yaptı.

31 Ağustos 1893 günü İlyiç Petersburg’dadır. O sene Rusya’da işçi yığın hareketleri başlayacaktır. Plehanov’un güttüğü “Emeğin Kurtuluşu” (Trudoviki) grubu onuncu senesini doldurmakta ve işçi hareketine girmektedir seneleri Lenin’in deyimi ile “Sosyal demokrat hareketin güçlenip büyüyüş” on senesidir.

Bizim -artık hiç değilse- 27 Mayıs sonrasına senelerinin benzemesi gereken seneleri iki sentezi doğurur:

1. Sosyalizm ile işçi sınıfı yığın hareketinin birleşimi.

2. Marksist yuvarların amaç-araç birliği yaparak proletaryanın politik öncülüğü ile kaynaşması.

“Aşama” budur. “Yuvar”lar çağı bitmiştir, bitmelidir.

“Yuvar” nedir? İleri işçilerin soyut bilimcil sosyalizm öğrenileridir. Yuvar içinde gerçeklikle bağımlılığı önemsenmemiştir. Burjuva düşüncesinden “bağımsızlık” diye diye: Teori ülke politikası dışında genel “bağımsız” bir kategori durumuna sokulmuştur. Yuvarlar, yahut dağınık yuvarlar “aşaması” artık bitmelidir. “Mujiğin çakmaklı tüfekle savaşa gitmesi” durmalıdır. Bu ilkelciliktir (Primitivizmdir). İlkin kaçınılmaz hatta bir süre için gerekli olan yuvarcılık, yeni aşamada tersine dönmüştür. Hareketi geliştirecek yerde baltalamaya başlamıştır. Geçen aşamanın en doğru gibi gelen düşünce ve davranışları, şimdi diyalektiğin baştan savılamaz kanunu ile en yanlış biçimler ve parolalar haline gelmiştir.

YENİ ve daha yüksek basamağa nasıl atlanacaktır? Teorik ve pratik alanda ilkelciliği yenmekle Narodnikçilerin sacrosent (kutsal ve aziz) teorik temaları, görünüşün en göze batan bir yanını bütünmüşçe ele alıp dünyalarını o tek yanın üzerine kurmaktır. Yığın içinde politik aksiyon yerine şeytanı bile şaşırıp kaçırtacak “piyasa” yahut “pazarlar sorunu denen şey üzerine” kıyasıya mız çıkarmalarıdır.

Bu sözde “sorun” (mesele) nedir? Kısaca şudur: Kapitalizm girdikçe köylüleri iflas ettiriyor. Köylü iflas ettikçe iç pazar ölüyor. Parasız bir kapitalizm yaşamayacağına göre: Rusya’da kapitalizm “iğretidir. Ne güzel, ne “akarsuları durdurur” keskin nişancı, “mantıklı” ispat değil mi?

Oysa, yalnız Rusya’da değil dünyanın her yerinde kapitalizm ancak köylüleri ve esnafları iflas ettirmekle sömüreceği “hür işçi”leri bulur ve gene kamu ve küçük mülkleri çalıp çırpmakla sermaye birikimini yapar. Bunun “genel olarak” (Bu lafı Narodniklerle Liberaller pek severler). “İğretilik” neresinde? Sapık burjuva ve küçük burjuva ideologlarında. İliç, alçakgönüllü somut araştırması ile kapitalizmin gelişim şemasını çizmiştir. Tabii ekonomi kapalı kutu olmaktan çıkınca, “pazara” açılır: Bu basit bezirgân ekonomidir. Onun kendi pazar kanunlarıyla gelişimi kapitalizme ulaşır. Yol budur.

Şu bizim Yön’izm adını verebileceğimiz, küçük burjuva ütopyasını andıran Narodnikçiliğin hesabı, proletaryanın yığın hareketleri önünde teori açısından kolayca aşıldı. Ama, ardından kulakları görünen çok daha “saygı” toplayan burjuva sosyalizmi “arz-ı endam” etmekte gecikmedi. Bunlar, çok daha oturaklı “bilgi”liklerine toz kondurulamaz “otorite”lerdi.

Krassin gibi heybeti dağ deviren ideologlar, “sol” sahneyi kaplamışlardı. Bunların ağır aksak “bilim” temaları hazır Narodnikçilik tepelenirken “fırsattan istifade” kapitalizmi en ince yoldan savunmaktı. Bütün kürsüler, bütün meydanlar, bütün satarlı gazete, dergi, kitap olanakları onlarındı. Sapıklıkları yahut saptırma “teori”leri iki noktada toplanabilirdi.

1. “Rusya’da kapitalizmin gelişim karakterini ve somut biçimlerini” yalnız pazar ekonomisi açısından, sözde sırf objektif belgelere dayanarak açıklıyordu… İliç’in bu sapıklara verdiği karşılık kestirme oldu: Marksistlerin derdi gücü, burjuvaziye pazar aramak değildi; işçi sınıfını örgütlemekti.

2. Onlar Rusya’da kapitalizmin yalnız “ilerici” veya “devrimci” karakteri üzerine basıp, sosyalizm maskesi altında kapitalizm meddahlığına ve yardakçılığına çanak açıyorlardı.

Bu pis yardakçıların Türkiye’deki prototipleri, “Kadroculuk” adlı cılk “ideologluk”luktan, TİP’in tepesine indirilmiş “takma kelle”lerin, hâlâ “Forumlar” dirilterek becermeye çalıştıkları mahut “Devletçiliğimiz” kılıklı burjuva sosyalizmidir. Onlar Rusya’da Legal Marksist kuklaları denildi.

Oysa kapitalizm yalnız “ilerici” veya hele bizdeki kadar sade suya, “devrimci” olmakla kalmazdı. Kapitalizm kendi olumluluğu yanında, gene kendisi için dahi sonsuz olumsuz yanları bulunan bir düzendi. Onun getirdiği yığınla iflaslar, yığınların izafi (görecil) yoksullukları sosyal çelişkileri, tarihte görülmedik ölçüde büyütüyordu. Ve ister istemez bütün kapitalist çelişkiler, Gordiyos’un kör düğümü gibi kesecek modern bir sosyal sınıfı, proletaryayı, kapitalizmin “mezar kazıcılarını” yaratıp çoğaltıyor, örgütleyip bilinçlendiriyordu.

Legal Marksizm, bilimcil sosyalizmin anarşizme, popülizme, nihilizme, Narodnovoltsi’ciliği (halk iradesi) ve ilk adlarını alabilecek tüm küçük burjuva sosyalizmlerine karşı giriştiği eleştiriyi tek yanlı kullanıp popülizme batırırken kapitalizmi şanlandırma eğilimidir.

Daha öncelere gitmeye ne hacet?

Çarlık gibi Osmanlılık da, kapitalizmin ölüm çağı olan emperyalizm çağında batmış. Kâr-ı kadim bir lenduha antika imparatorluktur. Her iki imparatorluk da hemen hemen aynı günde ikinci emperyalist evren savaşı içinde battı. Çarlık yerine Sovyetler düzeni geçti. Osmanlılığın yerine Türkiye Cumhuriyeti düzeni geçti.

Dünyanın en geri çarlık ülkesinde insanlar, yarım yüzyılda dünyanın en ileri ülkesi olarak, dünyanın yarı üretim kapasitesini tekelinde tutan Birleşik Amerika ile uzayda ve düzeyde at başı birlik yarışıyor? Aynı yarım yüzyıl içinde Türkiye, Amerika’dan buğday gelmese aç kalacak bir Amerikan üssü ve uydusu durumunda en acıklı işsizlik ve pahalılık cehennemi kesilmiştir.

Lenin’in anısı, bu açıdan değerlendirilmelidir. Hiç değilse kendilerini sosyalist sayanlarımız, o 19. yüzyıl sonunda kalmış görünen popülizm ve legal marksizm ilkelciliğinden kurtulmanın bilincine varabilirler ve varmalıdırlar. “Yuvar çağı”nın primitivizmi artık bir daha geri gelmemecesine bitmeli ve geri tepmemelidir. Bu da ancak ve yalnız aşiret reisliği, tekke maşrık-ı âzamlığı üslubunda süregelmiş yuvarlar ölçüsünde çete savaşı yerine, ülke ve dünya ölçüsünde değerlendirilmiş işçi sınıfı örgütünün ordulaşması, ordu savaşı, politik ordu savaşı yapması ile olur.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Aydınlık Sosyalist Dergi
Sayı: 18
Nisan 1970
Kaynak

01 Kasım 2016

, ,

“İnsanım” Diyen, Savaşa, Baskı ve Şiddete Karşı Sessiz Kalmaz

“İnsanım” diyen her kim ki, iktidarın ve Saray’ın oynadığı, senaryonun bir figüranı dahi oluyorsa, bunun hesabını er veya geç vereceğini bilmesi gerekir!

Açık seçik konuşacak olursak, 2015 7 Haziran seçimlerinden sonra AKP iktidarı Saray’ın diktatörü tarafından ülkede “Milliyetçi Cephe” ittifakı oluşturulmuştur. Bu Cephe içerisinde (AKP, CHP, MHP) yer alarak Kürd sorunu çözüm sürecini bitirerek savaş ilan edilmiştir. Bu, devletin bekasını korumak adına yapılmıştır.

Batı Kürdistan’da Rojava kantonlarının oluşması Suriye’de Kürdlerin (IŞİD’e) karşı üstünlük sağlaması Türk militer devletini telaşa düşürmüştür. Suriye’de 5 yıldır süren savaşla birlikte (ESAD Rejimini) devirmek için hesaplar yaptı ama hesap tutmadı.

Türk Militer Devleti Kobani’de Kürd halkının sert direnişi karşısında her ne kadar IŞİD’i açık seçik desteklese de Kobani’de Kürd halkının sesi YPG’in direnişi IŞİD’i yenilgiye uğrattı. Kobani’de kazanılan zafer Türk militer devletini ve Milliyetçi Cephe’yi huzursuz etti.

1 Kasım günü Kobani zafer ve direniş gününü kutlayacağız. Tüm dünyanın her tarafında enternasyonal dayanışma olarak kutlanacak bu gün AKP faşizmine ve Sarayın Diktatörüne kapak olsun!

Antep’te miting konuşmasında ’’Kobani ha düştü, düşecek’’ diye IŞİD’e umut bağlamıştı. Ama Kobani Kürdü, Türkü, Arabı, Çerkesi, Lazı, enternasyonal Komünistler, Devrimciler Kobani’ye akarak Kürd halkını yalnız bırakmadı. “Komünist Enternasyonal”i yeniden örgütledi. Kobani’de Kürd halkını barbar IŞİD’den temizlemek için yemin ederek savaştılar, öldüler, yaralandılar ama Kobani’ye Kürd halkının, YPG’nin bayrağını Komünist Enternasyonal’in zafer bayrağı olarak diktiler.

Hâlâ Suriye’de “Fırat Kalkan”ı adı altında Cerablus’u bir mermi atmadan IŞİD’den teslim alarak, kendine bağlı “ÖSO” adı altında Nusra gibi cihadcıları ve kendi askerleri ile girerek Batı Kürdistan’da Kürd halkına karşı yeni bir Çin Seddi örerek, Kürd halkının akrabalarıyla ve birleşmesini engellemeye çalışırken, diğer taraftan da elinden gelirse Kürdlere karşı savaşarak kazandıkları toprakları elinden almaya çalışmaktadır. Ama nafile geçmiş olsun; FIRAT Kalkanı da Türk devletini ve Diktatörü kurtaramadı. O tüm dünyaya karşısında madara oldu!

Aynı şekilde “Musul bizim” diyerek nutuk atan AKP faşist iktidarı ve Diktatör ABD’ye ve Barzani’ye yalvarmasına karşın, AKP faşizminin ve Diktatörün amacını bildikleri için operasyonun dışında kalarak havasını almasıyla birlikte içeriye dönerek Kürdler’den, Devrimcilerden, Demokratlardan ve kendisine biat etmeyen muhalif medyadan ve sendikalardan intikam alırcasına baskı, şiddet, terörü ile birlikte medyaların sesini tek tek kapatırken, O(HAL) Kanun Hükmünde Kararnamelerle istediği kanunları Sarayın Diktatörünün emri ile, işlemeyen mecliste çoğunluğa dayanarak, oradan alınan onayla yürürlüğe soktular.

Her gün DBP’ye ve HDP’ye bağlı şubeler kanunsuz bir biçimde basılarak eş başkanları ve merkez yöneticileri gözaltına alınarak tutuklanmaktadır.

DBP’ye bağlı belediye eş başkanlarını tutuklayarak yerlerine kayyum atayarak seçilmiş belediye eş başkanlarını hükümsüz sayarken, halkın iradesini de hiçe saymaktadır.

En son olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’yı gözaltına aldılar. 5 günlük işkence ve baskıya maruz bıraktılar. Avukatları ile görüştürmediler. Önceden hazırlanan yalan iddianamelerle tutukladılar, YJK geçici dönem sözcüsü Ayla Akat Ata da hapse atıldı.

Dün de Cumhuriyet gazetesi basıldı. Yazarları gözaltına alındı. Artık “ülkede demokrasi var, daha henüz faşist diktatörlük yok” diyenlere ne söz söylenir bilemiyorum?

Bir ülkede 7 Haziran 2015’ten günümüze kadar parlamento çalışmıyorsa, kapalı devre AKP faşizminin ve Diktatörün emirleri ile açılıyor ve çalışıyorsa, bunun neresi daha demokrasi oluyor? Dimitrov’un faşizm tahlili uluslararası komünist platformunda veya Enternasyonal’de kabul gören bir tahlil. Bu tahlil, faşizmi “tekelci burjuvazinin, en gerici bağnaz kesimin uyguladığı baskı ve tahakküm aracı” olarak tanımlamıştır. Buna göre faşizmi uygulayanın İslamcı veya Hıristiyan, Yahudi, Paradoks, Putperest olması önemli değildir.

İktidarda ister İslamcı eliyle uygulansın, isterse başka gerici dinler adına uygulansın, bizi ilgilendiren, faşizmin gericilik olmasıdır.

Faşizm ilericilik değil, gericiliğin bir olgusuysa buna kılıf uydurmak kendi sonumuzu bekleyerek ölmektir. Bunun yerine Dimitrov’un faşizm tahliliyle hareket ederek faşizme karşı nasıl mücadele etmek gerekir?

Yeni bir mücadele şekli ile faşizme karşı ne yapılmalıdır? Nasıl mücadele etmek gerekir? Buna kafa yorarak bir arada mücadele etmenin zorunluklarını ortaya koymak her devrimci partinin, her örgütün, her demokratın, her yurtseverin görevi olmalıdır.

Faşizme karşı hangi cephe ve hangi emek-demokrasi cephesinde, nasıl örgütleniriz? Nasıl güçlerimizi birleştiririz? Konu bu olmalı!

Yoksa birleşemezsek, mücadeleyi önümüze koymazsak, yakında geleceğimiz çok aydınlık olmayacak. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Demokrasi sadece devrimci, demokrat, yurtseverlere lazım değil. O, “insanım” diyen, “insan gibi yaşamak istiyorum diyen” herkese lazımdır.

O halde faşizme karşı hayatın her alanında örgütlenmek gerekir. Faşizmi yok edecek tek güç örgütlü mücadeledir. Bunu bilince çıkararak ev ev, işyeri işyeri, okul okul, mahalle mahalle örgütlenmek zorunludur.

Mehmet Özcan
01 Kasım 2016

29 Ekim 2016

,

Cumhur


Hikmet Kıvılcımlı’nın “Cumhuriyetin varolma sebebi, saltanatın, yani doğu gericiliğinin ve emperyalizmin yani batı gericiliğinin yok edilmesi idi” tespiti, tümüyle bir vehimden ibarettir ve yanlıştır. Bu yanlış, duruma dair bir politik manevranın tezahürüdür.

Esasen doğu gericiliği “devlet”te; batı gericiliği “sivil toplum”da mündemiçtir ve sürmektedir. Devleti karşıya, sivil toplumu yanına alan her girişim, liberalleşmek zorundadır. Tersten, devleti yanına, sivil toplumu karşıya atan her adım, muhafazakâr sağ bir yönelimdir. Devlet ve sivil toplum ayrımı, iktidarın beslendiği önemli bir kaynaktır.

* * *

İsrail devleti, kendisine dair bir Yahudi kurgusu inşa ederek yürümeye mecburdur. Bu Yahudi inşa edildikten sonra devlet, o Yahudi’nin varolma sebebi olarak kendisini meşrulaştıracaktır. Yahudi, ancak İsrail devleti varsa vardır.

Dolayısıyla, “Cumhuriyet meşrudur nokta” diyen birisi, esas olarak burjuva hukukunun sınırları dâhilinde düşünüp hareket ettiğini söylemiş olmaktadır. Zira “meşru” “şeriata”, yani “hukuka uygun” demektir. Buradaki uygunluk, burjuvaların emri gereğidir. Bu lafı edenler, varlığını efendilere armağan etmiş demektir.

Toplumu kuran emperyalizm; devleti kuran “doğu gericiliği” ise eğer, bunların ikisine de ihtiyaç duyan mülkiyet-rekabet ilişkilerini karşıya atmak gerekir. Devletin “bensiz bir hiçsiniz” dediği kesimleri, günbegün inşa etmesi icap eder. Tıpkı Siyonizm gibi, devletin bu topraklardaki ideolojisi, bellidir.

Gene tıpkı Siyonizmin Yahudilikle alakası olmadığı gibi, Türklüğün Türk’le ve İslamîliğin de İslam’la bir alakası yoktur. Saltanat ve emperyalizm iç içe bu unsurları yoğurmakta, belirli kesimleri Türk ve Müslüman düşmanı olarak yetiştirip sahaya sürmektedir. Dost da düşman da aynı odağın mahsulüdür.

Bu mânâda ülkede Kürd’ün eleştirisi ile yetinmek mümkün değildir. Sırf başarıya ve güce aldanmak gerekmiyorsa, Müslüman’ın da eleştirisi güncellenmek zorundadır. Müslüman’ın itirazı, önceden sonraya, diyalektik maddî gerçeklik içerisinden idrak edilmelidir.

* * *

Fransa parlamentosunda bizdeki gibi ülke dışında yaşayan vatandaşlara tahsis edilmiş belirli bir milletvekili kontenjanı vardır. Bu kontenjan için oy kullanacaklar, Latin Avrupa ülkelerinde ikamet ediyor olmalıdır. Fransa’daki seçim hukukuna göre Türkiye, bu Latin Avrupa kategorisine girmektedir. Bizim solumuzun siyasete ve siyasette Fransız olmasının sebebini biraz burada aramak gerekir.

Devletin gerici, ortaçağ karanlığından çıkmış, yobaz bir çete eliyle yönetildiğine ikna olmak kolaydır. Zor olan, o çetenin geçmiş çetelerle ilişkisini açığa çıkarmak, devletin inşa edemediği Türk ve Müslüman içerisinden bir direnç hattı bulmak, yoksa kurmaktır. Artık herkes kolayı seçmiş, devletin reorganizasyonu dâhilinde kendisine biçilen role uygun kıvama gelmiştir. Baskının, zorun edebiyatı, bir futbol maçından bile mağduriyet üretecek düzeye kadar gerilemiştir. Zira baskı ve zor kimsenin umurunda değildir. Varlık onların varlığına armağandır.

* * *

“Bir Yahudi devleti olarak varolma hakkı”nı ülke içerisine ve dışına dayatan İsrail ile Türkiye arasındaki mesafe çok dardır. Kendisini Ortadoğu’nun tek modern, ilerici, özgürlükçü diyarı olarak pazarlayan İsrail’in gücünün yetmediği yerde Türkiye devreye girmektedir. Çölün ortasındaki bu vahada ilerici olmak, apolitizmdir. Yaşanan onca savaşa, dökülen onca kana ve gözyaşına sessiz kalınmasının sebebi bu apolitizmdir.

Mesele, sömürüye ve zulme karşı mücadelede yoldaşlar bulabilmek, yoksa inşa edebilmektir. Bu inşa, batıdan alınmış modeller, ilkeler, benzerlikler veya paralellikler üzerinden gerçekleşmeyecektir. Bu türden arayışlar, her daim siyaset dışıdır. Sürekli kılınmak istendiğinde, “doğunun” ya da “batının gericiliği”ne eklemlenilecektir.

Solun bir kesimi, cumhuriyetin inşa ettiği “halk”tan memnundur, bir kesimi de kurduğu devlete hasetle yaklaşmakta, pay istemektedir. Rum, Ermeni ile ilgili edebiyat, biraz da onlardaki zenginliğin, mal-servet birikiminin Batı ile ilişkide daha hayırlı olacağının düşünülmesi ile alakalıdır. Yoksa kimsenin onlardaki mazlumiyetle bir ilişkisi yoktur. Kürd’e verilen kerhen destek de sivil toplumcu, liberal bir mızırdanmadan ibarettir.

* * *

Son günlerin Cumhuriyet övgüsü, onca iddiasına karşın, halka kördür. Devletin inşa ettiği, kurduğu “halk” mitosu önünde secde edilmektedir. O “halk”ın gerçek halkla, Türk’le ve Müslüman’la alakası bulunmamaktadır. “Halk” dedikleri, birkaç makam, birkaç mevki, birkaç da emeklilik ikramiyesidir. Oradan mazlumların kolektif geleceğine dair bir şey çıkmaz.

Yüksek siyasetin serin koridorlarında dolaşmayı sevenler, ya halktan tiksiniyordur ya korkuyordur ya da ondan kaçıyordur. Halkın kavgasına sırtını dönenler, kavgayı halklaştıramazlar. Cumhuriyet övgüsü, halka dair değildir. Bitmiş tamamlanmış, zaten yaşanmış bir hikâyenin efsaneleştirilmesidir. O hikâyede her şey, bir avuç azınlığın iktidarına göre kaleme alınmıştır. Övme ve yüceltme, aşağının aşağılanması gereğidir.

Eren Balkır
29 Ekim 2016

,

Cumhuriyet Ödevi


Cumhuriyeti bizim sınıftan daha iyi bilen yoktur.

İlkokulda ulusunu, bayrağını, vatanını seven bir öğretmenimiz, hemen hemen hepsi “doğu kökenli” bizlere “cumhuriyet nedir?” diye zor bir soru sormuştu.

Biz “doğu kökenli” çocukların o gün dili dönmediği için nedenini çok da bilemediğimiz bir öfke belirmişti içimizde ama öğretmene de bir cevap verememiştik.

Sonra değerli öğretmenimiz, bize cumhuriyetin ne olduğunu çok iyi öğretti tabii.

Ödev:

“İki sayfa boyunca: CUMHURİYET virgül HALKIN KENDİ KENDİNİ YÖNETMESİDİR nokta yazacaksınız” dedi.

O gün bugündür cumhuriyetle aramda o iki sayfa var.

O gün yazdığım o iki sayfanın anlamını öğrendiğimde kendi coğrafyamda yaşananlarla kıyaslayınca daha bir korktum bu cumhuriyetten.

Halkın kendi kendini yönetmesi adı altında meğer halkın anası ağlatılmış, babası asılmış.

Hep böyle olur ama bu işler.

Zehri bala bandırıp bal diye yutturuyorlar.

Gerçekten halklarını önemseyen her türlü cumhuriyete eyvallah ama bu cumhuriyet o cumhuriyet olmadı hiç.

Şamil Tatlıcıoğlu
29 Ekim 2016

25 Ekim 2016

, ,

Corc Abdullah’a Özgürlük


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, 32 yıldır Fransız hapishanesinde tutulan tutsak yoldaş Corc İbrahim Abdullah’ı desteklemek amacıyla, 25 Ekim’de Gazze’deki Uluslararası Kızıl Haç Komitesi genel merkezi önünde bir miting tertipledi. Abdullah’ın özgürlüğüne kavuşmasını talep eden mitinge Cephe liderleri, Hapishane Komisyonu, Ahmed Sedat’la dayanışma kampanyası, politik partiler ve tutsaklarla şehidlerin aileleri katıldı.

Yoldaş Henin Ammar, etkinliği FHKC’nin tutsak genel sekreteri yoldaş Ahmed Sedat’ın mesajıyla açtı. Mesajda, tutsakların özgürlük mücadelesinin Corc Abdullah’ın özgürlük mücadelesinin ayrılmaz parçası olduğuna vurgu yapılıyordu. Mesajında Sedat, ayrıca emperyalizmin ve küreselleşmenin hâkim güçlerinin gerçeği çarpıtmalarını topa tutup, bu güçlerin özgürlük savaşçılarını terörist, katili de mağdur göstermeye çalıştıklarını söyledi.

Sedat’ın ifadesiyle, Corc Abdullah’ın özgürleştirilmesine dönük çabalar, sadece onun zaferini değil, tüm mazlum halkların, tüm siyasî suçluların ve işkence mağdurlarının zaferini mümkün kılacak, bu, hem insanlığın hem de Filistin’in özgürlük mücadelesinin zaferi olacak.

Sedat, ayrıca zulme, adaletsizliğe ve zorbalığa karşı mücadele eden Filistin, Lübnan ve her yerdeki savaşçıları selamdı.

Cephe’nin Gazze’deki Tutsaklar Komisyonu lideri yoldaş Allam Kâbi de bugün itibarıyla 33. yılına giren, Corc Abdullah’ın Fransız devleti tarafından tutsak edilişini kınadı. Kâbi, Abdullah’ın kayıtsız şartsız derhal serbest bırakılmasını talep etti ve onun serbest bırakılmasına yönelik tüm baskı araçlarının meşru olduğunu söyledi. Kâbi, konuşmasında ayrıca Abdullah’ın tüm ömrünü emperyalizme karşı mücadeleye ve Siyonizmin sömürgeci projesine karşı yürütülen direnişe adamış bir özgürlük ve adalet savaşçısı olduğunu ifade etti. Devamında Abdullah’ın Filistinlilerin, Arapların ve tüm halkların mücadelesinde tarihsel ağırlığa sahip bir isim olduğunu, onun radikal analiz ve direnişe karşı güçlü bağlılığını muhafaza ettiğini, bugün Fransız devletince tutsak edilmiş olmasının bir sebebinin de bu olduğunu söyledi.

Kâbi, konuşmasında Abdullah’ın davasının işgalci gücün hapishanelerinde çile çeken binlerce Filistinli tutsağın davasıyla yakından bağlantılı olduğu hususu üzerinde durdu ve iki meselenin asla birbirinden ayrıştırılamayacağını söyledi. Özgürlük savaşçısı olan Corc Abdullah’ı bir “terörist”miş gibi göstermeye çalışan ırkçı yasalara da sert eleştiri yönelten Kâbi, bu yasaların Filistinli tutsakları “terörist” olarak etiketleyen yasalarla aynı olduğuna işaret etti. Konuşmasının ilerleyen kısmında Lübnan devletine onun Corc Abdullah’ın serbest kalması için ciddi bir baskı uygulaması ve gereken sorumluluğu alması çağrısında bulundu. Ayrıca Corc Abdullah’ın serbest bırakılması için kurulan hareketin devam etmesini, bu yönde Fransız devletine baskı uygulanmasını, hareketin bilhassa Siyonist hapishanelerdeki cesur tutsakların desteklenmesine dönük hareketin bir parçası olarak yürütülmesini talep etti.

Kâbi konuşmasını, Abdullah’ın serbest kalması yönünde hep birlikte baskı uygulanması amacıyla Filistinli, Arap ve uluslararası devrimci güçler arasında bir koordinasyonun kurulacağı konusunda güvence vererek bitirdi.

Etkinlikte ayrıca Corc Abdullah ve Filistinli tutsakların hapiste olmaları konusunda suç ortaklığı bulunan üç liderin, Fransız Cumhurbaşkanı Francois Hollande, ABD Başkanı Barack Obama ve Siyonist Başbakan Benjamin Netanyahu’nun resimleri de yakıldı.

FHKC
25 Ekim 2016
Kaynak

24 Ekim 2016

,

Punk Ölmedi

Yıllar önce devrimci fikirlerle tanışıp bu fikirlerin gerçekleşmesine heves ettiğimizde anne ve babalarımızın bize çok temel bir nasihatleri olurdu. Bu nasihat, kafamızda taşıdığımız fikirlerin gerçekleşmesine heves ettiğimiz yolun yanlışlığıyla ilgiliydi. Bu fikirleri öyle bir iktidar savaşı aracılığıyla gerçekleştiremezdik. Çünkü hem karşımıza aldığımız devlet çok güçlüydü hem de adına iktidar mücadelesi vermeye heves ettiğimiz halk buna değmezdi. 

Eğer illaki bu fikirlerin gerçekleşmesine ilişkin duyduğumuz hevesi içimizde bir türlü bastıramıyorsak, tutulması gereken yol belliydi. 

Çok çalışıp okumalı, üniversiteye girmeli, hâkim, savcı, polis, asker, doktor, vali, kaymakamlık gibi makamları mesken tutmalı ve bu mesken tuttuğumuz makamlardan istifade ederek halkımıza fikirlerimiz doğrultusunda hizmet etmeliydik. Hem böylelikle genç yaşımızda olmayacak bir düşün peşinde perişan olup harcanmazdık hem de bu ceberut devletin içine yerleşerek onu bir parça kendi zihniyetimiz doğrultusunda şekillendirirdik. 

Ancak anne babalarımızın bize devlete belli makamları mesken tutmak suretiyle içten fethetmeyi mi önerdiği yoksa devleti böylesi bir yolla solculaştırmayı mı önerdiği pek açık değildi. Ancak bu nasihatlerini o günlerde de devlette örgütlenmeleriyle meşhur fetöcülerle örneklendirdiklerine göre, galiba bize bir içten fütuhat metodu öneriyorlardı. Biz de onlar gibi yapmalı, asker, polis, savcı, hâkim olmalı ve böylesi bir güce dayanarak o kutsal saydığımız düşüncemiz doğrultusunda halkımıza hizmet etmeliydik. Genel olarak bu nasihate iki noktadan karşı çıkardık. Devlette ne kadar makam, mevki, pozisyon elde edersek edelim, devlet bu pozisyonlarda istediğimiz gibi çalışmamıza izin verecek bir yapısallığa sahip değildi. Yani ne kadar da faili meçhulleri aydınlatmaya ya da onlarla mücadele etmeye inançlı bir savcı olsak da devlet yapısal olarak kontr-gerilla özelliğine sahip olduğu müddetçe (ki bu özellik, devletin politik-hukukî yapısına içkin bir özellikti) solcu bir savcı olmamız genel durumu pek de değiştirmeyecekti. Bu nasihate karşı koyduğumuz ikinci nokta, Komünist Manifesto’da kulağımıza küpe olmuş bir ilkeydi. Aynen şöyle derdi Manifesto’da:

“Komünistler görüşleriyle amaçlarını gizlemeye gönül indirmezler. Amaçlarına ancak bugüne dek süregelen tüm toplumsal düzeni zorla devirmekle ulaşılabileceğini açıkça söylerler. Varsın egemen sınıflar komünist devrim korkusuyla titresin.” [Komünist Manifesto, K.Marx-F.Engels, çev. Levent Kavas, İthaki yay., 2006, syf. 145.]

Aslında bu ilke, komünist bir bireyin görüşlerini gizleme gereksinimi duymamasıyla ilgili etik bir ilke değildir. Bu, varolan toplumsal düzene içkin olan sorunun ayan beyan ortada olduğunu ve bu soruna ilişkin çözümün bu ayan beyanlığın gerektirdiği bir biçimde ifadelendirilmesinden başka bir yolu olmadığının bilincini anlatan epistemolojik bir ilkedir. Marx “unrecht schlechtin” der. Kati adaletsizlik, mutlak haksızlık ya da düpedüz haksızlık. Kapitalist toplum, tüm işleyiş ve örgütlenişiyle düpedüz bir haksızlığın, yani apaçık, ayan beyan ortada olan bir haksızlığın içkin olduğu bir formdur. Bu içkinliği ifade etmek de bu içkinliğin çözümünün ne olduğunu ortaya koymak da daha baştan komünist bir bireyin görüş ve amacının apaçık olarak ortaya konulmasını belirler. Böylesi bir epistemoloji, uygun zamana kadar sistem içinde güç biriktirip sonra bu uygun zamanda harekete geçme üzerine praksisleşemez. Mülksüzleri, emekçileri, proleterleri harekete geçirmek, onların zaten her gün başlarına gelen açık seçikliği açık seçik olarak ifade etmekle olanaklıdır.

Şimdi hayatın diyalektiği, yıllar önce anne babalarımızın bize önerdiği metodu, bu metodu uygulayan bir yapının başına gelenlerle yanıtlamış bulunuyor. Cemaat, yıllar boyunca binbir fesat, hile, hurdayla devlette mesken tuttu. Hâkimi, savcısı, polisi, askeri, valisi, kaymakamı, öğretmeniyle devlete yerleşen devasa bir güç oldu. İktidar paylaşımında söz sahibi oldu ve belli bir dönem istediği işleri istediği şekilde yaptı. Ama gel gör ki 3 yıla yakın süren bir iç fetretin ve devlet içi savaşın tarafı oldu. Son olarak ordu içindeki gücüyle bir cunta hareketine teşebbüs etti ve sonuç ortada.

Reel politik kendi sonuçlarına varacak ve resmî tarihe kayıtlanacaktır. Burada bu sonucun dışında dikkat çekilmesi gereken iki nokta vardır. İlki devleti içten fethetme gibi bir yöntemin kadim ve ceberut devlet geleneği tarafından sindirilemeyeceği ve kusulacağının ortaya çıkmasıdır. Toplumsal sistem, ya reform yoluyla yumuşatılır ya da devrim yoluyla parçalanır. Bunların dışındaki yollar elbette ki yollardır, ama politik yollar değildir. Toplumsal form, ona ancak politik bir yol üzerinden ulaşıldığında etki alır. Çünkü toplumsal form, zaten daha baştan politik olanın özselliğiyle belirlenmiştir. Bu da πόλιϛtir (polis, eski Yunancada kent, şehir, şehir devleti, devlet anlamlarına gelen kelime. İnsanın bir-aradalığını insanın politik özü olarak belirleyen tarihsel deneyimin kavramsallığını da karşılar) yani konuşma, çalışma, paylaşma, anlama, dinleme, iletişim, karşılıklı yarar gibi usullerle oluşmuş bir-aradalıktır. Bu bir-aradalık, kendisine dokunulması yolunu bu yüzden daha baştan politik bir form sahibi olma zorunluluğuyla yükler. Ama statükoya kendini zerk edip oraya yerleşmek ve bu yerleşme üzerinden toplumsal forma dokunmaya çalışmak, baştan zorunlu olarak varsayılan politik form sahibi olma gereğini dışladığı için statüko bu güçleri ya kusar ya da kullanıp atar. Yıllar içerisinde gözümüzün önünde olan da budur. İkinci farklı sonuç “vatan hainliği” kategorisiyle ilgilidir. Kategori de eski Yunanca kökenli bir kelime. Esasta suçlama, itham demek. Yıllar boyunca bu kategori sol, sosyalist düşünceye yüklenirdi (sonradan buna Kürt hareketi de eklendi). Yani sol düşünce bu kategoriyle kategorize edilirdi. Sol, sosyalist düşünceye sahip olmak, servet düşmanlığı yanında vatan hainliği kategorisini de daha baştan yüklenmeyi içeriyordu. Şimdi bu yüklenme paylaşılmıştır. Sağ liberalizm ve muhafazakârlıkla yüklü bir İslamcılığın yıllarca taşıyıcısı olmuş bir yapı artık bu kategorinin paydaşıdır. Kimse dış güç, ajanlık gibi paravanların arkasına saklanmasın. Yıllar boyunca tüm söylemi, anlayışı, dünyaya ve hayata bakışı, kültürü ve bilinci sağ muhafazakâr bir harca sahip İslamcı bir örgütlenme vatan hainliği kategorisinin altına düşmüştür.

Şimdi yıllar sonra bize nasihat eden anne babalarımızın karşısına geçip, biraz nostalji biraz da hayatın diyalektiğinin öğreticiliği adına, Komünist Manifesto’nun son paragrafındaki cümleleri yeniden tekrar edebiliriz.

“Komünistler görüşleriyle amaçlarını gizlemeye gönül indirmezler. Amaçlarına ancak bugüne dek süregelen tüm toplumsal düzeni zorla devirmekle ulaşılabileceğini açıkça söylerler. Varsın egemen sınıflar komünist devrim korkusuyla titresin.”

Ozan Çılgın
24 Ekim 2016

21 Ekim 2016

,

Dümen

Sonuçta kurmay olmak için komutanların sıraya dizilip el öptüğü adamdan söz ediyoruz. Devlet geleneği, boşluk bırakmadan ilerlemek zorunda.

Osmanlı’dan beri böyle. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüceltildiği, münferit, tekil, havada asılı bir varlık olarak takdim edildiği ideolojik evren, sorunlu. Gelenek devam ediyor. Tarihçilerin tespitine göre, yeni gelen padişah, eski padişahın destek vermediği güç odaklarını arkalıyor. Korku ve umut belli bir gerilimde işliyor.

Bu açıdan Sol, ideolojik ve politik düzeyde yüzüne gülenlere dikkat etmek zorunda. O maskelerin ardındaki burjuvaziyi ve devleti görmüyorsa, kendisini neden sol olarak nitelendirir?

Mehmet Ağar’ın TKP ve solcular ile ilgili sözlerine hümanist ve ağlak bir cevap vermenin anlamı yok. “O benim yoldaşımı öldürdü” diye mızırdanmak nafile. Darbe komisyonuna söylediği diğer sözlere de bakmak lazım.

Ağar’a göre, hiyerarşi, disiplin ve işbölümü, sadece devletin tekelinde. Onun dışındakilere ise bu üç kavrama küfretmek düşüyor. O, ast-üst ilişkisi konusunda astlarına ders veriyor. Ama bir yandan da sempatizanların rehabilite edilmesinden bahsediyor. Rehabilitasyon, köken olarak, “kolayca yönetilen”, “dişine uygun” demek. Ağar, TKP mesajı ve sempatizan değerlendirmesi üzerinden kendisini üste yazıyor. Kolayca yönetilecek, devletin dişine uygun bir kitle yaratmak istiyor.

Bu sözlere “ama sen yoldaşımı öldürdün” diye tepki verenler, Ağar’ın sözlerine zımnen onay veriyorlar. Kötü, ceberut devlete bireyin ayak bastığı yerden “ayar” vermeye indirgeniyor siyaset. Ağar’ın ayarı bununla ilgili. Bu ayar, Erdoğan’ın muhtar toplantısındaki sözleriyle ilişkili. Gerilimin dışında, sorumluluktan azade, akıl vermek, devleti belli bir kıvama çekmek, artık tek yapılan iş bu.

Faşizm içe dönmüş emperyalizm; emperyalizm dışa dönmüş faşizm. “Yurttaş devletin işgali altında” diyenler bu gerçeği karartmak için varlar. Siyaset, devletin geriye giden dümenini kırmaya indirgenmiş durumda. Sonuçta dümene örgütlenmektir bu.

Meta ve paranın akışı eşitliğe ve özgürlüğe muhtaç. Solun bu eşitliğe ve özgürlüğe aldandığı açık. Ayıraçlarını suya bırakmış. Sorun, kriz hâli belki de bununla alakalı. Erdoğan, bu noktada bir bahaneden ibaret. Kaybettiklerine üzülmelerine bakılmasın, kişisel acının ötesinde, verilen sözlerin en ufak yele terk edilmesidir kederli olan.

Ağar, devletin dümeninde konuşuyor. Sempatizanları “iflah etmek”, “rehabilitasyona tabi tutmak” için o lafları sarfediyor. Onları “temiz fikir adamları” hâline getirmek istiyor. Bu erkekçi söyleme kızmamız gerekmiyor muydu?

Bu ağlak tarzın güncellendiği bir örnek de “Türkiye solu sözlüğü”. Mizahi, nostaljik bir içeriği olsa da bu çalışma, bugün “kaybettiklerimiz” listesine dönüştürülüyor. Zaten "şehid" demek artık suç, lügatten çıkartıldı. Sözlüğün sözlük olmaktan çıkartılıp “biz ne büyük örgüttük be!” edebiyatına indirgenmesi, solun hal-i pürmelali. Kavramdan, teoriden, ideolojiden kaçışın kılıfı bu. Durum ve dönem analizleri artık alay konusu ediliyor. IŞİD’liler gibi, Kur’an da Allah da Peygamber de kişisel varlığa indirgenip kapatılıyor. “Devrim benim” deniliyor. Bu cümle ile hem benliğe hem de mülkiyete işaret ediliyor. Sol içi rekabet ve mülkiyet ilişkileri, bu tür marazlar üretiyor. Artık üstün gelmek, tartışmaya galebe çalmak için içeriye dönük hamleler yapılıyor. Siyaset bu.

Çünkü hiçbir örgüt, Ağar’ın iflah etmek istediği sempatizanlarına, kitle nasıl örgütlenir, duruma nasıl müdahale edilir, araçlar nasıl geliştiriliri öğretmiyor. Sadece rakip örgüt ve örgütlere nasıl fark konulacağı, onlara nasıl üstün gelineceği öğretiliyor. Üç-beş yıllık yoğun pratiğin yorgunluğu ile Ağar’ın rehabilitasyon süreci devreye giriyor. O nedenle bazı örgütlerin “bizim yoldaşımıza ajanlık teklif edildi” diye “uydurma” haberler yapmasına gerek yok. Tersten, şu soru gündeme gelir: “teklifi kabul edenler kim?”

Mücadele, ezeli ebedi olan müşterek bir gerçeklik. Mülk edinmek ve rekabetle “özne oldum” zannetmek, beyhude. Ona ait olmak, adsız adressiz oluşun içine girmek gerekiyor. O, her daim özel olana, özel kılana kılıç sallamayı emrediyor. O aşka örgütlenmek şart.

Eren Balkır
20 Ekim 2016

19 Ekim 2016

,

Pus

Liberalizmin ve sosyal demokrasinin kuşatması altındayız. İlki ezilenlerin; ikincisi sömürülenlerin öfkesini boğmak için var. Bir de bunlara ele “silâh” alınca bu kuşatmadan azade olduklarını zannedenler ekleniyor.

Emperyalizm ve devlet iç içe, yoğruluyor. Liberalizm ve sosyal demokrasi, siyaseti ve ideolojiyi belirlediği ölçüde, yoğrulma süreci kendisine ait bir yol buluyor. Sınırlar sınıfsallıktan; sınıflar sınırlarından kurtuluyor. Geniş bir özgürlükler âleminde kulaç attığımızı zannediyoruz. Bu baskı ortamı, bu nedenle sessizlikle karşılanıyor. Herkes, hâlinden, sınıfsallığından ve sınırlarından memnun.

* * *

Radikal gazetesi sonrası, onun devamı olduğunu söyleyen bir yayın çıkıyor. Gazete Duvar, bugünlerde Suriye ile ilgili haberler geçiyor. Suriye’de Kürdlerin şarkıcı bile olamadıklarından[1] bahsediyor, ellilerin başında askerî darbeyle başa geçmiş bir batı uşağını göklere çıkartmaya çalışıyor.[2]

Bu haberler, beş yıldır solun neden Suriye konusunda sessiz kaldığını da izah ediyor. Suriye’nin tek bir eylemi, tek bir bildiriyi, tek bir tepkiyi hak etmediği düşünülüyor. Liberalizmin ve sosyal demokrasinin kıskacı ile alakalı bir gelişme bu.

O kıskaçta Suriye, “geri, milliyetçi, yoz bir çöl toprağı” olarak görülüyor. Ne olursa olsun, Türkiye’nin geldiği hâle şükür duaları ediliyor. En komünisti bile bu durumda. Suriye’ye bakıp içten içe mevcut hâle şükürler ediliyor. Liberalizm ve sosyal demokrasi, zehir gibi, kana damla damla işliyor.

* * *

Kendisiyle yaptığı mülâkatı takdim ederken Bloomberg, Soros’u “insanî yardımların şampiyonu” olarak niteleyip övüyor ve ardından da onun Sovyetler’in yıkılması için harcadığı yüz milyonlardan bahsediyor. Böylelikle, dolaylı olarak, Soros’un Sovyetler’in yıkılmasına katkı sunmakla insanlığa yardım ettiği söylenmiş oluyor.

Sovyet sonrası sol-sosyalist hareketlerin genel seyri, belirli bir özgürlük vurgusu üzerine şekilleniyor ve mevcut rüzgârla yelkenler şişiriliyor. Duvar gazetesinin Edip Çiçekli’yi övmesinin sebebi burada. Onlar da inanıyorlar, Sovyetler’in insanlık düşmanı bir varlık olduğuna. Onlar da o dönemdeki tüm güç ilişkilerinin bireye halel getirdiğine iman ediyorlar. Batı menşeli ideolojik propagandaya o nedenle bu kadar aşkla bağlılar. Suriye karşısında el ovuşturmalarının bir sebebi burada. Emperyalizm, kendisini devlet zanneden bireyleri içten içe yoğuruyor.

* * *

Millî ve dinî olana düşmanlıktan kim söz ediyorsa, liberalizmin ve sosyal demokrasinin kuşatması adına konuşuyor. Millî ve dinî olanın karşısına tek kişilik cumhuriyetler olarak çıkılıyor, herkesi bu şekilde lime lime edip, bireysel cumhuriyetlerine kul etmek istiyorlar. Aldıkları emir, bu yönde. Cumhuriyetinin bayrağı olarak kimisi kadın pedini, kimisi cinsel hazzı, kimisi entelektüel birikimini tercih ediyor. Kimse, Sabahattin Ali’nin romanını bilmeyen kadının aşağılanmasında, o kadının kadınlığına, laikliğine dair notlar düşme ihtiyacı duymuyor. O solcuların gündüz saati onca baskı ve zulme rağmen, neden magazin programı izlediğini kimse sormuyor. Asıl alay edilmesi gereken husus bu.

Asıl dert, kuşatmanın, baskının neticesinde egemenlerin bizim “üstün olan yanlarımız”ı öne çıkartmaya mecbur etmeleri. Bu öne çıkartılan hususların, gene onların diliyle gerçeğe havale edilmeleri. Bizde üstün olduğunu düşündüğümüz şeyi, gene egemenden öğrenerek yüceltiyoruz, onu hiç sorgula(t)mamamızın sebebi burada.

* * *

Soros, aynı mülâkatta, yüzlerce Roman’ı eğittiğinden bahsediyor. Bunda ezilen Romanlara dair notlar çıkartanlar, kendi birey cumhuriyetlerine yönelik olumlu sonuçlara ulaşıyorlar. Soros’un derdi, Romanlar değil. Paranın ve emtianın akış yönü, akışa verilmiş güvenceler. O liberal ve sosyal demokrat kuşatma, kimsenin umurunda değil, önemli olan, bu akış yönünde kimlere zulmedileceği.

Bir akademisyen (Neşe Özgen) çıkıyor, uluslararası bir akademi grubuyla Balkanlar’da sınır çalışmaları yaptığından bahsediyor. Aktardığına göre, sırada Kafkaslar varmış. Bu çalışmaların emperyalizmin hâlen daha karıştırdığı, hâlen daha kendince bir istikrarı dayattığı bölgeler olmasına dair tek bir soru bile sorulmuyor. Anti-emperyalizmin artık faşizm olarak kodlandığı bir gerçeklikteyiz zira.

Aynı kadın akademisyen, Balkanlar’da mültecilerin yürüdüğü alternatif yollardan bahsediyor ve sınırları kesen bu yolların eski Roma’ya ait yollar[3] olmasında mistik anlamlar buluyor. Tüm bu bilimselliği dâhilinde kimse, ondan Spartaküs’ün yürüdüğü yolları bulmasını tabii ki beklemiyor.

Sermayenin ve emtianın akacağı yolların bulunması, önceden akademiye tevdi edilen bir iş olmalı. O akademi, bugün Roma İmparatorluğu’nu övüyor. Yeni Roma’dan alınan feyz ve fulus, bunu emrediyor.

Tüm bu akademisyenler ve gazeteciler, devleti nötr bir olgu olarak ele alıyorlar ve Tayyip’i, AKP’yi buradan eleştiriyorlar. “Devlet bana bakmalı, korumalı” gibi tuhaf cümleler sarf ediyorlar. Sınıfsal ilişkilerden arındırılmış, nötr bir devlet var ve bu isimler, o devleti hizaya sokmaya çalışıyorlar. “Devletin bize borcu var”[4] diyorlar. Devletin yurttaşı işgal ettiğinden bahsediyorlar. Tuhaf liberal devlet-sivil toplum ayrımları yapıyorlar. Böylelikle devletin sivil toplum ve yurttaşta; yurttaşın devlette nasıl inşa edildiğini örtbas ediyorlar.

Kim el uzatırsa, ona yüzlerini dönüyorlar. Ve hâlâ şeriattan, gericilikten dem vuruyorlar. Çünkü o nötr, bağımsız, sınıfdışı devletin AKP kirinden arındırılması lazım, o nedenle Kemalizme sesleniyorlar. “Devirin artık şunu!” diye bağırıyorlar. Buna da Marksizm, sosyalizm falan diyorlar. En alçak kitle kuyrukçuluğu, en alçak siyaseti ve ideolojiyi çağırıyor.

* * *

Liberalizm ve sosyal demokrasi kuşatması, masaya oturup ezilenler ve işçiler adına konuşanlar eliyle perçinleniyor. Demirtaş’ın başkanlık meselesini mizahın konusu hâline getirmesi, olguyu hafifletiyor ve onun iyice bilinçlere olumlu bir gerçeklik olarak yedirilmesini sağlıyor. Bireyselleşen mesele, yüklerinden kurtuluyor.

“Türkiye Musul’u almak istiyor” lafı da aynı yere oturuyor. Sırrı Süreyya’nın “servet transferi” hocası Yalçın Küçük, “yıllardır Suriye’yi ve Irak’ı alalım” diyor. Süreyya, Kasım Süleymanî’yi muhtemelen o nedenle sevmiyor.

Ha liberal ha sosyal demokrat, varolan Türkiye’den memnun hâl, hepimize yetiyor. Suskunluğumuzun, puslu havanın, o içimize inen kurtların sebebi burada.

Masayla düşünenin, durmadan “çözüm süreci de çözüm süreci” diye ünleyenin, ezilenlerle veya işçilerle bir muhabbeti olamıyor. Akademi ve gazetecilik, liberal-sosyal demokrat kuşatmanın tahkim edildiği alan. Teori ve ideoloji, ezilenlerle ve işçilerle ortak bir mücadelenin ürünü değil, o masalarda üretiliyor. O tahkimat alanında yer yurt edinmek için uğraşılıyor. Bireysel cumhuriyetler ile egemenlerin cumhuriyeti eleştiriye tabi tutuluyor.

Millet ve din içi sınıfsal gerilimleri yönetmek, gene egemenlere kalıyor. Bireysel cumhuriyet sahipleri, hâllerinden memnunlar, maaşları allı pullu, villaları, köşkleri, ezberlediği yalanları, bol ajitasyonlu cümleleri var. Ama gerçekte zulüm ve sömürü, ona karşı mücadeleyle birlikte, dipten derinden, başka bir yolda ilerliyor. Öncelikle bu pusun dağıtılması gerekiyor.

Eren Balkır
19 Ekim 2016

Dipnotlar:
[1] Evrim Hikmet Öğüt, “Suriye’de Kürtler Müzisyen Olamaz”, 12 Ekim 2016, Duvar.

[2] Seran Vreskala, “Dedesi Eskiden Suriye’yi Yönetirdi”, 19 Ekim 2016, Duvar.

[3] “Neşe Özgen Söyleşisi”, 7 Ekim 2016, Reportare.

[4] Karin Karakaşlı, “Borçlar”, 11 Ekim 2016, Duvar.