Cumhur

Hikmet Kıvılcımlı’nın “Cumhuriyetin varolma sebebi, saltanatın yani doğu gericiliğinin ve emperyalizmin yani batı gericiliğinin yok edilmesi idi” tespiti tümüyle bir vehimden ibarettir ve yanlıştır. Duruma dair bir politik manevranın tezahürüdür.
Esasen doğu gericiliği “devlet”te; batı gericiliği “sivil toplum”da mündemiçtir ve sürmektedir. Devleti karşıya, sivil toplumu yanına alan her girişim, liberalleşmek zorundadır. Tersten, devleti yanına, sivil toplumu karşıya atan her adım, muhafazakâr sağ bir yönelimdir. Devlet ve sivil toplum ayrımı, iktidarın beslendiği önemli bir kaynaktır.
İsrail devleti, kendisine dair bir Yahudi kurgusu inşa ederek yürümeye mecburdur. Bu Yahudi, inşa edildikten sonra devlet, o Yahudi’nin varolma sebebi olarak kendisini meşrulaştıracaktır. Yahudi, ancak İsrail devleti varsa vardır.
Dolayısıyla “Cumhuriyet meşrudur nokta” diyen birisi, esas olarak burjuva hukukunun sınırları dâhilinde düşünüp hareket ettiğini söylemiş olmaktadır. Zira “meşru” “şeriata”, yani “hukuka uygun” demektir. Buradaki uygunluk, burjuvaların emri gereğidir. Bu lafı edenler, varlığını efendilere armağan etmiş demektir.
Toplumu kuran emperyalizm; devleti kuran “doğu gericiliği” ise eğer, bunların ikisine de ihtiyaç duyan mülkiyet-rekabet ilişkilerini karşıya atmak gerekir. Devletin “bensiz bir hiçsiniz” dediği kesimleri, günbegün inşa etmesi icab eder. Tıpkı Siyonizm gibi, devletin bu topraklardaki ideolojisi, bellidir.
Gene tıpkı Siyonizmin Yahudilikle alakası olmadığı gibi, Türklüğün Türk’le ve İslamîliğin de İslam’la bir alakası yoktur. Saltanat ve emperyalizm iç içe bu unsurları yoğurmakta, belirli kesimleri Türk ve Müslüman düşmanı olarak yetiştirip sahaya sürmektedir. Dost da düşman da aynı odağın mahsulüdür.
Bu mânâda ülkede Kürd’ün eleştirisi ile yetinmek mümkün değildir. Sırf başarıya ve güce aldanmak gerekmiyorsa, Müslüman’ın da eleştirisi güncellenmek zorundadır. Müslüman’ın itirazı, önceden sonraya, diyalektik maddî gerçeklik içerisinden idrak edilmelidir.
Fransa parlamentosunda bizdeki gibi ülke dışında yaşayan vatandaşlara tahsis edilmiş belirli bir milletvekili kontenjanı vardır. Bu kontenjan için oy kullanacaklar, Latin Avrupa ülkelerinde ikamet ediyor olmalıdır. Fransa’daki seçim hukukuna göre Türkiye, bu Latin Avrupa kategorisine girmektedir. Bizim solumuzun siyasete ve siyasette Fransız olmasının sebebini biraz burada aramak gerekir.
Devletin gerici, ortaçağ karanlığından çıkmış, yobaz bir çete eliyle yönetildiğine ikna olmak kolaydır. Zor olan, o çetenin geçmiş çetelerle ilişkisini açığa çıkarmak, devletin inşa edemediği Türk ve Müslüman içerisinden bir direnç hattı bulmak, yoksa kurmaktır. Artık herkes kolayı seçmiş, devletin reorganizasyonu dâhilinde kendisine biçilen role uygun kıvama gelmiştir. Baskının, zorun edebiyatı, bir futbol maçından bile mağduriyet üretecek düzeye kadar gerilemiştir. Zira baskı ve zor kimsenin umurunda değildir. Varlık onların varlığına armağandır.
“Bir Yahudi devleti olarak varolma hakkı”nı ülke içerisine ve dışına dayatan İsrail ile Türkiye arasındaki mesafe çok dardır. Kendisini Ortadoğu’nun tek modern, ilerici, özgürlükçü diyarı olarak pazarlayan İsrail’in gücünün yetmediği yerde Türkiye devreye girmektedir. Çölün ortasındaki bu vahada ilerici olmak, apolitizmdir. Yaşanan onca savaşa, dökülen onca kana ve gözyaşına sessiz kalınmasının sebebi bu apolitizmdir.
Mesele, sömürüye ve zulme karşı mücadelede yoldaşlar bulabilmek, yoksa inşa edebilmektir. Bu inşa, batıdan alınmış modeller, ilkeler, benzerlikler veya paralellikler üzerinden gerçekleşmeyecektir. Bu türden arayışlar, her daim siyaset dışıdır. Sürekli kılınmak istendiğinde, “doğunun” ya da “batının gericiliği”ne eklemlenilecektir.
Solun bir kesimi, cumhuriyetin inşa ettiği “halk”tan memnundur, bir kesimi de kurduğu devlete hasetle yaklaşmakta, pay istemektedir. Rum, Ermeni ile ilgili edebiyat, biraz da onlardaki zenginliğin, mal-servet birikiminin Batı ile ilişkide daha hayırlı olacağının düşünülmesi ile alakalıdır. Yoksa kimsenin onlardaki mazlumiyetle bir ilişkisi yoktur. Kürd’e verilen kerhen destek de sivil toplumcu, liberal bir mızırdanmadan ibarettir.
Son günlerin Cumhuriyet övgüsü, onca iddiasına karşın, halka kördür. Devletin inşa ettiği, kurduğu “halk” mitosu önünde secde edilmektedir. O “halk”ın gerçek halkla, Türkle ve Müslüman’la alakası bulunmamaktadır. “Halk” dedikleri, birkaç makam, birkaç mevki, birkaç da emeklilik ikramiyesidir. Oradan mazlumların kolektif geleceğine dair bir şey çıkmaz.
Yüksek siyasetin serin koridorlarında dolaşmayı sevenler, ya halktan tiksiniyordur ya korkuyordur ya da ondan kaçıyordur. Halkın kavgasına sırtını dönenler, kavgayı halklaştıramazlar. Cumhuriyet övgüsü, halka dair değildir. Bitmiş tamamlanmış, zaten yaşanmış bir hikâyenin efsaneleştirilmesidir. O hikâyede her şey bir avuç azınlığın iktidarına göre kaleme alınmıştır. Övme ve yüceltme, aşağının aşağılanması gereğidir.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: