Pus

Liberalizmin ve sosyal demokrasinin kuşatması altındayız. İlki ezilenlerin; ikincisi sömürülenlerin öfkesini boğmak için var. Bir de bunlara ele “silâh” alınca bu kuşatmadan azade olduklarını zannedenler ekleniyor.
Emperyalizm ve devlet iç içe, yoğruluyor. Liberalizm ve sosyal demokrasi siyaseti ve ideolojiyi belirlediği ölçüde, yoğrulma süreci kendisine ait bir yol buluyor. Sınırlar sınıfsallıktan; sınıflar sınırlarından kurtuluyor. Geniş bir özgürlükler âleminde kulaç attığımızı zannediyoruz. Bu baskı ortamı bu nedenle sessizlikle karşılanıyor. Herkes hâlinden, sınıfsallığından ve sınırlarından memnun.
Radikal gazetesi sonrası, onun devamı olduğunu söyleyen bir yayın çıkıyor. Gazete Duvar, bugünlerde Suriye ile ilgili haberler geçiyor. Orada Kürdlerin şarkıcı bile olamadığından bahsediyor, ellilerin başında askerî darbeyle başa geçmiş bir batı uşağını göklere çıkartmaya çalışıyor. Bu haberler, beş yıldır solun neden Suriye konusunda sessiz kaldığını da izah ediyor. Suriye’nin tek bir eylemi, tek bir bildiriyi, tek bir tepkiyi hak etmediği düşünülüyor. Liberalizmin ve sosyal demokrasinin kıskacı ile alakalı bir gelişme bu. O kıskaçta Suriye geri, milliyetçi, yoz bir çöl toprağı olarak görülüyor. Ne olursa olsun Türkiye’nin geldiği hâle şükür duaları ediliyor. En komünisti bile bu durumda. Liberalizm ve sosyal demokrasi, zehir gibi kana damla damla işliyor.
Soros’la yapılan bir Bloomberg mülâkatı öncesi Soros, “insanî yardımların şampiyonu” olarak övülüyor ve onun Sovyetler’in yıkılması için harcadığı yüz milyonlarca dolardan söz ediliyor. Böylece Soros’un Sovyetler’in yıkılmasına katkı sunmakla insanlığa yardım ettiği söylenmiş oluyor. Sovyet sonrası sol-sosyalist hareketlerin genel seyri, belirli bir özgürlük vurgusu üzerine şekilleniyor ve mevcut rüzgârla yelkenler şişiriliyor. Edip Çiçekli’yi övmelerinin sebebi burada. Onlar da inanıyorlar Sovyetler’in insanlık düşmanı bir varlık olduğuna. Onlar da o dönemdeki tüm güç ilişkilerinin bireye halel getirdiğine iman ediyorlar. Batı menşeli ideolojik propagandaya o nedenle bu kadar aşkla bağlılar.
Millî ve dinî olana düşmanlıktan kim söz ediyorsa, liberalizmin ve sosyal demokrasinin kuşatması adına konuşuyor. Millî ve dinî olanın karşısına tek kişilik cumhuriyetler olarak çıkılıyor, herkesi bu şekilde lime lime edip, bireysel cumhuriyetlerine kul etmek istiyorlar. Aldıkları emir bu yönde. Cumhuriyetinin bayrağı olarak kimisi kadın pedini, kimisi cinsel hazzı, kimisi entelektüel birikimini tercih ediyor. Kimse Sabahattin Ali’nin romanını bilmeyen kadının aşağılanmasında, o kadının kadınlığına, laikliğine dair notlar düşme ihtiyacı duymuyor. O solcuların gündüz saati onca baskı ve zulme rağmen, neden magazin programı izlediğini kimse sormuyor. Asıl alay edilmesi gereken husus bu.
Asıl dert, kuşatmanın, baskının sonucunda egemenlerin bizi üstün olduğumuza dair yanlarımızı öne çıkartmaya mecbur etmeleri. Bu öne çıkartılan hususların, gene onların diliyle gerçeğe havale edilmeleri. Bizde üstün olduğunu düşündüğümüz şeyi, gene egemenden öğrenerek yüceltiyoruz, onu hiç sorgula(t)mamamızın sebebi burada.
Soros, aynı mülâkatta yüzlerce Roman’ı eğittiğinden bahsediyor. Bunda ezilen Romanlara dair notlar çıkartanlar, kendi birey cumhuriyetlerine yönelik olumlu sonuçlara ulaşıyorlar. Soros’un derdi Romanlar değil. Paranın ve emtianın akış yönü. O liberal ve sosyal demokrat kuşatma kimsenin umurunda değil, önemli olan bu akış yönünde kimlere zulmedileceği.
Bir akademisyen çıkıyor, uluslararası bir akademi grubuyla Balkanlar’da sınır çalışmaları yaptığından bahsediyor. Aktardığına göre, sırada Kafkaslar varmış. Bu çalışmaların emperyalizmin hâlen daha karıştırdığı, hâlen daha kendince bir istikrarı dayattığı bölgeler olmasına dair tek bir soru bile sorulmuyor. Anti-emperyalizmin artık faşizm olarak kodlandığı bir gerçeklikteyiz zira.
Aynı kadın akademisyen, Balkanlar’da mültecilerin yürüdüğü alternatif yollardan bahsediyor ve sınırları kesen bu yolların eski Roma’ya ait yollar olmasında mistik anlamlar buluyor. Tüm bu bilimselliği dâhilinde kimse ondan Spartaküs’ün yürüdüğü yolları bulmasını tabii ki beklemiyor. Sermayenin ve emtianın akacağı yolların bulunması önceden akademiye tevdi edilen bir iş olmalı. O akademi bugün Roma İmparatorluğu’nu övüyor. Yeni Roma’dan alınan feyz ve fulus bunu emrediyor.
Tüm bu akademisyenler ve gazeteciler, devleti nötr bir olgu olarak ele alıyor ve Tayyip’i, AKP’yi buradan eleştiriyor. “Devlet bana bakmalı, korumalı” gibi tuhaf cümleler sarf ediyorlar. Sınıfsal ilişkilerden arındırılmış, nötr bir devlet var ve bu isimler o devleti hizaya sokmaya çalışıyorlar. “Devletin bize borcu var” diyorlar. Devletin yurttaşı işgal ettiğinden bahsediyorlar. Tuhaf liberal devlet-sivil toplum ayrımları yapıyorlar. Böylelikle devletin sivil toplum ve yurttaşta; yurttaşın devlette nasıl inşa edildiğini örtbas ediyorlar.
Kim el uzatırsa ona yüzlerini dönüyorlar. Ve hâlâ şeriattan, gericilikten dem vuruyorlar. Çünkü o nötr, bağımsız, sınıfdışı devletin AKP kirinden arındırılması lazım, o nedenle Kemalizme sesleniyorlar. “Devirin artık şunu!” diyorlar. Buna da Marksizm, sosyalizm falan diyorlar. En alçak kitle kuyrukçuluğu en alçak siyaset ve ideolojiyi çağırıyor.
Liberalizm ve sosyal demokrasi kuşatması; masaya oturan ezilenler; masaya oturan işçiler adına konuşanlar eliyle perçinleniyor. Demirtaş’ın başkanlık meselesini mizahın konusu hâline getirmesi, olguyu hafifletiyor ve iyice bilinçlere olumlu bir gerçeklik olarak yedirilmesini sağlıyor. “Türkiye Musul’u almak istiyor” lafı da aynı yere oturuyor. Sırrı Süreyya’nın “servet transferi” hocası Yalçın Küçük “yıllardır Suriye’yi ve Irak’ı alalım” diyor. Süreyya Kasım Süleymanî’yi muhtemelen o nedenle sevmiyor. Ha liberal ha sosyal demokrat, varolan Türkiye’den memnun hâl, hepimize yetiyor. Suskunluğumuzun, puslu havanın, o içimize inen kurtların sebebi burada.
Masayla düşünenin ezilenlerle veya işçilerle bir muhabbeti olamıyor. Akademi ve gazetecilik, liberal-sosyal demokrat kuşatmanın tahkim edildiği alan. Teori ve ideoloji, ezilenlerle ve işçilerle ortak bir mücadelenin ürünü değil, o masalarda üretiliyor. O tahkimat alanında yer yurt edinmek için uğraşılıyor. Bireysel cumhuriyetler ile egemenlerin cumhuriyeti eleştiriye tabi tutuluyor. Millet ve din içi sınıfsal gerilimleri yönetmek gene egemenlere kalıyor. Bireysel cumhuriyet sahipleri, hallerinden memnunlar, maaşları allı pullu, villaları, köşkleri, ezberlediği yalanları, bol ajitasyonlu cümleleri var. Ama gerçekte zulüm ve sömürü dipten derinden başka bir yolda ilerliyor. Öncelikle bu pusun dağıtılması gerekiyor.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: