05 Nisan 2026

,

Serbest Piyasa Cenneti Doğuya Yayılıyor II



Eski komünist ülkelerdeki serbest piyasa propagandacıları, sermayenin özelleştirilip birkaç kişinin elinde toplanmasıyla üretimin canlanacağını ve refahın geleceğini iddia ettiler. Ancak önce, geçilmesi gereken “zor bir dönem” olacaktı. Bu zor dönem, tahmin edilenden çok daha şiddetli ve uzun süreli olduğu ortaya çıkmaktadır ve kapitalist restorasyonun kalıcı bir durumu haline gelebilir.

Yılanlar ve Kan Emiciler İçin

1990 yılında Sovyetler Birliği, serbest piyasa cennetine ölümcül bir dalışa hazırlanırken, ABD Enformasyon Ajansı başkanı Bruce Gelb bir muhabire, Sovyetler’in ABD'nin iş eğitimi programlarından ekonomik olarak fayda sağlayacağını, çünkü “yılanlar, kan emiciler, komisyoncuların Sovyetler Birliği’nde rehabilite edilmesi gerektiğini” söyledi. “Bu, bizim türden ülkeleri işler hale getiren şeydir!” diye belirtti. (Washington Post, 11 Haziran 1990)

Bugün, eski komünist ülkeler ve Çin, yılanlar ve kan emicilerle dolup taşıyor. Moskova ve Prag sokaklarında binlerce lüks araba ortaya çıktı. Kiralar ve emlak fiyatları fırladı. Sadece eski SSCB’de on altı tane olmak üzere, Çin ve Doğu Avrupa'da çok sayıda borsa kuruldu. Yeni bir yatırımcı, spekülatör ve dolandırıcı sınıf servet içinde yüzüyor. Artık açıktan ilan edilen hedef, tüm vatandaşlara daha iyi bir yaşam sağlamak değil, bireylerin kişisel servetlerini artırma fırsatlarını en üst düzeye çıkarmaktır.

Azınlığın daha fazla zenginleşmesi, çoğunluğun daha fazla yoksullaşmasına neden olur. Rusya’daki genç bir kadın gazetecinin dediği gibi: “Ne zaman birileri zenginleşse, ben fakirleşiyorum” (New York Times, 15 Ekim 1995). Rusya’da, piyasa “reformları” yürürlüğe girdiğinden beri ortalama bir ailenin yaşam standardı neredeyse yarı yarıya düştü (New York Times, 16 Haziran 1996). Macaristan kaynaklı bir haberde de aynı noktaya değiniyor: “Yeni zenginler, garajlarında Mercedes’leri duran villalarda yaşarken, yoksulların sayısı artıyor” (New York Times, 27 Şubat 1990).

Sosyalist Vietnam, yabancı yatırımlara ve serbest piyasaya açıldıkça, “zengin ve yoksul arasındaki mesafe hızla genişledi”, “yoksulların eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi kötüleşti” (New York Times, 8 Nisan 1996). Refah, “Vietnam'da sadece ayrıcalıklı bir azınlığa” ulaşmış ve bu da “ülkenin ilan ettiği eşitlikçi ideallerle çelişen yeni bir sınıf yapısının ortaya çıkmasına” neden oldu (AP haberi, 28 Ekim 1996).

Rusya ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan serbest piyasa cenneti içinde, fiyatların serbestleştirilmesi rekabetçi fiyatlar değil, özel tekeller tarafından belirlenen fiyatlar ortaya çıkardı, bu da hızla artan enflasyona katkıda bulundu. Dilenciler, kadın tüccarları, uyuşturucu satıcıları ve benzeri dolandırıcılar, daha önce hiç olmadığı kadar işlerini yürütüyorlar. İşsizlik, evsizlik, hava ve su kirliliği, fuhuş, eşe yönelik şiddet, çocuk istismarı ve hemen hemen diğer tüm sosyal sorunlarda dramatik bir artış yaşandı.[1]

ABD basınında geniş yer bulan haberlere göre, Rusya ve Macaristan gibi ülkelerde intihar oranı birkaç yıl içinde yüzde 50 artış gösterdi. Fiyatların yükselmesi ve ödenememiş faturalar nedeniyle yakıt hizmetlerinde yaşanan kesintiler, uzun kış aylarında yoksullar ve yaşlılar arasında ölüm ve ciddi hastalık vakalarının artmasına neden oldu.

Rusya’da, devlet kliniklerinde çalışan doktorlar ve hemşireler şu anda çok düşük maaşlarla çalışıyorlar. Ücretsiz sağlık klinikleri kapanıyor. Hastaneler, hijyenik olmayan koşullardan; tek kullanımlık şırıngalar, iğneler, aşılar ve modern ekipman eksikliğinden her zamankinden daha fazla muzdarip. Birçok hastanede artık sıcak su yok, bazılarında ise hiç su yok.[2] Aşı programlarının ve sağlık standartlarının bozulması, polio hastalığının yanı sıra tüberküloz, kolera, difteri, dizanteri ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların ciddi bir şekilde geri dönüşüne neden oldu. Uyuşturucu bağımlılığı hızla arttı. “Rusya’nın hastaneleri, azalan fonlarla artan sayıda bağımlıyı tedavi etmekte zorlanıyor” (CNN News haberi, 2 Şubat 1992).

Beslenme düzeylerinde düşüş, stres ve hastalık oranlarında ise ciddi bir artış yaşanıyor. Ancak, yeni özelleştirilen sağlık sistemlerinde ücretler çok yüksek olduğu için doktor ziyaretleri yarı yarıya azaldı. Sonuç olarak, birçok hastalık kritik bir hale gelene kadar teşhis ve tedavi edilemiyor. Rus askeri yetkilileri, askerlerin sağlık durumunu “felaket” olarak nitelendiriyorlar. Silahlı kuvvetlerde intiharlar önemli ölçüde artmış durumda. Son yıllarda aşırı dozda uyuşturucu kullanımından kaynaklanan ölümler yüzde 80 oranında yükseldi. (Toronto Star, 5 Kasım 1995).

Komünizmin yıkılması, Rusya, Bulgaristan, Macaristan, Letonya, Moldova, Romanya, Ukrayna, Moğolistan ve Doğu Almanya’da bebek ölüm oranlarının artmasına ve ölüm oranlarının yükselmesine neden oldu. Rus erkeklerinin üçte biri 60 yaşına kadar yaşayamıyor. 1992 yılında, Rusya’nın doğum oranı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez ölüm oranının altına düştü. 1992 ve 1993 yıllarında Doğu Almanlar, doğan her bebek için iki kişiyi gömdü. Ölüm oranı, otuzlu yaşların sonlarında olan Doğu Alman kadınlarda yaklaşık yüzde 20, aynı yaştaki erkeklerde ise yaklaşık yüzde 30 arttı (New York Times, 6 Nisan 1994).

Sübvansiyonlu kiraların sona ermesiyle, sadece Moskova’da evsizlerin sayısının 300.000’e ulaştığı tahmin ediliyor. İkamet iznini kaybetmek, evsizleri tıbbi bakım ve diğer devlet yardımlarından mahrum bırakıyor. Paçavralar giyen ve hem gangsterlerin hem de hükümet milislerinin kurbanı olan binlerce yoksul, çeşitli şehirlerin sokaklarında soğuk ve açlıktan ölüyor. Romanya’da binlerce evsiz çocuk kanalizasyonlarda ve tren istasyonlarında yaşıyor, açlıklarını dindirmek için tutkal kokluyor, dileniyor ve çeşitli istismarcıların kurbanı oluyor (National Public Radio haberleri, 21 Temmuz 1996).

Moğolistan’da yüzlerce evsiz çocuk, Ulanbator’un kanalizasyonlarında yaşıyor. 1990’dan önce Moğolistan, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın mali ve teknik yardımlarından yararlanan, müreffeh bir ülkeydi. Yeni sanayi merkezlerinde deri ürünleri, yünlü ürünler, tekstil ürünleri, çimento, et, tahıl ve kereste üretiliyordu. “Komünist dönem, halkın yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirdi [...] devlet destekli sosyal refah önlemleri sayesinde övgüye değer bir sosyal gelişme düzeyi elde edildi”, ancak serbest piyasa temelli özelleştirme ve sanayisizleşme süreci, Moğolistan'da işsizliğe, kitlesel yoksulluğa ve yaygın yetersiz beslenmeye sebep oldu.[3]

Kitleler için Şok Terapisi

Komünizm döneminde tam kapasite istihdamın olduğu ülkelerde işsizlik oranı yüzde 30’a kadar yükseldi. Bir Polonyalı işçi, 40 yaşından sonra işsizlerin iş bulmasının neredeyse imkânsız olduğunu söylüyor. Polonyalı kadınlar, iş bulmak için “genç, çocuksuz ve büyük göğüslü olmanız” gerektiği için ekonomik çöküşün kendileri için daha erken geldiğini söylüyorlar (Nation, 7 Aralık 1992). İş güvenliği, artık neredeyse hiç yok. İşyerinde yaralanma ve ölümler önemli ölçüde arttı.

İşçiler, artık daha az ücret karşılığında, genellikle kötü çalışma koşullarında daha fazla ve daha uzun süre çalışıyorlar. Öğretmenler, bilim adamları, fabrika işçileri vs. işverenlerinin fonları tükenirken aylarca maaşsız çalışmak zorunda kalıyorlar (Los Angeles Times, 17 Ocak 1996). Rusya ve Doğu Avrupa’daki grev ve iş bırakma eylemleri dalgası, bu ülkelerdeki basının kayıtsızlığıyla karşılanıyor.

Çin, Vietnam ve Küba gibi komünist hükümetlerin kontrolünü sürdürdüğü az sayıdaki ülkede bile, özel yatırıma açılma eşitsizliğin artmasına katkıda bulundu. Küba’da dolar ekonomisi, (on bir ve on iki yaşındaki kızları da içerecek şekilde) fuhşun, sokak dilencilerinin ve turistlerle yapılan karaborsa ticaretinin artmasına neden oldu (Avi Chomsky, Cuba Update, Eylül 1996).

Çin’de, düzenli olarak izin günü almadan, geçimini sağlamak için günde on iki ila on altı saat çalışan işçiler var. Kötü güvenlik ve sağlık koşullarına karşı protesto edenler, işten atılma veya hapse girme riskiyle karşı karşıya. Çin’deki piyasa reformları, çocuk işçiliğinin geri dönüşünü de beraberinde getirdi (San Francisco Chronicle, 14 Ağustos 1990). Yeni Çin’e şüpheyle bakan genç bir göçmen olan Bayan Peng, “Bence özel şirketler olduğunda böyle olur” diyor. “Özel şirketlerde işçilerin hakları yoktur” (Wall St. Journal, 19 Mayıs 1994).

Doğu Avrupa’nın tamamında sendikalar büyük ölçüde zayıflatılmış veya dağıtılmıştır. Komünizm döneminde doğal kabul edilen hastalık izni, doğum izni, ücretli tatil ve diğer iş avantajları kesintiye uğradı veya yürürlükten kaldırıldı. İşçi sanatoryumları, tatil köyleri, sağlık klinikleri, spor ve kültür merkezleri, çocuk yuvaları, kreşler ve komünist işletmeleri sadece işyerlerinden daha fazlası yapan diğer özellikler, neredeyse ortadan kalktı. Eskiden işçilere tahsis edilen dinlenme evleri özelleştirildi, yeni zenginler için kumarhanelere, gece kulüplerine ve restoranlara dönüştürüldü.[4]

Eski komünist ülkelerde reel gelir yüzde 30 ila 40 oranında azaldı. Yalnızca 1992 yılında Rusya’da tüketici harcamaları yüzde 38 oranında düştü. (Buna karşılık, Büyük Buhran sırasında ABD’de tüketici harcamaları dört yıl içinde yüzde 21 oranında düşmüştü.) Polonya ve Bulgaristan’da tahminen yüzde 70’lik bir kesim, şu anda yoksulluk sınırının altında veya çok az üzerinde yaşıyor. Rusya’da bu oran, yüzde 75 ila 85 arasındadır ve nüfusun üçte biri, mutlak ekonomik çaresizlik içinde zar zor geçinmektedir. Batı’nın Doğu Avrupa’daki yatırımlarının çoğunu alan Macaristan’da, Çalışma Bakanlığı’na göre, vatandaşların üçte birinden fazlası aşırı yoksulluk içinde yaşamaktadır ve erkeklerin yüzde 70’i günde 14 saate kadar çalışarak, iki veya daha fazla işte çalışmaktadır.

Rusya’nın uzak doğusunda çalışan ve aylarca maaşlarını alamayan kömür madencileri, açlık çekmeye başladılar. 1996 yılının Ağustos ayına gelindiğinde, 10.000 madenci açlıktan güçsüz düştükleri için çalışmayı bıraktılar. Kömür çıkarılmadığı için bölgedeki elektrik santralleri kapanmaya başladı ve bu durum, ülkenin Pasifik kıyısındaki sanayi ve ticarete daha fazla zarar verecek bir elektrik kesintisi tehdidine yol açtı (Los Angeles Times, 3 Ağustos 1996).

Doğu Avrupalılar, “Batı’da oldukça sıradan olan, ancak burada hala yürek burkan sahnelere tanık oluyorlar: yaşlı bir adam, çöp bidonlarını karıştırarak atılmış eşyaları arıyor, yaşlı bir kadın, et pazarında bir kutu kemiği karıştırarak ince bir çorba yapmak için yeterli miktarda kıkırdak içeren bir kemik arıyor” (Los Angeles Times, 10 Mart 1990). Tasarrufları ve emekli maaşları enflasyon tarafından yutulan yaşlı emekliler, Moskova’nın kaldırımlarını doldurarak giysilerini ve diğer sefil eşyalarını satarken, polis ve haydutların tacizine maruz kalıyorlar (Washington Post, 1 Ocak 1996). Bir Rus vatandaşı yaşlı, bazıları deli gibi zengin olurken, sadece çok az kişi, bu yoksulluktan kaçabiliyor” diyor (Modern Maturity, Eylül/Ekim 1994).

Suç ve Yolsuzluk

Sosyalist ahlakın yerini özel çıkar hırsına bırakmasıyla, yolsuzluk komünizm sonrası ülkelerde yeni ve daha şiddetli biçimler aldı. Polis dâhil olmak üzere, yüksek ve düşük rütbeli memurlar rüşvet alıyor. Rus güvenlik bakanı, ülke dışına çıkarılan Rus petrolünün üçte birinin ve Rus nikelinin yarısının çalındığını hesapladı. Bu yağmadan “şaşırtıcı kârlar” elde edenler arasında Shell Oil ve British Petroleum da vardı (Washington Post, 2 Şubat 1993). Nisan 1992’de, Rusya merkez bankası başkanı, en az 20 milyar doların ülke dışına yasadışı yollardan çıkartılıp Batı bankalarına yatırıldığını itiraf etti (Nation, 19 Nisan 1993).

Değerli kamu mülkleri, satışları yöneten yetkililere rüşvet karşılığında değerlerinin çok altında bir fiyata sessizce satılıyor. Devlet yetkilileri, rüşvet karşılığında özel müteahhitlerden malları normal fiyatının iki katına satın alıyor. Fabrika müdürleri, devlet tarafından üretilen malları düşük devlet fiyatlarından kendi özel şirketlerine satıyor ve bu şirketler de bunları piyasa fiyatından satarak büyük kâr elde ediyor. Moskova Şehir Meclisi’nin bir üyesi, yolsuzluğun yüz milyarlarca dolara ulaştığını tahmin ediyor. “Bu fonlar, özel ceplere değil devlet kasasına girseydi, bütçemizi üç veya dört kat aşabilirdik” diyor (Los Angeles Times, 10 Temmuz 1992).

Yolsuzluğun yanı sıra, organize suçlarda da artış görülüyor. Rusya’da yüzün üzerinde şantaj çetesi, tüm işletmelerin yüzde 80’inden haraç alıyor. 1992’den 1995’e kadar, “reform”un getirileri için rekabetin yoğunlaşmasıyla, Rusya’nın önde gelen işadamlarından 46’sı çete tarzı cinayetlerde öldürüldü. 1994 yılında kiralık katil eliyle 2.500'den fazla cinayet işlendi ve bunların neredeyse hiçbiri çözülemedi. “Kiralık cinayetler şu anda Rusya’da düzenli olarak işleniyor ve çoğu fazla dikkat çekmeden geçiştiriliyor” (San Francisco Chronicle, 17 Kasım 1995). Polis, mafya ile gerçek bir mücadele için gerekli fon, personel ve suç tespit ekipmanından yoksun olduğunu belirtiyor.

Sokak suçları da keskin bir artış gösterdi (New York Times, 7 Mayıs 1996). Eski Sovyetler Birliği’nde, bir zamanlar gece geç saatlerde parklarda rahatça oturabilen kadınlar ve yaşlılar, artık karanlık çöktükten sonra dışarı çıkmaya cesaret edemiyorlar. Macaristan’da komünizmin yıkılmasından bu yana, hırsızlık ve diğer ağır suçlar neredeyse üç katına çıkmış ve cinayetler yüzde 50 artış göstermiş (NPR, 24 Şubat 1992). Bugün Prag’daki polis gücü, “nispeten az sayıda polise ihtiyaç duyulan” komünizm dönemine göre çok daha fazla (New York Times, 18 Aralık 1991). “Komünist polis devleti”nde serbest piyasa cennetine göre daha az polise ihtiyaç duyulması ne kadar tuhaf!

Gürcistan Cumhuriyeti’nde yaşam, komünizm döneminde hayal bile edilemeyecek düzeyde şiddetli bir kaosa sürüklendi. Suç şebekeleri, ticaretin büyük bir kısmını kontrol ederken, paramiliter gruplar da suç şebekelerinin çoğunun dizginlerini elinde tutuyorlar. Artık Sovyet pazarında mallarını satamayan ve uluslararası pazarda rekabet edemeyen Gürcistan sanayii büyük bir düşüş yaşamış, çoğu Doğu ülkesinde olduğu gibi, kamu borcu hızla artarken reel ücretler acı verici bir şekilde azalmıştır (San Francisco Chronicle, 20 Temmuz 1993).

Kültürel Çürüme

Eski komünist ülkelerde kültürel yaşam, büyük ölçüde çürüdü. Gişe fiyatları artık çok pahalı olduğu için tiyatrolar seyirci çekemiyorlar. Bir dizi değerli film üreten Rusya, Polonya, Çekoslovakya ve Doğu Almanya gibi ülkelerdeki kamuya ait film endüstrilerinin Batılı iş çevreleri tarafından fonları kesildi veya satın alındı, artık çizgi film, reklâm ve müzik videoları üretiyorlar. Sinema salonlarına şirketlere ait zincirler el koydular. Bu salonlar, bizim de rahatlıkla izlediğimiz Hollywood’un aynı çöp filmlerini göstermeye başladılar.

Sanat ve edebiyat için verilen sübvansiyonlar ciddi şekilde kesintiye maruz kaldı. Senfoni orkestraları dağıldı ya da mahalle partileri ve diğer küçük etkinliklerde çalmaya başladı. Komünist ülkeler, Latin Amerika, Asya ve Afrika’dan olanlar da dâhil olmak üzere, klasik ve çağdaş yazar ve şairlerin ucuz ama kaliteli eserlerini basardı. Bunların yerini, Batı’dan gelen ikinci sınıf, kitlesel pazara hitap eden yayınlar aldı. Komünist dönemde, dünyadaki her beş kitaptan üçü Sovyetler Birliği’nde üretiliyordu. Günümüzde kitap, dergi ve gazete fiyatlarının hızla artması ve eğitimin gerilemesi ile birlikte okur sayısı neredeyse Üçüncü Dünya düzeyine kadar geriledi.

Marksist veya eleştirel sol bakış açısına sahip kitaplar, kitapçılardan ve kütüphanelerden çıkarıldı. Doğu Almanya’da yazarlar birliği, bazıları yepyeni olan 50.000 ton kitabın çöp sahasına gömüldüğünü bildirdi. Kitapları imha eden Alman yetkililer, belli ki onları yakacak kadar rahat hissetmemişler.

Eskiden ücretsiz olan eğitim, artık sadece yüksek öğrenim ücretlerini karşılayabilenler için erişilebilir hale geldi. Müfredatlar, “siyasetten arındırıldı”, yani emperyalizm ve kapitalizmi eleştiren sol bakış açısının yerini, bu güçleri destekleyen veya en azından eleştirmekten kaçınan muhafazakâr bir bakış açısı aldı.

Doğu Avrupa ve Rusya’nın mutsuz toplumlarının üzerine, Hare Krişnalar, Mormonlar, Moon Tarikatçıları, Yehova Şahitleri, Bahailer, sağcı Hıristiyan evanjelikler, kişisel gelişim dalkavukları, anında başarı simsarları ve diğer materyalist-spiritüalist leşçiler karabasan gibi çöktüler. Bunlar, yoksul ve çaresizleri avlayarak, öbür dünyada teselli ya da bu dünyada zenginlik ve başarı vaadi sunuyorlar.

Rusya’nın en büyük inşaat şirketlerinden birinin başkanı durumu şöyle özetledi:

“İnsanların sahip olduğu tüm maddi refah, bir saat içinde yok oldu. Artık ücretsiz sağlık hizmeti, erişilebilir yüksek öğrenim, iş veya dinlenme hakkı pratikte yok. Kültür evleri, kütüphaneler, stadyumlar, anaokulları ve kreşler, öncü kampları, okullar, hastaneler ve mağazalar kapanıyor. Konut, kamu hizmetleri ve ulaşım masrafları artık çoğu aile için karşılanabilir değil” (People’s Weekly World, 6 Nisan 1996).

Zorla dayatılan özelleştirmeyle karşı karşıya kalan haber ve eğlence medyası, yeni kurulan kapitalist hükümetler içinde kendilerini finanse edecek zengin sahipler, kurumsal reklâmcılar, muhafazakâr vakıflar veya ajanslar bulmak zorunda kaldı. Bazı popüler gençlik programları da dâhil olmak üzere, sol görüşlü televizyon ve radyo programları yayından kaldırıldı. Tüm medya kuruluşları, solculardan arındırıldı, kabul edilebilir ideolojik yönelimlere sahip kişiler istihdam edildi. Kapitalist iletişim tekeline doğru ilerleyen bu süreç, Batı medyasında “demokratikleşme” olarak tanımlandı. ABD sigaralarını, otomobillerini ve diğer tüketim mallarını tanıtan reklâm panoları ve televizyon reklâmları (çoğu ortalama bir bütçenin ötesinde olan) artık her yerde görülebiliyor.

Önce Değil En Son Kadınlar ve Çocuklar

Komünizmin yıkılması, cinsiyet eşitsizliğinde keskin bir artışa neden oldu. Rusya’da kabul edilen yeni anayasa, kadınlara ücretli doğum izni, hamilelik sırasında iş güvencesi, doğum öncesi bakım ve uygun fiyatlı kreşler hakkını garanti eden hükümleri ortadan kaldırdı.[5] Kadınların herhangi bir yasama organında en az üçte bir koltuk almasını öngören eski komünist hüküm ortadan kalktığı için, bazı ülkelerde kadınların siyasi temsili yüzde 5’e kadar düştü.

Tüm komünist ülkelerde, kadınların yaklaşık yüzde 90’ı işsizlik olmayan bir ekonomide çalışıyordu. Bugün, işsizlerin üçte ikisinden fazlasını kadınlar oluşturuyor. Çalışan kadınlar ise düşük ücretli, vasıfsız işlere yönlendiriliyorlar. Kadınlar, mesleki eğitim almamaları tavsiye edilerek, mesleki alanlardan orantısız bir şekilde uzaklaştırılıyorlar. İşsiz kadınların yüzde 30’undan fazlası, daha önce ulusal ortalamanın üzerinde maaş alan vasıflı işçiler ve meslek sahipleridir. Annelik yardımları ve çocuk bakım hizmetlerinin kaybedilmesi, kadınların istihdamına daha da büyük engeller yarattı.

Doğu Avrupa ülkelerinde, kadınların sosyalizm döneminde sahip oldukları yasal, mali ve psikolojik bağımsızlık zayıfladı. Boşanma, kürtaj ve doğum kontrolü daha da da zorlaştı. “Sovyet boyunduruğundan” kurtulan İnguşetya özerk bölgesi, çok eşliliği suç olmaktan çıkardı, kadınların evlilik için satılmasını yasallaştırdı. Cinsel taciz ve kadına yönelik şiddet vakaları hızla arttı. Rusya’da, her yıl (çoğunlukla kocaları ve erkek arkadaşları tarafından) öldürülen kadınların sayısı serbest piyasa cennetinin kurulduğu ilk üç yılda 5.300’den 15.000’e fırladı. 1994 yılında, 57.000 kadın daha bu tür saldırılarda ağır yaralandı. Bu resmi rakamlar, şiddet düzeyini olduğundan daha az gösteriyorlar. Eskiden aile içi şiddet vakalarına müdahale eden komünist parti komiteleri, artık yok.

Kadınlar da, yabancı ve yerli işadamlarına hizmet veren, hızla büyüyen fuhuş endüstrisine benzeri görülmemiş sayılarda işgücü olarak dâhil ediliyorlar. Asıl eğitim aldıkları alanlarda iş bulamayan, yüksek eğitime sahip birçok Rus ve Doğu Avrupalı kadın, fahişe olarak çalışmak üzere yurtdışına gidiyor. Cinsel pazara yönlendirilenler, sadece kadınlar değil. Newsweek dergisinde (2 Eylül 1996) çıkan habere göre:

“Prag ve Budapeşte, buraları ziyaret eden pedofillere hizmet etmek üzere çocukların toplandığı merkezler olarak, artık Bangkok ve Manila ile rekabet halindedir. Geçen yıl bir araştırmacı, Estonya Parlamentosu ve sosyal yardım departmanının resepsiyon odalarında yığınla çocuk pornografisi bulduğunda şok oldu. ‘Özgür aşk, piyasa ekonomisinin sunabileceği yeni ‘özgürlükler’den biri olarak görülüyor’ diye yazdı. ‘Aynı zamanda, piyasa ekonomisinde seks de kârlı bir meta haline gelmiştir.’ Bazı durumlarda ‘çocuklar kaçırılıp köle gibi tutuluyor’ diyor [Avrupa Konseyi uzmanı] Thomas Kattau. ‘Bu durum giderek daha fazla yaşanıyor. Bu organize suçtur.’ [...]”

Eski komünist dünyada çocukların yaşam koşulları büyük ölçüde kötüleşti. Ücretsiz yaz kampları kapatıldı. Eskiden ücretsiz veya düşük fiyatlı olan okul öğle yemekleri, artık birçok öğrenci için çok pahalı. Aç çocuklar, okullar için ciddi bir sorun teşkil ediyor. Çocuklar derslere katılmak yerine, sokaklarda içecek satıyor veya dileniyorlar. Gençlik rehabilitasyon hizmetleri için ayrılan fonlar azalırken, gençler arasında suç ve fuhuş hızla artıyor (Los Angeles Times, 15 Temmuz 1994).

“Neye Sahip Olduğumuzun Farkında Değilmişiz”

Doğu Avrupa’daki birçok aydın, serbest piyasa cennetinin ateşli savunucuları olmaya devam ederken, çoğu işçi ve köylü, kapitalizmin acımasız yüzünü gördükten sonra artık onu yüceltmiyor. “Elimizde ne olduğunu fark etmemişiz” cümlesi, sıklıkla tekrarlanıyor. “Son kamuoyu araştırmaları, birçok Rus’un Brejnev dönemini, hatta Stalin dönemini, en azından ekonomik koşullar ve kişisel güvenlik açısından, günümüzden daha iyi olarak gördüğünü ortaya koyuyor” (New York Times, 15 Ekim 1995). 1992’de Rusya’da şu tarz bir fıkra dilden dile dolaşıyordu: “Soru: Kapitalizm, komünizmin yetmiş yılda başaramadığı neyi bir yılda başardı? Cevap: Komünizmi iyi göstermeyi.”

Doğu Avrupa ve eski SSCB’de birçok insan, komünizm döneminde koşulların daha iyi olduğunu içten içe kabul ediyordu (New York Times, 30 Mart 1995). Georgetown Üniversitesi’nden kapitalist Angela Stent, “çoğu insanın komünizm döneminde olduğundan daha kötü durumda olduğunu, [...] suçların yayılması ve sosyal güvenlik ağının ortadan kalkmasıyla yaşam kalitesinin düştüğünü” kabul ediyor (New York Times, 20 Aralık 1993). Doğu Alman bir çelik işçisi şöyle diyor: “Benim için bir gelecek olup olmadığını bilmiyorum, bu konuda çok da umudum yok. Gerçek şu ki, komünizm döneminde daha iyi yaşıyordum” (New York Times, 3 Mart 1991). Günde bir kez Kızıl Haç’ın verdiği yemekle yetinmek zorunda kalan yaşlı bir Polonyalı kadın şöyle diyor: “Ben komünist değilim ama fakir insanlar için hayatın eskiden daha iyi olduğunu söylemeliyim. [...] Şimdi işadamları için her şey yolunda ama bizim gibi yoksullar için değil” (New York Times, 17 Mart 1991). Bir Doğu Alman kadın, Batı Alman kadın hareketinin “bizim burada zaten sahip olduğumuz şey” için mücadele etmeye yeni başladığını söylüyordu. “Sosyalist sistem sayesinde bunu doğal kabul ediyorduk. Şimdi kaybettiğimiz şeyin farkına vardık” (Los Angeles Times, 6 Ağustos 1991).

Doğu Almanya'yı devirmek için epey gayret sarf eden anti-komünist muhalifler, kısa sürede Almanya’nın yeniden birleşmesi konusunda hayal kırıklıklarını dile getirmeye başladılar. Tanınmış bir Luterci din adamı bugün şu yorumu yapıyor: “Paranın zulmüne boyun eğdik. Bu toplumda [kapitalist Almanya’da] servetin dağıtılma şeklini asla kabul edemem.” Başka bir Luterci papaz ise şunu diyor: “Biz Doğu Almanlar, Batı’da yaşamın nasıl olduğunu gerçek anlamda bilmiyorduk. Ne kadar rekabetçi olacağını tahmin edemiyorduk. [...] Bu toplumu yönlendiren unsurlar, arsız açgözlülük ve ekonomik güçtür. İnsan mutluluğu için vazgeçilmez olan manevi değerler kaybolmakta ya da önemsizmiş gibi gösterilmektedir. Her şey, satın almak, kazanmak, satmaktan ibarettir” (New York Times, 26 Mayıs 1996).

Maureen Orth, pazarda tanıştığı bir kadına son iki yılda hayatının değişip değişmediğini sordu ve kadın gözyaşlarına boğuldu. 58 yaşında olan kadın, kırk yıl patates fabrikasında çalışmıştı ve artık pazardaki yiyeceklerin çoğunu alamıyordu: “Bu, hayat değil, sadece var olmak” dedi (Vanity Fair, Eylül 1994). Orth, Moskova’da bir hastane bölümünün şefiyle röportaj yaptı. Şef kendisine şunu söylüyordu: “İki yıl önce hayat farklıydı, ben bir insandım.” Şimdi ise ek gelir elde etmek için insanları arabayla gezdirmek zorundaydı. Peki ya yeni özgürlükler? “Neyin özgürlüğü?” diye cevapladı. “Pornografik dergi satın alma özgürlüğü mü?”

Benzer şekilde, eski Doğu Almanya savunma bakanı Heinz Kessler şu yorumu yapıyordu:

“Elbette, Doğu Avrupa’da insanların yeni özgürlüklerinin tadını çıkardıklarını duyuyorum. Ama özgürlüğü nasıl tanımlarsınız? Doğu Avrupa’da milyonlarca insan, artık istihdam edilmeme, güvenli sokaklarda dolaşamama, sağlık hizmetlerinden ve sosyal güvenlikten yararlanamama özgürlüğüne sahip.” (New York Times, 20 Temmuz 1996).

Peki Doğu’daki insanlar serbest piyasayı istiyor mu? 1993 yılının sonlarında Rusya’da yapılan kamuoyu yoklamaları, tüm katılımcıların yalnızca yüzde 27’sinin piyasa ekonomisini desteklediğini gösterdi. Büyük çoğunluk, devletin fiyatlar ve özel sektör üzerindeki kontrolünün “yararlı” olduğunu ve “devletin herkese iş sağlaması ve işsizliği asla tolere etmemesi” gerektiğini düşünüyordu. Polonya’da, yüzde 92’si, devletin sosyal yardım sistemini korumak istiyordu, ezici çoğunluksa, sübvansiyonlu konut ve gıda yardımlarının devam etmesini ve tam istihdama geri dönülmesini talep ediyordu (Monthly Review, Aralık 1994). New York Times'ın Moskova muhabiri (23 Haziran 1996) yaptığı haberde, “Buradaki çoğu insan özel mülkiyete şüpheyle yaklaşıyor, doğumdan ölüme kadar düşük maliyetli sağlık hizmeti sunan bir sistemin ne kadar kötü olduğunu merak ediyor ve fiyatların yeniden hükümet tarafından kontrol altına alınmasını umuyor” diyor.

Rusya’dan gelen bir haberde, “demokratların [Yeltsin'i kastediyor!] yönetiminde hayatın, artık iktidardan düşmüş komünistlerin yönetiminden daha kötü olduğunu düşünen, hayal kırıklığına uğramış seçmenler”den bahsediliyor (New York Times, 18 Aralık 1991). Varşova’dan gelen bir raporda ise “çoğu Polonyalının artık desteklemediği serbest piyasa ekonomisi dönüşümü”nden söz ediliyor (Washington Post, 15 Aralık 1991). Halkın en büyük korkuları, enflasyon, işsizlik, suç ve çevre kirliliği.

Devlet sosyalizmi, güya “işe yaramayan sistem”di ama herkese bir ölçüde güvenlik sağladı. Serbest piyasa kapitalizmi, güya “işe yarayan sistem”di ama ekonomiyi küçülttü, finansal yağmaya zemin hazırladı, topumsal koşulları kötüleştirdi, kitlelere çile çektirdi.

Buna tepki olarak, Doğu Avrupalı seçmenler komünistleri yeniden iktidara getirerek, parçalanmış ulusların yıkım ve harabiyetini yönetmelerini sağladılar. 1996 yılına gelindiğinde, eski komünistler ve müttefikleri, Rusya, Bulgaristan, Polonya, Macaristan, Litvanya ve Estonya’da önemli zaferler kazandılar, bazen de kendi parlamentolarında en güçlü bloklar olarak ortaya çıktılar. Bu, çoğu “demokratik kapitalist” ülkede sol partilerin karşılaştığı aynı sindirme, polis tacizleri, parasal dezavantajlar, kısıtlayıcı oy kullanma hakları, medyadan dışlanma ve hileli oy sayımlarına rağmen başarıldı.

1989 yılında Doğu Avrupa’da ilk anti-komünist ayaklanmalar başladığında, sol kesimden bazıları, bu ülkelerdeki halkın serbest piyasa sistemini beğenmediklerini fark ettiklerinde, her zaman sosyalizmin bir çeşidine geri dönebileceklerini söylediler. O zamanlar da belirttiğim gibi, bu, pek gerçekçi bir görüş değildi. Kapitalizm, sadece bir ekonomik sistem değil, bütünsel bir toplumsal düzendir. Bir kez yerleşince, sosyalistlere veya komünistlere oy vererek ortadan kaldırmak mümkün değildir. Onlar iktidara gelebilirler, ancak ulusun serveti, temel mülkiyet ilişkileri, organik hukuk, finansal sistem ve borç yapısı, ulusal medya, polis gücü ve devlet kurumları ile birlikte temelden yeniden yapılandırılmıştır. Sosyal programlar ve tam istihdam için gerekli kaynaklar, para rezervleri, pazarlar ve doğal kaynaklar çalınmış veya tamamen yok edilmiştir. Birkaç yıllık sınırsız serbest piyasa yağmacılığı, bu ülkeleri geri dönüşü öngörülemeyen bir noktaya getirmiştir.

Serbest piyasa “reformcuları” tarafından yayılan inanç, sosyalizmden kapitalizme geçişin ancak büyük bir özel sermaye birikimi yoluyla gerçekleştirilebileceğidir. Bu tür bir özelleştirmenin yol açtığı zorlukların sadece geçici olduğu iddia edilmektedir. Gerçekte ise, ülkeler, yüzyıllar boyunca bu “geçici” aşamada kalmaktadırlar. Latin Amerika’ya bakmak yeterlidir.

Diğer Üçüncü Dünya ülkeleri gibi, eski komünist ülkeler de muhtemelen sonsuza kadar yoksulluk içinde kalacaklar, böylece azınlık bir kesim çoğunluğun sırtından giderek daha fazla zenginlik ve refahın tadını çıkarmaya devam edebilecek. Bu düzeni korumak için şirketler, sınıfı demokratik dirilişe karşı bilinen her türlü manipülasyon ve baskı yöntemine başvuracaklar. Bu çabalarında uluslararası sermaye, CIA ve devlet kapitalizminin hâkimiyetindeki diğer kurumların uzman yardımından yararlanacaklar.

Noam Chomsky’ye göre, komünizm “bir canavardı”, Doğu Avrupa ve Rusya’daki “istibdadın çöküşü, özgürlük ve insan onuruna değer veren herkes için sevinç kaynağı”ydı.[6] Ben, özgürlük ve insan onuruna değer veriyorum, ancak bu olan biteni bir sevinç kaynağı olarak görmüyorum. Postkomünist toplumlar, bu değerler açısından net bir kazanç sağlıyor gibi görünmüyorlar. Komünist devletlerin dağılması, küresel kapitalizm ve emperyalizm için muazzam bir zafer ve buna bağlı olarak insanlık için daha fazla sefalet, her yerde devrimci kurtuluş mücadeleleri için ise tarihi bir gerileme getirdi.

Panama ve Irak’ın kaderinin de ortaya koyduğu gibi, mütevazı reformist milliyetçi hükümetler için bile önümüzdeki dönem daha zorlu geçecek. Bu dağılma, küresel çoğulculuğun net bir kaybı ve dünya çapında daha yoğun bir sosyo-ekonomik eşitsizlik anlamına da geliyor.[7]

Doğu Avrupa halkları, komünizm altında sahip oldukları tüm toplumsal kazanımları koruyacaklarına ve buna Batı'nın tüketim kültürünü de ekleyeceklerine inanıyorlardı. Mevcut sosyalizmle ilgili şikâyetlerinin çoğu haklıydı, ancak kapitalist Batı’ya dair romantikleştirilmiş imajları haklı değildi. Bunu zor yoldan öğrenmek zorunda kaldılar. İkinci Dünya’dan Birinci Dünya statüsüne yükseleceklerini umarken, Üçüncü Dünya seviyesine gerilediler, kapitalist Endonezya, Meksika, Zaire ve Türkiye gibi ülkelerle aynı kaderi paylaştılar. Her şeyi istediler, ama neredeyse hiçbir şey elde edemediler.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 105-120.]

KitaPDF

Dipnotlar:
[1] Vladimir Bilenkin, “Russian Workers Under the Yeltsin Regime: Notes on a Class in Defeat,” Monthly Review, Kasım 1996, s. 1-12.

[2] Bknz: Eleanor Randolph, Waking the Tempests: Ordinary Life in the New Russia (New York: Simon & Schuster, 1996).

[3] K.L. Abeywickrama, “The Marketization of Mongolia,” Monthly Review, Mart 1996, s. 25–33, ve burada atıfta bulunulan raporlar.

[4] İşsizliğin azaldığı bir alan ise iş güvenliği ve özel ordulardır. Sovyetler Birliği’nde bu alanda yaklaşık 800.000 kişi çalışmaktadır. “İşçi sınıfı gençlerinin tercih ettiği bir diğer işveren, Sovyet döneminden daha da güçlü olan devasa devlet baskı aygıtıdır. Bugün bu aygıt, sayıca Silahlı Kuvvetlerden üstündür, daha iyi maaş alır ve daha iyi donanımlıdır. Sonuçta rejimin gerçek düşmanı içindedir”: Bilenkin, “Russian Workers Under the Yeltsin Regime,” Monthly Review, Kasım 1996, s. 7.

[5] Sovyet yasalarına göre, kadınlara doğum için dört ay tam ücretli izin ve çocukla evde kalmayı tercih etmeleri halinde bir yıl kısmi ücretli izin veriliyordu. Ayrıca, işlerinin kendileri için saklanacağı garantisiyle üç yıla kadar izin almalarına izin veriliyordu.

[6] Noam Chomsky, Powers and Prospects (Boston: South End Press, 1996), s. 83.

[7] Ancak komünizmin yıkılması, ABD'nin küresel askeri makinesinin sonu anlamına gelmiyor. Tam tersine, dünyayı elinde tutanlar, dünyayı sıkı bir kontrol altında tutmak için büyük meblağlar harcamaya ve yeni silah sistemleri ve yüksek teknolojili öldürme yöntemleri geliştirmeye devam ediyor.

, , ,

Küba’yı Destekliyorum Çünkü İnsanlığın ve Hayatın Safındayım


Marxlenin Pérez Valdés

23 Mart 2026

 

Gabriel Rockhill ile tesadüfen tanıştım, lakin bu tanışma hiç de kazara gerçekleşmiş bir şey değildi. Beni kendisiyle bu yılın Ocak ayında, Havana Üniversitesi’nde Üç Kıta Konferansı’nın altmışıncı kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen uluslararası kongrede, Küba’nın kıymetli dostlarından Helen Yaffe tanıştırdı. Mevcut siyasi iklim, etkinliğe eşsiz bir boyut kattı: Orada bulunanlar, ülkemize karşı son zamanlarda artan ve silahlı saldırı olasılığını da içeren bu saldırganlığa karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle, karşılaşmamız tesadüf değildi. Ortak bir inancın neticesiydi.

Amerikalı felsefeci, profesör, araştırmacı ve yazar Gabriel Rockhill, kısa süre önce birçok kişinin ilgisini çeken bir kitap yayımladı. Kitabın başlığı bile konunun karmaşıklığına işaret ediyor: Who Paid the Pipers of Western Marksizm?[“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”]

Bu ilk kitabın yıkıcı doğasından etkilenerek, kendisiyle Cubadebate için bir röportaj yapma teklifiyle iletişim kurdum. Röportaj teklifimi hiç tereddüt etmeden kabul etti.

* * *

 

“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı kitabınızda, “Batı Marksizmi” olarak bilinen şeyi çürütmeye yardımcı olan ikna edici argümanlar sunuyorsunuz: “Güvenilir bir Marksizm” var mı? Latin Amerika’da bu “Batı Marksizmi”nin karşısına çıkartabileceğimiz alternatif isimler var mıdır?

“Batı Marksizmi” ifadesi, Batı dünyasındaki tüm Marksist teorik üretimi değil, emperyalist merkezde ortaya çıkmış ve baskın hale gelmiş belirli bir Marksizm biçimini ifade ediyor. Başlıkta “Batı Marksizmi” ifadesini kullanmamın sebebi, bu ifadenin, Maurice Merleau-Ponty, Perry Anderson ve Domenico Losurdo gibi isimlerin çalışmalarını merkez alan bir tartışmaya bağlı olarak bu ifadenin herkesçe bilinen bir referans noktası olmasıdır.

Ancak kitapta da açıkladığım gibi, elimizde olan şey, katı bir coğrafi veya kültürel kategori değil, ideolojik bir yönelim olduğu için en doğru ifade, “emperyal Marksizm” olacaktır.

Dahası, bu terminoloji, söz konusu Marksizmin emperyalizm tarafından imparatorluğun incelikli bir aracı haline dönüştürüldüğünü belirtme avantajına sahiptir (bu nedenle emperyal Marksizmin çift anlamı vardır: o, hem emperyalizmin bir ürünüdür hem de imparatorluğa katkıda bulunan ideolojik bir güçtür).

Kitabım, emperyalizmin merkezinde gelişen baskın Marksizm biçiminin nasıl toplumsal şovenizme ve kapitalizmin, hatta emperyalizmin kabulüne doğru eğilim gösterdiğini açıklıyor. Bu durum kısmen, merkezde emperyal birikim yapılarından faydalanan bir işçi aristokrasisinin oluşmasından kaynaklanıyor.

Lenin’in kendine özgü keskin zekâsıyla açıkladığı gibi, büyük kapitalist ülkelerdeki işçilerin, çevre ülkelerdeki işçilere kıyasla çok daha üstün olan maddi durumu, onları ideolojik olarak emperyalist dünya düzenini kabul etmeye yöneltmiştir. Bu durum, nihayetinde dünya sosyalist hareketinde, sosyal demokratlar olarak bilinecek olanlar ile Lenin’in tarzında devrimci sosyalizm yoluyla emperyalizmin zincirlerini kırmaya adanmış olanlar arasında bir bölünmeye yol açmıştır.

Losurdo, Batı Marksizmi üzerine yazdığı 2017 tarihli kitabında, imparatorluk merkezindeki çağdaş solcu entelijansiyanın hâlâ aynı temel ideolojik yönelimi sergilediğini göstermek için Lenin’in teşhisine başvurdu.

Frankfurt Okulu ve postmodern teoriden çağdaş radikal İngiliz düşüncesine ve ötesine kadar, Marksist mirasla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı akademik solu inceleyen Losurdo, bu kesimin yalnızca sosyal şovenizme ve emperyalizmle uzlaşmaya değil, aynı zamanda pratik anlamda anti-komünizme de yöneldiğini ortaya koyuyor.

Kendi çalışmalarımda, emperyal Marksizm veya sözde Batı Marksizmi gibi belirli sol teori biçimlerinin yaygınlaşmasını sağlayan maddi güçleri inceleyen bilginin politik ekonomisini geliştirmek için Lenin ve Losurdo gibi isimlerin yazılarından yararlanıyorum.

Tekil insan aklının özgürce kullanılması veya sözde açık fikir piyasasının sonucu olarak ortaya çıkan özerk bir teorik gelişme olmaktan çok uzak olan sol teori, imparatorluk merkezinde, bilgi üretimi ve dağıtımının kullandığı (üniversiteler, yayıncılık sektörü, konferanslar, medya vb. başlıkları içeren) tüm kurumsal mekanizma, egemen sınıfın vakıfları ve devlet aracılığıyla sahip olduğu güçlü nüfuz da dâhil olmak üzere, alabildiğine maddi güçlerce şekillendirilip yönlendirilmiştir.

İmparatorluk merkezindeki baskın Marksist pozisyonların, az önce bahsedilen Leninist anlamda Marksist olmaktan ziyade, genellikle Troçkist, özgürlükçü sosyalist, sosyal demokrat, anarko-komünist veya başka bir eklektik versiyon olması kesinlikle bir tesadüf değildir.

Hem altyapının ekonomik güçleri hem de üstyapının ideolojik gücü nedeniyle, Marksizm merkezde, yalnızca kapitalizmi ve emperyalizmi barındırmakla kalmayıp, aynı zamanda açıkça anti-komünist olan ve sosyalist bir devlet kurma projelerinin çoğunu, hatta tamamını reddeden emperyal bir Marksizm biçimine dönüşme eğiliminde olmuştur.

Bu durum, özellikle kitapta analiz ettiğim Frankfurt Okulu teorisyenleri (Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse), diğer önde gelen Batılı Marksistler ve bazen post-Marksist veya neo-Marksist olarak tanımlanan çağdaş radikal teorisyenler (Alain Badiou, Slavoj Žižek, Michael Hardt, Antonio Negri, vb.) dâhil olmak üzere, emperyal üstyapı içinde desteklenen temel Marksist varsayımlar söz konusu olduğunda açıkça görülmektedir.

“Alternatifler var mı?” sorusuna gelince, cevabım kesinlikle evet olacak! Entelektüel emperyalizmin etkileri nedeniyle, emperyal Marksizm, özünde Marksizmin ta kendisi olan, zengin ve derin uluslararası anti-emperyalist Marksizm geleneğinin üzerine uzun ve karanlık bir gölge düşürmüştür.

Marx ve Engels’ten Lenin, Mao, Ho Chi Minh ve büyük özgürlük hareketlerini temsil eden diğer birçok lidere kadar, Marksizmin özü, her zaman insanları ve doğayı yok eden küresel bir birikim sistemi olarak kapitalizme karşı mücadele olmuştur.

İmparatorluk merkezinde öne çıkan ve desteklenen, sosyal şovenist ve anti-komünist Marksizm karikatürlerinin aksine, gerçek Marksizm, insanlığın ve doğanın sermayenin ölümcül pençelerinden gerçek dünyada kurtarılmasını hedefleyen anti-sömürgeci ve anti-emperyalist bir projedir.

Küba, Batı Yarımküre’ye devrimci sosyalizmi getirerek bu geleneğe temel bir katkı sundu. Aynı zamanda Fidel Castro, Ernesto “Che” Guevara, Haydée Santamaría ve Roberto Fernández Retamar gibi isimlerin çalışmalarından Raúl Antonio Capote, Antonio Barreiro Vázquez, Abel Prieto gibi çağdaş düşünürlere ve Tizza [“Tebeşir”] olarak bilinen genç Marksistler grubuna kadar uzanan zengin bir Marksist entelektüel kültürü de besledi.

Bu, elbette homojen bir gelenek değil ve önemli tartışmaların yanı sıra fikri ayrılıklara ve yeniliklere de yer açıyor. Ancak en önemlisi, bu gelenek kendisini, gerçek dünyadaki sosyalist projeleri genellikle kapitalizmden bir şekilde daha kötü olarak reddeden emperyal Marksizmin dogmatik çerçevesiyle sınırlamıyor.

Küba’da bu “Batı Marksizmini" biz de benimsedik. Marx ve Lenin’in fikirleri yirminci yüzyılın başlarında adaya neredeyse anında ulaştı ve 1959’da zafer kazanan Devrim, her şeyden önce Sovyet Marksizm-Leninizminden büyük ölçüde etkilenmiş olsa da, tüm nüfusun genel olarak Marksizm (veya Marksizmler) üzerine yapılan çalışmalara erişim imkânlarını artırdı. “Batı Marksizmi” içinde kapitalizme karşı mücadeleye organik olarak ait olanı nasıl ayırt edebilir ve koruyabiliriz?

“Batı Marksizmi” ifadesinin yaratabileceği herhangi bir karışıklığı önlemek için, az önce ele aldığım emperyal Marksizm ile özünde anti-emperyalist olan gerçek Marksizm arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır.

Batı Avrupa’nın, ABD’nin ve küresel emperyalist projedeki müttefiklerinin emperyalist merkezi olarak anlamamız gereken Batı âleminde emperyal Marksizm baskın biçim haline gelmiştir.

Ancak, imparatorluk merkezinin içinde bile Losurdo, Michael Parenti, John Bellamy Foster, Annie Lacroix-Riz, Saïd Bouamama ve daha birçokları gibi emperyalizm karşıtı Marksistler bulunmaktadır.

Dolayısıyla, son tahlilde coğrafi kategoriler gibi görünen şeylere dayanmaktansa, biri emperyal üst yapılar tarafından güçlü bir şekilde desteklenen iki ideolojik yönelim arasında ayrım yapmak daha tutarlı bir yaklaşım olacaktır.

Anti-emperyalist Marksist gelenek, imparatorluğun kurbanlarının ve onun organik sözcülerinin (Lenin, Mao, Fidel vb.) sömürge sorununu ve emperyalizmi analizlerinin merkezine yerleştirdiği ve Marksizmi gerçek sosyalizmin geliştirilmesi yoluyla dünyanın pratik dönüşümüne yönlendirdiği emperyalizmin çevre ülkelerinde önemli bir güç haline gelmiştir. Bununla birlikte, çevre ülkelerde, merkezdeki egemen söylemlerden ve tartışmalardan emir alan, işbirlikçi bir entelektüel işçi sınıfı aristokrasisi de mevcuttur.

Bu işbirlikçi entelijansiya, entelektüel emperyalizmde önemli bir rol oynar; yerel anti-emperyalist teorileri görmezden gelir veya küçümser ve imparatorluğun en yeni teorik eğilimlerini destekler.

Kitabımın amaçlarından biri, her türlü kafa karışıklığını gidermek için teorik sınıf mücadelesinin hatlarını netleştirmektir. Sınıf mücadelesi ve entelektüel emperyalizm nedeniyle, çevre ülkelerdeki işçilere, dünyanın önde gelen aydınları olarak tanıtılanların teorik çalışmalarının, bahsettiğim daha pratik uygulamalarla meşgul Marksistlerin çalışmalarından daha gelişmiş ve sofistike olduğu düşüncesi aşılanmaktadır.

Yani bu ülkelerde Samir Amin, Walter Rodney, Ali Kadri, Nestor Kohan veya Çeng Enfu gibi isimler yerine Adorno, Marcuse, Negri, Badiou veya Žižek gibi isimlere bakılmaktadır. Bu durum, nihayetinde onları emperyalizmin temel gerçekliği ve onu aşmaya yönelik sosyalist proje konusunda kafa karışıklığına sürükler. Dolayısıyla bu entelektüel emperyalizm biçimi, genel olarak emperyalizmi destekler ve teşvik eder.

Araştırmamın gösterdiği şey, emperyalist bilgi üretim ve dağıtım yapılarının, Marksizmin bir karikatürünü ve Marksizmi aştığını iddia eden çeşitli radikal teorileri desteklediği, bu teorilerin en nihayetinde imparatorluğun çıkarlarına hizmet ettiği gerçeğidir.

Aşırı basitleştirme riskine rağmen meramımızı şu şekilde özetlemek mümkün: İmparatorluklar, kendi çıkarlarına halel getiren çalışmaları desteklemezler. Bu nedenle, kitabım okurlara, teorik bir pusula sunmayı amaçlamaktır. Bu pusula, uluslararası Marksist geleneğin ürettiği devrimci anti-emperyalist çalışmalardır, Kuzey’deki ülkelerde işleyen emperyalist teori endüstrisinin ana ürünleri değil.

Karamsarlık, kapitalist ideolojinin lehine önemli bir toplumsal rol oynar ve “dünyayı yok etmek, onu dönüştürmekten daha kolaydır” fikrini daimi kılar. Bu, hareketsizliğe, örgütlenmemeye, kolektif kayıtsızlığa ve komünizmin reddine yol açar. Buna, ABD’nin ekonomik, ticari ve mali ablukasıyla her gün boğulan Küba gibi bir ülkenin maddi zorluklarını da eklersek, direnme kapasitesi, o yıkıcı niteliğini yavaş yavaş yitirir. Küba gibi anti-emperyalist halkların elinde, daha iyi bir dünya inşa etme alternatifleri olarak sundukları sosyalizmi terk etmemek adına hangi teorik ve pratik kaynakları kaldı?

Kitabımın ilk yarısı, dünyanın en güçlü emperyalist ülkesine odaklanarak, emperyal üstyapının materyalist bir analizini sunuyor. Diyalektik olarak iç içe geçmiş ekonomik temel tarafından yönlendirilen bu üstyapı, baskın bir ideoloji dayatmıştır. Bu, yalnızca bir dünya görüşü ve bir dizi fikir değil, aynı zamanda bir algısal çerçeve, bir değerler kümesi, bir duygusal matris, bir tarih anlayışı, “rutinleşmiş” uygulamalar ve daha fazlasını da içerir. Jennifer Ponce de León ile başka bir yerde dile getirdiğim gibi, ideolojik özneler, yalnızca fikirlerden veya dünya görüşlerinden müteşekkil değildirler, onlar, ayrıca varoluşlarının her boyutuyla vardırlar.

Bu da bizi, Mark Fisher’ın Capitalist Realism [“Kapitalist Gerçekçilik”] adlı kitabının ilk bölümünün başlığında akılda kalıcı bir şekilde formüle ettiği kötümserlik konusuna getiriyor:

“Dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır.” Buna benzer bir düşünceyi, özellikle Žižek ve Fredric Jameson gibi isimler de dâhil olmak üzere, imparatorluk merkezindeki birçok önde gelen sözde Marksist de paylaşılmaktadır. Aslında Marksist çevrelerin haricinde de yaygın olarak karşılaştığımız bu düşünceyi şu şekilde özetlemek mümkündür: “Dünyanın sonunu tahayyül etmek, egemen ideolojinin sonunu tahayül etmekten daha kolaydır.”

Nitekim, kapitalizmin sonunu düşünmek bile, bu tür düşünürler için dünyanın sonunu hayal etmek gibidir; çünkü kapitalizm, onların teorik pratiklerini destekleyen ve onları emperyal teori endüstrisi içinde önde gelen aydınlar olarak üst mertebelere taşıyan maddi pratiktir.

Eğer kapitalizm ortadan kaybolursa, sözde teorik katkılarından ve savundukları ideolojiden geriye ne kalır? Bu, onlar için egemen ideolojiye direnmektense onu tekrarlamanın daha kolay olmasının nedenlerinden biridir.

Emperyal Marksistlerin idealist yönelimi, maddi gerçekliği hayal gücü ve fikirlerin ideal dünyasıyla değiştirmeye teşvik etse de, Fisher’ın iddiasının temeli ampirik olarak yanlıştır.

Burada mesele, kapitalizmin sonunu “tahayyül etmek” değil, gerçekliği olduğu gibi anlamak ve onu maddi olarak aşmaya yönelik tarihsel bir sürecin zaten var olduğunu fark etmektir.

Sosyalist devletler, bir asırdan uzun süredir emperyalizmin zincirlerini kırma ve kâr hırsı olanların değil, halkın çıkarlarına hizmet eden ulusal egemenlik projeleri oluşturma gibi son derece zorlu bir süreçle meşguldürler.

Bu, hayal gücü veya ütopik öngörülerle değil, emperyalist dünya düzeninin yozlaşmış kalıntılarından yeni, sosyalist bir dünya inşa etme yolundaki çok gerçek, somut bir mücadeleyle ilgilidir.

İmparatorluğun üst yapısı, insanları silahsızlandırıp egemen sömürü, baskı ve ekolojik yıkım sistemine boyun eğmeye teşvik ettiği için Fisher’ın sentezlediği dünya görüşünü destekler. Alternatif bir dünyayı tahayyül etmek, hele ki inşa etmek mümkün değilse, neden denemeye zahmet edelim ki?

Nesnel toplumsal güçlere yönelik bu öznel boyun eğme, kişinin kendi eylem kapasitesini özerk bir proje için harekete geçirmek yerine, egemen sistemin kapasitesiyle uyumlu hale getirmesi anlamına gelir. Bu, kelimenin tam anlamıyla, kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçmesidir.

Anti-emperyalistlerin sahip olduğu kaynaklara gelince, karşı karşıya olduğumuz maddi gerçekliğin soğukkanlı ve objektif bir analizine ihtiyacımız var.

Emperyalizm, ister biyosferin felakete varan yıkımı, ister sapkın bir faşizmin işlediği toplumsal katliam, isterse de küresel yok oluş savaşlarının yakın olasılığı yoluyla olsun, dünyayı yok olmanın eşiğine getirmiştir.

Tek gerçek ve somut alternatif, sosyalizmdir. Ancak seçim, artık sadece sosyalizm ve barbarlık arasında değil; sosyalizm ya da yok oluş arasında. Kapitalizmin sonunu tahayyül bile edemediğimiz muhayyel bir dünyada olmak yerine, en net alternatiflerle karşı karşıya olduğumuz çok gerçek bir dünyadayız: kelimenin tam anlamıyla kapitalizmin sonu ya da bildiğimiz hayatın sonu.

Küba, sosyalizmini geliştirme konusunda hiçbir zaman eli rahat olmamıştır. Aksine, emperyalistler, bu olumlu örneğin tehdidinden korktukları için Küba sosyalizmini her daim kuşatma altında ilerletmek zorunda kalmıştır. Gene de, tüm olumsuzluklara rağmen, Küba, 1959 öncesinde dayatılan sistemik yoksulluk ve cehaletten nüfusunu kurtararak, eğitim, sağlık hizmetleri, barınma, istihdam ve kültürel kalkınma alanında önemlmi kazanımlar elde etmiş, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliğe dayalı bir toplum kurabilmiştir. Bunların hiçbiri kolay olmamış, ülke, her daim kaçınılmaz kimi başarısızlıklarla ve güçlüklerle yüzleşmiştir.

Küba’nın Amerika kıtasında devrimci sosyalizmi geliştirme konusunda daha önce hiç denenmemiş yollara yöneldiği gerçeği göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı olmamalı. Şaşırtıcı olan, Küba’nın dünyanın önde gelen emperyalist gücünden sadece 140 kilometre uzakta bu kadar ilerleme kaydedebilmiş olmasıdır. Bu kadar az kaynakla ve bu kadar zorlu koşullar altında bu kadar çok şey başarılmış olması, Küba halkının ve liderliğinin azminin, yaratıcılığının ve zekâsının kanıtıdır.

ABD, giderek faşist bir yöne doğru ilerlerken, Amerika kıtasını yeniden sömürgeleştirmek ve sosyalizmin her türlü izini ortadan kaldırmak amacıyla Küba’ya karşı baskıcı savaşını yoğunlaştırıyor.

Bu durum, Küba’nın Batı Yarımküre’deki rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Kübalılar ve onları destekleyenler, şer imparatorluğunu sürdürmek için bizi bölüp yönetme niyetinde olan Epstein sınıfı değil, hepimize ait bir Amerika için verilen mücadelenin ön saflarında yer almaktadır.

Kübalılar, yarımküremizde insanlığın bayrağını, emperyalist yıkımdan kurtuluşun kızıl bayrağını yüksekte tutuyorlar. Bunu fark edemeyen herkese, Fisher’ın anlamsız iddiasını bir kez daha tekrarlayarak, “sosyalizmin kazanımlarını görmezden gelmek, egemen ideolojiyi görmezden gelmekten daha kolaydır” diyebiliriz.

Daha önce bahsettiğiniz son kitabınızda, Marksizm yanlısıymış gibi görünen Herbert Marcuse ile ABD istihbarat servisleri arasındaki yakın bağları ve bu işbirliğinin sonuçlarını aktarıyorsunuz. Bugün “sol”un ve CIA tarafından finanse edilen aydınların teorik söylemlerine veya medyada çıkan yazılarına güvenmeli miyiz?

Emperyalizmin teori endüstrisinin kutsal kabul ettiği aydınların açıklamalarına körü körüne bel bağlamak yerine, düşünsel-teorik üretime diyalektik ve tarihsel-materyalist bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız.

İmparatorluk merkezinde bilgi üretiminin maddi sisteminin nasıl işlediğini, devlet ve egemen kapitalist sınıfla olan yakın bağlarla birlikte idrak edersek, bu sistemin üretme eğiliminde olduğu aydın tipini daha net anlayabiliriz.

Elbette manevra alanı var, bu yüzden “eğilim” teriminin altını çizmek önemli: katı bir determinizm değil, güçlü koşullandırıcı güçler söz konusu.

Ancak, en geniş kitlelere ulaşan sol düşünürler arasında dikkat çekici bir ideolojik tutarlılık düzeyi mevcut. Sıklıkla teorik görüş açısından ayrışsalar da, en önemli konularda bir araya gelirler, genelde anti-komünisttirler ve kapitalizme karşı uzlaşmacı bir tutum sergilerler.

Batı veya emperyal Marksizmin temellerine katkıda bulunan Frankfurt Okulu, bunun en önemli örneklerinden biridir. Okulun önde gelen isimleri Adorno ve Horkheimer, Stalin’i Hitler’le eşdeğer tutan katı anti-komünistlerdi. İsrail yanlısıydılar ve bazı emperyalist askeri müdahaleleri açıkça desteklediler.

Ayrıca, faşizmin önemli bir analizini geliştirme konusunda da şöhret kazandılar. Kitapta ortaya koyduğum üzere, birçok eski Nazi ile pratikte birlikte çalışarak onları Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde (Frankfurt Okulu’nun resmi adı) liderlik pozisyonlarına taşıdılar. Sundukları Marksizm versiyonu, Marksizmi tamamen tersine çeviriyor.

Marcuse, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimleri arasında en solcu üye olarak haklı bir şöhrete kavuştu. Bu şöhreti altmışlarda savaş karşıtı ve öğrenci hareketlerinin yanı sıra toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, ırk ve ekolojik özgürlük mücadelelerini desteklemesiyle kazandığı radikalleşmeden kaynaklanıyordu.

Ancak, dosya kayıtlarını incelediğimde, ABD hükümeti için yaptığı işler ve CIA ile olan ilişkisi hakkında düzenli olarak yalan söylediğini keşfettim.

Aslında, CIA’yle yakın işbirliği içinde çalıştı ve ABD hükümeti için en üst düzey istihbarat kurumu olan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı Ulusal İstihbarat Tahmini belgelerinin en az ikisine katkıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı’nın komünizm konusunda önde gelen uzmanlarından biriydi ve Washington’dan ayrıldıktan çok sonra bile eski ve mevcut devlet görevlileriyle çalışmaya devam etti. Ayrıca, Rockefeller Vakfı’nın dünya genelinde komünizme karşı yürüttüğü düşünce savaşında geliştirilen yumuşak güç projelerinde de önemli bir rol oynadı.

Örneğin, emperyalist eğilimli Marksist bilimsel çalışmaların üretimi ve yayımı için transatlantik bir ağ kuran, iyi finanse edilmiş bir girişim olan Marksizm-Leninizm Projesi’nde kilit isimdi. Bu projede, uzun yıllar CIA’e üst düzey danışmanlık yaptı, Columbia Üniversitesi’ndeki Rus Enstitüsü’nün direktörü olan arkadaşı Philip Mosely ile yakın işbirliği içinde çalıştı.

Bu nedenle, Domuzlar Körfezi çıkarmasından sonra Marcuse’nin şu açıklamayı yapması hiç de şaşırtıcı değil: “ABD’nin Batı Yarımküre’de komünizmle mücadele etme hakkını sorgulamıyorum.”

Küresel sınıf mücadelesinin nesnel ve sistemsel analizine gelince, Adorno, Horkheimer ve Marcuse gibi isimlere güvenilemez. Aynı şey, genel olarak onlarla uyumlu solcu aydınlar için de söylenebilir.

Bu, elbette, her konuda yanıldıkları veya tüm çalışmalarının tamamen bir kenara atılması gerektiği anlamına gelmez. Bilâkis, bu, teorileriyle ilgili her türlü titiz yaklaşımın, onları toplumsal bütünlük içinde açıkça konumlandırması ve öznel teorik üretimlerinin, emperyal teori endüstrisinin nesnel çerçevesiyle nasıl diyalektik olarak iç içe geçtiğini açıklaması gerektiği anlamına gelir.

Örneğin, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimlerinin tüketim kapitalizmine yönelik önemli eleştiriler geliştirdiği doğrudur ve bunlar faydalı olabilir. Ancak, analizlerine dikkat edilirse, incelikli bir öznelci yönelim fark edilecektir.

Ekonominin üretim sektörünün sömürücü toplumsal ilişkilerine, yani işçilerin yaşamlarına değil, genellikle kendileri gibi orta sınıf tüketicilerin fenomenolojik deneyimlerine odaklanırlar.

Basitçe ifade etmek gerekirse, kendileri gibi tüketicilerin düşünce ve arzularını manipüle eden reklâm endüstrisinin etkilerini eleştirmeye, örneğin küresel güneydeki çocukları madenlerde köle gibi çalışmaya zorlayan aşırı sömürü ve küresel yozlaşma sistemine saldırmaktan daha fazla zaman ayırdılar.

İmparatorluğa ait medya kuruluşlarında çıkan kitap ve yazılara da güvenilemez. Kitapta ayrıntılı olarak açıkladığım gibi, CIA (sessiz filmlere eşlik eden, birçok enstrümanın sesini çıkartan orga atıfla) bir “Kudretli Wurlitzer” yarattı, yani, bir müzik kutusu gibi işletebileceği uluslararası bir medya ağı meydana getirdi: CIA merkezindeki bir düğmeye basıldığında, aynı ezgi tüm dünyada çalıyordu.

Bu “Kudretli Wurlitzer” hâlâ sapasağlam ve gayet formda; erişim alanı ve büyüklüğü çoğu insanın hayal ettiğinin çok ötesinde.

Sadece bir örnek vermek gerekirse, dezenformasyon uzmanı William Schaap, CIA’in “dünya çapında yaklaşık 2.500 medya kuruluşuna sahip olduğunu veya bunları kontrol ettiğini, ayrıca muhabirlerden yüksek profilli gazetecilere ve editörlere kadar neredeyse her büyük medya kuruluşunda kendi adamlarının bulunduğunu” kamuoyuna açıkladı.

Örneğin bugün, Noam Chomsky gibi ilerici liberal bir düşünürün emperyalist elitle olan bağlarından bahsediliyor… Bu aydın sınıfı (akademisyen, anti-komünist vb.) üreten küresel kapitalist yapılarla mücadele etmeden alt etmek mümkün mü?

Bu soru, kitabımın özüne iniyor. Kitapta bireylerin ve düşünce okullarının eleştirel materyalist analizleri yer alsa da, asıl amaç, emperyalist üstyapının aynı tipte aydınları sistematik olarak nasıl ürettiğini ve yeniden ürettiğini açıklığa kavuşturmaktır.

Başka bir deyişle, seçilmiş bireylere veya eserlerine yönelik öznel bir ideolojik eleştiriyle yetinmek yerine, aynı zamanda, son derece önemli bir şekilde, aynı türden bireyleri üreten ve yeniden üreten, ardından da dikkat çekici bir ideolojik tutarlılıkla eserler yaratan maddi sisteme yönelik nesnel bir ideolojik eleştiri sunmaktadır.

Bu olgunun en önemli örneklerinden biri, radikal şifacı figürüdür. Bu tür aydınlar, kendilerini solda konumlandırır ve genellikle kendilerini radikal olarak sunarlar. Genellikle kapitalizmi ve büyük emperyalist güçlerin dış politikasının bazı yönlerini eleştirirler. Bununla birlikte, ara sıra birkaç açıklanabilir istisna haricinde, her daim en önemli ideolojik kırmızı çizgileri korurlar ve reel sosyalizmi kapitalizmden daha kötü bularak reddederler.

Elbette, radikal şifacılığın farklı dereceleri vardır ve bir aydının hem olumlu hem de olumsuz katkılarını vurgulamak için diyalektik analiz yapmak her zaman önemlidir. Chomsky, mükemmel bir örnektir. Bu araştırma projesinin bir parçası olan yeni kitabımda ondan bahsedeceğim.

Burada hakkında kelâm ettiğimiz “Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı eser, aslında “Küresel Düşünce Savaşı: Marksizm Emperyalizmin Teori Endüstrisine Karşı” başlıklı üçlemenin ilk cildidir. İkinci cilt, “ABD’de Üretilen Fransız Teorisi”, gelecek yıl yayımlanacak. Üçüncü cilt, “Radikal Teorinin Çocukluk Hastalığı” biraz daha sonra çıkacak. Chomsky hakkındaki değerlendirmemi bu eserde sunuyorum.

Şimdilik şunu söylemeliyim: Chomsky, kesinlikle ABD dış politikasına ve şirketlerin medyadaki egemenliğinin etkilerine dair önemli ampirik eleştiriler sunmuştur.

Özgürlükçü bir sosyalist olarak, Küba’ya uygulanan abluka karşıtı tutum sergilemesi de takdire şayandır.

Ancak bunu, (örneğin, çağdaşı Michael Parenti gibi) emperyalizmin sistemik bir anlayışı ve sosyalist devletler kurma projeleriyle zincirlerini kırma mücadelesi çerçevesinde yapmadı. Aslında Chomsky, Sovyet coğrafyasının büyük bir bölümünde sosyalizmin yıkılmasını bir istibdadın sonu ve sevinç vesilesi olarak kutladı.

Birçok kişinin belirttiği gibi, Chomsky eleştiriye odaklandı ve olumlu siyasi projesi ne yazık ki yetersiz kaldı. Kendisini anarko-sendikalist olarak tanımladı ve pozisyonunun tarihsel kökenlerini aydınlanmış liberalizme dayandırdı, ancak işçi özyönetimi projesinin devlet gücünden yoksun bırakıldığında, her zaman kırılgan olduğu gerçeğini hiçbir zaman tutarlı bir şekilde ele almadı.

Bu nedenle, birçok okuru çıkmaza sürükleyerek, en iyi ihtimalle ABD gibi emperyalist bir gücün kendi ilan ettiği ideallere uygun davranmasını veya işçilerin devlet iktidarını ele geçirmeden iş yerleri üzerinde uzun vadeli demokratik kontrol kurmasını umabileceğimiz izlenimini verdi. ABD’nin liberal ideallerinin emperyalist bir projeyi örtbas etmek için var olduğunu ve asıl itici gücün ideoloji değil, bu proje olduğunu kavrayamadı.

Leninizmi karşı devrimci bir felsefe olarak reddeden anti-komünist tavrı göz önüne alındığında, teşhis ettiği sorunların üstesinden gelmek için anti-emperyalist devlet kurma projelerine duyulan ihtiyacı hiçbir şekilde idrak edemedi.

Jeffrey Epstein ile olan yakın arkadaşlığı hakkındaki en son açıklamalar, daha önce de ortaya konmuş bir güzergâhı takip ediyor.

Chomsky’nin kariyeri, ordu-sanayi-akademi kompleksiyle çeşitli şekillerde bağlantılıdır. Pentagon ile derin bağları olan, altmışlarda fonlarının yüzde 90’ını ondan alan MIT’de ders verdi. Orada bir askeri laboratuvarda çalıştı ve yürüttüğü dilbilimsel araştırmalar Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve benzeri kurumlar tarafından desteklendi.

Ayrıca birçok şüpheli isimle bağı vardı, misal, CIA Direktörü John Deutsch’un arkadaşıydı; Deutsch’un MIT rektörü olmak için yürüttüğü kampanyada da onu desteklemişti.

İsrail’i eleştirmesine rağmen Chomsky, BDS hareketine karşı çıktı ve İsrail'in var olma hakkına sahip olduğunu söyledi. Bu nedenle, kendisine mali danışmanlık ve düzenli ödüller için destek sağlayan, ayrıca ek faydalar, ayrıcalıklı bağlantılar ve düşünce alışverişi imkânı Epstein gibi bir Siyonist istihbarat görevlisiyle arkadaş olmasında şaşılacak bir yan yok.

Chomsky’nin son derece ahlaklı bir insan olarak yarattığı kamuoyu algısı göz önüne alındığında, hüküm giymiş bir cinsel suçluyla özel hayatında nasıl davrandığına dair bir fikir edinmek gene de rahatsız edici.

Sorunuzun özüne dönecek olursak, bu üçlemenin amacı, tam da bu tür bir aydın sınıfını ortaya çıkaran küresel kapitalist yapıları eleştirmektir. Bu nedenle, bu araştırma projesini emperyal Marksizmin eleştirisiyle sınırlamamak benim için önemli bir husustu.

Bu üçlemenin ikinci cildi, postmodern Fransız teorisini ele alırken, üçüncü cilt ise emperyal Marksizm ve/veya Fransız teorisine dayanan çağdaş radikal teori biçimlerini inceliyor. Bunlar arasında Frankfurt Okulu’nun üçüncü kuşağı, postkolonyal ve dekolonizasyon teorisi, liberal lubunya teorisi, Badiou ve Žižek gibi isimlerin sözde komünist olay felsefesi vb. yer alıyor.

Amaç, genel olarak reel sosyalizmi reddeden ve kapitalizm ile emperyalizme uyum sağlayan (açıkça savunmasa bile) solcu bir entelijansiyayı üreten ve yeniden üreten bilgi üretim ve dolaşım sistemine ışık tutmak ve onu açığa çıkarmaktır.

İdeoloji, bukalemun gibidir. Gerçekliği çarpıttığı için, gerçeklik, zamanla kendini gösterir ve onu gizlemek için yeni ideolojik biçimlere ihtiyaç duyulur.

Emperyalizmle uyumlu sol aydınların egemen ideolojisini eleştirel bir şekilde değerlendirirken, bilgi üretiminin maddi sisteminin, yüzeyde farklıymış gibi görünen ancak aynı temel ideolojik yönelimi paylaşan yeni teori formlarını düzenli olarak nasıl ürettiğini göstermek istedim.

Diğer kapitalist endüstrilerde olduğu gibi, teori endüstrisi de piyasaya (yeni materyalizm, Afro-karamsarlık gibi) yeni ürünler sunarak ilerleme yanılsamasını besler. Bu ürünler, dikkatli insanların önceki ideolojik biçimlerden süzülmüş gerçeklikten uzaklaşmalarını sağlamak gibi bir avantaja sahiptirler.

Tüketim kapitalizminin teşvik ettiği yenilik kültü, birçok insanı piyasadaki her yeni ürünün, egemen ideolojinin en son tekrarı olmadığına, bağlılığımızı değilse bile dikkatimizi hak ettiğine ikna ediyor.

Bu, Marksizmi tarihin tozlu raflarına kaldırma çabası dâhilinde başarılı olduğunu ispatlamış bir taktik: çok sayıda yeni ve yenilikçi söylem, birçok ufku açmakta ve her yöne doğru yol göstermektedir!

Frankfurt Okulu ve Fransız Teorisi örneğini ele alalım. Burjuva düşünce tarihi içinde genellikle zıt kutuplar olarak takdim edilirler. Elbette aralarında önemli farklılıklar vardır.

Ancak üçlememin gösterdiği şey, her ikisinin de, anti-komünizmi ve kapitalizme, hatta emperyalizme uyumu teşvik eden emperyalist üst yapı içindeki maddi bir bilgi üretim sisteminin teorik ürünleri olduğudur.

Tüm farklılıklarına rağmen, en temel noktalarda hemfikirler. İmparatorluk merkezindeki baskın sol ideolojinin iki farklı türevidirler ve bu şekilde kabul edilmeleri gerekmektedir.

Kitap İspanyolcaya çevrilecek mi? Küba halkı, bu kitabı okuma fırsatı bulacak mı?

Evet, Nuevo Milenio İspanyolca çevirisini hazırlıyor ve kitap, İspanya’da El Viejo Topo yayınevi, belki de Latin Amerika’daki diğer İspanyolca yayın yapan yayınevleri tarafından da yayımlanacak. Néstor Kohan, Küba baskısı için önsöz yazmayı kabul etti. Bu, benim için inanılmaz bir onur ve umarım kitap, Küba’daki ve genel olarak İspanyolca konuşulan dünyadaki tartışmalara, küçük de olsa bir katkı sağlar.

Kitap, aslında tüm üçlemenin açılış bölümü olan “Che’nin Kafası” ile başlıyor. Bu bölüm, ABD imparatorluğunun Che’yi bulmak ve onu aşağılayıcı bir şekilde öldürmek için başlattığı küresel insan avının öyküsünü anlatıyor; bu girişim, küresel anti-emperyalist hareketi ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bu acımasız projenin, Che ve mirasına karşı yürütülen dünya çapında süren düşünce savaşla nasıl el ele gittiğini vurguluyor ve CIA ajanlarının onun edebi mirasının bazı kısımlarını ele geçirmeye ve biyografisini çarpıtmaya nasıl çalıştığına açıklık getiriyor.

Kitabın bu bölümü, küresel düşünce savaşının ana temalarına dair kısa bir genel bakış sunuyor.

Daha genelde kitap, Fernández Retamar, Capote, Barreiro ve Kohan’ın çalışmaları gibi kültürel savaş üzerine son dönemde yapılmış mükemmel araştırmalardan bazılarını ele alıyor. Bu proje için, emperyal Marksizmin eleştirisi, en nihayetinde anti-emperyalist Marksizmin zengin uluslararası geleneğini yeniden sahiplenme ve savunma yönündeki olumlu bir proje dâhilinde yapılmalı.

Küba’nın bu gelenekte hem teorik hem de pratik anlamda oynadığı öncü rol göz önüne alındığında, o, söz konusu araştırma projesi için genel olarak önemli bir referans noktasıdır.

Küba’yı ziyaret ettiniz, ABD ablukasını kınadınız ve sosyal medyanızda açıkça davamızı savundunuz. Bugün devrime destek sunmaya neden devam ediyorsunuz?

Ben imparatorluğun bir çocuğuyum, “kızıl bezlere sarılmış bir bebek” değilim. Dahası, dünyanın önde gelen kurumlarından bazılarının ürettiği emperyalist cehalet içinde yetiştirildim.

Bilgi üretiminin maddi yapıları, beni emperyalizmi görmezden gelen, gizleyen veya yanlış yorumlayan, aynı zamanda sosyalist alternatifi küçümseyen ve reddeden entelektüel işçi sınıfı aristokrasisinin bir üyesi yapmaya çalıştı.

Çiftlikte inşaat işlerinde çalışarak büyüdüğüm için, yetiştirilme tarzım sayesinde, içinde bulunduğum elit çevrelerin dışına düştüm. Bunu öznel olarak yaşıtlarımın gerisinde kalmak olarak deneyimlesem de, geriye dönüp baktığımda, nesnel olarak bakıldığında bunun inanılmaz derecede faydalı olduğunu fark ediyorum. Bu, hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamadığım ve başkalarının normal veya doğal olarak kabul ettiği şeyleri sorgulama eğiliminde olduğum anlamına geliyordu.

Ancak, imparatorluk üst yapısının ideolojisinden de derinden etkilendim ve mevcut görüşlerime ulaşmak için uzun ve bazen acı verici bir öz eleştiri sürecinden geçmem gerekti. Bu süreçte, imparatorluğun gerileme ve çöküşünün nesnel koşullarının yanı sıra, pratik örgütlenme ve halk eğitimine katılımım ve yakın çevremdeki insanların derin ve etkili görüşleri de bana katkı sundu.

Küba’yı önemsiz olarak görmezden gelmeye veya yozlaşmış bir ülke olarak küçümsemeye şartlandırılmıştım. Bu dogmatik duruşu sorgulamaya başladığımda, beni ait olduğum ideolojik kampta tutmak adına aleni ve yoğun bir dirençle karşılaştım.

Eski profesörlerimden Étienne Balibar’dan yasadışı ablukanın sona ermesi çağrısında bulunan bir mektubu imzalamasını istediğim anı çok net hatırlıyorum. Kendisinin de hakkını yememek gerek, özellikle liberal entelijansiyanın kabul edebileceği şekilde yazılmış olan mektubu imzalamayı kabul etti.

Ancak, kendini Marksist olarak tanımlayan bu kişi, bana da bir kopyasını göndererek, Michael Hardt ve Judith Butler gibi önde gelen solcu aydınlardan oluşan bir gruba da bir mesaj gönderdi ve “ABD’nin Küba’ya yönelik emperyalist politikasının bizi ‘sosyalist’ Küba’nın dönüştüğü yozlaşmış diktatörlüğü alkışlamaya veya desteklemeye sevk etmemesi gerektiğini” ısrarla dile getirdi.

Sözde kanıt olarak, “uyumlu sol” aydınlar ve La Joven Cuba blogu gibi oldukça şüpheli kaynaklardan Küba karşıtı propaganda içeren bağlantılar sundu.

Bu tür direnişlere rağmen, eleştirel medya okuryazarlığı becerilerimi geliştirmeye ve Küba tarihini ciddi bir şekilde incelemeye, liderlerinin ve önde gelen aydınların eserlerini okumaya devam ettim. Ayrıca Küba filminin, sanatının ve edebiyatının zengin kültürünü de keşfettim. Bu süreçte, çevrilmemiş materyallere erişebilecek ve emperyalizme bağlı çeviri pratiğine olan bağımlılığımı kırabilecek kadar İspanyolca öğrendim.

Eduardo Galeano’nun mükemmel kitabı Patas arriba: La escuela del mundo al revés’te [“Baş Aşağı: Tersine Dönmüş Dünyanın Okulu”] açıkladığı gibi ben de baş aşağı dönmüş bir dünyada yaşıyordum. Küba hakkında duyduğum neredeyse her şey, gerçekliğin tam tersiydi. Sonra, daha önceki dünya görüşümü şekillendiren, Küba’ya karşı yürütülen kültürel savaşın derinliği, genişliği ve kapsamıyla giderek daha çok ilgilenmeye başladım.

Fernández Retamar, Capote, Barreiro, Kohan, Helen Yaffe ve sizin de dâhil olduğunuz birçok yazardan çok şey öğrendim ve kapsamlı bir okuma yaptım. Ayrıca, Küba’daki devrimci süreci yakından görmek ve daha doğrudan öğrenmek için iki kez Küba’yı ziyaret ettim.

Küba Devrimi’ni tanıma sürecimin öznel yönlerine odaklanmamın nedeni, anı biriktirmek veya kişisel sebepler değil, nesnel koşullar ve emperyalist üst yapının beslediği ideolojik telkinlere karşı koymanın ne kadar zor olduğu hakkında ortaya koyduğu şeylerdir. Mücadelemizin bir parçası, insanları bu pençelerden kurtarmak ve kendi başlarına düşünmelerini, dünya görüşlerini şekillendiren güçler üzerinde eleştirel düşünmelerini sağlamaktır. Oysa biz, daha çok dogmatik bağlılığı teşvik ediyoruz.

Küba’yı destekliyorum, çünkü insanlığın ve hayatın safındayım, Bizim Amerikamız’ı kendi insanlarının eline teslim etme, onu Epstein sınıfının ölümcül pençesinden kurtarma mücadelesinde oynadığı öncü rolü kabul ediyorum.

Kaynak

04 Nisan 2026

, ,

Stratejik Hezimet



ABD, üst düzey generallerinin tamamını görevden alıyor. Şimdiye dek görevden alınanların sayısı on ikiyi buldu.

Bu, sadece kara işgalinin artık daha da muhtemel hale geldiğinin kanıtı değil, aynı zamanda ABD'nin belki de tarihindeki en büyük stratejik yenilgiyle karşı karşıya olduğunun da bir işareti.

Trump, Hegseth ve ekibi, haftalardır bize İran’ın hava savunmasının kalmadığını, donanmasının yok olduğunu, kara kuvvetlerinin yıprandığını, balistik füze cephaneliğinin tükendiğini söylüyor.

İran, her gün daha fazla insansız hava aracı düşürüyor, sık sık ABD-İsrail uçaklarına ateş açıyor.

İran, istediği zaman balistik füzeler fırlatmaya devam ediyor. Daha dün Tel Aviv’e yönelik saldırısında gördüğümüz üzere, füze ateşleme hızını periyodik olarak artırıyor. Donanma da varlıklarını yer altında saklayarak, çalışmaya devam ediyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın kolayca ele geçirilebileceğini söylüyor, ancak öte yandan, ABD’nin NATO’daki müttefiklerini, sağduyulu davrandıkları ve gemilerini intihar görevine göndermedikleri için eleştiriyor.

Trump, “Rejimi cehennemle tanıştırdıklarını” söylüyor, ama çoğunlukla sivilleri hedef alıyorlar. Tüm Batı istihbarat teşkilâtları, hatta İsrail bile, rejim değişikliğinin mümkün görünmediğini değerlendirmesinde bulunuyor.

Dünya ekonomisi darbe alıyor, Körfez ülkeleri asla eskisi gibi olmayacak. ABD’nin bilhassa seksenlerden itibaren askeri düzlemde inşa ettiği nüfuz ortadan kaldırılıyor.

Washington ve Tel Aviv’in yenildiği iddiasında bulunduğu Lübnan Hizbullahı, İsrail’e ağır darbeler indiriyor.

İran, kayıplarını örtbas etmek veya kendi halkına yalan söylemek zorunda kalmıyor, kayıplarını telafi etmek için sahte zaferler uydurmuyor. ABD, sürekli kendisine teselli verecek yayınlar yapıyor, İsrail, tüm o biçare haliyle, her şeyi sansürlüyor. Kabul ettikleri asker kayıplarının sayısı öyle düşük ki duyanları güldürüyor!

F-35 savaş uçağı programı için yüz yıl harcanan paraya denk askeri bütçesi bulunan İran, sadece F-35’lere ateş açmakla kalmadı, aynı zamanda bölgedeki ABD üslerinin çoğunu da yerle bir etti.

Bir zamanlar baskın süper güç olan ABD, şimdi o kadar çaresiz ki, sadece göstermelik bir felâkete yol açacak kara işgaline girişiyor. Bu hamle, İran’ın işine yarayacak. ABD, kimi adaları ele geçirmeyi başarsa bile, Hürmüz Boğazı’nı açamayacak, neticede büyük bir bedel ödeyecek.

İsrail’in İran’ın sivil altyapısını yerle bir edip, Suriye’de olduğu gibi uzun vadede rejim değişikliğine yol açma beklentisi üzerine kurulu stratejisi, ABD’ye net bir çıkış yolu sunmuyor.

ABD’nin çaresizliği o kadar büyük ki, İran petrolüne yönelik bazı yaptırımları, Rusya’ya yönelik yaptırımları ise tümden kaldıracağını açıkladı. Aynı zamanda sahte zafer ilanları ve hızla boşa düşen, anlamsız tehditlerle petrol fiyatlarının fırlamasını bir şekilde durdurmaya çalışıyor.

Eğer ABD, bölgeden çekilerek savaşı gerçekten sonlandırmayı seçerse, İran bölgenin en büyük gücü olarak ortaya çıkacaktır. Yaptırımların kaldırılması ve İran’ın diğer taleplerinin karşılanması konusunda bir anlaşmaya varılamazsa, ABD kaçar, ancak İsrail hedef alınmaya devam eder.

Bu, ABD için tam anlamıyla bir felâkettir.

Hayır, nükleer silahlar bile çare olmayacaktır.

Gidişatın bu şekilde devam etmesi durumunda, ABD, bölgenin çok ötesinde yankıları olacak, tarihinin en kötü stratejik yenilgisiyle karşı karşıya kalacaktır.

Robert Inlakesh
3 Nisan 2026
Kaynak

,

Kapitalizm Küçülmeyi Neden Sever?


Bir zamanlar neo-Malthusçu elitlerin ve bir grup münzevi çevrecinin hayali olan “büyümenin durdurulması”nı öngören anlayış, son dönemde kimi Marksistler de dâhil olmak üzere, soldaki birçok kişi tarafından benimsendi. Bu durum, kimseyi şaşırtmamalı: Marksizm genelde, geniş çapta paylaşılan, bolluk yaratmak için üretim güçlerini tam anlamıyla geliştirmeyi amaç edinmiş “Prometeci” siyaset felsefesi olarak anlaşılmıştır.

Peki bu beklenmedik yakınlaşma nasıl gerçekleşti?

Saitō Kōhei’nin yeni kitabı, Marx in the Anthropocene: Towards the Idea of Degrowth Communism [Antroposen’de Marx: Küçülmeci Komünizm Fikrine Doğru”] bu konuda kimi kıymetli ipuçları sunuyor. Kitabın 2020’deki ilk baskısı, Japonya’da büyük satış rakamlarına ulaştı, İngilizce baskısı da şimdiden epey yankı uyandırdı.

Saitō’nun temel önermesi, oldukça basit: Kapitalistlerin “büyüme”ye yönelik dürtüsü gezegeni yok ediyor, bu nedenle, insanlığın iklim krizinden sağ çıkabilmesi için hızla “büyüme karşıtı komünizm” olarak adlandırılan fikri benimsememiz gerekiyor. Yazarın “büyüme karşıtı yaklaşım, kapitalizmle bağdaşmaz, özünde anti-kapitalist bir projedir” cümlesiyle ifade ettiği çıkarımının, sosyalist fikirlere olumlu bakan ve yaklaşan, iklim felâketine dair uyarılarla boğuşan genç nesilde yankı bulması gayet doğal.

Ancak Saitō’nun mevcuttaki siyasi açmazlarımızın ötesine uzanan bir yol sunduğuna dair iddiası, en az iki açıdan yanıltıcıdır.

1. Kapitalizmin amacı, “büyüme” değil, değer yaratma ve sermaye birikimidir, sermayenin bu süreci gerçekleştirmesi için hem genişlemeye hem de daralmaya ihtiyacı vardır. Önceki otuz yıllık ekonomik durgunluk, kemer sıkma politikaları ve krizlerin de gösterdiği gibi, küçülme, zaten ekonomik paradigmamızın ayrılmaz bir parçasıdır, onu aşmanın bir yolu değildir.

2. Saitō’nun “komünizm” anlayışı, Marx’ın sınıf mücadelesi anlayışını tamamen bir kenara bırakıyor, daha da şaşırtıcı olanı, işçi sınıfına neredeyse hiçbir rol tanımıyor. Çünkü ona göre, asıl mücadele, işçilerle kapitalistler değil, kapitalizmle gezegen arasında. Ancak devrimci bir işçi sınıfının değişimin faili olduğuna dair fikri terk etmek suretiyle Saitō, zımnen bugün zaten sahip olduğumuz şeye çok benzeyen bir şeye, kapitalist sınıfla çatışmak yerine, onun tarafından benimsenen, elitlerin önderliğindeki bir yeşil harekete onay vermekle yetiniyor.

Saitō gibi küçülmeciler, kapitalizmin amacının büyüme olduğunu varsayıyorlar. Oysa ana akım iktisatçılar arasında, sürekli büyümenin sadece mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir olduğu fikrinin geçmişi, ancak ellilere dek uzanıyor. Kendisi de önde gelen bir küçülmeci olan Matthias Schmelzer, 2016 yılında yazdığı The Hegemony of Growth [“Büyümenin Hegemonyası”] adlı kitabında bunu açıkça ortaya koyuyor. Schmelzer’in de kabul ettiği üzere, iktisatçılar, uzun zamandır kapitalizmin döngüsel evrelerden, patlama ve çöküşlerden, genişleme ve daralmadan, büyüme ve küçülme aşamalarından geçtiğini idrak etmişlerdi. Belki de daha önemlisi, büyüme ideolojisine sözde bağlılık göstermelerine rağmen, günümüzdeki egemen sınıfın çoğu, küçülme ve kemer sıkma politikalarının son 30-40 yılın ekonomik gerçekliğini tanımladığını zımnen kabul ediyor.

Marksizm, aslında bu görünürdeki çelişkiyi anlamlandırmanın bir yolunu sunuyor. Marksistler, genelde kapitalizmin amacının büyüme değil, değer yaratmak ve sermaye biriktirmek olduğunu söylüyorlar. Bunlar kolaylıkla karıştırılabilen kavramlar olsa da aynı şey değiller.

“Büyüme”, toplam veya bütünsel toplumsal ürünün ve piyasa değerinin kronolojik olarak artmasıdır. Buna karşılık, “değer yaratma”, üretim sürecinden elde edilebilecek artı değerdeki artıştır. Bu, artı değer oranı olarak hesaplanır; yani işçiler tarafından yaratılan toplam değerin, ücret olarak aldıkları miktardan çıkarılmasıyla elde edilen kısımdır. Çalışma gününün uzunluğu, verimlilik oranı, işçi sınıfının militanlığı gibi faktörlerle orantılı olarak değişir.

Bütün bunlar, zımnen, artı değer oranı yüksekken “büyümenin” düşük kalabileceğini söyler. Tesadüf şu ki, son 30-40 yıllık dönemde gelişmiş ekonomilerin durumu tam da şekildedir: kâr düzeyleri yüksektir, sermaye sahipleri daha da zenginleşmiştir, bunun yanında “uzun vadeli durgunluğa” tanıklık edilmiştir.

Bu noktada Marksizmin ilgilendiği diğer bir kavram da sıklıkla büyüme ile karıştırılan sermaye birikimidir. Sermaye birikimi, sürekli olarak artı değer eklenmesinden kaynaklanır. Ancak paradoksal olarak, zaman zaman artı değerin çıkartılmasını da ihtiyaç duyar. Peki bu süreç nasıl işler?

Marx ve Rosa Luxemburg gibi isimlerin de gösterdiği üzere, kapitalizmin değer arayışı, tüketilebilecek olandan daha fazla artı değer yaratmasına sebep olur. Bu nedenle, sermaye birikimi talep oranını aştığında, sermaye, kendi değerini yitirme tehdidiyle yüzleşir. Belli düzeyde ekonomi açısından apaçık ortada olan bir süreç işler. Bir şeyin çok fazla üretilmesi durumunda, değeri düşecektir.

Sermaye, birikmiş fazlalığı kendi kendini yok etme yoluyla ele alır. Paradoksal olarak, birikimin devam edebilmesi ve değerinin korunabilmesi için boyutunu küçültmesi gerekir. Bu, lüks tüketim, savaş, militarizm, kemer sıkma politikaları ve tahmin edeceğiniz üzere, küçülme gibi çeşitli yollarla gerçekleşir. Başka bir ifadeyle küçülme, kapitalizmin aşırı birikimle başa çıkma yöntemidir. Kapitalist üretim biçiminin üstesinden gelinmesini değil, onun daraltılmasını ifade eder.

Japon iktisatçı Kavakami Hacime, otuzlarda bu sorunu açıklamak için basit bir analojiye başvurmuştu. “Kapitalizm bir balon gibidir. Balona giderek daha fazla hava üflenir. Bu, sermaye birikimi gibidir. Ancak sonunda balon doğal sınırlarına ulaşır. Balon dolar ve daha fazla hava alamaz. Bu noktada iki şeyden biri olmalıdır: Ya balon kendisini patlatarak kapitalist toplumsal ilişkilerin sonunu getirmeli ya da balondan kasten hava boşaltılmalıdır. Sermaye birikiminin devam edebilmesi için sermaye yok edilmelidir. Marx’ı okuyanlar, bu gerçeğe Grundrisse’den beri zaten vakıflardı. Bu kitabında Marx, “sermayenin büyük bir kısmının yok edilmesinin, onu intihar etmeden üretim güçlerini tam olarak kullanmaya devam edebileceği noktaya şiddetle geri götürdüğünü” dile getirmiştir.

Saitō’nun, Antroposen’de Marx kitabının temel iddialarından biri olan küçülmenin kapitalizme karşıt olduğu iddiası, Marx’ın “üretim güçleri” kavramını “büyüme” ile karıştırmasının sonucudur. Saitō, “üretim güçleri”ni, dar anlamıyla ele alıp, teknoloji, makine ve artan üretim çıktısıyla eşitlediği için, bu şeylerin daha da geliştirilmesinin insanlığın özgürleşmesine değil, aksine tekno-kapitalistlerin elinde giderek daha fazla esir edilmemize yol açacağını varsaymaktadır.

Saitō ayrıca, Marx’ın 1860’lara kadar olan yazılarını kapsayan “ilk dönem” Marx ile “geç dönem” Marx arasında yeni bir ayrım ortaya koyuyor. Ona göre ilki, gerçekten de teknolojik gelişmelerin kapitalizmin sonunu getireceğine safça inanan bir “Prometeci” ve “üretimci” idi. Ancak Saitō, Marx’ın bu inancından geç de olsa vazgeçtiğini söylüyor. Saitō, Marx’ın son yıllarında “ekososyalizm” ve “küçülmeci komünizm”in savunucusu haline geldiği iddiasını desteklemek için daha önce yayınlanmamış mektuplara ve defterlere bel bağlıyor.

Dahası, Saitō, geç dönem Marx’ın Batı’daki kapitalist gelişme modelinden uzaklaşarak, “çevreyle sürdürülebilir bir insani ilişki” kuran “Batı dışı ve kapitalist olmayan toplumlar”a yüzünü çevirdiğini iddia ediyor. Saitō, bu süreçte Marx’ın toplumların sosyalizme ulaşmak için kapitalist üretim biçiminden geçmesi gerektiği fikrini bir kenara bıraktığını söylüyor. Hatta “Marx, kapitalizm öncesi dönemden, kapitalist modernleşmenin yıkıcı sürecinden geçmeden, doğrudan sosyalizm aşamasına geçme ihtimalini gördü” diyor (s. 195). Saitō buradan, bu dönüşümün Marx’ı “büyüme karşıtı komünist” yaptığını sonucuna varıyor.

Saitō’nun iddiaları dikkat çekicidir, çünkü Marx’ın terk ettiğini iddia ettiği fikirler, çoğu görüşe göre, on dokuzuncu yüzyılda komünist felsefecinin öncülük ettiği tarihsel materyalizm teorisinin temelini oluşturuyorlar.

Arkadaşı ve yoldaşı Friedrich Engels’e göre, üretim güçlerinin geliştirilmesinin gerekliliği, artı değer teorisiyle birlikte Marx’ın en büyük keşfiydi. Bu önerme, tarihsel materyalizmin terk edilmesi gerektiğini kolayca kabul eden Saitō için bir engel değil. Ancak okurlarını tüm bunlara ikna etme girişimi, “üretim güçleri” kavramının hatalı bir açıklamasına dayanıyor.

Marx’ın tarihsel materyalizm teorisi, “üretim güçleri”nin kaçınılmaz olarak mevcut “toplumsal ilişkiler”le nasıl çatışmaya girdiğini, sınıf çatışmasına ve mücadelesine yol açtığını, en nihayetinde eski toplumsal düzenin yıkılıp yerine yenisinin kurulmasına neden olduğunu açıklıyor. Ancak Marx, “üretim güçleri” derken, sadece teknolojik gelişmeyi ve ekonomik büyümeyi değil, işçilerin emek gücünü ve işçi sınıfının kendi gelişimini kastediyor.

İşte bu yüzden, tarihsel materyalizm bir sınıf mücadelesi teorisidir. Kapitalist üretim biçimi ve toplumsal ilişkiler, yani ücretli emek dünyaya yayıldıkça, işçi sınıfını yaratır, büyütür, sömürüsüne ve sefaletine yol açar. İşçi sınıfını kaçınılmaz olarak iş gücünün alıcıları ve sermayenin tekelcileri (kapitalist sınıf) ile çatışmaya sokan da kapitalizmin bu temel çelişkisidir. İşçiler ve kapitalistler arasındaki sürekli ve yoğunlaşan mücadele sayesinde ancak post-kapitalist bir topluma geçiş sağlanabilir. İşte bu yüzden “üretim güçleri”nin gelişimi, nihayetinde kapitalizmin sonunu getirir. Bir kez daha yinelemek gerekirse, bu güçler, sadece daha gelişmiş teknolojiye değil, aynı zamanda işçilerin artan gücü ve sınıf bilincine denk düşer. İşte bu yüzden Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da kapitalizmin “kendi mezar kazıcılarını” ürettiğini söylemiştir.

Marx, kapitalizmi aşacak harekette işçi sınıfına öncülük rolü veriyor. Ama Saito’nun küçülmeci komünizm teorisinde bu sınıfın esamisi okunmuyor. Saitō, bunun yerine, “gerçek” mücadeleyi kapitalizm ile gezegen arasındaki mücadele olarak tanımlıyor.

Peki bu küçülmeci harekete kim önderlik edecek?

Kitabının Japonca baskısının son sözünde Saitō, dünya nüfusunun sadece yüzde 3,5’inin koordineli bir şekilde hareket etmesinin, küçülmeci komünizm hedefini uygulamaya başlamak için yeterli olacağını öne sürüyor. Ayrıca bu hareketin işçi sınıfıyla sınırlı olmadığını da açıkça belirtiyor. (Şunu da ekleyebiliriz ki, bu anlayış, şu anda yürürlükte olan azınlıkçı, elit odaklı yönetim biçimine oldukça benziyor, ondan bir kopuşu ifade etmiyor.)

Saitō, tarihsel materyalizmi terk etmesi neticesinde, tarihsel değişime ilişkin sınıfsal anlayıştan da Marx’ın bu süreçte işçi sınıfına atfettiği devrimci rolden de tümüyle vazgeçiyor. Bu durumda ortaya şu türden bir soru çıkıyor: “işçi sınıfı, parçası olmayacağı bir hareketten nasıl fayda sağlayabilir?”

Ancak cevaplanması gereken daha acil bir soru daha var. Eğer Saitō’nun anlayışında küçülme, üretim güçlerinin küçültülmesi, budanması anlamına geliyorsa ve bu güç, işçilerden ve onların emek gücünden oluşuyorsa, bu durum, birçok işçiyi gereksiz hale getirmez mi? Elbette, klasik Marksist yaklaşıma göre, kâr yerine ihtiyaç için üretim yapan gelecekteki bir komünist toplum, işçilere bol miktarda boş zaman sunacaktır. Ancak bu özgürleştirici senaryo için önce işçilerin sınıf mücadelesinde zafere ulaşmaları gerekir.

Saitō, “önce küçülme” fikrini savunarak sıralamayı terse çevirmeyi öneriyor. Ancak gördüğümüz gibi, küçülme, kapitalizmi ortadan kaldırmaz, aksine onun sürdürülmesine yardımcı olur.

Bu anlamda, Antroposen’de Marx kitabı, statükoyu aşmanın bir yolunu değil, statüko için yeni bir mazeret sunuyor.

Justin Aukema
7 Mart 2023
Kaynak