03 Eylül 2008

,

Marksizmin Kanı ve Teri


Bir Kavuklu-Pişekâr Atışmasının Eleştirisi

Sempozyum, “birlikte içmek” anlamına gelen sympinein sözcüğünden türer. Eski Grek’te aristokratların düzenlediği ziyafetlerde felsefe, politika ya da şiirle ilgili belli bir konu hakkında yapılan tartışma toplantılarına verilen addır. Elde şarap kadehleri, ilgili meseleler tartışılır bu sempozyumlarda.
2-3 Şubat’ta düzenlenen Manifesto’nun 160. yılında Marksizmin Güncelliği başlıklı etkinliğin “sempozyum” olarak nitelendirilmesi bu yönüyle de yerindedir. Sempozyum sürecince marksizmin kanı ve teri orta sınıf solcular tarafından içilmiş, dinleyiciler kırmızı ya da beyaz şarabı tercih edenler olarak ikiye ayrılmaya zorlanmıştır.
Kırmızı şarapçılar (kan) EZLN’ciler, M. Kayaoğlu (Teori ve Politika), beyaz şarapçılar (ter) ise diğer isimlerle birlikte M. Çulhaoğlu ve tüm işçicilerdir. Marksizmin yüz elli yıldır döktüğü kan ve ter, bir kez daha, yeni bir orta sınıf işretinde şarap muadili tüketilmiştir.
Eski bir inançtır: kan ruhun taşıyıcısıdır. Emeğin kutsallığının belirlendiği günden beri bu taşıyıcılığın ter aracılığıyla olduğuna inanılmaya başlanmıştır. Orta sınıf solculuğu, sempozyumda oynadığı yeni ortaoyununda sahneyi kendince bölmüş, bir taraf kanı, diğer taraf teri savunur görünmüş, marksizmi bu maksatla iki yana çekiştirip durmuştur. Tartışma, marksizmin ruhunun kanla mı, terle mi akıp bugüne geldiği ile ilgilidir ve hiçbir zaman kan ve ter dökmemiş olanların bu vicdanî ve bilişsel zaaflarına ortak arama çabalarının bir ürünüdür.
Orta sınıf siyasetinin genel derdi, meramı budur: belli bir çelişkiye dışarıdan, tepeden bakmak, ihtiyaca göre çelişkinin bir tarafını tercih etmek ve onun yanında olarak söz konusu çelişkinin kendisini kesmesini, kendisine zarar vermesini önlemektir. Bu zararı en aza indirme yönündeki pratik çabada doğal olarak işçiler ve mazlumlar da bu işe ortak edilmek zorundadır.
Mesele, emek-sermaye ya da işçi sınıfı-burjuvazi ise orta sınıf siyaseti aynı güzergâhtan dönemsel, sınıfsal ihtiyaçlarına göre belli bir tercihte bulunacak, bir süre emek yanlısı görünecek, ama bir yandan da sermayenin ideolojisini, aklını emek cephesinde işletmeyi sürdürecek, ona akıl verecek, emeğin vicdanı olurken sermayenin aklını hâkim kılmaya çalışacak, kendi terini işçinin terine katmayacaktır.
İşçicilik, en fazla, işçi sınıfının özünde bir sömürme güdüsünün var olduğuna ve bunun açığa çıkartılması gerektiğine, bu sömürünün de gene bir devlet formu kazanmasına bakar. Bu devlet formu, tabiî ki işçi olmak istemeyenlerin fiilî iktidarı olacaktır. Sömürü, işçici siyaset aracılığıyla işçi sınıfına mâl edilir. Yani pratikte, işçicilik maskesi arkasında hareket eden sömürü ve gene burjuva ilişkilerdir.
İşçicinin aradığı, “başka” bir “burjuva”dır (meselâ devlet). İşçici nezdinde, onun temsiliyetinde mücadele eden de bu “başka”dır. Pratikte işçici, en fazla, sömürmek, patron gibi olmak isteyenleri, en genel anlamıyla sorunlarını işçi olmakta bulup işçi olmak istemeyenleri örgütler.
Mesele ezen-ezilen ise orta sınıf siyaseti, benzer şekilde sınırlarına ilişkin dönemsel gelişmeler uyarınca belli bir tercih yapacak, kendi sınırlarını aşması için ezilen yanlısı görünecek, kendisini kurtarması için ezilenlerin faaliyetine destek verecek, ama hiçbir zaman onun kanına kendi kanını katmayacaktır. Burada aşılması gereken sınır sınıfsal ise sınıfların yok olması isteği de buna göre dillendirilecek, sınıflar sömürü değil, zulüm üzerinden var kabul edilecek, bir süre sonra sınıf kavramının teorik ve politik sınırlar çektiği görüldüğünde “sınıf mınıf yok!” denilerek bu sınır da aşılacak, zulmün sömürüyle tarihsel ve toplumsal bağları kesilecek ve ezilenlere dışarıdan akıl verilecektir. Burada işleyen de ezenlerin aklı, ezilenlerin vicdanıdır.
Ezilencilik, son tahlilde, eni sonu ezilenin doğallığında bir zulmetme güdüsü olduğuna herkesi inandırmaya gayret edecek ve onu demokrasi oyununa ikna edecektir. Burada da içten içe faal olan zulüm ve devletlû ilişkilerdir. Ezilencinin aradığı, “başka” bir “devlet”tir (meselâ burjuva demokrasisi). Ezilenci nezdinde, onun temsiliyetinde mücadele eden de bu “başka”dır. Ezilenci, en fazla, zulmetmek, ezen (örn.: devlet) gibi olmak isteyenleri, en genel anlamıyla sorunlarını ezilen olmakta bulup ezilen (dinî, ırkî, cinsî, millî ve sınıfî) yanlarından kurtulmaya niyetlenenleri örgütler.
Teoride işçi ile mazlumun, sömürü ile zulmün ayrıştırılması, pratikte de bunların karşı karşıya getirilmesi sonucunda ne burjuvazide ne de devlette yaşanan gelişmeler anlaşılabilir. Bunun sonucunda işçilerin kendilerine zulmeden devleti, mazlumların kendilerini sömüren burjuvayı tanıması imkânsız hâle gelir. Orta sınıf solculuğunun güdümündeki siyasetin ayrı kompartımanlara yerleştirdiği iki dinamik, ihtiyaca göre, tarihsel ya da toplumsal bağlarından kopartılır. İçteki gizli devletçilik ve burjuvacılık, yaşanan maddî dönüşüm momentlerinden kaçırılır ve bu dönüşümlerden münezzeh bir yere taşınır. Bu da işçilerin ve mazlumların birlikte ve ayrı ayrı olarak somut sonuçlar üretmesine izin vermez. Devlet ve burjuvazi, işçiciler ve ezilenciler sayesinde ortalıkta cirit atacak alanlar bulmayı sürdürür. Sol, orta sınıfçılıkta karşılığını bulan bu iç gerilimi ile uğraşırken, devlete ve burjuvaziye karşı verilen mücadele de kesintiye uğrar. Bu ayrıştırma işlemi, ezilencilik üzerinden sınıfsal hareketin içinde “parti” olarak ortaya çıkacak hiyerarşinin oluşmasına, aynı şekilde, işçicilik üzerinden sınıfın diğer mazlumlarla ortaklaşmasına, yan yana gelmesine izin vermez. Örneğin işçiciler, bir sendikada sınıfı ezen ilişkilerin başat hâle gelmesine ses çıkarmazlar, bir ezilenci de örneğin Kürt meselesinde oluşan sınıfsal ayrışmayı ve bu bağlamda biçimlenen politik hiyerarşiyi tanımaz.
İşçi sınıfı, marksizm açısından ezilenler başlığının bir alt unsuru değildir. Aynı şekilde mazlumlar da tek başına doğrudan sömürünün, sınıfın alt bileşeni olarak görülemez. “Toplumsal-tarihsel seyir içinde ezilenler hiyerarşize olmuş, dikine bir kol çıkarmış ve bunun adı da işçi sınıfı olmuş” denemez. Marksizm açısından sömürü zulme, zulüm sömürüye bire bir indirgenemez. Öncelikler, önce-sonra olan arasında yapılan tercihler burada belirleyici olamaz. “Sömürü önce, zulüm sonra” deyip her şeyi sömürüye indirgemek ne kadar hatalıysa, “zulüm önce sömürü sonra” deyip her şeyi zulme göre tanımlamak da hatalıdır. Bu hata, orta sınıfların zorunlu tercihleriyle alâkalıdır. Zulümden kurtulmak isteyen, sömürmek istiyor olabilir, aynı şekilde sömürüden kurtulmak isteyenler zâlimler olabilir. Mesele, eşitlenerek özgürleşmek isteyenlerle, özgürleşerek eşitlenmek isteyenler arasında tercih yapmak değildir. Tercih, bedeniyle kendisini yerde oluşturanlarla, kafasıyla kendisini gökte oluşturanlar arasındadır. Asıl mesele, yerle gök arasında devrim yapmak, sosyalizmi kurmak ve komünizme kapı aralamaktır.
Marksizm, Fransız Devrimciliğinin eşitlik-özgürlük kurgusunu bozan değil, onun bozulduğu dönemin teorik ve pratik devrimciliğidir. O, materyalist teorik yaklaşımıyla sömürü ve zulmün maddî, nesnel dinamiklerini ve sebeplerini çözümler. Hem devlete hem demokrasiye eşit mesafede olmayı öğütleyen Marx’ın siyaseti ortada olmak, orta yolculuk yapmak, orta sınıflara seslenmek gibi sonuçlar vermişse de bu, Marx’ın marksizminin ihtiyaca göre saklanılacak bir sığınak ya da sırtını yaslayacak bir duvar olarak görülmesinden kaynaklanır. Bu anlamda Marx, kendi ifadesiyle de, marksist değildir.
Sömürü ve zulüm, tek başına mutlak başlangıç noktaları olarak ele alınamaz. Teorik açıdan böylesi bir başlangıç noktası belirlemenin anlamı yoktur. İkisinin birleştikleri ve ayrıştıkları yerler belirlenebilir sadece. Örneğin Manifesto, işçi sınıfını bu bileşkenin en temel unsuru olarak selâmlar, ama bu dâima 1848 gerçeğinin bir biçimde süreceği anlamına gelmez. Yani işçi sınıfı, mazlumlar ordusunun her dâim generali olmaz, aynı şekilde mazlumların her yerde sömürüyü muhatap alması beklenemez.
“[…] Ancak bugün söz konusu (sınıflar) mücadele(si)nin, sömürülen ve zulmedilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda tüm toplumu sömürü, zulüm ve sınıf mücadelelerinden sonsuza dek kurtarmadan kendisini sömüren ve kendisine zulmeden sınıftan (burjuvaziden) kurtulamayacağı bir aşamaya gelmiş olduğu fikri -bu temel fikir özellikle ve sadece Marx’a âittir.” [Komünist Manifesto, 1883 Almanca Baskıya Önsöz, s.88]
Engels’in bahsini ettiği işçi sınıfı özelinde sömürü ve zulme karşı mücadelenin kesişmesi mutlak değildir. Ama genelde idealize edilen budur. Tartışma da bu yöndedir. “Ben, her zaman özgürlük adına eşitliğe karşı mücadele ettim.” diyen Karl Popper’dan feyz alan Kayaoğlu ile başörtüsü mevzuu ile ilgili olarak “komünistler her özgürlüğü desteklemez.” diyen partinin teorisyeni olan Çulhaoğlu, tartışmanın orta sınıf solculuğundaki karşılıklarıdır.
Marx’ın 1860 tarihli Karl Vogt’a yazdığı mektubunda Manifesto’nun yazım sürecine ilişkin şu değerlendirmesi, sempozyumda toplumsal devrim-politik devrim ayrımında ikincisini tercih eden ve ona gökte kurduğu teorisine tâbi olmayı emreden M. Kayaoğlu’nun metafizik âleme fırlatıp attığı politik devrim’ciliğine ithaftır:
“Görevimizin herhangi bir ütopyacı bir sistemi gerçekleştirmek olmayıp, gözlerimizin önünde yer almakta olan toplumsal devrimin tarihsel sürecine bilinçli olarak katılmak olduğunu, herkes tarafından anlaşılabilecek bir biçimde açıkladık.” [Marx-Engels, Komünist Manifesto, Sol Yay., Kasım 1993, s. 182.]
Politik iktidarı için mazlumları bir araç olarak gören ezilenciler ile toplumsal hâkimiyeti için işçi sınıfını araç olarak gören işçicilerin kapışması basit bir alan mücadelesidir esasında. Toplumsal devrim-politik devrim ayrımını kendi öznel şahsında sonsuza uzatanlar, politik iktidarın toplumsal devrimin tarihsel süreci içinde bilinçli olarak oluşmasına engel (ezilencilik); politik devrimin toplumsal değişime tâbi kılınmasına (işçicilik) neden olurlar. Buradaki kapışma, eşitlikle özgürlüğün, sömürü ile zulmün, tarih ile toplumun, devletle demokrasinin kapışmasıdır.
Bir diğer ithaf da Manifesto’daki “devlet zoru” ifadesinin yanlış çevrildiği tespiti üzerinden işçi sınıfının bugünkü devleti savunması için gerekli teorik rasyonaliteyi üretmeye çalışan, bunu yaparken toplumsal devrimi idealize etmek adına politik devrimi mas eden Metin Çulhaoğlu’ya:
“Bununla birlikte, ona [Manifesto’ya] Sosyalist Manifesto diyemezdik. 1847’de, sosyalist denilince, bir yanda çeşitli ütopyacı sistemlerin yandaşları: her ikisi de şimdiden salt mezhep durumuna düşmüş, giderek ölmekte olan İngiltere’de ovıncılar, Fransa’da furiyeciler; öte yanda, her türden yamacılıkla, sermayeyi ve kârı hiçbir tehlikeye sokmaksızın, her türlü toplumsal bozukluğu düzeltmeyi taslayan çok çeşitli toplumsal şarlatanlar, her iki durumda da işçi sınıfı hareketi dışında ve destek için daha çok ‘eğitilmiş’ sınıflara güvenen kimseler anlaşılıyordu. İşçi sınıfının hangi bölümü salt siyasal devrimlerin yetersizliğine inanmış ve toptan bir toplumsal değişmenin zorunluluğunu ilân etmişse, işte o bölümü o sıra kendisine komünist diyordu.” [Komünist Manifesto, s. 92.]
Zulüm sınırlarla, sömürü sınıflarla ilişkilidir. Mazlumların derdi sınırlar, sömürülenin derdi sınıflardır. Her ikisinin yekpare birer bütün olarak mücadeleye dâhil olması mümkün değildir. Sınırlara yüklenen sınırsız-ortak mazlumlar sınıfsallaşarak sınırlarını; sınıflara yüklenen sınıfsız-ortak sömürülenler mazlumlaşarak sınıfsallıklarını görürler.
Ezilenciler zâlimin sınırlarını tanırlar, ancak bu sınırlarda örtük olan sınıflar mücadelesini ve zâlimlerin sahip olduğu sınıfsal niteliği ciddîye almazlar. İşçiciler, burjuvazinin sınıfsallığını görürler, ancak sınıflar içinde işleyen zâlim-mazlum çatışmasını ve burjuvazinin zâlimliğini ciddîye almazlar. İşçinin mazlum (maoizm), mazlumun işçi (troçkizm) statüsünde değerlendirilmesi, orta sınıfların marksizminin iç gerilimidir.
* * *
İşçicilik > Ezilencilik
Ter > Kan
Sömürü > Zulüm
Eşitlik > Özgürlük
Ahlâk > Hukuk
İç Hukuk > Dış Ahlâk
Sınıf(sızlık) > Sınır(sızlık)
Yer > Gök
Tarihsel > Toplumsal
Toplum > Tarih
Emek > Sermaye
Üretim > Tüketim
Mülkiyet > Rekâbet
Avrupa > ABD
Devlet > Demokrasi
Meta > Para
[Bu tablo, ezilencilik ile işçiciliğin önem verdiği, ideolojik, pratik sözcülüğünü yaptığı, teorik olarak ağırlık vermek zorunda kaldığı ve marksizmi kendi meşrebi ve mezhebi ölçüsünde böldüğü kavramların listesini vermektedir.]
Marksizmin bilimsel teorik faaliyeti, zorunlulukları tespit etmekle ilgilidir. Zorunluluklar tümüyle maddîdirler ve bu anlamda bilincin, aklın dışındadırlar. Bu zorunluluklar, o aklın ve bilincin sınırları dâhilinde insanî, öznel bir dile tercüme edilir ve ihtiyaç hâlini alırlar. Zorunluluklardır ihtiyaçları belirleyen. Bu ihtiyaçlar bir yanılsamayla birlikte gelirler. Öznenin özgürce seçim yapma imkânlarını içinde barındırdığı varsayılır. Bu tercümede zorunluluğun zorunluluk olarak bilince çıkamamasının sebebi, öznenin fiilî, maddî direncidir. Özne, kendi muhafazası adına yedek boş bir oda açar zorunluluğun yanında ve oraya sığınır. Robin Hood’un zorunlu olarak sığındığı Sherwood Ormanı bir ihtiyaç olarak görünür ki Robin kendi öznel faaliyetine alan açabilsin. Zorunluluk, halk tâbiriyle “kader”, her şeyi örtmüşse kıpırdayacak yer de yoktur. İhtiyaç olarak belirlendikten sonra Robin, tercihen bir gün ormanda, bir gün şehirde olabileceği yanılsamasına kolaylıkla sarılacaktır. Oysa bilimsel olarak zorunluluklar işler hayatta. Orta sınıfın ihtiyaç ve tercih olarak kendi diline tercüme ettiği zorunluluk bir süre hükmedilmiş, kontrol altında bir oyun unsuruymuş gibi görünür, ta ki kendi hakîkîliğini akla dayatana dek.
Orta sınıflar, kendilerine âit dinamik, kimi zaman bir o kadar durağan sınıf bilinciyle hareket ederler. Çelişkiyi masaya yatırıp ona üstten bakmalarının, kendi ihtiyaçlarına göre belli bir tercihte bulunmalarının gerekçesi budur. Maddî, sınıfsal zorunluluklarla orta sınıflar, aşağı ve yukarı doğru sürekli salınırlar. Bu salınımdan kurtulmanın en kolay yolu, bu hareketi belli bir noktaya sabitlemek ya da hareketin kendisini rutinleştirmektir. Her iki yöntem de fiilî gerilimleri, çelişkileri ve çatışmaları asgarî düzeyde etkisiz kılmak (zulüm) ya da onları istismâr etmek (sömürü) amaçlıdır. Bir marksistin ise tüm gerilimlere, çelişkilere ve çatışmalara yönelik yaklaşımı teorik açıdan nesnel olmalıdır.
Orta sınıf solculuğu, işçi yanlısı ya da mazlum yanlısı olabilir. Ama sadece yanındadırlar bu dinamiklerin. İçlerine girmezler, orada yanmazlar, onları kimi zaman istismâr (sömürü) ederler, kimi zaman da bastırırlar (zulüm). Sobayı ya da maşayı sevmek gibidir bu. Ateşin içine girmektense yanmamak için sobayı sevmek, ondan yana olmak daha hayırlıdır her zaman.
Çelişkinin bir tarafı olmakla orta sınıf solculuğu çelişkiden münezzeh ve azade kılar kendisini. Böylelikle kaçacak odalar açar. Düelloda ortada durarak ayakta kalanın kucağına koşacak ânı kollar dâima.
Çelişkinin tek taraflı olarak kilitlenmesi, yani salt emek ya da mazlum yanlısı olmakla çelişkinin kendisini kesmemesini sağlar. Emek-sermaye ya da ezen-ezilen çelişkisinde orta sınıf solculuğunun tarafgir yaklaşımı hiçbir meseleyi hâlletmez. Çelişkinin taraflarını çelişkinin bizzat maddî gerçekliğinden kaçırarak tarafların bu çelişkiden öğrenmesini, onun seyrine göre mevzîlenmesini ve politik bir hat çekmesini engeller. Esasta çelişkinin her iki tarafına basan bu tip solculuk, birisinin vicdanı, birisinin aklı olmak dışında bir şey yapmaz. Bir ayağı vicdana, diğer ayağı akla basar ve bu sayede ikisi arasındaki gerilimden de kendince kurtulmuş olur.
Bu kaçışın politik sonucu şudur: ezilenci ve işçici politika, devlet ve burjuvazi arasındaki durumsal sürtüşmelerde bir taraf olur, meta-para, buna bağlı olarak mülkiyet-rekâbet meselesinde bir tarafa koşulsuz hizmet eder. Kendi varlığını nereden bulduğunu hiç sorgulamayan bu iki anlayış, ya burjuvazinin sağı ya da devletin solu olur ve burjuvazinin soluyla devletin sağına küfür etmekle ömrünü geçirir.
Mazlumlar ve işçiler, ilgili çelişkilerden azade ve münezzeh değildirler. Onlar da yaralanırlar, terbiye edilirler, disipline olurlar, dağılırlar, toplaşırlar, hiyerarşize olurlar, eşitlenirler ya da bağımsızlaşırlar. Ama orta sınıf solculuğu, bu dinamizmi kendi sınıfsal ihtiyaçlarına göre asgarîye indirir, kendisine sabitler ve ihtiyacına göre etkisizleştirerek kendi bekâsı adına sözkonusu dinamizmden kaçar.
Sempozyumda beyaz ya da kırmızı şarap tercihlerini teorize etmek için çabalayanlar, ortak bir kaderi paylaşırlar. EZLN’ciler karpuz misali, “kan akmazsa para yok”, işçiciler “ter olmazsa meta yok” biçiminde özetlenebilecek yaklaşımlarını kendi reyonlarında takdim etmişlerdir. Tartışma daha çok dükkâncılar ile market sahipleri arasındaki mahalle kavgası biçiminde yaşanmıştır.
Ezen-ezilen arasındaki çatışmada ezilen ezilencinin gözünde yekpare, bütünsel ve sınır’sızdır. Yanılsama şuradadır: saf tuttuğunuz, yanında olduğunuz ezilen su sızdırmaz birey-özne gibidir. Buradaki birey-özne, orta sınıf solculuğunun ideolojik tasarımıdır. Son tahlilde ezilenci, kendi bütünlüğünü ezilenlerde bulur. Kendisine âit tam bireylik orada vücudlanır. Ezilenler, ezilenciler için aklın tüm yaralarının merhemidir. Kendi sınır’sızlığı, özgürlüğü için ezilenler sınırsız olmalıdır. Sınıf, sınır oluşturacağından silinmeli ya da ezilenlerin sıradan bir bileşeni olmaya indirgenmelidir. Kayaoğlu’nun eski bir yazısında belirttiği üzere, “proletarya diktatörlüğü de 1871 devriminin marksizme kattığı önemsiz bir hatadır” esasında.
İşçi sınıfı-burjuvazi arasındaki kavga için de benzer bir sorun vardır. İşçici için yanında olduğu güç olarak işçi sınıfı yekpare, bütünsel ve sınıf’sızdır. Kendi bireyliğinin ideolojik tasarımı bir işçi’de resmedilir. Bu, işçi olmayan bir işçidir. Sınıf’sızdır. Burjuvanın felsefî “birey” kurgusu orta sınıf solculuğunda işçi’de ete kemiğe bürünür. Zaten Çulhaoğlu’nun iki sene önce dillendirdiği üzere, “üretim süreci içindeki ayrıksı konumu bir yana, işçi sınıfı şu anda ideolojik ve kültürel açıdan büyük ölçüde orta sınıflaşmıştır.” İşçici için “işçi”, sadece eksik ruhunun tamamlanmış hâli ve tüm vicdanî yaralarının merhemidir.
Özde her ezilenci sömürüyü, her işçici zulmü gizler ve onlara hizmet eder. Her iki anlayışa karşı verilecek mücadele, sömürü ve zulme karşı mücadeleye içseldir. Sınırsız ve sınıfsız bir dünya için bu mücadele zorunludur.
Eren Balkır
3 Eylül 2008

02 Eylül 2008

,

Devlet ve Demokrasi Arasında Sol


“Zaten bütün program (Gotha Programı), bütün demokratik lafazanlığına rağmen, bir uçtan bir uca Lassalle’cılar mezhebinin devlete kölece inanma mikrobuna bulaşmıştır, ya da, bundan daha iyi bir şey olmayan, demokrasi mucizesine inançla doludur; daha doğrusu, program, ikisi de eşit olarak sosyalizmden uzak olan bu iki cins mucizeye inanma arasında bir uzlaşma teşkil etmektedir.”[1]

Marx’ın bu sözlerini takip eden yıllar boyunca durum pek değişmemiştir. Sol, “demokratik lafazanlık” ve “devlete kölece inanma” arasında salınıp durmuştur. İki mucizeye de eşit mesafede uzak olan sosyalizmse daima devrime ihtiyaç duymuştur.

Devrim, devlet ve demokrasinin tıkanma ve kırılma momentlerinde gerçekleşmiştir. Devrim bu anlamda devlet ve demokrasinin dönüşüme açıldığı durumlarda varlık alanı bulur. Bu açıdan, devlet ve demokrasinin değişim/dönüşüm sürecinin içindedir. O, devlet ve demokraside yaşanan değişim/dönüşüm süreçlerinin içinde fiilî olarak oluşur. (I. Enternasyonal’de Bakunin ile yapılan tartışmalarda bu merkezî bir konudur. Marksistler Enternasyonal’i devrim ocağı olarak örgütlemek niyetindedirler. Anarşistler ise faal birimleri geleceğin toplumunun arketipi olarak görmek, onları geleceğin örülmesinde kullanılan tuğlalar olarak anlamakta ısrarcıdırlar.)

Sol devrimi, genelde, değişim/dönüşüm sürecinin bitim noktası olarak görmektedir. Bu nedenle kendisini ya doğrudan bu sürecin kendisi ya da sürecin doğal sonucu olarak değerlendirmektedir. Devrim, sürece dışsal görülmektedir. Sürecin yönünü, niteliğini ve hızını değiştiren dışarıdan bir müdahale olarak anlaşılmaktadır. Bu da, tabiî ki, dışsal bir öznelliği talep eder. Devrimin dışsal bir olgu olduğunun düşünülmesi, her değişim/dönüşüm momentinde politize olan birey, grup ya da sınıfların kendilerini politize eden gerçeği de karşılarına almalarının bir sonucudur.

Devrime dönük fikriyat, süreç içinde giderek birey eksenine doğru kaymıştır. Bireysel algı ve anlayışın dinamizmine kurban edilen devrim, zamanla bu dinamizmin sınırlarına tâbi kılınmıştır. Yoksullukla mücadele eden bir kişi bu mücadeleyi, yoksulluğu doğrudan koşullayan nedenlere karşı mücadeleden soyutlamaya başlar. O kendi pratiğini sadece yoksullukla sınırlar ve iktisâdî meselelerin dönüşüm seyrini izler. Kendisini belirleyici bir kesit olarak alan birey-özne hasımlarını da buna göre sınıflandırıp kategorize eder. Kendisini yoksullaştıran unsurlar devrimci mücadelenin konusudur. Devrim onun için süreci sona erdirecektir. Apolitizm ve anti-politizme de kapı aralayan bu devrim’ci bakış, devrimin salt kopuş olduğunu düşünerek, bütünsel yıkıma yönelir. Acıyı ortadan kaldırmak isterken, tüm bedeni yok eder.

Bu bağlamda geçmiş devrimlerin bugüne aktarımında da belli bir kasıt mevcuttur. Devrimlerin fikrî düzeyde sürekliliği devrimlerin tarihsel oluşlarında edindikleri kopuşsal niteliklerini siler. 1789, 1871, 1917 vd., süreklilik bağlamında değerlendirildiği ölçüde, gerçekleştikleri tarihsel-toplumsal dönem dâhilinde edindikleri kopuşsal niteliklerini yitirir. Kan ve baruttan oluşan toz duman gitmiş, geriye belli ahlâkî, düşünsel ve teknik ana başlıklar kalmıştır.

Örneğin modern demokrasi fikrinin 1789’da canlandığı iddia edilir ama o devrimde mücadele eden devrimciler en fazla kendilerini “cumhuriyetçiler” olarak nitelemişlerdir. Bugünün demokrasicilerine ise, Eski Grek’ten bugüne, yüce bir ideal olarak sürüp gelen “demokrasi”yi kutsallaştırmak düşmüştür. Onlar, 1789’u yüce demokrasi ideali için istismâr etmişlerdir.

Premarksistler ise marksizmi bu geleneksel hatta dâhil etmekte bir beis görmemişlerdir. Marksizmin “proletarya diktatörlüğü” kavramını ya dar bularak yırtıp atmışlar ya da onu en geniş demokrasi tanımı olarak görüp kutsamışlardır. Onlara göre Bastille’e yürüyenlerle Paris belediyesine yürüyenler aynı kişilerdir. Hepsi de demokrasiyi somutlamak için savaşmışlardır.

Paris Komünü’nün Fransız Devrimi sürecini devrime uğrattığını görmeyenler marksist değildirler. Çünkü marksizm tam da bu devrim denilen kırılmada var olur. 1871, 1789’un inkârıdır.

Bu tür tarihsel momentleri anlamayanlar onları öznel-şahsî müdahaleler olarak görüp tarih dışına atmaktadırlar. Benzer bir sonuca, bu tür devrimleri tarih üstü bir değerselliğe taşıyanlar da ulaşırlar. Devrim momentlerini yerin dibine geçirenlerle onları göğe çıkartanlar aynı ananın çocuklarıdır.

Öyleyse devrimlere kendi tarihsel-toplumsal bağlamları dâhilinde anlam yüklemek gerekir. Ama bu noktada belli bir sürekliliği gözetmek zorunludur. Süreklilik kapitalizmin verili maddî gerçekliği ile ilişkilidir. Bu nedenle, devrimlerin sürekliliği zorunlu olarak kapitalizmin maddî varlığı ile sınırlı ve tanımlıdır. Kapitalizme yönelik devrimci teorik çalışmanın meşru zemini de burasıdır. Buradaki ölçü (ayraç), kapitalizmin devleti ve demokrasiyi daha iyi yönetmesini isteyenlerle, kapitalizmi kökünden kazıyıp atmak isteyenleri birbirinden ayırır.

Çektiği acıların nedenini kapitalizm olarak belirleyen bir kişi, kolaylıkla, kapitalizm öncesi üretim biçimlerine de yönelebilir. Komünizm, temelde, bu tür bir yönelimi ifade eder. Sosyalizm ise acıların toplumsal bütünlük dâhilinde çözümlenmesini öneren aydınlanmacı geleneğe dayanır.

Marksizm, her iki politik-ideolojik yönelimle ilişkide gelişmiştir. Onlarla ikame edilemez ama onların belli dönem ve durumlarda aldıkları biçimlerin içinde politik bir güç olarak yer almıştır. Bu anlamda, marksizmin tarihsel süreklilikte gelişen sosyalizm veya komünizmle tanımlanması sorunludur. Mücadelenin öznesinin birey eksenine kaydırılması sözkonusu ideo-politik yönelimleri de bireyin çoğulluğuna ikna eder. Sınıf da, halk da bireysel kurgulara dönüştürülür ve her kurgu meşruiyetini marksizmin bir parçasından alır.

Yabancılaşma ile ilgilenenler bireyi yüceltirler, emekle uğraşanlar üretimi kutsallaştırırlar, toplumsal insanı görenler kendi bireyliğine özgürlük alanı açan bir sosyalizm tasavvur ederler. Hepsi de bir tür antikapitalist hareketlilik içinde yoğrulurlar.

Marx, kapitalizmi ve onun iktidar alanlarını görmeyen sosyalizm ve komünizmleri eleştirerek ilerlemiştir. Kapitalizmden sınıfsız-sömürüsüz bir düzene doğru dönüşümün tarihsel yasalarını belirledikten sonra, öngörülerini fiilî politik alandaki kapitalizm karşıtı ideo-politik yaklaşımlarla isimlendirmiştir. Bu anlamda Marx, yukarıda bahsedilen ölçünün (ayracın) bizatihi kendisidir.

Kendi kişisel-öznel acısının sona erdiği ân olarak tasavvur ettiği devrim, sosyalizm fikrini de biçimlendirir. Birey eksenli politik yönelimler sınıfçı ya da halkçı dinamikleri de parçalayarak dönüştürür. Bunlar da sınıfın ya da halkın acılarına son verecek bir moment olarak devrimi idealize eder. Oysa devrim, devlet ve demokrasideki dönüşümün bir ürünüdür ve tarihin sonu (ya da başlangıcı) değildir. O sadece dönüşüm sürecine dâhil olan kitlelerin acılarını, gene o dönüşümün ürünü olan araçlarla ortadan kaldırma iradesidir.

Bu nedenle devlet ya da demokrasiden birinin tercih edilmesi ile mutlaklaştırılması (amaçlaştırılması) karşı-devrimciliktir. Bu kavramların önsel mutlak bir önemi yoktur. Önemli olan, sadece devrime doğru örgütlenen dönüşüm sürecidir. Ne devlet ne de demokrasi, tek başına, devrime tercih edilebilir. Devrim, devlet ve demokrasideki dönüşümün öznesinin sınıfsal niteliğindeki farklılaşmayı ifade eder. Tam, gerçek bir devletin demokrasiye hâkim olması ya da tersi bir durum devrim değildir. Bu nedenle, gerçek bir devlet ya da demokrasi tanımı ile hareket etmek devrimci olmayı garantilemek bir yana, onu engeller. Devrime öznel idealist anlamlar yüklemek, devlet ve demokrasiden birini yüceltmenin bir sonucudur. Bu da, sınıf gibi kolektif dinamiklerle değil de bireyci burjuva ideolojisiyle düşünmekten kaynaklanır.

* * *

Devlet ve demokrasi politikanın iki temel alanıdır. Buradaki değişim/dönüşüm süreci politik öznelerin aslî konusudur. Politik alanda duran bir özne sadece bu iki alanda yaşanan süreci anlamak ve dönüştürmekle yükümlüdür. Her politik özne, sürecin içinde olmakla değişim/dönüşümü birebir yaşar ve zamanla sürecin kendisi olma gayretinde olanlar devrimin fiilî ilerleyişindeki momentleri görmezler. Sürecin doğal sonucu olarak kendilerini biçimlendirenlerse hareketi kendi varlıklarına zarar vermeyecek bir hatta doğru çekmek isterler.

Bernstein “hareket her şeydir, nihaî sonuç hiçbir şeydir” derken kendi açısından haklıdır. O her türlü hareketliliğin verili statükoyu ve yapısal ilişkileri çözümleyeceğini düşünmektedir. Oysa her Âdemoğlu gibi o da hareketin zaman-mekânsal boyutunu birebir anlayamaz. Anladığı, gördüğü ve önemsediği şey, hareketin içindeki değişimler ve hareketin öznesi olan unsurların nitel/nicel dönüşümleridir.

Marx’ın Gotha Programı için sarf ettiği sözler bu yönüyle değerlendirilmelidir. Devleti ve demokrasiyi başat kabul eden ve onları teorik/politik mücadelelerinin merkezine yerleştirenler, hareketi kendi değişim/dönüşüm algılamalarına göre anlamakta ve ona uygun biçimde bölümlendirmektedirler.

Bir kesim, Marx’ın kapitalizme atfettiği “devrimci” niteliğe; bir başka kesim, sosyalizmin “ilericiliği”ne yaslanır. Oysa Marx, alıntıda aktarıldığı üzere, sosyalizmi devletçiliğin ve demokrasiciliğin uzağında tutar. Her iki olguyu da kapitalist süreçler dâhilinde anlar ve onların kapitalizmin ortadan kaldırılması yolunda yeniden örgütlenmesini öğütler. Ama bu yeniden örgütlenme meselesi, değişimin diyalektiğinden ve sınıf mücadelesinden azade değildir. Yeniden örgütlenmenin doğal sonucu olarak farklı devlet ve demokrasi anlayışları ortaya çıkacaktır ve bu iki kavram, teoride ve pratikte, eskisi gibi kalmayacaktır. Bu noktada kapitalizme dönük bakış önem arz eder.

Eğer kapitalizm devrimci ise onun neden olduğu dönüşümlerin sonucunda devrim tarif edilir. Kapitalizme göre sosyalizm ilerici ise devrim ilerlemenin ilk işaret fişeği olarak görülür. Bu noktada sosyalizmin ilericiliği, doğal olarak, kapitalizm dışı zannedilen ama aslında tümüyle burjuvazinin belirleniminde olan düşünsel pratik tarafından saptanır. Kapitalizmin devrimciliği salt geçmiş dönemi yıkmak üzerinden tarif edilirse tarihseldir. Çünkü geçmiş dönemi yıkmak geçmişten daha geri sonuçlar üretebilmiştir.

Tüm bu söylenenler politikanın gerçeğine aktarıldığında birbirinden farklı sonuçlara neden olmaktadır. Politikanın gerçeği devlet ve demokrasiden müteşekkildir. Bunlar üzerinden her iki kapitalizm eleştirisi devlet ve demokrasideki değişim/dönüşüm süreçlerine farklı açılardan yaklaşmaktadır. Sonuçta da Marx’ın vurguladığı sonuç ortaya çıkar: her iki olguya dönük inancın uzlaştırılması.

Lenin’le birlikte uzlaşma tarihsel/toplumsal anlam ve bağlamını yitirmiştir. Lenin ve Ekim Devrimi kendi gerçeklikleri ile sözkonusu uzlaşmayı sona erdirmiştir. Artık devlet ve demokrasiye ilişkin algılamalar ve hareketlilikler birbirinden ayrı kanallardan akmaya başlamıştır.

Kapitalizmin sürekliliği ile birlikte devlet ve demokrasi kavramları da soyutta ve somutta farklı anlamlara bürünmüştür. Eski Grek’ten günümüze gelen bu kavramlara giydirilen anlamlar kapitalizmin kendi iç dönüşüm süreci boyunca sürekli değişmiştir.

Tarihsel olarak sol bu dönüşümün kapitalizm içi gerçekliğinde varlık alanı bulmuştur. Devlet ve demokrasi arasında salınarak gelişmiş ve bu iki alanın her biriyle kendisini tanımlamıştır. Marksizm ise her iki kavramın temelindeki hareketliliği analiz ederek onları neden değil, sonuç olarak görüp bu salınıma son vermiştir. Bu anlamda marksizm, solun kendi içinde yaşadığı devrimin adıdır.

Devrimin kopuş/süreklilik ikilemi içinde tanımlanmaya çalışılması tümüyle diyalektik bir analize muhtaçtır. Bu açıdan marksizmin sol politikadaki devrim oluşu kopuşun sürekliliği ve sürekliliğin kopuşu olarak tanımlanmalıdır. Burada mutlak sabit bir nokta belirlemek güçtür. Solun devrimci dönüşümü olarak marksizmin teorik ve politik pratiği her aşamada solun bütününe yönelik bir mücadeleyi öngerektirir. Marksizm her iki alanda da solun dönüşmesini talep eden dinamikleri örgütlemelidir. Onların somut ifadesi olmalıdır. Ama diğer yandan da, solun devlet ve demokrasi ile ilişkili olarak yürüttüğü kolektif mücadelelerin sürekliliğini de sağlamalıdır.

* * *

“Devletin ortadan kalkmasının, demokrasinin de ortadan kalkması anlamına geldiği, devletin sönüp gitmesinin demokrasinin de sönüp gitmesi olduğu sürekli unutuluyor.”[2]

Lenin devletle demokrasi arasındaki organik ilişkiye vurgu yaparken şunları da söylüyor:

“Demokrasi azınlığın çoğunluğa tâbi olmasıyla özdeş değildir. Demokrasi azınlığın çoğunluğa tâbi olmasını kabul eden bir devlettir, yani bir sınıfın diğerine karşı, nüfusun bir bölümünün diğerine karşı sistematik zor uygulaması için bir örgüttür.”[3]

Sınıf mücadelesinin kabul edilmesinin marksist olmaya yetmediğini, bunun proletarya diktatörlüğüne kadar genişletilmesi gerektiğini söyleyen Lenin, işçi sınıfının hâkim olduğu dönüşüm sürecinin nesnel olarak devlet ve demokrasinin aşılmasını beraberinde getireceğini söyler. Buradaki sorun, devlet ve demokrasinin devrim sonrası dönüşümünün araçsallaştırılarak kullanılmasıdır. Toptan red değil, her iki alanın kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, dönüşüm süreci dâhilinde, amaç olmaktan çıkartılması sözkonusudur.

Devrim ayracı budur: devrim öncesinde devleti ve demokrasiyi amaçlaştıranlara karşı mücadele edilir. Devrim sonrasında ise bunların ayrı ayrı amaçlaştırılması proletarya nezdinde somutlaştırılır ve sönümlenmelerine dek araç olarak değerlendirilir.

Örneğin devrim öncesinde parlamento onu amaçlaştıranlara karşı mücadele etmenin bir alanıdır. Devrim sonrasında ise önceki mücadele birikiminin somutladığı sonuçlar üzerinden dönüştürülür.

Demokrasi içine dönük devrimci müdahaleleri devlet de yapabilir. Devlete dönük devrimci müdahaleler demokrasi başlığı altında toparlanabilir. Devrimciler bu ikisine uzak durmalıdırlar. Onlar, ne devletin yıkılması için demokrasiye biât etmeli ne de demokrasinin kaosuna son vermek için devletleşmeyi tercih etmelidirler.

Ama her iki alandaki değişimleri de görebilmelidirler. Kapitalizmin her iki alanda neden olduğu sonuçları devletin ya da demokrasinin yaşaması için analiz etmemelidirler. Demokrasi yanlıları, günümüzde kapitalizmi bu bağlamda eleştirmekte, tekelciliğin demokratik açılımlara izin vermediğini iddia etmektedirler. Bir diğer kesim de kapitalist piyasanın neden olduğu kaosun devleti paramparça ettiğinden yakınmaktadır. Sol da bu iki hat arasındaki gerilimli alanda var olmaya çalışmaktadır.

Proletarya diktatörlüğü bu gerilime marksizmin sunduğu tek alternatiftir. Onda devlete ve demokrasiye dâir tüm tarihsel-toplumsal birikim hem vardır hem de yoktur. Kopuş üzerinden bakıldığında geçmişten eser kalmamıştır. Süreklilik dâhilinde bakıldığında ise hâlâ varlığını koruyan bir yığın unsur mevcuttur. Buradaki mesele kurumların ve ilişkilerin dönüşümüdür. Devrim de bu dönüşüm süreci dâhilinde aranmalıdır.

Kapitalizm eleştirisi mutlaklaştırıldığı ölçüde devlet ve demokrasi de mutlaklaştırılır. Bunun tersi de doğrudur. Üretim süreçlerinin önünde engel olarak görülen devletler ve demokrasiler kapitalizmin sonsuzluğuna işaret eder. Bu nedenle devlet, demokrasi ve kapitalizm birlikte değerlendirilmelidir. Biri diğerine tercih edilmemelidir.

Kapitalizmin gelişmesiyle demokrasinin gelişeceği ve bunun da eski devlet ilişkilerini dönüştüreceğine ilişkin düşünce yalandan ibarettir. Bu, belli bir zaman-mekânsal kesite âit ampirik sonucun teorisize edilmesinden başka bir şey değildir. Bu durum, örneğin, Fransa’da yaşanmıştır ama böyle diye, her yerin Fransa gibi olduğunu zannetmek yanlıştır. (Bugün küresel kapitalizmin tekelci kurumlarına karşı mücadelede Avrupa’nın, özellikle Fransa’nın önemli bir nokta olduğunu düşünenler mevcuttur.)

Politik gerçeklikte kapitalizme dâir gelişmeler devlet ve demokrasi bağlamında görülebilir. Bir iktisâtçı sıcak para akışındaki değişimlere bakarak kapitalizmin yönelimlerini anlayabilir ama politik mücadele veren herkesin iktisâtçı olması gerekmez. Onun muhatabı, dolaylı ya da dolaysız olarak, devlet ve demokrasidir.

Mutlak bir demokrasi tarifi yaparak onu devlete karşı çıkartanlar yanılmaktadırlar. Çünkü kapitalizmin hâkim devlet biçimi, Lenin’in de dediği gibi, bir devlet olarak demokrasidir. Burjuvazinin 1789’daki halk iktidarı idealini sonuna kadar götürmek isteyenler demokrasiyi kutsallaştırmakta ve sınıflar mücadelesinden azade bir halk, hattâ sınıf tarifi üzerinde temellendirmektedirler. Demokrasi, sınıflar mücadelesinden azade değildir. Zaten belki Ortaçağ’da değil ama kapitalizm koşullarında sınıf mücadelesini gizlemenin bir aracıdır. Sınıf mücadelesini ortadan kaldırmak için demokrasinin kullanılması ise başka bir şeydir. Bu da sözkonusu kavramın dönüştürülmesini var sayar.

Toplumsal siyaset bağlamında devleti tanımlayanlar da demokrasiyi mutlaklaştırma eğilimindedirler. Bunlar mutlaklığı devletle anlamlandırmaktadırlar. Demokrasinin sonsuzluğunu devletle güvence altına almak istemektedirler. Bu konuda işçi sınıfı da istismâr edilebilir, burjuvazi de.

* * *

Devlet ve demokrasi geriliminde biçimlenen sol, marksizmin teorik ve politik mücadelesi ile dönüştürülmelidir. Demokrasinin güçlenmesi ile devletin zayıflatılacağını ya da dizginleneceğini düşünenler süreç dâhilinde demokrasi içinde güç kazanan dinamiklerin iktidarını desteklemek dışında bir şey yapmazlar. Örneğin kemalizm eleştirisine binaen demokrasi savunusu yapanlar, bugün itibarıyla anti-kemalist bir başka dinamiğin, İslâmcılığın iktidarına yol açmışlardır. Abdullah Öcalan, “biz savaştık, onlar iktidar oldu” demektedir.

ABD ya da AB’den esen demokrasi rüzgârını göğüslemek için demokrasi karşıtlığına meyledenler ise devletin bekâsından nemalanan güçlerin iktidar alanlarına oynamakta ve onların politika dışına atılmasını önlemektedirler. “Susurluk devleti” ideolojik olarak daha da güçlenmiş ve kamusallaşmıştır. (Bkz.: TV dizileri, romanlar, araştırma kitapları)

Marx ve özellikle Lenin’in yaşadığı dönemle bugün arasındaki önemli bir fark, o günlerde devletin (cumhuriyetin) demokrasinin bir koşulu olduğunun düşünülmesidir. Bugün ise küresel sermaye akışının belirlediği ortamda devlet, “küresel demokrasi” için engeldir.

Bugün iki ana eğilim mevcuttur: birincisi küresel tek devlet; diğeri küresel demokrasidir. Birincisinin arkasında ABD, ikincisinin arkasında AB vardır. Her iki güç odağının belirleniminde devlet ve demokrasi kavramları, teoride ve pratikte, dönüşmektedir. ABD, daha fazla, devlet; AB de demokrasi içi dönüşümlerde aktif durumdadır.

Türkiye Solu kendi içinde yaşadığı ayrımları giderek bu iki kanala göre biçimlendirmektedir. Anti-Amerikanizm AB’ciliğin demokrasiciliğinden; Anti-AB’cilik ABD’nin devletçiliğinden beslenmektedir. Bu konuda bölgesel ya da küresel işbirliklerine bakılabilir. Kimisi uç demokrasi tanımlarına, kimisi soyut bölgesel iktidar alanlarına bakmaktadır.

AB-ABD geriliminin birbirine değmeden ilerlemesinin nedeni, ilgilendikleri konuların sol nezdinde henüz kesişmemiş olmasıdır. Sol, devrimci anlamda her iki alanın dönüşüm sürecinde belli bir yer ve zamanda güç olduğu ânda, gerilim patlamalara yol açacaktır.

Mesele AB ve ABD’ye ayrı ayrı ya da bütün olarak karşı durmak değil, dönüşüm süreçlerindeki aktif konumlarını belli alanlarda ve zaman kesitinde ezmek için güç biriktirmektir. Her iki güç odağına karşı olmaktan nemalanmak devrimi getirmeyecektir. Devrim, bu güç odaklarının aktif olduğu dönüşüm süreçlerini birbiriyle ilişkilendirerek, güç odaklarının arasındaki gerilimin yoğunlaştırılması ve patlamaya açık hâle getirilmesi sayesinde gelecektir. Özellikle Ortadoğu bu konuda en verimli alandır.

Eren Balkır
2 Eylül 2008

Dipnotlar:
[1] Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yay, Çev.: M. Kabagil, 1969, s. 48.

[2] Lenin, Devlet ve Devrim, İnter Yay., Çev.: S. Kaya, İ. Yarkın, 1995, s. 99.

[3] A.g.e., s. 99.

30 Ağustos 2008

,

Hücreleri Parçalamak


Doğal, nesnel, maddî ilişkilerin seyri, insanları iç ve dış ayrımı yapmaya mecbur eder. Belli bir bütün’e ait olma, içeride oluş, düşman olarak tasavvur edilen neyse onun sınırlarına tâbidir. İnsanların verili, bütünlüklü ilişkilerinin parçalanmaya karşı direnişi tümüyle doğaldır. Evrim sürecinin yasaları da bu doğallığa uygundur. İnsan denilen canlı türü canlı doğanın iç hiyerarşisine tâbidir. Akıl, ruh, idea ya da enerji gibi önkabuller, dışarısına karşı bir isyanmış gibi görünse de, bu isyan esasında dışarı ile hemhâl, bir, olunması amacına dönüktür. İnsan bir canlı türü olarak bu bir’in yanında iki değil, bir’in içindeki hiyerarşinin bir basamağı olma derdindedir. İç’in dışsal mücadelesi, dış’ın içsel mücadelesidir.
Dış dünya-iç dünya ayrımı iki dünyanın varlığını anlatmaz. Aksine insanın dünya algısı, bilgisi ve simgeselliği de dünyevîdir. İç de dış da kurgusal olarak var’dır ama teorik ve pratik olarak yok’tur. “İnsan” ancak uzaylılar dünyayı işgal ettiği takdirde politik bir mevzuudur. Kapitalizmin karşısına insanı çıkartanlar, kapitalizmin uzaydan gelen bir virüs olduğunu herkese inandırmak zorundadırlar.
“Tüm iyilikler/kötülükler dışarıdan ya da içeriden geliyor.” Bu türden tespitler kolaycıdır ve kolaycılık esasında fiilî toplumsal-tarihsel gerilimlerden, çelişkilerden ve çatışmalardan kaçma yöntemidir. Basit bir biçimsel tespit, öze ilişkin teoriyi ikame etmektedir. Sıfat, tanımladığı nesnenin yerine geçmekle, cümleye ihanet eder.
Hepimizin bu fiilî durumlardan kaçıp kurtulmaya meyilli bir “öz”ü var ve bu öz, sözkonusu kaçış becerisini sınıflar mücadelesinden azade olmakta buluyor. Azade değilsen olmak için çalışırsın ya da zaten azade olduğunu kendine inandırırsın. (Ne âlâ dünya!)
Öz, sınıfa, ülkeye ya da bedene yayılmış bir kurgu olarak biçimlenebilir. Onun dışından gelen ya iyidir ya da kötü. Sınıf, ülke ve beden bireyci-özcü bir yerden edinime tâbi tutuluyor. Bu ise onların politik ve teorik anlamlarını siliyor.
İyilik hayatî, kötülük ölümcül. İyilik-kötülük karşıtlığı hayat-ölüm karşıtlığının bir türevi. Oysa ölüm de hayat içre. Her hayat bir yönüyle ölümle de çoğalır. Mesele, hayat denilen kolektifi ömür denilen şahsî kesite kapatmamak. “Ömür eşittir hayat” formülü ölümü dışsallaştırır. Doğal olarak ömür kilitlenmiş, hareketsizse dışarısı canlı ve hayat dolu görünecek; ömür canlı ve dinamikse dışarısı ölüm kokacaktır. Eski ve yeni ayrımı da burada biçimleniyor zaten.
-Bunalımdaki bir arkadaşımıza “gel şöyle dışarı çıkalım, hava alırsın” demek ne kadar boş oysaki. Adamın zaten üç kuruşluk takati var, onu da dışarıya çıkma iradesinde tüketmesini istiyorsun.
Hukukî bir kurgunun ürünü olan hücreler ömrün, bu ömür dâhilinde serbestçe gezinmenin adı olarak hürriyetin temsili de olabilir. Ölüm orucu sürecinde Aydın Çubukçu’nun “ben en verimli çalışmalarımı hapishanedeki hücremde yaptım” demesinde olduğu gibi. Özgül bir şahıs olarak işaretlenme isteği, içinde olunan bok çukurunu bile güzelleştirebilir. Ancak onun güzel görünmesini sağlayan başka ilişkiler var. Özgüllük ve özgürlük hukukî ve hukuk her daim mülkiyet ilişkilerine tâbi.
-Kendi özgül varlığını yüceleştirmeni isteyen başkaları, başkalarının sıradanlığı. Benden kendini kaçırıyorsan, aradaki sınırları sürekli anımsatıp duruyorsan, sen olmak için kıvranıyorsan, seni sen olarak çerçeveleyen sınırları anlamadan, o sınırları kimin ya da neyin çizdiğini görmeden sen zaten sen olamazsın.
Hücre bazen iyidir. Her beden bir hücre gibi örgütleniyor. Çocukça bir inatla demir parmaklıklı, beyaz badanalı hücreler sokakları günbegün örgütlüyor. “Bana ne”, ne kadar sıradan bir laf artık! Hücreler dışarısının keşmekeşini, kaosunu sadeleştiriyor. Kibrit kutusuna hapsediyor, bir sinek gibi, hayatı. Huzur, kendiyle barışıklık ve mutluluk, nemenem küçük burjuva beklentiler bunlar öyle! Ama hücreler onların ortak dertlerine deva olmuş gibi görünüyor.
-Sana “iç-dış” ayrımı yaptırana bakmak lâzım. İçte dıştan koruduğun şey nedir? Soru bu… Kimin mülkiyeti, neyin rekabeti? Takip eden diğer sorular…
Birileri üretiyor, birileri de tüketiyor. Üretenlerin bilinci ve eylemi, tüketenlerin bilinci ve eylemini eleştiriyor. Birinin içi diğerinin dışı oluyor. Eklemlenmiş bir ilişki. Nesnenin oluşumu öncesi özne olanla, nesnenin oluşumu sonrası özne olan hiç mi hiç bir olmuyor. Bir ayakkabı ustasının hâlini, ayakkabısını yere sürterek yürüyen bir tüketici asla anlamıyor.
Sol da kendini bu keskin ayrımda var ediyor, aradaki çelişkiyi sıfırlama arzusuyla oranın yapıştırıcısı oluyor: bir kısmı burjuvazinin vicdanı, devletin aklı; diğer bir kısmı devletin vicdanı, burjuvazinin aklı oluyor. Buna ilişkin unsurları örgütlüyor. Örgüt varsa üretim ve tüketim de var. Kadrolar buna göre biçimleniyor. Kendi şeflerinin üretim ideolojisine hizmet ettiğini görmeden bilinçli tüketici ya da onların tüketim ideolojisine hizmet ettiğini anlamadan eylemli üretici oluveriyor. Oysa ayakkabının safında olmak gerekiyor!
Öz savunusu, öncelik-sonralık ikilisini de sahneye davet ediyor. Öz önceyse, önce olan her şeyle ortak bir payda bulunuyor. Devlet kavramsal olarak burjuvaziden önce diye Platon okunuyor, devlet tarihine iştirak ediliyor, tüm çalışma burjuvaziyi devletin akıl koltuğundan indirmeye indirgeniyor. Önce olan burjuvazi, sonra olan kemalist cumhuriyetse, aynı silsileye uygun olarak, ABD’den gerekli dersler alınıyor. Onların devleti adına kendi devletine saldırıyor. Burjuvazinin akıl koltuğunda oturan devlet indirilip yerine geçme hayalleri kuruluyor.
Bu hesaplar içinde marksizm de belli bir kıvama getiriliyor. Dışarıdan gelmesi tespitiyle o sözkonusu “iç” hesaplaşmanın seyrine göre biçimleniyor. Her yerlileşmede zenginleşmesi gereken marksizm bir uzvunu olay mahallinde bırakıp kaçıyor. Ama ısrarla ondan kertenkele olup kendiliğinden bu eksiğini gidermesi bekleniyor. Beceremediğini görüp ona düşman düşünce akımlarının çeşitli uzuvlarına sarılanların sayısı son yıllarda öyle arttı ki!
“Marksizm dışarıdan geldi” tespiti bir kısım devrimciyi, sosyalisti ve komünisti de ikna ediyor. Onun “dışarıdan” gelişi, verili ülke bütünlüğünü parçalayacağından korkulduğu için bu vurgu yapılıyor. Her türlü gerilim, çelişki ve çatışmadan kaçış ustası küçük burjuva aydın güruhu, marksizmi dışta tutmak için kendisine ait verili kurguyu koruma altına alıyor. Yerlileşme teşebbüslerinde ise marksizmin her türlü kurguyu parçalayan devrimci yanı törpüleniyor.
-Sen de bana sınır çekerken, benim her söylediğimi dışsallaştırıp etkisizleştirirken kimin çizdiği özü (kendi’yi) muhafaza ediyorsun? Mesele muhafaza ise, savaş alanında olmayan bir varlığı kim koruyabilir?
12 Eylül günü devrime öncülük etmesi gereken TKP MK’si kadroların muhafazasını politika olarak belirliyor. İçi (güya) sağlama alıyor ve devletin kendi içlerinin güvenliği adına “goşist serseri takımı"nı, yani dışarıyı temizlemesini alkışlıyor. O güne dek sendikalara devrimcilerin girmesini engellemek dışında bir işlevi olmayan partili gençlerin bir bölümü, parti içindeki sınıflar mücadelesinin somut bir tezahürü olarak yaşanan yarılmaya uygun biçimde hapishanelere, diğer bölümü Avrupa’ya gönderiliyor. Evet, iç-dış tartışmasının, bu ikiliğin merkeze alınmasının sonucu bu. Tartışma anlamsız. “İçin mi dışın mı yanındasın?” sorusu gereksiz.
Mücadele ateşlenseydi, radyodan “Salkım Söğüt” çalsaydı, mücadelenin bizzat kendisi o gençleri ve partiyi lâyıkıyla muhafaza edecekti. Ama ortada kimse kalmadı ki korunacak? Geriye bir miktar devletlû akıl ve biraz da burjuva vicdan.
Devletlû akıl ve onun zulmü kapitalist sömürüyü; burjuva vicdan ve onun savunması devletçi zulmü gizlemek, muhafaza etmek için örgütleniyor.
-Sen devlet misin, burjuva mı? Ya da şöyle sorayım: hangisi olmak istiyorsun? Hiçbiri mi? Öyleyse onlardan öğrendiklerini unutmaya ne dersin? “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar”a bu iki düşman unsurdan öğrendiğin akılla ve vicdanla ne verebilirsin, o zincirleri sevmek ve onların varlığını aklîleştirmek dışında. “Evet, ben delişken bir adamım, bu zincirler bana iyi geliyor, yoksa kendimi kaybederim”, laf bu, değil mi? “Kendin” kaybolsun zaten, hükümsüz artık. Hükmü geçtiği yerler, kendi olmayı öğrendiğin odaklar: devletin ve burjuvazinin cirit alanı…
Kimin içi, neyin dışı?
Hücreleri parçalamak, ama içteki hücreleri dışarısının balyozuyla, dışarısının hücrelerini içerisinin çekiciyle parçalamak isterken, o balyoz ve çekiç kimin, bakmak gerekmiyor mu?
Her kolaycılık sınıflar mücadelesinden kaçışı ifade ediyor. Onun somut tezahürlerine karşı körleşip meseleyi bordrolu işçilerle patronları arasındaki mücadeleye indirgemek de meseleden kaçışın bir yolu. Proleter olan, ille de birilerinden maaş alıp fabrika içlerinde üretim mekanizmasına hizmet edenler değil. O hâlâ Roma hukukunun dışarısı, barbar, Fransızların külotsuzu ya da Ortadoğu’nun mazlum Müslüman’ı.
-Senin ben olmadığını sürekli hatırlama ve hatırlatma ihtiyacını koşullayan şeyin sınıfsallığı ne? Birlikte türkü söylememizi engelleyen o duvarı kim ördü?
Hâlâ psikolojizm tuzağındayız. Kitleler içinde pişmediğimiz, hamurumuz orada karılmadı diye belki de. Bu psikologların dediğine inanırsak, şizofreni suçu kendinde, paranoya başkalarında bulmakla ilişkili. İlki dışarıyı içe, ikincisi içeriyi dışa kapatıyor. O suçu tespit eden yasa nizamı kimin peki? O sütten çıkmış ak kaşık mı? Aynı psikologlar, annenin içeriyi, babanın ise dışarıyı temsil ettiğini söylüyorlar.
-Bana sınır çekmen neyi gösteriyor? Kendi baba’nı mı koruyorsun, yoksa içteki annen mi mahrem? Ben her değdiğim insanım. Nüfusum bir değil, çok. O çokluktan bir derinlik, bir boyut olmak neden ezici ya da sömürücü olsun ki? Nedir seni sömürüye karşı körleştirip zulme ya da zulme körleştirip sömürüye duyarlı kılan? İşine geldiği gibi ayrım yapıp konum alıyorsun, iyi ama o işi sana kim verdi?
Zulme hassas olanlar, işçinin üç kuruş için verdiği mücadeleyle alay ediyorlar, sömürüye hassas olanlarsa Kürd’ün kültür ve tarih için verdiği mücadeleyi “bir TV kanalı”na indirgeyip küçümsüyorlar. Bilmiyorlar, zulmün sömürüsünü, sömürünün zulmünü.
-Ağzımdan çıkan her kelime bir şeyleri bütünleyebilir ya da parçalayabilir. Bütün ve parça ayrımını kendi öznelliğinde yapan sensin. Ya belli bir bütünün parçası ya da bütünsel özgül bir parçasın. Ya bütünsün ya parça. Nerede devrimciliğin parçalama ve bütünleme pratiği? Parça ve bütün olmayı kendinde dondurduğunda böylesi bir pratiğe gerek kalır mı? Ağzımdan çıkan her kelime senin bütününü parçalayabilir, yani sana zulmedebilir. Ya da bütün bir parça olarak seni bir başka bütüne ait kılmaya zorlayabilir, yani sömürebilir. Bunların, sömürü ve zulmün hangisinin önce olduğunun bu noktada önemi yok. Önce olanı önemsiyorsan, sen “zaman tanrısı”na tapıyorsun! Yarışa, rekabete kutsal bir değer yüklüyorsun. Verimlilik, zenginlik, çeşitlilik, bolluk ve genişleme için “yaşasın rekabet” diyorsun. Sonra gelene bakıyorsan, sen “mekân tanrısı”na inanıyorsun. Üretim mitosuna ve mülkiyete anlam yüklüyorsun. Tekleşme, bütünleşme, eşitlenme ve derinleşme için “yaşasın mülkiyet” diyorsun.
Eşitlikçiler özgürlüğü; özgürlükçüler eşitliği hayal görüyorlar, onları ütopyalaştırıyorlar ve maddîleşmelerini önlüyorlar. Zamanla birinciler zulme; ikinciler sömürüye hizmet ediyorlar. Eşitliği ve özgürlüğü kendinde donduranlar, sömürü ve zulme karşı ayrı mücadelelerinde bir iç kavgasına tutuşuyorlar, sömürü ve zulme tâbi olan bizler onların bu didişmesinde rol kapmaya çalışan figüranlarız yalnızca.
-Önce ya da sonra… Ne önemi var? Çok mu yaşlıyım meselâ, evet binlerce yıl yaşlanmış bir yanım var ama rahimden yeni çıkmış bir bebek gibiyim, ağlıyorum hâlâ… Sen olmazsan kim büyütecek onu? Ya da Karadeniz’in suyunda yaşlanmış Mustafa Suphi’leri kim büyütecek kavgasında? Sen ömrünü kutsallaştırma ve biricikleştirme gayretindeyken, yeni olduğunu özgürlükçülere inandırmak için çırpınırken, birileri zamanı örgütlüyor çet odalarında, küresel şebekeler (www) kuruluyor her dakika, seni o biricikliğinin hücresinde boğmak adına.
Suphi’ler mi içeridendi, onları öldürenler mi? Acaba “fazla” içeriden oldukları için mi öldürüldü, yoksa sonradan onların mirasını sömürenlerin otuzlarda dedikleri gibi, fazla “maceracı”, fazla dışarıdan oldukları için mi? Mirasyedi evlatlar gibi komünist pratiği burjuva siyasasına kurban edenler Suphi’lerin Anadolu’da yeterli örgütlülüğünün olmadığını söylüyorlar. O zaman neden öldürüldüler? Bir Nakşibendî şeyhine “komünizmle İslâm kardeştir” dedirten, eski bir İttihatçı tetikçiye (Ethem’e) solcu bir gerilla olmayı öğreten, askerlere rütbe söktüren, süvarileri ellerinde orak-çekiçli bayraklarla Konya Ovası’ndan cepheye taşıyan bir hareket nasıl köksüz olabilir ki?
Kimin içerisi, neyin dışarısı?
Denilir ki, yıllarca fahişelik yapıp o zulme tahammül eden bir kadını ayakta tutan, rahminde temiz bir yerin kaldığına dair inançmış. O inançla hamama gidip kırk Fatiha’lı su dökünüp arınıyor bu kadınlar.
19 Aralık Operasyonu, aslolarak “dışarı”ya karşı yapıldı. Herkesi hayatta kalma ideolojisine mahkûm etmekti niyetleri. Hayatî hücreler kuruldu. 19 Aralık ve 17 Ağustos yan yana yaşandı. On yıl önce yolda yürüyen üç arkadaşı yasadışı örgüt üyesi olarak görüp gözaltına almaya imkân veren yasanın doğal uzantıları örgütlendi. Yan yana olmamak meşrulaştı. Herkese kimseye güvenmemek öğretildi. Bir de üstüne 2001 krizi geldi. Herkes, kendi bireyselliğinde, sahip olduğunu düşündüğü rekabet gücüne ve mülkî değere dönük inancına sarıldı. Sanat öğrencisi bir genç, yılbaşına dek bir hafta bir mağazanın vitrininde yaşamayı sanatsallık saydı, sanat o vitrin camını kırmakken. Hücreler mağaza vitrinlerinde, TV odalarında, çeteleşmiş genç liseli örgütlenmelerinde ve bel hizasında kalmış cinsellikte kendisini yeniden örgütledi. Hapishanelerdeki hücreler devrimciliği, toplumdaki hücreler devrimi boğmak içindi. Sömürü ve zulüm, efendiler, herkesi bir hücreye hapsetmek istedi. Toplumu kendilerince yeniden örgütlenmeleri için bu şarttı.
Şimdi ise bu sarsıntının travmasını yaşayan devrimci dostlar, mahallerini bu fahişelerden ve tüm kirden arındırmaya çalışıyorlar.
Ama tam da bu noktada şu sorulmalı: bu çalışmanın, burjuvazinin “kentsel dönüşüm projeleri” ile gecekondu mahallelerini içeri alma iradesine denk düşmesi tesadüf mü? Kimin arka bahçesi, ne adına temizleniyor?
Ya da neyin içerisi, kimin dışarısı?
Rahminde sakladığı temiz yere güvenen fahişe kadın nasıl devrimcileşir? Onu devrimcileştirmeden öldürmek hangi projenin uzantısı? Magazin programlarından fışkıran etler ne kadar namuslu ya da? Mahalledeki fahişe kimin dışarısı, o mahalle kimin içerisi artık? “Laila” dizileri gecekondularda çekilip oraya izlettirilirken, ne kadar gereksiz sorular bunlar…
-Ben eski Grek düsturundan, “kendini tanı”dan, bahsetmiyorum. Yunus gibi “bir ben var bende benden içerü” de demiyorum. “Önce kendini bil, kendinde bir devrim yap, sonra devrimci ol”. Hayır, bu da değil. Dediğim şu: “kendi” diye bir şey yok. “Kendi” denilen şey belli bir savunma yöntemi. Ve senin savunma için yaptığın, başkalarının saldırı yöntemi esasında. Kendi ya da öz, tarihsel ve toplumsal sarsıntılara karşı varlığını muhafaza etmek zorunda kalmışların ortak sığınağı. Ben “devrim ol, sömürü ve zulmün o ortak sığınaklarına, kalelerine savaş aç” diyorum, hepsi bu. Her saldırı savunma, her savunma saldırı. Sen kendini savunurken, belli bir savunma stratejisi geliştirirken, başkalarının saldırı taktiğine ortak oluyorsun.
Her çelişki, gürültünün kulağımızda dengelenmesi ve bizim ona alışmamız gibi, bir noktada dengeleniyor. Ben-özne noktası, denge noktası oluveriyor. Oraya hemen korunaklı otağlar, hücreler kuruluyor. Sığınıyoruz hemen, kendimizce kurguladığımız “dışarısı”nı hiç dinlemeden. Solun tarihi olarak bu otağlar bazen aydın, bazen öğrenci, bazen de işçi arazisinde kuruluyor. Burası öz, merkez oluveriyor. Her şeyi buradan ayrıştırıp birleştirmeye gayret ediyoruz. Salt teoride yüzleştiğimiz amaç ile pratikte karşılaştığımız araç yer değiştiriyor. Sapla samanı ayıramıyoruz. Teori ve pratik arasındaki gerilim kendi şahsımızda siliniyor. Lego mantığı ile bu ikisi örtüşüyor.
-Sen nesin: öğrenci mi, aydın mı, işçi mi? Sular nerede karışıyor? Öğrenci olmanın zorluğunu biraz işçi biraz aydın; işçi olmanın zorluğunu biraz öğrenci biraz aydın; aydın olmanın zorluğunu biraz işçi biraz öğrenci olmakla aşıyor olmayasın? Marksist olmak fiiliyatta bu kolaycılığın zemini, değil mi? Pratik maddî ilişkilerde neysen osun aslında.
Bu konuda geçmişte üretilmiş en güzel mit, TİP. Aydınlar, işçiler ve öğrenciler ne güzel el ele halay tutmuşlardı, değil mi? Aralarda cereyan eden sınıflar mücadelesi okumaya ne oldu? Deniz, Mahir ve İbrahim’i bir de buradan okumak daha anlamlı belki de. Onları, "öğrenci lideri", "örgüt kuran aydınlar" ya da "devrim hamalları" olarak okuyanlar görüldü. Sonuç ne? Birinci türden okuyanlar bu okumayı bu isimlerin saldırdığı aydınları, ikinci okuma gençlik hareketini, üçüncü koruma saf işçi hareketini korumak için yapıldı. Oysa her adanın tavşanı kendi tazısıyla yakalanıyordu.
Hücreleri parçalamanın toplumsal ve tarihsel ayakları olabilmeli. Her kopuş, dönüşüm momenti olarak geriye-ileriye, sağa-sola, yukarıya-aşağıya doğru bir değişimi de tetiklemeli. Bunları avcı gibi takip etmeli. “Ben kendimi sağlama aldım” denilmemeli.
-Beni dışsallaştırmak neye yarar? Ya da başkalarını? Eleştiriye indirgenmiş bir teorinin anlamı nedir? Kendine kapalı bir elektrik devresi gibi düşünüp bunu korumak için beni dışarı atıyorsun. “Bugün hava ne güzel” demem bile kulağında farklı çınlayacak. Bir süre sonra devrimcileri görüş gününde dinleyip bu lafları şifre diye âmirine ileten gardiyan gibi olacaksın. “Kesin şifreli konuşuyor bunlar”… Buluttan nem kapacaksın. Yağmur yağmadığı hâlde ıslanacaksın. Şemsiyenin altına almayacaksın beni.
Dışsallaştırmak bir savunma, içselleştirmek bir saldırı tarzı. Senin bu tavrında, senin şahsında kim bana saldırıyor, ardından gelen saldırıda ne kendini savunuyor?
Komünistlerin, solun ya da örgütlerin birliği savaş alanında olur. Ama o alanı idrak etmek mühim. Hücre, öz ya da denge noktası ilâhî kudreti haiz bir güç odağı olarak örgütlenip zamanla tek, bir bütün kılındıktan sonra bu türden birliklerin oluşacağını düşünmek hayallerin zaten gerçek olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor. Savaş alanına girmeden ya da bu alanı kendimizin olduğu yerlere doğru genişletmeden birlik nasıl mümkün olabilir?
“Birleşme öncesinde ve birleşebilmek için, öncelikle sağlam ve kesin sınırlar çizmeliyiz. Aksi takdirde birliğimiz bir hayalden öteye geçemez, var olan karmaşayı gizler ve bu karmaşadan köklü bir biçimde kurtulmayı da engeller. Dolayısıyla, yayınlarımızı değişik görüşlerin biriktiği bir depo hâline getirmemeye kararlı olduğumuz anlaşılabilir. Aksine onu kesinlikle belirlenmiş bir eğilim ruhu içinde yürüteceğiz. Bu eğilim marksizm sözcüğü ile ifade edilebilir ve Marx ve Engels’in fikirlerinin sürekli gelişmesini savunduğumuz ve Eduard Bernstein, P. Struve ve başkalarının moda hâline getirdiği bulanık, kandırıcı, oportünist ‘düzeltmeleri’ şiddetle reddettiğimizi eklemeye dahi gerek yoktur (…) biz, farklılığı açık olan görüşler arasında polemiklerin yokluğunu, temel sorunlar konusundaki ayrılıkları gizleme çabasını bugünkü hareketin zaaflarından biri olarak görüyoruz.” [Lenin, “Iskra Yazı Kurulunun Bildirgesi”, Ekonomizm Taraftarlarıyla Bir Konuşma içinde]
-Sendeki işçi, öğrenci ya da aydın merkezli marksizm, kendi mezhebi ve meşrebince ayırıyor ve birleştiriyor. Ayrımların ve birleşimlerin gerçekleştiği yerlerde somutlanmıyor. Herkese açık ve ortak marksizm sende şahsî bir edebiyata doğru kapanıyor. Biraz aydın gevezeliği, biraz öğrenci serseriliği, biraz da işçi nahifliği… Araya çekilen “sağlam ve kesin sınırlar” öze, kendi’ye ilişkin bir savununun konusu olmamalı oysa. Beni senden ayıran hücre duvarlarını yıkmak için gerekçenin önkoşulu olabilmeli onlar. Ayıran ve birleştiren sen, ben değil, marksizm, Lenin bunu söylüyor.
Mustafa Suphi’ler, Moskova’da kurulan devrim otağının dışına düştüğü için katledildiler bir yönüyle. “Biz onlar gibi ölmek değil, yaşamak istiyoruz” diyen ve Suphi’lerin geleneğinin devamcısı olduğunu iddia eden partinin (TKP’nin) başkanı, elinde tuzluk, her kurulu otağa koşuyor. Aynı başkan, “Rusya’da demokrasi olsaydı, Lenin devrim yapmazdı” diyor, Şubat Devrimi'ni, demokrasinin mevcudiyetini görmezden gelerek, üstelik devrimciliği Lenin’e dışsallaştırarak.
Suphi’ler Moskova hattının dışında, elde kılıç savaşmanın yollarını aradılar. Savaş alanının içine koşulsuz daldılar ve Avrupacı, Türk millî solcusu, Müslüman’ı, eski İttihatçısı, Spartakist'i bilcümle dinamiği önüne katıp geldiler Anadolu’ya. Onları öldürmek, bu unsurların, kurucu burjuvaların ve onların askerlerinin karşısında birer tehdit olmasını önlemek içindi. Kurucu irade kendi odağını muhafaza etmek adına saldırdı, beş ayda tüm düşmanlarını tasfiye etti. Savunulan emperyalistlerin yeni cumhuriyeti, saldıran gene Batılı güçlerdi. Savunulanın ne olduğunu anlamayanlar (Kadrocular), korkudan, bu ekibin safına geçtiler.
-Seni korkularınla yüzleşmeye davet etmekten başka bir şey yapamam. O korku ve kaygıyla neler yapabileceğini biliyorum. Ezidîlerin başmelek Tavus’tan öğrenip etrafına çizdiği çember de bu korkunun temsili değil mi? Ama tersten, bu çember birisini öldürmek için de kullanılıyor. Ya seni ya da Nâzım’ın tabiriyle, sol memenin altındaki cevahiri öldürmek adına çemberler çiziliyorsa? Bunun idrakine dövüşerek varabilirsin. Siyaset safını belirlemek, taşın altına elini koyabilmek cesareti. Bu korkuyla siyaset haram olur. Oysa o korkularının kaynağıyla ancak siyasetle mücadele edebilirsin, gerisi teferruat. Cesaret, doğal hakikatin parçası olunduğuna ilişkin bir hissiyat ve bilinçle anlamlı.
…ve ak kâğıda düşen bu kelimeler, tüm ölüm orucu şehitlerinin açtığı yoldan, onların cesaretiyle içte, dışta; toplumsallığımızda ve tarihselliğimizde kurulu olan bütün kâğıttan hücreleri parçalamak ortak irademiz olsun diyedir.
Eren Balkır
30 Ağustos 2008