09 Ocak 2016

,

Putsch

Burjuva düzeni putsch düzenidir. Bu düzende ezilenlerin ve sömürülenlerin dört bir yanı, putsch zulasıdır.

Bu açıdan “AKP darbesi”nden söz etmek yersizdir. Bu ifadeyle, olağan seyrinde işleyen bir demokrasiye önsel bir ulvilik bahşediliyor, AKP’nin bir maraz, sapma olarak zuhur ettiği düşünülüyor. 

Oysa AKP, burjuva düzenin olağan bir tezahürüdür. Bir açıdan bakılırsa, 1919-22 momenti göz önüne alındığında, asıl, Ankara’nın ortasındaki, o girmek için uğraşılan meclisin kendisi, putsch’tur.

Putsch, bu düzende kuraldır. Sınıflar mücadelesi dâhilinde egemenler, devleti çeşitli biçimlerde işletmek zorundadırlar. “Ani müdahale”, “hızlı darbe” manasına gelen putsch sözcüğünün “darbe”yi de karşılayacak şekilde kullanılması, kimseyi şaşırtmamalıdır. 

Darbe, her daim ezilenin-sömürülenin kolektif mücadelesine indirilir. O mücadeleyle ilişkisi olmayanlar, darbenin sadece kendisine indiğine, onun geçici bir maraz olduğuna inanırlar.

Putsch düzeninde yukarı çıkanlar varsa bilinsin ki putsch oldukları içindir. Bir dönem 28 Şubat sürecinde harp akademilerinde ders verenlerin, Seyyid Kutub’un vurgusuyla, “secdeye varan alınları” kimseyi kandırmamalıdır. Bu düzenek ve işleyişte en genel hâliyle devlet, bu tür kadrolarını devreye sokar, işlerini gördürür, sonra seccadeyi yırtıp atar.

Erdoğan, tüm bu gerçeklerden bağımsız bir biçimde, kendisi gibi özel bir ideolojiyle yüklü özel birey olarak değerlendirildiğinden, ağzından çıkan sözlere havada asılı, özel anlamlar yükleniyor, bu sözler bağlamı dışından okunuyor. Bu açıdan, Erdoğan’ın “Hitler Almanya’sı”na yaptığı vurgu, iç ve dıştaki basınç üzerinden egemenlere yaranma, açık çek sunma yolu olarak görülmelidir. Erdoğan, esasında gelip dayandığı eşikte, “Siz ne isterseniz ben o olurum” diyor. Artık o, Sisi’nin eline yapışan Mursi’dir.

ABD basınında, bilhassa eski CIA mensuplarının Erdoğan eleştirilerinde, altmetin düzeyinde, yeni bir isim veya yapı arayışı sırıtıyor. AKP’nin “başlangıç ayarlarına dönüş”ten bahsetmesi, olası bir çöküşte kitlesini tutmaya dönük çaresiz bir hamleden ibarettir. NATO, CIA çıkışlı metinlerle gönüllerini rahatlatan, tüm politik mücadeleyi bu odaklara havale eden solcuların devletle düşündükleri açıktır.

“Tövbe etmek”, başlangıca dönmek demektir. AKP’nin tövbe etmesi bile mümkün değildir. Bu açıdan, Abdurrahman Dilipak’ın sözlerini takip etmek gerekir. O, 28 Şubat sürecinde genelkurmaya çağrılmasıyla, sonra MGK uçağında, üzerinde kamuflajla Diyarbekir’e gitmekle övünen bir isimdir. Bu ismin bugün AKP’yi “ifsad”la, “yoldan çıkmak”la eleştirmesi de tabanın diri tutulmasına dönük hamlenin bir parçasıdır. Onun “devletin Müslüman’ı” olmaktan başka bir vasfı yoktur. Bu tip isimler, “Müslüman’ın devleti”ne karşı örgütlenmişlerdir. Onlar, “Suyun yüzeyindeki tüm köpük kenara itilir ve yok olur. Yeryüzünde geriye kalan, halkın yararına olan olacaktır” [Ra’d: 17] kelâmına düşmandır.

Bugün sol, dinin memlekette erimesine sebep olduğu için içten içe AKP iktidarından memnundur. Ne söyleniyorsa, ne yapılıyorsa bunun dine bağlanması, bu memnuniyetle ilgilidir. Asıl soru şudur: din gidince, batının putperest dini galebe çalınca sosyalizmin geleceği mi zannediliyor? Bebeğin banyo suyu ile birlikte çöpe atılması çözüm getirir mi? Fransız Devrimi’ni güncelleyeceğini zannedenler, burjuva iktidarına hizmet ettiklerinin farkındalar mı? İnsanların kendileri, kendi çıkarları dışında başkaları için, başkalarıyla birlikte eyleme geçme ihtimali olarak din öldürülünce, burjuvazinin tüketim ve haz dünyasına kul olunmayacak mı? Sosyalizm diye bildikleri, bireysel rahatlama meselesi midir yoksa ezilenlerin-sömürülenlerin kurtuluş bayrağı mıdır?

Batı, kucak açtığı solcular aracılığıyla devletin “Türk ve Müslüman” olduğuna dair sözü kulaklara üflemiştir. Bu sözün bedenlenmiş hâli olan örgütler, tüm siyasetlerini ve teorilerini bunun üzerine kuruyorlar.

Sezar’ın kurduğu Roma’da putların içi boşaltmış, halka ait ve halka dair ne varsa budanmış, o putlar, devletin temel dayanağı olarak yeniden düzenlenmişlerdir. Pratikte Sezar’ın dine ihtiyacı yoktur, o, dinsiz ve özgürdür. Türk devleti de Türkmen kavimler ve Müslüman cemaatler dışıdır, onlara karşıt bir yapı olarak tesis edilmiştir. Ruhundan arındırılmış “Türk” ve “Müslüman” putlarının gerçek Türk’le ve Müslüman’la bir bağı, rabıtası yoktur. O putlar, o Türk’e ve Müslüman’a düşmandır.

Bugün solun aklı ve pratiği, putların katlettiği ne varsa, ona karşı çıkan bir işleyiş içerisindedir. Onun Ermeni, Hristiyan, Alevi vs. gibi derdi yoktur. En az Müslüman kadar Alevi ve Hristiyan’a da karşıdır. Kürd hareketi, sırf “pişmiş armut” görüldüğü, hazır bir kitleyi elinde tuttuğu için kıymetlidir. Onun derdine yoldaş olmak gibi bir erdeme bile rastlanmaz.

Sol, sadece egemen burjuva devletinin her şeyden münezzeh ve her şeyden ari yapısıyla çeşitli düzeylerde ilişki kurduğu için, onun özgürlüğüne ve serbest hâline öykünmeye çalışıyor. Tüm kimlikler, bu öykünme ve özgürlük arayışı dâhilinde sadece istismar ediliyorlar. Liberal ya da muhafazakâr, egemenlerle tüm ortaklaşma biçimleri, sol içerisinde çeşitli yollardan açığa çıkıyor.

Devlet kitleden korkuyorsa, sol da korkuyordur. Devlet, dayandığı putları tuz buz edecek ruha karşıysa, sol da o ruhu yok etmek için uğraşır. Dolayısıyla sol, devlete ve egemen güçlere karşı mevzi örmez, sadece kendi rakibi olan sol örgütlere laf yetiştirmek, kendisine propaganda yapmakla zaman geçirir.

AKP öncesinde devlet, üç kolunu, liberal, milliyetçi ve sol payandalarını devreye sokmuştur. AKP, bu payandaların tekleştirilmesi demektir. Solun tek bir yumruk olamaması, onun devrimden uzak durması ile ilgilidir. Onun için devrim değil, mikro alanlarda mikro devlet olmak önemlidir.

Mesele, kâhin veya müneccim olmak değildir. Bir ayaklanma, devrimci durum vs. olacaktır. Demek ki mesele, ona hazırlanmak, ona örgütlenmektir. 2013 Haziran’ı böylesi bir hâldir. Sol, böylesi bir duruma hazırlanmadığını, ona örgütlenmediğini ispatlamıştır. Haziran, bundan sonrasına dair önemli notlar düşmüştür.

Bugün putsch düzeninde diyanet fetvasıyla meşgul olmak, nafiledir. Belirli bir kitlenin laikliğin önünde diz çökmesinde sevinilecek bir yan yoktur. Laiklik misak-ı millidir, ulus-devlettir, burjuvazinin iktidarının kaim kılınmasıdır. Burjuvaziyi kapitalizm öncesine, feodalizme ait gizli güçlerin saldırısından korumak, solun görevi değildir. Burjuvazi, kendi iktidarı öncesine ait, olumlu-olumsuz ne varsa kendi iktidarına örgütlemiştir. Devrime burjuvazinin koltuğu altında, eteğine tutunarak, eline yapışarak yürünemez.

Eren Balkır
9 Ocak 2016

0 Yorum: