03 Nisan 2026

,

Gözetlemeci Devlet ve İsrail’in Geniş Casus Teknolojisi Ağı


Geçtiğimiz hafta, içlerinde tekerlekli sandalyede engelli bir adamın da bulunduğu, Filistin yanlısı barışçıl protestoculardan oluşan bir grup, terör suçları işleyecekleri şüphesi üzerine, İngiliz polisi tarafından tutuklandı. Bu olay, İngiltere’nin İsrail için otoriter uygulamalara imza attığı dönemin somut bir yansıması.

Muhtemelen bu protestocular, tutuklandıkları sırada üzerlerinde telefon vardı ve polis, bu insanların verilerini gelişmiş bir casus yazılım kullanarak ele geçirdi. Tutuklanmayan protestocular ise İngiltere’deki polis araçlarının üzerinde bulunan mobil kameralara yakalandılar ve yüzleri, hatta belki de sesleri kaydedildi, analize tabi tutuldu, polis veri tabanıyla karşılaştırıldı.

İşin tuhaf yanı şu ki, bugünün gözetlemeci devletinin sinsice kullandığı, giderek artan yeteneklerinin temelini oluşturan bu casus yazılım teknolojisi, büyük ihtimal, İsrail’de, İsrailli casuslarca üretildi.

Ancak bu durum, sadece İngiltere’ye has değil.

Batı demokrasilerindeki muhtelif kurumlar, eski İsrail casuslarınca geliştirilen casusluk teknolojisini yaygın olarak kullanıyorlar. Bunlar arasında, emniyet müdürlüklerinden ulusal güvenlik teşkilâtlarına ve ordulara kadar birçok kuruluş yer alıyor. Bu teknolojilerin bazıları, yasa dışı ilan edildi, bazıları, yasal sınırları zorluyor, ama çoğu gizli kalıyor.

Bu İsrail yapımı casusluk teknolojisinin kullanım alanı ve sunduğu yetenek yelpazesi, çok geniş. Yüz ve ses tanıma yazılımlarından, dinleme ve gizli konum takibine, akıllı telefonlardan ve diğer cihazlardan zorla veri elde etmeye kadar birçok özelliği kapsıyor.

İsrail’in Filistinliler üzerinde tesis ettiği hâkimiyeti ve onlara karşı uygulanan ırk ayrımcılığını mümkün kılmak ve uygulamak için kod yazarak deneyim kazanan yazılım mühendislerince geliştirilen bu teknoloji, batıdaki güvenlik servislerine, emniyet müdürlüklerine ve göçmenlik kurumlarına satılıyor.

Bu makaledeki bilgilerin çoğu yeni olmasa da, daha önce tek bir yerde özetlenmemişti.

İsrail’in casusluk teknolojisindeki hâkimiyeti, küresel sivil özgürlükler üzerinde önemli sonuçlara yol açıyor. Geçmişte medyada çıkmış haberlerde bu şirketlerle İsrail arasındaki bağlantı kimi zaman göz ardı ediliyordu.

Bu makale, başlıca aktörleri, satıcıları ve alıcıları özetleyecek, ayrıca, İsrail casusluk teknolojisi ile Batılı alıcılar arasında daha önce belgelenmemiş olan, son dönemde imza edilmiş sözleşmelere de değinecek.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, İsrailli casus yazılım şirketlerini içeren birkaç skandal, ana akım medyada yaygın olarak haberleştirildi. Bunların en ünlüsü, NSO Group olayıdır. Eskiden 8200 Birimi’ne mensup olan subaylar Şalev Hulio ve Omri Lavie’nin kurduğu İsrail firması NSO, 2019’da Kaliforniya mahkemesinde, hükümetlere WhatsApp hesaplarını hackleyebilmeleri için Pegasus yazılımını sattığı gerekçesiyle suçlu bulundu. Kullanıcının haberi olmadan akıllı telefona erişmek için “sıfır tıklama” saldırısı olarak bilinen bir yöntemi uygulayabilen Pegasus, hükümetlerce muhalifleri, insan hakları aktivistlerini ve gazetecileri gözetlemek için kullanıldı. Muhtemelen Suudi ajanlar, Washington Post gazetecisi Cemal Kaşıkçı’yı öldürmeden evvel onu gözetlemek için bu yazılımdan yararlandılar.

Şirket, sonunda davaya taraf olan Meta şirketine 167 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. 2021’de Biden, şirketi kara listeye alarak, ABD’de iş yapmasını engelledi. (ABD Dışişleri Bakanlığı, özellikle İsrail hükümetinin tüm casus yazılımlar için ihracat lisansı vermesine rağmen, ABD’nin İsrail’e yönelik hiçbir işlem yapmayacağını özellikle vurguladı.)

Biden’ın, kaleme aldığı aynı başkanlık kararnamesi kapsamında kara listeye aldığı diğer bir İsrailli yazılım üreticisi ise Candiru’ydu. Ancak bu şirketin siber saldırı yazılımları, NSO Group kadar dikkat çekmedi. Eski 8200 Birimi mensubu istihbarat personelince kurulan Candiru, insan hakları aktivistlerini, gazetecileri, akademisyenleri, elçilik çalışanlarını ve muhalifleri gözetlemek için hükümetlere casus yazılım satıyordu.

2023 yılında Biden yönetimi, gene sessiz sedasız, İsrail’e karşı herhangi bir işlem yapmadan, iki İsrailli casus yazılım şirketini kara listeye aldı. Cytrox ve Intellexa adlı bu iki şirket, İsrail Savunma Kuvvetleri’nde 24 yıl görev yapmış, 8200 Birimi’nin komutanı olmuş Tal Dilian tarafından kurulmuştu. Kıbrıs’ta yaşayan Dilian’ı 2019 yılında Forbes dergisinden bir gazeteci ziyaret etti ve ona geliştirdikleri yazılımın bir telefonu saniyeler içinde uzaktan nasıl hackleyebileceğini gösterdi.

Avrupa’da Kıbrıs ve Barselona, 8200 Birimi’nin eski üyelerinin casus yazılım şirketleri kurduğu merkezler haline geldi.

İsrail merkezli bir diğer casusluk şirketi olan Paragon Solutions, bu yılın başında WhatsApp, Signal, Messenger ve Gmail’den, kullanıcıyla temas kurma gereği duymadan, sessizce veri sızdırdığı ve topladığı tespit edildi. İtalyan hükümetinin, Paragon yazılımı kullanılarak, bir İtalyan gazetecinin hesaplarını hacklemesi ardından Roma’da Paragon hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ancak başka bir yasal işlem başlatılmadı. 8200 Birimi komutanları Ehud Şneorson, İdan Nurik, İgor Bogudlov ve eski İsrail Başbakanı Ehud Barak tarafından kurulan şirket, AB veya ABD tarafından kara listeye alınmadı. Bugün faaliyetlerine özgürce devam ediyor.

Bu şirketler, buzdağının sadece görünen kısmı. Bunlar, yasal alanda dolaşan, en nihayetinde ya yasanın (o da varsa) yanlış tarafına düşüp yetkililerin radarına giren ya da yasadışı casusluk faaliyetleri ortaya çıkarılan şirketler.

Daha da sinsi olanı ise, İsrail merkezli casus yazılım şirketlerinin, cep telefonlarını ve diğer cihazları gözetlemek ve kırmak için Batılı güvenlik servisleri ve kurumlarıyla açıktan sözleşmeler yapmaları. Bu şirketler, yasal devlet kurumlarıyla çalıştıkları için, NSO Group, Candiru ve yasa dışı siber saldırı hizmetlerine odaklanan diğerlerinden farklı bir modele sahip olduklarını iddia ediyorlar. Ancak birçok durumda yazılımları benzer, hatta aynı. Faaliyetlerinin tam kapsamı ise bilinmiyor.

Bunların başında, eski İsrail Savunma Kuvvetleri askeri Yossi Karmil tarafından kurulan ve onlarca eski İsrail istihbarat birimi 8200 mensubu personelle çalışan Cellebrite geliyor. Cellebrite’ı asıl öne çıkartan araç, akıllı telefonlar, tabletler, SIM kartlar ve GPS cihazları da dâhil olmak üzere, çeşitli cihazlardan kişiler, konumlar, silinmiş mesajlar ve aramalar gibi verileri çıkaran Evrensel Adli Veri Çıkarma Cihazı olarak adlandırılıyor. ABD’de Cellebrite’ın ICE ile 30 milyon dolarlık; Gümrük ve Sınır Koruma Müdürlüğü ile sınırda ele geçirilen telefonlardan veri toplamak için 1,6 milyon dolarlık sözleşmeleri bulunuyor. Gözetleme firması ayrıca, Trump’a suikast girişiminde bulunan Thomas Crook’un telefonunun kilidini açmak için FBI ile de çalıştı. Cellebrite, ABD güvenlik ve gözetleme devletine daha da derinlemesine nüfuz etmeyi hedefliyor. Drop Site News, geçen yıl Cellebrite’ın 2024 yılında ABD federal hükümetiyle imzalanan sözleşmelerden 18 milyon dolardan fazla gelir elde ettikten sonra, daha fazla sözleşme kapmak için bir lobi şirketi tuttuğunu, kendi bünyesinde bu işe tahsis edilmiş bir birim meydana getirdiğini ortaya koymuştu.

Aralık 2023’te Cellebrite, hangisi olduğunu açıklamadan, “ülkenin en büyük emniyet müdürlüklerinden biriyle” bir milyon dolarlık bir sözleşme imzaladığını, övünerek ilân etmişti. “Uzun süreli müşteri” olarak anıldıkları göz önüne alındığında, en muhtemel aday, yıllardır Cellebrite ile çalıştığı belgelenmiş olan New York Emniyet Müdürlüğü’dür.

Bunun da ötesinde, araştırmalarım, Cellebrite’ın ABD Donanması’ndan Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ne (DEA), Sahil Güvenlik’ten Balık ve Yaban Hayatı Hizmetleri’ne kadar birçok ABD kurumuyla aktif sözleşmeleri olduğunu ortaya koydu. Lima, Bogota ve Asunción’daki ABD büyükelçilikleri de dâhil olmak üzere, birçok ABD büyükelçiliği de Cellebrite ile sözleşme imzalamış durumda. ABD ordusunun çeşitli özel operasyon programlarını denetleyen kurum olan ABD Özel Operasyonlar Komutanlığı da Cellebrite ekipmanları için ödeme yapıyor, aynı şekilde, nükleer saldırılardan sorumlu ABD Hava Kuvvetleri birimi olan Küresel Saldırı Komutanlığı da şirketle ilişkili.

Cellebrite, İngiltere’de de aynı ölçüde faal. Şirket, 2020 yılında Londra Emniyet Müdürlüğü ile Cellebrite’ın ana ürünü için iki milyon sterlinlik bir sözleşme imzaladı. Üç yıllık olan bu anlaşmaya imza atan emniyet müdürlüğü, Cellebrite yazılımının özellikle Android telefonları kırma yeteneğiyle piyasada “müdürlüğün ihtiyaçlarını karşılayan tek yazılım olduğunu dile getirdi. Bu sözleşmenin yenilenip yenilenmediği belli değil.

2018’de İskoçya Emniyet Müdürlüğü, İskoçya genelinde konuşlandırılacak ve yerinde telefon şifre kırma imkânı sunacak 41 adet mobil “siber kulübe” temin etmek için Cellebrite ile 370.000 sterlinlik bir sözleşme imzaladı. 2022’de ise Kuzey Galler Polisi, telefonlarda “şifre baypas etme” ve “kaba kuvvet saldırısı” yapma imkânı sunan bir dizi araç için Cellebrite’a çeyrek milyon sterlinden fazla ödeme yaptı.

Geçtiğimiz günlerde Filistin bayrağı taşıyanları tutuklamakla tehdit eden silahlı polisleriyle tanınan Kent şehri emniyet müdürlüğü, geçen yıl Cellebrite ile bir yıllık sözleşme imzaladı. Bu yıl ise İngiltere’deki iki emniyet müdürlüğü daha Cellebrite ile sözleşme imzaladı. Şubat ayında, Londra’nın finans bölgesinin polisi olan ve emniyet müdürlüğünden ayrı bir teşkilat olarak çalışan Londra Şehri Emniyet Müdürlüğü Cellebrite’ın ürettiği aletler için yüz bin sterlin ödedi. Nisan ayında ise Leicestershire Emniyet Müdürlüğü, Cellebrite ile 328.700 sterline mal olan bir yıllık sözleşme imzaladı. Cellebrite’ın ayrıca İngiltere Ulaştırma Bakanlığı ile de bir sözleşmesi bulunuyor.

İngiltere’de Cellebrite, “Dijital Adli Bilişim Dinamik Satın Alma Sistemi” olarak bilinen sistem kapsamında onaylı bir tedarikçidir ve bu sistem, İngiltere’deki polis güçleri için ticari anlaşmalar imzalamaktan sorumlu kuruma göre “Cellebrite araçlarının İngiltere genelinde tedarikini kolaylaştırmaktadır.”

İngiltere’deki emniyet müdürlüklerinin, Cellebrite’ın ürettiği araçları ne kadar yaygın kullandıklarını kimse bilmiyor. Daha önce Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu uyarınca gerçekleştirilen talepleri üzerinden, İngiltere’deki 47 emniyet müdürlüğünün 26’sının bu teknolojiyi kullandığına, diğerlerininse denemeyi planladıklarına dair bilgi alınmıştı.

Bu yıl Güney Galler’den Batı Yorkshire’a kadar birçok emniyet müdürlüğünün Cellebrite kullanıp kullanmadığına ilişkin, söz konusu kanun üzerinden yapılan başvurular, “ulusal güvenlik” gerekçesiyle reddedildi.

Cellebrite, Avustralya polisi ve devlet kurumları tarafından da yaygın olarak kullanılıyor. 2023 yılında yürütülen bir soruşturma, 2011’den bu yana Avustralya Federal Polisi’nden Savunma Bakanlığı’na ve Avustralya vergi dairesine kadar birçok devlet kurumunun Cellebrite ile 128 sözleşme imzaladığını ortaya koydu.

Cellebrite, İsrail’in Gazze’deki soykırımına imkân sağladığını, 7 Ekim’den bu yana İsrail istihbaratına telefon hackleme hizmetleri sağlama konusunda önemli bir rol oynadığını övünerek dile getiriyor.

İsrail casusluk teknolojisi şirketi Cobwebs Technologies, tartışmasız, daha da gelişmiş araçlar sunuyor. Eski IDF 8200 Birimi mensubu subayları Omri Timianer, Udi Levi ve Şay Attias’ın kurduğu şirket, kadrosunda çok sayıd eski 8200 Birimi mensubunu da istihdam ediyor. 2023’te PenLink adlı bir şirkete satılan ama kendi ekibini muhafaza eden CobWebs, sunduğu hizmetler arasında, sosyal medya ve derin internet genelinde yüz ve görüntü tanımayı sağlayan yapay zekâ destekli bir hizmet yanında, kullanıcının seçtiği belirli bir alanda cep telefonu hareketlerini izlemeyi sağlayan WebLoc adlı bir özellik bulunuyor. Coğrafi sınırlama olarak bilinen bu özellik, akıllı telefonlardan kişisel verileri çeken uygulama içi reklâmlar aracılığıyla sağlanıyor ve bu veriler, daha sonra WebLoc gibi araçlara entegre edilmek üzere, Cobwebs gibi casusluk teknolojisi şirketlerine satılıyor.

Şirketin sunduğu hizmetler, artık silinmiş olan 2019 tarihli bir basın bülteninde şirketlere ait teknoloji diliyle ayrıntılı olarak anlatılıyor. Cobwebs, daha önce ICE ile 2,7 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. ABD İç Güvenlik Bakanlığı ile 3,2 milyon dolarlık aktif bir sözleşmesi bulunmakta ve geçen Haziran ayında Teksas Kamu Güvenliği Dairesi ile 5,3 milyon dolarlık devasa bir sözleşmeye imza attı. 2024 tarihli bir raporda ayrıca, Los Angeles Emniyet Müdürlüğü’nün Cobwebs’in gözetleme ve takip araçları paketini uzun yıllardır kullandığı tespit edildi.

Şirket, casusluk teknolojisini İngiliz polis ve güvenlik servislerine sağlamak amacıyla 2020 yılında Londra’da bir ofis açtı, ancak Cobwebs ile çalışan İngiliz kurumları hakkında kamuya açık herhangi bir bilgi bulunmuyor.

Batı’daki güvenlik servisleri, polis güçleri ve devlet kurumlarıyla çalışan bir diğer İsrail casusluk teknolojisi firması da Cognyte. Verint adlı başka bir İsrail casusluk teknolojisi şirketinden ayrılan firma, tamamı İsrail Savunma Kuvvetleri ve 8200 Birimi mezunu olan Elad Şaron, Jil Kohen ve Roni Lempel tarafından yönetiliyor. İcra kurulu başkanı Şaron’un LinkedIn profilindeki fotoğrafı, şirketin İsrail’in yanında olduğunu ilan eden Cognyte markalı bir görsel.

Cognyte, 4G/5G kulelerinden geçen her şey, telekomünikasyon meta verileri, mesajlaşma platformları, telefon görüşmeleri ve ağ sinyalleri de dâhil olmak üzere, çok büyük miktarda bilgiyi toplayan, iletişimdeki şablonları ve anormallikleri tespit eden “ağ zekâsı” araçları üretiyor. Bu bilgiler, kullanıcıların noktaları birleştirmesini ve bilgileri analiz etmesini sağlayan bir veri platformu “çözümüne” aktarılıyor. Bunların hepsi, güya yasal, ancak işin niteliği ve Cognyte ile sözleşme yapan kuruluşlar hakkında bilgi epey az. Cognyte aldığı ödülleri duyuruyor ancak son kullanıcıları asla açıklamıyor.

Bildiğimiz kadarıyla, son 18 ayda Batı’daki kolluk kuvvetleri, ulusal güvenlik kurumları ve ordular, Cognyte ile toplamda yaklaşık 60 milyon dolarlık anlaşma imzaladılar. Bunlar arasında, Avrupa’daki bir ulusal güvenlik kurumuyla yapılan 20 milyon dolar tutarındaki üç yıllık bir anlaşma, ABD’deki bir emniyet müdürlüğüyle yapılan 3 milyon dolarlık bir anlaşma ve geçen hafta açıklanan, bir Avrupa ordusuyla yapılan 10 milyon dolarlık bir sözleşme yer alıyor. Askeri anlaşmaya ilişkin basın bülteninde, “Cognyte, ön saflardaki askeri ekipleri operasyon yapmaları için ihtiyaç duydukları eyleme geçirilebilir istihbaratla güçlendiren, sahada kanıtlanmış çözümler sunmaya devam ediyor” deniliyor.

ABD hükümetinin tedarik sitesinde listelenen, benim tespit edebildiğim iki alıcı, ABD Gizli Servisi ve El Salvador’daki ABD Büyükelçiliği. Ayrıca 2023’te Reuters, Cognyte’nin, Rohingya halkına karşı soykırım yapan cunta yönetimini iktidara getiren askeri darbeden hemen önce Myanmar’ın devlete ait telekomünikasyon şirketine dinleme yazılımı sattığını ortaya çıkardı.

Linkedln’de, eskiden 8200 Birimi mensubu iken bugün Cellebrite ve Cobwebs gibi Cognyte’de çalışanların isimlerini arattığınızda, karşınıza düzinelerce isim çıkıyor.

Cognyte’in ana şirketi olan Verint de İsrail merkezli olup, eski istihbarat subayları tarafından kurulmuş, Batı güvenlik kurumlarıyla da çalışmıştır. Verint, 2014 yılında İsviçre’nin dinleme ve gözetleme altyapısını kurmuş, 2017 yılında ABD Savunma Bakanlığı tarafından büyük ve gizli bir proje için 35 milyon dolar ödeme almıştır. 2018 yılında Verint, İngiliz polisine yeni siber istihbarat yetenekleri sağlamak üzere 50 milyon sterlinlik bir anlaşmanın bir kısmını üstlenmiştir. Verint, o zamandan beri iş modelini müşteri etkileşim platformlarına odaklanacak şekilde değiştirmiş, askeri ve güvenlik casusluk teknolojisinin büyük bir kısmı Cognyte’ye devredilmiştir.

İngiliz polis güçleriyle ortaklık kuran bir diğer İsrail şirketi ise, yüz tanıma teknolojisini Essex Emniyet Müdürlüğü’ne satan Corsight AI’dır. İnsanların yüzlerini tanımlamayı ve çapraz referanslamayı sağlayan Corsight yazılımı, ilk olarak Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinliler üzerinde geliştirildi Byline Times’da çıkan makaleye, bu teknoloji, Gazze soykırımı sırasında kullanıldı. Corsight’ın ana şirketi Cortica’nın kurucusu ve başkanı, eski bir İsrail istihbarat subayı olan Igal Raichelgauz’dur. Corsight, ayrıca yüz tanıma teknolojisini Sao Paulo askeri polis teşkilâtına ve Bogota emniyet müdürlüğüne de sattı.

İsrailli yüz tanıma şirketi Briefcam’in, İngiltere’dekilerin yanında ABD’deki emniyet müdürlükleriyle de sözleşmeleri bulunuyor. İngiltere’de Cumbria emniyet müdürlüğü, il genelindeki kapalı devre kamera sistemi (CCTV) ağlarında Briefcam’in analiz sistemini kullanıyor, ancak müdürlük, yüz tanıma bileşenini devre dışı bıraktıklarını iddia ediyor.

Fransa’da ise, ülke genelindeki birçok emniyet müdürlüğünün Fransa’daki gizlilik yasalarını ihlal ederek, Briefcam’i yasadışı bir şekilde kullandığının ortaya çıkmasının ardından, Briefcam’in sözleşmeleri 2023 yılında iptal edildi.

Brüksel ve Varşova polisleri de Corsight yüz tanıma sistemini kullanıyor. ABD’de Şikago, Springfield ve Beverly Hills emniyet müdürlükleri de Corsight kullandıklarını teyit ettiler.

Eski İsrail Savunma Kuvvetleri askerleri tarafından kurulan İsrail şirketi NICE, finansal dolandırıcılığı tespit etme pazarını ele geçirmiş durumda. Fortune dergisinin ilk 500 şirket listesinin yüzde 85’ine ve bir dizi Avrupa düzenleyici kurumuna hizmet veriyor. Milyarlarca dolarlık bir şirket olan NICE, ayrıca şehirler için plaka tanıma, yüz tanıma, el tipi GPS tabanlı video terminalleri ve vatandaşları izlemek için mobil video sensörleri gibi gözetleme araçları da temin ediyor. 2015 yılında Buzzfeed’in yaptığı bir araştırma, NICE’ın bir dizi ülkeye gizli gözetleme yazılımı sağladığını ortaya koydu.

Bu noktada İsrail’in Black Cube adlı kuruluşuna da değinmek gerekiyor. Bu kuruluş, eski 8200 Birimi mensubu istihbarat görevlileri Dan Zorella ve Avi Yanus tarafından kuruldu. Kendisini “kalben ve zihnen İsrailli” olarak tanımlayan Holivudlu tecavüzcü Harvey Weinstein, davacılarla ilgili bilgi toplasın ve casusluk yapsın diye Black Cube’u tuttu. Adı bir dizi casusluk skandalına karışmış olan şirket, geçmişte Kanada’nın eski İsrail büyükelçisi Vivian Bercovici de dâhil olmak üzere, Batılı diplomatları istihdam etmişti.

Bu derleme çalışmasının da ortaya koyduğu biçimiyle, İsrail ve onun ırk ayrımcısı ekonomisi, tümüyle gözetlenen, muhalefetin olmadığı bir dünyaya doğru ilerleyen sürecin merkezinde duruyor. Dünya genelinde, İsrail’in ürettiği casus yazılımları, casusluk, muhalefeti ezme ve egemenlik kurmayı amaçlayan, sınanmış ve denenmiş bir çerçeveye yeni kontrol teknolojilerini entegre eden, kendine özgü bir yirmi birinci yüzyıl faşizminin tesis edilmesini sağlıyor. Vatandaş güvenliği ve suçla mücadele kisvesi altında, İsrail teknolojisi, otoriterliğin çarklarını yağlıyor.

İsrail’in yürüttüğü kesintisiz savaş ve ırk ayrımcısı ekonomisi, bu ekonomiden doğan, İsrailli istihbarat görevlilerince yönetilen casus teknolojisi firmaları, bugün dünyadaki sivil özgürlüklere yönelik en büyük tehdittir. İsrail’in bu pazarı ele geçirmesi hiç de şaşırtıcı değil. İsrail, hâkimiyet için tasarlanmış bireyler ve projeler üretiyor, çünkü İsrailliler, cezasızlık üzerine kurulu bir askeri kültür içinde yetiştiriliyor, bu kültürün sınırları dâhilinde yaşıyor. Teknolojinin yalnızca hâkimiyet için imal edildiği, deneklerin bol olduğu ve çatışma sürecinde askerlerin sınırlarına ve hareketlerine dair kuralların bulunmadığı bir kültür bu.

Irk ayrımcısı bir devletin ürettiği güvenlik ve asayiş teknolojisiyle ilgili araçları satın alan, bunlara bel bağlayan Batılı hükümetler, dört başı mamur güvenlik devletlerine dönüşme çabaları dâhilinde ırk ayrımcısı ve soykırımcı İsrail’den hiçbir şekilde vazgeçemiyorlar.

Dünyamız giderek daha otoriterleşip faşistleşiyor, çünkü otoriter ve faşist rejimlerin geliştirdikleri araçlar, kamusal ve özel alanlarda yaygın olarak kullanılıyor.

Bu nedenle, son yazımda da dile getirdiğim gibi, dünyayı Siyonizmden arındırmak zorundayız.

Gözetleme ve casusluk teknolojisi endüstrisi, İsrail’in Batı üzerinde ördüğü derin ve zararlı nüfuz ağının sadece bir başka halkası. Bu ağ, siyasetimizi boğuyor, temel hak ve özgürlüklerimizi kısıtlıyor. Bu endüstri, soykırımda kullanılan bir silah.

Filistinlilerin geleceği gibi bizim geleceğimiz de bu ağı parçalamamıza, İsrail’in toplumlarımız üzerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmamıza bağlı.

Nate Bear
29 Temmuz 2025
Kaynak

,

47 Yıllık İran Karşıtı Propaganda 5 Haftada Buharlaştı


Trump’ın, Hegseth’in ve Bayan Lindsey’nin Avrupalı ataları sokaklara hayvanlar gibi dışkılayıp popolarını yapraklarla silerken, İranlılar, imparatorluklar, görkemli saraylar (Persepolis) inşa ediyor, yeraltı su yolları (kariz), rüzgâr yakalayıcılar (badgir = doğal klima) ve “Pers yel değirmeni” (asbad) gibi mühendislik harikaları yaratıyorlardı.

28 Şubat’tan bu yana dünya, gerçek İran’ı gördü:

▪ Asıl korkmamız ve nefret etmemiz gereken “acımasız rejim”, Epstein Rejimi’dir.

▪ “Kaçık mollalar”, bilgili, aklı başında ve rasyoneldir; asıl İran’ın düşmanları tümüyle kaçıktır.

▪ Birçok yorumcu, İran’dan gelen açıklamaların ABD’den (CENTCOM, Beyaz Saray, vb.) gelenlerden daha güvenilir olduğu konusunda hemfikirdir.

▪ İran’ın hükümeti, askerlerden ve bilim insanlarından oluşuyor: bilgili, hitabeti güçlü, kültürlü, çekici ve esprili insanlar (düşmanları ise konuşmayı bilmeyen, kaba, aptal ve görgüsüz herifler).

▪ İran halkının ruhu: terör bombardımanlarına rağmen her gece milyonlarca insan dışarıda, ulusuna ve komşusuna sevgi ve bağlılık gösteriyor.

▪ İranlı askerler, ahlaki bir mücadele yürütürken kahramanca hayatlarını feda ediyorlar (ABD Hava Kuvvetleri, ABD Donanması ve İsrail Savunma Kuvvetleri mensubu şerefsizlerse 30.000 fit yükseklikten Minab’ı, okulları, hastaneleri, ambulansları, üniversiteleri, Pasteur Enstitüsü’nü, evleri vb. bombalıyorlar, bunun için “liyakat” ve “cesaret” madalyaları kazanıyorlar).

▪ İran, binlerce yıllık tarih ve kültüre sahip bir ülke. Savaştan sonra, "İran’a gel, Azizim”.

▪ İran, yüksek okuryazarlık oranına, üstün bir eğitim sistemine, Amerikan ve İsrail’in trilyonlarca dolarlık Ar-Ge yatırımlarını (THAAD, Patriotlar, F-35, Arrow, David's Sling, vb.) geride bırakacak silahlar üretebilecek entelektüel sermayeye sahip bir ülkedir. “Şehi-136” insansız hava aracı ve sevimli motosiklet sesi, İkinci Dünya Savaşı’nda Spitfire’ın sahip olduğu ikonik statüyü kazanacak.

▪ İran, kendi imkânlarıyla geliştirdiği, farklı ürünler üreten bir endüstriye ve gelişmiş altyapıya sahiptir (tam da bu sebeple bu endüstri ve altyapı, ABD ve İsrail istihbaratı tarafından hedef alınıyor).

▪ İran, “azami baskı” uygulama amacını güden yaptırımlara rağmen, 93 milyon vatandaşının, ayrıca Afgan ve Iraklı mültecilerin neredeyse tamamını kucaklayan genel sağlık hizmetler sistemine; mülteci çocukları da dâhil olmak üzere kız ve erkek çocuklarını 12. Sınıf’a (18 yaşına kadar) eğiten bir eğitim sistemine sahip olan, yoksulluğu azaltmak için sübvansiyonlar verenve evsizlikle mücadele etmek için uygun fiyatlı konut sağlayan bir ülkedir (bir de tüm bu başlıklarda ABD’nin karnesine bakınız).

▪ İranlılar usta trolcülerdir! Hadi ama! Lego videoları? Mimler? Tvitler? Onları sevmeyen mi var!

İran onca bombardıman sonrası “taş devri”ne de dönse kültür ve tarih açısından ABD, Kanada, İngiltere ve AB’den 5.000 yıl, bir ceza kolonisi olan Avustralya’dan ise 10.000 yıl ileride olurdu.

Bugün “İran insanlık için savaşıyor” ifadesi viral oldu, çünkü bu ifade doğru.

Şivan Mahendraraca
2 Nisan 2026
Kaynak

,

Arap İnsanat Bahçesi


Giriş

Genellikle alışkanlık, inkâr ve kendini kandırmanın üzerini örttüğü gündelik hayata ait gerçeklerimiz, derin bir istikrarsızlık anında görünür hale geliyor. Ortadoğu’da ABD önderliğinde yürütülen savaş da bu türden bir an.

Bu savaş, Arap dünyasında sıradanlaşmış politik hayatın ahlaken kınanması gereken niteliğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. En çarpıcı olanı ise Batı’nın, Arapların çoğunlukta oldukları ülkeleri özerk toplumlar değil, kontrol nesneleri ve “Arap Öteki”nin üretildiği yerler olarak ele almaya devam etmesidir.

Bu “Arap Öteki”, sadece söylemsel bir icat değil. Yaygın ve maddi tahakküm altyapıları aracılığıyla ırksal hiyerarşiyi dayatan, ırka dayalı özel bir istisnailik biçimi. İşte bu bağlamda burada, hem günümüz Ortadoğu’sunu anlamak için gerekli temel bakış açısı hem de yarınları, ekonomileri, toplumları, kültürleri ve politikaları Batı’nın ve daha da özelde ABD’nin dayattığı hedeflere göre şekillenen, boyun eğdirilmiş Arap tebaasını üreten bir yönetim altyapısı olarak “Arap İnsanat Bahçesi” kavramına başvuruyoruz.

Batı için Arap halkları, devletleri ve toplumları, ABD-Avrupa’nın politika ve kaynak temini ile ilgili çıkarlarına tabi kılınmış, kontrollü bir operasyon alanı içinde kalmalıdır. Arap İnsanat Bahçesi, Arapları ve Müslümanları tek bir ırkçı sömürü, istismar ve tahakküm çerçevesine yerleştirir. Irkçılık ve tahakküm birbirinden ayrılamaz olduğundan, Batı’nın “Arap Öteki”ye ilişkin temsilleri, salt söylem düzeyinde kalmaz.

Irkçılık ve tahakküm, Ortadoğu’da onlarca yıl boyunca inşa edilen çok katmanlı yapılar, zayıflamış ve bağımlı devletler, etkisizleştirilmiş kurumlar, politikadan arındırılmış bilgi biçimleri, bölge halklarının nasıl yönetileceklerine, kendilerini nasıl anlayacaklarına dair görüşü şekillendiren yabancı kaynaklı kültürel oluşumlar aracılığıyla somutlaşır.

Bu anlayış üzerinden, Profesör Ali Kadri’nin The Cordon Sanitaire [“Güvenlik Kordonu”] ismini taşıyan, bölgenin ekonomik yapılarını ele alan çalışması, Ortadoğu’nun aslında tek bir yasayla yönetildiğini söyler: sanayisizleştirme, cebren geriletme, petrol ve hammadde tedarikçisi olarak dünya ekonomisine entegrasyon. Bu ekonomik düzenin kurucu unsuru olan, bölgede buna karşılık gelen bir politik kuraldan da söz edebiliriz: Arap İnsanat Bahçesi’ne ve onu yeniden üreten yapılara zorunlu bağlılık.

Arap İnsanat Bahçesi, birçok açıdan günümüz Ortadoğu’sunun şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bahçe, bilhassa Arapların çoğunlukta olduğu ülkelerin politik gidişatını şekillendirmek ve ABD çıkarlarının, giderek artan bir şekilde Siyonizmin, bölgenin günlük hayatındaki varlığını normalleştirmek için tasarlanmış, ulusötesi bir yönetim ve güç yapılanmasına denk düşer. Batı’nın gücüyle tasarlayıp güçlendirdiği bu yapı, Batı destekli iktidar grupları eliyle ülke içinde mevzi kazanmaktadır. Özünde Arap İnsanat Bahçesi, Arap dünyasının politik, ekonomik, askeri, kültürel ve toplumsal hayatını yöneten, disipline eden ve yönlendiren hegemonik ve diktatöryel bir düzeni ifade eder.

Arap İnsanat Bahçesi’ndeki şiddet, birbiriyle ilişkili iki şekilde işler.

1. ABD’nin emperyalist gücünü dayatmak ve normalleştirmek, bölgede yeni devletler, kurumlar ve müdahale biçimleri de dâhil olmak üzere, yeni bir politik gerçeklik inşa etmek için kullanılmaktadır.

2. Toplumdaki konumlarını cebir, baskı ve güç kullanarak koruyan Batı destekli Arap yönetici elitleri tarafından uygulanmaktadır.

Şiddet, Ortadoğu’da uzun zamandır politik dönüşümün temel itici gücüdür. Savaşlar, sıklıkla belirleyici dönüm noktalarıdır. Örneğin, 1973 savaşı, petrodolar sistemi aracılığıyla ABD egemenliğindeki yeni bir ekonomik düzenin kurulmasını kolaylaştırdı. 1991 Körfez Savaşı, Arap çoğunluklu toplumlarda giderek daha rahatsız edici müdahale biçimlerini meşrulaştırarak, bu rejime bir katman daha ekledi.

Irak, 2003 yılında ABD ve İngiltere öncülüğündeki savaşın ülkeyi toplumsal ve politik yeniden yapılanma için bir laboratuvara dönüştürmesiyle bu sürecin en açık örneği oldu. Arap toplumlarının iç işlerine doğrudan müdahale normalleştikten sonra, ABD ve Avrupa’nın Arapların hayatını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan programları neredeyse hiç kesintiye uğramadan devam etti.

Sömürge yönetiminden resmen bağımsızlığını kazandığından beri Arap devletleri, kurumları ve iktidar sistemleri, temel açılardan esasen reformdan geçmemişlerdir. Bağımsızlık sonrası dönem, Araplara yeni yarınlar sunmaya çalışmış olsa da, bu gidişat, Batı destekli savaşlar, politik destekçilere ve diktatörlüklere çıkılan arka, işgal altındaki Filistin’de yerleşimci sömürgeciliğinin silahlandırılması ve Arap özerkliğini ciddi şekilde baltalayan çıkar savaşları yoluyla defalarca ve şiddetle sekteye uğratılmıştır. Bugün bile, devlet kurumları ve yönetim uygulamaları, hem tarihsel olarak oluşturulmuş sömürgeci gidişatlar, hem de yerel politika ve toplumun günlük işlerinde saldırgan varlığını normalleştiren sömürgeci mevcut durum tarafından şekillendirilmektedir. Bu anlamda Ortadoğu, Batı tarafından işgal edilmeye, politik, askeri, ekonomik, hatta kültürel gidişatını belirleyen bölge çapındaki altyapılar tarafından yönetilmeye devam etmektedir. Bağımsızlık sonrası dönemde elde edilen tüm politik ve kültürel kazanımlar, sistematik olarak ortadan kaldırılmış, bunların yerine, bölgeye Batı tarafından tasarlanmış bir gelecek dayatılmıştır.

Sömürgeci bir kurgu olarak Arap İnsanat Bahçesi, yalnızca askeri ve politik düzenlemelerden değil, ekonomi, finans, eğitim, üniversiteler, medya ve kamu söylemi gibi her şeyi yöneten kurumsal teşekkülerden de oluşmaktadır. Arapların davranış kalıplarını yapılandırmak ve Arap dünyasındaki bireylerin kendilerini nasıl örgütlediklerini, birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını, hem geçmişlerini hem de geleceklerini nasıl yorumladıklarını belirlemek üzere tasarlanmıştır. Bilgiyi o düzenler, eğitimi o şekillendirir, dili ve düşünceyi o besler, Ortadoğu’daki Arapları yöneten kurumlar ve güç yapıları da dâhil olmak üzere, toplum genelinde eylemleri o disipline eder.

Arap İnsanat Bahçesi, aslında bir kafestir. Hem devletin yürüdüğü yolları hem de bireysel eylemliliği şekillendirmeye çalışarak, politik eylemin, özlemin ve öze dair anlayışın hangi türüne izin verileceği konusunda sınırları tayin eder. Üretken mühendisliğe yöneliktir: Arapları kendi imajına göre şekillendirirken, yalnızca dar ve kontrollü manevra biçimlerine izin verir. Kafeslerin içinde bile hareket vardır, ancak bu hareket izin verilenlerin sınırları tarafından yapılandırılır. Bu, Arap siyasi elitlerinin, modern devletin sembolleri ve ritüelleriyle birlikte, dışa dönük performanslardan ibaret olsalar bile, egemenlik görünümünü koruma biçiminde görülebilir. Bazı Batı onaylı devletlerde, hükümet iyileştirmesi olarak kutlanan şey, gerçek politik özerklik veya kalkınma dönüşümünden ziyade, teknokratik verimlilik ve hizmet sunumuyla sınırlıdır. Bu, özellikle Arap Körfezi’nde görünen bir olgudur, ancak aynı mantık, bölgenin geneline teşmil edilmiştir. Batı dostu devletlere, yalnızca işlevselmiş ve kendi kaderini tayin hakkına sahipmiş gibi görünme imkânı sunulur. Gerçekte, dış politikaları ve iç politikalarının büyük bir kısmı, bölgeyi ortaklaşa sahiplenen ABD ve Avrupa’nın gücünü yatıştırmaktan ibarettir.

Bu anlamda, Arap İnsanat Bahçesi, özerk olmayan devletler, dolayısıyla, özerk olmayan Araplar üretmek üzere tasarlanmıştır. Halklarını, refahlarının ve geleceklerinin Batı çıkarlarına hizmet etmekle tanımlı olduğuna inandırır. Mısır ve Arap Körfezi’ndeki muktedir elitler, bu mantığın açık örneklerini sunmaktadır. Onların temel işlevi, halklarının Arap İnsanat Bahçesi’nin emirlerine uymasını kalmasını sağlamaktır: toplumun her düzeyinde politikadan arındıran halklar, sıkı kontrol altındaki politik sistemlere tabidirler, kendi kaderlerini tayin haklarını uygulamalarına her daim mani olunur. Böylece Arapların özgür iradesi, sıkı bir şekilde sınırlandırılır. Araplar, kendi durgunluklarını, aşağılanmalarını ve uzun vadeli bozulmalarını yeniden üreten bir sistemin çarkları haline gelirler.

Resmi siyaset alanında, gerçek rekabet, ya tümüyle yasaklanmıştır ya da Arap İnsanat Bahçesi’ne en etkili şekilde hizmet edip onu güçlendirebilecek kişinin girdiği bir yarışa indirgenmiştir. Dönüştürücü politika, radikal değişim ve kolektif özgürleşme projeleri yasaklanmış ve şiddetle engellenmiştir. Arap İnsanat Bahçesi, vatandaş yetiştirmek için tasarlanmamıştır, insan onuruna yönelik de değildir. Hayata dair hedefleri, giderek bölgenin ve birbirlerinin kolektif çıkarlarından kopma, özel tatmin, anlık tüketim ve bireysel kaçışa yönelme etrafında şekillenen, politikadan arındırılmış varlıklar üretir. Bu durum, genellikle yalnızca neoliberalizme atfedilmiştir, ancak aynı zamanda Arap İnsanat Bahçesi ile ilişkili belirli güç yapılanmalarının doğrudan bir sonucudur.

“Terörle mücadele” denilen süreç, yabancı güçlerin öncülüğündeki işgaller ve Batı yanlısı diktatörlüklere verilen sürekli destek, Arap dünyasını ciddi şekilde geriye götürmüş, onu Batı’nın gücünün boyun eğmiş bir tezahürüne dönüştürmüştür. 

2003 sonrası Irak, bunun en çarpıcı örneklerinden birini sunmaktadır. Savaş, modern tarihte bir devletin tanık olduğu en kapsamlı yeniden yapılanma programlarından biriyle birlikte gerçekleşti. İlgili program, güçlü ve egemen bir devlet kurmak değil, kasıtlı olarak zayıf bir bağımlı düzen oluşturmak için tasarlanmıştı. Ardından gelen askeri işgal, ulusal politikayı parçaladı, bağımsız devlet olmanın temelini yok etti,ve Irak halkı hilafına olacak şekilde, içte rekabet eden güç merkezlerini kurumsallaştırdı. Politik ve ekonomik egemenlik sistematik olarak baltalandı. Petrol kaynakları, ABD-Avrupa ve diğer yabancı şirketlere devredilirken, Irak’ın petrol gelirleri dış kontrole tabi kaldı. O zamandan beri Irak, giderek Körfez tarzı bir rantçı düzene indirgendi. Bu düzen, onur kazandıran bir ekonominin inşasını terk ederek, sadece petrol zenginliğinin transferini yönetmeye odaklandı.

Batı’nın gücüne hizmet etmek ve onu pekiştirmek, yalnızca Arap İnsanat Bahçesi’nin bir sonucu değil. Bu, Arap devletlerinin kendileri tarafından aktif olarak üretilen ve kurumsal olarak ödüllendirilen bir durumdur. Bu süreçler, yaşamın her alanında sessizliği, oto-sansürü ve politik teslimiyeti normalleştirir. İnsan hakları, ifade özgürlüğü, protesto, politik örgütlenme ve toplumsal seferberlik kısıtlanır, bunlar suç haline getirilir veya tümüyle engellenir.

Arap İnsanat Bahçesi, bakıcılarına ve destekçilerine de cömert davranıyor. Irak’ta, Arap Körfezi’nde ve bölgenin diğer yerlerinde Batı’nın çıkarlarını en etkili şekilde somutlaştırabilen, ilerletebilen ve yeniden üretebilenleri ödüllendiriyor. Batı’nın gücüne ne kadar sadakatle hizmet edilirse, ödül de o kadar büyük oluyor. Tersine, ABD ve Avrupa’nın kendilerine meydan okuyan halklara ve devletlere karşı uyguladığı yaptırımlar, aşağılama, küçük düşürme ve zorla teslim olma araçları olarak işlev görüyor. Bunların amacı, İnsanat Bahçesi’nin mantığına boyun eğmeyi zorunlu kılmak.

Bu anlamda, İran’ın ABD emperyalizmine, onu benzer bir aşağılama ve boyun eğdirme rejimine zorlama girişimlerine karşı sergilediği direniş, Arap dünyasının büyük bir bölümünde normalleşmiş olan durumun kabulüne yönelik bir reddiye olarak görülmeli.

Bu bağlamda, Arap dünyasının giderek toplumun her alanına yerleşmiş, nihayetinde Arap İnsanat Bahçesi’ne hizmet etmeye odaklanmış, ister yerel iktidar grupları adına ister doğrudan Batı çıkarları için çalışan aracıların, kolaylaştırıcıların, komisyoncuların ve arabulucuların diyarı haline gelmesi, hiç de şaşırtıcı değil. Bu tür figürlere gösterilen cömertlik, Arapların kendi kaderini tayin hakkı pahasına gerçekleşiyor, Arap toplumlarının sömürülmesine ve alternatif geleceklerin engellenmesine dayanıyor. Kaynakları tüketiyor, kolektif kapasiteleri zayıflatıyor, gerçekten özerk yolların ortaya çıkmasını engelliyor. İktidarda kalmak için Batı’nın çıkarlarına hizmet eden iktidar gruplarının devlet düzeyinde tüm halkları sömürmesi, sistemin bir çarpıtılması değil, amaçlanan sonuçlarından biridir. Bu nedenle, büyük halklar, baskı, zulüm ve şiddete maruz kalıyor, Arap İnsanat Bahçesi’nin hayatın her alanına tecavüzüne karşı en ufak bir direniş belirtisi açığa çıktığında, bunlar hızla bastırılıyor.

Sonuçta ABD-Avrupa ve Siyonistlerin dayattığı Arap İnsanat Bahçesi, politikadan arındırılmış, sadece paranın gösterisinin tüketicisi ve hayranı haline getirilmiş Araplar üretmeyi amaçlıyor. Bu sistemde kendini tatmin etmenin tuhaf biçimlerine rastlamak olağanlaştı. Bu tuhaflık, muktedir elitler ve kontrol ettikleri kurumların aktif olarak destekledikleri aydın karşıtlığı ve politikadan arındırma yoluyla yetiştirilen toplumsal ürünlerin bir yansıması. “Dubai modeli”, Arap İnsanat Bahçesi’nin Arap Körfezi’nde, 2003 sonrası Irak’ta, daha geniş anlamda politik özden, tarihsel bilinçten ve kolektif haysiyetten arındırılmış bir hayat ideali olarak teşvik ettiği bu tüketimci varoluşun özellikle keskin bir ifadesidir.

Kesintisiz Krizler ve İstikrarsız Bir Hegemonya

Arap İnsanat Bahçesi’nde politik sistemler, iç yönetim ve iktidar, ABD çıkarları ve Batı destekli yerel yönetici gruplar eliyle birlikte üretiliyor. Bunlar ortak mülkiyete ait. Sorumluluklar, dış güç ve yerel yöneticiler arasında paylaşılıyor. Körfez ülkeleri, bu konuda örnek teşkil ediyorlar, ancak Irak’ta 2003 sonrası ortaya çıkan siyasi elitler, Irak Kürdistan Bölgesi’ndekiler, Mısır’daki askeri cunta ve bölgedeki diğer birçok yönetici oluşum da aynı şekilde örnek teşkil ediyor. Bu gruplar, rollerini gayet iyi biliyorlar: toplumlarının çıkarları doğrultusunda hareket eden özerk liderler olarak yönetmek değil, dışarıdan desteklenen bir düzenin yöneticileri olarak yüz milyonlarca insanın işlerini yönetmek.

Bu yönetim biçimini sürdürmek için Arap İnsanat Bahçesi, yüksek düzeyde baskı ve şiddete bağımlıdır. Görevi, 450 milyondan fazla Arap’ı itaatkâr, aşağılanmış ve politik, kültürel ve toplumsal olarak yetersiz hale getirmektir. Ancak bu proje, kendi içinde krizlerle maluldür.

Ortadoğu’nun şiddet yoluyla boyun eğdirilmesi, toplumlarının yeniden yapılandırılması ve Arapların kolektif gelişiminin engellenmesi, kaçınılmaz olarak kalıcı ve çözülemeyen çelişkiler doğurmaktadır. Bunlar, tesadüfi sonuçlar değildir. Yabancıların çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanmış toplumsal ve politik düzenlemelerin dayatılmasından ve bu düzenlemelerin, Arap toplumları içinde şiddet içermeyen, organik bir şekilde veya daha doğrudan ve güçlü bir çatışma yoluyla ifade edilen direnişinden kaynaklanmaktadır. İşte tam da bu direniş, ABD-Avrupa hegemonyasının ne kadar kırılgan olduğunu, onu destekleyen yönetici grupların ve yapıların ne kadar hassas hale geldiklerini ortaya koymaktadır.

Arap İnsanat Bahçesi’nin temel özelliklerinden biri de yerel halkın hayatına ait ihtiyaçlar ve gerçeklerle temelde alakasız olan yönetim, değer ve toplumsal varoluş biçimlerini dayatmasıdır. Bu yabancı biçimler, bölge genelinde yabancı tasarımlı yapılar ve çıkarların uygulanmasından ayrı düşünülemez. Ancak bugün bu tahakkümün altyapısı, bölge halklarının artan özlemlerini giderek daha fazla karşılayamaz hale geliyor. Altyapı, aternatif gelecekler, iyileştirilmiş kamu hizmetleri, politik temsil ve daha anlamlı egemenlik biçimleri taleplerinin baskısı altında çatlamaya başlıyor.

Arap dünyasında giderek artan sayıda insan, onlarca yıldır süren acılara ve son yıllarda Filistin’de soykırıma yol açan ABD-Avrupa destekli diktatörlüklere ve baskı sistemlerine alternatifler oluşturulması çağrısında bulunuyor.

Bu nedenle, Arap İnsanat Bahçesi’nin cebir ve şiddetin ötesinde, uzun vadeli bir hegemonyaya sahip olabileceği kalıcı bir temeli yoktur. 2011’de “Arap Baharı” olarak nitelenen süreç, bu düzenin mevcut yapısını çatlatmak ve onu ortadan kaldırmak için yapılan önemli bir girişimdi. Ancak bu girişim, ABD-Avrupa’nın doğrudan veya dolaylı desteğiyle, sistemin yerel yöneticileri tarafından şiddet yoluyla bastırıldı. Irak’ta, Ekim 2019 protestoları da benzer şekilde, ABD işgali ve yerel yararlanıcıları aracılığıyla kurulan yapıları sorguladı. Giderek daha açık hale gelen şey, Arap İnsanat Bahçesi’ne karşı muhalefetin tarihsel bir izolasyon içinde ortaya çıkmadığıdır. Bu muhalefet, Batı liderliğindeki sömürü, tahakküm ve kontrol sistemlerine alternatifler sunan, hızla değişen ve daha özerk bir küresel bağlam içinde şekillenmektedir.

Arap dünyası, ABD-Avrupa egemenliğinin yapılarına derinden bağlı kaldığı için, muhtemelen sömürgecilikten tümüyle kurtulacak son büyük bölge olacaktır. Ancak bu yapılar, artık zerre çatlamaz değil. Filistin, Irak ve Lübnan direnişi, İran’ın da benzer kontrol mimarilerine zorla dâhil edilmesine karşı direnişiyle birlikte, bölgedeki Arap İnsanat Bahçesi’nin parçalanmasına katkıda bulunuyor. Burada söz konusu olan, sadece mevcut devlet sınırları içindeki politik çekişme değil, uzun zamandır Arapların hayatını yöneten bir egemenlik düzeninin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır.

Arap Kamuoyundaki Söylemin Kontrol Edilmesi

Arap İnsanat Bahçesi’nin temel işlevlerinden biri de Ortadoğu genelinde kamuoyundaki söylemin kontrolüdür. Dünyanın diğer bölgelerinin çoğundan daha fazla olarak, Arap dünyası ve halkları, özellikle onlar için tasarlanmış, dikkatlice yönetilen bir konuşma, anlatı ve medya kontrol rejimine tabidir. İster devlet kurumları, ister medya kuruluşları, isterse de Arap ülkelerindeki doğrudan ABD-Avrupa müdahalesi yoluyla olsun, söylem noktalarının oluşturulması, politikanın ve tarihin çerçevelenmesi ve kabul edilebilir düşünce ufuklarının daha geniş bir şekilde belirlenmesi, Arap İnsanat Bahçesi’nin sürdürülmesi için elzemdir.

Arap dünyasının temel çıkarlarını doğrudan ilgilendiren sorular sistematik olarak kenara itiliyor, özünden arındırılıyor veya önemsiz ve sonuçsuz hale getiriliyor. Bu, ekonomik egemenlik, ABD’nin bölgedeki emperyalist çıkarları, Arap tarihi ve Arapların kendi gelecekleri gibi konuları içeriyor. Bu nedenle, Irak gibi ülkelerde, ülkenin petrol sektörünün neden ABD-Avrupa şirketlerinin egemenliği altına girdiklerine dair ciddi bir kamuoyu tartışmasının olmaması şaşırtıcı değil. Bu durum, 2003’teki ABD işgaliyle pekişti. Irak’ta ABD tarafından tasarlanan devlet inşasının, ülkenin geri kalanını zayıflatmak ve karar alma kapasitesini aşındırmak için Irak Kürdistan Bölgesi’ni nasıl araçsallaştırdığına dair de sürekli bir tartışma yapılmadı. ABD’nin son dönemde Irak Kürdistan Bölgesi’ni İran’a karşı silah olarak kullanma çağrıları, Batı politikasının bölgedeki kalıcı mantığını ortaya koyuyor.

Ortadoğu’nun kültürlü sınıfları denilen kesimler, Batı propagandasının kalıntılarını tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Irak gibi yerlerde, demokrasi ve insan hakları gibi soyut idealleri öne sürerken, çevrelerinde gelişen günlük gerçeklerle yüzleşmeyi reddediyorlar. Bölgedeki birçok akademisyen gibi, toplum denizinin yüzeyinde oradan oraya sürükleniyorlar, politik olarak yönlerini kaybetmişler, toplumsal açıdan da halktan kopuklar. Kendi halklarının ve komşu toplumların çektiği acılarla yüzleşmek yerine, gerçeklerden kaçış denilen kovuğa sığınıyorlar. Sonuç, derin bir kopukluk, kendi kendini belirleyen ufukların aşınması ve anlamlı bir kolektif yolun kaybıyla malul, bir tür askıda kalmışlık halidir.

Arap İnsanat Bahçesi’nin yönettiği resmi alanlarda bağımsız ve eleştirel düşünme kapasitesi o kadar sıkı bir şekilde kısıtlanmıştır ki, bu alandan en çok etkilenenlerin önemli bir kısmı, en basit düşünsel-teorik sınırlarını bile aşamaz. Bu sınırlar, örneğin Filistin direnişinin ve İran direnişinin, Arap dünyasının resmi alanlarında üretilen her şeyden daha gelişmiş politik özgürlük, haysiyet ve özerk hakikat üretme biçimlerini çoğu zaman somutlaştırdığını fark etmelerini engeller. Bu nedenle, Arap dünyasında bir üniversitede çalışan bir akademisyenden daha eleştirel zekâ sergileyen bir Arap taksi şoförünün veya devlet tarafından yönetilen kurumlara tamamen kapalı olmayan herhangi birinin olması şaşırtıcı olmamalıdır.

Arap İnsanat Bahçesi, Arap çıkarlarını kendi başına tanımlama iddiasında da bulunuyor. Örneğin, Filistin’in, halkının ve direnişinin geri kalmış, nafile veya kendi acılarından sorumlu olduğunu ısrarla savunuyor. Bu tür görüşler, Batı destekli Arap devletine ait söylemde yaygın olup, Filistin karşıtı anlatılar, rutin olarak Filistinlileri Ortadoğu’daki krizlerden sorumlu tutuyor. Arap İnsana Bahçesi’nin en derinlerine yerleşmiş olanlar da Filistin’e karşı benzer bir düşmanlık sergiliyorlar. Bu, gerçekle yüzleşmeyi reddetmeye dayanan, kendini inkâr eden ve nevrotik bir şekilde şartlandırılmış bir tepki. Aslında Filistin, bir ayna işlevi görüyor. Onlara kendi boyun eğmelerini, tarihsel yenilgilerini ve içinde bulundukları sefil politik durumu hatırlatıyor.

Böyle bir bakış açısının oluşması için gereken beyin yıkamanın derinliğini ve bölge genelinde zayıf, hadım edilmiş ve politikadan arındırılmış Araplar yetiştirmek için gereken politik-ekonomik mekanizmanın ölçeğini ancak tahayyül edebiliriz. Bu düşünceler, soykırıma maruz kalan Arapların kendi yıkımlarından sorumlu tutulduğu Arap İnsanat Bahçesi’nde yaygın olarak dolaşıyorlar. Filistin, yerleşimci sömürgeciliğinin ve daha yakın zamanda İsrail yapımı ve ABD-Avrupa destekli bir soykırımın altında kalmaya devam etmektedir. Bu, Arap İnsanat Bahçesi’ne direnmeye cesaret eden herhangi bir Arap toplumunu bekleyen şeye dair acımasız bir andaçtır. Bu egemenlik aynı zamanda bölgesel ve askeri olup, Kuzey Afrika, Levant, Irak ve Arap Körfezi’ne yayılan geniş ABD-Avrupa askeri üsleri ağında ifade bulmaktadır. Uygulamada, yabancı askeri ve politik varlık, bölgenin ve halklarının köleleştirildiği süreci devam ettirmektedir. Ancak İran’ın son askeri direnişi, bu gerçekleri alışılmadık bir açıklıkla ortaya koymaya yardımcı olsa da, Arap coğrafyasındaki resmi kamusal söylem, bu gerçekler hakkında çok az şey söylemektedir.

Arap dünyasının kültürel ve siyasi elitlerinin bazı kesimleri de gündelik düzeyde benzer bir kafa karışıklığıyla uğraşmaktadırlar. Bunun en açık ifadelerinden biri de öz-aşağılamadır. Örneğin Irak’ta, toplumdan kopuk, Batı odaklı elitler, toplumu sürekli olarak aşağılıyor, sıradan insanları kendilerine dayatılan koşullardan sorumlu tutuyorlar. Aynı zamanda, sefaletten tek kurtuluş yolunun Batı yaşam biçimlerini, değerlerini ve varoluş şekillerini taklit etmekte yattığını düşünüyorlar. Bu, önemsiz bir eğilim değil. Batı’daki hayatın kopyalanması, yerellikteki toplumu yok etme, tarihsel hafızayı silme ve Arapların kendi dünyalarından yabancılaşmasını derinleştirme pahasına bile olsa, Arap İnsanat Bahçesi’nin temel amaçlarından biridir.

Üniversiteler ve Düşünce Kuruluşları

Arap dünyasında toplumsal, kültürel ve politik mücadelenin temel alanlarından biri de bilgi üretimidir. Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde, Irak ve Arap Körfezi gibi ülkelerdeki Batı taklitçisi üniversiteler, sadece eğitim vermekle kalmazlar. Batı’nın çıkarları mevziler kazansın diye, zayıf, eğitimsiz bireyler yetiştiren kurumlar olarak iş görürler. Mezunlar, genellikle kendi ülkelerinin tarihleri, politik ekonomileri ve toplumsal gerçekliklerinden çok ABD-Avrupa toplumları, kavramları ve öncelikleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak mezun olurlar. Kahire, Bağdat, Şarika ve Süleymaniye’deki Amerikan tarzı üniversitelerde veya bölgedeki devlet üniversiteleri ile özel üniversitelerde aynı tip üretilir: bu okullar, Arap İnsanat Bahçesi’ne meydan okumaz, onu yönetmek ve yeniden üretmekle görevli elitler yetiştirir.

Öğrenciler, aslında kendi toplumlarından koparılıyorlar. Kendi ülkelerinin yapısal sorunlarını anlamakla, hatta bunlarla yüzleşmekle pek ilgisi olmayan Batıcı liberal ve politikadan arındırılmış düşünce çerçevelerini benimsemeye teşvik ediliyorlar. Sömürgecilik, emperyalizm, sınıfsal egemenlik ve dışarıdan dayatılan devlet teşekkülünün tarihleri bir kenara itiliyor veya analitik gücünden arındırılıyor. Çoğu durumda, ABD emperyalizminin kendisi bile ciddi düşünsel-teorik çalışma için uygunsuz hale getiriliyor. Geriye sadece, politikayı gerçeklikten uzaklaştıran ve tarihsel anlayışın yerini yönetim, reform, direnç ve idarenin kısır kelime dağarcığıyla değiştiren bir eğitim kalmaktadır.

Bu nedenle, Arap dünyasındaki üniversitelerin küresel olarak en zayıf üniversiteler arasında yer almalarının nedenini anlamak hiç de zor değil. Bu, tesadüfi bir başarısızlık değil. Bu, her düzeyde eğitimi ve örgün öğrenimi dikkatle yöneten egemen elitler tarafından desteklenen Arap İnsanat Bahçesi’nin politik bir sonucudur. Amaçları, halkın kendilerine dayatılan gerçekleri içselleştirmesini ve bölgeye hükmetmek için kurulan ABD-Avrupa hegemonya yapılarını veya bunlara bağımlı yerel rejimleri tehdit etmemesini sağlamaktır. Bu nedenle, Arap dünyasındaki yüz binlerce akademisyenin bu gerçekleri yeniden üretmeye kurumsal olarak şartlandırılması ve uyuşuk, bitkin ve düşünsel açıdan boş akademik faaliyetin istisna olmaktan ziyade genel bir durum haline gelmesi şaşırtıcı değildir.

Hem devlet hem de özel Arap üniversitelerinde eleştirel düşünme yeteneğinin aşınması, mezunların toplumlarını anlamaktan ziyade, kendi bağımlılıklarının gelecekteki koruyucuları olarak yetiştirmeye yöneltmiştir. Çağdaş Arap üniversitesi, artık aktif vatandaşlar veya toplumsal olarak temellenmiş, kolektif iyileşmeye adanmış aydınlar yetiştirmeye yönelik değildir. Bu okullar, giderek daha çok, politik olarak etkisizleştirilmiş, toplumdan kopuk ve tarihsel sorumluluktan yoksun özneler yetiştirmeye odaklanmaktadır.

Bu düzen içinde, Arap dünyasının başlıca sorunları rutin olarak politik olmaktan ziyade teknik sorunlar olarak görülüyor. Bu, birçok akademisyenin enerjilerini politik dönüşümden ziyade bilimsel uzmanlık veya idari düzenlemeler gerektiren konulara yönlendirmeleri için uygun, ancak etkisiz bir yol sunuyor. Bu teknokratik çerçeve, sorunları tarihsel derinliklerinden ve yapısal nedenlerinden arındırarak, tahakküm, mülksüzleştirme, eşitsizlik ve bağımlılık sorularını yönetim, politika tasarımı ve kurumsal verimlilik sorunları olarak yeniden ele alıyor. Bunu yaparak, eleştirinin ufkunu daraltıyor, bu krizleri ilk etapta ortaya çıkaran koşulların korunmasına yardımcı oluyor.

Filistin’deki düşünsel-teorik üretimse bu gidişatla çelişiyor. Çok daha eleştirel, tarih temelli ve politik açıdan berrak bir bilgi birikimine rastlamak için Filistinli düşünürlere ve akademisyenlere bakmak kâfi. Filistin’de kaleme alınan yazıların, bölgedeki diğer düşünce geleneklerine kıyasla sömürgeci egemenliği, ırkçılığı, mülksüzleştirmeyi ve Arapların hayatına dayatılan kapsamlı sefalet koşullarını daha fazla aydınlığa kavuşturuyor olması tesadüfi bir gelişme değil. Buna karşın Filistin düşüncesi, Arap üniversitelerinde temel okuma materyali haline gelmek yerine, çoğu zaman bölümlere ayrılıyor, şeytanlaştırılıyor veya susturuluyor. Öğrenciler, sadece Filistin hakkında bilgi edinmekten değil, aynı zamanda Filistin’i sömürgecilik ve emperyalist güç üzerine eleştirel teorizasyon alanı olarak bilince çıkartmaktan da alıkonuluyorlar.

Arap İnsanat Bahçesi’nin verili mantığı dâhilinde, İran’ın da Filistinliler gibi Ortadoğu’daki sömürgeleştirilmiş kamuoyunun bir kesimince dışlanmış bir ülke olarak görülmesi de şaşırtıcı bir durum değil. Bu, sömürgecilik tarihinde tanıdık bir kalıp. Cezayir’de ve başka yerlerde, Batı’nın sömürgeci gücüne maddi ve politik olarak bağlı olanlar, genellikle kurtuluş hareketlerini engellemek, sömürücü ve ırkçı emperyalist egemenlikten kurtulmak isteyenleri engellemek için gayret etmişlerdir. “Parya” figürünün üretimi, sistemin temel mekanizmalarından biridir: Sömürgeleştirilenlere, imparatorlukla en doğrudan yüzleşenlerden korkmayı, onlara güvenmemeyi ve onları reddetmeyi öğretir.

Ancak sorun, yalnızca Arap kurumlarıyla sınırlı değil. ABD-Avrupa üniversitelerinde, Ortadoğu hakkındaki bilgi üretimi, Batı destekli krallar, emirler, diktatörler ve bölgesel veya küresel güvenlik meseleleri etrafında yoğunlaşırken, Arap toplumlarının günlük maddi gerçeklikleri marjinal unsurlar derekesine düşürülüyor. Sınıf, emperyalizm ve Batı sömürgeciliği gibi kavramlar, meşru araştırmanın kıyısına köşesine itiliyor. Bu nedenle Batı üniversitesi, bölgenin durumunun dışarıdan bir gözlemcisi değil, ABD-Avrupa çıkarlarıyla ve Arap İnsanat Bahçesi’nin devamlılığıyla uyumlu bilgi biçimlerini yeniden üreten ideolojik aygıtlarından biri.

Aynı durum, belki de daha kaba bir şekilde, ABD-Avrupa’daki düşünce kuruluşları için de geçerli. Bu kurumlar, Ortadoğu’nun dünyaya nasıl sunulduğunu, giderek artan bir şekilde, Arap nüfusunun kendilerini nasıl anlamaya teşvik edildiğini şekillendiren emperyalist yönetim mekanizmaları olarak işlev görürler. Finansman yapıları önemlidir. İster bölgenin bağımlılığını sürdürmede doğrudan stratejik çıkarları olan Batı hükümetlerince isterse özelleştirme, kaynak sömürüsü ve neoliberal yeniden yapılanmadan kâr elde eden uluslararası şirketlerce finanse edilsinler, düşünce kuruluşları, emperyalist düzenin yeniden üretilmesi sürecinin ayrılmaz parçalarıdırlar.

Ortadoğu’daki düşünce kuruluşları ve Batı’nın politika kültürünün yereldeki taklitleri, bu paradigmadan nadiren uzaklaşırlar. Egemenliği, bağımlılığı, politik ekonomiyi veya tahakkümün maddi temelini sorgulamak yerine, mevcut düzeni normalleştirirler. Emperyalizm, ya görmezden gelinir ya da analiz düzeyinde önemsiz kabul edilir. “Güvenlik”, “aşırıcılık”, “yönetişim” ve “istikrar”, tercih edilen kelime dağarcığı haline gelir, Batılı karar vericilere, Arap İnsanat Bahçesi’ni pekiştirmeye ve ona tehdit olarak algılanan her türlü gücü etkisiz hale getirmeye yardımcı olacak şekilde politika çerçeveleri sunar.

Batılı düşünce kuruluşlarının ve bölgedeki taklitlerinin, Ortadoğu hakkında gerçek bilgi üretiminin yerini alması, kasıtlı atılmış bir adımın sonucudur. Özellikle Irak ve Arap Körfezi’nde eleştirel düşüncenin yerine kontrollü cehaleti ikame etmişler, Araplara kendi  boyunlarındaki boyundurukların dilini konuşmayı öğretmişlerdir. Sosyal medyada politik influencer’ların yükselişi, kapsamlı zemine sahip bu düzenin en son ifadesidir: analizin yerini gösteri, düşünsel-teorik emeğin yerini performans almış, tahakküm yorum ambalajına sarılmıştır.

Arap İnsanat Bahçesi’ne Karşı Direniş

Bölge genelinde Batı destekli savaşlar ve müdahaleler, Arap devletlerinin politik ekonomilerini, ABD-Avrupa’nın çıkarlarını yerellikteki toplumlarda pekiştirecek ve güçlendirecek şekilde yeniden yapılandırmaya yönelik olmuştur. Bu proje, sadece askeri şiddet ve yıkımı değil, aynı zamanda kurumların, sınıfların ve elitlerin kasıtlı olarak yeniden şekillendirilmesini de içermiştir. Devlet yapıları zayıflatılmış, politik olarak bağımlı hale getirilmiş, özerk kapasitelerinden arındırılmış, yeni yönetimsel, mesleki ve toplumsal tabakalar ise harici egemenliğe hizmet etmek ve kaynak çıkarımını kolaylaştırmak için yetiştirilmiştir.

Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde, bu düzene direnenler, rutin olarak “terörist”, “gerici” veya “kalkınmanın önündeki engeller” olarak yaftalanmaktadır. Resmi devlet anlatılarında ve elitlerin dilinde, İslam ve İslami uygulamalar, genellikle modası geçmiş, siyaseten şüpheli veya gerici olarak tasvir edilir. Bu eğilim, bazı Arap Körfez devletlerinin ve büyük bölgesel başkentlerdeki Batı destekli elitlerin toplumsal ve politik davranışlarında görülebilir.

Arap İnsanat Bahçesi’nin kullandığı mekanizmaya yönelik her türden itiraz, sapkın, mantıksız veya tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak bu söylem, son derece seçmecidir. Başka bağlamlarda, Körfez devletleri ve Batılı güçler, stratejik amaçlarına hizmet ettiği ve geniş egemenlik mimarisini güçlendirdiği durumlarda, siyaseten onaylanmış İslami silahlı grupları kolaylıkla desteklemiştir. Suriye’deki son olaylar, bunu bir kez daha göstermiştir.

İran’ın Batı’nın emellerine boyun eğmeyi reddetmesi, itaatkâr, özerk olmayan Arap rejimleriyle elitlerinin zayıflığını ve politik acizliğini ortaya koymaktadır.

Emperyalizme, sömürgeci tahakküme ve soykırıma karşı direniş boşuna değildir. Bu, ABD-Siyonist hegemonyasının dayattığı koşulların ötesinde, onurumuzu, egemenliğimizi ve kolektif geleceğimizi şekillendirme hakkımızı geri kazanma mücadelesidir.

Bu anlamda, Filistin, Lübnan, Yemen, Irak ve İran’daki direniş hareketleri, bölgeyi ABD-Avrupa tahakkümünün yapılarından kurtarmayı amaçlayan daha geniş bir sömürge karşıtı mücadelenin parçası olarak anlaşılmalıdır.

İran’ın ABD ve Siyonist savaşa karşı direnişi, bölge için belirleyici bir dönüm noktası olabilir. Direnilen şey, sadece askeri bir saldırı değil, daha büyük bir boyunduruk altına alma projesidir. Birçok Arap rejimi, bu tür projelere anlamlı bir şekilde karşı çıkmayı çoktan bırakmış, bunun yerine, politik bağımlılığa ve stratejik uyuma kendilerini alıştırmıştır.

İran’a karşı savaş başarılı olursa, İran’ın çok ötesinde sonuçlara yol açacaktır. Arap ülkelerinin Batı’nın çıkarlarına olan bağımlılığını derinleştirecek, Arap İnsanat Bahçesi’nin yapısını güçlendirecek, bölgeyi kaynaklarından, özerkliğinden ve değişim için politik kapasitesinden daha da fazla mahrum bırakacaktır.

İran’a karşı yürütülmekte olan yıpratma savaşı, hem emperyalist gücün niteliğini hem de bölgenin büyük bir bölümünün içinde var olmaya zorlandığı zillet halini ortaya koyan, birbiriyle bağlantılı gerçekleri gözler önüne seriyor. Ancak aynı zamanda politik bir hesaplaşmaya da işaret ediyor. Eğer İran ve bölgedeki kurtuluş hareketleri, bu tahakküm projelerine direnmeyi başarırlarsa, bölgeyi “Ortadoğu” ifadesinin dayandığı sömürgeci mantıktan uzaklaştırıp, Batı Asya’ya dair yeni politik tahayyüle taşıyabilirler. Bu, sadece coğrafya veya terminoloji meselesi değil. Bu, bölgenin kendini nasıl anladığı ve Arap İnsanat Bahçesi’nde hapsolmaya devam edip etmeyeceği veya onu yıkmaya başlayıp başlamayacağı konusunda verilen bir mücadeledir.

Filistin’deki soykırım göz ardı edilemez, unutulamaz ve affedilemez.

Dr. Mehiyar Kâzım Saidi
25 Mart 2026
Kaynak

02 Nisan 2026

, ,

Teslimiyetin Beyaz Bayrağını Asla Sallamayın


2024 yılının 25 Temmuz’unda, Arap militan Corç İbrahim Abdullah, yaklaşık 41 yıl Fransız hapishanesinde kaldıktan sonra Lübnan’a döndü. Avrupa’nın en uzun süre hapis yatan siyasi mahkûmu artık özgür. New York Savaş Suçları kolektifinin bazı üyeleri, onu Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı’nda karşıladı. Kalabalıkların akın ettiği havalimanında Abdullah, kısa bir konuşma yaptıktan sonra evine götürüldü.

Lübnan’ın kuzeyindeki Kubeyyat’ta büyüyen Abdullah, önce Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi (SSNP), daha sonra iç savaş sırasında solcu, enternasyonalist bir cephe olarak kurduğu Lübnan Silahlı Devrimci Grupları (LARF) ile Filistinlilerle ve bölgesel bir anti-emperyalist blokla birlikte mücadele etti.

1984’te Paris’te iki Batılı istihbarat ajanının suikastına karışmakla suçlandı. Lübnan’ın ilk sömürgeci efendilerinin mahkemelerinde ve zindanlarında Abdullah, sessizlikle karşılandı. Bunu emperyalizmin “suç yüklü barış”ı olarak adlandırdı. Bu barış ki bilinçli kayıtsızlıkla, çamura belenmiş kırların insana kattığı hoşnutlukla tanımlıydı. Ona göre, “Avrupa’nın doğuştan gelen hakkı olan bu paralı askerlere has sükuneti karşısında Sabra ve Şatila hâlen daha için için yanıyor”du.

Bu yaz ülkesine dönen Abdullah, on yıllarca süren iç savaşla şekli bozulmuş, savaş sonrası yağma devleti olarak yeniden kurulmuş, ABD-İsrail’in askeri saldırısıyla delik deşik edilmiş bir ülkeyle karşılaştı. Değişiklikler, çok belirgindi. Gene de, on yıllar boyunca, özellikle de bugün, Abdullah direniş yolundan asla sapmadı. Lübnan medyasına, topraklarına dönüşünün halkının Siyonizme karşı bitmeyen, dinmeyen mücadelesi sayesinde güvence altına alındığını söyledi.

“Direnişle birlikte, eve dönüş yolu asla kaybolmaz, ne benim için ne de hapsedilmiş yoldaşlarım için. Onların içerideki direnci, dışarıdaki azmimize bağlıdır.”

Aşağıdaki metin, Abdullah’ın 2024 yılında yazdığı, Fransa’daki Lannezman Hapishanesi dışında toplanmış destekçilerine okunan mektubun çevirisidir.

* * *

 

Değerli yoldaşlar, değerli dostlar,

Buradaki herkes, sergilediğiniz dayanışmaya da eylemlerinize de dikkat kesilmiş halde. Bakın, görün, bu uğursuz ve lanet yerdeki hava, hapishane kokan bu ortam, uzaklardaki eylemlerin aksiyle, hapishanedeki ölümcül günlük hayatın tarifsiz monotonluğuyla çarpıştığında nasıl da değişiyor.

Böylece tutsak arkadaşlarım, sanki bir büyüyle, kısa bir an için de olsa, art niyetler olmadan insan ilişkilerinin güzelliğini ve gücünü, bunca yıl parmaklıklar ardında olmalarına rağmen dayanışmanın güzelliğini keşfediyorlar.

Tutsaklar, o kültürel ve duygusal sefaletten sağ çıkıyorlar. Kimileri, yıllarca gerçek ilişkilerden mahrum kalmış durumda. Onlar da görüyor bu coşkuyu ve insanlıktaki uyanışı. O coşkuyu ve uyanışı onların gözlerinde okuyabilir, samimi ama ne yazık ki kısa süren duygusal patlamalarında işitebilirsiniz.

Yoldaşlar, dostlar, sloganlarınızın, şarkılarınızın ve her şeyin aksi, bu dikenli tellerin ve gözetleme kulelerinin ötesine uzanıyor, kafalarımızın içinde deviniyor, bizi bu uğursuz yerlerden çok uzaklara taşıyor.

Değerli yoldaşlar, dostlar,

Bu kırk birinci esaret yılının şafağında, sergilediğiniz bağlılığınızın sahip olduğu çeşitlilikle birlikte burada bulunuşunuz, tüm umutlarını dayanışmanızın ivmesini yitirmesine bel bağlayanların suratına atılmış bir tokattır. Bu durum, güç dengesinde mahpus devrimci kahramanlar lehine yaşanan değişimin her daim anti-kapitalist/anti-emperyalist mücadele alanında üstlenilen seferberliğin bir sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenle, zerre tereddüt etmeden şunu söyleyebiliriz: mücadele halindeki yoldaşlarımıza sağlayabileceğimiz en önemli destek, devam eden mücadeleye olan acil ve gerçek bağlılığımızdır. Yoldaşların hapisteki varlıkları, serbest bırakılmalarının doğası gereği yol açacağı olası tehditlere galebe çalmalıdır. Bu da ancak dayanışmayla mümkündür.

Yoldaşlar, dostlar, küreselleşmiş kapitalizmin dünyevi krizi ve tüm çelişkilerinin keskinleştiği, savaşın, büyük çaplı katliamların, baskının, faşizmin, propaganda ve manipülasyonun, büyük mücadelelerin ve seferberliğin yaşandığı, her şeyden önce, ölüme mahkûm kapitalizmin doğasında var olan barbarlığın karşısında seferber olmuş gençliğin heyecan verici ayaklanmalarının yaşandığı bu dönemde… insanlık tarihinde ilk kez milyonlarca insan, devam eden bir soykırıma tanık oluyor. Soykırımcılar, 380 günden fazla bir süredir Gazze ve Batı Şeria’da şiddet uygulamaya devam ediyorlar, şimdi de Batı’nın başlıca emperyalist güçlerinin aktif desteğiyle, savaş alanlarını Lübnan’a doğru genişletiyorlar. Ancak, Filistinli halk kitlelerinin ve savaşçı öncülerinin kahramanca direnişi ve her şeyden önce dünyanın hemen her yerindeki kitlesel dayanışma eylemleri sayesinde, Filistin direniyor ve uluslararası sahnenin ön saflarında yeniden konumlanıyor.

Bununla birlikte, değerli yoldaşlar, değerli dostlar, Filistin’de hâlâ devam eden yerleşimci-sömürgeci faaliyetlere, bununla yakından ilişkili olan soykırım amaçlı savaşa karşı mücadelede aktif uluslararası dayanışmanın vazgeçilmez bir silah olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Emperyalist canavarın kalbinde, burada ve başka yerlerde, Filistin’deki ulusal kurtuluş hareketinin küresel çerçevesi ve potansiyel öznesi olan “Tarihsel Blok”un inşası sürecinde güç dengesindeki değişikliklere katılabilmemiz her zaman bu aktif dayanışma bağlı.

Değerli yoldaşlar, değerli dostlar,

Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da devam eden Siyonist barbarlığa karşı koymanın, onu durdurmak için mümkün olan her şeyi yapmanın acil bir gereklilik olduğuna hiç şüphe yok. Gerçek şu ki, Gazze’deki bu büyük ölçekli soykırıma rağmen, on binlerce şehit ve yaralının yanı sıra, Gazze’deki tüm yaşanabilir alanın korkunç bir biçimde tahrip edildiğini görüyoruz. Direniş, sarsılmaz bir irade ile yoluna devam ediyor. Filistinli halk kitleleri tarafından korunuyor ve destekleniyor.

Gazze, teslimiyetin beyaz bayrağını hiçbir zaman sallamayacak. Siyonistler de diğer her türden mücrim güç de Gazze’nin direnme iradesini kırmayı başaramayacak.

Soykırımcı Siyonizmin barbarlığını görüp de bize “başka yöne bakın” diyenlere yazıklar olsun!

Filistin ve şanlı direnişi için binlerce adım atılsın!

Kapitalizm, barbarlıktan başka bir şey değildir. Kendilerini farklı şekillerde ifade eden ama hep birlikte kapitalizme karşı çıkanlarsa onurlu insanlardır!

Ancak birlikte olursak, bir araya gelirsek kazanırız!

Filistin yaşayacak, zafer Filistin’in olacak!

Tüm yoldaşlarıma ve dostlarıma en samimi devrimci selamlarımı iletiyorum.

Yoldaşınız Corç Abdullah.

Corc Abdullah
26 Ekim 2024
Kaynak