06 Şubat 2020

,

Halka Karşı Yurttaş

Eskiden yaz ayları geldiğinde gazeteler, “halk denize üşüştü, vatandaş denize giremedi” manşetleri ile çıkardı. Bugün sol, o halka düşman, vatandaşa dosttur. Tek hayali bir Ege kasabasında bir yazlık veya villa sahibi olmak olan sosyalistlerin bu hatta örgütlenmesi kaçınılmazdır. Onlar için tek dert, halkın değil yurttaşların “sosyalist” olmasıdır. Yurttaşlar özel varlıklarıyla bilgilendirilmeli, bilinçlendirilmeli, Batı’yla, Batı için ve Batı’dan kurulan, inşa edilen bireyler hâline getirilebilmelidir.

Yurttaşlık Bilgisi derslerinin amacı da budur. Bu dersler, laiklikle, eğitimle, çocukluktan itibaren bireylerin ulus-devlet kurgusu temelinde bir arada olmayı öğrenmesi ile alakalıdır. Osmanlı’da 1883’te gündeme gelen bu dersler, devlete uygun bireyler yetiştirme amaçlıdır.[1] 

“Erdemli bireyler”, ancak devlete göre ve devlet için varolabilmektedirler. Ancak varolanlar, erdemlidir.

Bu yetiştirme sürecinde esasen ordu ve okul, koşuttur. Her ikisi de devlet için birey yetiştirme derdindedir. Ordu siyaseti ile okul siyaseti bir bütünün parçasıdır, birbirleriyle bağlantılıdır. Sonuçta eğitim ordusu tabiri Fransa kaynaklıdır. Osmanlı’da ise “gündeme düşmanın Çatalca’ya dayandığı günlerde” gelmiştir.[2] Eğitim, askerî faaliyetin uzantısıdır. Tersi de geçerlidir.

Bugünse solcular, toplumda en çok güvenilen kesimler listesinde bir numarada öğretmenlerin, ikinci sırada sağlıkçıların, üçüncü sırada askerin bulunuşu ile övünmektedirler. Sol, sınıf düşmanlarına ve sınıfların düşmanlığına artık iyice körleşmiştir. O, kendi varlığını pürüzsüzlük, çelişkisizlik, sorunsuzluk, huzur mekânı olarak satmayı öğrenmiştir.

Solcuları yetiştiren Yurttaşlık Bilgisi dersleri, içerik olarak da Fransız’dır. Sonuçta laiklik oradan ithal edilmiştir ve en temelde “erkeklere askerî eğitim, kızlara üniforma dikmek için dikiş-nakış kursları verilmesi”nden ibarettir.[3] O, devletin dişine uygun bireyler inşa etme aracıdır.

12 Eylül sonrası liselerde ve üniversitelerde Vatandaşlık Bilgisi derslerine subaylar girmiştir. Bugünün politik faaliyetinde diyalektik ve madde, bir boyutuyla askerîdir. Bu diyalektiğin ve maddenin döndürdüğü çarka teslim olan sol, bugün bedelli askerliği ve kolejleri savunma noktasına gelmiştir. Hepsi bedelli askerlik yapmakta, çocuklarını koleje gönderme yarışına girmektedir. Sol, bu iktisadi ilişkiler içerisinde, artık tecimsel bir meseledir. Başka bir anlamı kalmamıştır.

Neoliberal rejimle birlikte belirli güçler, sırtlarındaki küfelerinden kurtulma derdine düşmüştür. Sol da kendisini bu gidişata ayak uydurmuştur. O artık halkçı değil, yurttaşçıdır. Dolayısıyla, batıdan gelen popülizm eleştirilerine balıklama atlayacaktır. Kendi ordusundan ve eğitiminden yoksun olan sol, efendilerin ordusundaki ve eğitimindeki kıpırtılara hassaslaşmış, kendisini oraya bağlamıştır.


Yurttaş inşası projesi, hem sağın hem solun sahiplendiği, ait olduğu bir projedir. Sosyalistlerin bu proje dışında, zalime-sömürene karşı bir halk inşa eden mücadeleyi esas alması gerekir. Temelde eksiklik budur.

Sonuçta televizyon ekranlarında sürekli maruz kaldığımız İsmail Saymaz, bir CHP aynasıdır. Saymaz, sürekli “Batı nezdinde bizi değerli kılan laikliğimizdir, buna sahip çıkalım” demekte, buna bir de “AKP’nin karşısına ayrışmayı, kavgayı, çatışmayı dışlayan barış siyaseti ile çıkalım” yorumunda bulunmaktadır.

Devlet, bir yönüyle AKP üzerinden, jeopolitik konumu öne çıkarmakta, Ortadoğu coğrafyasında salyangoz satma yollarını buradan bulmaya çalışmakta, CHP ise evin içini dışarıya temiz gösterme gayreti içine girmekte, muhalefeti devlet adına kontrol altına almaktadır. Kontrol için kullanılan dizginlerden biri laiklik, diğeri huzur siyasetidir.

Tüm varlığını ve siyasetini CHP’ye kilitleyen, bağlayan sosyalist hareketin güç olduğu sendikaları harekete geçirip greve çıkması mümkün değildir. Laiklik savunulmalı, CHP’nin barış-huzur siyasetine destek sunulmalıdır. DİSK ve TİSK/TÜSİAD, o nedenle yan yanadır. Türk Metal ve Birleşik Metal, bu sebeple el eledir. Dolayısıyla “Metal grevinden dönen kaşık kırılmalı” diyenler de başa geçse o “yirmi fabrikadaki grev iradesi”ni illaki çürütecektir.[4] Şimdiki örgütler değil de başka örgütler olsa sendikaların başında, o anlaşmayı imzalayacaktır. Çünkü bu “yüce özneler” meseleyi ısrarla, bireysel vasıflarla, korkuyla, psikolojiyle, gaz vermekle izah etmektedirler. Dizginlerden herkes memnundur.

Neticede bir orduya ve bir eğitime göre inşa edilmiş olan sosyalist hareketten asla hayır gelmez. Böylesi bir hareket, ne ordu ne okul kurar. Kurdukları ancak varolana eklenir, onun uzantısı hâline gelir.

“Sınıfın oluşumunu temel alan siyaset, yurttaşlık temelli siyasetten ayrı ele alınamaz.”[5] Bu anlamda, işçici tutumu eleştirenler, döne dolaşa “sömürge temelli siyaset” alanına sığınmakta, ama devletin kendisini bu alanda da inşa ettiğini görmemektedir. Yurttaşlık ve halk karşıtlığı üzerinden bakılmadığı için sömürge ve işçi temelli siyasetteki burjuva devlet içeriği es geçilmektedir. Üstelik bu yaklaşım, kastidir. Tersten, burjuva devlet, sömürge ve işçi temelli siyaset alanında kendi saha elemanları eliyle örgütlenmektedir. Bu iki alanın sürekli eleştirilmesi gerekmektedir. Yol, buradan açılacaktır.

Eren Balkır
6 Şubat 2020

Dipnotlar:
[1] Füsun Üstel, “Makbul Vatandaş”ın Peşinde: II. Meşruiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi, İletişim Yay., 2008, s. 19.

[2] Aktaran: Füsun Üstel, s. 38.

[3] Ian Birchall, “Yanlış Sekülerlik”, 27 Kasım 2015, İştirakî.

[4] Olcay Çelik, “Metal Grevinden Dönen Tahta Kaşık”, 4 Şubat 2020, Etha.

[5] Dipash Chakraparty, “Labor History and the Politics of Theory: An Indian Angle on the Middle East”, Workers and Working Classes in the Middle East içinde, Yayına Hazırlayan: Zachary Lockman, State University of New York Press, 1994, s. 327. Türkçesi için bkz.: “Ortadoğu’ya Hindistan’dan Bakmak”, 5 Şubat 2020, İştirakî.

0 Yorum: