01 Ekim 2019

, ,

Kızıl Müçtehit

17 Şubat 1987’de, Lübnan İç Savaşı’nın (1975-1990) en kanlı günlerinden birinde gazeteci, edebiyat eleştirmeni, aydın ve eylemci Hüseyin Mürüvvet, Batı Beyrut’un Ramletü’l Bayda mahallesindeki evinde katledildi.

Mürüvvet, on dört yaşında Lübnan’dan ayrılıp Necef ilim havzasında dinî eğitim almak üzere Irak’a gitti. Amacı, saygın bir âlim ve din adamı olan babasının adımlarını izlemekti. Gelgelelim, onlarca yılı kapsayan, birçok ülkeyi içeren o çok yönlü düşünsel yolculuğu sonrası Mürüvvet, ünlü bir Marksist felsefeci ve Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden biri hâline geldi. Bir zamanlar İslam’ın kültürel mirasını öven Kızıl Müçtehit, sosyal adalet, politik özgürlük ve emperyalist hâkimiyetten kurtulmayı esas alan davaya komünist çizgide örgütlendi.[1]

Üretken bir yazar olarak Mürüvvet, “yazmasaydım, yaşamaya tahammül edemezdim” diyen bir isimdi.[2] Ömrü boyunca çok sayıda kitap, yüzlerce makale kaleme aldı.

Bazı alıntılar dışında, bu önemli ve özel külliyatın içindeki hiçbir eserin İngilizceye çevrilmemiş olması gerçekten üzücüdür. Bu sebeple, eserlerine sadece Arapça konuşanlar ve Arap akademisyenler erişebilmektedir. Dolayısıyla Mürüvvet, Arap dünyası dışında pek bilinen bir isim değildir.

Bu makalede amaç, Hüseyin Mürüvvet’i takdim etmek, onun eserlerine ve hikâyesine ilgi gösterilmesini sağlamaktır. Makalenin yazarı, detayları aşağıdaki okuma listesinde bulunabilecek, Mürüvvet ile alakalı çalışmaları yazmış İngilizce konuşup yazan akademisyenlere çok şey borçludur.

Yolun Başı: “Bir Şeyh Olarak Doğmak”

Hüseyin Mürüvvet, Güney Lübnan’daki Nebatiye kentinin Bint Cbeil bölgesinde yer alan Haddatha köyünde dünyaya geldi.[3] Doğum tarihinin 1908 mi yoksa 1910 mu olduğu belli değil. Cebel Amil olarak bilinen bölge, Müslüman dünyadaki en eski Şii topluluklarından birine ev sahipliği yapmaktadır.

Ailesi, din âlimi geleneğine mensuptu ve Hüseyin’i babası Ali’nin yerini alsın diye yetiştirmişti. Mürüvvet’in ifadesiyle, Ali “önde gelen, kıymetli bir dinî liderdir.”[4] Şeyh Olarak Doğdum Çocuk Olarak Öleceğim isimli otobiyografisinde aktardığı kadarıyla[5] çocukluğunu neredeyse hiç yaşamamıştır, sekiz yaşından itibaren akranlarının kendisiyle alay etmesine sebep olan, Şii din âlimlerine has siyah cübbe ve türban giymek zorunda kalmıştır.

Kendisine uygulanan baskıdan söz eden Mürüvvet, bir yandan da hayalinin babası gibi seçkin bir şeyh olmak olduğundan söz eder ve şunu söyler: “Aslında üzüldüğüm bir durum değildi, bu, babamın, annemin, ailemin, tüm Cebel Amil’in hayaliydi.”[6]

Yüzlerce yıldır Cebel Amilli erkekler, dinî eğitim için Necef’e gitmekteydi. 1880’lerden sonra bu bağ, Irak’tan gelen din adamlarının dinî kurumları yenilemesi, köy ve kasabalarda yeni okullar açılması ile daha da yoğunlaştı.[7] Mürüvvet’in de alnında Necef’te eğitim görmek yazılıydı. Ancak babası saygı gören bir isim olmasına rağmen, ailenin mali durumu bu eğitimin maddi yükünü karşılamak için kâfi değildi. Hatta 1912’de Hüseyin’in ağabeyi Hasan, binlerce Lübnanlı gibi ülkeyi terk edip daha iyi gelecek umuduyla Güney Amerika’ya göç etmişti. 1920’de Hüseyin Mürüvvet’in babası aniden vefat edince ailenin mali durumu daha da kötüleşti, dolayısıyla dinî eğitim alma imkânı da riske girdi. Nihayetinde 1924 yılında, Şeyh Abdul Hüseyin Şerafeddin’in müdahalesiyle para toplandı ve Mürüvvet Irak’a gönderildi.

Necef’te kısa bir süre içerisinde genç Hüseyin, kendisini farklı düşünsel etkilerin hüküm sürdüğü bir ortamda buldu. Bunların çoğu, hocaların rıza göstermediği, hatta yasakladığı düşüncelerdi. Kentteki kitapçılarda Mürüvvet, modern edebiyat ve şiirle tanıştı. Bu tanışma imkânını sunansa Usur, Takafa ve Hilâl gibi kültür ve siyaset dergileriydi.

Hüseyin’i en fazla etkileyen isimse Mısırlı yazar Taha Hüseyin’di. Nahda hareketinin diğer üyeleri yanında Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani’den de etkilendi. Kendisine ateizm ve Darwinizm anlayışlarını anlatansa Şibli Şümeyyil idi.

Mürüvvet, Marksizmle de bu dönemde tanıştı. Bu tanışmanın zeminini sunansa Ferah Antun’un bir romanıydı. Bunca farklı düşüncelerin etkisi altında Hüseyin Mürüvvet, Necef’te sunulan geleneksel dinî eğitime şüpheyle yaklaşmaya, kendi geleceğini sorgulamaya başladı.

1927’de kurulan Necefli-Amilli Gençlik üyeleri: Sağdan sola: Hüseyin Mürüvvet, Muhammed Hüseyin Zein, Muhsin Şarara ve Muhammed Şarara. Sağda ayakta duranın ismi bilinmiyor, Haşim Emin, Ali Zein. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle

Bu konuda Mürüvvet yalnız da değildi. 1925’te kendisi gibi düşünen öğrencilerle birlikte Necefli-Amilli Gençlik adında bir örgüt kurdu. Örgütün üyelerinden Muhsin Şarara, Necef ulemasını modernist Şii dergisi İrfan’da sert bir dille eleştirmekteydi. Şarara’nın eleştirisi ciddi bir saldırıya yol açtı, ama bu saldırı karşısında cesaretle duran Mürüvvet, aynı dergide arkadaşının yazısını savunan bir makale kaleme aldı: “Bugün dini korumak isteyen insanları yoldaşlarının, çağdaşlarının kültürüne mensup kişilerin doğru sözlü olduklarına ikna etmek gerekmektedir.”[8] Bu yazı üzerine Hüseyin Mürüvvet hocalarınca ve öğrencilerce sansüre uğradı.

Bu dönemde yaşanan manevi ve düşünsel karışıklık, Mürüvvet üzerinde olumsuz bir sonuca yol açtı. Sinir krizi geçiren Mürüvvet, Lübnan’a döndü. Kendi ülkesinde kaldığı bu kısa süre zarfında eşi Fatima Bazzi ile tanıştı. Ardından Suriye’ye gidip Şam Üniversitesi’nde, Arjantin’deki bir akrabasının mali yardımıyla, hukuk ve edebiyat eğitimi gördü.[9] Okulu bitirdikten sonra Beyrut’ta, Amara ve Bağdat’ta yaşadı. 1934’te Necef’e dönen Mürüvvet, dinî eğitimini tamamladı ve 1938 yılında müçtehit oldu.[10]

Hüseyin Mürüvvet çocukları Nizar, Ahmed ve Hasan’la birlikte, 1936. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle

Irak’ta Yürüttüğü Politik Faaliyetler

Sonrasında Mürüvvet, Güney Irak’taki Nasıriye kentinde bulunan bir ortaokulda Arapça ve Arap Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Oğlu Ahmed’in aktardığı kadarıyla Mürüvvet, dinî kıyafetini bu dönemde çıkarttı. Öğretmenlik yapmaya ve yazılar yazmaya devam edeceği Bağdat’a 1941 yılında taşındığında bu işi bıraktı. Bağdat’ta Marksist kitaplarla doğrudan tanışma imkânı buldu. Irak Komünist Partisi üyeleriyle, bilhassa parti kurucularından (Necef havzasında dinî eğitim almış olan) Hüseyin Muhammed Şabibi ile ilişki kurdu. Şabibi, kendisine Komünist Manifesto’nun ve Lenin’in Devlet ve Devrim’inin birer nüshasını verdi.[11] Her ne kadar komünist ideallere yakın dursa da Mürüvvet, o dönemde henüz kendisini komünist olarak tanımlamamaktaydı. IKP’ye katılma yönünde adım atmayı pek düşünmeyen Hüseyin Mürüvvet, o dönemde Arapların birliği fikrine bağlı Hizbü’l İstiklal’i (Bağımsızlık Partisi’ni) tercih etti. Britanya’nın ülkeyi yeniden işgal ettiği II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yaşanan politik ve ekonomik gelişmeler Mürüvvet’i daha da politikleştirdi.

Mürüvvet’in Irak politikasıyla ilişkisi Ocak 1948’de iyice yoğunlaştı. Bu dönemde Mürüvvet, Vesbe [Uyanış/Sıçrama] olarak bilinen, Portsmouth Anlaşması’nı protesto etmek için yapılan kitlesel eylemlere katıldı. Irak’ın egemenliğini Britanya’ya teslim eden bir dizi maddeyi içeren anlaşmayla ilgili olarak Rayü’l Amm gazetesinde makaleler yazdı. Irak Komünist Partisi’nin önemli bir rol üstlendiği ayaklanmanın bastırılması esnasında devlet, Mürüvvet’in de bizzat tanıdığı parti üyelerini katletti. Bu katliamdan epey etkilenen Mürüvvet, yüzünü komünist harekete çevirdi.[12] Ayrıca aynı dönemde Filistin’e Nekbe olarak bilinen olaylar da Mürüvvet’i politik açıdan bilinçlendirdi ve ömrü boyunca Filistin davasına bağlı kalmasını sağlayacak bağların örülmesini sağladı.

İlginç olan şu ki kırkların sonlarında Mürüvvet, Bağdat’ta bir Yahudi lisesinde öğretmenlik yapmaktaydı ve çok sayıda Iraklı Yahudi üzerinde olumlu bir izlenim yaratmayı bilmişti. Bu öğrencilerden biri de Albert Habbaza idi. Habbaza, Hüseyin Mürüvvet’i “etnik ayrımcılıkla hiç işi olmayan ilerici bir beyefendi ve Britanya’nın Irak’taki nüfuzundan nefret eden bir milliyetçi” olarak anımsıyor.[13]

Vesbe olayları ardından uzun süredir İngilizlere hizmet etmekte olan başbakan Nuri Said ayrıldığı göreve geri döndü. Ardından devlet IKP’ye saldırdı, Şabibi gibi birçok lideri Şubat 1949’da idam edildi. Şabibi’nin naaşı halka teşhir edildi. Bu olaya bizzat şahit olan Mürüvvet, Said hükümeti tarafından ailesiyle birlikte Irak vatandaşlığından çıkartıldı ve ülkeden kovuldu.

Hüseyin, Ahmed Mürüvvet ve oğulları Kerim ve Muhammed Hüseyin’le birlikte, 1945. Gasan Nasır’a teşekkürlerimizle.

Lübnan’a Dönüş, Moskova’ya Seyahatler

Irak’tan kovulması ardından Hüseyin Mürüvvet Lübnan’a döndü ve Beyrut’a yerleşti. Irak’taki deneyimlerinin de etkisiyle 1951’de Lübnan Komünist Partisi’ne girdi.[14] Bu dönemde LKP, on iki bin üyesi ve elli bin sempatizanıyla Ortadoğu’daki en büyük komünist partiydi.[15] Mürüvvet, Hayat  dergisine yazılar yazmaya başladı. LKP üyeleri bu yazılarla kendisini tanıma imkânı buldular. Ertesi yıl Muhammed Dakrub ve Ferecullah Hilw ile birlikte Tekafayü’l Vataniyye isimli bir kültür gazetesi çıkarttı. Mürüvvet, aynı zamanda Tarik için de yazmaya devam etti.

Aralık 1954’te Hüseyin Mürüvvet, Arap Yazarlar Derneği’nin Lübnan şubesinin temsilcisi olarak Moskova’da düzenlenen İkinci Sovyet Yazarları Kongresi’ne katıldı. İlk kez gerçekleştirdiği bu Moskova ziyareti kendisini epey etkiledi. Mürüvvet’in tespitiyle, “Moskova’da halkla edebiyat arasında kurulmuş olan ilişki insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan, özel bir ilişki” idi.[16] Onu asıl etkileyen, Sovyet yazarların “halka ait olmaları”, dolayısıyla gerçekçiliği esas tarz olarak benimsemeleriydi. Bu ilişki üzerinden Mürüvvet, sosyalist gerçekçilikle uzun soluklu bir bağ kurdu. Sosyalist gerçekçiliğe ait unsurları Arap edebiyatına dair yazılarına tatbik etti. Hem Tekafayü’l Vataniyye’de hem de Tarik’te Mürüvvet ve arkadaşları, “fikrî otoritenin kaynaklarını yeniden tarif eden ve edebi eleştiriye amaca dair yeni bir anlayış katan “edebiyat savaşları”na (ma’arik edebiyye) girdi.[17]

Aynı dönemde, Lübnan’da ve tüm Ortadoğu’da gerginliği giderek artan politik iklimin bir karşılığı olarak Mürüvvet, bir yandan da gerçek bir savaşın hazırlıklarını yürütmekteydi. Askerî eğitim alan Mürüvvet, 1958’de Irak’ta yaşanan devrimin ardından Beyrut’a çıkartma yapmış olan ABD Deniz Kuvvetleri’ne ve CIA destekli Kamil Şamun hükümetine karşı Beyrut’ta LKP eliyle atılan devriyelere katıldı.

Hüseyin Mürüvvet, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden mezun olan oğlu Ahmed’in mezuniyet töreninde eşi Fatima ile birlikte, 1956. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle.

Ağustos 1968’de Mürüvvet, doktora tezini yazmak için Moskova’ya gitti. Tezi onlarca yıllık çalışma üzerinden bir araya getirilmiş, Arap-İslam mirasına dair tarihsel materyalist yorumları içermekteydi. Mayıs 1970’te Lübnan’a döndü, 1971 yılında tekrar Moskova’ya gitti, ardından eşi Fatima da geldi. Eşiyle birlikte 1974 yılının ortalarına kadar Moskova’da kaldı ve bu süre zarfında tezini bitirdi. Mürüvvet’in oğlu Ahmed’in aktardığı kadarıyla babası Beyrut’a dönüşünde çocuklarına Marksist şair ve oyun yazarı Vladimir Mayakovski’nin büstünü hediye etmişti.

Rusya’da yazılan tez bir süre sonra Mürüvvet’in başyapıtı ve en fazla bilinen kitabı olan Arap-İslam Felsefesinde Materyalist Eğilimler isimli çalışmaya evrildi. 1978’deki ilk baskısından itibaren birçok kez yayınlanan kitap, birçok kitap çalışmasında yorumlara ve eleştirilere konu oldu. Bu iki ciltlik muazzam eser, Mürüvvet’in 1954’te “ömrümün projesi” dediği şeyin, İslam tarihini Marksist açıdan okuma ve kurgulama çalışmasının eksiksiz bir ifadesiydi.[18] İlgili mirası Marksist açıdan inceleyen Mürüvvet’in niyeti, kendi ifadesiyle, “Arap kurtuluş hareketini kendisine ait kültürel bağlam içine oturtmak amacıyla radikalizmin/devrimciliğin yerli kaynaklarının üzerindeki örtüyü kaldırmak”tı.

Arap-İslam kültür geleneğini tarihsel materyalizm ışığında anlamak, Arap-İslam düşünce geleneğinin derinliğini ve dinamizmini açığa çıkartacaktır. ‘Dinamizm’ derken değişip gelişme gücünü kastediyorum. Mirası bu şekilde kavramak, bizim o mirasın toplumsal kökenini anlamamızı, böylelikle tarihimizdeki düşünsel ve maddi üretici güçleri tanımlayıp onların sömürücü sınıflarla yürüttükleri mücadeleleri anlamamızı mümkün kılacaktır.”[19]

Kitap, Mürüvvet’in gelenek ve miras konusunda derin bilgiye sahip olduğunun yanında, ilk dönem İslam tarihine yönelik çalışmalara Sovyet oryantalistlerinin yaptıkları katkılara da aşina olduğunu ortaya koyan, insanın başını döndürecek ölçüde yoğun bilgi ve analizi içermektedir. Faslı komünist örgüt Tevacu’l Kaidi 2014’te Mürüvvet’in 27. ölüm yıldönümünde kaleme aldığı bir başmakalede bu eseri “her türden gerici ideolojinin yüzüne doğrultulmuş bir silâh” olarak tarif eder.

Hüseyin ve eşi Fatima Litan Nehri kıyısında, 1959. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle.

Lübnan İç Savaşı

1975’te Lübnan İç Savaşı başladı. Lübnan Komünist Partisi, Kemal Canpolat liderliğinde hareket edilen Lübnan Ulusal Hareketi’ne katıldı, partinin milis gücü Halk Muhafızları ilk çatışmalarda yer aldı. Parti, Filistin direnişine destek verdi.

Ayrıca partinin kanaatine göre Lübnan, “sosyalizme geçiş için gerekli zeminin hazırlanması amacıyla” demokratik bir temelin atılmasına ihtiyaç duyan kapitalist bir ülkeydi.[20] Mürüvvet, Lübnan’daki krizin sınıf mücadelesiyle ilgili bir kriz olduğuna inanıyordu. Tespitine göre ülke, görünüşte bağımsız olsa da küresel emperyalizm çerçevesinde hâkim olan genel ekonomi kanunları değişmediğinden, bir tür emperyalizme tabi olmaya devam etmekteydi.[21]

Birçok LKP’li aydın gibi Mürüvvet de iç savaş boyunca Beyrut’ta kalmayı seçti. 1982’deki İsrail işgali ve Beyrut’un kuşatılması sonrası Mürüvvet, kuşatma altındaki insanlara yardım dağıtma çalışmalarına katıldı ve LKP’nin gazetesi Nida’da her gün o zor koşullarda insanların direncine dair yazılar yazdı.

Lübnanlı şair ve oyun yazarı İssam Mahfuz’un ifadesiyle, Mürüvvet bu dönemde İsrail kuşatması altında bulunan Beyrut’un sumudunun (azminin ve direnişinin) sembolü hâline geldi.[22] Mary Nassif Debs’e göre Mürüvvet, ayrıca 1982 yılında Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin (LUDC) kuruluş sürecinde de yer almıştı. Örgütler koalisyonu olarak LUDC, Hizbullah’ın seksenlerin sonunda direnişin tekelini eline geçirmesine dek İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine karşı koyan ana silâhlı direniş örgütlerinden birisiydi.

Mürüvvet Suikastı

Seksenlerin ortalarında, iç savaşın yirminci yılına girdiği dönemde LKP, Suriye destekli Emel örgütüyle kanlı bir çatışma içerisine girdi. Bu bağlamda, 17 Şubat 1987’de, ellerinde susturuculu tabanca bulunan iki adam, Mürüvvet’in Beyrut’taki evinin kapısını çaldı. Eşi Fatima kapıya baktı ve adamlara Mürüvvet’in hasta olduğunu, yataktan çıkamadığını söyledi. Buna rağmen adamlardan biri Mürüvvet’in odasına girip onu vurdu. Parkinson hastası olan Mürüvvet, o dönemde LKP’nin merkez komitesi üyesi, aynı zamanda Tarik dergisinin yayın yönetmeniydi. Ayrıca Materyalist Eğilimler isimli eserinin üçüncü cildi üzerine çalışmaktaydı. Bu kitap hiç tamamlanamadı.[23]

Hüseyin ve eşi Fatima, 1980. Gassan Nasır’a teşekkürlerimizle

Mürüvvet cinayeti, kesinlikle münferit bir olay değildi. Bu saldırı, Beyrut kuşatması ve FKÖ’nün kentten 1982’de zorla çıkartılmasından sonra gerçekleşmişti. Bu dönemde Lübnan’daki gerici güçler solculara, bilhassa LKP üyelerine yönelik sistematik saldırılar düzenlemeye başladılar. LKP’ye göre, Mürüvvet’in öldürülmesini takip eden on gün içerisinde kırktan fazla parti üyesi öldürüldü.

Üç ay sonra, 18 Mayıs 1987’de gerçek ismi Hasan Abdullah Hamdan olan, Mürüvvet’in yakın arkadaşlarından, LKP’nin üst düzey isimlerinden ve fikir adamlarından, Vicay Praşad’ın “Arap Gramsci” olarak adlandırdığı Mehdi Amil katledildi. Lübnan solu bu dönemde bir daha hiç telafi edemeyeceği kayıplar yaşadı. LKP, saldırı konusunda Emel’i suçlasa da Lübnan iç savaşında yaşanan birçok olayda görüldüğü üzere, fail hiçbir zaman belirlenemedi, katiller adalet önüne çıkartılamadı.

Mürüvvet suikastı ve bu dönemde tanık olunan şiddet, hem ailede hem de dostlarında yoğun bir acıya sebep oldu. Torunları Rabih ve Yasir, bu yaşanan acıyı ürettikleri sanat eserlerinde dile getirdi. Yasir, Beyrut’ta dedesinin öldürüldüğü günde bir keskin nişancı tarafından vuruldu, saldırı sonucu Yasir’in kolunda kalıcı sakatlık meydana geldi.

Mürüvvet’in Mirası

Mürüvvet’in Şiilikten komünizme doğru seyreden yolculuğunun büyük bir ilgiye mazhar olmasında şaşılacak bir yan yok. 2015’te Mürüvvet’in 1948’de Komünist Manifesto’yu okumasıyla başlayan (sakalını kesip dinî kıyafetlerini çıkarmasıyla başlayan) “dönüşüm” dair basit ve yanlışlarla dolu bir değerlendirme yayınlandı.[24] Bu çalışmadan çok önce, 2001 yılında Silvia Naef şu soruyu sormuştu: “Dindar ailelere mensup kişiler nasıl oluyor da eski geleneklerinden kopup bu gelenekle çelişki içerisinde olan veya öyle görünen bir düşünce hattına bağlanabiliyorlar?”[25]

Oysa insanların eski geleneklerinden koptuklarına, “işte buldum!” ânı yaşadıklarına dair fikir ne kadar cazip olursa olsun, Mürüvvet’in hayatının çok daha karmaşık bir nitelik arz ettiğini söylemek lazım. Nihayetinde Mürüvvet, tüm düşünsel yolculuğu boyunca “farklı dinî, kültürel ve ideolojik yaklaşımları sömürgecilik sonrası döneme has bir düşünsel projenin içinde bir araya getirmek” için uğraştı. Bu projenin temel taşı ise “modern zamanlarda yaşanan kopuşun içinde gerçekleştirilen kültürel özgünlük arayışıdır.”[26]

Di-Capua’nın tespitiyle Mürüvvet, esasen sadece “dinden dönen” biri, sadece sekülerizmi veya komünizmi benimsemiş biri değildi. “Onun hayatı, bu türden kategorileri tümüyle hükümsüz kılıyor”du.[27] Aslında Mürüvvet, hem bir Şii müçtehit, hem Sovyetler’de eğitim görmüş sosyalist gerçekçi bir edebiyat eleştirmeni, hem de davasına bağlı bir komünist devrimciydi. Onun karşısında tek boyutlu kategoriler hızla anlamsızlaşıyor.

“Büyük âlim ve düşünür Hüseyin Mürüvvet yaşıyor. Lübnan’ın, Filistin’in ve Arap Kurtuluş Hareketi’nin şehidi. Özgürlükçü, demokratik ve ilerici düşüncenin şehidi.” Filistin Kurtuluş Örgütü afişi, 1987. Signs of Conflict Archive, Zeina Maasri Koleksiyonu

Mürüvvet’in katli herkesi şoke etti. Arap dünyası ve Lübnan yasa büründü. Ertesi gün Safir gazetesi, zaten acı çeken Beyrutluların acıların en büyüğüne tanıklık ettiklerini yazdı.

LKP, kaleme aldığı bildiride, “Mürüvvet’in fikirlerinin ve kitaplarının katillerinin başlarının üzerinde sallanan birer kılıç olarak varlığını sürdüreceklerini” söyledi. Dokunaklı ve etkileyici yazısında dostu ve yoldaşı Mehdi Amil ise, Hüseyin Mürüvvet’in “zulmün güçleriyle özgürlük güçleri, akılla cehalet arasındaki çatışmanın bir sembolü olduğunu” yazdı.

Mürüvvet’e saygısını sunduğu yazısında aslen Lübnanlı olan Amerikalı yazar Clovis Maksud, onun elli yılı aşkın bir süredir özgürlük, birlik ve eşitlik adına inatla dövüşmüş bir insan olduğundan söz etti.[28] Suikastten aylar sonra, kendisi de Şubat 2013’te gericilerce katledilen ve Mürüvvet’le aynı kaderi paylaşan Tunuslu Marksist Şükrü Belayid, yoldaşı için bir şiir kaleme aldı. Belayid’in şiirini Neriman Yusuf İngilizceye çevirdi, şiirden bir bölüm ilk kez paylaşılıyor:

Tarikatları yıkan
Kalleş sakalları yolup atan
Yolculuğumuzun yazarı,
Sen ölmedin.

Yalan denilen günah
Hayata kör gözler
Kuşattı tüm afakı.

Hey Karmati,
Bir dua dökülsün dilinden
Petrolün ve maskelerin ümmeti için.
Ayağa kalk
Bayrağımdaki Hüseyin.
Madem dizlerimizde takat yok
Madem toprağın külüyüz,
Ruhun da izniyle,
Bedenimizi son yolculuğuna uğurla.

Bırak da karanlık keyfini sürsün.

[Not: Mürüvvet’le ilgili olarak kaleme alınmış çalışmalar, onun hayatındaki önemli olaylar konusunda çelişkili kimi iddialarda bulunmaktadırlar. Ahmed Mürüvvet’in ve Gassan Nasır’ın nazik yardımları ile ben, burada doğru bir değerlendirme sunmaya çalıştım, yine de varsa makaledeki tüm yanlışlar bana aittir.]

Louis Allday
16 Şubat 2017
Kaynak

Ayrıca bkz.:
İki Komünistin Hikâyesi
Hüseyin Mürüvvet

Dipnotlar:
[1] Di-Capua (2013) s. 37.

[2] Husayn Muruwwah, “Husayn Muruwwah ‘an ayyam al-harb wa-l-hisar: lam ‘ustati’ al-hayat dun ‘an aktub” al-Nida’, 7 Kasım 1982. Aktaran: Miriam Younes, “A Tale of Two Communists: The Revolutionary Projects of the Lebanese Communists Husayn Muruwwa and Mahdi ‘Amil” Arab Studies Journal Cilt. 14 Sayı. 1 (Bahar 2016) s. 100.

[3] Kayıtlarda doğum tarihi 1910 olarak geçiyor ama babası doğum tarihinin 1908 olduğunu söylemiş. Husayn Muruwwah, Wulidtu shaykhan wa-amūtu iflan: sīrah dhātīyah fī adīth ajrāhu maʿahu (Beyrut: Dār al-Farābī, 1990) s. 21.

[4] Husayn Muruwwa, “Min al-Najaf dakhala hayātī Marx”, al-Majlis al-Thaqāfī li-Lubnān al-Janūbī, usayn Murūwah: fī masīratihi al-niālīyah fikran wa-mumārasah içinde (Beyrut: Dār al-Fārābī, 1997) s. 89.

[5] Burada kelimelerle bilinçli olarak oynanıyor ama bu durum İngilizcede tam olarak verilemiyor. Arapçada şeyh sözcüğü din adamını ifade edeceği gibi yaşlı anlamına da geliyor.

[6] al-Majlis al-Thaqāfī li-Lubnān al-Janūbī (1997) s. 90.

[7] Sabrina Mervin, “The Clerics of Jabal ‘Amil and the Reform of Religious Teaching in Najaf Since the Beginning of the 20th Century”, Yayına Hz.: Brunner, Rainer & Ende, Werner, The Twelver Shia in Modern Times içinde (Brill, 2001) s. 79-86.

[8] al-Irfan (Kasım 1928), aktaran: Di Capua (2013) s. 31.

[9] Di-Capua, bu kişinin Mürüvvet’in ağabeyi olduğu iddiasında bulunuyor oysa Mürüvvet’in oğlu Ahmed paranın kimden geldiğinin bilinmediğini, söz konusu dönemde Arjantin’den dönmediği için bu kişinin ağabey olamayacağını söylüyor (Ahmed’le eposta yazışması, Ocak 2017).

[10] Di-Capua (2013) s. 32.

[11] Muruwwa (1990) s. 95-96.

[12] Di-Capua (2013) s. 36.

[13] Albert Khabbaza, The Last Tango in Baghdad (Bloomington, IN: Authorhouse, 2010): s. 102-105.

[14] Muruwwah (1990) s. 108, 112.

[15] The National Archives, Cabinet Office, CAB132/3: ac (o) (50) 18: report (annex by JIC `Communist Influence in the Middle East`, 21 Nisan 1950.)

[16] Husayn Muruwwah, Qaāyā Adabiyyah (Kahire: Dār al-Fikr, 1956) s. 73-74.

[17] Di-Capua (2013) s. 24.

[18] Husayn Muruwwah, Qaāyā Adabiyyah (Kahire: Dār al-Fikr, 1956) s. 48.

[19] Tamari (1995) s. 123.

[20] Younes (2016) s. 106.

[21] Younes (2016) s. 105.

[22] Barakat (2012) s. 110.

[23] Muruwwah (1990) s. 126.

[24] Laura U. Marks, Hanan al-Cinema: Affections for the Moving Image (MIT Press, 2015) s.121.

[25] Naef (2001) s. 255.

[26] Di-Capua (2013) s. 24.

[27] Di-Capua (2013) s. 52.

[28] Barakat’in çalışması (2012) Mürüvvet’in ölümü sonrası kaleme alınan anma yazılarından ve bildirilerinden oluşan bir seçkiyi içeriyor (s. 103-140).

Kaynakça:
Abisaab, Rula Jurdi “Deconstructing the Modular and the Authentic: Husayn Muroeh`s Early Islamic History” Critique: Critical Middle Eastern Studies, 17:3 (2008) s. 239-259.

Abisaab, Rula Jurdi & Abissab, Malek, The Shi’ites of Lebanon: Modernism, Communism and Hizbullah’s Islamists (New York: Syracuse University Press, 2014).

al-Majlis al-Thaqafi li-Lubnan al-Janubi, Husayn Muruwah: fi masiratihi al-nidalyhah fikran wa-mumarasah (Beyrut: Dar al-Farabi, 1997).

Barakāt Qāsim, Husayn Muruwah, kalimat hayyah (Beyrut: Dar al-Farabi, 2012).

Barhūmah, Mūsá al-Turāth al-ʻArabī wa-al-ʻaql al-māddī: dirāsah fī fikr usayn Murūwah (Beyrut: al-Muʾassasah al-ʻArabīyah lil-Dirāsāt wa-al-Nashr, 2004).

Di-Capua, Yoav “Homeward Bound: Husayn Muruwwah’s Integrative Quest for Authenticity” Journal of Arabic Literature Sayı 44 (2013) s. 21-51.

Gran, Peter “Islamic Marxism in Comparative History: The Case of Lebanon, Reflections on the Recent Book of Husayn Muruwah” Stowasser, Barbara Freyer, The Islamic Impulse içinde (Londra: Croom Helm, 1989) s. 106-120.

Mervin, Sabrina “The Clerics of Jabal ‘Amil and the Reform of Religious Teaching in Najaf Since the Beginning of the 20th Century”, Yayına Hz.: Brunner, Rainer & Ende, Werner, The Twelver Shia in Modern Times içinde (Brill, 2001) s. 79-86

Naef, Silvia “Shi’i-Shuyu’i or: How to Become a Communist in a Holy City”, Yayına Hz.: Brunner, Rainer & Ende, Werner, The Twelver Shia in Modern Times içinde (Brill, 2001) s. 255-267.

Staif, A. N. “The Soviet Impact on Modern Arabic Literary Criticism: Husayn Muruwwa`s Concept of the ‘New Realism’” Bulletin (British Society for Middle Eastern Studies) Cilt. 11, Sayı. 2 (1984), s. 156-171.

Tamari, Steve “Reclaiming the Islamic Heritage: Marxism and Islam in the Thought of Husayn Muruwah” Arab Studies Journal Cilt. 3. Sayı. 1 (Bahar 1995) s. 121-129.

Yāghī, ʿAbd al-Ramān al-Duktūr usayn Murūwah, adīban nāqidan (ʿAmman: Dār al-Bashīr, 1998.

Younes, Miriam “A Tale of Two Communists: The Revolutionary Projects of the Lebanese Communists Husayn Muruwwa and Mahdi ‘Amil” Arab Studies Journal Cilt. 14 Sayı. 1 (Bahar 2016) s. 98-116.

Hüseyin Mürüvvet’in Kitapları:

Ma’a al-Qāfilah (Beyrut: Dār Bayrūt, 1952)

Qaāyā Adabiyyah (Kahire-Qahira: Dār al-Fikr, 1956)

al-Thawrah al-‘Irāqiyyah (1958)

Dirāsāt naqīyah fi aw` al-manhaj al-wāqiʻī (1965)

al-Nazaʿāt al-māddīyah fī al-falsafah al-ʿArabīyah al-Islāmīyah (Beyrut: Dār al-Farābī, 1978)

Dirāsāt fī al-islām (Beyrut: Dār al-Fārābī, 1980)

Fī al-turāth wa-al-sharīʿah (Aden: Dār al-Hamdānī, 1984)

Turāthunā, kayfa naʿrifuh (Beyrut: Muʾassasat al-Abāth al-ʿArabīyah, 1985)

Wulidtu shaykhan wa-amūtu iflan: sīrah dhātīyah fī adīth ajrāhu maʿahu (Beyrut: Dār al-Farābī, 1990)

Dirāsāt fī al-fikr wa-al-adab (Beyrut: Dār al-Fārābī, 1993).

28 Eylül 2019

,

Partizan Mitka Grıbçeva


Halk Adına Düşmanlarını Ölüme Mahkûm Eden Bir Kadın:

Partizan Mitka Grıbçeva

 

Mitka ile tanışıklığım on beş yaşında olmuştu. Liseye yeni başlamıştım ve devrimci değerlerle yeni yeni tanışıyordum. Denizlerin, Mahirlerin, İboların devrim kavgası ve yüreğimi yakan hazin sonlarını öğrenmiştim. Ülkemdeki hiçbir sol oluşum arzuladığım kavgayı veremiyordu. Kendi içlerinde parçalanmış, kendilerine muhalefetlik yapmaktan düşmana fırsat gelmiyordu. Ülke adaletsizliğe, eşitsizliğe ve kardeş kavgalarına hızla sürüklenirken, sözde bu devrimci yapılar kılını dahi kıpırdatmadı. Tek yaptıkları, slogan atmak ve flamalar açmak olan bu örgütler beni ülkemdeki devrimci mücadeleden soğutuyordu. “Düşman belli, fikirler belli, daha ne gerek var konuşmaya, bir an evvel işe koyulun” derdim hep işgüzar solculara. İşte bu zamanda tanıştım Mitka ile. Bana tek başına da kavganın verileceğini gösterdi. Diyalektiğin esaretinden, dogmanın bataklığından kurtararak, yalın bir devrimci yaptı beni Mitka, (sevdiğim kadın da son hâlini verdi kavgama.)

1916 yılında Bulgaristan’ın sınır köylerinden biri olan Radomirtsi de dünyaya geldi Mitka. Yoksul, beş çocuklu bir ailenin tek kızıydı. Yedi yaşlarında tarlalarda çalışmaya başladı. Okula gitmek için tuğla fabrikasında ağır şartlar altında çalıştı. Eğitime açtı. Öğrenmek istiyordu. Babası onu başından defetmek için çok uğraştı, evlatlık verdi. Ama Mitka her seferinde anasına geri döndü. Sonunda evi terk etmeye karar verdi. On beş yaşında Sofya’ya gitti. Burada bir tekstil fabrikasında işe girdi.

Şartlar ağırdı, günde on iki saat çalışıyorlardı, verilen yemek karınlarını dahi doyurmuyordu. Burada Mladenka adında kendi yaşlarında olan bir kızla tanıştı. Kısa sürede çok iyi birer dost oldular. Mladenka, bir RMS (Genç İşçi Birliği) üyesiydi. İşte Mitka da hayatını tümden değiştirecek yola böylelikle girmiş oluyordu. Mladenka sayesinde RMS’e girdi. Partinin aldığı kararlara sonuna kadar bağlı kaldı. Fabrika da işçileri örgütledi, deneyimsiz ve bilgisiz olmasına karşın, ateşli bir devrimciydi

Mitka, gözü karaydı. Çok geçmeden fabrika yönetimi Mitka’nın işine son verdi. Yılmadı Mitka, aç kaldı, kimi zaman parklarda yattı ama umutsuzluğa kapılmadı. Biliyordu ki sadece kendisinin değil, kendisi gibi olanların da acılarına ancak devrim son verebilirdi. Bu direnci Komünist Parti’ye üye yaptı kendisini. Sevinçliydi Mitka, doğrudan partiye hizmet edecekti ve böylelikle daha büyük ve ciddiyet isteyen işlerin içerisinde olacaktı.

Faşizmin ayakları altında kıvranıyordu ülke, kralcılar her geçen gün daha da gaddarlaşıyor, halkın çektiği acılar misliyle artıyordu. Dimitır adında RMS komite üyesi bir gençle evlendi. Dimitır, politik ve askerî becerisi yüksek bir devrimciydi. Mutluydu Mitka, bodrum katı bir göz odada yaşamalarına rağmen. Bu bir göz odaları devrim mektebine dönüşmüştü. Yoldaşlarla her gece toplantılar düzenleniyordu. Evliliğin ilk yılını dolduramadan Dimitır tutuklandı. Çalışma kampına gönderildi.

Mitka için yaşam giderek zorlaşıyordu, kirasını ödeyemiyordu, açlık çekiyordu. Doğumuna az bir zaman kala düşük yaptı. Bir başınaydı koca şehirde, yoldaşları ya tutuklanmış ya da dağlara çekilmişti. Yaşadığı zorluklar daha biledi fikirlerini, tehlikeli olmasına rağmen bir yolunu bulup partiyle iletişime geçti. Çok kısa bir süre sonra parti Mitka’nın dağa çıkması emrini verdi. Ve böylelikle Mitka bir partizan olmuştu halk savaşında.

Dağda geçirdiği ilk günlerin zorluğundan fazlasıyla yakındığını itiraf eder Mitka. Silah yoktur, yiyecek azdır. Eğitimler zorludur. Dağlarda aylar geçirir. Şehirde ise durum giderek vahim bir hal alır. Faşist güçleri devrimcileri acımadan katletmektedir. Parti savaş kararı alır. Mitka’nın içinde bulunduğu grup şehre çekilir. Eylemler peş peşe gelir. Devrimci katilleri, ülkesine ve halkına ihanet eden politikacılar infaz edilir.

Almanların en büyük uşağı olan Albay Pantev için parti ölüm emri çıkartır. Bu görev Mitka ve arkadaşlarına verilir. Yoldaşı Veliçko ile Albay’ın kaldığı eve giderler. Sakindir etraf, gizlice içeri sızarlar. Albay ile kapı ağzında karşılaşırlar, Mitka karşısındaki eli kanlı vatan hainine fırsat vermeden basar kurşunu ve oracıkta ölür hain.

Savaşın sonlarına doğru Mitka Vatan Cephesi saflarına çekilir. Kaç zaman olmuştur Dimitır’dan haber almayalı. Kimileri öldüğünü söylediğinde, Mitka içindeki acıyı asla yüzüne yansıtmaz. İkisi de ölümü baştan kabullenmiştir.

Komutan Mitka önderliğinde büyük başarılar elde etti parti. Faşistlere yenilgi üstüne yenilgiler yaşattılar. Devrim ufukta belirmişti. Acı ve sefaleti ebediyete kadar yok etmek için ölümüne mücadele verdi Mitka ve yoldaşları. 9 Eylül 1944’de Vatan Cephesi Faşizmi yenilgiye uğratarak halk devrimini gerçekleştirdi.

Lukovit bölgesinde yönetim, Mitka ve yoldaşlarının eline geçmişti. 17 Eylül günü halk meydanda toplanmış özgürlüklerini kutluyordu. Bir ses duydu Mitka kalabalığın arasında, o tarafa yöneldi. Üç yıl üç ay olmuştu kocasını görmeyeli.

Mitka’nın hikâyesi birkaç sayfa ile anlatılmayacak kadar değerli ve uzundur. Ben sadece iki yol göstericimden biri olan Mitka’yı anmak istedim. Seni Halk Adına Ölüme Mahkûm Ediyorum ve Yaşadım Diyebilmek İçin adlı iki kitap yazmıştır Mitka.

Kendine “devrimci” deyip susan, hiçbir şey yapmayan kişiler ve oluşumlar, ülkemizdeki devrimci mücadelenin geri kalmasında ve yenilgiye uğramasında asıl sebep sizlersiniz. Sizlerin sözde çokbilmişliği, kaypaklığı ve korkaklığıdır. Hepimizin Mitka’dan hâlâ öğreneceğimiz çok şey var.

Can Şahin
28 Eylül 2019

26 Eylül 2019

Neden Irkçı Değiliz?

Kara Panter Partisi, Siyah ırkçısı bir örgüt değildir. Esasında, ırkçı bir örgüt değildir. Irkçılığın nereden kaynaklandığını anlıyoruz. Partimizin Savunma Bakanı Huey P. Newton, her türden ırkçılığa karşı durmamızı öğretti bize. Partimiz, Beyaz Amerika'da önemli ölçüde yok olan ırkçılığı ve Siyah topluluk içinde Siyah ırkçısı felsefeye sahip fakat küçük kültlerin filizlendiğini görmektedir.

Kara Panter Partisi, Beyaz ırkçısı Ku Klux Klan yahut sözde “yurtsever” Beyaz vatandaşlar tarafından kurulmuş olan ve Siyahlardan sırf Siyahların deri rengi nedeniyle nefret eden herhangi bir örgütün derekesine düşmeyecektir. Bazı Beyaz örgütler diyor ki “Biz Siyahlardan nefret etmiyoruz. Aslında biz, Siyahların şunu ya da bunu yapmasını istemiyoruz, bunu yapmalarına engel olmak istiyoruz.” Bu, aşağılık bir demagojidir. Bunun temeli, her şeyi, özellikle de bedeni tabulaştıran eski ırkçılıktır. Siyah insanın zihni, sosyal çevresi tarafından, köleliğe maruz kaldığı yıllarda ve sözde Özgürlük Bildirgesi'nden sonraki yıllarda da, yozlaşmış sosyal çevresi tarafından esir edilmiştir. Siyahlar, Hispanikler, Çinliler, Vietnamlılar; gook, spick, nigger ve bunun gibi nice aşağılayıcı isimlerle anılmıştır.

Kara Panter Partisi'nin esasında yaptığı şey, bu iktidar yapısına karşı tüm halka ve çeşitli örgütlere bir ittifak çağrısıdır. Domuz olan, pislik olan bu iktidar yapısıdır, halkı soyan bu iktidar yapısıdır; tamahkâr ve demagog hâkim sınıf elitlerinin, sömürülerini devam ettirebilmek için bize karşı ileri sürdüğü domuzlar, bu iktidar yapısının sürdürülmesidir.

Dünya çapında tecelli eden kapitalizmin yani emperyalizmin, aynı zamanda burada, birçok farklı halka karşı Amerika'da da tecelli eden emperyalizme karşı, birer insan olarak, günümüzdeki entegrasyon türünden yanlış kanılara karşı durmanın gerekliliğini vurguluyoruz.

Eğer insanlar bütünleşmek, entegre olmak istiyorlarsa ki önümüzdeki elli ya da yüz sene içinde bunun olacağını varsayıyorum, bu onların meselesidir. Fakat şu an önümüzdeki sorun, kapitalist sömürüsünü devam ettirmek için ırkçılığı kullanan hâkim sınıfın sistemidir. Siyahları da, özellikle üniversiteden çıkanları ya da elit olanları, Ku Klux Klan'a ya da başka bir Beyaz ırkçı örgütün pratiğine paralel şekilde, bir Siyah ırkçılığına sevk ediyorlar.

Şurası açık ki ateşe ateşle karşılık vermek ancak yangını büyütür. Ateşe suyla karşılık vermekse en iyi yoldur, çünkü su, ateşi söndürür. Su, halkın, kendisini bu ahlaksız ve şiddet dolu canavara karşı, dayanışma ve birlik içinde savunmasıdır. Bir kişi için iyi olan, hepimiz için iyi olamaz. Kapitalist hâkimler için iyi olan, halk kitleleri için iyi olamaz.

Biz, Kara Panter Partisi olarak, kendimizi bir ulusun içindeki ulus olarak görüyoruz. Fakat bu anlayış kesinlikle ırkçılıktan kaynaklanmıyor. İnsanlar olarak ilerleyebilmemizin ve yeryüzünde diğer insanlarla birlikte yaşayabilmenin gerekli olduğundan bahsediyoruz. Irkçılığa ırkçılıkla cevap vermiyoruz. Irkçılığa dayanışmayla cevap veriyoruz. Sömürücü kapitalizme Siyah kapitalizmiyle cevap vermiyoruz. Kapitalizme sosyalizmle cevap veriyoruz. Ve emperyalizme daha fazla emperyalizmle cevap vermiyoruz. Emperyalizme proleter enternasyonalizmiyle cevap veriyoruz. Bu ilkeler Parti için oldukça işlevseldirler. Bu ilkeler pratiktir, insancıldır ve gereklidirler. Bu ilkelerin halk kitleleri tarafından anlaşılması gerekmektedir.

Silahlarımızı kullanmıyoruz, silahlarımızı asla gidip bir Beyaz mahallesinde Beyazları vurmak için kullanmadık. Sırf kendi programımızı uyguladığımız için, haksız bir şekilde gelip bizi öldürmek isteyenlere karşı kendimizi savunuyoruz. Bunlar, ister siyah olsun, ister mavi, ister yeşil, ister kırmızı. Neticede insanların, geçmişteki pratiklerimizden de görüleceği üzere, bizlerin ırkçı bir örgüt değil fakat ilerici devrimci bir parti olduğumuzu göreceğini sanıyorum.

Mücadeleyi çeşitli etnik farklılıklarla bulandıran kişiler, yoksul Beyazların, yoksul Siyahların, Hispaniklerin, Kızılderililerin, yoksul Çinlilerin ve Japonların ve en genel anlamıyla işçilerin sömürüsüne tabi olanlar ve bu sömürüyü devam ettirenlerdir.

Irkçılık ve etnik farklılıkları kullanarak onları kontrol edebilme sayesinde bu ülkedeki iktidar yapısı, işçilerin üzerindeki sömürüsünü devam ettirebilmektedir. Bu iktidar yapısının hedefi, halkı bölüp yönetmektir. Bunlar, devleti istila etmiş olan tamahkâr, demagog domuzlar ve farelerdir; esasında çok küçük bir azınlık olan hâkim sınıftır. Hâkim sınıf ve onların fino köpekleridir, dalkavuklarıdır, Tom Amcaları ve onların Siyah ırkçılarıdır, kültürel milliyetçileridir. Hepsi de hâkim sınıfın uşaklarıdır. Bunlar, ırkçı tutumlarını kalıcılaştırıp ırkçılığı halkı bölmek için kullanmak suretiyle iktidar yapısını koruyanlar, ona yardım edenlerdir. Aslında gerçekte bunları yapan, işçileri, emekçileri sömüren, onları baskı altına alan ve azınlık olan hâkim sınıftır.

İşimiz olsun olmasın, hepimiz emekçi insanlarız. Birliğimiz, hayatın pratik ihtiyaçlarına, özgürlüğe, mutluluk arayışına dayanmalıdır, tabii bunlar birisi için bir şey ifade ediyorsa. Birliğimiz, halkın yaşayabilmesi ve kendi kaderini tayin edebilmesine, mevcut sorunları çözümlemeye dayanmalıdır. Yani esasında bu, bir ırk savaşı değildir. İnsanları bu konuda hızla eğitiyoruz. Bize göre bu, bir sınıf savaşıdır, proletaryayla yani işçi sınıfı kitlesiyle azınlık olan hâkim sınıf arasındaki bir savaş. Her renkten emekçi insanlar, sömürücü ve baskıcı hâkim sınıfa karşı birleşmelidir. Üzerinde tekrar vurgu yapmama izin verin, bizim savaşımız bir ırk savaşı değil, sınıf savaşıdır.

Bobby Seale
Plebyen

[Kaynak: Seize The Time: The Story of Black Panther Party, Black Classic Press 1991, s.90-93.]

22 Eylül 2019

,

Şehir Gerillası Savaşı ve IRA



İlk evre, halkta sınıf bilincini oluşturmak. Sendikalar ve gençlik yapılanmalarıyla sınıf kavgasına toplumu hazırlamak, sosyalist sistemin halkın çektiği acılara son verecek tek kurtuluş yolu olduğunu özümsetmek. İlk evre tüm uluslarda hayata geçirilmiştir, komünist parti, yahut kurulan sol sosyalist partiler çatısı altında sınıf kavgası parlamentarizme taşınmış seçimlerle başa gelme gafleti gösterilmiştir. Şili’de Salvador Allende ile seçimlerde zaferle çıkılsa da faşist askerî darbe ile devrilmiş, binlerce devrimci katledilmiştir. Sonuç her yerde başarısızlık olmuştur.

İkinci evre daha sert bir süreç olan silâhlı mücadele ile oligarşik devleti yıkmak. Bu süreç, zor ve bir o kadar acılarla doludur. Siyasi sürecin kaderlerine etki etmediğini gören, halklarının kurtuluşu için yanıp tutuşan gençler emekçiler çözümü silâhlı savaşta bulurlar. Nitekim doğrusu da budur.

Bir kurşun bin sözden daha etkilidir düşman üzerinde. Ama ordulaşmayan, kurtarılmış bölgeleri olmayan çekirdek yapılı örgütler, halk savaşımında ayak bağı olup sonunda devrim ateşini taşıyan yürekleri yok etmiştir. Bu tarz çekirdek yapılı örgütler ve oluşumlar içerisine sızan ajanlar, davayı farklı boyutlara taşıyarak devrimin vicdanına sığmayan terör eylemleriyle halkın sol sosyalist kavgadan ikrah etmesine sebep olmuşlardır.

Bir ve ikinci evre devrim mücadelesinde mecburidir. Bu iki evreyi oluşturan örgütler büyük kazanımlar elde etmiştir, Zapatistalar gibi Hizbullah gibi IRA gibi. Mücadeleyi kendilerini güvenli hissettikleri yerde başlatarak genele yayan ve yaymaya çalışan bu örgütler, her türlü saldırıyı büyük bir özveri ve cesaretle püskürtüp varlıklarını daimi hâle getirmişlerdir.

Şehir gerillası, kır gerillasına oranla daha tehlikeli ve zorlu bir savaş sürdürür. Kır gerillası açık arazide savaşır. Kaçıp saklanacağı alanlar çoktur, savaşı istediği noktada başlatabilir, düşmanına zorlu ve tehlikeli gelir. Şehir gerillası ise belli bir noktanın dışına çıkamaz, yakalanma ve baskın endişesi çoğu kez militanları inisiyatif almaya yöneltir, bunun sonucunda yapılan eylem beklentiyi karşılayamaz ve bu da oluşuma büyük bir zarar verir. Şehir gerillası ki ordu bağlantısı yok ise RAF, Kızıl Tugaylar, THKO gibi üniversiteli, felsefi değerler ile hareket eden bir yapının üyesiyse hazin bir sonla karşılaşır. Çünkü karşısında binlerce eğitimli ve donanımlı asker ve polise karşı bir avuç bomba ve silâhla zaferi gerçekleştirmesi akla izaha sığmaz.

IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) Kuzey İrlanda’yı İngiltere işgalinden kurtarmak için bambaşka bir strateji geliştirdi. Kendi güvenli bölgesi olan ve çok sert ahlaki kuralları olan IRA yoldaşlarında en ufak bir zayıflığa dahi tahammülü olmayan gelenekçi bir örgüttü. 1969’da ilk çatışmalar başladığında IRA sokak savaşı veriyordu. 8 Mart 1973’e gelindiğinde IRA kabuğunu kırmış, bölgesinden çıkarak düşmanın inine girmiştir. IRA İngiltere’de asker ve polis merkezlerini değil sistemi besleyen kuvvetleri, finans merkezlerini hedef aldı. Dünyanın ilk topyekûn bombalı araç saldırıları ile İngiltere’ye kâbus oldu. Bomba yüklü araçları finans şirketlerinin önüne park edip gecenin bir yarısı etraf tenha iken patlatarak sivil kaybı yaşanmamasına özen gösterdiler.

Dünyanın en büyük emperyal devleti, bombalı araç saldırıyla baş edemedi ve IRA ile barış masasına oturdu. IRA yeni stratejik şehir savaşıyla sivil ve gerilla kaybı yaşanmadan başarının yolunu buldu. Şiddeti kendi yörüngesine alarak düşmanının kalbini durdurma noktasına getirdi.

Ülkemizde sözde devrimci olarak kendilerini tanımlayan örgütler, NATO üslerini görmezden gelirken, feodal düzeni ağızlarına almazlarken, sermaye baronlarının emekçilerin yaşamlarına pranga vurmasına seyirci kalırken, emekçilerin çocuklarından oluşan bir orduyu “halk düşmanı” ilân edip eylemler düzenlemesinin bir tek açıklaması vardır: devrimi halktan uzak tutarak, kapitalistlerin varlıklarını sağlama almak.

Bugün ülkemizde kendilerini sol sosyalist olarak tanımlayan örgütlere, kişilere bir bakın, hangisi gerçek devrimci, hangisi eylem insanı, hangisi Denizler, Mahirler, İbolar gibi kendilerini halkına, ülkesine adama cesareti gösterebilir? Devrimci olmak, büyük bir vicdan ve yüreklilik gerektirdiği gibi akıl ve kurnazlığa da ihtiyaç duyar. IRA gibi davasına sadık, yoldaşlarını düşmanına yem etmeyen üretken oluşumlar kavgayı zafere taşırlar. Nitekim bize de böylesi bir oluşum gerekli.

Can Şahin
22 Eylül 2019

20 Eylül 2019

,

Gayrinizami Harp


Bugün tüm sol sosyalist hareket, ülkenin din sebebiyle ilerlemediğine, en ufak sorunun bile dinden kaynaklandığına dair egemenlerin ortalığa yaydığı yalana örgütlenmiş durumdadır. Buna göre, sömürü ve zulüm kaynaklı her mesele, esasen dinle alakalıdır. Din eleştirisi, sömürü ve zulmün perdesi hâline gelmiştir. “Her meselenin kaynağı dindir” iddiası, sömürenlere-zulmedenlere aittir. Sol, bu yalana örgütlenmeye mecburdur.

Çünkü o, ilk varolduğu, ilk doğduğu günü borçlu hissettiği güçlere diyet ödemektedir. Sol, kendisine yaşama imkânı verenlere borçludur, o borcu ödemeye mecburdur. Egemenler, sola ancak dinle mücadeleleri bağlamında yaşama şansı vermişlerdir ve sol örgütlerin şefleri, buna göre istihdam edilmektedirler. Tepedeki kadrolar açısından solun devrim, sosyalizm gibi bir ufku-menzili hiçbir zaman olmamıştır, olanlar öldürülmüştür. Varmış gibi görünen örgütler, aldatmacadan, riyadan başka bir şey değildirler.

Yetmişlerin sonunda, onca güce rağmen ellerindeki sendikaları ve komiteleri sınıf düşmanı olan CHP’ye bu nedenle teslim etmişlerdir. Şaşılacak bir şey yoktur. Sadece CHP’nin dışına çıkması muhtemel kitleler toparlanmış, çitlenmiştir. Bu, gayrinizami harbin bir gereğidir.

* * *

Türkiye, Kürd’ün, Müslüman’ın, sosyalistin kanı-teri üzerine kuruludur. Türkiye’de devlet, bu üç unsurla yürütülen savaşın bir ürünüdür. Bu savaşta devlet, bazen Kürd’ü Müslüman’a ve sosyaliste; bazen Müslüman’ı Kürd’e ve sosyaliste; bazen de sosyalisti Müslüman’a ve Kürd’e karşı kullanmıştır. Ortalıkta görülen isimler, bu savaşın neferleridir.

Dolayısıyla bugünlerde sosyal âlemde gezdirilen Banu Avar videosu yanlış anlaşılmaktadır. 2005’te Kırgızistan’daki Hemşinlilerle yaptığı röportajda Banu Avar, anlaşılanın aksine, kendince Sovyetler’e sahip çıkmakta, Sovyet eleştirilerini alaya almaktadır. Onun aklındaki Sovyetler ise kendi devletiyle rabıtalıdır.

Avar’ın sahip çıktığı Sovyetler’le bugün bazı sol örgütlerin sahip çıktığı Sovyetler, özünde aynıdır. Burada Türkiye Cumhuriyeti ile kurulan ilişkiler esastır. Devletle ve devlet üzerinden kurulmuş bir bağ söz konusudur. Halkı ezileni hor gören, küçümseyen bir tür solculuk, Sovyetler’le ve sosyalizmle ancak devlet dolayımıyla ilişki kurabilmektedir. Yavan liberalizm eleştirisi, devlet savunusu ile birlikte yapılmaktadır.

Banu Avar kadar Sovyetler’e sahip çıkan sol örgütler, ister istemez, Kürd’e ve Müslüman’a karşı yoğrulmuş olan mayalarından kurtulamamaktadırlar. Gayrinizami harp kesintisizdir, süreklidir. Roller ve modeller değişir, ama özünde devletin bekası esastır. Devlet yeri geldiğinde sosyalist de olur, TKP kurar, başka sosyalist çizgilere çit çeker. Aslında Yozgat’taki polisleri görüp “bu ülkeye İslamofobi şart” diyen solcu, devleti analiz etmeyi istemez, istese kendisinin de devletin parçası olduğunu görecektir.

* * *

Bir genç, Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası’nı okuyor ve yazarın bazı yerlerde “İslamcılar gibi düşündüğünü” söylüyor. Oysa o metin, biraz da solun İslamî itiraza ait argümanları onun elinden almak içindi. Dönemine aitti. Aynı durum, Yalçın Küçük’ün sabetayist avcılığı üzerine kurulu kitapları için de geçerli. Sol aydın, devletten izinsiz, devleti görmeyen hiçbir şey üretemez.

Sol, nerede nasıl nefes alacağını iyi bilir. Bir başka düzlemde “ah şu Rum, Ermeni, Yahudi sermayesi kalsaydı, ne çok özgür olurduk” diyen yağmacı kesim de aynı yerde nefes alır. O da ağır bir din kütlesi tarif eder ve ilerlemenin o sebeple mümkün olmadığını söyler. Bugün Sivas gibi yerlere gittiğinizde, Ermeni altınları ile ilgili hikâyelere sıklıkla rastlarsınız. Ermeni hakları peşinde koşan solcuların o altınların peşinde koşan hazine avcılarından hiçbir farkı yoktur. Ermeni, maddi çıkarın önündeki engellere dair bir mecazdan ibarettir.

* * *

Devlet, bir yandan bazı Alevi isimleri İran’a götürür. İran’la kurulan ilişkilerde bu kişileri vitrine yerleştirir, ama aynı zamanda bir yandan da bazı Alman Alevilerine “İran, Alevileri asimile ediyor” diye kitap yazdırır. Devlet, bir yandan tarikatlara yol açar, bir yandan da bazı sol örgütlerin ve gazetecilerin eline tarikatlarla mücadele bildirileri tutuşturur. Gayrinizami harp kesintisiz sürer, sürmek zorundadır.

Neticede sol, devlet içinde, devletle ve devlete göre nefes alıp verebileceğini bilir. Tarih ve toplum düzleminde başka bir arayış içerisine giremez. Bulduğu kanalları illaki devlete bağlar, görevi budur. Sol, ondaki burjuvaziyle ve devletle mücadele edilmesine asla izin vermez. Aslında Avrupa ve ABD kapılarında örgütlenen devletle Yozgat’taki karakolda örgütlenen devlet, aynı devlettir. Bugün Avrasyacıymış gibi yapan solcular ne kadar Avrasyacı ne kadar Amerikancıdır, tartışmalıdır. Liberal-milliyetçi kavgası, devlet içre bir tartışmadır, ezilenleri-işçileri kesen bir yanı yoktur.

* * *

Biri bir sabah kalkar, “sosyalistlerin HDP’de ne işi var?” diye bir tartışma başlatır, ama sonra ekmeğini en fazla o HDP üzerinden kazanır. Bu tartışma, bir bakıma bir pazarlık olarak iş görür, gerisin geri eleştiri içerilir, çitlenir. Sonuçta sosyalistlerin HDP’deki varlığına dair tartışma, basit bir internet gevezeliğiyle tüketilmiş olur, HDP de düzen de derin bir nefes alır.

Sol örgütlerin devrimle ve sosyalizmle ilişkisini bu küçük burjuva pazarlık tayin eder. Aynı pazarlık, Van depremi sonrası belediye başkanına küfredip, bugün aynı belediyeye “stratejik danışmanlık” yapan solcuda (Evren Barış Yavuz) da karşımıza çıkar.

Temsilî ve resmî bir ölçü olarak Altı Ok, ana ekseni verir. Dine karşı mücadele dâhilinde açılan alanla Kürd’e karşı açılan alan bazen kesişir. Özünde tüm teori ve pratik, Altı Ok denilen eksene göre şekillenir. Halkçılık bahsinde biraz aşırıya gidilir, ama gerisin geri o halkçılığa ricat edilir. Sırtlarında takılı kancalarla resmî ideolojiye kul olunur. Sanki birileri, Halkçılık, Devrimcilik veya Milliyetçilik reklâmı yapmak, o okları cilâlamak için solculuk oynamaktadır.

Çitleri aşacak, prangaları kıracak bir iradeye asla izin verilmez. Bugün birçok solcu, din ve millet konusunda suya sabuna dokunmayan, steril, havada asılı bir birey-özne üzerinden konuşmaktadır. Ellerini, çizmelerini kirletmemek isteyen solcular, döne dolaşa sömürenler-zalimler adına hareket ederler.

* * *

Hüseyin Mürüvvet, geçen yüzyılın başlarında Güney Lübnan’da dünyaya geliyor. Küçük yaşta din âlimi olarak yetiştirilmek üzere Necef’e gönderiliyor. Buradaki siyasi gelişmelerin etkisiyle Irak Komünist Partisi ile tanışıyor. II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan bir isyanda komünist arkadaşları idam ediliyor ve Irak’taki tecrübeleri üzerinden 1951’de komünist oluyor. Ülkesine gelip Lübnan Komünist Partisi saflarına katılıyor.

Kendisini ve kendi imajı üzerinden inşa ettiği ülkesini Ortadoğu bağlamından çıkartmayı ilericilik, devrimcilik zannedenlerin bu tür hikâyelerden bir sonuç çıkartması mümkün değil.

Aynı kişi, hem Kızılay’a gidip kirli iğnelerle kendisinden kan alınmasına izin veremeyeceğini hem de Suriyelilerin ülkeyi kirlettiğini söyleyebiliyor ve bu kişi, kendisini “sosyalist” olarak tanımlıyor. Bu beden-ülke tasarımının devlet kaynaklı olduğunu görmek gerekiyor.

İlgili tasarımın Hüseyin Mürüvvet gibi isimleri örgütlemesi mümkün değil. Sol, bu isimleri, ancak sudan çıkmış balık olduğu vakit kovasına atabiliyor. Bunun da sınıf mücadelesine bir hayrı olmuyor.

Eren Balkır
20 Eylül 2019

15 Eylül 2019

,

Robert Mugabe



Altı yıl önce Batılı gazeteler, Güney Afrikalı ulusal kurtuluş kahramanı Nelson Mandela’yı sitayişle anarken başka bir kahramanı, Robert Mugabe’yi karalamakla meşguldü. Hatta bir gazete, Mugabe’nin Zimbabwe ekonomisini iflasın eşiğine sürüklediğinden bahsediyordu.

Mandela ve Mugabe, Afrika’nın güneyinde siyahları beyaz idaresinden kurtarma mücadelesinin önemli isimleriydi. Peki Batı, Mandela’ya neden şükranlarını sunarken Mugabe’ye küfrediyor? Mandela, “iyi” bir ulusal kurtuluş kahramanı olurken Mugabe neden kötü ilân ediliyor?

Bunun sebebi, Güney Afrika’da yürürlüğe konulan kurtuluş projelerinin Batı’nın ekonomik çıkarlarını tehdit etmemesi ama Mugabe’nin Zimbabwe’sinin tehditkâr bulunması.

Medyada karşılık bulan propagandaya göre Mandela demokratik olduğu için iyi biriydi, lâkin Mugabe kötüydü çünkü o “otokratikti.” Oysa bu lafların yüzündeki yaldızı aldığımızda karşımıza Batı’nın ve beyaz elitlerin ekonomik çıkarları çıkmaktadır.

Güney Afrika’da toprak mülkiyeti konusunda hâlen daha hâkim unsur, ırk ayrımcılığı döneminde olduğu gibi, beyazlar. Toprakların yeniden dağıtımı süreci en iyi hâliyle kaplumbağa hızıyla ilerleyebildi. Zimbabwe’de ise toprak beyaz yerleşimcilerden alınıp siyah çoğunluğa verildi. Bugün Güney Afrika ekonomisi, beyazların ve Batı’nın hâkimiyeti altında. Mugabe ise ülkesinde ekonomiyi yerlileştirmeye, doğal zenginlikleri ve verimli varlıkları ülke halkının ellerine teslim etmeye dönük adımlar attı.

Batı, Mugabe’yi daha çok Batılı şirketlerin elindeki madenleri millileştirme planı sebebiyle şeytanlaştırdı. Bu plan uyarınca Batı’daki bir avuç zengin yatırımcı, ülkenin madenleri konusunda sahip olduğu aslan payını elinden çıkartmak zorunda kalacaktı. Batı medyasına göre, kendi halkına ekonomisinde önemli bir yer tutan bir şeyin mülkiyetini vermek akla hayale gelmeyecek bir adımdı.

Buna karşılık Mandela, Güney Afrika madenlerinin millileştirilmesine dönük çağrılara kulak tıkadı ve ekonomisinin sağlam temellerde idare edilmesi için gerekli ilke olarak Batı ve beyaz hâkimiyetine onay verdi.

2013’te Financial Times Güney Afrikalı lideri “Sahra-altı Afrikası’nın en büyük ekonomisinin güvenilen bir kâhyası olarak iş görüp katı bir para ve maliye politikası uyguladığı” için göklere çıkarttı. Çünkü Mandela, yabancı yatırımcıların kasalarına Güney Afrika madenlerinden ve tarımından elde edilen kârların akmasını, Afrika Ulusal Kongresi’nin madenlerin millileştirilmesini, toprakların yeniden dağıtılmasını öngören ekonomik adalet programının uygulanması ile beyaz elitlerin yoluna taş konmamasını güvence altına almıştı. Öte yandan millileştirme ve toprakların yeniden dağıtımı Mugabe’nin yegâne projesiydi.

Fakat Mugabe de Batılı işadamlarının çıkarlarını temsil ettiğini söylediği halkın çıkarlarının önüne koyup Mandela’nın uyguladığı katı maliye ve para politikasını benimseyince birden Batı’dan onay aldı ve sevilen bir ulusal kurtuluş kahramanı hâline geldi.

Gelgelelim bu sevginin ömrü fazla uzun olmadı ve Mugabe, başka bir yola girip toprak reformu programına destek olunca o sevginin yerini nefret aldı. Batı’nın Mugabe’ye yönelik aşağılayıcı tutumu, madenlerin kontrolünü halkın eline teslim edecek bir yerlileştirme programını yürürlüğe koyunca daha da sertleşti.

Neticede Mugabe, halkın ekonomik çıkarlarını savunan birine dönüşüp yabancı yatırımcıların ve beyaz sömürgecilerin güvendiği bir kâhya olmaktan çıkmasıyla birden kötü ve şeytanî bir figür hâline geldi. Sonrasında Mugabe, kurtuluş projesine gerçek anlamını kazandırıp halkına politik ve ekonomik egemenliği teslim edince Batı, buna ülkeyi aksi yöne dönmeye zorlamayı amaçlayan yaptırımlarla cevap verdi. Frantz Fanon’un da dediği gibi, “Bir sömürgeci ve emperyalist güç, bir halka bağımsızlık vermek zorunda kalırsa o emperyalist güç ‘bağımsızlık mı istiyorsun? Al bağımsızlığını da açlıktan geber” der.

Batı’nın açtığı ekonomik savaş Zimbabwe ekonomisini kaosa sürüklediğinde Batılı gazeteler, ekonomik güçlüklerin Mugabe’nin “yanlış yönetimi”nin birer sonucu olduğunu söylediler ama asla ABD’de çıkan finansal yardım alınmasına mani olan, ekonomik gelişimi durduran Zimbambe Demokrasisi ve Ekonomisinin Islahı Kanunu’na dönüp bakmadılar. Bu, Nazi işgali ve savaşın yol açtığı yıkımdan ziyade II. Dünya Savaşı sonrası mahvolan Sovyet ekonomisi konusunda sosyalizmi suçlayan yaklaşımları andıran bir yaklaşımdı. Batı medyası, bağımsızlığını elde etmiş Üçüncü Dünya hükümetlerine aynı standardı uyguluyor, yaptırımlara maruz kalan bir ülkedeki ekonomik güçlükleri yaptırımlara değil de yanlış yönetime bağlıyordu. Bu uygulamaya Venezuela’da da rastlıyoruz. Petrol zengini ülkedeki ekonomik sıkıntı, Batı medyasında ABD’nin Carakas’ın orta yerine bıraktığı, ekonomik savaş olarak imal edilmiş atom bombası dikkate alınmadan ele alınıyor.

Demokrat-otokrat karşıtlığı, esasen propaganda amaçlı bir icat. Batılı hükümetler ve medya, Batılı şirketlerin çıkarlarını koruyup destekleyen liderleri meşrulaştırıp kendi halkının çıkarlarını koruyan ve destekleyen, halkının gelişimiyle ilgili ihtiyaçlar üzerinde duran Castro, Kim Jong Un, Maduro, Xi Jinping ve Mugabe gibi liderleri şeytanlaştırmak için bu icadı kullanıyor.

Mugabe’nin toprak reformunu gereken hızda yürürlüğe koymadığından, ekonomiyi yeterince yerlileştirmediğinden tabii ki söz edilebilir ama bu noktada bu tür adımlara karşı olan Batılı hükümetlerin gücünü de dikkate almak gerekir. Öte yandan onun gerçek bir ulusal kurtuluş kahramanı olmadığını kimse söyleyemez. O, kendi ülkesinin yabancıların kontrolünde bulunduğunu, sözde bağımsızlığın sadece yerleşimci azınlığa mahsus olduğunu görmüş bir isimdi.

Stephen Gowans
6 Eylül 2019
Kaynak

Vahiy mi Devrim mi?



Son dönemde ev hizmetlisi olarak çalışmak için Güney Afrika’dan Kuveyt’e gidenler, birçok dindarın manevi ve ahlâkî açıdan yaşadığı iflasa tanıklık ediyorlar.

Yıllar önce Abdullah Esau isimli bir dostum alaycı bir ifadeyle şunu söylemişti: “En azından bizim ev hizmetlilerimiz, ahiret günü ‘bize kimse sünneti öğretmedi’ diyemeyecek. Hepsini yerde uyumaya, yemek artıklarını yemeye mecbur ettik.”

Polis beni ilkin lisede gözaltına aldı. Irk ayrımcısı rejimin ünlü güvenlik şubesi amiri Spyker van Wyk, bana o günlerde öyle bir şey söylemişti ki o söz uzun zaman aklımdan çıkmadı. Gençlik Eylemi isimli lise örgütünün parçası olduğumu gayet iyi bilen amir bana neden uzun cübbeler giymediğimi sormuştu. Ben de o noktada uzun cübbelerin polisin ilgisini neden çektiğini merak etmiştim.

Öte yandan bunun iki seçenekten birine mahkûm olduğumuz bir hikâye olmadığına inanıyorum. Allah ile samimi ve yoğun bir ilişki kurabilen, Allah’ın yarattığı tüm insanları dert edinen, maneviyatı yüksek çok sayıda kişi tanıdım. Ayrıca adalet, merhamet gibi insanî değerlere sıkı sıkıya bağlı olan ve politik menfaatlerin kanlı sunağında canlarını feda etmiş birçok insan gördüm. Dolayısıyla kanaatimce politik riyakârlıktan başka bir şey vaat etmeyen yol ile maneviyatla ilgili hayaller satan yol arasında bir yol olmalı.

Burada esasen daha temelli, köklü bir mesele var: din ve politika ya da vahiyle devrim ayrıştırılıyor. Oysa politika, en geniş mânâda insanlık tarihinin seyrini ve o seyre şekil veren güç ilişkilerini tayin etmektir. Fikirler, politik sonuçlarına dair farkındalık ve bilinçten neşet etseler de asla politik bir boşlukta biçimlenmezler. Bu, bilhassa İslam için geçerli olan bir tespittir. Bu vasfıyla İslam, dini ve politikayı bünyesinde cem etmiştir, dolayısıyla ilk Müslümanların verdikleri mücadelelerin teolojik sorunların derinlemesine ele alınmasını zaruri kılması asla şaşılacak bir gelişme değildir. Kur’an, Kurtuluş ve Çoğulculuk (Oxford: Oneworld, 1997) isimli çalışmamda aktardığım üzere, ezilenlerin kurtuluş sürecinde teolojik kategorilere başvurmaları mümkündür, ayrıca politika sadece güçlülerin oynadığı bir güç oyunu değildir, o tüm insanî faaliyetlere açık olan, kapsayıcı bir kategoridir. Bu mânâda politika, herkesin iştirak ettiği, güç temelli bir gerçekliktir. Tarihin oluştuğu bu süreçte din ve hayat, maneviyat ve politika arasındaki ayrımlar ortadan kalkar, tüm insana dair çaba ve gayretler onurlu ve hür hayatı yaşamak için hasredilirler.

Din olarak İslam bir hayat tarzıdır, nûsuklarsa dinin birer parçasıdır. Nûsuklar önemlidir ama asla bütünü ifade etmezler, gene de birer parçadırlar. Eğer ibadetimiz, hayatlarımıza ve insanların ızdıraplarına dokunmuyorsa o noktada dinin karar alıcıların bu adil olmayan sosyo-ekonomik yapılar dâhilinde teşvik edecekleri, güvenli birer parçası hâline gelirler. İslam dünyasında budünyayı ötedünyadan ayrıştırma teşebbüslerinin tek bir gönül telini bile titretmesi mümkün değildir.

Birçoğumuz, Müslüman militanların bu bağlantıyı bir biçimde istismar ediyor oluşunu nefretle karşılıyoruz. Oysa bu bağ, Ku’ran’da gayet sağlam bir biçimde kurulmuştur. Örneğin Maun suresi, yoksulun karnını doyurmayıp yetimlere kötü davrananları dini inkâr edenler olarak tarif etmek suretiyle dine dair ilginç ve farklı bir anlayış sunmaktadır. Bu sureden de görüleceği üzere din, Tek Tanrı’ya ibadet etmekten daha fazlasıdır, o aynı zamanda başkalarının çilesi ile ibadet arasında bağ kurmaktır.

Bu bağ Kur’an’da birçok kez karşımıza çıkar. Örneğin Kasas suresinde aktarıldığı biçimiyle Hz. Musa Medyen’de sürgünde iken Şuayb ismindeki yaşlı bir adam O’nu işe alır ve işe alma şartlarını aktardıktan sonra “Sana fazladan yük yüklemek istemem. İnşallah beni sâlihlerden [erdemli kişilerden] biri olarak bulacaksın” der. Aynı şekilde Beled suresinde Allah “iki yol”dan bahsetmekte, zor yola çok az kişinin revan olduğunu söylemektedir: “O dik ve zor yol, köleleri azat etmek veya şiddetli bir açlık gününde ailendeki bir yetimin ya da yerde sürünen sefalet içerisindeki bir yoksulun karnını doyurmaktır.”

Birçok “dindar”, asıl güçlüğü bu bağı kurmada, başkalarına hizmet etmede değil, “politika” konusunda çektiklerini söyleyecektir. Benim buna cevabım şudur: Yoksullukla yoksulluğu, zulmü besleyen sosyo-politik yapılar arasındaki bağı göremeyen her türden dindarlık biçimi, o yapıların güçlenmesine katkı sunar, dolayısıyla suça ortaklık ederler.

Bugün yoksul olmak parasız olmaktan daha fazlasını ifade etmektedir. Karar alma yetkisinden mahrum olmak da yoksulluktur. Bilgiye erişememek, toplumun gerçeklerini bilememek, ötekileştirilmek, toplumun kıyısına savrulup atılmak da yoksulluktur. Bu sebeple bizim Dominique Lapierre’nin Mutluluk Şehri romanında Max isimli karakterin “Noel Baba’yı oynamak” diye tarif ettiği şeyin ötesine geçip kapımızı çalan, TV ekranlarında bize bakıp duran veya kavşaklarda arabamızın camlarını silmek isteyen çocuklara bir dilim ekmek vermek dışında şeyler yapmamız gerekmektedir. 27 Ağustos 1990’da şehid edilen Latin Amerikalı piskopos Dom Helder Camara’nın sözünü aktaracak olursak; yoksulların, açların karnını doyurduğum zaman benim bir aziz olduğumu söylüyorlar ama yoksulların neden yiyecekleri olmadığını, açların neden aç olduklarını sorduğum zaman da komünist olduğumu söylüyorlar.” Dolayısıyla yoksulla, ezilenle dayanışma yolunu seçtiğimizde bizim adaletsizliği ve zulmü var edip onları sürdüren yapılara saldırmak zorunda olduğumuzu anlamamız gerekmektedir.


Neticede mesele, devrim ve vahiy arasında tercihte bulunmak veya politika yapıp yapmamak değildir, zira hepimiz zaten politika alanının içerisindeyiz. Mesele, bu bağlamda dinin politik amaçlar doğrultusunda kullanılıp kullanılamayacağı da değildir. Asıl mesele şudur: Hangi din kullanılacak, feodal ağanın dini mi yoksa köylünün dini mi? Ve bu din hangi amaçlara ulaşmak için kullanılacak, ümmet ve onun yegâne yurdu olan dünya için mi yoksa küçük bir sınıf adına sermayenin çıkarı için mi?

Ferid Esack

[Kaynak: On Being Muslim: Finding A Religious Path in the World Today, Oneworld Publications, 2004, s. 91-93.]