08 Mart 2024

Kız Kardeşlik, Zetkin ve Luxemburg


Bu yazıya, en sevdiğim fotoğraflardan birinden bahsederek başlamak istiyorum. 1907 yılına ait olan bu fotoğrafta Rosa Luxemburg (1971–1919), Enternasyonal’in Stuttgart’ta düzenlediği ikinci kongrede konuşma yapıyor. Yanında, ömür boyu arkadaşı ve yoldaşı olarak kalan Clara Zetkin (1857–1933) oturuyor.

Bugünlerde devrimci Yahudi kadınların Yahudi düşüncesi içerisinde nasıl susturulduklarını, bu düşünce geleneği içinde ve dışında nasıl algılandıklarını inceleyen bir proje üzerine çalışma yürütüyorum. Kaleme aldığım yazılardan biri de Luxemburg’la ilgili.

Ben, Luxemburg’la okulun ikinci yılında politik ekonomiye giriş dersinde, Marx’ın Kapital eserine hiç de mütevazı sayılamayacak olan o katkısını içeren önemli eseri Sermaye Birikimi üzerinden tanıştım. O günden beri Rosa, hayatıma ve düşünce dünyama bir biçimde, ara ara dâhil oluyor.

Onun zengin fikriyatı ve yazılarıyla ile bağ kurmak insana keyif veriyor.

Tüm eserlerini ciltler hâlinde düzenleyen proje yanında Verso, kişisel mektuplarını da yayımladı. Bu işin editörlüğünü Georg Adler, Peter Hudis ve Annelies Laschitza yaptı.

Mektuplar, onun mizah anlayışını, sıcaklığını, karanlık günlerini ve ayrıca arkadaşlarıyla olan karmaşık ilişkilerini ortaya koyuyor.

Hayatımı geçmişle gelecek arasında sıçrayarak, yaşam süreleri benimkine benzemeyen kadınlarla konuşarak sürdürüyorum. Ama bu müthiş kadınlara olan sevgim, eski zamanların romantizminden de “bekâr savaşçı kadın” denilen o duygusal ideale duyulan sevdadan da kaynaklanmıyor. Geçmişe yönelik, bazen takıntı hâlini alan tutkum, bugünümüz ve dünyayı daha iyi hâle getirmek için verdiğimiz ortak mücadelemiz konusunda bu kadınların bize neler öğretebilecekleri sorusuna cevap bulma arayışı içerisinde.

Zetkin ile Luxemburg arasındaki dostluk, birçok bakımdan aydınlatıcı ve öğretici. Sadece onların çok farklı kişilikleri ve politik tutkuları hakkında bilgi edinmekle kalmıyoruz, aynı zamanda hayatları boyunca yaptıkları çalışmaları ve eylem pratiklerini şekillendiren, birbirlerine olan bağlılıklarını da öğreniyoruz. Her iki kadın da Sosyal Demokrat Parti ve İkinci Enternasyonal’de büyük ölçüde merkezde yer alırken, farklı davaları savunuyorlardı ve kendilerine has gündemleri vardı. Luxemburg, kendisini feminist olarak görmüyordu; gene de kapitalizm ile ataerkillik arasındaki ilişkiyi analiz eden bir isimdi; Zetkin ise parti içerisinde kadınlar ve emek konusunu gündeme getiren en önemli isimlerden biriydi. Hatta o, 1910’daki Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nün kurucularındandı. İkisinin arasındaki dostluk ve yoldaşlık ilişkisi, onların hem hayatında hem de yürüttükleri çalışmalarda önemli bir yere sahipti.

Luxemburg ve Zetkin’le ilgili yazı yazarken, birbirlerine çok önemli bir şeyi kattıklarını fark ettim. Paylaştıkları bir amaç hakkında konuşsalar da konuşmasalar da birbirlerine destek ve cesaret verebilmişler.

Zamanımıza dönüp baktığımızda, feminist çevrelerde dönen kimi tartışmaların Zetkin ile Luxemburg arasında cereyan eden konuşmalardan çok farklı bir içeriğe ve biçimde sahip olduklarını görüyorum. Batıda, özellikle de İngiliz-Amerikan dünyasında feminizm (İngiliz bakış açısıyla yazıyorum ama Amerikalı kız kardeşlerle yaptığım görüşmelerde de benzer eğilimler ortaya çıkıyor) “siyasetsiz feminizm”e meylediyor. Başka mücadelelerle temas kurmadan, onların içinde olmadan, sadece kadın hakları tartışılıyor. Kadınların gündemleri, diğer her türden gündemden ari ve azade şeylermiş gibi ele alınıyor. Üstelik, “konu dışı” görülen kimi başlıklar, feminist çevrelerde gündeme getirilmiyor, davanın parçası kılınmıyor, onlar konusunda dil bir biçimde lâl oluyor.

Bu noktada şu soruları sorma ihtiyacı duyuyorum: “Kız kardeşlik diye bir şey var mı?” Varsa ne anlama geliyor?

Peki Zetkin ve Luxemburg, yirmi birinci yüzyılda kız kardeşliğimizin ilerlemesi için bize ne öğretebilir?

Gerçek şu ki, kız kardeşlik, hiçbir zaman apolitik olmadı. Kadınlar, yirmi birinci yüzyılda solun hak ve özgürlükler mücadelesinde birbirlerini destekliyorlar, tartışıyorlar ve birbirlerini eylem alanına itiyorlar.

“Kız kardeşlik diye bir şey var mı?” sorusunu Luxemburg ve Zetkin arasındaki yazışmalara bakarak cevaplamak mümkün. Başka örnekler de var. Bunlar dedikodu, sevgi sözcükleri, mizahi ifadelerin yanında, güncel siyasete dair tartışmalara yer veren yazı ve mektuplar. Oralarda, yürütülen kampanyaların başarısızlığı neticesinde oluşan hayal kırıklığından dem vuruluyor, dava için mücadele konusunda insanları cesaretlendirip onlara destek sunan ifadelere yer veriliyor.

“Kız kardeşlik” anlayışının siyasetten arındıranlar, kız kardeşlerimizle ilişkimizi dünden bugüne inşa eden ve herkes için sosyal adalet diyen çalışmalarımızı bugünde mümkün kılan köklü dostluklara zarar veriyorlar.

Bu söylediklerimiz, bugün kız kardeşlik açısından ne anlam ifade ediyor? Borçlu olduğumuz o uzun süreli dostlukların hakkını nasıl verebiliriz?

1. Feminizmi yeniden siyasallaştırmak ve bunu yaparak onu yeniden canlandırmak zorundayız. Bu bilinç, temelde kadın sorunlarının diğer sorunlardan ayrı olmadığını idrak eden anlayışın ürünüdür. Herkes özgür olana kadar kimse özgür değildir. Kız kardeş olmak, ezilenlerin, dilleri lâl edilenlerin, sesleri çıkmayanların yanında olmak demektir.

2. Kız kardeşliğin yeniden siyasallaşması, hepimizin aynı bakış açısına sahip olduğu ve aynı gündemleri paylaştığı anlamına gelmiyor. Mücadeleye dâhil olmak, dünyada olup biten her şey hakkında her şeyi bilmek demek de değil. Ancak kız kardeşliğin bu yeni yorumunun bir parçası olmak, size öğrenme pratiği açısından birçok fırsat sunuyor.

Onları doğrudan görseniz de görmeseniz de, önemsedikleri tüm konular hakkında konuşurken kız kardeşlerinizi dinleyin. Ataerkil normların sızdığı sosyal adalet kampanyaları yürüten bir kız kardeşiniz, iki duvara çarpa çarpa ilerlemek zorunda. Önce onun sözünü ataerkillik kesecek, ardından da o kadın, yanına gelip “bu yaptıklarının ve söylediklerinin feminizmle bir alakası yok” diyen kişi tarafından susturulacaktır. Kız kardeşinizi dinleyin, ne kadar çok yeni şey öğreneceğinize siz de şaşıracaksınız.

3. Kız kardeşliği yok etme tehdidi savuran kapitalist-bireyci feminizme karşı koyun. Dava, insanların sizin ait olduğunuz çabaya, zümreye ve fikirlere tümüyle ait olup ancak bu suretle konuşma imkânı bulduğu mekânlara hapsedilirse, eylemci, bir davaya belirli bir dönem bağlanan bir tüketiciye dönüşür. Birbirimize karşı konum aldığımız, büyük resmi görmekten vazgeçtiğimiz durumda hiçbir mücadele mevzi kazanmaz, hiçbir dava sonuç almaz. Diğer mücadelelerle bağını kesen bir mücadele asla zafere ulaşamaz, başkalarını düşünmeyen, dert edinmeyen hiçbir çalışma, kıymetli ve anlamlı bir başarılı elde edemez.

Kız kardeşlikten henüz vazgeçmiş değilim. Bunun en önemli sebebi, beni bugüne getiren, beni her gün eğiten kız kardeşlerime kendimi borçlu hissetmemdir. Bir dizi davayla ilişkiliyim ve onlara dair ne biliyorsam onlar sayesinde biliyorum.

Bu yazıya vesile olan fotoğrafa dönecek olursak; Clara, Rosa’nın konuşmasında kimi tespitlere katılsa da katılmasa da kürsüden indikten sonra ona sarıldığına adım gibi eminim. Hatta belki de ona şöyle güzel bir Alman birası ısmarlamıştır.

Zetkin’le Luxemburg arasında gördüğümüz bu kız kardeşlik ilişkisi yaşasın, yaşasın ki bir gün onların uğruna mücadele ettikleri herkesin adalet ve özgürlük mücadelesinin elde edeceği zaferi birlikte kutlayabilelim.

Dana Mills
22 Nisan 2018
Kaynak

0 Yorum: