06 Mart 2024

Çıktısını Almak


Eğitim, tarihsel süreçte ortaya çıkan üretim biçimlerine uygun formda insan yetiştirme konusunda, kurumsal anlamda önemli görevler üstlenir. “İstendik davranış oluşturma süreci” şeklindeki eğitim tanımında ideolojik bir zemin vardır ki o da istendik davranışın hangi amaca/sınıfa hizmet edeceğidir.

Bugün için 21.yüzyıl becerilerinin kazandırılmasını hedefleyen eğitim sistemi, neoliberal esnek çalışma düzenine uygun becerileri işaret eder ama bu beceriler, bireysel gelişim adı altında sunulur. Çağın becerileri, sömürü düzenine uygun bireylerin yetiştirilmesine yöneliktir. Bu noktada öğretmene yüklenen görev ise bu becerilerin kazandırılmasına “rehberlik” etmektir. Çağdaş eğitim anlayışı diye sunulan bu yaklaşım, birey merkezli olarak tanıtılıyor.

Bugün, öğretmenden beklenen “görev”, çağdaş eğitim yaklaşımı adı altında, sorgulayan bireyleri yetiştirmemesidir. Erdemin geliştirilmesi de istendik davranışlar arasında geçmemektedir. Bu yönüyle öğretmen, etki gücü kısıtlanmış ve icra ettiği mesleğe yabancılaşmış bir aşamadadır.

Kapitalist sisteme uygun bireyler yetiştirilmesi hedefi; sorgulamayan, itiraz etmeyen, kollektif bilinçten yoksun, toplumsal sorunlara duyarsız, rekabeti kariyer yöntemi olarak gören insan tipi idealiyle bütünleştiriliyor. Sömürünün sürebilmesi için eğitim, ideolojik işlev görevini yerine getiriyor.

Üretim ilişkilerinden bağımsız bir eğitim anlayışı düşünülemez. Bu yüzden MESEM sürerken onu etkin kılmak adına maket mezarlar başında, ölen yakını için sabır nasıl gösterilir eğitimi veriliyor. MESEM uygulaması çerçevesinde çalıştırıldığı iş yerinde yaşamını yitiren çocuklar var. Okullarda din kültürü grubu derslerinin yanında diğer ders müfredatlarının skolastik biçimde dönüştürülmesinin asıl nedeni, sömürüye rıza gösterip “kaderine (sömürüye)” boyun eğecek sınıfların yetiştirilmesi idealine uygun hareket edilmesidir. Aynı sömürü düzenine maruz kalan işçi emekçilerin çarpık kader algısı sonucunda yaşanan sınıfsal çelişkileri bireysel sayması, istendik davranış değişikliğiyle mümkündür. Bu yüzden laik eğitim, yaşam biçimi ilkesi değildir, aksine, işçi emekçi sınıf için gereken eğitim ve hak arama meşruiyetinin ilkesidir. Diğer türlüsü kimlikçi siyasettir. Bu savrulmanın yansımalarını sohbetlerde ve toplumsal içerikteki sosyal medya paylaşımlarına yapılan yorumlarda görmek mümkündür.

Tacize uğradığı için kolluk ve yargıya başvuran kapalı giyimli genç bir kadının, tacizcinin serbest bırakılmasıyla ilgili feryadına yapılan yorumlar, laiklik meselesinin kimlik siyasetine dönüştüğünün kanıtıdır: “Sen başını örtmeden önce düşünseydin, acaba hangi partiye oy verdin, bugün seçim olsa kime oy verir acaba...” vb. Programını ve kendini “sosyalist” olarak ilan eden partiler ve çevreler içindeki kadınların, disiplinden ve değerlerden kaçan yaklaşımların sonucu olarak, yoz bir sapma olan parti içi tacizi ifşa ettiği bir ortamda bu yorumlar, meselenin hangi boyutta olduğunu daha net açıklayabilir. Her şeyden önce, tacize uğrayan bir kadındır. Fabrikalarda greve çıkan kapalı giyimli kadınlar var ama sol yapıda olarak tanınan işçi emekçi sendikalarında laikliğin savunulduğu iddia edildiği halde sendika üyesi kadınlar arasında ne grev ne hak arama ne sınıfsal çelişki gündem ve talep olur. Bugün bu tıkanıklık bir çelişkiyi içerir. Kadınla erkeğin ortak mücadelesiyle kurulacak yaşam, yine sol sendikalarla engelleniyor. İşçi emekçi sendikaları, haremlik selamlık uygulamasına geçerek laiklik karşıtı olduğu ve karma eğitimin kaldırılmasını talep ettiği sendikalarla aynı hizaya diziliyor.

Eğitim sisteminin istendik davranışına uygun sosyal medya yorumlarından biri de bencilliğin ve duyarsızlığın sınıfsal açıdan hayata geçirilmesi. İntihar etmek için raylara inen kadını fark eden makinist, son anda treni durdurur. Bu habere yapılan yorumlar şu şekildedir: “Çantasını da takmayı unutmamış, evinde intihar etseydi, onun yüzünden gideceğim yere geç kaldım...” vb. Tüm yorumların birleştiği ortak tema: bireyin günahı/suçu. Artık sendikalar da üyesinin ilkesel taleplerine böyle yaklaşıyor: “Bu sizin bireysel tepkiniz, elbette haklısınız, ama bu konuda üyelerimizden herhangi bir talep yok ki, eşit işe eşit ücret ilkesini aşındırabilirsiniz, çünkü ‘özgür irade’ sahibisiniz, kadın üyelerimizin mücadelesiyle ilgili eleştiri hakkı sadece kadın üyelere aittir, bireysel yaşam tarzımız kırmızı çizgimizdir...” vb. İstendik davranış, sadece öğrencilerle sınırlı kalmıyor. Düzen, kendine uygun bir ideolojik aygıt üretiyor.

Öğrenci, sendika ve sol özelinde genel bir davranış tablosu çizdikten sonra öğretmenlerin genel durumunu incelemek gerekiyor. Bir milyon eğitim emekçisi var. Bir o kadar da atama bekleyen, özel eğitim kurumlarında çalışanlar mevcut. Atanmadığı için intihara sürüklenen, iş kazalarında can veren, sigortası yarım yatıp asgari ücretin altında maaş alan ücretli öğretmenler...

Eğitim fakültesi diplomasına sahip, staj yapmış, yazılı sınavı, mülâkatı ve güvenlik soruşturmasını geçmiş bir öğretmen, stajyer sözleşmeli öğretmen olarak istihdam ediliyor. Bu kadar aşamadan sonra bir eğitimciden geriye ne kalırsa...

Öğretmenlerin sorunlarını öğrenebilmenin yolu, sohbetlerde neleri konu ettiğinden yola çıkılarak gerçekleştirilebilir. Bitcoinden edilen zarar, borsa ve yatırımlardan beklenen “umut”, artan ev kiraları, yetmeyen maaş, kalabalık sınıflar ve okulların imkânsızlıkları, temel ihtiyaç olan barınma hakkından mahrumiyet-bir evinin olmaması, gıda ve beslenme yetersizliği, artan enerji giderleri ve yüksek faturalar; gelecek kaygısı, yalnızlık, sendikalara güvensizlik, umut ve güven krizi, yabancılaşma, depresyon, psikiyatrik sorunlar... Bunları aşma yanılsaması da antidepresan kullanımı, bireyci terapi merkezleri, taşlara-fallara-burçlara inanç geliştirilmesi, iddia ve bahis oyunları, tarikat şeylerinden umulan medet, alkol kullanımı ve alkol alınarak yapılan sohbetler, kitap okuma kulüpleri, gezi turları, tüketim, gösteri, uzmanlığı kendinden menkul YouTube kişisel gelişimcilerini ve psikologlarını izlemek, kendini eve kapatmak, kollektivizmden kaçış, postmodern yaşam biçimleri, kendi bedenine yönelmek...

Bugün öğretmenler özelinde bir istatistik çıkarılsa önemli bir oranının antidepresan kullandığı, terapi aldığı görülecektir. Genel kaygı bozukluğu başlığına giren rahatsızlıklar ilk sırada yer alacaktır. Güvencesizlik, mobbing ve mesleğe yabancılaştırılma bu rahatsızlıkların yaşanmasındaki önemli etkenlerdendir. Yaptığı mesleği sorgula(ya)mayan emekçi, kendi işine yabancılaşır. Bunun sonucunda da değer ve benlik algısı sarsılır.

Richard Sennett, Karakter Aşınması kitabında, esnek çalışma sisteminin işçide güvencesizliğe, otomasyon sistemiyle çalışan bir makinenin arıza verdiğinde onu kullanan işçinin ona müdahale edememesinin yabancılaşmaya ve karakter aşınmasına neden olduğunu tespit eder. Öğretmenlerin mesleki anlamda bugün yaşadığı durum da benzerdir.

Halk sağlığını savunduğunu iddia eden hekimler birliğiyle hiçbir eğitim sendikasının, eğitim emekçilerine yönelik destek ve çözüm odaklı çalışması bulunmuyor. Onlar da sorunu bireysel olarak ele alıyor. Yürütülecek terapinin sömürü düzenine karşı bilinç, ilke, güven, umut ve değer desteği olduğunu biliyorlar. Kaçtıkları şey/gerçek neyse emekçilerin ruh sağlığını bozan da aynıdır.

Asıl terapi, sınıf mücadelesi vererek yayılan depresyonun alt edilmesidir. İnsan; umudu, güveni, aidiyeti bulduğu mücadelede ne yalnızlık anomisine ne de depresyona düşer. İstendik davranış değişikliği sömürü düzeni lehine işlerken sendikalar ve sol da yaşam biçimciliği, kimlikler savunusu, liberal demokrasi alanına savrularak, düzenin ideolojik aygıtına dönüşüyor.

Sol da sendikalar da aileye savaş açıyor, onu yok etmek istiyor. Her ne kadar feodal özellikler taşısa da toplumsal bütünlüğün çekirdeği ailedir. Bu anlamda, bütünlükleri parçalamaya çalışmak, olsa olsa sömürüye hizmet etmektir. Aile, düzene karşı güçlendirilmesi gereken alanlardan biri olup mücadele yönünde geliştirilmelidir. O küçük aile parçalandığında, mücadelenin kalesi olan büyük aile de yok olacaktır. İşte o zaman, sendikalar da sol da bireyler toplamına ve sosyal kulüplere dönüşecektir, dönüşüyor da. Bunun sonucunda da okullar da eğitimcilerin evi olma özelliğinden çıkarılacaktır. Eğitim emekçisi de okuluna, öğrencisine, meslektaşına, mesleğine, veliye, en nihayetinde kendine yabancılaşacaktır.

Tüm bu süreç, emperyalizmin ajandası gereği, kronolojik olarak işliyor. Biz bireyler toplamı değil, işçi emekçi halk sınıflarıyız. Bizi boşluğa düşmekten kurtaracak olan da emeğimizin gücünden ve meşruiyetinden gelen birlikteliğimizdir. Öyle bir mücadele hattı oluştuğunda, işçi emekçi için “yalnızlık/depresyon” da kalmadığı gibi, bütün mücadele insanlarını her an kendi şahsında yaşatarak, bilinci ve bedeniyle surları güçlendirilmiş bir kale görevine evrilecektir. O surları örecek olan da sınıf mücadelesi yürütecek/yürütmesi gereken yapı, çevre ve sendikalardır. Ya mücadele edip ayakta kalacağız ya da düzene teslim olup boşlukta savrulacağız. Üçüncü bir yol yok ve en başta kendimiz için bu tercihi bilinçli şekilde yapmak zorundayız. Boşluk, her gün biraz daha genişledikçe o alanı sömürü dolduracaktır. İntiharın, depresyonun, kaygının, güvencesizliğin, değersizliğin, umutsuzluğun, güvensizliğin tek çözümü, sömürü düzenine karşı birlikte mücadele vermektir.

Her dersten ve müfredattan yaşam bilgisi ve sorgulama becerisine katkı sağlamak, eğitimciler olarak bizim elimizde. Ne öğrencilerin sorunlarına ne de kendi gerçeğimize sırt dönebiliriz. “Beni ilgilendirmiyor” diye dert etmediğimiz her sorun, doğrudan bizi ilgilendiriyor. En başta sorulması gereken sorulardan biri şu olabilir: Kendimize fayda “sağlayamayacaksak” öğrencilerimize nasıl fayda sağlayabiliriz? Sitem edip çözümünden uzaklaştığımız her sorun bizi biraz daha çürütecektir. Mücadele etmek, her ne sebep gerekçemiz olsa da tek çözüm yolumuz.

S. Adalı
6 Mart 2024

0 Yorum: