26 Mart 2024

,

Paratoner


Bugün CHP, seçim sathına “daha güçlü Türkiye” sloganıyla çıkıyor. Onun kuyruğuna tutunarak varolmayı seçmiş olan sosyalist hareket de aynı dile başvuruyor. Bu slogan, esasında Türkiye’nin verili hâliyle güçlü ve zengin olduğunu söylüyor. “Daha güçlü” olacak ülkenin daha önce güçlü olması gerekiyor.

Sol, bu slogan şahsında, başka bir kattan, başka bir yerden konuşuyor. Yoksulun, işçinin, ezilenin yanında değil, başkalarının kıyısında düşünüyor. Çünkü o gücün bu kesimlerle bir alakası bulunmuyor. 

Özellikle pandemi yağmasından beri ezilenin, işçinin ve yoksulun “toplam güç”teki payı iyice azalmış durumda. Bu gerçeği bilen sosyalist hareket, CHP’nin kuyrukçusu olmanın bedelini ödüyor. Bu hâlinden gayet memnun görünüyor. Yoga yapmayı devrimci yol olarak gördüğüne göre, demek ki bu hâlde olmayı kendisi istemiş.

“Daha güçlü Türkiye” sloganı ve yürütülen seçim çalışması, örtük olarak, AKP’yi övüyor, yüceltiyor, “Sağol, buraya kadar getirdin, ülkeyi büyüttün, güçlendirdin, bundan sonrası bizde” demiş oluyor. CHP, AKP’yi öne çıkartacak, belirgin kılacak, iri gösterecek bir fon olmanın ötesine geçemiyor. Sermaye ve devlet, bu iki aparatıyla birlikte yürüyor.

Bunun sebebini, Engels’in bu tür solcuların ecdadı olan Fabyusçularla ilgili yaptığı şu tespitte aramak gerekiyor:

“Fabyusçular, bir avuç kariyerist olarak, toplumsal başkaldırının kaçınılmaz olduğunu görüyorlar, ama bu büyük görevi eğitimsiz proletaryaya veremiyor, dolayısıyla ona öncülük edemiyorlar. Fabyusçuların faaliyetlerine asıl yön veren unsursa devrim korkusudur. Sonuçta onlar, gayet eğitimli insanlardır. Bu ekibin bağlı olduğu sosyalizm, belediye sosyalizmidir. Ona göre üretim araçlarının sahibi olması gereken millet değil, komündür (belediyedir). Her hâlükârda çıkış noktası olarak alınması gereken odur. Onlardaki sosyalizm, burjuva liberalizminin en uç ve doğal sonucudur.”[1]

Bu gelenek, CHP’de ve stepnesi TİP’te güncelleniyor. Muhtemelen TİP yönetim kurulu ve CEO’su, bir ara toplanmış. Gezi ile birlikte CHP’ye kanalize edilen orta sınıf, kentli, plaza çalışanı, yüksek maaşlı “aristokrasi”nin temsilcilerini karşılarına oturtmuş. Onlara, “siz nasıl bir CHP görmek isterdiniz? Nasıl bir CHP’ye oy verirdiniz?” sorularını yöneltmiş. Bu alınan cevaplara göre TİP’in ideolojisini ve politikasını biçimlendirmiş. Muhtemelen parti, böylesine basit bir işlemin ürünü. Düzen demiş ki, “bizim bu muhalif kitleyi absorbe edebilmemiz için CHP’nin kimyasıyla oynamamız gerekiyor. Ama bu, zor bir iş. Oynarsak, elimizde CHP kalmaz. O zaman başka bir parti kuralım.” Bunun ardından, gidip kendi yetiştirdiği elemanı Kemal Okuyan’ın kapısını çalmışlar. Hikâye, basitçe bu şekilde ilerlemiş gibi görünüyor.

* * *

Bugün sosyalist hareketin içeriğini ve biçimini “toplumsal başkaldırı görevini eğitimsiz proletaryaya vermek istemeyen küçük burjuvalar” tayin ediyorlar. Onların ilerleyişinden de yürüyüşünden de devlet ve sermaye gayet memnun.

“Ülkeyi daha büyük yapmak” isteyen bir CHP varsa ona uygun, ona teslim olmuş bir sosyalist hareket, illaki olmalı. Bugün TİP, TKP, ÖDP vs. adayları, en fazla, ranttan ve rantın halka üleştirilmesinden dem vurabiliyorlar. Halka bu şekilde yalan söylüyorlar. Onu kandırabileceklerini düşünüyorlar. Örtük olarak efendilerine hizmet ediyorlar. O rantın ve sosyal yardımların maddi kaynağına ve maddi zeminine hiçbir şey söylemiyorlar. Orada duran hükümeti allayıp pulluyorlar. AKP’nin bir zenginlik ürettiğini, tek sorunun, bu zenginliğin sınırlı sayıda elde toplaşması olduğunu söylemiş oluyorlar. Halkı politik irade değil, tüketim nesnesi ve basit bir piyasa aparatı olarak görüyorlar. Fabyusçuluktaki sömürgecilik, bu anlayışta güncelleniyor.

Bunların atası olan TKP’liler, otuzlarda Dersim katliamıyla ilgili yazdıkları bildiride, halka yönelik katliama değinmiyor, zulümden ve kıyımdan bahsetmiyor, sadece toprakların askerin eline geçmesi yerine halka dağıtılmasını istemekle yetiniyor.[2] Bu sol sömürgecilik de Fabyusçu geleneğin bir ürünü. Çünkü onlar, medenileştirme misyonuna inanıyorlar ve sömürgelerin gelişimini piyasalar için çok önemli görüyorlar.[3] 

Türkiye sosyalist hareketindeki izlekleri ve seyri anlamak için bu sömürgeci fikriyatı lime lime edip sorgulamak gerekiyor. O dönemde TKP’nin “her şey de askerin elinde, olmaz ki canım!” eleştirisi, bugün Erdoğan’a yöneltiliyor. Esasında Erdoğan ve partisi, TKP gibi sol partilerin asr-ı saadet dönemi olarak gördükleri otuzlarda CHP ne yapıyorsa onu yapıyor. Çünkü devlet ve sermaye, yapmasını istiyor. Sola, devleti ve sermayeyi gizleyip Erdoğan’ı karalama görevi düşüyor.

Karl Marx’ın, kral ve burjuvazi arasında kurulan ilişkiye dair sözleri bugüne de ışık tutuyor. Bugün “burjuvazinin sol kanadı”na sarılmış olan SDP ve Halkevleri türü sosyalist örgütler, bu alıntıda “kral” kelimesi yerine Tayyip Erdoğan’ı koyuyorlar:

Burjuvazi, kendi idaresinin sorumluluğunu üstlenmeksizin, idareyi elinde tuttuğu, burjuvazi ile halk arasında duran kukla bir yönetimin burjuvazi için hareket edip bir tür perde işlevi gördüğü döneme geri dönmek isteyebilir. Bu dönemde iktidarda, eskiden olduğu gibi proletaryanın burjuvaziyi hedef aldığında yumruğunu salladığı, başında taç bulunan bir kral vardır. Günah keçisi olarak iş gören bu krala karşı burjuvazi, o günah keçisi başa bela olduğunda ve kendi başına iktidar olmaya çalıştığında güçlerini proletarya ile birleştirir. Burjuvazi, kralı kendisini halka karşı korusun diye bir tür paratoner olarak kullanabilir, aynı şekilde o, gene kendisini krala karşı korusun diye halkı bir tür paratoner olarak kullanabilir.”[4]

Sosyalist hareket, o paratonere yalandan saldırınca burjuvaziye saldırmış olmuyor. AKP şahsında burjuvaziyi hedefe almıyor. Onun iktidarıyla hesaplaşmıyor. Güç ve ilerleme masallarına kanıyor. Paratoneri ve işlevini büyütüyor. O güce ve ilerlemeye bakıyor.

Mahirleri o samanlıkta devlete teslim eden, mahkemede onların toplumun ilerlemesine karşı olduğunu söyleyen Ertuğrul Kürkçü, o nedenle hâlen daha sosyalist hareketi yönetebiliyor. “Daha güçlü Türkiye”, sosyalist hareketin de benimsediği bir lafız. O, her durumda ve olayda burjuvaziyi paranteze, koruma altına alıyor, yüz yıldır burjuvazinin gücüne ve ilerlemesine iman ediyor. Başka da bir şey yapmıyor. O güce ve ilerlemeye edebi ve sanatsal süsler iliştirmekten başka bir işe yaramıyor.

* * *

Bugün o rantın ve sosyal yardım siyasetinin ardında dökülen tere ve kana sosyalist hareket, hiçbir şey söylemiyor. Çünkü Akkuyu’daki nükleer santralinde çalışan üst düzey yöneticilerden biri, bir sosyalist partinin üyesi, ama bu kişinin o “sicil”le öylesine stratejik bir yere nasıl girdiğini kimse sorgulamıyor. En fazla o kişi, santralde “menenjit salgını” haberi yaptırabiliyor.

Misal, hapishaneden çıkıp bu ülkenin en stratejik kurumlarından biri olan nüfus müdürlüğüne bankamatik memuru olan “devrimci”, nasıl oluyorsa, canı sıkılınca iş değiştiriyor ve Fethullahçıların çiftliği olarak kurulan aile bakanlığına girebiliyor. Bu bağları kimse tartışmıyor. Bireyin üzerine kutsal bir hale geçirildiği için kimse ona tek laf edemiyor.

Gücün ve ilerlemenin önündeki yegâne engel olarak gösterilen Erdoğan, hâlinden memnun. Bir zamanlar kendisinin de ifade ettiği gibi, o bir “paratoner”. Asıl hedeflere yıldırım düşmesin diye var. “Daha güçlü Türkiye” söylemi, o gücün ve ilerlemenin içeriğine tek laf etmiyor. Onu paranteze, koruma altına alıyor. Yani her karış toprağın emperyalistlerle ilişkiler dâhilinde madenciliğe açılmasına sosyalistler de dâhil tüm sol tek laf etmiyor, sadece bir iki kaza olunca onu Erdoğan’a bağlamakla yetiniyor. Çünkü bu ülkede solun maddi imkânlarını TMMOB gibi yapılar yönetiyor. Onlar ne derse o oluyor. Mimar-mühendislerin inşaat rantına, maden mühendislerinin topraktaki emperyalist maden işgaline ses etmesi mümkün değil. Bu ülkede Klaus Schwab eleştirisi yayınlayan “sosyalist” sitenin bir üyesi, çalıştığı şirkette o Schwab adına şirketlere yeşil dönüşüm lisansı dağıtıyor mesela. Bu ülkede TKP gibi örgütler, yayınlarında “kıyma ateş pahası!” diye haber yapıyor ama bir yandan da “insanlar böcek yesin, et yemesin” diyen “bilimsel” raporları yayınlıyor. Böcek yenmesini savunan veganları baş tacı ediyor.

Cem Karaca’nın “Sahibi Geldi” isimli bir şarkısı vardı. İstanbul’a göç sonrası, özellikle Leman gibi dergilerde yankı bulan, köylü halkı aşağılayan dili eleştiriyordu. “Duvara astığın çorapların, altına aldığın kilimlerin sahibi geldi” diyordu. Küçük burjuvazi, o süreçte kendince tarif ettiği, o tarifle birlikte belirli bir mesafede tuttuğu köylülüğün gerçek varlığıyla tanıştı. Ona olan kini büyüdü. Devletin ve sermayenin gücü ve ilerleyişine bu kin üzerinden bağlandı. İşçi-köylünün iradesi, bugün işte bu sınıfsal kinin saldırısı altında. Teoriden, ideolojiden ve politikadan tasfiye ediliyor. Asıl mesele bu.

Eren Balkır
27 Mart 2024

Dipnotlar:
[1] Frederick Engels, “Engels to Friedrich Adolph Sorge”, 18 Ocak 1893, İştiraki.

[2] Eren Balkır, “Hibrit”, 5 Mayıs 2017, İştiraki.

[3] Jessica Whyte, “Fabyusçular ve İmparatorluk”, 2019, İştiraki.

[4] Karl Marx, “Paris’te Çıkan Réforme Gazetesinin Fransa’daki Durumla İlgili Görüşleri”, 2 Kasım 1848, İştiraki.

0 Yorum: