04 Mart 2016

,

Bêkes



“Kimse ‘Sur’da insanlar katledilirken Diyarbakır oturuyordu’ diyemeyecek. Böyle bir onursuzluk yaşanmayacak.”

Sur’a yürüyüş çağrısı öncesi Selahattin Demirtaş, bunları söylüyordu. Demirtaş bu sözüyle, esasen Bir tür “dostlar alışverişte görsün” siyaseti öneriyordu. Yürüyüş ise sosyal âlemde geçmişe ait Newroz görüntüleriyle gizlenmeye çalışılsa da beklenen yoğunluk ve güçte geçmedi. Demirtaş, bunun üzerine, birkaç sene öncenin sivil Cuma’sına atıfta bulundu.

Küçük burjuva siyaset, tüketim üzerine kurulu. Elde kimi kazanımlar ve birikim mevcut ise kısa vadede onu tüketmeye bakıyor.

Sivil Cuma çağrısı yapıldığı dönemde politik bir anlamı ve içeriği haiz iken, bugün zevahiri kurtarma faaliyeti olarak işgörüyor. Kimi çevreler, bu çağrıyla “dinin siyasete alet edilmesi” diyerek alay ediyorlar. Çeşitli temsilcilerin ağzından dini hakir gören tutum, bir anda başka bir şeye dönüşüyor. Geçmişin sivil Cuma’sı, bugün en fazla, sivil olmayan gençlerin karşısına çıkartılıyor.

Dini de milleti de hakir görmenin birey siyaseti ile bir alakası var. Temel mesele, belki de yukarıdaki resimde yer alan, seçim dönemine ait yazılamada.

Akıl-beden bütünlüğünde, burjuva bir kurgu olarak bireye abanılmasında bir hinlik var. Birey dışı güçlerin devlet ve burjuvazi eliyle, bu şekilde tasfiye edildiğini görmek gerekiyor. Atatürk, tarihte yaşamış kişiden farklı, devletlû bir kurgu ise, bunun muadilini üretmekte ciddi sakıncalar var. Ezilenlere-sömürülenlere onların devlet ve burjuvazi ile aşık atabileceklerini öğütleyenlerde devleti ve burjuvaziyi görmek gerekiyor. Devlet ve burjuvazi, fazlayı, harici, öteyi, dışarıyı düzlemek, ezmek zorunda.

Geçmişte sivil Cuma’da, dağda, barikatta devletin ve burjuvazinin harici, dışı, ötesi var diye bunlar, bir anlam ve kitle ve tarihsel derinlik kazanabiliyordu. Atatürk, yüzyılın ilk çeyreğindeki tüm harici, dış, öte dinamiklerin boğulmasının timsali ise eğer, kurtuluşu ona benzemekte, arada kurulacak muhabbette aramamak şart.

Kişinin burjuvazinin bahşettiği vasıflarını savunma noktasına geldiğinde, mikrofona bilhassa eğilip, bir yerlere mesaj verme kaygusuyla, “Ulu Önder Atatürk” demesi kaçınılmaz. Küçük burjuva siyaset, devletin ve burjuvazinin havuç ve sopası ile birlikte cisimleşiyor. Tüm varlığı o havuca ve sopaya tabi.

Demirtaş, bu küçük burjuva siyasetin açmazını kendi partisi üzerinden şu şekilde izah ediyor:

“Bu durum ahlaken ve vicdanen olup bitenlerden rahatsız olan Türklerin ve Kürtlerin mevcut durumu onayladığı anlamına gelmiyor. Nasıl, nerede, ne zaman tepki vereceğini bilmiyor insanlar, bir örgütsüzlük durumu ve bununla bağlantılı olarak bir öfke ama öfkesini dışa yansıtamamış olmanın verdiği bir çaresizlik psikolojisi var. İnsanlar bütün bu katliamlar olurken izliyor olmaktan dolayı üzgünler, tepkililer ama bunu bu kadar büyük bir baskı ortamında, AKP terörünün her tarafta hâkim olduğu bir ortamda nasıl kanalize edeceklerini bilemiyorlar.”[1]

İnsanların tepkilerini kanalize edeceği bir partinin olmadığından şikâyetçi Demirtaş. HDP’nin bir parti olmadığını, siyaset yapmadığını ikrar ediyor. Döne dolaşa, Tayyip Erdoğan’a kilitlediği müsamere siyasetinde masanın devrilmesinden bahsediyor. Oysa Cemil Bayık, savaş kararının Ekim 2014’te alındığını söylüyor. Bireyin ve vasıflarının zaviyesinden bakıldığında, gerçek bulanıklaşıyor. Neticede devrimci, en çok gerçeklere ihtiyaç duyuyor.

Peki HDP neden parti değil? Cevabı gene Demirtaş veriyor:

“Bütün bu ektikleri rüzgârın bir fırtınaya dönüşeceğini ben okuyorum, görüyorum. Biz bunu önlemeye, durdurmaya çalışıyoruz.”

Yani barışı hakaret gören gençlerin rüzgârını kesmenin öteki adı HDP. Rüzgâr estiğinde HDP boşa düşüyor. Değersizleşiyor. O, Demirtaş’ın ağzından çıktığı biçimiyle, rüzgârın fırtınaya dönmemesi için var. Demek ki burjuva birey kurgusuna boğulmuş, kapatılmış bir siyaset ve ideoloji yönetiyor HDP’yi. Onun dışındakilerin tasfiye edilmesine ses edilmiyor.

Demirtaş, bu sebeple, devlete “yasak ve ablukayı kaldırın, bir daha hendek ve barikat olmasın” teklifini getiriyor. Tasfiye süreci, dipten derinden küçük burjuva siyasetçiler dolayımıyla, onlar eliyle işletiliyor.

Davutoğlu’nun Mardin’de açıkladığı raporda Sur-Cizre hattına yönelik öneriler sıralanıyor. Bu önerilerde devletin “terör”ü mücbir sebep, bir tür doğal afet olarak gördüğü anlaşılıyor. Mahmut Alınak’ın dediği doğru ise, Sur’a yürümeyen, çayını kahvesini yudumlayan HDP’liler de aynı şekilde görüyorlar. Kürd, sırf burjuva siyaset sebebiyle bêkes.

Burjuva siyasetinin bir tür mülkiyet ve rekabet anlayışı üzerinden alt katmanlara sirayet ettiğini görmek gerekiyor. Devrime içrek, devrime dair ne varsa bu nedenle sahipsiz (bêkes) kalıyor.

Örneğin bir örgüt, İstanbul’da karakola saldırınca bir başka örgüt, aylardır geçmediği haberi sosyal âleme düşüyor ve barikatlarda kendisinin de olduğunu söylüyor. Sadece rakiplerini, siyasetin mülk sahiplerini gören bir anlayışın ne o barikata ne de kavgaya hayrı oluyor.

Devlete ve burjuvaziye öykünen, mülkiyetçi ve rekabetçi siyasetten kurtulmak kolektif mücadele için farz.

Eren Balkır
3 Mart 2016

Dipnot:
[1] Demirtaş Röportajı, 27 Şubat 2016, Demokrat Haber.

0 Yorum: