13 Haziran 2025

, , ,

Devlet, Teknoloji, Küçük Burjuvazi



“Teknoloji masum, saf, temiz, iyi, asıl sermaye kötü. Teknolojiyi olduğu gibi alabiliriz” diyen solcu, Kemalist devlete ve cumhuriyete de aynı şekilde yaklaşıyor. Teknolojiye yönelik bu arındırma ve tapınma pratiği, küçük burjuvanın tavuğuna kış dememekle ilgili. Sosyalist hareket, küçük burjuvanın politik varlığının güvencesi haline gelmek istiyor. Sürekli ona sesleniyor, onun hassasiyetlerine oynuyor, küçük burjuvayı devlet ya da sermaye adına gütmeye çalışıyor. Kendisi güdülüyor.

Devlet ve teknoloji, birlikte ele alınıyor. Sınıflar mücadelesinden ari, muaf ve azade kılınan devlet ve teknoloji, tüm masumiyetiyle sahipleniliyor. Esasında sahiplenilen, bunların ardındaki küçük burjuvadır.

Yapay zekâya dair övgü, onu programlayan akla ve o aklın asıl sahibine övgüdür. O aklın sınıflar mücadelesindeki konumu, mevzii, elindeki silahlar, savaştaki safı sorgulanmaz. Devlet ve teknoloji, basit bir teknik pratik meselesi değildir. İdeolojik boyutuyla birlikte ele alınmalıdır.

Bugün yapay zekâya görsel, afiş, film vs. hazırlatan sol örgütler hiçbir yaraya merhem olamazlar, bunlardan işçi sınıfına ve ezilen halklara zerre hayır gelmez.

TKP’lilerin yapay zekâ ile hazırladıkları filmler, diğer filmlerinden daha başarılı. Bu başarının sebebi, bu küçük burjuvaların gerçeklikle alakalarının kalmamış olmasıdır. Yıkım sürecinde efendilerinden rol ve görev dilenenler, verili gerçekliği idealizmle ve gerçeklikten kopuk hayallerle karşılıyorlar. Bunların askeri nizama göre örgütlenmiş, kurulmuş, uygun adım yürütülmüş cumhuriyette sosyalizm, eşitlik ve kardeşlik bulmaları da bu hayalcilikle alakalı. Küçük burjuva, gerçekliği değil, kendi yanılsamalarını seviyor. Bu yanılsamalar uyarınca cumhuriyetteki makinelik, makineleşmiş cumhuriyet seviliyor. Kir, pas, çapak olarak işçiye herkes düşman oluyor.

Sermaye-demokrasi veya devlet-cumhuriyet üzerinden düşünenler, burjuvazinin nesnel, saf, masum, yüce birikiminin hangi kısmını alacaklarını tartışıyorlar. Hepsi de burjuvazide ortaklaşıyorlar. Burjuvazinin sermaye-demokrasi birikimini masumlaştıranlarla, devlet-cumhuriyete dair birikimini masumlaştıranlar arasındaki yarış, hiçbir yere varmıyor. Sadece burjuvazinin mekânını genişletiyor, zamanını uzatıyor.

Burjuvazi, küçük burjuva solcular üzerinden, kendisini aşan kurguları ve tasarımları işgal ediyor. Burjuvaziyi aşan her düşünce ve pratik, burjuvazi önünde diz çöküyor. Devlet ve teknolojinin saf, masum ve temiz olduğu, bu düzlemde dillendiriliyor.

Bugünkü teknolojinin arkasında hem liberalizm hem de faşizm var. Köle sahibi Amerikan başkanı, “bir zenci köle kim ki bana yemek yapacak?” diyor, onun yemeğini getirdiğini görmemek için mutfak asansörünü icat ediyor.[1] Bu icatların ardındaki sınıfsal aklı sorgulamayanlar, bugün teknolojiye tapınmak için ayinler düzenliyorlar.

Bugünün küçük burjuvası, akşam evine yemek getiren işçinin yüzünü görmek istemiyor. O işçiye kaskını çıkartmamak öğretiliyor. O küçük burjuva, çocuklarını teknolojiye hâkim mühendisler olarak yetiştiriyor.

TKP, Kadıköy gibi yerlerdeki belediye seçimlerinde bir temizlik işçisini ya da kâğıt toplayıcısını değil, o ilçenin dönüşümünden rant sağlayacak mühendisi, mimarı ve avukatı aday gösteriyor.

“Teknoloji bir araç ve hiçbir araç, yoktan varolup maddîleşmez. Hepsi de iktidar eliyle biçimlendiriliyor, onun elinden çıkıyor.”[2] Bugünkü büyük teknoloji şirketlerinin arkasında Pentagon ve NATO var. O şirketlerin komünizmi getireceğini sanan alıklar, bilerek ya da bilmeyerek, NATO’ya uşaklık ediyorlar.

Solcuların hazırladığı yapay zekâ videolarından birinde yapay zekânın kimseyi işsiz bırakmadığından, onun ve robotların masum olduğundan, asıl sorunu kapitalizmin yarattığından bahsediliyor. İlk bakışta masummuş gibi gelen bu cümleler, ardında küçük burjuvaya yaranma çabasını saklıyor. “Robotlarla komünizmi inşa etmek mümkün” diyen TKP’liler, o robotların sahiplerine ve içindeki fikre hiç itiraz etmiyorlar. Burjuvazinin ebedi ve her şeye hâkim güç olma iradesi, komünizm masallarıyla ambalajlanıyor. Kentsel, yeşil ve dijital dönüşüm, o masallarla karşılanıyor. Dönüşümlerin ardındaki sınıfsal güçlere hizmet ediliyor. “Teknik aydınlar”, kendilerinin sorgulanmalarını hiç istemiyorlar.

Stalin, teknik aydınların rolünü sorguluyor. Bu sorgu, teknik aydınların kolektifin, halkın ve sınıfın çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını gözetmesiyle alakalı. Stalin, “teknik aydınlar kolektifin iradesine teslim olmuyorlar” diyor.[3]

Kendisiyle söyleşi yapan Wells, esasında bir tür ajan olarak faaliyet yürütüyor. Stalin’in ve sosyalizmin insanı, daha doğrusu, küçük burjuvaziyi ezdiği üzerinde duruyor. Küçük burjuvayı Stalin’e ve sosyalizme düşman etmek istiyor. Bugünkü sol, Wells gibilerin başarılı olduklarını gösteriyor.

Küçük burjuva, kabileci bir anlayış üzerinden, kendisini “insan”, geri kalanı “yaban” olarak kodluyor. Kentsel, dijital ve yeşil dönüşüm, yabana karşı savaş olarak görülüp meşrulaştırılıyor.

Bugünkü TKP gibi reformist partiler, o Stalin’e ve sosyalizme karşı küçük burjuvayı savunuyorlar. Tüm pratikleri, küçük burjuva için sosyalizmin çapaklarını, dikenlerini temizlemek. Bunlar, Gorbaçov’un çocukları…

Bu tür küçük burjuva partiler için Marx’ın Sanayi Devrimi sonrası icat edilmiş tüm teknolojinin işçi sınıfına karşı yürütülen savaşın bir parçası olduğuna dair tespitinin bir önemi yok. Bunların görevi, teknolojiyi, küçük burjuva meslekleri, devleti vs. sınıflar mücadelesinden ari, bağımsız bir yere taşıyıp yüceltmek, dokunulmaz kılmak.

Kapitalizmde dipten derinden, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki gerilim hüküm sürüyor. Üretimin toplumsallaşması ile mülkiyetin özelleşmesi arasındaki gerilim, bu gerilime eşlik ediyor. Kâr oranlarının düşme eğilimi, sermayeyi belirli adımlar atmaya itiyor. Üretimin toplumsallaşması karşısında mülkiyetin özelleşmesinin boşa düştüğünü gören burjuvazi, belirli şeyleri “kamulaştırıyor”, böylelikle halk kitlelerini susturuyor, oyalıyor. Cep telefonlarının halkı tuz buz edeceğini, kişileri robotlaştıracağını iyi biliyor.

Kapitalizm, bugün tüm üretimi robotlara yaptıracak imkân ve beceriye sahip. Ama bunu istemiyor. İsteyemiyor. Kâr, halen daha işçi sınıfının sömürülmesi ile ilgili bir meseledir. Belirli bir dönem parayı döndürmek için teknoloji, silah teknolojisi, bilgisayar teknolojisi gibi alanlara yatırımlar yapılabilir. Veri, önemli bir ekonomik unsura dönüşür. Kıymetlenir. Bugün solcuların ayıla bayıla kullandıkları aplikasyonlar, veri avcılığı ve kitlesel kontrol içindir.

Bazı küçük burjuvalar, bu gelişmelere bakıp komünizm hayallerine kapılabilir. Ama meseleye bugünde, bugünün gerçeğinde bakmak gerekir. Bugün de teknoloji, Marx’ın dediği gibi, “işçi sınıfına karşı yürütülen savaşın silahlarıdır.” Boşlukta gerçekleşmemekte, sınıfsız-sınırsız bir yerde üretilmemektedir.

Böyle olduğunu zanneden alıklık, NATO’nun yetiştirdiği Aziz Sancar’da “Kürdistan’ı[4], ilerlemeyi; NATO’nun emrettiği aşıyı üreten Türk profesörlerinde Deniz Gezmiş’i[5] görmüştü. Neticede teknolojinin masum, temiz, saf ve iyi gösterilmesi çabası, NATO’nun yürüyüşüyle alakalıdır. Tüm teknolojik atılımlar, askeridir. Pandemi, bizzat NATO karargâhında dünya halklarına karşı yürütülmüş bir operasyondur. Bu operasyonu solcu alıklık, eşitlenme, dayanışma, kardeşlik gibi büyülü kelimelerle karşılamıştı.

Bu NATO solculuğu, işçi sınıfının politik ağırlığını silme görevini üstlenmiştir. Arif Koşar, Kansu Yıldırım gibi akademi bülbüllerinin ünlü olmasının sebebi, işçi sınıfını basit bir teorik nesne kılıp onun politik varlığını ve ağırlığını azaltmaya çalışmalarıdır. Bu isimler, politik alanı tümüyle küçük burjuvaziye ait kılmanın derdindedirler. İşçi, ancak küçük burjuvalaşarak oraya girebilir. O, ancak küçük burjuvanın ihsanı, şefkati ve acıması sayesinde varolabilir. Küçük burjuvalaşmamış bir işçinin politik alanda ve bir örgütte işi yoktur. İşçinin öldüğü yer, sendikacılıktır, işçiciliktir.

Mesele, politik alanda sadece küçük burjuvanın konuşmasını sağlamaktır. Teknoloji ve devletin masum, saf ve temiz bir şey olarak sahiplenilmesinin arkasında küçük burjuva irade vardır.

Bu küçük burjuvazi, insanları toprağa esaretten kurtaran burjuvaziyi Allah, insanları çalışmanın esaretinden kurtaran robotları Peygamber bilmektedir. Artık bunlara göre işçilik, gerilik, gericilik, geri kalmışlıktır, geri bıraktıran bir takozdur. Sökülüp atılmalıdır.

Sosyalist hareket, kendisine kültür-sanat alanında açılan kum havuzuna mahkûmdur. Kültür mekânla; sanat zamanla alakalıdır. Burjuvazinin mekâna ve zamana hüküm koyma iradesidir. Küçük burjuvanın güdümündeki sosyalist hareket, ancak kültür ve sanat alanında burjuvazinin daimi ve ebedi bir hâkim güç olması için çalışabilir. Başka bir işe yarayamaz. Ancak bu alanın süsü olabilir. Onun ağzındaki “işçi sınıfı” bile burjuva ilerlemeyle, burjuvazinin mevzileriyle alakalıdır.

Bugün “biz sınıf mücadelesine karşıyız. Bu ülkede işçi yok” diyen Tevfik Rüştü Aras çizgisine gelinmesinin sebebi budur. En fazla sol, “Türkiye, Sovyetler’le yakın ilişkisini kesintisiz sürdürse nasıl olurdu? Kültür-sanat alanında çok gelişirdik, türkü dinleyenimiz kalmaz, her köşede satranç kulübü olurdu” diyebilir. O “Türkiye”, “Sovyetler” ve “ilişki”, sınıflar mücadelesinden muaf ve azadedir. Sosyalist harekette Sovyet diplomatından ve Türk devleti memurundan başkası konuşamaz.

Bu teknik aydınların sırtının sıvazlanması gerekir. O, kolektifin iradesine teslim olmamaktır. “Devlet ve teknoloji masumdur” diyen anlayış, bu sıvazlama işini üstlenmiştir. Onların hâkim oldukları sosyalist hareketin, teknolojiyi sorgulayan Marx’la, “devlet aygıtını olduğu gibi alamayız, parçalamamız gerekir” diyen Lenin’le bir alakası kalmamıştır. Bu sol, Marx üzerinden işçi sınıfına; Lenin üzerinden ezilen halklara ve devrime dair sorumluluklarından kendisini kurtardığı için her gün kapitalizme dua etmektedir.

Eren Balkır
12 Haziran 2025

Dipnotlar:
[1] Richard Barbrook ve Andy Cameron, “Kaliforniya İdeolojisi”, 1 Eylül 1995, İştiraki.

[2] Jason Rhode, “Silikon Vadisi’nin Amentüsü”, 1 Nisan 2018, İştiraki.

[3] H. G. Wells, “Jozef Stalin Söyleşisi”, 23 Temmuz 1934, İştiraki.

[4] Eren Balkır, “İşçi ve Asker”, 19 Nisan 2018, İştiraki.

[5] Eren Balkır, “Yaban”, 20 Şubat 2020, İştiraki.

11 Haziran 2025

,

İki Kızıl Yıl


İşçi hareketiyle devrimci hareketin tarihine dair inceleme, yalnızca insanın köklerini hatırlaması ve kimliğini teyit etmesi değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, bugün ve gelecekte yapılacak politik, taktiksel ve stratejik tercihler için bir ders olarak da önemlidir.

Kızıl İki Yıl’ın (1919-1920) yüzüncü yıldönümü, tam da bu 2019 yazının başına denk geliyor. Bu iki yıllık dönem, İtalyan alt sınıflarının son yüz yılda, mücadelelerin hem derinliği hem de ülke topraklarında ulaştığı menzil açısından en yüksek devrimci gerilim anlarından birini temsil ediyor. Bazı yönlerden, büyük olasılıkla iki yıllık kızıl dönem, alt sınıfların diğer iki büyük hareketiyle, hem Direniş sırasında gelişen, hem Merkez-Kuzey ile sınırlı olan ve aynı zamanda bir ulusal kurtuluş mücadelesi hem de bir sınıf mücadelesi niteliği taşıyan, 1969 ile 1977-80 yılları arasında gerçekleşen hareketle yani, Sıcak Sonbahar ile Fiat işgali arasında geçen dönemle kıyaslandığında, daha önemli bir yere sahiptir.

Kızıl İki Yıl, Haziran-Temmuz 1919’da yüksek gıda fiyatları için ayaklanmalarla başlayan ve toprak mücadelesiyle, ordunun isyanıyla devam eden, 1920’de fabrikaların işgaliyle sonuçlanan bir dizi olayın gerçekleştiği dönemi ifade ediyor.

Genel Bağlam ve Birinci Dünya Savaşı

1905’te Rusya’da 1917 devriminin “kostümlü provası” gerçekleştirildi. İtalya’da da Kızıl İki Yıl’da yaşanan altüstten önce, 1914’te, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermediği ortamda, “Kızıl Hafta” adı verilen önemli bir isyan hareketine tanık olundu. İtalya’nın savaşa girmesiyle birlikte savaş karşıtı mücadeleye ekmek mücadelesinin eşlik ettiği bir süreç başladı.

1917’de savaş sırasında meydana gelen olaylar özellikle önemliydi. O yıl, Avrupa’daki halk kitlelerinin emperyalist savaşın yol açtığı sefalet ve katliam karşısında duyduğu bıkkınlık, Rusya’da önce Çarlığı deviren Şubat Devrimi’nde, ardından da Paris Komünü’nden sonra tarihteki ilk işçi hükümetini kuran Ekim Devrimi’nde karşılık buldu.

Batı’da da önemli isyanlar gerçekleşti. Örneğin Fransa’da, askerlerin kitlesel isyanlarına tanık olundu. Bu isyanlar, ABD birliklerinin gelişine kadar Batı Cephesi’ndeki saldırıların geçici olarak kesintiye uğramasına yol açtı.

İtalya’da iki benzersiz olay yaşandı.

1. Başlangıçta İtalyan askerlerinin konuşlandığı mevzide basit bir gedik açan, gerçek bir askeri “grev” olarak adlandırılan gelişme sebebiyle, gerçek bir bozguna dönüşen Caporetto’daki cephenin çöküşü.

2. Endüstriyel savaş üretiminin muazzam gelişmesi nedeniyle büyük ve radikalleşmiş bir işçi sınıfının oluştuğu Torino ayaklanması. Torino, Batı Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı sırasında bir şehrin gerçekleştirebileceği en özel ayaklanmaya şahitlik etti.

İki yıllık kızıl dönemi ve Ekim Devrimi’ni, Birinci Dünya Savaşı’nın ve onun toplumsal dokusunun, sermaye ile emek ve İtalyan sermayesi ile uluslararası sermaye arasındaki ilişkiler üzerindeki etkilerini dikkate almadan anlamak zor olurdu.

Muzaffer olmasına rağmen İtalya, çatışmadan diğer güçlerden daha derin yaralar alarak çıktı. Ülke, 650 bin civarında askerini kaybetmişti. Yüz binlerce insan, bu süreçten yaralı ve sakat çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı kayıptan daha büyüğüyle yüzleşen İtalya, yarım milyon insanını kaybetti.

Trento ve Trieste’yi İtalya’ya tekrar bağlamak için yola çıkan, ama aslında sömürgeci nüfuz alanını Dalmaçya ve Küçük Asya’ya genişletmek isteyen İtalyan emperyalizmi, onca ekonomik sorun ve yaşanan insani kayıp üzerinden pek bir şey elde edemedi.

1915’te İngiltere ve Fransa ile Londra Anlaşması’nı imzalayan İtalya, bu anlaşma uyarınca savaşa girme sözü vermiş, bunun karşılığında bazı taleplerde bulunmuştu. Ama savaş neticesinde bu taleplerin hiçbiri karşılanmadı. Böylelikle, İtalya’daki militarist eylemsellik “sakat bırakılmış zafer” efsanesi üzerinden körüklendi. Faşizm, tam da bu toprakta gelişme imkânı buldu.

Yurtdışındaki durum gerginliklerle malul iken, içerideki ekonomi dengesiz bir şekilde büyüyor, sosyal uçurumlar derinleşiyordu. Sanayi aygıtı, kârların artmasını ve ekonomik gücün birkaç büyük sanayi grubunun, Ilva, Montecatini, Ansaldo, Fiat, vb. elinde toplanmasını destekleyen askeri emirler sayesinde orantısız ve yapay bir biçimde büyümüştü. Savaştan hemen sonra savaş endüstrisinin barış endüstrisine dönüştürülmesi, büyük endüstrilere bağlı bankaları da içeren güçlü bir krize yol açtı. Korumacılıkla sürece müdahale eden devlet, büyük şirketlere destek sundu.

Dahası, İtalya yurtdışında yaklaşık 20 milyar liret borç altına girmişti. İç borcu ise 46 milyar liret düzeyindeydi. Enflasyonla birlikte savaştan sonra ödenmesi gereken borç 40 milyarı aşıyordu. Para devalüe edildi, bu da toplumsal kutuplaşmayı iyice derinleştirdi: Bu süreçte spekülatörler, sanayiciler ve rantçılar zenginleşirken, sabit gelirlilerle (işçiler ve memurlarla) köylüler yoksullaştı.

Hızlanan sanayileşme, savaş döneminde bile köylü emeğinin fazlasını şehre çekememişti. Savaş endüstrisinin dönüşümü, işsizlikte bir artışa neden oldu. ABD, 1921’de 2 milyona ulaşan devasa sanayi rezerv ordusu için iş gören tahliye vanasını göç karşıtı politikalarla kapatınca İtalya’daki durum daha da kötüleşti.

İşçi sınıfının yanı sıra orta sınıf, yani İtalyan devletinin daha önce üzerine kurulduğu küçük-burjuva sosyal sınıflar da bu durumdan etkilendi. Uzlaşması mümkün olmayan güçler, kriz koşullarında, daha önce pasif olan geniş kitleleri örgütleme yeteneğinden yoksundu. Başta Sosyalist Parti olmak üzere uzlaşmaz güçlerin bu önderlik kapasitesinden yoksun oluşu, savaşta önemli bir rol oynamıştı. Artık bu, işsizleşen orta sınıfları ilgilendiren bir eksiklikti.

Gramsci ve Togliatti’nin gelecek yıllarda, kızıl iki yıldan hatta faşizmin iktidarı ele geçirmesinden sonra yaptıkları eleştirilerde ifade ettiği biçimiyle, Sosyalist Parti, mevcut hatası sebebiyle işçiyle köylüyü bir araya getiremedi, ara sınıflarla ittifak kurmaya çalışmadı. Bilhassa sosyalistler, savaş gazilerine hiç hitap etmiyorlardı. Gramsci’nin tespitiyle, bu da onları sosyalizme düşmanlaştırdı:

“Müdahalecilerin partiye kabul edilemeyeceğini ortaya koyan önerge, bir şantaj, bireysel sindirme aracı ve demagojik bir açıklamadan ibaretti. […] Bu açıklama, partinin askeri müdahaleye yönelik karşıtlığını faaliyetinin ekseni hâline getirmemesi gereken siyasi konumunu tahrif etmeye ve belirli küçük-burjuva kesimlere karşı nefret ve kişisel baskılar için gerekli zeminin örülmesine katkıda bulundu. […] Bu, temel sorundan, iktidar sorunundan kaçınma ve kitlelerin dikkatini ve tutkularını tali hedeflere yönlendirme, egemen sınıfın tarihsel-politik sorumluluğunu ikiyüzlü bir şekilde gizleme, halkın öfkesini egemen sınıfın politikasının maddi ve çoğu zaman bilinçsiz araçlarına dökme politikasıydı. […] Savaşın, özellikle küçük aydınlar ve küçük burjuvazi arasında yol açtığı muazzam ekonomik ve psikolojik altüst oluşla birlikte, bu tabakaları radikalleştireceği açıktı. Parti, onları kendisine müttefik kılmak yerine, hiç yoktan düşman edindi, yani onları egemen sınıfa geri fırlattı.[1]

“Orta sınıflar” başlığı ve birbiriyle çatışma içerisinde olan güçlerin onlarla ilişkisi, kriz dönemlerinde kendisini tekrar tekrar hissettirir. Bu bağlamda, İtalya’da savaş sonrasında önemli olaylara tanık olunmuştur. Bu olaylar, bugün krizi ve Avrupa genelinde kemer sıkma politikalarını, o döneme benzer kutuplaşmayı ve ayaklanmaları birebir tecrübe ettiğimiz koşullarda akılda tutulmalıdır. Dün olduğu gibi bugün de sol, muktedir sınıfın sorumlulukları yerine başka konulara odaklanmaktadır.



Yüksek Gıda Fiyatı Önergesi

Kızıl İki Yıl denilen dönemin ilk bölümü, 1919 yazının başında, tam da bahsini ettiğimiz bağlam dâhilinde cereyan etti. Köylü mücadelelerine, ordu içi isyanlara ve fabrika işgallerine tanıklık eden bu dönemde bir de yüksek gıda maliyetleri de önemli bir role sahipti. Kendiliğinden ve farklı coğrafi konumlarda gerçekleşen eylemlerle gıda fiyatları protesto edildi. Burjuvazi, yaşanan bu kitlesel hareketlilik karşısında ne yapacağını bilemedi ve bir anda baskıcı adımlara başvuramadı. 1914’ten 1918’e gelindiğinde temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları üç kat artmıştı. Bu sürece grevlerle cevap verildi. Milyonlarca işçi sürece katıldı. Ancak ücret artışlarının fiyat artışları karşısında sönük kaldığı koşullarda grevler çözüm üretmedi. Bu nedenle kitleler, ayaklanma yoluna revan oldular.

Grevlerden ayaklanmalara geçişe tanıklık eden ilk şehir, La Spezia’ydı. 11 Haziran günü bu şehirde işçiler, meyve ve sebze toptancılarının lokavtına tepki olarak büyük bir gösteri örgütlediler. Jandarmanın ateşi sonucu iki işçi öldü, yirmi beşi yaralandı. Katliam ayaklanmayı tetikledi. Dükkânlar yağmalandı, şehir, isyancıların eline geçti. Kraliyet Donanması’nın önemli üslerinden olan şehirde bulunan, savaş gemilerinde görevli bahriyeliler, işçilere destek verdiler.

Hareketin başka şehirlere yayılması için bir eylem komitesi oluşturuldu. 13 Haziran günü isyanlar Cenova’ya yayıldı, şehirde düzenlenen büyük bir gösterinin ardından gün boyunca polisle çatışmalar yaşandı, bu da genç bir işçinin öldürülmesine neden oldu. Akşam saatlerinde şehir muhafızlarının kışlasına bir saldırı girişiminde bulunuldu, bu eylemde üç işçi ciddi bir biçimde yaraladı.

Cenova ve La Spezia’daki katliamların öğrenilmesi ardından Milano ve Torino da sendikaların emri olmadan genel greve gitti. 16 Haziran’da sıra Pisa ve Bolonya’ya geldi. Pisa’da işçi sendikasının direnişi işçilerin baskısıyla kırıldı. Forli şehrinde kadınların öncülük ettiği kalabalık dükkânları yağmaladı. Mallara el koymak ve tüm gıda maddelerinin fiyatını yarı yarıya azaltmak için yurttaşlar bir işçi komisyonu oluşturdu. Askerler, halkın arasına karıştı. Faenza, Ancona ve Imola da genel greve iştirak etti. Torre Annunziata’da ajanlarla çatışmalar yaşandı.

3 Temmuz’da Floransa mücadeleye katıldı. Grevin başlamasıyla birlikte kitle, şehir merkezini işgal etti, malları maliyetin altında fiyatlarla çıkarıp dağıtmaya başladı, hemen satılmayanlar, vagonlar ve kamyonlarla İşçi Odası veya kooperatifler ve topluluk binaları gibi yerlere götürüldü. Savaşçılar Derneği işçilere destek verirken, İşçi Odası artık Floransa hükümetiydi.

Tavan fiyat yüzde 50 oranında düşürüldü. İlaç gibi tavan fiyatın olmadığı ürünlerin fiyatı ise yüzde 70 oranında azaltıldı. Yüzde 50’lik müdahale, Forlimpopoli, Cesena, Civitavecchia, Iesi, Senigallia, Ancona, Falconara, Bolonya gibi şehirlerde de gerçekleştirildi.

Bedeli kan olan mücadeleler yürütüldü. Imola’da jandarma, 3 Temmuz’da üç işçiyi öldürdü. Floransa’da polis, durumu kontrol altına almaya çalıştı ve işçilere ateş açtı, 4 Temmuz’da bir işçi öldürüldü, 6 Temmuz’da iki kişi öldü, sekiz kişi yaralandı. Ayrıca 700 tutuklama yapıldı.

Mücadele, Sicilya’ya da uzandı. Palermo’da 25.000 işçi grev ilan etti, çok sayıda dükkânın mallarına el koyan işçiler maliyetleri düşürdü, ancak polis kitlesel tutuklamalara devam etti. Katanya’da onları bastırmak için gönderilen göstericiler ve askerler kucaklaştı. İsyanlar, polisin göstericiler tarafından karanlığa sokulduğu Brescia’ya sıçradı. Livorno’da genel konseyin fiyat talimatlarına uymayan işletmelere el konulması kararlaştırıldı.

6 Temmuz'da isyan Milano’ya yayıldı. Burada polis tarafından 2.200 kişi tutuklandı. Ayın 7’sinde Cenova’da işçiler, dükkânları ve depoları yağmaladıktan sonra polisle çatıştılar, bir ölü ve birkaç yaralı bıraktılar. Aynı gün Napoli’de de benzer bir senaryo yaşandı: genel grev ilanı ardından birçok dükkân yağmalandı, 20 kişinin yaralanmasına neden olan polisle çatışmalar yaşandı.

Savona’da binlerce işçi, tüm gıda maddelerinde %50 indirim uyguladı. Grevler, gıda maddelerine el konulması ve polisle çatışmalar gibi olaylara, İtalya’nın her yerinde, kuzeyden güneye sayısız irili ufaklı şehirde tanık olundu. Bu arada, baskı daha da sertleşti. 9 Temmuz’da kuşatma altındaki Brescia kentinde halk bir kişiyi öldüren jandarmayı kovaladı.

Makineli tüfekli Alp birliklerinin konuşlandırıldığı şehrin semalarında akşamları uçaklar uçuyordu. Taranto’da dört işçi hayatını kaybederken, Catania’daki çatışmalar dört ağır yaralının hastaneye kaldırılmasıyla neticelendi.

10 Temmuz’da Roma’da üç işçi jandarma tarafından öldürülürken, dört gün boyunca İşçi Konseyleri tarafından yönetilen Barletta, askerler tarafından kuşatıldı. Kuşatma neticesinde konsey boyun eğmek zorunda kaldı.

Ayın 14’ünde Lucera’da sekiz ölü ve otuz yaralı, Elba Adası’nda bir ölü ve çok sayıda yaralı, Roussillon’da iki ölü ve Spilimbergo’da üç ölü ve on dört yaralı vardı. Ne var ki, Temmuz ve Ağustos sonunda Roma’da, Milano’da ve diğer şehirlerde grevler belirli bir yoğunlukta sürse de beş ayın sonunda Mantua’daki isyan altı kişinin ölümü ardından bastırılması üzerine isyan, tükenmenin eşiğine gelmişti.

1919 yılında açığa çıkan tüm gerilim, devlet ve reformistler eliyle Kasım ayında yapılacak seçimlere kanalize edildi. Sosyalistler, oyların %33,3’ünü alarak birinci parti oldu. Bununla birlikte, sosyalistlerin zaferi, gerçek güçler dengesi açısından işçiler için belirleyici sonuçlara yol açmadı ve hükümet, Halk Partisi’nin başarısı sayesinde, Nitti liderliğindeki reformist liberal-radikal-halk-sosyalist koalisyonunun eline geçti.

Liberal Devletin Zayıflığı, Sendikal ve Sosyalist Hareketin Sınırları

Yüksek gıda fiyatları yüzünden patlak veren ayaklanmaların vurguladığı ilk gerçek şuydu: savaş ve ardından gelen krizin yıprattığı eski liberal devlet kurumları zayıflamış hâldeydi.

Ayaklanma dalgası birkaç ay içinde dinmiş olmasına rağmen, liberal devletin temel direkleri olan eski düzen partilerinin olaylarla baş edemediği ortaya çıktı. Devletin baskıcı güçleri de önemli bir zayıflık gösterdi. Silahlı kuvvetler, birçok durumda işçilere karşı çıkmayı reddederek ve sık sık onlarla dostluk kurarak, ayaklanmaları bastırmaya uygun olmadığını kanıtladı.

İsyanlar, Brescia, Sestri Ponente, Forlì ve La Spezia'da gerçekleşti. Mükemmel bir baskıcı güç olan jandarma (Carabinieri), o zamanlar sadece 28 bin kişilik bir güce sahipti ama etkili değildi. Nitti hükümetinde dışişleri bakanı olan Tittoni’nin şu sözleri, bu anlamda önemliydi: “Yarımadanın her yerinde aynı anda bir isyan patlak vermiş olsaydı, hükümetin ne yapabileceğini sık sık merak etmişimdir.”[2] Süreç içerisinde ihtiyatlı davranan Nitti hükümeti, daha kapsamlı ve daha büyük bir ayaklanmaya sebebiyet verebilecek her türden baskıdan kaçındı.

Yüksek gıda fiyatları üzerinden baş gösteren hareket, işçi hareketinin mevcut sınırlarını ortaya koydu. Bu hareket sayesinde, sadece ücretli işçileri değil, savaşa iştirak etmiş orta sınıfı da etkileyen bu fiyat artışları ile birlikte kendiliğinden açığa çıkan halk hareketi, sosyalist partinin ve sendikaların politik açıdan yetersiz ve kendiliğinden hareketler için kifayetsiz olduklarını gösterdi. Buna karşılık, mücadele süresince işçilerin referans noktası olarak iş gören İşçi Odaları, kendilerini hareketi sakinleştirecek ve en nihayetinde onu etkisiz kılacak adımlarla sınırladılar. Ama gene de ortada, yalnızca kötüleşen yaşam koşullarının belirlediği bir hareket değil, savaşın sona ermesinin ardından Rus Devrimi’nin ve uluslararası bağlamın siyasi geriliminin ve etkisinin önemli olduğu bir hareket vardı.

Neticede, “Rusya’da yapılanı yapma” iradesinin var ettiği isyan hareketlerinden sadece İtalya etkilenmedi. 1919’da Macaristan’da Konsey Devrimi yapıldı, Almanya'da Sovyet cumhuriyeti ilan edildi, Bavyera’da Spartakist ayaklanma gerçekleşti, emperyalizmin merkezi ülkesi İngiltere’de hükümet kitlesel grevlerle köşeye sıkıştırıldı ve durumu kontrol altında tutmak için sendikalardan yardım istemek zorunda kaldı, Odessa’da askerler ve denizciler, özellikle Fransızlar isyan ederek, Bolşeviklere karşı savaşmayı reddettiler. 20 ve 21 Temmuz 1919’da, Rusya ve Macaristan sovyet cumhuriyetlerine karşı dış müdahaleyi protesto etmek için uluslararası bir grev ilan edildi. Bu greve çok sayıda İtalyan işçi katıldı.

Sendika ve Sosyalist Parti liderlerinin harekete önderlik etme konusundaki yetersizliği ya da daha doğrusu, isteksizliği, ücretli işçiler ile orta sınıfın, özellikle savaşa katılmış kesimin ayrışmasına sebep oldu. Sosyalist Parti’nin siyasi başarısızlığı, orta sınıfın, özellikle de eski savaşçıların hayal kırıklığı ve kapitalist sınıf içinde korku neticesinde oluşan hareketler hep birlikte, faşist hareketin gelişmesi için elverişli bir zemin oluşturdular.

Bu noktada reformist ve devrimci analizin ayrıştırılması, kızıl iki yılı takip eden dönemde sosyalistlerin sorumluluklarının devrimci açıdan değerlendirilmesi gerekiyor.

O dönem Antonio Gramsci, 1919-1920 ayaklanmalarına ve ardından faşizmin ortaya çıkışına atıfta bulunarak, şunları söyledi:

“Kendiliğinden denilen hareketleri ihmal etmek, daha da kötüsü, onları küçümsemek, yani onlara bilinçli bir yön verme, onları daha yüksek bir düzeye çıkarma iradesinden feragat etmek, çok ciddi ve ağır sonuçlar doğuracaktır. Alt sınıfların her türden kendiliğinden hareketine her daim muktedir sınıf hesabına çalışan, gerici bir hareket eşlik eder. Örneğin bir ekonomik kriz, bir yandan alt sınıflar ve kendiliğinden kitle hareketleri arasında hoşnutsuzluğa neden olurken, diğer yandan, hükümetin nesnel olarak zayıflamasından yararlanarak, hükümet darbelerine teşebbüs eden gerici grupların komplolarına zemin hazırlar. Bu darbeler, ilgili örgütlerin kendiliğinden hareketlere bilinçli bir yön verme ve onları olumlu bir siyasi faktör hâline getirme sorumluluklarından feragat etmeleri neticesinde gerçekleşir.”[3]

Gramsci’nin bu sözleri, 1929’da Sosyalist Parti’ye iki yıllık kızıl dönem süresince liderlik eden, Genel İşçi Konfederasyonu sekreteri olan D’Aragona’nın yazdığı yazıda açık bir biçimde dile getirilen yaklaşımı teyit etmektedir:

“Kitlelerdeki Bolşevik sevdasına gereğinden fazla boyun eğdiğimiz için suçlanabiliriz, ama devrimci bir patlamayı önlemenin onurundan kimse bizi mahrum edemez. Faşizm, bizim tehlikeyi bertaraf etmemizin ardından geldi.”[4]

Domenico Moro
10 Temmuz 2019
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Antonio Gramsci, Passato e presente, Editori Riuniti, Roma 1979, s. 67-68.

[2] Renzo Del Carria, Proletari senza rivoluzione, Cilt. 3, Savelli, Roma 1979, s. 79.

[3] Antonio Gramsci, a.g.e., s. 73-74.

[4] Aktaran Renzo Del Carria, a.g.e. s. 83.

10 Haziran 2025

,

Yusuf Said Uçak'ın İntiharı: Sol, Feminizm, İfşa ve Linç



Beş gün önce Yusuf Said Uçak isminde üniversite öğrencisi bir gencin intihar haberi sosyal medyaya yansıdı. Ben olaydan “Devrimci Gençlik Dernekleri” (DGD) isimli hesabın yaptığı açıklamayla haberdar oldum.

Açıklamayı ve bu açıklamanın “alıntılandığı” bütün retwitleri okudum. Daha sonra DGD, biri “Yeni Demokrat Kadın” (YDK) hesabının yaptığı açıklamaya cevap olmak üzere, iki açıklama daha yaptı. Onları ve konuya ilişkin bulabildiğim başka paylaşımları da okudum.

Bu arada intihara ilişkin internette bir tarama yaptım. Maalesef Yusuf Said’in kimliğine ve olayın nasıl gerçekleştiğine ilişkin yeteri kadar bilgi olmadığını belirtmeliyim. Bu arada Yusuf Said’in İmamoğlu eylemlerinde DGD’ye örgütlendiğini de ifade edelim. Nitekim ilk üç gün boyunca tartışmalar, bir kişinin intiharından çok, örgütsel savunu ve suçlamalar bağlamında yürüdü.

Olayın merkezinde “Yusuf Said’in bir kadına cinsel taciz”de bulunduğu iddiası yer alıyor. İddia, henüz somut bir kanıt olmadan, 3 Haziran günü “anonim” bir hesap tarafından “Teşhir Ediyoruz! Bu Bir Cinsel İstismar İfşasıdır!” üst başlığıyla sosyal medyada paylaşılıyor. Yapılan paylaşımlarda Yusuf Said’in dört kadın tarafından dövüldüğü (bazı feministlerin ifadesiyle “cezalandırıldığı”) görülüyor. Ardından Yusuf Said’e yönelik sosyal medyada bir linç kampanyası başlıyor. Bu paylaşımların yapılmasından bir gün sonra, 4 Haziran günü, Yusuf Said Uçak intihar ediyor. Yusuf’un intiharından sonra ifşa ve linç mekanizmasını işleten kişiler, sosyal medya hesaplarını kapatıp kayıplara karışıyorlar.

Devrimci Gençlik Dernekleri (DGD) yaptığı açıklamalarda -öz olarak- Yusuf’la ilgili iddiaları soruşturmak ve açıklığa kavuşturmak üzere bir süreç işletirken, iddia sahiplerinin konuyu sosyal medyaya taşıyıp ifşa mekanizmasını işletmesiyle sürecin akamete uğradığını ve bu trajik sonucun ortaya çıktığını vurguluyor. Fakat gerek DGD’nin yaptığı açıklama gerekse Yusuf’un arkadaşlarının yaptığı açıklamalar “ifşa ve linçi” savunan feministler tarafından “fail aklama” olarak tanımlandı. Örneğin Yeni Demokrat Kadın hesabının yaptığı açıklama, ifşa ve linç mekanizmasını savunurken, bu mekanizmanın ardındaki mantığı da vurguluyor:

“Bütün bunların esas sebebi, sistemin kadın ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet karşısında failleri ve erkekleri cezasızlıkla ödüllendiren tutumlarının karşısında bir alternatif olabilmenin bize yolunu açan ‘kadının beyanı esastır, aksini ispat yükümlülüğü faile aittir’ ifadesinin devrimci saflarda adından çokça söz edilse de yaşam bulamamasıdır.”

Aralık Feminist Kolektif’in (@aralikfeminist) konuya ilişkin 8 Haziran’da yaptığı açıklama da “Kadının beyanı esastır, erkek aksini ispatlamakla yükümlüdür” ilkesini feminist mücadelenin en temel ilkelerinden biri olarak tanımlıyor.

Yusuf Said’e yönelik “ifşa ve linç mekanizmasını” işleten feministlerin örgütlü olduğu “Öğrenci Kolektifleri” (@kolektifler3) ise intiharın ardından 3 gün sessiz kaldıktan sonra bir açıklama yaptı. Açıklamada videoyu paylaşan kişinin örgütsel ilişkisinin kesildiği belirtilmekteydi. Olaya ilişkin belirsizlikleri aydınlatmasa da Öğrenci Kolektifleri’nin yaptığı açıklama ifşanın mantığını savunurken, Yusuf’a yönelik gerçekleştirilen muameleyi “bireysel” bir karar olduğu gerekçesiyle sahiplenmemekteydi:

“Yaşananların muhatabıyız, çünkü bu süreç, bilgimiz ve örgütlü tavrımız dışında gelişmiş olsa dahi içimizden bir kişi de bireysel kararıyla ve tarafımıza hiçbir bilgi vermeden bu sürecin parçası olmuştur.”

Diğer taraftan Yusuf’un yakın arkadaşları, onun asla böyle biri olmadığını söylüyor, “taciz” iddialarını reddediyor ve Yusuf’un “yargısız infaza” uğradığını belirtiyor. Özellikle @oliviagrace1312 hesabının “Dostundan Biricik Yusuf İçin Birkaç Söz” başlığıyla yaptığı paylaşım, ifşa ve linç mekanizmasının mantığını ve sonuçlarını kavramak açısından önemli ipuçları veriyor:

“Bu videoda bulunan kişiler, Yusuf’un vefatını duyunca gönderilerini silip hesaplarını kapatıp sessiz kalsalar da yaptıklarıyla övünmüştür. Şahsımca feminist hareket olarak gördükleri şey, tam da feminizmi baltalamıştır. Karşı olunması gereken şiddet, linç kültürü, yargısız infaz ve ahlaki-hukuki değerlerin yok sayılması yaşanmıştır. Ortada sadece iddia vardı, küçük bir açıklama yapılmadı, detaylar paylaşılmadı, bahsedilen taciz nedir, hiç bahsedilmedi. Böyle ciddi bir süreci ciddiyetsizlikle yürütmüşlerdir. Hepsini geçiyorum, bunca ağır ve arkasında durulan bir ifşa varsa hukuki süreç başlatılmalıydı. ‘Adalet zaten işlemiyor. Biz kadınların beyanını esas alırız.’ diyerek Yusuf’a istediklerini yapmakta kendilerine hak biçtiler. Kadının beyanı hukuki süreçte esastır. Bir insanın hak savunuculuğunu yaptığını düşündüler ama Yusuf’un haklarını elinden aldılar. Hakkı yendi ve yok edildi. Yusuf bunları hak etmedi, aynı karşı taraf gibi Yusuf’a da kulak verilmeliydi.”

Olay, kısaca böyle. Kuşkusuz bu olayın tartışılması gereken çok yönü var. Her şeyden önce taciz iddiasına konu olan eylemin ne olduğu hakkında bir belirsizlik söz konusu. Arkadaşlarının yaptığı paylaşımlardan anladığım kadarıyla Yusuf Said’in taciz iddiasında bulunan kızla bir ilişkisi var. Kızla fiziksel anlamda yakınlaşıyorlar ama Yusuf Said yakınlaşmayı bir adım daha ilerletmek istediğinde kızın tepkisiyle karşılaşıyor ve Yusuf hemen geri çekilip özür diliyor. Sonrasında kızdan uzaklaşıyor, kız yeniden iletişim kurmak istediğinde Yusuf mesafeli davranıyor. Daha sonra “taciz” iddiaları gündeme geliyor.

Bunlar ne kadar doğru, bilemiyorum. Fakat nihayetinde ortada bir kadının “taciz iddiası”, bu iddiaya dayanarak yapılan bir “ifşa ve linç” ve bunun sonucunda onurunu ve itibarını kaybettiğini düşünüp “intihar” eden bir genç var.

Fakat benim üzerinde asıl durmak istediğim nokta “ifşa ve linç” mekanizmasının feminist harekette bir “mücadele aracı” olarak kullanılıyor olmasıdır. Taraflar yeterince sorgulama konusu yapmasa da asıl sorun budur.

Bu mekanizma, cinsiyete dayalı herhangi bir taciz/şiddet iddiasında, kadının beyanını kategorik olarak eksene almakta, erkeği ise “olağan sabıkalı” konumunda sürece dâhil etmektedir. Olayın ne olduğundan bağımsız olarak, tarafların iddia ve savunuları “eşit doğruluk değerinde” görülmemektedir. Bunun böyle görülmesi beklenemez de zaten. Çünkü tekil bir olayda erkek, “erkek egemen hegemonyanın” bir üyesi; kadın ise bu hegemonyayı aşmak, asimetrik güç dengesini kadınlar lehine değiştirmenin temsilcisi olarak görülmektedir. Nitekim erkeğin savunusu daha başlangıçta “mansplaining” (erkek egemen açıklama) olarak tanımlanabilmekte, savununun kendisi “patriyarkanın yeniden üretimi”, “fail aklama” gibi “susturucu şablonlar” (buna tekfir mekanizmaları da diyebiliriz) aracılığıyla hükümsüz kılınmaktadır.

Yani ortada, müddeinin ya da failin cinsiyetinden bağımsız bir şekilde, kendi özgün koşullarında değerlendirilmesi gereken bir olay yoktur. Bu olayın nasıl değerlendirileceğine dair olay öncesi hazırlanmış “ideolojik kalıplar” vardır. Başka bir şekilde söylemek gerekirse bu, “davalı ve davacı” arasındaki hukuki bir davadan çok davalı ve davacının temsil ettiği ideolojik bir davadır. Nitekim DGD’yi konuyu “Yusuf’un ölümüne indirgemekle” itham eden Yeni Demokrat Kadın’ın (YDK) yaptığı açıklama bunu soğukkanlılıkla yansıtmaktadır:

“Konunun muhatabı politik öznelerden biri olan DGD’nin kamuoyuna ilk elden yaptığı ve sürecin bütününe dair bilgilendirme içermeyen açıklamanın ruhu, devrimci değerlerin büyük savunuculuğu adı altında en yakınımıza, mücadele alanlarımıza sirayet eden erkekliği bir kere daha üretmiştir. Bunu yaparken de aslında kadın mücadelesinin ürettiği değerler de mücadeleden dışlanmaktadır.”

Dahası, YDK’ya göre ifşa bir mücadele yöntemidir ve Yusuf’un ölümü üzerinden kadınların bu yöntemi ellerinden alınmak istenmektedir. YDK, açıklamasına buna dikkat çekerek başlamaktadır:

“İfşalara dönük tepkiler, kadınların sorgulanması, yargılanması, mücadele yöntemlerinin mahkûm edilmesine dönüşen sonuçlar yaratıyor. Bunun erkek egemenliğinin bilinçli olarak yaptığı manipülasyonlardan bir tanesi olduğunun altını çiziyoruz.”

“Bazı hatalar insanların canına mal” olsa da onlara göre bunun pek bir önemi yoktur. Önemli olan, hegemonya savaşının kazanılmasıdır:

“Devrimci mücadelenin tarihinden biliyoruz ki bazı hatalar insanların canına mal oluyor. Coğrafyamızdaki mücadelenin tarihi maalesef bunun gibi onlarca örnek içermektedir. İfşa veya ezilenin ezene yönelik şiddeti, devrimci mücadelenin yöntemlerinden biri olarak meşrudur, istenmedik sonuçlar üretmesi hem araçların hem de bu araçları uygulayanların hedef haline getirilmesine neden olmamalıdır. Olaya özne kadınları politik olarak yönlendirenler, bugün sus pus olsa da özneler devrimciler tarafından sahiplenmelidir.”

Son cümleye özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum: “Olaya özne kadınları politik olarak yönlendirenler, bugün sus pus olsa da özneler devrimciler tarafından sahiplenmelidir.”

Kanaatimce konunun özü tam da burasıdır. Bazı hesaplar tarafından Yusuf’un kaybının verdiği duygusallıkla “acımasız” bir yaklaşım olarak görülse de YDK, burada bir gerçeği “saf haliyle” dile getirmektedir. Yusuf’a kaba şiddet uygulayan kadınları “karşı linçle” hedef tahtasına oturtarak ya da “örgütsel ilişkilerini keserek” sorunu çözemezsiniz. Bu kadınları “politik olarak yönlendiren”, onları güç dengelerinin asimetrik olarak dağıtıldığı bir savaşta asimetrik yöntemler kullanmaya ikna eden politik anlayışı masaya yatırmadan neyi halledeceksiniz? YDK’nın “cesaretle” ifade ettiği gibi, bu güç dengesizliğinin zaman zaman can kaybı gibi “istenmedik sonuçlar üretmesi” normaldir.

Bu açıdan bakıldığında YDK’nın DGD’ye yönelik ithamları haklıdır. Nitekim DGD, Yusuf Said’e uygulanan ifşa ve linçi eleştirirken, bu eleştiriyi yöntemin kendisine kadar derinleştirmemeyi tercih etmekte; bilakis, yöntemin kendisini meşru görmektedir:

“İlgili süreç güvenli şekilde işletilirken ve şikayetçi kadın arkadaş ile tam bir iletişim sağlanmışken sosyal medyada plansız, ucu açık ve istismar edilmeye açık bir paylaşımın yer alması teşhir gibi kadın hareketinin önemli bir aracının bu biçimde kullanılması mekanizmanın zayıflatılmasına da yol açmaktadır. Yapılanların öz savunma manasında bir teşhir olmadığı açıktır. Bu araçların yanlış kullanılmasının tüm kadınlar açısından olumsuz sonuçları olabileceği için, azami hassasiyet gösterilmesi elzem olduğu halde bu aracı alelade bir linçten farksız biçimde hayata geçirenler tarafından gösterilen bu sorumsuzluk herkesin malumudur ki çok vahim bir sonuca yol açmıştır.”

Yusuf Said’i intihara götüren süreç, sadece birkaç feministin paylaştığı video değildir. DGD, şunu kendine sormaktan imtina ediyor: Yusuf Said’i asıl umutsuzluğa yönelten şey neydi? Daha başlangıçta kadının beyanının esas alındığı bir soruşturma sürecinden çıkacak sonuca güvenmemesi olabilir mi? “Olağan sabıkalı” olarak dâhil edildiğiniz bir soruşturmanın sonucuna ne kadar güvenebilirsiniz ki? Kaldı ki, DGD konu kendilerine intikal eder etmez Yusuf Said’e “yaptırım” uyguladığını belirtmektedir:

“Komitede konuyla görevli kadın arkadaşımız, müşteki kadına ulaşarak ilk teması yaklaşık 15 dakika içinde 19.50 civarı sağlamıştır. İlk temasın ardından iddianın kategorik olarak karantina prosedürü gerekli konulardan ‘kadına yönelik suçlar’ kapsamında olduğu anlaşıldığından, hakkında suç isnat edilen geçici üyemiz Yusuf’un üyelik süreci askıya alınmış ve soruşturma sonuçlanana kadar tüm dernek faaliyetlerinden el çektirilmiştir.”

Şunu tekrar sormak istiyorum: Yusuf Said, böyle başlayan bir soruşturma sürecinden çıkacak sonuca güvenmemiş olabilir mi? İddiaya karşı kanıt sorumluluğunun size yüklendiği, aksini ispat etmekle yükümlü tutulduğunuz ve söylediğiniz her şeyin “erkek” olarak söylediğinizi kenara not eden bir soruşturma süreci, size ne kadar umut verici geliyor?

Nitekim bazı paylaşımlarda Yusuf’un kendini savunmak istemediği, sürekli “özür dileyerek” ve yapılan ithamlara boyun eğerek kendini suçladığı belirtilmektedir. Oysa her sorun aşılabilir, her iddia cevaplanabilir, her linçle mücadele edilebilir. Yeter ki umut olsun. Umudun bittiği yerde sadece savunma değil, hayat da anlamsızlaşır ve yaşama sevinci biter.

Burada bir parantez açarak, şunu da vurgulamak istiyorum: Gerek DGD’nin gerekse Öğrenci Kolektifleri’nin açıklamalarında “soruşturma”, “yargılama”, “cezalandırma” süreçlerinin bu yapılar tarafından işletilen rutin süreçler olduğunu görüyoruz. Belki de pek çoğu öğrenci olan, ideolojik saiklerle hareket etmeye yatkın kişilerin üç ay önce tanıştıkları bir kişinin geleceği hakkında karar vermesi, size mantıklı geliyor mu?

Diğer taraftan, konuya ilişkin bazı feminist hesaplar, ifşa yönteminin yanlış kullanımının feminist kazanımlara zarar vereceğini belirtmekte; “kadının beyanının soruşturmanın başlaması için esas” olduğunu, sonrası için sürecin iddialarla değil, kanıtlarla yürümesi gerektiğini vurgulamaktadırlar. Ancak yukarıda da vurguladığım gibi, erkek cinsiyetini kategorik olarak “şaibeli” gören bir önvarsayım, tarafların açıklamalarını aynı doğruluk değerinde görmeye ne kadar açık olacaktır? Örneğin her iki taraf için de kanıt getirmenin mümkün olmadığı, sadece iddia ve savunuların söz konusu olduğu bir olayda erkek tekil bir kişi olarak değil, erkeklik kategorisi içinde değerlendirilecek ve hakkında öyle karar verilecektir.

Sonuç olarak şunu belirtmekte fayda var: Yusuf Said’in “sol ve feminist” bir örgütün üyesi olarak feminizmin hışmına maruz kalması, daha derin bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Bu yazıda ayrıntısına girmeyecek olsam da, YDK gibi yapıların “devrimci şiddet” olarak meşrulaştırdığı ifşa ve linç mekanizması, ne sadece solcularla ne de sadece erkeklerle sınırlıdır. Bu mekanizmanın 2019’daki TERF tartışmalarında Zeynep Direk, Yasemin Varlık, Ebru Pektaş, Hale Akay gibi feminist kadınlara karşı da işletildiğini hatırlatmak gerekir. Nitekim 2020’de bu kişiler LGBTİ Onur Haftası Düzenleme Komitesi tarafından ifşa etmeyi ve “hizaya getirmeyi” amaçlayan “hormonlu domates” ödüllerine layık görülmüşlerdi.

Kadının biyolojik cinsiyetine inanan feminist kadınlara bile acımayan bu kültürün nerede duracağını kim bilebilir? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: “Devrimci şiddet” olarak meşrulaştırılan ifşa mekanizmasının meşruluk sınırını ne belirlemektedir? Eğer “ifşa”, normatif olana en uzakta duranın normatif olana karşı elinde meşrulaşıyorsa, herkes norma en uzak olanın söylem gücüne boyun eğmek zorunda kalmayacak mıdır?

Son olarak, belki başka bir yazıda açılması gereken bir noktaya daha değinmekte fayda var. Yusuf Said’in intiharıyla yeniden alevlenen tartışmaların bir ekseninde de -Aralık Feminist Kolektif’in açıklamasında görülebileceği üzere- Marksizm ve feminizm arasındaki geçmişi uzun yıllara dayanan gerilimin olduğunu belirtmek gerekiyor: Siyasal mücadelenin ekseninde “cinsiyet/cinsellik ve ataerki/heteronormativite” mi yer alacak yoksa “sınıf ve sermaye” mi? Nitekim Heidi Hartmann, 45 yıl önce yazdığı “Marksizm ve Feminizmin Mutsuz Evliliği” yazısına bu gerçeği işaret ederek başlar:

“Marksizmi ve feminizmi son zamanlardaki birleştirme çabaları, feministler olarak bize tatmin edici gelmiyor, çünkü bu girişimler, feminist mücadeleyi sermayeye karşı verilen ‘daha geniş’ mücadelenin kapsamı içine alıyor. Benzetmemizi sürdürürsek, ya daha sağlıklı bir evliliğe varmamız ya da boşanmamız gerekmektedir.”

Mücahit Gültekin
9 Haziran 2025
Kaynak

08 Haziran 2025

,

Fava


Yıllar önce bir Dev-Yolcu ve bir Marksist Bakışçıyla iş vesilesiyle yan yana gelme gafletinde bulunduk. İş süreci boyunca işçi değil, müdür ve patron pozu kesen bu iki isim, işin en sıkıntılı bölümüne gelince tartışmanın dozunu yükselttiler. Bu tartışma, birlikte çalışacağımız, esasında bu iki şahsın yakın arkadaşlarından oluşan ekibe verilecek parayla ilgiliydi. Müdüre ve patrona, gelirin yüksek miktarlarda pay edilmesi, yapılan işe bir sene önce 100 veriliyorsa 300 verilmesini söyledik. Bu kişiler, parayı kısmayı, arkadaşlarına olabildiğince çok az para vermeyi, hatta kimilerine hiç vermemeyi tercih ettiler. Bu noktada Marksist Bakışçı, Kapital’i suratımıza salladı. “Siz Kapital’i okumadınız mı ya?” diye bağırarak, kendisindeki kârı artırma, arkadaşlarını sömürme niyetini ortaya koydu. İki isim de sonrasında kapitalizmin gelişimine bağlandı, bu gelişimi savundu. Bu kişilerden biri yüksek maaşlı akademisyen, diğeri de CHP belediyesinde bankamatik memuru oldu.

Solda orta sınıfa dair yığınla cümle duyuyoruz. Hatta son İzmir grevi üzerinden, bu sınıfı ChatGPT’ye soranlara bile rastladık. Söz konusu sınıf, proletaryanın ve yoksul emekçilerin yanı başındaki ajan, hain ve burjuvazinin kolu olarak muamele görmeli.

İşçileşmekten tiksinen küçük burjuvanın işçiye yönelik nefreti, mülkü tekeline alan burjuvaziye yönelik hasedinden büyük. Küçük burjuvanın derdi, en fazla, yoksul ve işçi özelinde oluşmuş sosyalist birikimi onların elinden çalmak olabilir. Bunlar, illaki burjuvaziden neşet eden ilerleme yolunun savunulması gerektiğine dair yığınla yazı döşenecektir.

Esasen Fethullahçılık da bu küçük burjuvalıkla tanımlı. İştirakî’yi görünce bunlardan birkaçı başımıza üşüştü. Aynı Antikapitalist Müslümanlar çalışmasında olduğu gibi İştirakî çalışmasını da boşa düşürmeye, değersizleştirmeye, bağları kopartmaya çalıştı. Hepsi de püskürtüldü. Bugün görebildiğimiz kadarıyla bu Fethullahçılar, bizden dökülen nalları tezgahlarında satmakla meşgul sosyalizm.org sitesine doluşmuşlar. Layıklarını bulmuşlar. Arta kalan kırıntı solculuğa liberalizm öğretiyorlar.

Bazen bu küçük burjuvalar, niyetlerini bir bakla misali, ağızlarından düşürüyorlar. Artık bu baklayı belirli bir işlemden geçirdikten sonra çıkartıyorlar. Onu Paşalarının da en çok sevdiği meze olan fava kıvamına getiriyorlar. Çünkü tek başına baklayı basit, küçük düşürücü ve değersiz buluyorlar!

Fatih Yaşlı, muhaliflerin orta sınıftan müteşekkil olduğunu söylüyor.[1] Muhaliflerin işçi, fikirlerinin orta sınıfa ait olduğunu iddia ediyor. Aslında Yaşlı ve partisi, orta sınıf siyasetine işçi gömleği giydirmeye çalışıyor.

Yaşlı’nın ağzının kenarından Kemalist fava sızıyor:

“İşçiye, emekçiye düşmanlık yapa yapa Cumhuriyet’in ellerinden avuçlarından kayıp gittiğini, seküler sermaye diye kutsadıkları sermayenin Türkiye’de gericiliğin esas sahibi olduğunu, sermaye düzeninin ülkeyi bu hale getirdiğini görmüyorlar, idrak edemiyorlar.”

Yaşlı ve partisi, Cumhuriyet’in sahibi olanlara diyor ki “emekçileri, işçileri görmezseniz, onların başını okşamaz, sırtını sıvazlamazsanız, Cumhuriyet’in toplumsal tabanı yitip gider.” 

Sınıfı gören siyaset, bunlar için aydınlık Türkiye’nin sahipleri olan burjuvaziye verilecek hizmetten ibaret. İşçi sınıfının iktidarı diye bir ufuk ve menzilleri yok bunların. Tek işleri, burjuvazinin devletine kitle tabanı oluşturmak. İşçiyi emekçiyi burjuvaziye kul etmek. Bunlar, burjuva devrimini savunan gericiler...

Yaşlı ve partisi, esasında patronlardan ve paşalardan, bu “baş okşama ve sırt sıvazlama” işini kendisine vermesini istiyor. Her seferinde bu iş için onlara yalvarıyor. Bunların derdi, aşağıdaki ortaklaşma, işçileşme, işçi sınıfının iktidarı vs. değil. Kendilerine açılan kum havuzu kadar konuşup işçileri oyalamak, bu esnada dünyalık biriktirmek.

Yaşlı’nın yoldaşı, tekstil fabrikası müdürü Mehmet Kuzulugil, “İzmir grevinden şahsen büyük zarar gördük. Kaç gündür CHP’lilere nasıl anlatabiliriz diye uğraşıp duruyoruz. Aynı vakti Sultanbeyli’de bildiri dağıtmakla geçirsek, AKP’li diye kenara atılan bir sürü insanın hayatında/kafasında çoktan bir şeyleri değiştirmiş olurduk”[2] yalanına sarılıyor. O İzmir’le tanımlı programlarını ve teorilerini böylelikle gizleyebileceklerini sanıyor. Sultanbeyli’ye ancak burası mutenalaştırılıp ranta açıldığında, ilçeye orta burjuvazi hücum ettiğinde partisinin de oraya gireceğini iyi biliyor. İşçi düşmanı İzmir solcusuna örgütlendiğini ikrar ediyor.

Bu solcular, küçük burjuvazinin kültürel-ideolojik beğenilerine hitap eden dernek olduklarının gayet farkındalar. Yalan söylüyorlar. Kendi şirketinde çalıştırdığı yoldaşlarının sigorta primlerini ödemeyenlerin yönettiği partinin ağzından yalandan gayrısı dökülemez.

TKP’liler gibi Metin Kayaoğlu da aynı sınıfa hoş görünmek için taklalar atıyor. Baklaları çiğneyip ağzının kenarından döküveriyor.

Bu zatın dergisi, solda neoliberal politikalar uyarınca yaşanan dönüşüm gereği, teoride ve pratikte işçi sınıfının ağırlığını silmekten başka bir işleve sahip değil. Dergi, bu sebeple çıkıyor. Gerektiği ilgiyi görmediği için kızıyor. İşçi sınıfının ağırlığını önce ne idüğü belirsiz, altı boş, teorik metinlerden çalınmış bir “Ezilenler” kategorisiyle hafifletiyor. Dergi, sıfatı isim yapmakla övünüyor. Ardından da ezilenlerin de çare olmadığını görüp, işçi sınıfını teoriden ve pratikten kovmak için başka araçlar geliştiriyor.

TvP açısından “Ezilenler” kategorisi, kendisi gibi “liberal küçük burjuva bireyler”i ifade ediyor. Onun için Kürt’ün hiçbir değeri ve önemi yok. “Ezilenler”le “İşçi Sınıfı” karşı karşıya getirilince, işçileştikçe ezilme ile ezildikçe işçileşme arasındaki bağ da kesiliyor. TvP, işçileşmek istemeyen ama “Ezilen” kategorisi dâhilinde liberalizme kılıf bulmak isteyenlere sesleniyor. Herkes, burjuvaziye yönelik  hasedi ve proletaryaya yönelik nefreti örgütlemek istiyor.

Dergi, uzun yıllar “teori ile pratik arasında aşılmaz bir uçurum var” diyor, sonra “o mesafe bende kapanıyor” yalanını satıyor. Bu hamleler, doksanlarda komünist, sosyalist ve devrimci hareketler şahsında, ağalar-paşaların emriyle yaşanan dönüşüme katkı sunmak için yapılıyor. Zihinler allak bullak edildikten, postmodernist müdahalelerle merkezler, nirengi noktaları, ana aks parçalandıktan sonra, tüm örgütler, liberalizm ahırına koşa koşa giriyorlar. Ezilenler-devlet karşıtlığı üzerinden Marksizm-Leninizm, liberalizm önünde diz çöktürülüyor.

Ölçü liberal küçük burjuva bireyden çekilince, işçi sınıfı da disiplin, hiyerarşi ve işbölümü düzleminde, ezici bir unsur olarak kodlanıyor. “Ezilenler”le “İşçi sınıfı” karşı karşıya getiriliyor. İkincisi, devletle tanımlanmaya başlanıyor. Düşman ilan ediliyor.

Metin Kayaoğlu, işçi olmak denilen gerilikten münezzeh bir güç olarak orta sınıfın her daim ilerici olanı söylediğini düşünüyor. Düzen, hep oradan ilerliyor. Mevzi kazanıyor. Teori, ideoloji ve politika, küçük burjuvanın kaprislerine ve niyetlerine endeksleniyor. Altmışlarda antiemperyalist olduğu için ilerici olan, 2000’lerde Amerikan darbesini savununca da ilerici olabiliyor. Doksanlarda anarşist gevezelikleri savunanlar, bugün CHP’ci oluveriyorlar.

Küçük burjuvazi, düşündüğü ve yaptığı ile ilerici oluşu ve ilerlemeyi bizatihi tanımlayan güç. İşçileşme geriliminde küçük burjuvazinin ağzına bal çalınıyor. Köle ve Tanrı olan bu küçük burjuva, köleleştikçe kendisini Tanrılaştıran fikirlere sarılıyor. Yoga bilinci ile TvP bilinci arasında bir fark yok! Her şey anda…

Hayat ve aydınlık ideolojisinde, birlik ve ilerleme kurgusunda sol küçük burjuvalar, hep kendilerini satıyorlar, hep kendilerini öne çıkartıyorlar. Kendisi dışındakileri ölüm ve karanlık olarak kodluyorlar. Küçük burjuva, bu tür ideolojik hamlelerle köleleştiriliyor. Çöpü toplamayan işçi, ölümle ve karanlıkla tanımlanıyor.

TvP ve TKP gibi yapılar, küçük burjuvanın sırtını sıvazlamanın, başını okşamanın hayat ve aydınlık demek olduğunu düşünüyorlar. İşçiden nefret edip tiksiniyorlar. Bunun teorisini imal ediyorlar.

Doksanların sonunda bu TvP dergisinde bir gencin yazısına yer veriliyor. Yazı, Lenin’in UKKTH tezleri ile Wilson’ın tezlerini kıyaslıyor. Aslında yazı, açıktan Wilson çizgisini savunuyor. Lenin’in ağırlığını silmeye çalışıyor. Bu yazı, tabii ki gencin ABD’ye gitme planının bir yansıması. O genç, çok zengin bir HDP’li oluyor, sonra siyaseti zûl ve fazlalık görmeye başlıyor. Arınıyor.

TvP, “orta burjuvazi”yi kılavuz belliyor.[3] Bu anlamda, Kaypakkaya’nın “orta burjuva hareketi” dediği TKP’ye reddiye olarak getirilen (M-L) takısını silmeye çalışıyor. “Reformcu burjuva” tabirini olumlu bir ifade olarak ele alıyor. Bu anlamda Kayaoğlu, Kaypakkaya’nın Ecevit’le ittifak peşinde koştuğunu iddia edebiliyor. Bugünkü rezil reformizmine geçmişten kılıf örüyor. Kaypakkaya’ya şu veya bu şekilde bakan örgütleri bu rezil reformizm önünde diz çöktürmeye çalışıyor.

Bu nedenle Kayaoğlu, Kaypakkaya’nın teorisinin “masa başında” imal edildiğini, aslında Kaypakkaya’nın kendisi olduğunu söylüyor. Onu kovup kendi putunu yerleştirmeye çalışıyor. Masa başında uydurduğu, çıkarına göre değiştirip bozduğu, yeni döneme uygun olarak tekrar değiştirdiği teorisini Kaypakkaya’nın yerine ikame etmeye çalışıyor. 

Acılara Tutunmak şarkısının kötü sesli Haluk Levent’e ait zannedilmesinde olduğu gibi Kaypakkaya’nın birikimi, çapaklarından arındırılıp liberalizme peşkeş çekiliyor. TvP, ancak bir İbrahimî Hareket’in olmadığı koşullarda konuşma imkânı bulabiliyor.

Bu tür liberaller, “iyi para kötü parayı kovar” ilkesi üzerinden düşünüyorlar. İyi para eden teorileriyle kötü teoriyi ve politikayı kovmaya çalışıyorlar. ML ve proletarya, bunların asıl tiksindikleri, kurtulmak istedikleri olgular.

Devrimci Yol örgütünün maddi çıkar ilişkileriyle var olmasına katkıda bulunduğu TvP, Birikim çizgisini izleyerek, doksanların ihtiyacı uyarınca, bu iki olguyu literatürden, teoriden ve zihinlerden kovmak için uğraşıyor. Kendisine verilen işi yapıyor. “Ben, proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim” diyen Kaypakkaya, bir kez daha katlediliyor.

Eren Balkır
4 Haziran 2025

Dipnotlar:
[1] Fatih Yaşlı, “Sınıfsız Siyaset, Karanlık Türkiye”, 4 Haziran 2025, Sol.

[2] Mehmet Kuzulugil, “İzmir Grevi”, 4 Haziran 2025, X.

[3] Metin Kayaoğlu, “Algılardaki Kaypakkaya ve Kaypakkaya’nın Algısı”, 1 Haziran 2025, TvP.

07 Haziran 2025

,

Elias Rodriguez: Direnişin Pozisyonlarını Netleştiren Fedai


Fedai Elias Rodriguez’in gerçekleştirdiği operasyon, gelip geçici bir olay ya da mevcut siyasi ve stratejik bağlamdan soyutlanmış bir eylem değildi. Aksine, Filistin halkıyla dayanışmanın aktif olduğu uluslararası alanlarda pozisyonların netleşmesi ve çelişkilerin ortaya çıkması açısından önemli bir andı.

Siyonist teşekkülün yirmi ayı aşkın bir süredir Gazze Şeridi’ne karşı yürüttüğü soykırım savaşının en şiddetli aşamalarından birinde gerçekleşen operasyon, bu acımasız saldırganlığa karşı doğal ve meşru bir yanıt ve özgür halkların vicdanında canlı ve derin kökleri olan direniş sesinin bir yankısıydı.

Devrimci entelektüel ve Şehid Gassân Kenefâni (1936-1972) emperyalizm ve Siyonizme karşı devrimci şiddetin önde gelen teorisyenlerindendi. Kenefâni’nin silahlı mücadeleyle olan bağı romantik değil, siyasi düşüncesine, inançlarına ve şehadet anına kadar mantıksal ve ahlaki tutarlılığını savunduğu yaklaşımına sıkı sıkıya bağlıydı. Silahlı mücadeleye beslediği pratik ve organik bağ, suikasta uğramasının başlıca nedeniydi.

Kenefâni, aynı zamanda “dış operasyonlara” karşı çıkan Filistinlilere, Araplara ya da diğerlerine karşı amansız bir düşünsel mücadele yürüttü. “Her yerde düşmanın arkasında” sözünün sahibi, öldürüldüğü ana kadar sürekli olarak, siyasi strateji bir ve düşman tek olduğu sürece, Filistin’deki ve sınırları ötesindeki fedailerin eylemleri ile ‘dış operasyonlar’ arasında ne bir ayrım ne de çelişki olduğunu ortaya koydu.

Peki düşman, bugün değişti mi? Sömürgeci politikaları farklılaştı mı yoksa daha da mı acımasız hale geldi?

Elias’ın kahramanca operasyonu, Filistin halkıyla “dayanışma hareketinin” tek bir akım ya da birleşik bir vizyon olmadığını, aksine, farklı güçlerin bir karışımı olduğunu netleştirdi: Bazıları, direniş yoluna ve Filistin'in nehirden denize kadar özgürleşmesine inanırken, diğerleri, kendilerini çatışmayı insan hakları söylemi ve diplomatik arenayla sınırlayan liberal çerçeveler içinde konumlandırdı ve pratikte Arap-Siyonist çatışması için tek uygulanabilir ufuk olarak “iki devletli çözüm” olarak adlandırılan çözümü savundu.

Bu ayrışma yeni değildir. Cezayir Devrimi’nden Vietnam, Güney Afrika, İrlanda ve diğer ülkelerdeki mücadelelere destek hareketlerine kadar her zaman uluslararası dayanışma hareketlerine eşlik etmiş olan siyasi ve ideolojik çelişkileri yansıtmaktadır. Bir bakıma Filistinlilerin iç çelişkilerini de ortaya koyuyor… Ama bu, daha uzun bir tartışma konusu...

İşte bu karmaşık tablonun merkezinde Rodriguez’in operasyonunun önemi yatmaktadır. Fedainin operasyonu, sadece ABD güvenlik aygıtına karşı bir meydan okuma değildi, aynı zamanda pozisyonların netliğini yansıtmak için tutulan, “Kim gerçekten direnişin yanında duruyor, kim nihilizm ile teslimiyet arasında gidip gelen bir vizyonu desteklemek için genel sloganların arkasına saklanıyor?” sorularına cevap sunan bir aynaydı.

Pek çok kişi, “Filistin halkının direnme hakkı’’ndan bahsediyor ancak bu hakkın Batı’da kabul gören söylemin sınırları dışına çıkan her türlü fiili ve bilinçli pratiğini reddediyor; bu söylem, genellikle taviz ve siyasi ödün çağrılarına dönüşüyor, bunların başında da “iki devletli çözüm” ve Siyonist varlığın meşruiyetinin tanınmasını, Filistin yanında bizim zihinlerimizin de teslim edilmesini gerektiren bir “barış”ın teşvik edilmesi geliyor.

Buna karşılık, sadece teorik bir kavram olarak değil, aynı zamanda kurtuluş, geri dönüş ve işgalin meşruiyetinin reddi ilkelerine dayanan pratik eylem olarak direnişin yanında sağlam ve net bir şekilde duranlar da var.

Bunlar, Filistin mücadelesini sömürgeciliğe, ırkçılığa, yağmacı ve vahşi kapitalizme karşı küresel bir cephenin parçası olarak gören dünyanın dört bir yanındaki Filistinli kurtuluş hareketlerinin doğal uzantısıdır. Bu nedenle, “koşullu dayanışma” eğilimi geri çekilirken, radikal emek, gençlik, öğrenci ve kadın güçlerinin ilerleyişine tanık oluyoruz.

Rodriguez’in operasyonu, sadece liberal söylemin sınırlarını ortaya koymakla kalmadı, aynı zamanda doğrudan eylemin insanlara ilham verme ve sorumluluk almaya itme gücünü de geri getirdi.

Özellikle gençler arasında, Filistinli, Arap ve Müslüman topluluklar içinde bu operasyona verilen geniş halk tepkisi, halkın duyarlılığının silahlı mücadele ve Filistin konusunda devrimci bir tutumla uyumlu olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Filistin halkının yürüttüğü mücadele, Batı Şeria ve Gazze ile sınırlı olmayıp, emperyalizme, Siyonizme, gerici ve faşist rejimlere karşı devrimci mücadele çerçevesinde küresel olarak genişliyor ve yayılıyor.

Bu farklılıklar, keskinliklerine rağmen, nihilist bir anlaşmazlık kaynağına dönüşmemeli; aksine, küresel kurtuluş hareketleri içindeki doğal çoğulculuğun bir parçası olarak anlaşılmalıdır. Tarihsel olarak, haklı davalarla dayanışma hareketleri, Küba Devrimi’ni, Latin Amerika’daki mücadeleleri, hatta Irak ve Lübnan’daki direnişe ilişkin pozisyonları desteklerken benzer ayrışmalara tanık olmuştur. Bununla birlikte, düşmanın bu “çoğulculuğu” özellikle soykırım sırasında istismar etmesini engellemeye acil ihtiyaç vardır.

Siyonistler, propaganda kampanyaları, siyasi ve hukuki baskılar yoluyla direnişi ve destekçilerini destekleyen herkesi şeytanlaştırmaya ve genel olarak dayanışma aktivistlerinin saflarına şüphe ve güvensizlik tohumları ekmeye çalışmaktadır.

Bizim değerlendirmemize göre, Filistin halkının çoğunluğu, anavatan içinde ve diasporada, özellikle Gazze’deki katliamların ışığında, feda eyleminin yeniden canlandırılmasını devrimci bir gereklilik olarak görüyor. Direnişi desteklemek için siyasi, mali, medya temelli veya kültürel destek ya da doğrudan katılım yoluyla daha geniş halk katılımı çağrısında bulunuyorlar. Bu seferberlik, saldırganlığı durdurmanın, güç dengelerini altüst etmenin ve kurtuluşun yolunu açmanın olmazsa olmaz halk zemininin ve devrimci itici gücünün temsilidir. İşgalci teşekkülün suçları ne kadar büyükse, tarafsızlığa yer olmadığına ve düşmanla yüzleşmenin bir seçim değil bir görev haline geldiğine dair inanç da o kadar derinleşir.

Bugünün savaşı, Gazze ya da Batı Şeria ile sınırlı değil, diasporayı da kapsıyor. Dolayısıyla, Elias’ın operasyonu Amerikan sistemine karşı bir haykırıştır.

Fedainin eylemi, direnişin bir coğrafya, ırk ya da renk meselesi değil, bir aidiyet, bir kimlik ve hiçbir tavize izin vermeyen etik ve siyasi bir duruş olduğuna dair bir mesajdır.

Sonuç olarak, direniş güçleri ve müttefikleri, bu anı geliştirmeli, uluslararası düzeyde kurtuluş hareketleriyle devrimci diyalog çemberlerini genişletmeli, direnenleri izole etmeye ve karalamaya çalışan Siyonist kampanyalara karşı saflarını korumalıdır.

Mücadele, bütün olasılıklara açıklığıyla uzundur ancak Elias’ın da gösterdiği gibi zaferin ilk koşulu, pozisyon ve yön konusundaki netliktir.

Halid Bereket
29 Mayıs 2025
Kaynak
Çeviri: Medya Şafak

[Halid Bereket, hem “Samidun”, hem de “Masar Badil”in, Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi’nin kurucusudur ve ikincisinin yürütme komitesinin üyesidir. ABD hükümeti tarafından FHKC’nin [Filistin Halk Kurtuluş Cephesi] kıdemli bir üyesi olarak tanımlanmıştır. Ayrıca ABD ve Kanada tarafından terörist sayılmıştır. Kanada vatandaşı olan Bereket, Ekim 2024’te Kanada’da mimlendikten sonra birkaç aydır Beyrut'ta ikamet etmektedir.]