1
Küresel Sol Birliğe Duyulan İhtiyaç
Solun
birliğine duyulan ihtiyaç, soyut bir ahlaki arzu değil, somut bir politik
zorunluluktur. Derin bir kapitalist krizin, artan eşitsizliğin, emperyalist
savaşın, ekolojik felaketin, demokratik haklara ve işçi haklarına yönelik
kesintisiz saldırıların yaşandığı bir dönemde, solun parçalanması, toplumu
dönüştürebilecek tek toplumsal güç olan işçi sınıfını zayıflatır. Bu nedenle,
günümüzdeki tüm sol güçlerin temel görevi, işçi sınıfının birliğini, netliğini
ve özgüvenini güçlendirmektir.
Egemen
sınıflar, son derece örgütlü olduğu için birlik şarttır. Sermaye, sınırları
kolaylıkla aşıyor; devletler baskı ve kemer sıkma politikalarını koordine
ediyor; gerici ideolojiler, güçlü medya ve kurumsal ağlar aracılığıyla takviye
ediliyor. Bu yoğunlaşmış güce karşı, dağınık ve sekter sol oluşumlar,
dönüştürücü bir projeyi ilerletmek bir yana, işçileri ve köylüleri etkili bir
şekilde savunamazlar. İşçiler, sömürüyü kolektif olarak deneyimliyorlar,
dolayısıyla, tepkileri de kolektif olmalı.
Bu
görüş, siyasi farklılıkların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Sol, her zaman
çeşitli gelenekleri, analizleri ve stratejik bakış açılarını içermiştir.
Program, strateji ve taktikler üzerindeki farklılıklar kaçınılmazdır, üstelik
bunlar birçok durumda sağlıklıdır da. Ciddi politik sorular tartışmayı
gerektirir. Ancak bu tür anlaşmazlıklar, felce veya karşılıklı yıkıma yol
açmamalıdır. Görev, farklılıkların işçi sınıfının geniş mücadelesini
baltalamadan bir arada var olabileceği çalışma biçimleri bulmaktır.
İlerici
hareketlerin tarihi önemli bir ders sunuyor: Eylem birliği, tam ideolojik
uzlaşmadan çoğu zaman daha belirleyicidir. İşçiler, mücadele yoluyla
öğrenirler. Sol örgütler; özelleştirmeye, faşizme, savaşa, sendikalara yönelik
saldırılara karşı veya toprak, ücret, konut ve onur için birlikte mücadele
ettiklerinde, sadece zaferler değil, aynı zamanda özgüven de inşa ederler.
Paylaşılan mücadele, kitle hareketlerinden ve işçi sınıfı topluluklarından
kopuk sonsuz polemiklerden çok daha etkili bir şekilde politik netlik yaratır.
Sekterlik,
halkı zayıflatır. Sol örgütler, birbirlerini farklı bakış açılarına sahip
yoldaşlar yerine birincil düşman olarak gördüklerinde, bundan sadece sermaye ve
gerici güçler fayda sağlarlar. Sonsuz parçalanma, sıradan insanları şaşkına
çevirir, katılımı engeller ve siyasetin kendisine karşı bir sinizme yol açar.
İşçi sınıfının örgütsel avantaj peşinde koşan, birbirine rakip bayraklara
değil, kolektif gücü ilerletebilecek araçlara ihtiyacı vardır.
Dolayısıyla,
kâmil bir sol siyaset, anlaşmazlıklarda disipline ihtiyaç duyar. Tartışmalar,
kamuoyunun önünde kesintisiz bir biçimde süren savaş biçimde değil, önemli
oldukları ve stratejiyi netleştirdikleri yerlerde yapılmalıdır. Taktiksel ve
programatik farklılıklara ciddiyetle ve sabırla yaklaşılmalı, her zaman bir
anlaşmazlığın halkın birliğini ve bilincini ilerletip ilerletmediği veya
engellediği sorgulanmalıdır. İlke, basit olmalıdır: Eyleme geçmiş bir birleşik
cephe kurulmalı, anlaşmazlıklar yalnızca gerektiğinde gündeme gelmelidir.
Birleşik
cephe, farklı sol akımların politik kimliklerini koruyarak acil mücadeleler
etrafında birlikte çalışmasına imkân sağlar. Bu açıdan vazgeçilmesi mümkün
olmayan bir silahtır. Bu birlik, ideolojik farklılıkları ortadan kaldırmaz;
işçi sınıfının çıkarlarını dar örgütsel rekabetin üzerine koyar. İşçilerin
bölünme değil, kolektif güç gördüklerinde özgüven kazandıklarını kabul eder.
Bugün
sol, tam da bu sorumluluk ruhunu yeniden kazanmalıdır. Her örgüt, parti,
sendika ve hareket, davranışlarının emekçi insanların politik eğitimine,
özgüvenine ve birliğine katkıda bulunup bulunmadığını sorgulamalıdır. Amaç,
tekdüzelik değil, ortak mücadeledir.
Bu
birlik olmadan, çağımızın krizleri sermaye ve gericilik lehine çözülmeye devam
edecektir. Bu birlikle birlikte, demokratik, sosyalist ve insancıl bir gelecek
ihtimali açığa çıkar.
Dünya,
solun birlik içinde hareket etmesine muhtaç. İşçi sınıfının bölünmeye ayıracak
vakti yok. Hayatlarımız tehlikede.
2
Küresel Güney’de Sol
Küresel
Güney’de sol, bir fikir olarak, komünist partilerin seçimdeki başarılarına ya
da sömürgecilik sonrası devletlerde sosyalist sloganların hayatta kalmasına
indirgenemez. Küresel Güney’de sol, sömürgecilik karşıtı mücadele,
tamamlanmamış ulusal kurtuluş projesi ve küresel kapitalizmle yaşanan yeni
yüzleşmenin biçimlendirdiği tarihsel bir güçtür. Bu gerçeği idrak etmek için,
Avrupa ve Kuzey Amerika’da geliştirilen kategorilerin ötesine geçmeli, bunun
yerine, Asya, Afrika, Latin Amerika ve dünya sistemine ait parçalarda politik
yaşamın gerçek alanını incelemeliyiz.
Sömürgecilik
Karşıtı Köklerimiz
Küresel
Güney’de sol, yalnızca kapitalizmin çelişkilerinden değil, sömürgeciliğin ve
emperyalist egemenliğin şiddetinden de doğmuştur. Bu ayrım belirleyicidir.
Avrupa’da klasik sol, öncelikle endüstriyel sınıf mücadelesiyle ortaya
çıkmıştır: işçiler sermayeye karşı çıkmışlardır. Ancak sömürgeleştirilmiş
dünyada, sınıf mücadelesi, ulusal kurtuluş davasından ve mücadelesinden ayrı
ele alınamayacak bir olguydu. İşçiler, köylüler, yerli topluluklar ve radikal
aydınlar, öncelikle sömürge devletini, emperyalist ordularla ve sömürge halklar
arasında konumlanmış emperyalizme müttefik sınıflarla mücadele ettiler.
Dolayısıyla, Küresel Güney’de sol, her zaman ikili bir karaktere sahipti: O,
hem anti-emperyalist hem de sosyalistti.
Vladimir
Lenin (1870-1924), Cevahirlâl Nehru (1889-1964), Ho Chi Minh (1890-1969), José
Carlos Mariátegui (1894-1930), Claudia Jones (1915-1964), Amílcar Cabral
(1924-1973), Fidel Castro (1926-2016) ve Thomas Sankara (1949-1987) gibi farklı
geçmişlere sahip olan önemli isimler, muazzam ideolojik farklılıklarına rağmen,
Küresel Güney’in solunun kolektif soyağacına aittirler. Her biri, emperyalist
güç tarafından yapılandırılmış bir dünyada egemenlik sorunuyla yüzleşmiştir.
1955
tarihli Bandung Konferansı, belki de bu politik ufkun en açık ifadesini temsil
ediyordu. Yeni bağımsızlıklarını kazanmış ulusların liderleri, kendi
kaderlerini belirleme haklarını savunmak için Endonezya’da bir araya geldiler.
Bandung, sadece diplomatik bir tiyatro değildi. Politik bağımsızlık, ekonomik
kalkınma ve sosyal adalet arzusunu ifade ediyordu. Bandung’daki sol akımlar,
ekonomik egemenlik olmadan politik bağımsızlığın yalnızca biçimsel özgürlük
üreteceğini anlamışlardı. Bu çelişki, halen daha çözüme kavuşturulabilmiş
değildir.
Toplumsal
Gücün Demokratikleştirilmesi
Bugün,
Küresel Güney; borç, finans kapital, çokuluslu şirketler, askeri ittifaklar ve
teknolojik tekeller aracılığıyla yapılandırılmış yeni bir emperyalizm evresiyle
karşı karşıya. Uluslararası Para Fonu’nun seksenler ve doksanlarda uyguladığı
yapısal uyum programları, Afrika ve Latin Amerika’daki kamu sektörlerini harap
etti. Tüm toplumlar, kemer sıkma önlemlerini dayatan kapitalist pratiği
uygulamaya mecbur edildiler. Sonuçları hâlâ görünür durumda: özelleştirilmiş
sağlık hizmetleri, zayıflamış işçi hareketleri, gıda bağımlılığı, kitlesel
işsizlik ve politik parçalanma. Bununla birlikte, Kuzey Atlantik güçleri, düşen
büyüme oranlarıyla mücadele ederken, askeri gücünü ve bilgi alanındaki
iktidarını kullanarak hegemonyalarını, Üç Kıta Sosyal Araştırma Enstitüsü’nün “hiper-emperyalizm” olarak adlandırdığı
şeyi uygulamaya koydular.
Hiper-emperyalizmin
pekişmesinin nedenlerinden biri de küresel ekonominin ağırlık merkezinin
Asya’ya kaymasıdır. Buna karşılık, ABD önderliğindeki Kuzey Atlantik
güçleri, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırıma katıldı, İran’a
karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı, Küba’ya uygulanan yasadışı ablukayı
sıkılaştırdı. Çaresiz ve hayal kırıklığına uğramış Kuzey Atlantik liderleri,
tehlikeli ve yozlaşmış hale geldiler. Milyarlarca insanın beklentilerini
karşılayacak bir proje ortaya koyamıyorlar. Farklı karakterdeki hükümetlere
sahip ülkeler, (BRICS+ ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi) yeni ticaret rejimleri
ve yeni diplomatik gruplar oluşturmaya başladı. Dünya düzeninde bir çalkantı
yaşandı, ancak yeni durum tam anlamıyla istikrara kavuşmadı.
Bu
koşullar altında, soldan bahsetmek ne anlam ifade ediyor?
İlk
zorluk, kavramsal. Bugünün politik söyleminin büyük bir kısmı solu liberalizmle
özdeşleştiriyor. Oysa Küresel Güney’de liberalizm, çoğu zaman uluslararası
sermayeye bağlı komprador elitlerin ideolojik dili olarak iş görmüştür. Seçim
demokrasisini teşvik ederken kamu servetini özelleştiren ve işçi hareketlerini
bastıran bir hükümet, sadece haklar temelli dili konuştuğu için gerçek anlamda
sol olarak tanımlanamaz. Geniş bir anti-kapitalist yönelim ve emperyalist
kurumlara herhangi bir yapısal bağ kurmaya yönelik reddiye, kendilerini sol
olarak konumlandıran güçlerin teori ve pratiğinin temelini teşkil etmelidir.
Sol,
temelde toplumsal gücün demokratikleşmesiyle, halka mal edilmesiyle ilgilenir.
Şunu sorar: Toprak, finans, sanayi, enerji, gıda sistemleri, iletişim ve emeği
kim kontrol ediyor? İnsanlar, üretimi toplumsal ihtiyaç mı yoksa özel birikim
için mi organize ediyorlar?
Bu
sorular, kültürel tartışmalar veya seçim gösterileriyle gölgelense bile,
merkezî önemini muhafaza etmektedir. Aynı zamanda, Küresel Güney’in solu,
yalnızca yirminci yüzyılın sosyalist projelerine duyulan nostaljiyle varlığını
sürdüremez. Bu projelerin çoğu; okuryazarlık, sağlık hizmetleri, kadınların
özgürleşmesi ve ırkçılık karşıtı mücadelede olağanüstü kazanımlar elde etti.
Küba’nın farklı ülkelere gönderdiği sağlıkçılar, modern politikanın büyük
ahlaki başarıları arasında yer almaktadır. Vietnam sömürgeciliği yendi ve harap
olmuş bir ulusu yeniden inşa etti. Hindistan'da Kerala eyaleti, onlarca yıldır
iktidarda olan sol sayesinde güçlü kamu kurumları kurdu. Evo Morales
yönetimindeki Bolivya, oligarşik yönetime karşı yerli egemenliğini savundu.
Ancak başarısızlıklar da yaşandı: bürokratikleşme, demokratik eksiklikler,
yolsuzluk, otoriter eğilimler ve birçok durumda küresel emtia piyasalarına
bağımlılığın ötesine geçememe. Ciddi sol analiz, ne romantizme ne de kınamaya
ihtiyaç duyar, onun ihtiyacı, diyalektik değerlendirmedir.
Günümüzün
en önemli sorunlarından biri, ilerici güçlerin parçalanmışlığıdır. Küresel
Güney’de ilerici hareketler, genellikle dağınık biçimlerde varlığını
sürdürmektedir: sendikalar, köylü örgütleri, feminist hareketler, ekolojik
mücadeleler, yerli hareketleri, öğrenci grupları, kayıt dışı işçi dernekleri,
ırkçılık karşıtı kampanyalar ve sosyalist partiler. Bu güçler, sıklıkla aynı
düşmanla (yerel oligarşilerle ittifak kurmuş finans kapitalle) karşı karşıya
kalmaktadır, ancak örgütsel birliğin eksikliğinin çilesini çekmektedir.
Brezilya,
öğretici bir örnek sunuyor. İşçi Partisi (PT), işçi sendikaları, radikal din
adamları, topraksız hareketler ve sosyalist aydınlar arasında
kurulan güçlü bir ittifaktan doğdu. PT’nin Başkanı Lula da Silva
döneminde, sosyal programlar ve genişletilmiş devlet kapasitesi sayesinde
milyonlarca insan, yoksulluktan kurtarıldı. Ancak Brezilya Solu da küresel
finans ve yerel elitlerin dayattığı sınırlamalarla karşılaştı. Dilma Rousseff’e
karşı yapılan parlamento darbesi ve Lula’nın hapse atılması, iktidardaki
sınıfın, ılımlı yeniden dağıtımla bile karşı karşıya kaldığında ne kadar
acımasız olduğunu ortaya koydu. Solun oluşturduğu birlikler, çeşitli
anlaşmazlıklar yüzünden dağıldı, yerel düzeyde seçim gücünü ele geçirmek için
bir strateji geliştirilemedi. Sağ ise Brezilya Federal Senatosu ve Ulusal
Kongresi’ne hâkim durumda.
Aynı
şekilde, Güney Afrika’da Afrika Ulusal Kongresi (ANC), ırk ayrımcılığı karşıtı
mücadelenin muazzam ahlaki otoritesini miras aldı. Ancak ırk ayrımcısı rejimin
yıkılması sonrası neoliberal politikalar, ırkçı kapitalizmin ekonomik yapısının
büyük bir bölümünü muhafaza etti. Ekonomik dönüşüm olmadan politik özgürleşme,
kitlesel hayal kırıklığına yol açtı. İlerici güçler, bilhassa sendikalar ve
topluluk örgütleri, aktif kalmaya devam ediyor, ancak sol, sendikaların,
Komünist Parti’nin ve ANC’nin oluşturduğu ittifakla, ayrıca, sendika
hareketinin rakip federasyonlara bölünmesiyle ve iş rejimlerinin güvencesizliği
nedeniyle işçi sınıfının zayıflamasıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan ciddi
örgütsel ve ideolojik krizlerle karşı karşıya.
Hindistan,
başka türden bir çelişkiyle malul. Parlamentocu sol, önemli ölçüde zayıflamış
olsa da, köylü ve çiftçi seferberliklerinde, kast karşıtı hareketlerde, kadın
örgütlerinde ve işçi mücadelelerinde ilerici enerjiler varlığını sürdürüyor.
2020-2021 yıllarındaki büyük çiftçi protestoları, giderek otoriterleşen
koşullar altında bile kolektif direnişin mümkün olduğunu gösterdi. Bu
protestolar, bölgeler, dinler ve sosyal tabakalar arasında geniş ittifaklar
kurarken, geçim kaynakları ve onur meselesini merkeze yerleştiren bir maddi
programı uygulamaları sayesinde başarılı oldu. Ancak, Kerala’daki kayıptan
sonra, sol, son elli yılda ilk kez Hindistan’daki eyalet meclislerinin
hiçbirini kontrol edemiyor.
Tutarlı
sol kurumlar olmadan ilerici güçler hegemonya tesis edebilir mi?
Antonio
Gramsci’nin şu görüşü hâlâ geçerliliğini koruyor: Egemen sınıf, sadece cebir
yoluyla değil, rıza yoluyla da yönetir. Çağdaş kapitalizm, piyasa mantığının
doğal ve kaçınılmaz göründüğü güçlü bir ideolojik düzen yarattı. Yoksulların
bazı kesimleri bile kolektif dönüşüm yerine özel birikime dair özlemleriyle
hareket ediyorlar. Sosyal medya, parçalanmayı ve gösteriyi yoğunlaştırarak,
uzun vadeli politik örgütlenmeyi zayıflatıyor. Bu arada, sağcı güçler, giderek
sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin bir zamanlar elinde tuttuğu alanı işgal
ediyorlar. Birçok ülkede gerici hareketler, egemenliği esas alan dili
konuşurken, kapitalist bağımlılığı derinleştiriyorlar. Küreselleşmeye karşı
meşru öfkeyi yabancı düşmanlığına, şovenizme veya dini çoğunlukçuluğa teksif
ediyorlar.
Bu
nedenle sol, ikili bir görevle karşı karşıya. Hem egemenliği emperyalist
tahakküme karşı savunmalı, hem de ulusların kendi içlerinde demokrasiyi ve
toplumsal dönüşümü derinleştirmelidir. Toplumsal adalet olmadan
anti-emperyalizm, elitlerin milliyetçiliğine dönüşür. Anti-emperyalizm olmadan
sosyal demokrasi, küresel sermaye ile uzlaşmaya dönüşür.
Sosyalist
Projeler İktidarda
Sosyalist
dünyada, son yıllarda neoliberal kapitalizmin egemenliğine meydan okuyan ve
alternatif toplumsal örgütlenme yollarını gösteren devlet öncülüğündeki
kalkınma projelerinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Sosyalist planlamayı
küresel ekonomiye stratejik katılım ile birleştiren Çin ve Vietnam, bu
gelişmelerin ön saflarında yer alıyor. Çin’de aşırı yoksulluğun ortadan
kaldırılması, kamu altyapısının genişletilmesi ve yeşil teknoloji ile bilimsel
yeniliğe yapılan büyük yatırımlar, sosyalist kurumların kolektif refah için
kaynakları seferber etme kapasitesinin devam ettiğini göstermektedir. Çin
Komünist Partisi önderliğindeki Çin devleti, Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve
ekolojik modernizasyon politikaları gibi girişimlerle uzun vadeli planlama
yaparken, kilit sektörler üzerindeki kamu kontrolünü güçlendirdi. Vietnam ise
sosyalist yönelimli piyasa ekonomisi aracılığıyla yoksulluğun azaltılması,
sağlık hizmetleri, eğitim ve sanayi kalkınmasında kayda değer kazanımlar elde
etti. Vietnam Komünist Partisi, hızlı ekonomik dönüşümü yönlendirirken ve
sosyal korumaları genişletirken, politik egemenliğini korudu.
Her
iki ülke de, başka yerlerde neoliberal yeniden yapılanma altında yaşanan ciddi
toplumsal bozulmalara direnmiş, küresel kriz koşullarında sosyalist yönetimin
dayanıklılığını göstermiştir. Bu deneyimler, dünya solu içinde egemenlik,
planlama, kamu mülkiyeti ve devletin eşitsizlik, az gelişmişlik ve ekolojik
çöküşle mücadeledeki rolü hakkındaki tartışmaları yeniden alevlendirmiştir.
Mücadele
Dalgaları
İşçi
sınıfı ve köylülük, emek piyasasındaki iniş çıkışlardan etkilenir, ancak
yalnızca olumsuz yönlerinden. Dünya işçileri, düzenli olarak, 2008’den beri
yaşanan Üçüncü Büyük Buhran’da derinleşen uzun vadeli kapitalist kriz nedeniyle
kendi yaşamları üzerindeki kontrollerinin kalıcı bir biçimde ortadan kalktığı
gerçekliği tecrübe etmektedirler. Gelişmiş sanayi ülkelerindeki büyüme oranları
sıfıra yakın seyrederken, Küresel Güney’in yoksul ülkelerinin çoğunda yüksek
borç oranları ve enflasyon, dünya işçilerinin uzun bir ekonomik gerileme dönemi
yaşamasına neden olmuştur. Bu konuda tek istisna, Çin gibi birkaç Küresel Güney
ülkeleridir. İşçi sınıfı ve köylülüğün çalışma ve yaşam koşullarındaki bozulma,
dünya çapında kendiliğinden huzursuzluklara yol açmıştır. İşte farklı ülkelerde
farklı hızlarda işçileri saran protesto türlerinin bir listesi:
*
İşçi hakları için verilen mücadeleler. Büyüme oranlarını canlandırmak ve
verimliliği artırmak için, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, zorlu
mücadelelerle kazanılmış işçi haklarını geri almaya çalıştılar. Bu durum, söz
konusu reformlara karşı çıkmak ve yaşamlarına dayatılan kemer sıkma
politikalarına karşı mücadele etmek için iş bırakma eylemleri ve genel
grevlerle karşılandı. Bu mücadelenin en güçlü örneğini, yeni iş kanunlarına ve
tarım yasalarına karşı tekrarlanan grevlerin yaşandığı Hindistan sunuyor. 12
Şubat 2026’da 300 milyon işçinin katıldığı genel grev, bugüne kadar görülmüş en
önemli grevdi. Ancak Bangladeşli tekstil işçilerinin, çoğunluğu kadın olan
işçilerin, daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları için Aralık
2018’den itibaren başlattığı kitlesel grevler de bu mücadelenin somut bir
örneğidir.
*
Köylülerin tarım reformu için mücadelesi. Tarım ürünlerinin fiyatları
yükseldikçe, tarım işletmeleri, toprak gaspı yoluyla toprak mülkiyetlerini
genişletmeye, devletin geliştirdiği alım planlarını ve devlet kontrolündeki
pazarları ortadan kaldırmaya çalıştı. Brezilya’da 2016’dan beri Topraksız
İşçiler Hareketi (MST) tarafından gerçekleştirilen toprak işgalleri, tarım
reformunu ve onun anti-kapitalist veçhelerini gündeme getirdi. Peru’da, 2021 ve
2023 yılları arasında, Apurímac ve Cusco’daki köylü ve yerli topluluklar, suyu
ve tarım arazilerini kirleten bakır madenciliği projelerine karşı yolları
kapatarak, ekolojik yıkıma karşı mücadeleyi köylü mücadeleleri ve yerlilerin
onur mücadelesiyle ilişkilendirdi.
*
Kemer sıkma politikalarına ve yaşam maliyeti artışlarına karşı ayaklanmalar.
Gıda ve yakıt fiyatlarındaki enflasyon, sübvansiyon kesintileri ve IMF’nin
dayattığı kemer sıkma ajandası, Şili’den (2019) Peru’ya (2020), Tunus’a
(2021-22) ve Kenya’ya (2022) kadar birçok Küresel Güney ülkesinde kitlesel
protestolara yol açtı, toplulukların karşılıklı yardımlaşmaya dayalı, hayatta
kalma amacı güden yapılar oluşturmalarına neden oldu.
*
Kayıt dışı sektör ve güvencesiz işçilerin seferberliği. Son on yılda,
kayıt dışı ve güvencesiz işçiler, yasal korumalardan yoksun olmalarına rağmen
geçim kaynaklarını savunmak için harekete geçtiler. Endonezya’nın Cakarta
kentinde (2020-2023), araç çağırma ve teslimat şoförleri, algoritmik ücret
kesintilerini protesto ederek işçi olarak tanınmayı talep ettiler. Aynı
şekilde, işsizlik ve eşitsizliğe cevap olarak gençlik öncülüğünde ayaklanmalar
ortaya çıktı. Nijerya’daki SARS’a Son Ver hareketi (Ekim 2020), Özel
Hırsızlıkla Mücadele Ekipleri (SARS) karşıtı eylemlilik sürecinde gençlerin
polis şiddetine, yolsuzluğa ve ekonomik dışlanmaya karşı ülke çapında
protestolara öncülük etmesini sağlayarak, gençlik taleplerini daha geniş sosyal
adalet mücadeleleriyle ilişkilendirdi.
Bütün
bu mücadeleler, Küresel Güney’in muharrik olduğunun kanıtı: Hepsinin de
odağında, parçalanmış ama birbirine bağlı, savunmacı ama yenilikçi ve giderek
daha çok sayıda emekçinin sistematik olarak onurlu yaşamlarını ayaklar altına
bir sistemde nasıl onurlu bir şekilde yaşayabilecekleri sorusu duruyor.
Halkın
Kalıcı ve Mukavim Birlikleri
Küresel
Güney’de solun geleceği, doktrinel saflıktan ziyade, maddi gerçeklere dayanan,
halk eliyle teşkil edilmiş kalıcı birlikler inşa etme yeteneğine bağlıdır.
Kayıt dışı işçi, borçlu köylü, güvencesiz kentli gençler, göçmen işçiler ve
iklim mültecileri, artık merkezi önemi haiz politik öznelerdir. Bu dönüşümleri
kavramadan yalnızca yirminci yüzyıla has, sanayi emeğini esas alan dili konuşan
her türden sol, marjinal olmaktan kurtulamayacaktır. Ancak sol, sınıf analizini
terk edip muğlak ahlakçı dili benimseyemez. Kapitalizm, dünyayı sömürü ve
hiyerarşi yoluyla örgütlemeye devam ediyor. Servet yoğunlaşması akıl almaz
seviyelere ulaşırken, milyarlarca insan hayatta kalma mücadelesi veriyor. Temel
soru, büyük sömürgecilik karşıtı mücadeleler sırasında neyse odur: Geleceğin
sahibi kim?
Küresel
Güney’de sol, sıradan insanların sömürüye, aşağılamaya ve emperyalist tahakküme
karşı hep birlikte örgütlenmeye devam ettiği her yerde varlığını sürdürüyor.
Grevlerde, köylü yürüyüşlerinde, okuryazarlık kampanyalarında, kadın
meclislerde, ırkçılık karşıtı hareketlerde ve demokratik planlama deneylerinde
varlığını sürdürüyor. Bir hatıra değil, bir olasılık olarak varlığını muhafaza
ediyor.
3
Yoksul Ülkelerde Birleşik Cephe:
Ulusal Kurtuluş, Marksizm ve Komintern Geleneği
Eski
sömürge dünyasında birleşik cephenin tarihi, sömürgecilik karşıtı mücadele,
devrimci milliyetçilik ve emperyalizm hakkındaki Marksist tartışmaların
tarihiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Yirminci yüzyılın başlarından
itibaren komünist hareketler, temel bir sorunla karşı karşıya kaldılar:
Sosyalist devrim, öncelikle endüstriyel kapitalizm tarafından değil,
sömürgecilik, toprak ağalığı, ırksal hiyerarşi ve emperyal egemenlik tarafından
yönetilen toplumlarda nasıl ortaya çıkabilirdi? “Birleşik Cephe” kavramı, bu
sorunun başlıca cevaplarından biri haline geldi. Bu kavram, Komünist
Enternasyonal (Komintern), sömürgecilik karşıtı devrimler ve Ulusal Kurtuluşçu
Marksizm teorisinin ortata koyduğy deneyimle birlikte gelişti. Asya, Afrika,
Latin Amerika ve Arap dünyasında birleşik cephe; işçiler, köylüler, aydınlar ve
milliyetçi güçler arasında sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı stratejik bir
ittifak haline geldi. Komintern’in tarihi, dünyanın bu bölgelerindeki devrimci
politikanın hem yaratıcılığını hem de çelişkilerini ortaya koymaktadır.
Ulusal
Kurtuluşçu Marksizm
“Ulusal kurtuluş, belirli
bir sosyo-ekonomik bütünün kendi tarihsel sürecini yadsıma girişimini
reddetmesidir. Başka bir ifadeyle, bir halkın ulusal kurtuluşu, o halkın
tarihsel şahsiyetini yeniden kazanması, maruz kaldığı emperyalist egemenliğin
yıkılması yoluyla tarihe geri dönmesidir.”
[Amilcar Cabral, Teori Silahı, 1966]
“Birleşik
Cephe” kavramı, 1917 Ekim Devrimi’nin ardından ortaya çıktı. Bolşevikler,
sosyalist partilerin bölünmüş olduklarını, kapitalist devletlerin ve
karşı-devrimci güçlerin ise güçlü kaldığını fark ettiler. Komintern’in üçüncü
ve dördüncü kongrelerinde (1921-1922), komünist partiler, politik
bağımsızlıklarını korurken kapitalizme karşı mücadele etmek için komünist
olmayan işçi örgütleriyle taktiksel ittifaklar kurmaya teşvik edildiler. Bu
“birleşik cephe”, başta öncelikle Avrupa için tasarlanmıştı. Burada komünist
partiler, gericiliğe ve faşizme karşı sosyal demokrat işçilerle işbirliği kurma
çabası içindeydi. Ancak Komintern, sömürge toplumlarının farklı bir analizi
gerekli kıldığını hızla fark etti. Vladimir Lenin’in emperyalizm, ulus ve
sömürge meseleleri ile ilgili yazıları, sömürgelerin kurtuluşunu dünya
devriminin merkezine yerleştirerek Marksist teoriyi dönüştürdü. Lenin,
emperyalizmin dünyayı ezen ve ezilen uluslara böldüğünü, sömürgelerdeki
devrimci hareketlerin sosyalizmin nesnel müttefikleri olduğunu savundu.
Komintern’in 1920’de gerçekleştirdiği ikinci kongrede Lenin, komünistlerin
sömürgeleştirilmiş ülkelerde burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerini
desteklemeleri, aynı zamanda işçi ve köylüleri bağımsız olarak örgütlemeleri
gerektiğini ısrarla dile getirdi. Bu vurgu, sonrasında Ulusal Kurtuluşçu
Marksizm olarak bilinen yönelimi doğurdu.
Ulusal
Kurtuluşçu Marksizm, yekpare bir doktrin değil, sömürge koşulları altında
anti-emperyalizmi, kitlesel milliyetçiliği ve sosyalist dönüşümü birleştiren
geniş bir stratejik gelenekti. Ulusal Kurtuluşçu Marksizm içindeki kalıcı
gerilimlerden biri, ulusal burjuvazinin sömürge karşıtı mücadeledeki rolüyle
ilgiliydi. Sömürgeleştirilmiş dünyadaki komünist hareketler, yerli burjuvazinin
bazı kesimlerinin, yabancı kontrolün ulusal kalkınmayı kısıtladığı yerlerde
emperyalist egemenliğe karşı çıkabileceğini kabul etti. Ancak sömürgecilik
karşıtı Marksistler, bu sınıfların yapısal olarak istikrarsız müttefikler
olduğu konusunda da uyarıda bulundular. Mao Zedong, ulusal burjuvaziyi “çift
karakterli” olarak tanımladı: o, anti-emperyalist mücadeleye katılabilecekken
aynı zamanda işçi ve köylülerin bağımsız seferberliğinden korkan bir yapıydu.
Bu nedenle birleşik cephe, hassas bir dengeyi gerekli kılıyordu. Komünistler,
işçi ve köylü örgütlerinin politik bağımsızlığında ısrar ederken, sömürgeciliğe
ve emperyalizme karşı geniş ittifaklar aradılar. Sorun sadece taktiksel değil,
tarihseldi: ulusal kurtuluş, toplumsal dönüşümle sonuçlanabilir miydi, yoksa
bağımsızlık küresel kapitalizme bağlı, elitlerden oluşan yeni yönetim biçimleri
mi üretecekti?
Yeni
Demokrasi
“İlk adım, sömürgeci, yarı
sömürgeci ve yarı feodal toplum yapısını bağımsız, demokratik bir topluma
dönüştürmektir. İkinci adım ise devrimi ileriye taşımak ve sosyalist bir toplum
inşa etmektir. Şu anda Çin devrimi ilk adımı atmaktadır.”
[Mao Zedong, Yeni Demokrasi Üzerine, 1940]
Ulusal
Kurtuluşçu Marksizm, sömürge toplumlarının sanayi Avrupa’sından farklı bir
şekilde yapılandırıldığı anlayışından doğmuştur. Temel çelişki, sadece emekle
sermaye değil, emperyalist hegemonya ile ulusal kurtuluş arasında cereyan
ediyordu. Bu nedenle, devrimci mücadele, birden fazla toplumsal sınıfı
birleştiren geniş bir sömürgecilik karşıtı aşamadan geçmek zorundaydı. Sömürge
bölgesindeki komünistler, birleşik cepheyi giderek sadece geçici bir taktik
değil, sömürgeci yönetimini devirebilecek tarihsel bir blok olarak görmeye
başladılar.
Çin,
bu stratejinin ilk en önemli örneğiydi. 1920’lerde Komintern’in rehberliğinde
Çin Komünist Partisi (ÇKP), Sun Yat-sen’in milliyetçi Kuomintang’ı (KMT) ile
ittifak kurdu. Bu Birinci Birleşik Cephe, savaş ağalarını yenmeyi ve yabancı
egemenliğine son vermeyi amaçlıyordu. İttifak, Komintern’in ulusal kurtuluş ve
sosyalist devrimin birbirine bağlı olduğuna dair inancının tezahürüydü. Ancak
ittifak, 1927’de Çang Kay-şek’in KMT’sinin Şanghay ve diğer yerlerde
komünistleri katletmesiyle şiddetli bir şekilde çöktü. Bu felâket, uluslararası
komünizm içinde komünist partilerin milliyetçi güçlere tabi kılınmasının
tehlikeleri hakkında yoğun tartışmalara yol açtı. 1927 olayları, uluslararası
komünizm içinde proletarya örgütlenmesinin milliyetçi hareketlere dönüşmesinin
riskleri konusunda belirleyici bir uyarı haline geldi.
Bu
başarısızlığa rağmen, Çin Devrimi, daha sonra sömürge ve yarı sömürge
dünyasında birleşik cephenin en etkili modellerinden birini ortaya çıkardı. Mao
Zedong, Marksizmi yarı sömürge ve tarım toplumu için yeniden formüle etti. Mao,
Çin’deki devrimin dört sınıfın birliğine ihtiyacı olduğunu söyledi: işçiler,
köylüler, küçük burjuvazi ve emperyalizme karşı çıkan ulusal burjuvazinin kimi
kesimleri. Japon işgaline karşı savaş sırasında (1937-1945), ÇKP, KMT ile
İkinci Birleşik Cephe’yi kurarken aynı zamanda köylüler arasında komünistlerin
nüfuzunu artırdı. Mao’nun Yeni Demokratik Devrim anlayışı, Ulusal Kurtuluşçu
Marksizmin merkezine yerleşti. Sosyalizm, ancak emperyalizme ve feodalizme
karşı geniş bir ulusal kurtuluş mücadelesinden sonra ortaya çıkabilirdi.
Bu
yaklaşımın etkisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yoksul ülkeler arasında geniş
çapta yayıldı. Sömürgecilik karşıtı liderler, Marksist fikirleri
milliyetçilikle giderek daha fazla cem ettiler. Vietnam’da Ho Chi Minh ve
Çinhindi Komünist Partisi, Fransız sömürgeciliğine ve daha sonra ABD
müdahalesine karşı birleşik bir cephe meydana getirdi. 1941’de kurulan Viet
Minh, komünistleri, köylüleri, aydınları ve bağımsızlığa bağlı milliyetçi
güçleri içeriyordu. Ho, Lenin’in sömürgelerin kurtuluşu teorisinden büyük
ölçüde yararlanırken, bunu Vietnam koşullarına uyarladı. Vietnam devrimi,
yoksul ülkelerde komünizmin genellikle en disiplinli ve en etkili milliyetçilik
biçimi haline nasıl geldiğini ortaya koydu.
Afrika’da,
sömürgeci ve yerleşimci rejimlere karşı savaşan kurtuluş hareketleri içinde
birleşik cephe siyaseti ortaya çıktı. Marksizm, emperyalist sömürüyü anlamak
için analitik araçlar sağlarken, milliyetçilik, kitle seferberliğinin duygusal
ve politik dilini temin etti. Gine-Bissau’da Amílcar Cabral, Angola’da
Agostinho Neto ve Mozambik’te Eduardo Mondlane gibi liderler, ulusal kurtuluşu
toplumsal dönüşümle birlikte ele aldılar. Cabral, kurtuluş hareketlerinin halk
kültürüne ve köylü yaşamına kök salarken sınıf bilinci meydana getirmesi
gerektiğini söylüyordu. Kurtuluş cephesi, hem askeri bir örgüt hem de politik
bir eğitimci haline geldi. Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığı karşıtı mücadelesi,
birleşik cephe geleneklerinin tezahürüydü. Afrika Ulusal Kongresi (ANC), Güney
Afrika Komünist Partisi (GAKP), sendikalar ve topluluk örgütleri, partinin Güney
Afrika’nın Özgürlük Yolu (1962) adlı eserinde “özel bir tür sömürgecilik”
olarak adlandırdığı şeye karşı geniş ittifaklar meydana getirdiler.
Marksizm-Leninizm ve sömürgecilik karşıtı teoriden etkilenen ANC, “Ulusal
Demokratik Devrim” kavramını geliştirdi. Bu strateji, ırk ayrımcısı rejimin ve
beyaz azınlık yönetiminin yenilgisinin sosyalist dönüşümden önce gerekli bir
aşama olduğunu öne sürüyordu. Demokratik, milliyetçi ve sosyalist özlemleri
birleştiren 1955 tarihli Özgürlük Bildirgesi, bu geniş koalisyon
politikasını ifade ediyordu.
Latin
Amerika’da birleşik cephe farklı biçimler aldı. Komünist partiler, genellikle
oligarşiye ve ABD emperyalizmine karşı ilerici milliyetçi kesimlerle
ittifakları vurgulayan Komintern stratejilerini izlediler. Ancak 1959’daki Küba
Devrimi, kıta genelinde devrimci düşünceyi dönüştürdü. Fidel Castro ve 26
Temmuz Hareketi, gerilla savaşının ve milliyetçi devrimin, geleneksel bir
sanayi proletaryası olmadan bile sosyalizme doğru radikalleşebileceğini
gösterdi. Küba; Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki mücadeleleri birbirine
bağlayan üç kıtasal dayanışmanın sembolü haline geldi.
1966’da
Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı, anti-emperyalist birleşik cephelerin
küresel tarihinde bir dönüm noktası oldu. Yoksul ülkelerden gelen devrimci
hareketler, sömürgeciliğe, kapitalizme ve ABD önderliğindeki emperyalizme karşı
mücadelelerini koordine etmek için bir araya geldiler. Asya, Afrika ve Latin
Amerika Halklarıyla Dayanışma Örgütü (OSPAAAL), ulusal kurtuluşa dayalı bir
enternasyonalizm vizyonunu dile getirdi. İlgili vizyon, klasik Avrupa
Marksizminden güney merkezli devrimci bir bakış açısına doğru önemli bir
eğişimin somut ifadesiydi. Üçüncü Dünya, pasif bir az gelişmişlik bölgesi
değil, anti-emperyalist devrimin ana arenası olarak tasavvur ediliyordu.
Ulusal
Kurtuluşçu Marksizm, Arap devrimci hareketlerine şekil verdi. Filistin’de,
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) gibi örgütler, Marksizmi sömürgecilik
karşıtı milliyetçilikle birleştirdiler. Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın Arap
sosyalizmi, devlet öncülüğünde kalkınmayı, emperyalizm karşıtlığını ve Arap
birliği fikrini destekledi. Birçok milliyetçi hükümet, Marksist olmasa da,
sömürgecik döneminin ürettiği bağımlılığa karşı işçiler, köylüler, askeri
subaylar ve aydınlar arasında ittifaklar kurarak birleşik cephe politikasına
dair kimi yaklaşımlarda ortaklaştılar.
Sınırlar
“Yeni sömürgecilik özü
itibarıyla kendisine tabi olan devletin teoride bağımsız olmasını, uluslararası
egemenliğin tüm dışsal özelliklerine kendi içinde barındırmasını gerekli
kılmaktadır. Gerçekte ise ekonomik sistemi, dolayısıyla yönetimsel politikası dışarıda
belirlenir.”
[Kvame Nkruma, Yeni Sömürgecilik: Emperyalizmin Son Aşaması
-1965]
Bu
çelişkiler, bağımsızlık sonrasında ortaya çıkan tesadüfi zayıflıklar değil,
birleşik cephe stratejisine mündemiç unsurlardı. Yirminci yüzyıl boyunca,
sömürgecilik karşıtı Marksistler, milliyetçiliğin toplumsal devrim için bir
araç olup olamayacağı veya nihayetinde yeni muktedir sınıfları istikrara
kavuşturup kavuşturmayacağı konusunda tartışma yürüttüler. Frantz Fanon, Yeryüzünün
Lanetlileri adlı eserinde, sömürgecilik sonrası burjuvazinin
genellikle tarihsel işlevi toplumu dönüştürmek değil, küresel kapitalist düzen
içindeki bağımlılığı yönetmek olan bir aracı sınıf haline geldiği konusunda
uyarıda bulundu. Birçok yeni bağımsız devlette, ulusal kurtuluş politik açıdan
başarılı olurken, sömürü ve eşitsizlik içeren ekonomik yapılar büyük ölçüde
aynı kaldı. Toprak ağalığının, komprador elitlerin, yabancı sermayenin ve
askeri bağımlılığın devam etmesi, daha derin bir toplumsal dönüşüm olmadan politik
egemenliğin sınırlarını ortaya koydu. Bu nedenle, birleşik cephenin tarihi,
sadece sömürgecilik karşıtı bir başarı öyküsü olarak değil, aynı zamanda
milliyetçilik, sınıf mücadelesi ve küresel kapitalizm yapıları arasındaki
çözülmemiş gerilimlerin bir tarihi olarak da anlaşılmalıdır.
Varlığını
sürdüren meselelerden biri de komünist partiler ile milliyetçi elitler
arasındaki ilişki meselesiydi. Birçok ülkede, bağımsızlık elde edildikten sonra
milliyetçi liderler sol hareketleri ezdiler. Bağımsızlık sonrası Cezayir’in
tarihi veya 1965’te Endonezya’da komünistlerin ezilmesi, bu ittifakların
kırılganlığını ortaya koydu. Eleştirmenler, komünistlerin bazen sınıf
mücadelesini milliyetçiliğe çok fazla tabi kıldığını, sömürgecilik sonrası
burjuvazinin toplumsal ilişkileri dönüştürmeden iktidarı pekiştirmesine izin
verdiğini söylediler.
Sömürgecilik
sonrası birçok hükümet; toprak reformu, millileştirme ve kamu refahı gibi
sosyalizmden ilham alan kalkınmacı programlar benimsedi. Ancak bu devletler,
genellikle otoriter ve bürokratik bir hal aldılar. Fanon, ulusal kurtuluşun
kitlelerden kopuk bir komprador burjuvazisinin yönetimine dönüşebileceği
konusunda uyarıda bulundu. Fanon’a göre, gerçek kurtuluş, sadece politik
bağımsızlığa değil, toplumsal devrime ihtiyaç duyuyordu.
Birleşik
cephe stratejisinin temel çelişkisi, milliyetçilik ve sınıf mücadelesi
arasındaki ilişkide yatıyordu. Komünist partiler, bazen işçi ve köylü
hareketlerini milliyetçi elitlerle ittifaklara tabi kılıyor, ulusal kurtuluşun
sosyalizmden önce gelmesi gerektiğini savunuyorlardı. Bu strateji, sömürgeci
yönetimini alt etse de, yerel yönetici sınıfların bağımsızlık sonrası iktidarı
pekiştirmesine, kapitalist ve hiyerarşik toplumsal yapıları korumasına imkân
sağladı. Birçok örnekte solun eski müttefikleri, daha sonra komünist ve radikal
örgütleri ezdiler.
Birleşik
cephe, küresel kapitalizmin yapısal gücünü hafife aldı. Birçok sömürgecilik
sonrası hükümet devlet öncülüğünde kalkınmayı izledi ve sosyalist söylemler
kullandı, ancak ekonomik olarak uluslararası pazarlara, yabancı sermayeye ve
Soğuk Savaş’ın himayesine bağımlı kaldı. Sovyetler Birliği’nin krizi ve
neoliberal küreselleşmenin yükselişi bu zaafları açığa çıkardı. Küresel
ekonomik düzeni dönüşüme tabi tutmadan uygulamaya konulan birçok ulusal
kurtuluş projesi, yeni bağımlılık biçimlerine dâhil edildi, milliyetçiliğin tek
başına emperyalizmin ötesine geçmenin bir yolu olarak sınırlarını ortaya koydu.
Tarihsel
Proje
Küresel
Güney’deki birleşik cephenin tarihi, Marksizmin kendisinin dönüşümünü ortaya
koymaktadır. Sömürgecilik ve anti-emperyalist mücadele deneyimleri aracılığıyla
Marksizm, Avrupa kökenlerinin ötesine geçerek, milliyetçilik, köylü
hareketliliği ve kurtuluş hareketleriyle iç içe geçmiştir. Komintern’in sömürge
sorunu üzerine yaptığı ilk tartışmalar, teorik temelleri atmış olsa da, Çin,
Vietnam, Afrika, Latin Amerika ve Arap dünyasındaki devrimci liderler, bu
fikirleri pratik yoluyla yeniden şekillendirmişlerdir. Ulusal Kurtuluşçu
Marksizm, sosyalizm ve anti-sömürgeci mücadele arasındaki bu karşılaşmadan
doğmuştur. Bu nedenle, zengin Marksist geleneği “Avrupamerkezci” olarak
adlandırmak gülünçtür.
Sonuç
olarak, birleşik cephe, politik bir taktikten çok daha fazlasıydı. Küresel
Güney’de, emperyalist egemenliğin üstesinden gelmeyi ve yeni kolektif egemenlik
biçimleri inşa etmeyi amaçlayan tarihi bir proje haline geldi. Mirası;
sömürüye, bağımlılığa ve küresel eşitsizliğe karşı çeşitli toplumsal güçleri
birleştirmeyi amaçlayan hareketlerin her noktasında açığa çıkmaya devam ediyor.
4
Yabancı Düşmanlığı, İşçi Sınıfının Bölünmesinde
Bir Silah Olarak Kullanılıyor
Hiçbir
Afrikalı göçmen, işsizlikten, yoksulluktan, suçtan veya devletin
başarısızlığından sorumlu değildir.
Kapitalizmin
tarihi boyunca, muktedir elitler, ortak ekonomik çıkarlar etrafında
birleşebilecek işçileri bölmek için her seferinde yabancı düşmanlığına
başvurdular. Ücretlerin artış hızı durağanlaştığı, işsizlik arttığı veya toplumsal
istikrarsızlık derinleştiği vakit politik ve ekonomik elitler, genellikle
kamuoyunun öfkesini şirketlerden ve hükümetlerden uzaklaştırıp göçmenlere,
azınlıklara veya yabancı işçilere yönlendirirler. Bu taktik eski, etkili ve
küreseldir. Benzer sömürü koşullarını paylaşan işçiler, birbirlerini müttefik değil,
iş, barınma ve güvenlik için rekabet eden düşmanlar olarak görmeye teşvik
edilirler.
Bu
nedenle yabancı düşmanlığı, sadece önyargı değil, aynı zamanda politik bir
silah olarak da işlev görür. İşverenler, sendikaları zayıflatmak, hükümetler
milliyetçi duyguları körüklemek, aşırı sağcı hareketler, ırk, etnik köken, din
ve milliyetler arasında kurulması muhtemel dayanışma ilişkilerini ortadan
kaldırmak için yabancı düşmanlığını kullanır. Ancak tarih, işçilerin bu
bölünmeleri aştığı ve birlikte mücadele ettiği anlara da tanık olmaktadır. Bu
anlar, bize yabancı düşmanlığının kaçınılmaz olmadığını, aksine birilerince
körüklendiğini ve onun alt edilebileceğini anımsatır.
Kapitalizm
ve Bölünmenin Üretimi
Modern
kapitalizm, büyük ölçüde işçi göçüne bağlıdır. Zengin bölgeler ve sanayi
merkezleri, tehlikeli, düşük ücretli veya güvencesiz işlerdeki boşluğu göçmen
işçilerle doldururlar. Hasatı göçmenler kaldırır, kamyon onları sürer, ofis
binalarını onlar temizler, yaşlılara onlar bakar, binalar onların ellerinin
emeğinin ürünüdür, depoları onların nasırlı ayakları arşınlar. Ancak bu
işçilerin ekonomik yaşam için ne kadar merkezi bir öneme sahip olduğunu kabul
etmeyen politik dil, onları sıklıkla tehdit olarak gösterir. Aslında bu çelişki,
önemli bir amaca hizmet eder. İşçiler, işsizlik veya azalan ücretlerden
göçmenleri sorumlu tutarlarsa, yaşam koşullarının kötüleşmesinden sorumlu
şirketleri ve politikaları sorgulama olasılıkları azalır. Yabancı düşmanlığı,
yapısal ekonomik sorunları kültürel veya ulusal çatışmalara dönüştürür.
Bu
mekanizma, özellikle yoksul ülkelerde aşina olduğumuz bir durum. Çokuluslu
şirketler, temel kaynaklar üzerinden oluşan değeri gasp ediyor, ücretleri
baskılıyor, sendikaları zayıflatıyor, göçmen işçileri güvencesiz sözleşmelerle
çalıştırıyor; hükümetler de kemer sıkma politikalarıyla kamu hizmetlerine para
aktarmıyor, sonra politikacılar, göçmenlerin hastaneler ve okullar üzerinde
baskı oluşturduğunu iddia ederken, aynı zamanda göçmenlerin işleri çaldığını
söylüyorlar. Sonuçta, aynı sömürü sistemiyle karşı karşıya kalan işçiler,
kurulu düzen tarafından birbirlerinden korkmaya ve birbirlerine karşı kin
beslemeye teşvik edilmesiyle bölünüp parçalanıyorlar.
Küresel
Kuzey’de yabancı düşmanlığı, politik ve ekonomik bir araç olarak, uzun zamandır
işçi sınıfını bölmek ve toplumsal öfkeyi eşitsizlik sistemlerinden
uzaklaştırmak için kullanılmıştır. ABD’de, emeğin dünyasında ırk temelli
oluşmuş hiyerarşiler, kölelik yoluyla kurulmuş, daha sonra göçmen karşıtı
politikalarla pekiştirilmiştir. Ekonomik kriz dönemlerinde, şirketlerin gücünün
ve kemer sıkma politikalarının yol açtığı yapısal değişiklikler, güvensizliğin
daha derin nedenleri olmasına rağmen, göçmenler, sıklıkla işsizlik, azalan
ücretler ve sosyal istikrarsızlıktan sorumlu tutulmuşlardır. Bu durum, Donald
Trump’ın başkanlığı döneminde daha da yoğunlaşmış, göçmen karşıtı söylemler,
göçmenleri işlere ve ulusal kimliğe tehdit olarak gösterirken, neoliberal
ekonomik politikaların eşitsizliği üretmedeki rolünü gizlemiştir.
Avrupa
genelinde yabancı düşmanlığı, ekonomik yeniden yapılanma, kemer sıkma
politikaları ve sosyal güvenlik üzerinden işçilere sağlanan korumaların kalkmasıyla
birlikte benzer bir süreç dâhilinde yayıldı. Fransa’da Ulusal Cephe, işsizlik
ve neoliberal reformların yarattığı hoşnutsuzluğu başka yöne teksif etmek
amacıyla göç ve İslam’la ilgili korkuları harekete geçirdi. Almanya’da,
özellikle 2015 mülteci krizinden sonra, Almanya için Alternatif (AfD)
partisinin yükselişi, göç ve ekonomik güvensizlik konusundaki endişelerin somut
ifadesiydi. İtalya, Macaristan ve diğer Avrupa ülkeleri de göçmenleri ve
mültecileri kültürel kimliğe, kamu güvenliğine ve ekonomik istikrara yönelik
tehditler olarak takdim eden milliyetçi hareketlerin büyümesine tanık oldu. Bu
anlatılar, Avrupa ekonomilerinin tarım, inşaat, lojistik ve bakım işlerinde
göçmen emeğine olan bağımlılığını görmezden gelirken, dikkatleri özelleştirme,
ücret durgunluğu, şirketlerin servet yoğunlaşması ve Avrupa’nın kendi
çıkarlarının Kuzey Atlantik dünyasına mensup elitlerin çıkarlarına tabi
kılınması konularından uzaklaştırdı.
İngiltere’de
sanayisizleşme, özelleştirme ve kemer sıkma politikaları birçok işçi sınıfı
topluluğunu harap etti, ancak kamuoyunda süren tartışmalar, giderek toplumsal
gerilemeden sorumlu ekonomik politikalardan ziyade göçmenliğe odaklandı. Doğu
Avrupa’dan gelen göçmenler ve Ortadoğu’dan gelen mülteciler, konut, ücretler ve
kamu hizmetleri üzerindeki baskıdan sorumlu tutuldular, oysa göçmen işgücü;
tarım, ulaşım, bakım hizmetleri ve lojistik gibi sektörler için hayati önem
taşıyordu. Brexit politikası, öfkeyi şirketlerin çıkarlarına göre uygulanan
yeniden yapılanma ve kemer sıkma politikaları yerine, göçmenlere ve Avrupa
Birliği’ne yönlendirerek, milliyetçiliği güçlendirdir bir yandan da
uluslararası düzlemde işçi sınıfının kurduğu dayanışma ilişkilerini zayıflattı.
Bu nedenle, Küresel Kuzey genelinde yabancı düşmanlığı, sadece önyargı değil,
yerleşik ekonomik gücü koruma ve kolektif direnişi parçalama mekanizması olarak
işlev gördü.
Afrofobi
Güney
Afrika, bugün Küresel Güney’de yabancı düşmanlığının işçileri bölmek için nasıl
kullanıldığının en açık örneklerinden birini sunmaktadır. Otuz yıl önce resmi ırk
ayrımcısı rejimin ortadan kalkması, toplumsal eşitsizlikte gerçek bir değişimi
tetiklemedi. Kitlesel işsizlik, yetersiz konut ve çöken kamu hizmetleri, işçi
sınıfı topluluklarında büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bu ortamda, Gana,
Malavi, Mozambik, Somali, Zimbabve ve diğer yerlerden gelen göçmenler,
defalarca günah keçisi ilan edildiler. Yabancı düşmanlığı üzerinden
gerçekleştirilen saldırılar, 2008, 2015 ve son yıllarda tekrar artış gösterdi.
Siyasetçiler ve göçmen karşıtı gruplar, yabancı işçilerin Güney Afrikalıların
işlerini aldığını iddia ettiler (bu siyasetçiler içinde Herman Mashaba, Gayton
McKenzie ve Nhlanhla Lux Dlamini gibi isimler öne çıkmaktadır. Hepsinin arkasında
beyaz milyarder Rob Hersov vardır).
Oysa
Güney Afrika’daki krizi göçmenler yaratmadı. Krizin sebeplerini işsizlik,
özelleştirme, yolsuzluk ve servetin şirketlerin elinde yoğunlaşmasında aramak
gerekiyor. Kamyon taşımacılığı, tarım, madencilik ve inşaat gibi sektörlerdeki
işverenler, savunmasız işçilere daha az ücret ödeyebilecekleri ve sömürüye daha
az direnebilecekleri için göçmen işçileri tercih ediyorlar. Örneğin, Güney
Afrika’da kamyon taşımacılığı alanında başvurulan “yük başına ödeme” yaklaşımı,
daha az ücret alan ve asgari toplumsal haklardan yararlanan göçmen sürücülerin
kullanılmasını teşvik ediyor. Kamyon taşımacılığı sektörü, 2018’den sonra
yabancı düşmanlığı temelli gerilimin önemli bir merkezi haline geldi. Bazı
gruplar, yabancı sürücülere kısıtlama getirilmesini talep ettiler, göçmen
kamyonculara yönelik saldırılar arttı. İşçileri örgütleyenler ve işçi
oluşumları, bu ayrıştırma politikasına giderek daha fazla karşı çıktılar.
Gerçek sorunun milliyet değil, işgücünün serbestleştirilmesi ve herkesin
ücretlerini baltalamak için güvencesiz göçmen işgücünün kullanılması olduğunu söylediler.
Güney
Afrika örneği, yabancı düşmanlığının, birliğe en çok ihtiyaç duyulduğu anda
işçi sınıfını nasıl parçaladığının delili. Ancak aynı zamanda, işçiler,
sermayenin bölünmeden nasıl fayda sağladığını anladıklarında dayanışmayı
yeniden inşa etme olasılığını da ortaya koymaktadırlar. Asıl dikkat çekici
husussa bu ayrıştırma politikasının sadece işçiler düzleminde uygulanıyor
olmasıdır: yabancı sermayeye karşı yabancı düşmanlığı söylemine
rastlanmamaktadır. Bu nedenle buna “yani kıtanın diğer bölgelerinden gelen
Afrikalı işçilere karşı duyulan korku” anlamında “Afrofobi” demek daha doğru
olur.
Hindu
Üstüncülüğü
Hindistan’da
işçiler arasındaki bölünmeler, genellikle sadece yabancı düşmanlığı değil, aynı
zamanda toplumsal (daha doğrusu Müslüman karşıtı) ve bölgesel düşmanlık
şeklinde de ortaya çıkmaktadır. Bihar veya Uttar Pradeş gibi yoksul
eyaletlerden gelen göçmen işçiler, zengin bölgelerde sıklıkla hedef
alınmaktadır. Hindu milliyetçiliği üzerine kurulu politika, ekonomik alanda
yaşanan hayal kırıklığını giderek Müslümanlara ve azınlıklara yönelik
düşmanlığa dönüştürmektedir. Bu strateji, modern tarihin en büyük kitlesel
hareketlerinden biri olan 2020-2021 çiftçi hareketinde özellikle belirgin hale
geldi. Tarım reformlarını protesto eden çiftçiler, yoğun propaganda
kampanyalarıyla karşı karşıya kaldılar. Sih protestocular ayrılıkçılıkla
suçlandı, “vatan haini” olarak damgalandı. Müslümanların katılımına şüpheyle
yaklaşılırken, sağcı medya, hareketi toplumsallaştırmaya çalıştı. Amaç açıktı:
Tarımın şirketlerin kontrolüne karşı birleşik bir mücadeleye izin vermek
yerine, işçileri ve köylüleri dini ve bölgesel hatlar boyunca bölmek.
Ancak
hareket, bilinçli dayanışma yoluyla bu çabaları boşa çıkardı. Pencap, Haryana,
Uttar Pradeş, Rajasthan gibi yerlerde çiftçiler, dini farklılıklara rağmen
birlikte örgütlendiler. Sih örgütleri, protestolara katılan herkese langar
sistemi aracılığıyla yemek sağladı. Müslüman gruplar ise toplumsal gerilim
anlarında Sih protestocuları savundu. Sanayi işçilerini temsil eden sendikalar,
çiftçileri desteklemek için ülke çapındaki grevlere katıldı. Hareket, dikkati borç,
özelleştirme, güvencesiz geçim kaynakları ve tarımın şirketler tarafından ele
geçirilmesi gibi ortak maddi koşullara yeniden yönlendirdiği ve Hindu üstünlükçülüğünün
bağnazlığına doğrudan meydan okuduğu için başarılı oldu.
Bu
anlamda, çiftçilerin mücadelesi, toplumsal siyasete doğrudan bir meydan okumayı
temsil ediyordu. İşçiler ve köylüler, dini kimliğin ekonomik dayanışmanın önüne
geçmesine izin vermeyi reddettiler. Bu yakın döneme ait mücadeleler, önemli bir
gerçeği ortaya koyuyor: Yabancı düşmanlığı, işçilerin parçalanmış ve güvensiz
olduğu yerlerde gelişir, ancak dayanışma, işçiler, güvensizliğin göçmenlerden
değil, işverenlerden ve ekonomik sistemlerden kaynaklandığını fark ettiklerinde
mümkün hale gelir.
Sınıf
Mücadelesi
Güney
Afrika’da işverenler, göçmen işçileri kullanarak ücretleri düşürdüler, işçiler
arasında çatışmayı körüklediler. Hindistan’da ise cemaatçilik, ekonomik şikâyetleri
dini düşmanlığa dönüştürmeye çalıştı. Her iki durumda da, iktidardaki elitler,
parçalanmadan faydalandı, ancak işçiler de direnişin mümkün olduğunu
gösterdiler. Kamyon şoförleri, göçmen işçiler, çiftçiler ve sendika
aktivistleri, ulusal, etnik ve dini sınırları aşan ortak çıkarları belirlemeye
başladılar. Bu ders, bugün giderek daha önemli hale geliyor, zira kapitalizmin
kendisi son derece uluslararası bir hal aldı. Tedarik zincirleri, kıtalar
boyunca uzanıyor, işçi göçü, tüm ekonomileri şekillendiriyor, şirketler,
küresel olarak faaliyet gösteriyorlar. Bu nedenle işçiler, çıkarlarını yalnızca
milliyetçilik yoluyla savunamazlar. İktidardaki sınıflar bunu çok iyi anlıyorlar.
Bu yüzden sürekli olarak göçmenlere, mültecilere, azınlıklara ve yabancılara yönelik
korkuyu besliyorlar. Yabancı düşmanlığı, öfkeyi eşitsizlik ve sömürüden
uzaklaştırıyor. İşçi örgütlenmesini zayıflatıyor, direnişi parçalıyor.
Ne
var ki tarih, bu bölünmelerin ne doğal ne de kalıcı olduğunu da göstermektedir.
İşçiler, ortak koşullarını ve ortak düşmanlarını tanıdıklarında bu bölünmelerin
üstesinden defalarca gelmişlerdir. Yabancı düşmanlığına karşı ahlaki bir tavır
almak, kendi konumları işçi sınıfı topluluklarının içsel tutumlarından ziyade
yapılar tarafından şekillendirilen işçilere karşı elitlerin düşmanca tutumunu
yeniden üretebilir. Yabancı düşmanlığı karşısında ahlak, kendilerine fayda
sağlayan yapının bu çirkinliği ürettiğini kabul etmek istemeyen liberal
burjuvazinin bir çırpınışıdır. Bu nedenle, günümüzdeki zorluk, sadece yabancı
düşmanlığına ahlaki olarak karşı çıkmak değil, aynı zamanda küresel
kapitalizmin kendisiyle yüzleşebilecek uluslararası dayanışma biçimlerini
yeniden inşa etmektir. Bu tür bir dayanışma olmadan, işçiler birleşemezler. Birleştikçe,
kolektif güçlerini yeniden keşfederler.
5
Filistin'in Özgürlüğünün İşçi Sınıfı Birliği İçin Hayati Önemi
İşçi
sınıfı, onun bileşeni olan kimi kesimler emperyalist güçlerle bir olduğu sürece
birleşik bir politik güç haline gelemez. Bu, sosyalist politikanın temel
derslerinden biridir. Bu durum bugün Filistin’de en açık şekilde görülmektedir.
Sol
için Filistin, sadece insani bir mesele veya dış politika sorunu değil.
Doğrudan işçi sınıfının birliği sorununa dokunan politik bir sorundur. Gazze’deki
soykırım, Filistin topraklarının işgali ve ABD ile müttefiklerinin sağladığı
askeri destek, bugünün dünyasında hiper emperyalizmin nasıl işlediğini ortaya
koymaktadır. Ancak aynı zamanda egemen sınıfların işçileri politik, ahlaki ve
ideolojik olarak nasıl bölmeye çalıştığını da göstermektedir.
Kapitalizm,
yalnızca ekonomi yoluyla hüküm sürmez. Aynı zamanda kolektif bilinci parçalayan
politik anlatılara da ihtiyaç duyar. İşçiler, kendi maddi koşullarıyla doğrudan
çelişse bile, “kendi” devletleriyle, “kendi” muktedir sınıflarıyla ve “kendi”
jeopolitik çıkarlarıyla özdeşleşmeye ikna edilmelidir. Emperyalizm, bu
ideolojik sürece bağlıdır. Bu süreç olmadan, askeri işgalleri, silah
sanayilerini, yaptırım rejimlerini ve bitmek bilmeyen savaşları sürdürmek çok
daha zor olurdu.
Filistin,
bu çelişkiyi çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Batı
dünyasında, konut, sağlık hizmetleri, toplu taşıma, eğitim veya insanı
geçindirecek ücretler için para olmadığını iddia eden hükümetler, birden
silahlar, askeri yardım, gözetleme teknolojileri ve jeopolitik müdahale için
sınırsız kaynak tahsis edebiliyorlar. Kemer sıkma politikaları işçiler için
geçerli, ancak hiper emperyalist savaş için geçerli değil.
ABD,
2026 yılında İran’a karşı devam eden savaşa yaklaşık 35 milyar dolar harcadı. Bu
tutar, dünya genelinde para kaynaklı yoksulluğu yarı yarıya indirebilir.
İşçilere mali disiplin konusunda ders veren aynı politik elitler, İsrail’e
milyarlarca dolarlık askeri fonun tahsis edilmesini tereddütsüz destekliyorlar.
Bu önemli bir husus, zira emperyalizm, toplumsal öncelikleri hem içsel hem de
dışsal olarak yeniden düzenler. Askerileşme, egemen sınıfın gücünü içeride
güçlendirir. Kaynaklar, toplumsal yeniden üretimden uzaklaştırılıp askeri
sanayilere, sınır rejimlerine, istihbarat sistemlerine ve polis kapasitelerine
aktarılır. Korku ve milliyetçilik, ekonomik güvensizlik ve toplumsal parçalanma
yaşayan nüfusları disipline etmek için araç haline gelir.
Dolayısıyla
Filistin sorunu, işçi sınıfının iç siyasetine doğrudan müdahil olan bir sorun.
İşçiler,
yurtdışında yürürlüğe konulan emperyalist projelere destek sunmaya teşvik
edildiklerinde, aynı zamanda kendi ülkelerindeki dayanışmayı terk etmeye de
teşvik edilirler. Ulusal şovenizm, sınıf politikasının yerini alır. Şiddet,
aşağı, geri kalmış veya tehdit edici olarak kurgulanan topluluklara
yöneltildiğinde, ahlaki olarak kabul edilebilir hale gelir. Tüm insan
kategorileri, gözden çıkarılabilir hale gelir.
Bu
ideolojik mantık, Filistin’le sınırlı kalmıyor. Normalleştiğinde, içe doğru
geri dönüyor. Yurtdışında sınırsız şiddeti meşrulaştıran devletler, kaçınılmaz
olarak iç baskı güçlerini genişletiyor. Gözetim artıyor. Protesto, suç
sayılıyor. Polis yetkileri genişliyor. Muhalefet, şüpheli hale geliyor. Zaten
Avrupa ve Kuzey Amerika genelinde, Filistin’le dayanışma, sansür, işten
çıkarmalar, öğrenci hareketlerinin bastırılması, gösterilere kısıtlamalar ve
sendika aktivistlerine yönelik saldırılarla karşılandı. Bu, tesadüf değil.
Anti-emperyalizm, kapitalizm, militarizm ve devlet şiddeti arasındaki ilişkiyi
ortaya koyduğu için egemen sınıfın meşruiyetini tehdit ediyor.
Filistin,
işçi sınıfı için kapitalist birikimin uluslararası niteliğini ortaya
koymaktadır. İşgal, sadece ideolojiyle sürdürülmemektedir. Silah şirketleri,
teknoloji firmaları, lojistik ağları, diplomatik ittifaklar ve finansal akışlar
aracılığıyla maddi olarak da sürdürülmektedir. Gazze’de test edilen silahlar,
küresel olarak pazarlanmaktadır. İşgal yoluyla geliştirilen gözetleme
teknolojileri, uluslararası alanda dolaşmaktadır. Askeri ve kurumsal çıkarlar
derinlemesine birbirine bağlanmaktadır.
Bu
anlamda Filistin, küresel kapitalizmin genel yapısından kopuk bir olgu değildir.
Bilâkis, onun yoğunlaşmış bir ifadesidir. Mevzu Küresel Güney'de bu nedenle bu
kadar geniş yankı bulmuştur. İnsanlığın büyük bir bölümü, Filistin’de aşina
olduğu bir tahakküm yapısını görmektedir: bu yapı, askeri güçle desteklenen ve
medeniyet söylemiyle meşrulaştırılan mülksüzleştirme üzerine kuruludur.
Sömürgecilik, ırk ayrımcılığı, işgal ve yabancı güçlerin müdahalesiyle
şekillenen ülkeler açısından Filistin, çözülememiş tarihsel deneyimlere benzemesi
sebebiyle hemen anlaşılabilir bir örnektir.
Güney
Afrika’nın tepkisi bunu açıkça göstermektedir. Irk ayrımcısı rejim altında
Güney Afrika ile İsrail’deki ırk ayrımcısı rejim arasındaki kıyaslama laf olsun
diye dile dökülen abartılı bir ifade değildir. Tarihsel hafızadan
kaynaklanmaktadır. Birçok Güney Afrikalı, ırkçı kapitalizm altında kendi
deneyimlerinin bir parçası olan ırksal ayrımcılık, toprakların parçalanması,
askeri baskı ve insanlıktan uzaklaştırma biçimlerine aşinadır. Bu nedenle
Filistin ile dayanışma, soyut ahlaktan değil, politik tanınma çabasından
kaynaklanmaktadır. Bu, işçi sınıfı birliği için son derece önemlidir çünkü
kapitalizm, işçileri sürekli olarak ırk, din, milliyet ve vatandaşlık üzerinden
bölmeye çalışmaktadır. Filistin, politik bir soruyu ortaya atarak bu
bölünmeleri bozmaktadır: İşçiler, tahakküm yapılarıyla mı yoksa tahakküme maruz
kalanlarla mı özdeşleşirler?
Bu
sorunun cevabı nettir: işçilerin bir kısmı, politik olarak emperyalist şiddetle
aynı safta yer aldığı sürece istikrarlı bir işçi sınıfı hareketi ortaya
çıkamaz. Bugün Filistinlilerin insanlıktan çıkarılmasını kabul eden bir işçi
sınıfı, yarın kendi ülkesindeki göçmenlerin, mültecilerin, azınlıkların veya
muhaliflerin insanlıktan çıkarılmasını kabul etmeye ikna edilebilir. Dayanışma
koşullu hale geldiğinde, her yerde parçalanma derinleşir. Bu nedenle
anti-emperyalizm, sosyalist politikanın temelidir. Bu, iç mücadeleden ayrı bir “uluslararası
mesele” değildir. İşçi sınıfının politik oluşumuyla alakalıdır.
Filistin
mücadelesi, uluslararası dayanışmanın bugün aldığı önemli biçimleri de ortaya
çıkardı. Liman işçileri, silah sevkiyatını engellemeye çalıştılar. Sendikalar,
askeri tedarik zincirleriyle lojistik işbirliğini reddetmeyi tartıştılar.
Öğrenci hareketleri, şiddetli baskılara rağmen, kamplar kurdular. Bu eylemler
önemlidir, çünkü sembolik öfkenin ötesine geçerek, pratik kolektif siyaset
biçimlerine doğru yol almaktadırlar. Ayrıca önemli bir şeyi de gösterirler:
işçiler, küresel dolaşım sistemlerinde stratejik konumlar işgal ederler.
Limanlar, ulaşım sistemleri, iletişim altyapısı, üretim zincirleri ve lojistik
ağları emek tarafından işletilir. İmparatorluğun gücü en nihayetinde toplumsal
emeğin örgütlenmesine bağlıdır. Bu, en azından potansiyel olarak, uluslararası
dayanışmanın söylemden somut bir yıkıma dönüşmesi olasılığını açığa çıkartır.
Aynı
zamanda, Filistin, bugün solun büyük kesimlerindeki zayıflığı da dışa vurmuştur.
Birçok ilerici örgüt, iç politikada adaletten bahsederken, uluslararası alanda
emperyalist şiddetle karşı karşıya kaldıklarında muğlâk bir konuma
çekilmektedir. Diğerleri ise, işgali ve savaşı sürdüren politik ve ekonomik
yapılarla yüzleşmeden, dayanışmayı ahlaki bir performansa indirgemektedir.
Ancak sorun, yalnızca tutarsızlığa indirgenemez. Asıl derindeki mesele,
anti-emperyalizmin kapitalizmin kendisine dair politik netliğe ihtiyaç
duymasıdır. Militarizmin, sömürgeci egemenliğin, ırkçılığın, sınır rejimlerinin
ve ekonomik sömürünün tek bir dünya sisteminin birbirine bağlı parçaları
olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu analiz olmadan, dayanışma, kolaylıkla
örgütlü politik mücadele yerine birbiriyle bağlantısız insani kaygılara kapanıp
parçalanır.
İşçi
sınıfının birliği, yalnızca soyut kavramlarla inşa edilemez. Birlik, somut
gerçeklikleri temel alan politik mücadele yoluyla ortaya çıkar. Filistin;
kapitalizm, sömürgecilik, devlet şiddeti, ırk, egemenlik ve uluslararası düzen
hakkındaki temel soruları gözlerimizin önündeki tek bütünleşik kriz içinde
yoğunlaştırdığı için bu türden bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu nedenle, Filistin’in
sol için önemi, yalnızca Filistinlilerle dayanışmada değil, ki bu da esastır,
mücadelenin mevcut tarihsel düzen ve uluslararası alanda işçi sınıfı siyasetini
yeniden inşa etmek için gerekli koşullar hakkında ortaya koyduğu şeylerde de
yatmaktadır.
Parçalanmış
bir işçi sınıfı, küresel olarak örgütlenmiş sermayeyle yüzleşemez. Ancak
birlik, ortak ekonomik acıdan daha fazlasını gerektirir. Uluslararası alanda
sömürü ve şiddeti üreten yapıları belirleyebilecek politik bir bilince ihtiyaç
duyar. Filistin, bu yüzleşmeyi alışılmadık bir netlikle zorunlu kılıyor. Bu
nedenle, anti-emperyalizm, işçi sınıfı siyasetine dışsal bir şey değildir.
Kapitalist iktidarını bel bağladığı bölünmeleri aşmanın koşullarından biridir.
6
Güney Afrika'daki Sol Konferansı
Güney
Afrika’daki 103 örgütü üç gün boyunca Johannesburg’daki bir konferans salonunda
bir araya getirmek ve hepsinin üzerinde anlaştığı nihai bir karar çıkarmak,
başlı başına bir başarıydı. Mayıs ayının son günlerinde düzenlenen bu Sol
Konferansı’ndaki partilerin ve hareketlerin katkıları, Güney Afrika’yı ve
dünyayı saran krizi, küresel düzeyde korkunç bir düzeye çıkan yoksulluk oranını
ve bitmek bilmeyen aşağılık savaşları açıklığa kavuşturdu. Nihai bildiride, “Bu
krizi yas tutmak için toplanmadık. Bu gerçeğe karşı örgütlenmek için toplandık”
denildi. Konferansın en belirgin özelliği buydu: o, birçok delegenin kürsüden
söylediği gibi bir “tartışma salonu” değil, ülke genelinde ve kıtada işçi
sınıfının politik örgütlenme kapasitesini derinleştirmek için düzenlenmiş bir
forumdu.
Sol
Konferansı, Güney Afrika Komünist Partisi (GAKP) tarafından başlatıldı, ancak
çok kısa sürede çeşitli örgütleri (sendikaları, Siyahi Bilincini esas alan
politik oluşumları ve Afrika Ulusal Kongresi’nden ayrılan grupları) içeren bir
yönlendirme komitesinin projesi haline geldi. Güney Afrika’daki her telden politik
örgütün iştirak ettiği toplantılar, onları bu buluşmaya açık bir zihinle davet
etmek, ve bir Sol Konseyi aracılığıyla asgari bir eylem programı oluşturup
oluşturamayacaklarını görmek için gerçekleştirildi.
Sol
Konferansı’nın en önemli başarılarından biri, işçi sınıfının günlük
gerçekliğine kök salmış çok çeşitli politik oluşumları ve toplumsal örgütleri
bir araya getirmeyi başarmasıydı. Parçalanma, hareketsizleşme ve çoğu zaman
birbirinden kopuk kalan, mesele odaklı mücadelelerin çoğalmasıyla damgasını
vuran bir dönemde, konferans, sendikacıların, topluluk aktivistlerinin, solcu politik
örgütlerin, gençlik hareketlerinin, kadın örgütlerinin, Siyahi Bilincini esas alan
partilerin ve diğer halk güçlerinin kolektif bir düşünce sürecine dâhil
olabilecekleri bir alan yarattı. Bu buluşmayı sol birliğe yönelik önceki birçok
girişimden ayıran şey, sadece katılımcıların çeşitliliği değil, temsil edilen
örgütlerin işçiler, işsizler ve yoksullar arasında gerçek bir toplumsal
ağırlığa sahip olmasıydı. Bu nedenle konferans, soyut bir ideolojik proje
yerine, yaşayan bir toplumsal tabanın yansımasıydı.
Güney
Afrika bağlamında bu gelişmenin önemi abartılamaz. Irk ayrımcısı rejimin sona
ermesinden bu yana, bir zamanlar halk mücadelelerini kapsamlı politik projelere
bağlayan birçok kurum zayıfladı veya seçmenlerinden koptu. Topluluklar,
tahliyelere, işsizliğe, hizmet sunumundaki aksaklıklara ve kötüleşen yaşam
koşullarına direnmeye devam ettiler, ancak bu mücadeleler genellikle yerellikle
sınırlı kaldı. Farklı partilerden ve hareketlerden insanlarla yapılan
görüşmeler, onları bu toplantının merkezine çeken şeyin krizlere koordineli bir
politik cevap sunmak olduğunu açıkça ortaya koydu. Kendi deneyimlerini kapsamlı
bir toplumsal dönüşüm programına bağlamanın bir yolunu bulmak istiyorlardı.
Kuruluşların ortak endişeleri ve paylaşılan stratejik hedefleri
belirleyebilecekleri bir forum oluşturarak, aşağıdan yukarıya doğru kolektif
gücü yeniden inşa etme ihtimali ortaya çıktı.
Aynı
derecede önemli olan, bu görüşmelerin gerçekleştiği ruhtu. Katılımcılar, politik
farklılıkları aşılmaz engeller olarak görmek yerine, işçi sınıfının çıkarlarını
ilerletmeye yönelik ortak bir taahhüt çerçevesinde tartışılması gereken sorular
olarak ele aldılar. Bu, Güney Afrika solunu tarihsel olarak zayıflatan sekter
alışkanlıklardan bir kopuşu temsil ediyordu. GAKP Genel Sekreteri Solly Mapaila’nın
dediği gibi, “Farklılıklarımız var, ama düşman da değiliz.” Konferans, birliğin
tekdüzelik gerektirmediğini, aksine, sıradan insanları etkileyen somut sorunlar
etrafında ortak eylem geliştirme isteği gerektirdiğini gösterdi. Bu anlamda,
toplantı, sadece bir etkinlik değil, sermayenin yerleşik gücüne meydan
okuyabilecek, Güney Afrika’nın geleceği için alternatif bir vizyon
geliştirebilecek politik ve toplumsal bir bloğu yeniden inşa etme yolunda atılmış
önemli bir adımdı.
Tek
başına solun birliği önemli değil. Asıl görev, işçi sınıfını birleştirmek ve
onun özgüvenini ve netliğini artırmaktır. Sol, bu birleşme ve seferberliğin
aracıdır.
Sol
Konferansı’nın ikinci önemli katkısı, Afrika Ulusal Konseyi liderliğinde ardı
ardına kurulan hükümetlerin izledikleri neoliberal yolun sınırlılıklarıyla
doğrudan yüzleşme isteğiydi. Katılımcılar, yüzeysel bir eleştiri sunmak yerine,
ırk ayrımcısı dönem sonrası ekonomik politikanın, o dönemden tevarüs eden
yapısal eşitsizlikleri ele almazken, sermayenin çıkarlarına nasıl giderek daha
fazla hizmet ettiğini söylediler. Konferans, piyasa odaklı reformların, mali
muhafazakârlığın, özelleştirmenin ve yatırımcı güvenine öncelik verilmesinin
son otuz yılda kamu politikasını ne ölçüde şekillendirdiğini vurguladı. Bu
politikalar, genellikle ekonomik istikrar ve büyüme için gerekli olarak
gerekçelendirilse de, pratik etkileri kitlesel işsizliğin devam etmesi, toplumsal
eşitsizliğin derinleşmesi ve Güney Afrikalıların çoğunluğunun sürekli olarak
marjinalleştirilmesi olmuştur.
Asıl
önemlisi de, konferansın sermayeye sunulan bu tavizlerin kaçınılmaz olduğu
argümanını redde tabi tutmasıydı. Katılımcılar, demokratik devletin yaptığı
birçok politika tercihinin, mevcut ekonomik kısıtlamaların gerektirdiğinden çok
daha öteye gittiğini söylediler. Devlet iktidarını mülkiyet modellerini
dönüştürmek, üretim kapasitesini artırmak ve ekonomik demokrasiyi
derinleştirmek için kullanmak yerine, hükümetler, ki bu hükümetler arasında
salondaki bazı partilere hesap veren bakanlar da vardı, sıklıkla yerel ve
uluslararası sermayenin dayattığı sınırlamaları sabit gerçekler olarak kabul
ettiler. Bu kabul, politik ihtimallerle ilgili ufku alabildiğine daralttı, aynı
zamanda ırk ayrımcılığı karşıtı mücadeleyi canlandıran dönüştürücü hedefleri
zayıflattı. Neticede politik özgürleşme ile ekonomik dışlanma arasında derin
bir çelişki ortaya çıktı. Bugün milyonlarca insan, demokrasinin biçimsel
kazanımlarına rağmen, yoksulluk ve güvensizliğin çilesini çekmeye devam ediyor.
Bu
eleştirinin önemi, alternatiflerin hâlâ mümkün olduğu konusundaki ısrarında
yatmaktadır. Konferans, sadece politik başarısızlıkları sıralamakla kalmadı;
kalkınma, kamu mülkiyeti, sanayi stratejisi, işçi hakları ve demokratik
planlama konularında tartışmayı yeniden başlatmayı amaçladı. Bunu yaparken,
neoliberal ortodoksluğa alternatif olmadığı yönündeki yaygın inancı sorguladı. Politik
ekonomi meselesini tartışmalarının merkezine yerleştirerek, konferans, solun
temel bir ilkesini yeniden teyit etti: gerçek özgürlük, sadece politik hakları
değil, aynı zamanda sömürüyü ve eşitsizliği yeniden üreten ekonomik yapıların
dönüşümünü de gerektirir. Bu bakış açısı, Güney Afrika’da ilerici politikanın
gelecekteki yönü hakkında düşünmek için temel bir çerçeve sundu.
Yabancı
Düşmanlığı
Belki
de Sol Konferansı’ndaki en gelişkin politik tartışma yabancı düşmanlığı
meselesiyle ilgili olarak yürütüldü. Katılımcılar, konuya öncelikle ahlaki eleştiri
düzleminde yaklaşmak yerine, meselenin kökenlerini işçi sınıfı topluluklarının
karşı karşıya kaldığı maddi koşullara bağlamaya çalıştılar. Güney Afrika’da
tekrarlanan göçmen karşıtı şiddet olaylarına genellikle hoşgörü ve birlikte
yaşama çağrıları eşlik etti, ancak bu çağrılar, nadiren kızgınlığı yaratan derin
toplumsal ve ekonomik dinamikleri ele almayı başardı. Konferans, işsizliğin,
güvencesiz çalışmanın, konut sıkıntısının ve azalan kamu hizmetlerinin, hayal
kırıklığının toplumsal mahrumiyete neden olan yapılar ve çıkarlar yerine
göçmenlere yönlendirilmesine yol açan koşulları meydana getirdiğini kabul etti.
Bu
analiz, katılımcıları yabancı düşmanlığıyla politik örgütlenme ve sınıf bilinci
yoluyla mücadele edilmesi gerektiği konusunda ısrar etmeye yöneltti: kürsüden
konuşan (uMkhonto we Sizwe Partisi liderinden Shosholoza İlerici Partisi’nin
liderine kadar) her politik lider, yabancı düşmanlığına karşı olduklarını dile
getirdi. Göçmen işçiler ve Güney Afrikalı işçiler, işgücü içindeki
bölünmelerden faydalanan işverenler tarafından sömürülmektedir. İşçiler,
birbirlerini müttefik yerine rakip olarak görmeye teşvik edildiğinde, sermaye,
ücretleri baskılamak, işçi örgütlenmesini zayıflatmak ve kolektif direnişi
baltalamak için ek bir avantaj elde etmektedir. Bu nedenle konferans, yabancı
düşmanlığının yalnızca ahlaki argümanlarla yenilemeyeceğini, eşitsizliğin ve
güvensizliğin gerçek kaynaklarını açıklığa kavuşturan sistematik bir politik eğitim
aracılığıyla mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. “İşçilerin, göçmenlerin
işsizliğin veya yoksulluğun nedeni olmadığını, aksine, kendilerinin de aynı
ekonomik süreçlerin kurbanı olduklarını anlamaları gerekmektedir” denildi.
Konferans,
sınıf politikasını tartışmanın merkezine yerleştirerek, ulusal sınırları aşan
gerçek bir dayanışma inşa edebilecek bir bakış açısı geliştirdi. İşçi sınıfının
milliyetle değil, sömürü ve mülksüzleştirme sistemleriyle olan ilişkisiyle
tanımlandığını vurguladı. Bu nedenle, yabancı düşmanlığına karşı mücadele,
kapitalizme, işsizliğe ve eşitsizliğe karşı mücadeleden ayrılamaz. Bu yaklaşım,
dayanışma pratiğini emekçilerin maddi çıkarlarıyla ilişkilendirdiği için,
yalnızca insani yardım çağrılarından daha kalıcı bir birlik temeli sunmaktadır.
Bunu yaparak, konferans, uzun zamandır sol politikanın merkezinde yer alan,
Güney Afrika’nın ve genel manada Afrika kıtasının karşı karşıya olduğu
zorluklarla yüzleşebilecek bir hareket inşa etmek için gerekli olan enternasyonalist
bir geleneği yeniden somutladı.
Bir
noktada, Shosholoza İlerici Partisi’nden Dr. Ray Russen, uMkhonto we Sizwe
Partisinden (Ulusun Mızrağı Partisi -MKP) 2024’te kurulan Yürüyüş adındaki yabancı
düşmanı yapılanmayla ilişkisini açıklamasını istedi. MKP’den Nkosinathi Nhleko,
bu örgütle sadece insanların ona nasıl dâhil olduklarını ve hedeflerinin ne
olduğunu görmek için temas kurduklarını söyledi. Bazı ilkesel anlaşmazlıkların
ardından, tüm partiler, birbirleriyle diyalog halinde kalma konusunda
anlaştılar. Konferansın nihai kararı açıktı: “Göç, Afrika ve diğer göçmen
topluluklarına karşı Afrofobi, yabancı düşmanlığı veya nefret üretmek için
kullanılmamalıdır. Krizi göçmenler yaratmadı.”
Sol
Konferansı, politik toplantılara sıklıkla eşlik eden zafer coşkusuyla değil,
daha değerli bir şeyle sona erdi: krizin boyutunun gerçekçi bir şekilde farkına
varılması ve kolektif eyleme yeniden bağlılık gösterilmesi. Konferansın önemi,
birliğin zaten sağlandığı yanılsamasına kapılmakta değil, işçilerin,
işsizlerin, kadınların ve gençlerin karşı karşıya kaldıkları toplumsal felâketin
birbirinden kopuk mücadelelerle aşılamayacağının farkına varılmasında
yatmaktadır. Konferansın en önemli başarısı, Güney Afrika işçi sınıfını temsil
eden partilerin dağınık enerjilerinin ortak bir amaç bulmaya başlayabileceği
bir alan yaratmaktı.
Son
basın toplantısında, Yönlendirme Komitesi, toplantının bildirilerden daha
fazlasını ürettiği konusunda ısrar etti. Sol Konsey ve ortak bir eylem programı
aracılığıyla kalıcı bir sürecin temellerini attığını vurguladı. Konsey, GAKP’nin
14. Kongresi’nde (2017) Sol Halk Cephesi kurma kararı almasından on yıl sonra
kuruldu. Sol Konferansı, seçim aritmetiğinde kendine yer bulmanın ötesinde daha
önemli bir güçlükle karşı karşıya. O, işçi sınıfının ve yoksulların,
yoğunlaşmış ekonomik güce karşı koyabilecek ve kurtuluşa dair tümüyle yerine
getirilmemiş arzuları canlandırabilecek kurumları yeniden inşa edecek mi
edemeyecek mi, asıl mesele bu.
Vicay Praşad
24 Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder