13 Eylül 2019

Jan Hus



Güney Bohemya’da doğan Jan Hus (1369-1415) Prag’daki üniversite ve kilise hayatının önde gelen isimlerinden biridir. Yazılarında John Wycliffe’in (1330-84) etkisi hemen hissedilmektedir. Hus’a göre, kilisenin başı İsa Mesih’tir ve kilisenin tabi olduğu en yüce ölçüt de Tanrı’nın kanunudur, kutsal kitaplarda ve eski kilisede verilen öğretilerdir. Hus, rahiplerin suiistimalleri, günahların kilisece para karşılığı affedilmesi ve dinsel görevlerin satın alınması gibi ahlakî konulara ilişkin olarak önerilen reformu desteklemiş, bu ahlakî reformun papalığı da içerecek biçimde tüm toplumu kapsaması gerektiğini söylemiştir. Bu düşüncelerini De Ecclesia (1413) isimli, kilise öğretileri bilimi ile ilgili o önemli tez çalışmasında aktarmıştır. Kiliseye itaat, kilisenin otoritesi ve kilise dışı insanlara itaat ve onların otoritesi ile ilgili görüşleri, ölümünden sonra ihtilaflara ve ayrışmalara sebep olmuştur. Bunun dışında Hus, radikal bir toplumsal ve politik reformun gerçekleştirilmesini de talep etmiştir. Bu noktada özel mülkiyet hakkına itiraz etmiş, toplumdaki hiyerarşik formlara karşı çıkmıştır.

Bu görüşlerine bağlı olarak 1411 yılında Papa XXIII. John kendisini aforoz etmiştir. Constanza Konseyi’ne (1414-17) çağrıda bulunulduğu dönemde Hus temyize gitme hazırlığı içerisinde iken zındıklık suçlaması ile yüzleşmiştir. Suçlamaları kabul etmeyip görüşlerinden caymayan Hus, 6 Temmuz 1414’te kitapları ile birlikte yakılmıştır.

Onu asıl önemli kılan, ölümünden sonra yaşanan olaylardır. Bohemya’da şehit olarak görülmüştür. Prag hükümetini deviren Taborcu isyanları ilhamını Hus’un öğretilerinden almıştır. Taborcular, sonrasında komünizm ve kardeşlik üzerine kurulu yeni bir toplum inşa etmeye ve alt sınıfları biraraya getirmeye çalışmışlardır.

“İsimsiz Bir Keşişe Mektup”ta Jan Hus, Hristiyan geleneğinin özel mülkiyet karşıtı görüşünü yinelemektedir. Mektubun özel mülkiyet etrafında dönen tartışmaların yoğunlaştığı, kilise sayesinde zengin olan kişilere yönelik itirazların arttığı bir dönemde kaleme alındığını hatırda tutmak gerekmektedir.

* * *

 

İsimsiz Bir Keşişe Mektup

 

Selamet de inayet de Efendimiz İsa Mesih’tendir!

İsa Mesih’e iman etmiş sevgili kardeşiniz olarak yazıyorum bu satırları.

Özel mülkiyet konusunda tüm din adamları, bilhassa yemin etmiş olanlar için temel kural, Resullerin İşleri 2. Bap’ta geçen “Her şeyleri ortaktı” ibaresi gereği, her şeye ortak olarak sahip olmaktır. Mübarek Augustine ise kuralı şu şekilde dile getirmiştir: “Manastırlarda kalan herkesin uyması gereken emir şudur: Hiçbiriniz herhangi bir şey üzerinde hak iddia etmesin.”

Aynı şekilde, Dialogus isimli çalışmasının üçüncü cildinin sonlarına doğru Gregory, kardeşi ve aynı zamanda keşiş olan Justinus’un üç duka altınıyla birlikte gübre yığınına atılmasını emretmiş, din kardeşlerine “paranız da sizinle birlikte yok olacaktır” demiştir.

Ayrıca Kural kitabında Aziz Benedict şunları söylemiştir:

“Bir şeyi almayı veya kendisine ait olan bir şeyi vermeyi kimse aklına getirmesin. Ne bir kutsal kitap nüshası ne bir kitabe ne de taş kalem, hiçbir şey. Kendi bedenleri veya iradeleri üzerinde kudret ve yetki sahibi olamayanlar için her şey ortak olmalıdır. Daha önce söylendiği gibi, kimse herhangi bir şey için ‘benim’ demesin.”

Kural kitabında Basil de benzer şeyler söylemektedir:

“Eğer bir şeye ‘benim mülküm’ derseniz, kendinizi Tanrı’nın elçisine ve Tanrı’nın sevgisine yabancı kılarsınız. Oysa o sevgiyi kelamı ile öğreten, ameliyle o sevgiyi gerçek kılan, dostlarının uğrunda hayatlarından geçtikleri, O’dur.”

Aziz John Cassian, Regula isimli çalışmasının dördüncü cildinde kutsal babaların öğretisi ile ilgili olarak Papa Castorius’a şunları yazmıştır:

“Başka manastırlarda hoş görülse de biz, bu kurala sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiği görüşündeyiz. Dolayısıyla kimse, herhangi bir şeye ‘benim’ dememelidir. Bu nedenle herhangi bir keşişin böyle bir şey demesi büyük bir suçtur: O benim kitabım, kitabem, kalemim, benim ceketim ya da benim harmaniyem diyemez. Dili sürçüp de böyle bir şey söylerse, bilerek ya da cahillik edip bu ifadeyi kullanırsa gerekli kefareti öder.”

Aziz Francis de Kural kitabında şunları söylemektedir:

“Küçük kardeşlerimiz hayatları boyunca şu kurala uymalıdır: Efendimiz İsa Mesih’in mülkiyetsiz, itaatkâr ve bakir yaşama ile ilgili o kutsal ilkesine uyun.”

Kural kitabının orta kısmında ise şunu söylemektedir:

“Kardeşlerim, hiçbir şeyi mülk edinmeyin, eviniz, bir yeriniz, hiçbir şeyiniz olmasın. Hacılar ve yabancılar olarak, bu dünyada yoksulluk ve tevazu ile Tanrı’ya hizmet edin, sadakanızı kendinize olan güvenle alın.”

Aynı konuyla ilgili olarak, mübarek bir isim olan Jerome Heliodorus’a yazdığı mektupta, mübarek Bernard Papa Eugenius için yazdığı kitapta ve mübarek Augustine din adamlarına verdiği vaazda Papanın Kararı isimli çalışmanın XII. Cildinin 1. Babında 17. Madde’de geçen ifadeyi yineler: “Tanrı’nın para kesesi vardı.” Aynı şekilde Augustine de De opere monachorum isimli çalışmasında aynı ifadeye yer verir. Bu cümleye Aziz Thomas’un Tractatus monachorum’unda rastlanmaktadır. Yerini tam olarak bilmemekle birlikte mübarek Bernard’ın şöyle bir şey söylediğini anımsıyorum: “Cebinde beş para olan bir keşişin ciğeri beş para etmez.”

Bu hocalarımız hiçbir şey öğretmemişse bile en azından her keşişin yeminine bağlı kalması gerektiğini öğretmişlerdir.

Hâsılı, başka bir yerde bu fikirle alakası bulunan bir kişi bulursan lütfen bana gönder. Başkeşişe de selamlarımı ilet. Bu mektubu sana getiren Andrew kardeşi tüm merhametinle kucakla. Eğer senin için de uygunsa Tanrı aşkına ona yardım et ki seninle kalabilsin.

Tanrı yolunu açık etsin!

Aklımda olan şeyleri yazıyorum sana. Başka bir şey gelirse aklıma bir süre sonra sana yazarım.

Jan Hus
28 Şubat 1412
Prag

[Kaynak: Radical Christian Writings: A Reader, Yayına Hz.: Andrew Bradstock ve Christopher Rowland, Blackwell Publishers, 2002, s. 51 ve 54-55.]

12 Eylül 2019

,

Devletin İdeolojik Aygıtı Olarak Kilise



Althusser’e göre kilise, devletin ideolojik aygıtlarından biridir. Teoloji yazıları yanı sıra Althusser, kilisedeki materyalizm konusunda Fransa’da uzun zamandır devam eden tartışma süreci dâhilinde belirli bir “ayrım çizgisi” çekme girişimi olarak görülebilecek, esasen o şekilde görülmesi gereken iki makale kaleme almıştır. Althusser, kapitalist toplumda varlığını sürdüren Ortaçağ’a ve feodaliteye ait bir kalıntı olarak kilisenin sahip olduğu gerici niteliğin gayet net farkında olan bir isimdir. Bu tespit üzerinden hareket eden Althusser, daha da ileri giderek, kiliseyi hasta bir insanla kıyaslar[1] ve onun sözlerinin günümüz insanınca işitilmediğinden bahseder:

“Modern kilise, zamanımızda artık yerinden yurdundan edilmiş durumdadır, ona sadakat gösterenlerin ekseriyeti, esasen gerçekte kiliseyle alakası bulunmayan sebeplerle kiliseye gitmektedir.”[2]

Bu bağlamda, Althusser açısından mevcut konjonktürle kilisenin statüsü, yapısı ve ideolojisi arasında belirli bir ayrışma söz konusudur. Başka bir ifadeyle, dinî kurumlar dünyanın mevcut hâli bakımından çağdışıdır, anakroniktir, dinin fiilî niteliği ise ancak ona ait kurumlarla günümüz dünyası arasındaki çatlak analiz edildiği takdirde kavranabilir. Bu noktada Althusser, “insanların kiliseye sadık olduklarını varsaysak bile onların bu sadakati hâlen daha dinî midir, din içre midir?” gibi yerinde bir soru sorar.[3] Bu soru sadece teolojik değil, politik ve ideolojik kimi soruları gündeme getirir.

Althusser’e göre, “temelde devletin tek bir hâkim ideolojik aygıtı vardır: Kilise. Bu aygıt sadece din değil, eğitim, ayrıca iletişim ve kültürün önemli bir kısmıyla alakalı işlevleri kendi bünyesinde toplamıştır.”[4] Sonuçta “Fransız Devrimi’nin de en önemli hedefi ve başarısı, devlet iktidarını başka ellere devretmesinin yanı sıra[5] devletin bir numaralı ideolojik aygıtı olan kiliseye saldırmış olmasıdır.”[6] Aile ile birlikte kilise devletin en önemli ideolojik aygıtıdır. Burjuva toplumlarda kilisenin yerini okul almıştır.[7]

Burada Aziz Augustine’de görülen akıl-iman karşıtlığına veya ikisinin birliğine dair izler bulmak mümkünse de aslında Althusser bu ikiliğin ötesine geçer. Althusser’in kilise ile ilgili yazıları iki önerme dâhilinde özetlenebilir:

1. Kilise, günümüz koşullarına denk düşmeyen bir kurumdur. İdeolojik planda kilise arkaik bir niteliğe sahiptir ve “on üçüncü yüzyılda teşkil edilmiş kavramlar dünyası içinde varlığını sürdürür.”[8] Her ne kadar ilahiyatçılar eski kavramlara yeni anlamlar verdiklerini söyleseler de bu kavramların muhtevası gerçek âlemde can bulur, yani bu kavramlar, kendilerini üreten dünyaların eskide kalmış özellikleriyle yoğrulmuş durumdadır.”[9] Başka bir ifadeyle, yapısı ve temeli bağlamında, kilisenin günümüze ait meseleler uyarınca güncellenmesi imkânsızdır. Kilise ve tüm diğer dinî kurumlar, dünyanın mevcut hâli bakımından çağdışıdır, anakroniktir, dinin fiilî niteliği ancak ona ait kurumlarla günümüz dünyası arasındaki çatlak analiz edildiği takdirde kavranabilir.

2. Kilise, ruhani bir deneyimden ziyade toplumsal ilişkilere ve kolektif pratiğe ait bir kurum olarak algılanmalıdır. Öte yandan Althusser, kilisenin politikalarının gerici olduğunu, papalığın aldığı birçok cüretkâr konumun “basit birer reformist uzlaşma girişimi” olduğunu söyler. Kilisenin toplumla ilgili öğretisi, liberal reformizmle Ortaçağ’a has korporatizmi uzlaştıran bir öğreti olmasına rağmen o öğreti esasen kapitalizmi takdir edip onaylamaktadır. Başka bir ifadeyle, “kilisenin en ileri önerileri bile gerici reformizmden başka bir şeyi ifade etmezler.”[10] Dolayısıyla budünyada sahip olduğu gerici ideolojik, toplumsal ve politik niteliği yapılandırıp belirleyen arkaik kurumlar yok olmaya mahkûmdurlar.[11] Sonuçta kilise, insanların anladığı bir dil konuşmaktadır. Bu anlamda “artık kilise, insanların anlamadığı bir dilde konuştuğu için günümüz insanına müjdeli haberler verememektedir.”[12] Öte yandan Althusser’e göre dil, sadece kelime dağarcığına indirgenemez.

Dil, her gün hayat ve jestler dâhilinde kavranan ve tecrübe edilen, konuşulan dilin anıştırmalarla hissettirdiği gerçek anlamlar bütünlüğüdür. Bu somut anlamlar (toplumsal gerçekler, yapılar, ekonomik ve politik kanunlar, gündelik hayat, davranış kalıpları, jestler) konuşulan dilin gerçek muhtevasını verir, bu somut anlamlar olmadan insanların ağızlarından gürültüden gayrı bir şey dökülmez.[13]

Günümüzde insanlar, kendilerine hitap ederken kullanılan dili artık anlamamaktadırlar çünkü bu dil artık varolmayan bir dünyadan bildirmektedir. Bu bağlamda Althusser, sadece bir kurum olarak kiliseye atıfta bulunmakla kalmayıp dinin kendisini karşıya atan bir soru sorar:

Gerçekte feodal ve kapitalist yapılar dâhilinde kendisine yer bulan bir toplumsal form olma vasfıyla, insanları boyun eğdirip belirli kişilere yönelik bu teslimiyeti Tanrı’nın iradesi, muradı olarak ifa etmeye zorladığında ve kendi söylemi, sükûtu veya dikkatleri başka yöne çekme amaçlı taktikleri dâhilinde din, feodal ve kapitalist yapılara destek olur ve onlara gerekli teorik kılıfı örer. O yapıları destekleyip gerektiğinde onların yerini aldığı, kiliseye bağlı müminler onu gerçekte içinde yaşadıkları toplumsal âlemin teorisi ve meşrulaştırılmış hâli olarak tecrübe ettiğinde o müminler şu soruyu sormaktan imtina edemezler: Din temelli hayat hâlen daha dinî bir hayat mıdır, kilise dünyasında müjdeli haberler verilmesi hâlen daha mümkün müdür?[14]

Peki dinin felsefî ve politik veçheleri nelerdir? Kilisenin özgürleştirilmesinden, onu hem kurtulmuş hem de kurtarma becerisine sahip bir kuruma dönüştürmekten söz edilebilir mi? Althusser’e göre, hakiki dinî hayatı yeniden sahiplenmek ve kiliseyi özgürleştirmek mümkündür. Althusser açısından asıl mesele, kilisenin feodal ve kapitalist yapılar dâhilinde ne ölçüde yabancılaştırıldığı[15] ve kilisenin sahip olduğu niteliktir. Genç Marx’ın aksine Althusser, dinin önsel bir toplumsal yabancılaşma[16] biçimi olmadığı, bu yabancılaşma biçiminin esasen kilisenin teorik planda belirli bir tasarıma indirgenmesinin sonucu olduğu kanaatindedir. “Kiliseyi mevcut koşullara bağlayan eski yapılara örgütlü proletaryanın öncülük ettiği güçler eliyle karşı konulabilir ve bu yapılar böylelikle sökülüp atılabilir.”[17] Fakat öte yandan Althusser, “kilisenin toplumsal düzlemde özgürleştirilmesi için verilecek mücadelenin proletaryanın fiiliyatta sürdürdüğü insanları özgürleştirme mücadelesinden ayrıştırılamayacağını” söyleyerek önemli bir tespitte bulunur.[18] Özetle, kilise ancak işçi sınıfının politik, ekonomik ve ideolojik mücadelesinin parçası olduğunda özgürleşebilir. İnananlar, kendilerine dayatılan yabancılaşmayla tabi oldukları tüm yapıları ve biçimleri eleştiriye tabi tutup yıkıma uğratmak suretiyle mücadele etmelidirler. Bir mümin, hakiki dinî hayatı ancak bunu yaptığı takdirde tecrübe edebilir. Bu noktada kilise ile ilgili değerlendirmelerinde Althusser’in iki temel içerip aşma (Aufhebung) düzeyi üzerinde durduğunu söylemek gerekmektedir: (1) Son dönem felsefî çalışmalarına da sızan, kiliseye yönelik reddiye ve (2) kilisenin hâkim yapıların yıkılmasıyla özgürleştirilmesi. Başka bir ifadeyle, Althusser’e göre kilisenin geleceği sadece halkın kurtuluşu adı altında yürütülen sınıf mücadelesinin yol açacağı sonuca bağlıdır:

Her ne kadar kilisenin proleter mücadeleyle toplumsal mânâda özgürleştirilmesi için gerekli nesnel koşullar mevcutsa da dinî hayatın hep birlikte, müştereken yeniden fethi için gerekli koşullar henüz oluşmamıştır.[19]

Kilise’nin kurtuluşu meselesi, yeni ve önemli bir başka soruya kapı aralar: kurtuluş temelli politika bağlamında kilise, yeni bir politik parti türü için gerekli model olarak iş görebilir mi?

Agon Hamza

[Kaynak: Althusser and Pasolini: Philosophy, Marxism, and Film, Palgrave Macmillan, 2016, s. 97-101.]

Dipnotlar:
[1] Louis Althusser, The Spectre of Hegel: Early Writings, Verso, 2014, Londra, s. 191.

[2] A.g.e., s. 193.

[3] A.g.e., s. 192.

[4] A.g.e.

[5] Burada Althusser’in üretim ilişkilerinin ve tüm toplumsal yapıların devrimci dönüşümü ile ilgili olarak “devlet iktidarının başka ellere devredilmesi” ifadesini kullanmış olması gerçekten ilginç.

[6] Louis Althusser, “Ideology and Ideological State Apparatuses”, Lenin and Philosophy and Other Essays içinde, Monthly Review Press, 2001, New York, s. 102.

[7] A.g.e., s. 104.

[8] Louis Althusser, The Spectre of Hegel: Early Writings, s. 194.

[9] A.g.e., s. 195.

[10] A.g.e., s. 201.

[11] A.g.e., s. 199.

[12] A.g.e.

[13] A.g.e., s. 199-200.

[14] A.g.e., s. 201.

[15] Althusser’in “yabancılaşma” kelimesini kullanması gerçekten garip.

[16] Louis Althusser, The Spectre of Hegel: Early Writings, s. 203.

[17] A.g.e., s. 202.

[18] A.g.e., s. 203.

[19] A.g.e., s. 204.

10 Eylül 2019

Bizim Yürüyüşümüz

İsyancıların adımları dövsün meydanları!
O mağrur başlar kalksın daha da yukarı.
Biz ki yeni bir tufanla yıkayacağız dünyayı.
O an ki gelişiyle ürkütür yelkovanı.

Yılların kağnısı ağır mı ağır
Günlerin öküzünün çektiğiyse çile, eza.
Oysa hız tanrısıdır bizim tanrımız
Yüreğimizse gümbür gümbür, kûs-i gaza.

Var mı bizden kâhini, dipteki altını bulacak?
Hangi kurşunmuş o, canımızı yakacak?
Türküler bizim gücümüz, kuvvetimiz
Sesimizse o altındır, kulak verin türkümüze.

Yeryüzünü yeşil çayırlar sarsın!
Günlerimiz ipek mendil gibi salınsın!
Rengini versin, kolan olsun gökkuşağı,
Zamanın o rüzgârla yarışan atına.

Gök esirgiyormuş bizden yıldızlarını.
Peh! Türkülerimiz onlarsız da gövermeyi bilir.
Hey Büyük Ayı, haykır
Bir haykır ki can katalım göğe.

Türkü söyleyin, yüksükle değil
Kadehlerle için pınarları.
Vuruşu hızlansın yüreğin!
Bakır bir hal
ile gibi çınlasın göğsümüz!

Vladimir Mayakovski
1917

[Kaynak: Vladimir Mayakovsky, Poems, İngilizceye Çeviren: Dorian Rottenberg, İlk Baskı: 1972, SSCB’de yayımlandı.]

07 Eylül 2019

,

Engels’ten Richard Fischer’e Mektup

8 Mart 1895
Londra 41 Regent’s Park Road, N. W.

Sevgili Fischer,

Alıntıladığın örneklerin yarısında itiraz edilebilir bir yan görmeme karşın, o önemli itirazlarını mümkün olduğu ölçüde dikkate almaya çalıştım.[1]

Her şeyden önce senin tüm kalbin ve ruhunla legaliteyi mutlaklaştırma fikrine destek sunma niyetinde olduğunu asla söyleyemem. Senin, her koşulda, legalitenin reklâmını yapanların çiğnediği kanunlara karşı tatbik edilecek bir legallik siyasetine, yani sağ yanağına tokat atana sol yanağını dönme fikrine destek sunduğunu kesinlikle iddia edemem.

Doğrudur, partinin yayın organı olarak Vorwärts, kimi vakit enerjisini, bir dönem yaptığı gibi, devrimi redde tabi tutmaya harcamaktadır ki muhtemelen kısa bir süre içerisinde bu tavrı yeniden geliştirecek, benzer bir fikri tekrar savunacaktır. Fakat benim bu durumu bir ölçüt olarak görmem kesinlikle mümkün değil.

Benim kanaatime göre, güç kullanma meselesinden tümüyle imtina edilmesi fikrini savunmanın kimseye kazandıracağı bir şey olamaz. Bu fikri savunmanız durumunda kimse size inanmaz, ayrıca hiçbir ülkede herhangi bir parti, ileri gidip de mevcut illegal hâle eldeki silâhın gücüyle karşı koyma hakkını kaybedecek noktaya asla gelemez.

Fransız, İngiliz, İsviçreli, Avusturyalı, İtalyan vs. Herhangi bir yabancının çalışmalarımı okuduğu gerçeğini tabii ki dikkate almalıyım ama ayrıca kendimi onların gözünde küçük düşüremem de.

Bu nedenle aşağıdaki hususlarla ilgili olarak yaptığın değişiklikleri kabul ettiğimi buradan sana bildirmek isterim:

1. 9. Hata, “kitleler” ifadesini yinelemek lazım. Cümlenin son hâli şöyle olmalı: “Onlar neye destek verdiklerini anlamak zorundalardı.” a—2. Sonraki paragraf: savaşa girmeyle ilgili tüm cümle silinmiş; senin önerin bir yanlışı içeriyor. “savaşa girme” sloganını Fransızlar, İtalyanlar vs. her gün kullanırlar ve bunu ciddi bir amaç için kullanmazlar. —3. 10. Hata: “Sosyal demokrat hareketin bugün yaşadığı yıkımın sebebi…” ifadesinde “bugün” kelimesini değiştirmek istiyorsun. Böylelikle bugünde olanı kalıcı kılmaya, görece olanı mutlak hâle getirmeye, belirlediğin taktikleri geçerliymiş gibi göstermeye çalışıyorsun. Bunu bana ancak aptallaştığım, aklımı yitirdiğim vakit yutturabilirsin. Bu nedenle burada kullanılan terimler arasındaki çelişkiye bakmaksızın şunu söylüyorum: “Sosyal demokrat hareketin alabildiğine faydasına olan yıkımı, şimdilerde onun hukuka boyun eğmesi ile alakalıdır.”

Bismarck’ın geliştirdiği, anayasayı ihlal eden 1866 tarihli usule yönelik bahiste neden tehlikeli bir yan bulmamışsın, hiç anlamıyorum. Burada eğer bir adam karalama safsatası, mantıksal safsata var ise meselenin tam da bu olduğunu söylemeliyim. Gene de sen ne istersen o olsun.

Ne yapayım, elimden gelen bu. Tartışma süresince yaşadığın sıkıntıdan seni kurtarmak için her şeyi yaptım. Ama gene de hukuka boyun eğme denilen bakış açısına bağlı kalmanın kendisinin ahlakî değil hukukî bir mesele olduğunu birilerinin sana söylemesi lazım. Bir vakitler kendisi de kurşun yemiş olan Boguslawski, bu meseleyi sana gayet güzel ispatlamış idi. İktidardakiler, hukuku ayaklar altına aldığında legalite tüm hükmünü yitirir. Ama senin gibi insanlar, üçünüz beşiniz, güçsüz olduğunuz için bir araya gelip hasımların isteklerine karşı koyamıyorsunuz ve o istekleri yerine getirmek zorunda kalıyorsunuz, hukuka boyun eğme yükümlülüğünü ahlakî bir yükümlülük olarak kabul ediyorsunuz, tüm koşullarda o hukuka bağlı kalıyorsunuz ve iktidardakilere şunları söyleyemiyorsunuz: “İktidarda olan sizlersiniz, sizsiniz kanunları yapan, madem onları ihlal eden bizleriz, bizimle o kanunlar uyarınca uğraşabilirsiniz, bizse bu duruma tahammül göstermeye mecburuz, elimizden daha fazlası gelmez. Esasen bizim başka bir yükümlülüğümüz, başka bir hakkımız yok.”

Katolikler, Mayıs Kanunları[2] karşısında tam da bu tavrı gösterdiler. Aynı şekilde Meissen’deki eski Lutherciler ve o tüm gazetelerde karşımıza çıkan Mennocu asker de bunu yaptı.[3] Burada temel alınan bakış açısı şuydu: ihanet zinciri tutulmamalıdır. Devletin Yıkılmasına Karşı Kanun Tasarısı[4] her hâlükârda lanetli bir şeydir. Bu türden bir kanunun, bırakalım uygulamaya konmasını, formüle edilmesi bile mümkün değildir. Gerekli güce sahip olan ağalar beyler, senin gibilerin ağzını bağlamayı bilecek, her durumda sizi canınızdan bezdirecektir.

Ama eğer senin niyetin, hükümetteki bu ağaların beylerin bizim kendimize hayrımız olmadığını, hadi diyelim böylesi bir gayret var, orduyu yeterince örgütleyemediğimiz için bizim günümüzün gelmesini bekleme muradında olduğumuzu görmelerini sağlamaksa, o vakit yayın organlarınızda neden partinin zaferleriyle ilgili bitmek bilmeyen palavralara, gelişmeler kaydedildiğine dair yalanlara yer veriyorsunuz? Bu ağalar beyler gibi biz de biliyoruz ki zafer, aslında uzanıp kopartılabileceğimiz olgun bir meyve. Buna karşın son dönemde elimizi kolumuzu bağlayan hiçbir şey yaşanmamışken herkes enselenmekten korkuyor, maalesef herkes her şeyi biliyor. Söylediğimiz hiçbir şey bu gerçeği değiştiremez. O ağalar beyler de bizim gibi her şeyin farkında. Onlar, aynı zamanda iktidara geldiğimizde onu o ağalar beyler için değil kendimiz için kullanacağımızı de gayet iyi biliyorlar.

Bu sebeple, eğer ön oturumda bir kez daha genel bir tartışma yaşanırsa, aklında bulunsun, Boguslawski gibi direnme hakkını hayırlı bir şey olarak destekle ve seni dinleyenlerin de ister Fransız ister İtalyan ister İspanyol ister Macar isterse İngiliz olsun eski devrimcilerden oluştuğunu, zamanın gene geleceğini, bu süreyi kimsenin bilemeyeceğini unutma. Ayrıca şunu bil ki partinin defteri, İsviçre’nin Wyden kentinde programından “legal” kelimesini çıkarttığında dürülmüştü[5]. Bu noktada güç kullanma tehdidi savuran Avusturyalılara bakabilirsin. Oy kullanma hakkı ancak bu sayede gündeme gelmişti. Güç kullanma tehdidi ise hiç bu kadar sade ve yalın olmamıştı![6] Bir de şu Anti-Sosyalist Kanun döneminde yaptığın kanundışı eylemler aklına gelsin.[7] Bu kanun da sana zorla kabul ettirilmişti. Legalite, uzun süredir senin kitabına belirli bir yere kadar uyuyor, oysa “ne pahasına olursa olsun legalite” denemez, hatta bir konuşmada bile böylesi bir laf edilmez!

Saygılarımla

Friedrich Engels

Marx’ın 1848-1850 Arası Dönemde Fransa’da Sınıf Mücadeleleri isimli çalışmasına dipnotları koymak için artık çok geç (birçoğu zaten metinde mevcut), sayfalar çoktan oluşturuldu bile.

Prova baskılar buradan Hamburg’a gönderildi.

[Mektup, ilkin Almanca olarak, el yazısından oluşan nüshasıyla şurada yayımlandı: the International Review of Social History, Cilt. XII, 2. Bölüm, Amsterdam. İngilizcesine ise ilk kez bu çalışmada yer verildi. Marx & Engels, Collected Works, Cilt 50, Letters (1892-1985), Lawrence & Wishart Electric Book, 2010, s. 457-459.]

Dipnotlar:
[1] 6 Mart 1895 günü Engels, Alman Sosyal Demokrat Partisi Yönetici Sekreteri Richard Fischer’den bir mektup alır. Fischer mektubunda Engels’ten Marx’ın 1848-1850 Arası Dönemde Fransa’da Sınıf Mücadeleleri isimli çalışmasına 1895’te yazdığı önsözün taslağındaki devrimci dili biraz yumuşatmasını ister. Fischer’i asıl ürküten, tartışma konularının partinin düşmanlarınca avantaja çevrilme ihtimalidir. Ona göre bu sayede hükümet, Devletin Yıkılmasına Karşı Kanun Tasarısı’nı dayatma imkânı bulacak, bu süreç daha da hızlı bir şekilde işleyecektir.

Partinin yürütme kurulunun ricasını yerine getirmek zorunda kalan Engels, metinde bazı değişiklikler yapmayı kabul eder ve proletaryanın burjuvaziye karşı vermek zorunda olduğu silâhlı mücadeleye dair tespitleri içeren bölümler türünden kimi pasajları metinden çıkartır. Engels, sonrasında ilgili bölümlerin metinden çıkartılmasının bir sonucu olarak giriş çalışmasına ait özgün metnin bir miktar “zayi” olduğunu kabul etmiştir.

[2] Mayıs Kanunları, Bismarck’ın Mayıs 1873’te kabul ettiği dört kanunu ifade etmektedir. Bu kanunlar, devletin Katolik Kilisesi’nin faaliyetleri üzerinde sıkı bir kontrole sahip olmasını mümkün kılmışlardır. Kanunlar, esasen Kültürkampf (Kültür Savaşı) siyasetinin zirvesini ifade etmektedir.

[3] Mennocular, Anabaptistlerin 1530-1540 arası dönemde Friesland’da kurdukları evanjelik Protestan tarikatın mensuplarını ifade eder. Tarikat, 1524-26’daki Köylüler Savaşı’nın ve 1534-35’te Münster Komünü’nün yaşadığı yenilgi ardından devrimci arzu ve niyetlerini terk etmiştir. Kurucusu olan Menno Simons’un adını almış olan tarikatın üyeleri, yemin etmeye, çocuk vaftizine, askerliğe ve kamu hizmetlerinden yararlanması fikrine karşıdırlar. Tarikat üyeleri sade giyinip sade yaşarlar.

[4] Engels, burada Ceza Kanunu’na, Askerî Ceza Kanunu’na ve Basın Kanunu’na yapılan ekler ve bu kanunlarda yapılan değişikliklere ilişkin taslağa atıfta bulunmaktadır (Der Entwurf eines Gesetzes, betreffend Änderungen und Ergänzungen des Strafgesetzbuchs, des Militärstrafgesetzbuchs und des Gesetzes über die Presse). Taslak, kısaca Devletin Yıkılmasına Karşı Kanun Tasarısı (Umsturzvollage) olarak bilinmektedir. Tasarı, cezayı gerektirecek bir eylem içerisine girilmemiş olsa dahi mevcut devlet sisteminin yıkılmasına yönelik her türden niyeti sert bir şekilde cezalandırmayı öngörmekte, ayrıca dine, krallığa, evlilik müessesine ve mülkiyete yönelik müdahalelere, saldırılara alan açmaktadır. Hükümet, kanun taslağını Aralık 1894’te mecliste tartışmaya açmış, gelgelelim Almanya’daki yasama organının üst düzey isimleri taslağı Mayıs 1895’te geri çevirmişlerdir.

[5] Almanya Sosyalist İşçi Partisi, Ağustos 1890’da İsviçre’nin Wyden kentinde bir kongre tertipledi. Bu, Alman sosyal demokratların 1878’deki Anti-Sosyalist Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra gerçekleştirdiği ilk illegal kongre idi. Kongre, tüm legal mücadele araçlarını redde tabi tutan, bireysel terörü savunan ve parti liderlerine karşı açıktan kampanya başlatmış olan Johann Most ve Wilhelm Hasselmann’ın anarşist duruşunu eleştirdi ve bu isimleri partiden kovdu.

Ayrıca kongre, parti hedeflerine tüm legal araçlarla ulaşmak için çalışmakta olduğundan, 1875 tarihli Gotha Programı’nın II. Bölüm’ünde bulunan ifadedeki “legal” kelimesinin çıkartılmasına karar verdi. Kongre, bir yandan da Der Sozialdemokrat’ın partinin resmi yayın organı olarak sahip olduğu statüyü onayladı.

[6] Engels’e 20 Şubat 1895’te yazdığı mektupta G. Plehanof, Çar II. Nikola’yı “Kışlık Saray’ın genç aptalı” olarak tarif eder. Plehanof’a göre çar, “29 Ocak 1895’te yaptığı konuşma ile devrimci partiye büyük hizmetlerde bulunmuştur.”

[7] Bismarck’ın hükümete sunduğu Anti-Sosyalist Kanun (Sosyalistlere Karşı Olağanüstü Kanun), mecliste 21 Ekim 1878’de büyük bir çoğunlukla kabul edilmiştir. Amacı, sosyalist hareketle ve işçi hareketiyle mücadele etmektir. Kanun, tüm partileri ve işçi örgütlerini yasaklamış, işçilerin çıkarttığı gazete ve dergileri kapatmış, sosyalist eserlere el konulmasını sağlamış, sosyal demokratların baskı ve zulüm görmelerine neden olmuştur. Tüm bu gelişmelere karşın Sosyal Demokrat Parti, anayasa uyarınca meclisteki grubunu korumuştur. Marx ve Engels’in yardımıyla parti, saflarında gelişen reformist ve anarşist eğilimlerin üstesinden gelmeyi bilmiş, legal ve illegal çalışma yöntemlerini başarıyla harmanlamak suretiyle kitle tabanını genişletmiştir. İşçi hareketinin kitlesel basıncı ile kanun 1 Ekim 1890’da yürürlükten kaldırılmıştır. Engels’in kanuna dair değerlendirmesi için “Bismarck ve Alman İşçi Partisi” başlıklı makalesine bakılabilir (Cilt. 24, s. 407-09).

03 Eylül 2019

, ,

Bakû Kurultayı’na Çağrı


Kurultay toplama kararı, Komintern’in ikinci kongresine iştirak eden bazı delegelerle birlikte, yürütme komitesinin Haziran 1920’de gerçekleştirdiği toplantıda alındı. “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin Köleleştirilmiş Halk Kitlelerine” başlığını taşıyan bir çağrı metni kaleme alındı ve bu halkların temsilcileri, 15 Ağustos’ta Bakû’de düzenlenecek kurultaya çağrıldı.

* * *

 

İran, Ermenistan ve Türkiye’nin Köleleştirilmiş Halk Kitlelerine:

15 Ağustos 1920’de[1] Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Bakû’de İranlı, Ermeni, Türk işçi ve köylülerin kurultayını toplayacaktır.

Komünist Enternasyonal nedir? Komünist Enternasyonal, Dünya Savaşı’nın sebep olduğu kasırga ile uyanan, açlığa saplanmış ve artık zenginler için değil, sadece kendileri için çalışmak, bir dahaki sefere kendileri gibi acı çeken yoksul kardeşlerine değil, sömürücülere karşı silâhlanarak başkaldırmak amacıyla Rusya, Polonya, Almanya, Fransa, Britanya ve Amerika’daki devrimci emekçi kitlelerin oluşturduğu bir örgüttür. Bu emekçi kitleleri, zaferi temin edecek yegâne unsurun birlik ve örgütlenme olduğunu anlamış ve geçen yıl kendileri için bir mecburiyet olan örgütü, Üçüncü Enternasyonal’i kurmuşlardır. Kapitalist hükümetlerin uyguladığı bütün baskılara rağmen Enternasyonal, on sekiz ay içinde Dünya genelinde hürriyet için mücadele eden devrimci işçi ve köylülerin ruhu hâline gelmiştir.

Böylesi bir zamanda Komünist Enternasyonal, İranlı, Ermeni, Türk işçi ve köylülerin kurultayını neden topluyor? Elinde onlara sunacak neyi var? Onlardan ne istiyor? Avrupa ve Amerika’da sermayeye karşı mücadele eden işçi ve köylüler yüzlerini size dönüyorlar, çünkü onlar da sizin gibi Dünya kapitalizminin boyunduruğu altında acı çekiyor, onlar da Dünya’daki sömürücülere karşı savaşmak durumundalar: eğer Avrupa ve Amerika’daki işçi ve köylülerle birleşirseniz Dünya kapitalizminin çöküşü hızlanacak, Dünya genelinde işçi ve köylülerin kurtuluşu gerçekleşecektir.

İranlı köylü ve işçiler! Tahran’daki Kaçar hükümeti ve onun taşradaki alt bağlantıları olan hanlar yüzyıllardır sizi soymuş ve sömürmüşlerdir. Şeriata[2] göre ortak mülkiyete ait olan toprağa Tahran hükümetinin uşakları tarafından el konulmuştur. Onlar bu toprağı istedikleri gibi kullanmış, size uygun gördükleri vergileri sürekli olarak dayatmışlardır. Ülkeyi iliğine kadar sömürüp sefalet içine düşürerek harap ettikten sonra, geçen yıl İran’ı size eskisinden daha fazla zulmedecek Britanyalı kapitalistlere 2 milyon Sterlin’e satmışlardır.[3] Ordunun hanlar ve Tahran hükümeti için vergi ve haraç toplayabilmesi amacıyla Güney İran’daki zengin petrol yatakları Britanya’ya peşkeş çekilmiş, bunun yanında, ülkenin yağmalanmasıyla ilgili olarak onunla işbirliğine gidilmiştir.

Mezopotamyalı [Irak] köylüler! İngilizler ülkenizin bağımsız olduğunu ilân ettiler fakat 80.000 İngiliz askeri sizin toprağınıza ayak basıyor, mallarınızı çalıyor, sizi katlediyor ve kadınlarınıza tecavüz ediyor.

Anadolu köylüleri! Britanya, İtalya ve Fransa hükümetleri İstanbul’u namlularının ağzında tutuyorlar: sultanı mahkûm ederek onu altı yıldır süren savaş yüzünden zaten yoksul düşmüş olan Türk halkını daha da rahat soyabilmek için Türkiye maliyesinin yabancı bankerlere peşkeş çekilmesini ve Türkiye topraklarının bütünüyle parçalanmasını kabul etmeye zorladılar. Heraclea [Ereğli] kömür madenlerini ve limanlarınızı işgal ettiler, topraklarınızı ayakları altında çiğneyerek barışçıl Türk köylüsüne yabancı olan yasaları dayattılar ve sizi seçtikleri her türlü yükü taşıyacak birer yük hayvanına dönüştürmek istiyorlar. Beylerinizden ve efendilerinizden bazıları sizi yabancı kapitalistlere satarken bazıları da sizi yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeye çağırdılar ama bunlar da iktidarı sizin almanıza izin vermediler ve kendiniz için ekip biçebileceğiniz toprakları sultanın muhtelif parazitlerine hediye ederek sizin kullanmanıza fırsat vermediler. Eğer yarın da yabancı kapitalistler sizi ezen zorbalarla daha ılımlı barış şartları üzerinde anlaşırlarsa, tıpkı düşman askerlerinin işgali altındaki bölgelerde toprak sahipleri ve eski hükümet memurlarınızın yaptığı gibi, şimdiki liderleriniz de bundan istifade ederek size yeni zincirler vuracaklardır.

Ermenistan işçi ve köylüleri! Yıllar boyunca uzun uzadıya Ermenilerin Kürtlerin sebep olduğu kıyımlara kurban gittiğini söyleyen yabancı sermayeye mahkûm olan sizler, sultana karşı mücadele etmeye teşvik edildiniz ve ardından bu mücadelenin sonucunda yeni avantajlara kavuştunuz. Savaş boyunca yabancı kapitalistler size sadece bağımsızlık vaat etmediler, ayrıca Türk köylülerine ait topraklar üzerinde hak iddia etmeleri için öğretmenlerinizi, rahiplerinizi ve tüccarlarınızı kışkırttılar, bu sayede Türk ve Ermeni halkları arasında bir türlü sona ermeyen savaşın tüm şiddetiyle sürmesini sağlayarak bitimsiz bir kâr elde etme imkânı buldular. Bu amaçla yabancı kapitalistler Türkiye’yi Ermeni isyanı Ermenileri de Kürt soykırımları ile korkutarak aranızda süren anlaşmazlığın devamlılığından kazanç sağladılar.

Suriye ve Arabistan köylüleri! İngilizler ve Fransızlar size bağımsızlık sözü verdiler ama bugün onların orduları ülkelerinizi işgal ederek size kendi yasalarını dayatıyorlar; oysa siz Türk sultanı ve onun hükümetinden kurtulduktan sonra şimdi, sultandan farkı sadece sizi ondan daha kibarca baskı altında tutan ve ülkenizi daha şiddetli biçimde yağmalayan Paris ve Londra hükümetlerinin kölesi oldunuz.

Sizler tüm bunları çok iyi anlıyorsunuz. İranlı köylüler ve işçiler hain Tahran hükümetine karşı ayaklandılar. Mezopotamya köylüleri İngiliz işgal güçlerine karşı is-yan ettiler; bugün İngiliz basını, İngiliz ordusunun Bağdat yakınlarında asilerle mücadele ederken verdiği kayıpları yazıyor.

Anadolu köylüleri! Yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeniz için Kemâl Paşa’nın bayrağı altında hızla toplanmaya çağrılıyorsunuz ama aynı zamanda biz biliyoruz ki, paşaların İtilaf Devletleri’ne mensup vahşi hayvanlarla barış yaptığı bir süreçte mücadeleyi ileri sıçratacak kendi halk partinizi, köylü partinizi kurmaya çalışıyorsunuz.

Suriye’de barışı tesis etmek mümkün olamadı ve İtilaf Devletleri, verdikleri tüm vaatlere rağmen Ermenistan köylüleri olarak sizlerin açlıktan ölmesine göz yumdular ve bu sayede sizi daha etkin biçimde kontrol etmeyi başardılar. Sizler, İtilaf Devletleri’ndeki kapitalistlerden gelecek kurtuluş umudunun kesin olarak anlamsız olduğunu her zamankinden daha fazla kavramış bulunuyorsunuz. Taşnak Partisi’nin[4] burjuva hükümeti, yani İtilaf Devletleri’nin uşağı, barış anlaşması ve yardım için Rusya’daki işçi-köylü hükümetine ricada bulunmak zorunda kaldı.

Şimdi sizin kendi ihtiyaçlarınızı gidermeye başladığınızı görüyor, Avrupa proletaryasının temsilcileri olarak sahip olduğumuz kapasite ve mücadele içinde edindiğimiz büyük tecrübe ışığında kurtuluşunuzu gerçekleştirmenize katkı sunmak amacıyla size sesleniyoruz. Söylediğimiz şu: sahip oldukları araçlarla Avrupalı ve Amerikalı kapitalistlerin sizi ezebilecekleri dönem bir daha geri dönmemek üzere sona ermiştir. Avrupa ve Amerika’daki işçiler kapitalistlere karşı elde silâh ayaklanıp kanlı bir savaş vermektedirler.

Henüz bizler Dünya kapitalizmini mağlup edememiş olsak da, artık kapitalistler kendi halklarının kanını dilediğince içemeyeceklerdir. Rus Devrimi iki buçuk yıldır tüm Dünya’ya karşı mücadele etmektedir. Fransız, İngiliz ve Amerikalı kapitalistler, silâhlı güç ve kıtlık dâhil her türlü araçla, boyunlarına ilmeği geçirip köleleştirmek için Rus işçi ve köylülerine karşı muzaffer olmaya çalıştılar ancak başarılı olamadılar. Rus işçi ve köylüleri büyük bir azimle kendi hükümetlerini korudular ve kendilerine ait bir ordu kurarak İtilaf Devletleri’ne mensup kapitalistlerin desteklediği gerici güçleri mahvettiler.


Yakın Doğu’nun işçi ve köylüleri! Eğer siz de örgütlenirseniz, kendi işçi-köylü hükümetinizi kurduktan sonra silâhlanıp Rus işçi ve köylü ordusu ile birleşirseniz İngiliz, Fransız ve Amerikalı kapitalistleri yenerek tüm zalimlerden kurtulur, hürriyetinize kavuşursunuz ve bu sayede hür bir emekçi halk cumhuriyeti kurabilir, ülkenizin zenginliklerini kendinize ve sizinle ürünlerini mübadele etmekten mutluluk duyacak, yardımınıza zevkle koşacak tüm diğer insanlara ait çıkarlara uygun olarak kullanabilirsiniz. İşte tüm bunları sizlerle kurultayda konuşmak istiyoruz.

İngiliz, Fransız, Amerikalı, Alman ve İtalyan işçilerin temsilcisi olarak Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, ortak düşmana karşı birlikte verilecek mücadele için sizin mücadelenizle Avrupa proletaryasının ortaya koyduğu çabaların nasıl birleştirileceği meselesini sizlerle tartışmak için Bakû’ye geliyor.

Sizler de 1 Eylül’de mümkün olduğunca kalabalık biçimde Bakû’ye ulaşma konusunda elinizden gelen gayreti esirgemeyiniz. Eskiden kutsal mekânlara ulaşmak için çölleri aştınız, bugün de dağları ve nehirleri aşın, ormanlardan ve çöllerden geçin, kardeşliğe dayalı bir ittifak içinde biraraya gelerek eşitlik, hürriyet ve kardeşlik temelinde bir hayat yaşamak amacıyla kölelik zincirlerinden nasıl kurtulacağınızı tartışacağınız diğer insanlarla buluşun.

Öncelikli olarak Yakın Doğu’nun işçi ve köylülerini çağırıyoruz ancak Sovyet Rusya ile hür ilişkiler geliştiren Müslüman halkın temsilcileri kadar daha uzaklarda yaşayan Hindistan gibi diğer halk kitlelerinin temsilcilerini de aramızda görmek istiyoruz. 2 Eylül’de Türk, Ermeni, İranlı işçi ve köylü, Yakın Doğu’nun kurtuluşu için barışçıl amaçlar doğrultusunda biraraya gelmelidir.

Kurultay, Amerika, Avrupa ve kendi ülkenizdeki düşmanlarınıza, sizin kölelik çağınızın geride kaldığını, ayaklandığınızı ve bu savaşta muzaffer olacağınızı haykırsın.

Bu kurultay, bütün Dünya işçilerine, sizin kendi haklarınızı savunduğunuzu, şu ânda her türlü adaletsizliğe ve yağmacılığa karşı çarpışan büyük devrim ordusuna sizin de katıldığınızı ilân etsin.

Kurultayınız, Dünya’daki milyonlarca köleleştirilmiş insana dirayet ve iman versin. Onlara sahip oldukları güç konusunda güven aşılasın. Nihaî zaferi ve kurtuluş gününü yakınlaştırsın.

Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi
Başkan: G. Zinovyev
Sekreter: K. Radek
Britanya Sosyalist Partisi adına: W. McLaine, Tom Quelch
İngiliz Sendika Temsilcileri Komitesi adına: J. Tanner, J. T. Murphy
Komünist Enternasyonal Kongresi’ne gönderilen Fransız delegasyonu adına: A. Rosmer, Deslinieres, J. Sadoul
Komünist Enternasyonal Kongresi’ne gönderilen İtalyan delegasyonu adına: Bombacci, A. Graziadei
ABD Komünist Partisi adına: L. Fraina, A. Stoklitski
ABD Komünist Emek Partisi adına: A. Bilan
İspanya Emek Federasyonu adına: Angel Pestaña
Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi adına: N. Buharin, V. Vorovski, A. Balabanova, G. Klinger
Tüm Rusya Sendikaları Merkez Komitesi adına: S.A. Lozovski
Polonya Komünist Partisi adına: J. Marçiewski (Karski)
Bulgaristan Komünist Partisi ve Balkan Komünist Federasyonu adına: N. Şablin
Avusturya Komünist Partisi adına: Reisler
Macaristan Komünist Partisi adına: Rákosi, Rudnyánszki
Hollanda Komünist Partisi adına: D. Wijnkoop

20 Temmuz 1920
Kommunisticheskiy Internatsional
(Komünist Enternasyonal)
Sayı: 12 (Temmuz 1920).

Dipnotlar:
[1] Kurultayın açılış tarihi ilk özgün planda 15 Ağustos’tur, ancak sonradan Eylül başına ertelenmiştir. Her iki tarihe de çağrı metninde yer verilmiştir.

[2] Şeriatla ilgili atıf, Komünist Enternasyonal dergisinin Almanca baskısında mevcuttur ancak Rusça baskısında yer almaz.

[3] 1919’daki İngiliz-İran Anlaşması uyarınca Londra, İran Hükümeti’ne 2 milyon Sterlin borç para verir. Karşılığında İngiliz Hükümeti, İran’da, silâh temini, askerî eğitmenler ve idarî danışmanlarla ilgili olarak oldukça kapsamlı imtiyazlara sahip olur. Güçlü bir halk muhalefeti nedeniyle anlaşma İran hükümetince onaylanamaz ve 1921 başlarında İran tarafından feshedilir.

[4] Taşnaksutyun: (Taşnaklar) Ermenistan’daki milliyetçi küçük burjuva partisi; 1918-20 arasında Ermenistan’daki Sovyet karşıtı hükümeti idare etti.

02 Eylül 2019

, , ,

Bağımsızlık Bildirgesi



Beş yıl boyunca Japonların ekonomisini acımasız bir biçimde sömürdüğü Vietnam halkı, II. Dünya Savaşı sayesinde Fransızların sekiz yıllık kontrolüne son verme imkânı buldu. Viet Minh olarak bilinen Vietnam’ın Bağımsızlığı Birliği (Vietnam Doc Lap Dong Minh Hoi) çatısı altında mücadele yürüten Vietnamlı milliyetçiler, hem Japon işgalcilere karşı savaştılar hem de Fransız sömürgecileri mağlup etmeyi bildiler. Ho Chi Minh liderliğinde Viet Minh, kuzeyde yeni yerel hükümetler kurdu, toprakları köylülere dağıttı, kıtlıkla başa çıkabilmek için tahıl ambarları kurdu. 2 Eylül 1945 günü Ho Chi Minh, Hanoi’deki Ba Dinh Meydanı’nda Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etti. Konuşmasının başında aktardığı cümle, 1776 tarihli Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’nin o ünlü ikinci paragrafından alınmıştır.

* * *

 

“Tüm insanlar eşit yaratılmıştır. Yaradan, insanlara yaşama, özgürlük ve mutluluk arayışı gibi belirli devredilemez haklar bahşetmiştir.”

Bu ölümsüz ifade, 1776 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi’nde dile getirilmiştir. En geniş mânâda burada şu kastedilmektedir: Dünya üzerindeki tüm insanlar doğuştan itibaren eşittirler, tüm insanlar, yaşama, mutlu ve özgür olma hakkına sahiptirler.

1791 tarihinde ilân edilen, insanların ve yurttaşların hakları ile ilgili Fransız Devrimi Bildirgesi ise şunu söylemektedir: “Tüm insanlar, özgür ve eşit haklarla birlikte dünyaya gelirler, insanların her daim özgür olması, eşit haklara sahip olması bir zorunluluktur.”

Bunlar, kimsenin inkâr edemeyeceği gerçeklerdir.

Buna karşın seksen yılı aşkın bir süredir eşitlik, özgürlük ve kardeşlik denilen ölçütleri ayaklar altına alan Fransız emperyalistler, anavatanımıza tecavüz etmiş, yurttaşlarımızı zulme maruz bırakmışlardır. Fransız emperyalistler, insanlık ve adalet ilkelerine aykırı davranmışlardır.

Siyaset sahasında onlar, halkımızı her tür demokratik özgürlükten mahrum bırakmıştır.

İnsanlık dışı kanunları halkımıza dayatmış, milli birliğimizi parçalamak, halkımızın birleşmesine mani olmak için ülkenin kuzeyinde, ortasında ve güneyinde üç farklı politik rejim tesis etmişlerdir.

Fransız emperyalistler, okuldan fazla hapishane inşa etmişlerdir. Onlar, yurtseverlerimizi zerre merhamet etmeden katletmiş, ayaklanmalarımızı kan gölünde boğmuşlardır.

Halka ve zihnine pranga vurmakla kalmamış, halkımızı cehaletin karanlığına mahkûm etmişlerdir.

Irkımızı zayıf düşürmek için bizleri afyon ve alkol kullanmaya mecbur etmişlerdir.

Ekonomi sahasında ise Fransız emperyalistler, bizi iliğimize kadar sömürmüş, halkımızı yoksullaştırmış, topraklarımızı mahvetmişlerdir.

Onlar, pirinç tarlalarımızı, madenlerimizi, ormanlarımızı ve hammaddelerimizi bizden çalmış, kâğıt para basımını ve ihracatı tekellerine almışlardır.

Fransız emperyalistler, akıl sır ermeyen bir dizi vergi icat etmiş, halkımızı, bilhassa köylülerimizi yoksulluğa mahkûm etmişlerdir.

Onlar, milli burjuvazimizin gelişimine mani olmuş, işçilerimizi acımasız bir biçimde sömürmüşlerdir.


1940 güzünde Japon faşistler Hintçini topraklarını müttefik kuvvetlere karşı savaşlarında yeni üsler kurmak için işgal ettiklerinde Fransız emperyalistler, Japonlar karşısında diz çökmüş ve bizim ülkemizi onlara teslim etmişlerdir.

O tarihten itibaren halkımız, hem Fransızların hem de Japonların boyunduruğu altındadır. Halkın çilesi ve sefaleti daha da artmıştır. Nihayetinde, geçen yılın sonundan bu yılın başına dek uzanan süreçte Quang Tri şehrinden Kuzey’e dek uzanan sahada iki milyon yurttaşımız açlıktan ölmüştür. 9 Mart günü Fransız askerleri silâhlarını Japonlara teslim etmişlerdir. Fransız sömürgeciler, ya ülkeden kaçmış ya da teslim olmuş, böylelikle beş yıllık zaman zarfında bizleri “koruyamayacaklarını” ispatlamış, ülkeyi iki kez sattıklarını ortaya koymuşlardır.

9 Mart’tan önce birçok kez Vietnam Birliği, Fransızların Japonlara karşı kendisiyle ittifak kurmasını istemiş, bu öneriyi kabul etmek yerine Fransız sömürgeciler, Vietminh üyelerine yönelik terörist faaliyetlerini giderek yoğunlaştırmış, ülkeden kaçmadan önce Yen Bai ve Caobang’da çok sayıda politik tutsağı katletmiştir.

Bu yaşananlara rağmen yurttaşlarımız, her daim Fransızlara hoşgörüyle ve insanca davranmıştır. Mart 1945’te Japonların yaptığı darbeden sonra bile Vietnam Birliği, birçok Fransız’a sınırdan geçme konusunda yardımda bulunmuş, bazılarının Japon hapishanelerinden kaçmalarını sağlamış, Fransızların hayatlarını ve mülklerini korumuştur.

1940 güzünden sonra ülkemiz, esasen bir Fransız sömürgesi olmaktan çıkıp Japon mülkü hâline gelmiştir.

Japonlar, müttefik kuvvetlere teslim olduktan sonra tüm halkımız ayaklanıp milli egemenliğimizi yeniden kazanmış ve Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Hakikat şu ki biz, bağımsızlığımızı Fransızlardan değil Japonlardan söküp aldık.

Fransızlar kaçtılar, Japonlar teslim oldular, İmparator Bao Dai tahttan çekildi. Halkımız, yaklaşık yüzyıldır bileklerinde duran zincirleri kırmayı bilmiş, vatanını bağımsızlaştırmıştır. Aynı zamanda halkımız, yüzlerce yıldır hükmünü yürütmüş olan kraliyet rejimini de alaşağı etmiştir. Bugün bu rejimin yerine demokratik cumhuriyet kurulmuştur.

Bu sebeple geçici hükümet üyeleri olarak tüm Vietnam halkını temsil eden bizler, bugünden itibaren Fransa ile sömürge olduğumuz dönemden kalma tüm ilişkileri kopartıp attığımızı, Fransa’nın Vietnam adına bugüne dek üstlendiği tüm uluslararası yükümlülükleri yürürlükten kaldırdığımızı ve Fransızların vatanımızda kanunlara aykırı bir biçimde elde ettikleri tüm özel hakları hükümsüz kıldığımızı beyan ediyoruz.

Ortak bir amaçla can bulmuş olan tüm Vietnam halkı, ülkesini yeniden fethetmek için uğraşan Fransız sömürgecilere karşı son nefesine kadar mücadele etmeye kararlıdır.

Tahran ve San Fransisko’da kendi kaderini tayin hakkı ve milletlerin eşitliği ilkelerini kabul etmiş olan müttefik kuvvetlere mensup milletlerin Vietnam’ın bağımsızlığını kabul etmemek gibi bir yönelim içerisine girmeyeceğine kaniyiz.

Sekiz yılı aşkın bir süre tüm cesaretiyle Fransız hâkimiyetine karşı koymuş, son yıllarda müttefik kuvvetlerle yan yana faşistlerle savaşmış bir halk, özgür ve bağımsız olmalıdır.

Bu sebeple Demokratik Vietnam Cumhuriyeti Geçici Hükümeti üyeleri olarak bizler, Vietnam’ın özgür ve bağımsız bir ülke olma hakkının bulunduğunu ve artık gerçekte onun özgür ve bağımsız olduğunu tüm dünyaya resmî olarak beyan ederiz. Vietnam halkı, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü seferber edip canını malını bağımsızlığını ve özgürlüğünü korumak için feda etmeye kararlıdır.

Ho Chi Minh
[19 Mayıs 1890 – 2 Eylül 1969]
Kaynak

01 Eylül 2019

,

Ayakkabı Cumhuriyeti


“Öz ile biçim aynı olsaydı, bilime gerek kalmazdı” diyor Marx. Bu söze politik düzlemde şu eki yapmak mümkün: “Burjuva siyasetle komünist siyaset birse, devrime gerek yoktur.”

Ayakkabı ustası ile bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi de bir değildir. İlki, işin başını-sonunu tayin eder; ikincisi işin başını-sonunu bilmez, sadece ucu açık bir sürecin parçası olur. İşçi ait; usta sahip olmayı bilendir. İşçinin de ustanın da burjuva olma arzusu ile kuşatılması mümkündür. Her ikisi de bu noktada yalınayakların öfkesinden kaçmak için kendince yollar bulacaktır.

Burjuvazi, bir kader anlayışı ile birlikte gelir. O, talihli, kudretli ve “yıldızı yüksek” olandır. Böyle bakılınca, kolektif dinamikler bireylere bölünecek; bireyler de o talihe, kudrete ve yıldıza kavuşmak için burjuvaziye öykünecektir. Eksik ve zayıf olan, kolektif dinamiklere dair bir tasavvurun silindiği koşullarda, kendisini burjuvazide tamama erdirecektir. Burjuvazi ise özel ve az oluşu ile buna direnecek, fukaranın ağzına bal çalacak, kimi vakit oyuncaklarını dağıtacak, büyük oyun alanları kuracak, ama her zaman kazanan o olacaktır.

Eskiden en azından, “vücuda yapılan dövmenin emperyalizm çağıyla alakası vardır” türünden cümlelere rastlanabiliyordu. Zira emperyalizm, tüm yeryüzü üzerinde hak iddia etmekti.

Bugünse Latin Amerika’da solcular, oylarını aldıkları fukara yerlilerin hilafına, madenleri emperyalist tekellerin sofrasına servis etmekte bir beis görmemektedirler.

Burada mantık şudur: yeryüzü kolektiftir, emperyalizm, yerlilere kıyasla az ve özel değil, cihanşümuldür, bu madenlerin pazarlanması sorun teşkil etmemelidir. Bedeninin ve derisinin sahibi olduğunu düşünenler, ayırt edici, özel iğnelerle resimler çizmektedirler. En geniş manada yeryüzü, yıldızı, talihi ve kudreti başka yerlerde görenlerce yağmalanmaktadır.

Dünyaya ve hakikate baktıkları yerden, kendilerini bir çift ayakkabı ayırmaktadır. Onları verense egemenlerdir. Yeryüzünden, topraktan ayrı olma meselesi, ayrılanları burjuvazinin peşinden sürükler. Geçmişse vicdanla öğütülür. Akıl, gelecek adına bugüne müdahale eder.

Marksizm tarihinde de her momentte geçmişin yükünü hafifleten, silikleştiren eserler ön plana çıkar. Ayakkabının içine kaçan taşın her daim çıkartılması gerekir. Burjuvaziyle, olmadı gerçeklikle uzlaşacak bireylerin inşası için teorinin budanması şarttır. Marksizm de yerle bağlarını bir bir yitirir. Şatolara, fildişi kulelere çekilir. Marx ve Lenin’e inat, yoksula, işçiye, ezilen halka tepeden bakılır. Onlar, yüce bir akıl zaviyesinden değerlendirilir. Üretici güçler, burjuvazinin üretimdeki kudreti adına istismar edilir.

Mücadele içerisinde tüm köylü, geri, cahil, sığ olan insanlar harcanmak, tasfiye edilmek zorundadır. Harcanmak, tasfiye edilmek istemeyense, hemencecik burjuva bireye benzemek için kollarını sıvar. Her hayatta kalma çabası, burjuvaziye teslimiyetle sonuçlanır. Ali Şeriati’nin ifadesiyle, kimi zaman “öl ki başkaları yaşayabilsin” denmelidir. Devlet ve burjuvazi, bireylerin hayatta kalma neşesinde örgütlenir.

Siyaset ustaları, sadece kendi ayakkabılarından bakabilmektedirler dünyaya. Bu noktada birey, devletin eğretilemesi olarak yeniden inşa edilir. İnşa faaliyetinde mayayı burjuvazi çalar. Burjuvazinin mitolojisi, dini ikame eder. Tarihi “mülk sahibi birey” denilen tanrıya göre yeniden kurgular. Burada elbette, tabiatıyla, öne çıkan burjuvazinin hikâyesidir. Tüm hikâye, onu yüceltecek şekilde anlatılır. Olan, galip olansa, galibiyet ve zafer sadece olanda aranacaksa, burjuvazinin “ol” demedikleri ölecektir.

Söz konusu hikâyede görünen-görünmeyen ayrımı da ortadan kalkar. Zarf ve mazruf, burjuva “birey”de birlenir. Hâkim olduğu düzende burjuva, herkese özle biçimin, eylemle sözün bir olduğu yanılsamasını sunar. Kendisini nesnelleştirecek fikrî pratiğe izin verilmez. Dolayısıyla, teorideki öz-biçim ayrımı da pratikteki burjuva siyaseti-komünist siyaset ayrımı da silikleşir.

Burjuva, devrimci mücadelenin tarihselliğini kendi hikâyesinde, toplumsallığını kendi pratik varlığında askıya alır. Devrim ve sınıf, zararlı unsurlar olarak sürekli karalanır. Tanrı eğretilemesi olarak burjuvazi, devrimin ve sınıfın teolojisine asla izin vermez.

Ayakkabılarının içinden bakanlar, ayakkabılarının yüzölçümü ölçüsünde bir cumhuriyet kurarlar. Birey dışı tüm ideolojik-politik faaliyetler yasaklanır. Burjuvazinin mitolojisi ile ezilen din, bireyin vicdanı ile tanrı kurgusu arasına sıkıştırılır. Onun kendisi dışındaki, kendisini aşan gerçeklerden el yuması istenir.

Sınıf ve devrim de bu süreçten nasibine düşeni alır. Sosyalizm, işçi olmanın yüceltilmesi; devrim, öznel pratiğin tanrısallaştırılması olarak takdim edilir. Gerçekte, tarihin-toplumun çelişkilerinden, çatışmalarından beslenen kolektif bir pratik olarak sınıf ve devrim, birey-tanrının sınırlarına hapsedilir. Burjuvazi iktidarını, kendi gölgesini hayatın tüm yönlerine düşürerek sürdürür.

“Burjuvazi ilerleyip gelişsin, biz sonra bakarız kendi işimize” diyenler, burjuvazinin nimetlerinden vazgeçemeyenler, onun ayakkabısını çıkartamayanlardır. Devrim ve sınıf meselesi burjuvazi ile başlatılınca onunla bitirilmek, tamama erdirilmek zorundadır.

Bu yanlışın tek çözümü, ucu açık ezilenler mücadelesinin sınıfsal ve devrimci gerçekliğine duhul etmek ve öznelliği oradan kurmaktır. Burjuvazinin malasından, harcından, küreğinden medet umulamaz.

“Burjuvazi gelişsin” denildiği için, gerçeklik ancak ve sadece bu gelişme ölçüsünde analize tabi tutulabilir. Özle biçimin, burjuva siyasetle komünist siyasetin ayrıştırılmasına artık ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla, ortaya gördüklerine inananlar, sadece görebildiklerine iman edebilenler topluluğu çıkar. Görülmek istenen burjuvazinin ilerlemesi olduğundan, sadece o ilerlemeye ters akıntılar politik düşmanlık düzeyine çıkabilirler. Burjuvazinin hâkim olduğu koşullarda, onu önceleyen sınıfsal ilişkilerden artakalanlar, esasen bir direnişin adsız tezahürleri, imgeleridirler. Burjuvaziden yana saf tutup o artakalanlara düşmanlık gütmek, utangaç burjuva siyasetinin yansımasıdır.

Bu açıdan tartışma, Anadolu’daki ekalliyetin, azınlıkların servetleriyle kapitalizmi farklı bir kanaldan geliştirme ihtimali ile ilgilidir. Kemalizme yönelik itiraz, onun bir küçük burjuva ideolojisi olması değil, söz konusu ihtimali ortadan kaldırmış olmasıyla bağlantılıdır. Bu kesim, “kapitalizm Rum, Ermeni, Yahudi eliyle gelişmiş olsaydı, tam Batı ülkesi olur, bunca dertle uğraşmazdık” der. Dolayısıyla, devrimi ve sınıfı görmeyen bu yaklaşım, özünde burjuvazinin karın ağrısından başka bir şey değildir.

Öte yandan bu söylenen, Kemalizmin kendi özel odalarında özel bir “Türk” inşa etmediği, kurmadığı anlamına gelmez. Bu Türk, ekalliyeti de kesen, sınıfsal, devrimci olanın tasfiyesi için bir tür silâh olarak imal edilmiştir. Tahkimat, bir yandan “hain” Araplara, bir yandan da Farslara-Kürdlere karşı yapılmıştır. “Sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış kitle” tespiti, kitleleri kaynaştıracak, sınıfsızlaştıracak, imtiyazlardan arındıracak iradeye karşı bir tampon oluşturma niyetinin yansımasıdır.

Buradan şu söylenebilir: “İslam’da kurban yok” lafı, selefi bir zihniyetin ürünüdür. Selefilik ise özel kabilelerin İslam devrimine karşı direncinin adıdır. Kabileleri ortak bir geçmişe ve geleceğe bağlama iradesi, kabilelerin “ben varım” demesiyle tasfiye edilecektir. Bu açıdan, “Türklükte İslam yok” lafı ile “İslam’da kurban yok” yan yanadır. İlkinde özel otağların, özel hazırlanmış kımızların direnci; ikincisinde özel malumatın, özel varlığın direnci söz konusudur.

İslam’ın da Türklük gibi özel saraylarda inşa ve imal edilmesine izin vermemek gerekir. Aynı şekilde Araplarla bir yarış içerisine girerek, “şu İslam Türklere gelmiş, bahşedilmiş olsaydı keşke” denmemelidir. Bu açıdan İslam’ın devlete göre kurgulanması noktasında Mustafa İslamoğlu gibi isimler, devletin sivil kanadının “ajan”larıdırlar. İslam’ın ve Türklüğün ezilenler tarihinden yalıtlanması, oradan da mevcut muktedirlerin eteklerine tutuşturulması, bugün, egemenlere ait bir pratiktir. Aracısı, her türden küçük burjuvadır. Talihe, kudrete ve yıldızlara kul olanların putları yıkılmayı beklemektedir. Bugün o putları simgeleyen heykellerin gözlerini bağlayanlar, AKP gerçeğinin ne kadar devlete ve burjuvaziye yakışmadığını söylemeye çalışmaktadırlar. Gerekirse bu gözler görsün diye o heykeller de yıkılacaktır!

Eren Balkır
1 Eylül 2019