10 Ocak 2024

,

Onur


“bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır

[…]

nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır
”

[Edip Cansever]

 

1968 kuşağı, toplumsal anlamda atılım yaptığında tüm samimiyetiyle ve fedakarlığıyla halka ve sınıfa umut verdi. Öncesindeki Kavel direnişi, 68 kuşağının halkla bütünleşme süreciyle birlikte 15-16 Haziran büyük işçi hareketini ortaya çıkardı. 71 kopuşuyla birlikte sömürüsüz bir düzen ve bağımsız bir ülkede yaşama hedefi netleşti. Anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist mücadele hedefe ulaşma yolunda ideolojik hattın temeliydi. Kolay bir yol değildi ve öyle de olmadı. Sözde ve yazıda savunulan bu duruşun hayatın içinde de gösterilmesi inanç, bedel ödeme, kararlılık, özveri, güven verme, saygı, mütevazılık, sürekli yenilenme, yoldaşlık ilişkilerinin geliştirilmesi, her yaştan yoksul sınıflarla ve farklı kesimlerle bütünleşme gerektiriyordu. 

Mücadele deneyimi olmayan bu kuşağın, en önemli gücünü kararlılık ve haklı olmanın meşruiyeti oluşturdu. Dalga dalga yayılan ve ivme kazanan sınıfsal ve toplumsal dinamik karşısında paniğe kapılan burjuvazi ve egemenler, 12 Mart darbesi yeterli olmayınca sahaya emperyalizmle işbirliği yapan faşist paramiliter çeteleri sürdüler. Her ne kadar tartışmalı yönü olsa da -kimi sol çevreler için bu eleştiriler geçerli de olsa- 74 affı sonrası tekrar toparlanan sol çevreler faşist çetelerin dağıtılmasında, tersane ve fabrika grevlerinin örülmesinde, özgür üniversite mücadelesinin verilmesinde yaşamlarıyla bayraklaşarak sınıflar mücadelesi tarihindeki yerlerini insan güzeli yoldaşlarıyla aldılar. Maraş, Çorum, öğrenci, işçi, köylü, emekçi katliamlarına rağmen faşist güruhla mücadele devam ederken kazanımlı grevler, sendikaların kurulması, boykotlar, halkla daha güçlü bağlar geliştirilmesi, Fatsa özelinde sömürüsüz düzene geçişin denenmesi de tarihe köşe taşları olmuştur. Tüm bu sürecin ardından dalgakıran olarak 12 Eylül gelir. Getirmek istediği düzeni hemen yerleştirmese de takvimler 12 Eylül’de kalmıştır. Herkesin takvimi farklı işliyor.

“12 Eylül toplumun üzerinden silindir gibi geçti, ülkenin karanlığı doğdu, bir kuşağın hayalleri yıkıldı!” söylemine sığınanlar, aslında 12 Eylül’ü bir güne indirgeyenler, yenilgiyi o gün kabul etmiş olanlardır. Nicel açıdan en kitlesel çevreler birbirine mahalle yasağı koyarken darbeye bir gün direnemedikleri için bu söylemi geliştirdiler. Darbeye direnen, ona karşı çıkan, nicelliği değil de kararlılığı ve verdiği sözü unutmayan, duvara yazdığı yazının bedelinin de ne olduğunu bilenler, sömürüsüz bir düzene inananlar, halka da sınıfa da sırt çevirmeyip hem zindanlarda hem sokaklarda halk ve sınıf üzerinde kurulmaya çalışılan baskıyı kırmanın yollarını aradılar.

Tarihin tekerinin geriye gitmeyeceğini bilerek, nostaljiye sığınmıyoruz. 2000 sonrasında daha da netleşen tablo, solun tahrifatının netleşmesi oldu. Ne onları var eden ideolojiye ne o ideolojiyi yaşatmak için tarihte anıtlaşan yoldaşlarına ne kendilerine destek veren halka ve sınıfa ne de devamcısı olmaları gereken tarihe, geleneğe, değerlere sahip çıkabildiler.

Mücadele azim, kararlılık, cüret, bedel ödeme, kendini yenileme istiyordu fakat bu zorlu süreç, 12 Eylül gününde olduğu gibi teslimiyete ya da kavgasız bir yenilgiye feda edildi. Kimi bar ve meyhane açtı, kimi sendikalarda bürokrasi kurdu, kimi vekil pazarlıklarına girişti, kimi yayınevi kurup lobi oluşturarak kitap-dergi-gazete çıkardı ya da ödül dağıttı. Sorunun kaynaklarından biri, inanç yitimiydi. O yüzden bu çevreler 12 Eylül günü yenilmediler, asıl yenilgi darbe mahkemelerinde başladı. En kitlesel olanlar, sola trafik kurmaya çalışanlar/rota belirlemek isteyenler, henüz bir mücadele çevresi olmadıklarını mahkemelerde ilân ettiler. Bu çevrelerin içinde yetişip kararlılıkla duranlar da oldu tarihte bayraklaşanlar da.

Bugün yoksul halk kesimleri umut ve güven krizi yaşıyor. İnsan tükenme noktasına gelirken aileden arkadaşlığa ve halka kadar hiçbir bütünlük neredeyse kalmadı. Nasıl ki tek insan, temel güven ihtiyacı karşılandıktan sonra aidiyet duyuyorsa halk da sınıf da aynı süreçten geçer. Bireyci anarşizme sığınıp bir emekçiyi yaşadığı haksızlıktan dolayı ses çıkarmadığı için eleştirmek, sömürüsüz düzenin kurulmasına en baştan set çekmektir, umutsuzluğu aşılamak ve tarihin yasalarını kavrayamamaktır. Asıl mesele, insan tekinin hikâyesine değil, insan teklerinin bir hikâyeyi yaşadığına odaklanarak kitlelerin bu bilince erişmesi üzerine mücadeleyi kurmaktır. 43 yıl inişleri çıkışlarıyla her yılın 12 Eylül’de takılı kalmasına tanıklık edildi. Sınıf mücadelesinin 13 Eylül’e taşınamadığı koşullarda kaybeden “insan, halk ve sınıf oldu.

Sadece 68’den beri mücadelenin içinde olan, 78’den beri geri çekilen/devam eden insanların aileleri de dâhil olmak üzere emek mücadelesiyle bir şekilde tanışmış, etkilenmiş, ona umut bağlamış, bir süre yer almış, uzaktan-yakından destek vermiş, sempati duymuş milyonlarca insan var. Bir araya gelemememizin asıl nedeni, özellikle 90 sonrası dâhil olmak üzere, hiçbir siyasi çevre dışarıda kalmayacak şekilde bir bütün olarak solun yaptığı hatalardır.

Ezilen ve sömürülen insanlar olarak aranan güven duygusu karşılanmadığında ya düzene gidiliyor ya da düzen ve kurtuluş ideolojisi arasında geliniyor. Sonuç da u/mutsuzluk, değersizlik, inanç yitimi oluyor. İnsan, insana kurt oluyor. Mücadeleye katılacak bu kadar çok insan, geçmiş deneyimler, bedeller, yaratılan değerler, hatasıyla doğrusuyla onurlu bir tarih varken, bugün sistemin çarkları tarafından öğütülmemek için kendi başımıza ya da kendi küçük çevremizde insan kalmaya çalışmak her ne kadar insan olarak başarıysa da bize verilen en büyük ceza.

Tüm mücadele kapasitemizin sınıfsız-sömürüsüz bir düzen karşısında iştirak oluşturulamayacak şekilde atıl bırakılması, zor da olsa bedel de gerektirse, kurtuluşumuzun artık bir ütopya olarak algılanması. Ütopyalar, deneyimlenmediği için ütopyadır. Oysaki Sovyet, Çin, Küba, Paris Komünü, Vietnam direnişinin gösterdiği gibi sınıfsız-sömürüsüz bir düzen eksikleriyle de olsa deneyimlendi. Faşizmin, ülkemizde geriletildiği dönemler de oldu, Berlin’e işçi-köylü bayrağının çekildiği de oldu.

90 sonrası süreçte tüm bu deneyimler, “totaliter” diye kitlelerin zihnine işlenerek bireysel özgürlükten ödün verilmemesi gerektiği, insanın “özünde kötü ve bencil” olduğu, kimse için mücadele edilmemesi gerektiği telkin edildi. Sonuç, bugün yaşanan sömürü ve bunalım.

İşçi sınıfının yolunu kendi yolu belleyenlerin tarihini devam ettirdiğinin propagandasını yapan eğitim sendikaları üyeleri bile bireysel özgürlüğü ve birey olmayı en yüce ideoloji olarak pratiğe döktü. Alkolsüz yapılamayan sohbet ve etkinlikler, yoldaşlık ilişkilerinin bulanıklaştırılıp flörte evrilmesi, eleştiriyi küfür saymak ya da sessizlikle yanıt vermek, kariyerizm, dayanışma kültürünün ticarileşmesi, üstenci bürokratik dilin ilişkilere sirayet etmesi ve daha birçok çarpıklık mücadele kapasitesi olan insanları, işçileri, emekçileri umutsuzlaştırdı. Düzenden aldığı kültürü yaşatıp mücadele verdiğini sanan sol çevreler yeni bir düzen kuramazlar.

Ülkemizin sınıflar mücadelesi tarihinde yaratılan değerleri, üretilen türküleri, duvarlara yazılan sloganları bedel ödeme kararlılığı ortaya çıkardı. “Yeni insan” idealinin hayata geçmesi müziğinden edebiyatına, resmine, karikatürüne, sinemasına-tiyatrosuna; afişinden sloganına, kullanılan dile, verilen sözü tutmaya kadar zorlu bir süreç istiyor. İnsan tekinden, kendisini dönüştürmesi ve ideal düzene ulaşılması yolunda adımlar atması beklenemez. İnsanı bir bütün olarak ideoloji şekillendirir. İdeolojiyi de davranış biçimi ve yaşam kültürü oluşturmak yaşatır. Tek tek insanların bunu yapacak gücü yoktur, olsa da bu dönüşüm “Herkes kendi kapısının önünü temizlese şehir tertemiz olur” safsatasından beklenen eylemsellikle aynı noktada buluşur.

Mütevazılığı, yaşamın anlamını, yurt ve insan sevgisini, değerleri, bilinci, davranış biçimini, ahlakı ve erdemi, sahiplenmeyi, disiplini ve özdisiplini, verilen sözü tutmayı, güvenirliği, sevgiyi, samimiyeti, cüretkarlığı, insan kullanmamayı ve üstenci olmamayı ancak sınıfsız sömürüsüz düzen ideolojisi verir, çünkü yaşamın anlamı bireysel değil, kollektiftir, aşkındır. Bu kollektifi sağlayıp insanı kozasından çıkarıp yaşama katabilecek İdeolojiyi de ancak sınıf partisi/hareketi verir, insan teklerini dönüştürüp birleştirerek düzene karşı mücadelede elleri birleştirecek yapı da odur.

Burjuvazi, ideolojilerin bir din olduğunu ve disiplinden uzak durmak gerektiğini söylüyor. Dinler insana bir yaşam biçimi verir, evet, ideoloji de insana yaşam biçimi ve değer verir. Din, bir cennet vaadinde bulunur ve bunun için nefsin terbiye edilmesini salık verir, fakat kurtuluş ideolojisi cennetin ellerimizde ve bu dünyada olduğunu önerir. Öyle olmasaydı, Sovyet deneyimi yaşanmazdı.

Din, kurtuluşun genel olarak bireyin kendi kendini eğitmesinden geçtiğini telkin eder, çünkü ona göre din yaratıcı ile insan arasındadır, ideolojiyse kurtuluşun birleşmekten geçtiğini, cennetin ezilen ve sömürülen insan topluluklarıyla burjuvazi ve egemenler arasında verilecek mücadeleyle bu dünyada kazanılacağını savunur.

“Yeni insan”ı yaratacak olan, bu nedenlerden ve gereklerden dolayı sınıf hareketi ve mücadelesidir. Aksi takdirde düzenin yarattığı insan; ideolojiyi baskıcı, sömürüsüz bir düzeni totaliter, insan kardeşini rakip, insan olmayı ütopya, yoldaşlığı arkadaşlık, bencilliği insan olmanın gerekliliği olarak görür. Bu bağlamda dinlerin erdem öğretileri ve inanç sahibi insanlar dışlanmadan emekçilerin birliğine katılmalıdır.

Yaşamımızı kurtuluş ideolojisine göre şekillendirirken düşünce ve davranış tutarlılığı aynı hikâyenin içinde yer aldığımız insanlara örnek olur. İyi örneğin yayılması kötü örneğin yayılma hızına göre daha yavaştır ve zorludur. İyi örnekler yayılırken bilinç ve davranış şekillendireceği için kalıplaşmış davranış, söylem, bilinç ve alışkanlıkların duvarıyla karşılaşır. Duvarı yıkılan insan, yeni duruma uyum sağlamaya çalışırken değiştirilmesi gereken alışkanlıklarını geride bırakmakta zorlanır. Bu sürecin en zor yanı, sistemin tüm aygıtlarıyla insanın zihnine yaptığı işgaldir. Bu yüzden emperyalist işgal önce zihinlerde başlatılarak sisteme tepki vermeyen bireyler üretilir. Özgürlük, yaşam biçimi, kimlik, yüce bireylik, “kaliteli yaşam” pratikleri/tüketimleri, kendini en değerli hissetme düzen tarafından aşılanır. Başka bir dünyanın mümkün olmadığı, teslimiyetin özgürlük olduğu, kalabalığa karşı gelmemenin gerekliliği bilinçlere yerleştirilir.

Burjuva düzeninin emekçileri dizginlemek adına koyduğu toplumsal ve bürokratik kurallara uyulması için rıza üretilmeye çalışılır. İzlenen filmlerde, yazılan edebi metinlerde, dinlenen şarkılarda insan doğasının bencil, vahşi, ilkel olduğu propagandası yapılır. O yüzden bu kurallar bürokrasisi devam etmelidir. Bir yönüyle “geçerlidir”(!) çünkü burjuva hukuku devre dışı kaldığında insanın o “vahşileştirilen” doğası ortaya çıkar, o doğa oluşsun diye insanın insan olma gereği olarak özünde bulunan eşit, özgür ve insanca yaşama hakkı her alanda bastırılmıştır. Bastırılmışlığın sonucu, hukuk olmadığında, şiddet ve uyumsuzluk olarak belirir, fakat bu doğa kapitalizmin eseridir.

O vahşi kabul edilen ilkel toplulukların töre ve normları bile bu düzenden daha insanca ve demokratiktir. Düzenin yarattığı insan, yetki verildiğinde herkesi ezmeye çalışır; “ilkel” doğasına cevaz verildiğinde pedofili ve şiddet ortaya çıkar. O yüzden bu düzenin insanları kırılgandır, çünkü portakal ağacından muz vermesini bekler. Düzenin insan tipiyle kurulan arkadaşlık, dostluk, ilişkiler bir yanılsamadan ibarettir; tüm insan dışı değerlerle ve alışkanlıklarla ilişkiler kurulur, sonucu da hayal kırıklığıdır. Gözden kaçırılan da insan olmanın bu olmadığıdır. Böylece kimsenin vakti yoktur, durup incelikleri düşünmeye.

En başta kendimizi dönüştürüp tevazuyu, kararlılığı, cüreti, değerleri yaşatmayı ve bunun yolunun da bedel ödemekten geçtiğinin bilincine varmamız gerekiyor. Tek başımıza bunu yapmamız mümkün değil, tek insanın cesareti ve erdemleriyle sömürü düzeni sonlanmaz, yeni insan idealine ulaşılmaz. Böyle bir sınıf mücadelesi hareketi yok diye de “tek insanın” cesareti, kararlılığı ve onurlu duruşu da “gereksizdir” ya da “Don Kişotluktur” demek de haksızlık olur.

Bazen tarihin tekerini insan tekinin yıktığı ilk domino taşı da devirebilir. Bugün bu onurlu insan “tekleri” sınıf mücadelesi vermesi gereken hareket, çevre ve sendikaların tarihsel görevini yapıyor, bu da düştüğümüz durumun vahametini gösteriyor. Okulların duvarları faşist yazılarla doldurulurken, harcında 78 kuşağının teri ve canı bulunan mahalleler dini kullanan şeriatçı yapıların yuvasına dönüşürken, aynı mahallelerde uyuşturucu çeteleri hem yoksul halk çocuklarını zehirleyip hem de kendi aralarında yaşanan çatışmada işten dönen gençlerin canını alırken, solun ve sendikaların bu sessizliği umutsuzluğu daha da perçinliyor. Bu, tali bir sorumluluk değil, aksine sol olmanın en onurlu görevlerindendir bu çarpıklıkların karşısında durmak.


Ne Kayseri’deki seyyar satıcının ne Tokatköy’de evlerinin çatılarına çıkarak yurtlarını yuvalarını koruyan mahalle halkının ne işi ve onuru için direnen emekçilerin ne barınma hakkı için parklarda yatan öğrencilerin gösterdiği kararlılığı ve cüreti sol gösterebiliyor. Ayrı ayrı emekçi ve ezilen direniş dinamikleri ivme kazanırken kendiliğindenciliğe teslim olan sol, o geri ve bilinçsiz kabul ettiği halkın yanında küçük burjuva kalıyor ve direnişleri birleştiremiyor. Kendiliğinden hareket eden halk ve sınıflar bile soldan ileride duruyor.

Ne olursa olsun onurlu bir yaşam için bu düzenin insanı olmamak gerekiyor. Netfliks dizileri izlemek, yoga kurslarına gitmek, şiir dinletilerine katılmak, tiyatro izlemek, sinemaya gitmek, barlarda bira içmek, kahve zinciri mağazalarda kahve tüketmek, saatlerce sosyal medyada vakit geçirmek, trekkinglere katılmak, mahremiyeti hiçe sayıp her bilgimizi ve konumumuzu paylaşmak, Batılı yaşam ritüellerini yaşamak/yaşatmak, dijital oyunlar oynamak, kredilerle araçlar alıp son ses müzikle hızla abartı egzozla gezmek, tepkilerimizi sosyal medyadan vermek, okuma gruplarına katılmak, kursları takip etmek. Farklı kültürlere diş bilemek, “nefret et!” denilenden nefret etmek, acı modası pratiklerine katılmak, ırkçı faşist söylemleri ve sembolleri değer kabul etmek, burçlardan ve doğal taşlardan olumlu enerji ummak, fallarla geleceğimizi öğrenmeye çalışmak (aslında sömürüleceğimizi), insan doğasının kötü olduğunu telkin eden kitaplara ve dizilere yönelip ilk darbede bu telkinler haklıymış demek... Güzel! Hiçbiri de yaşamın anlamı olmadığı gibi an’a tutsak edilmiş kopya yaşam biçimleri, sonu da umutsuzluk, yalnızlık, depresyon...

Mücadele etmek, düzen içinde savrulmaktan ve çürümekten her şekilde üstündür. Umut, değer, bilinç aşılar; insanlaşma yolunda adım attırır, hedef belirler. Amaca bağlanmayan bir yaşam, dağılmaya mahkûmdur.

Sola ve yeni insana en çok da bugün ihtiyacımız var. “Nostaljiye sığınmıyoruz” demiştik, aradığımız ve özlediğimiz en önemli değerlerden biri, bu tarihin yapıcısı olmak için aramızdan ayrılanların tevazusu, saygın kişilikleri. Geçmişin mücadelesine ve kitleselliğine özlem değil bu. Bugün en kitlesel olan hareket ve çevreler bile ideolojik bunalım yaşadığından sürekli yenilgi yaşıyor, tarihe yön veremiyor, haklı olmayı tek başına yeterli görüyor ama haklı olmanın mücadele etmenin ilk nedeni olduğunu unutuyor.

Neler Yapılabilir, Nereden Başlanabilir?

Sofokles’in oyununda kardeşinin ölü bedenini kral olan amcasına karşı çıkarak gömüp bir mezarı olmasını isteyen Antigone'nin trajedisi konu edinir. Antigone’nin kardeşi aynı zamanda kralın yeğenidir, fakat vatana ihanetle suçlanarak yurt toprağına gömülmesi yasaklanır, cesedini vahşi hayvanların parçalaması ceza olarak belirlenir. Gömmek isteyen de cezalandırılacaktır. 2500 yıl öncesinin metninde kardeşlik hukuku, insan olmanın onuru, mezar hakkı tüm bedeller göze alınarak savunulur. O yüzden mezarlarınızın olmadığı yer yurdunuz değildir.

Mücadele tarihini yaratan, kurtuluşa ve sınıfsız sömürüsüz düzeni tek geçerli düzen olarak görüp bedenen aramızda bulunmayan insanların yattığı vatan toprağı, onların devamcısı olan sollar tarafından kimsesizler mezarlığına dönüştürüldü. Bu çarpıklığın nedeni ne burjuvazi ne de egemenler. Antigone olmayı göze alamayan hareketler ve çevreler.

Kendi ailesini sahiplenmeyenler başka aileleri de kurtarma iddiasında bulunursa sınıf tarafından samimiyetsiz bulunur. Günün en acil ihtiyaçlarından biri, nereden ve nasıl geldiğimizi hatırlayıp kendi takvimimizi yaşamak. Samimiyet ve güvenin olmadığı yere sınıf da halk da gelmez. Aidiyet ve güven ihtiyacı değerlere sahip çıkılarak yaşatılmazsa, ki yaşatılmıyor maalesef, kitleler de “Başkası için değmez!” söylemine teslim olur. O yüzden vatan toprağı tam olarak orasıdır.

Takvimi olmayan bir mücadele gündeliğe mahkûm olur. Sendikalı bir öğretmen, bağlı olduğu sendikanın tam kapanmayı savunduğu bir dönemde kendi okulunun laboratuvarında dezenfektan üretirken yaşamını yitirdiği hâlde; emekli bir öğretmen deresine, suyuna, doğasına sahip çıkmak için fiili meşru demokratik mücadele verirken orantısız güç karşısında yaşamını yitirdiği hâlde; sınıfta öğrencilerinin yanında azarlandığı için bunun yükü altında onurunun ezildiği için yaşamından edildiği hâlde bu insanların bağlı olduğu sendika, bastırdığı takvime bile bu öğretmenlerin adlarını ve fotoğraflarını koymuyorsa, onların adını yaşatmak için mücadele vermiyorsa, o zaman sınıf bilinci olmayan kitlelerde de “Kim için, ne için mücadele?” sorusu bir savunma biçimi olarak yaşam felsefesine dönüşür.

Aldığı grev kararından dolayı işinden, emeğinden, öğrencilerinden yoksun bırakılan eğitimciler, kararı alan sendika genel merkezinin yaşanan sonuç karşısındaki tepkisizliğine rağmen her gün aynı alanda yerlerde sürüklenmeyi göze alıyorsa o zaman sınıfta güven kaybı yaşanır. Solların etkili olduğu mahallelerde duvarlar ve iş yerlerinin duvarları faşist propagandaya teslim edilip çetelere bırakılırsa o zaman halkta ve sınıfta güven kaybı yaşanır, bedel ödemek göze alınmaz. Mahalleye ve sınıfa baskı uygulanırsa aldığınız ilk darbede halk ve sınıf sizden uzak durur.

Kadın, erkek, Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni vb. kimliklerimiz fark etmeksizin bu vatan bizim, emek bizim, gün bizim, tarih bizim, gelecek bizim. O yüzden sömürüyle karşı emeğimizi, emperyalizme karşı vatanımızı birlikte savunmak zorundayız. Ayrıştıkça geriliyoruz, geriledikçe dağılıyoruz, dağıldıkça yitip gidiyoruz, milyonlarca insan olarak hiç yaşamamışız gibi. Ne dünyayı şekillendiren emeğimiz ne de üzerinde yaşadığımız toprak, ne bir avuç egemenin ne de emeğimizi sömüren burjuvazinin. Bu yüzden emek ve üzerinde emek verilen vatan toprağı en yüce değerlerdir. O toprağın tarihini yaratanlar onlar değil; Yunus’lar, Pir Sultan’lar, İshak’lar, Karacaoğlan’lar, Dadaloğulları, Kurtuluş Savaşı veren yoksul halk, 71 ve 78'in mücadelecileri ve onların yolundan sapmayanlar, greve giden işçiler ve emekçilerdir. Kendi tarihimizi ve takvimimizi bilmek zorundayız.

İdeolojiden ve politika yapmaktan kaçmamız isteniyorsa asıl ideoloji ve politika her dakika sömürülmemiz ve insanlığımızı kaybetmemiz, birbirimize ve kendimize düşman olmamız için işliyor demektir. İdeolojinin ve politikanın dışında canlı ve cansız hiçbir varlık kalamaz. Bütün yaşamımızı o belirliyor. Karşı politika olarak sınıf mücadelesini savunmakla sorumluyuz. En başta kendimiz için. Uyuşturucuyla mücadele etmeyi sol olmak değil, gericilik diye kabul edersek bu çürüme gelip bizim ailemizi bulur. Emeği için direneni sahiplenmezsek bir sonraki güvencesizliğin ve haksızlığın bizi bulması için taviz verir, alan açarız.

İnsana, birbirimize, sınıf mücadelesine güvenmek zorundayız. İnsan doğasını kirleten sömürüye karşı, tüm yanlış ve hata yapan sollara rağmen sınıf hareketini ve dinamizmini yadsıyıp kendi köşemiz sandığımız temeli çürük zemine çekilemeyiz.

Yaşanan biten anları değil, sürece ve yaşama yayılan mücadeleye bağlandığımızda değersizlik, depresyon, çürüme bertaraf edilir. Günceli değil, kendi gündemimizi sürekli dayattığımızda tarihi biz yazabiliriz. Sömürü düzeninin devam etmesi için bize sunulan medyayı ve zihin işgal eden sözde kültürü reddettiğimizde birbirimizi görebiliriz.

Arkadaşlığı, dostluğu ve en başta aileyi savunmadığımızda değersizlik kıskacında yaşamımız sıkışıp kalır. Kırılmayı, hayal kırıklığına uğramayı göze alıp insanın dönüşebileceğine inandığımızda kendi kültürümüzü üretebiliriz.

Burjuvazinin müziğini dinleyip bireyci metinlerini okumak yerine insana dair tüm değerleri ve duyguları diyalektik bir bakışla üreten kendi müziğimiz dinleyip bizi biz yapan şairleri ve yazarları okuyarak işgal edilen zihin coğrafyamızdan emperyalizme ilk darbeyi vurup tekrar insana ve halka güvenebiliriz.

Tüm kırılmalar, güven kayıpları, başarısızlıklar, hatalar ve yanlışlara rağmen sömürü düzeniyle mücadele etmek mi daha zor ve insanca yoksa en başta kendimize ve insana güvenmeyip bir ömür sömürülüp yozlaştırılmak mı? Bu soruya vereceğimiz yanıt nasıl bir yaşam istediğimizi belirler. Bu yanıt davranışlarla pratiğe dökülüp hayat sürdürüldüğünde, anlam da kendiliğinden gelecektir. İlkini yapmak daha zorsa o zaman aileden, arkadaşlıktan, dostluktan, ilişkilerden, komşuluktan, birlikte olmanın neleri başaracağından umudu kesmek gerekir ki böyle yapıldığında gidilecek yer bir uçurumun kıyısıdır.

Hiç yaşamamışız gibi bu yaşamdan çekilip gitmeden önce nasıl ki bizi yaşarken kimse görmedi yalnızdık diyorsak çekip gittiğimizde de mezarımızda bir tane çiçek olmayacak ve gerçekten hiç yaşamamışız gibi unutulacağız. Yaşarken kimlerle ilişki kurup hangi değerleri yaşatıyorsak yaşamımızı yitirdiğimizde de ya kimsesizliğe mahkûm ettiğimiz bir yerde kalacağız ya da yaşadığımıza tanıklık edenler bizi yalnız bırakmayacaklar.

İnsana, sınıfa ve halka güvendiğimiz için bizim yanıtımız şudur: “Mücadele, tek geçer yoldur; iştirakimizi genişletmek zorundayız”. Mücadele ettiğini iddia edenlerin yaydığı umut kırıcı söylemlerini kabul etmiyoruz. İnsan olmakta ısrar ediyoruz her şeye rağmen, çünkü insan da sınıf da halk da değişmedi, Sol değişti.

S. Adalı
10 Ocak 2024

09 Ocak 2024

Viro Major

O muazzam kıyımı ve savaşı gören insanlarıyla Paris,
Senin çarpıcı ifadenle,
Uzanıyor demirden yatağında.
Sense tüm çılgın ruhlar gibi
Savaşmaktan, düşlemekten ve sefaletten bıkarak
“Ben öldürdüm” diye haykırdın, ölümün kıyısında.

Yalan söyledin kendine, o korkunç ve üst insana,
Ağırbaşlı Yahudi Judith ve Romalı Aria
Sen konuşurken alkışlarını esirgemedi.
O azametli insanlara dönerek
“Sarayları ben yaktım” diye bağırdın.
Yücelttin mazlumları ve yoksulları.
Haykırdın: “Ben öldürdüm! Vurun beni!”
Kalabalık bu mağrur kadını dinledi.
Kendi kabrine bir öpücük yolladın;
Dik başlı duruşun hâkimlerin öfkesini yokladı.
Düş kurdun, vakur Eumenide gibi.

Ölümün soluk nefesi ensendeydi.
O geniş salon terörün elindeydi.
Kanayan insanlar iç savaştan usanmış,
Şehrin sesi yükseliyordu dışarıdan.
Bu kadın hayatın gürültülü sesini
Sert bir ret ile dinledi.
Teşhir direğinden başka kördü her şeye,
O güzel ve çileli mücadelenin ardından
Hakaretlere ve kötülüklere karşı
Tırmandı kabrin merdivenlerini.
Hâkimlerin “Haydi öldürelim onu!
En âdil olan bu” mırıltıları,
“Berbat bir kişilik,
En azından bir majeste değil” lafları...
Bilinçlerinin sesi buydu. Hâkimler dalgın,
Suçluyu izleyerek tereddüt ettiler
Evet-hayır arasında.

Senin kahramanlığını ve faziletini
Tanımayı kâfi görmeyen benim gibiler,
“Nerelisin?” diye sorduklarında,
“Sefaletle yüklü geceden gelen,
Uçurumun dibinde gördüğünüz işle yüklü
İnsanım ben” cevabını vereceğini biliyor.
O esrarlı ve hoş mısralarını tanıyanlar bilirler ki,
Yaşadığın her gün,
Her gece,
Her çaba,
Ve her gözyaşı tüm halka aittir.
Başkalarına yardım etmek için kendini unutmanı
Havarilerin gözlerindeki ateşe benzeyen sözlerini
Çok iyi bilir
Ocağı sönmüş, havasız ve ekmeksiz evler.
Ağaç yataklar tüm sefaletiyle yakından tanır
Kadınlığında taşıdığın fazileti, gururu ve
Öfkenin ardında uyuyan o keskin hissi.

İnsansız insanlara attığı o uzun bakış,
Ellerinde ısıttığı çocukların ayakları
Utangaç, ama görkemli bu kadında,
Ağzının kenarındaki sert kıvrımlara,
Köpek gibi iz sürüp küfredenlere,
Hukukun onursuz çığlıklarıyla tehdit savuranlara,
Kendini suçlayan o öldürücü ve yüksek sesine rağmen,
Medusa’nın ötesindeki heybetli meleği görüyorlar.

Yapılan münazaralarda
O uzun boyunla
Yabancıydın bir miktar:
Yere yakın olanların canını hiçbir şey sıkmadı
Çelişkili iki ruh,
O fırtınalı yüreklerin derinliklerinde görülen
Yıldızlı gerçeğin ilâhî karmaşası
Ve alevlerin yükselttiği ışık kadar.

Victor Hugo
18 Aralık 1871

[Kaynak: Louise Michel, Yayına Hz.: Nic Maclellan, Ocean Press, 2004, s. 24-25.]

08 Ocak 2024

,

Devrimci Dinamizmin Tıpası: Radikal Demokrasi

Coğrafyamız, çok uzun bir süre zarfı içerisinde büyük bedellerin ödendiği, bununla beraber, muazzam direnişlere tanıklık etmiş bir bölge özelliğini taşımaktadır.

Mustafa Suphi ve arkadaşları ile başlayan ve 68 devrimci çıkışıyla kitleselleşip ivme gösteren mücadele tarihi, o günlerden bugünlere inişli çıkışlı seyri ile destansı bir öyküye dönüşmüş ve hâlihazırda bunu devam ettirmektedir. Zira bu durum, dost düşman herkesin malumudur. Dolayısıyla uzun uzun betimleme yahut güzelleme yapmak beyhude bir çaba olacaktır.

Yazının temel muhtevası, coğrafyamız üzerinde yaşam bulmuş devrimci damarların ve mücadele azminin amiyane tabiri ile kan emicisi olmuş bir dinamizm tıpası olma görevini layıkıyla yerine getiren Radikal Demokrasi.

1980’nin antifaşist cephesinden sonra coğrafyamız devrimci nüvelerinin aldığı ağır yenilgi, Avrupa sosyalizmi merkezli birçok tasfiyeci akımın yaşadığımız coğrafya üzerinde yaşam bulmasının önünü açmış, seksenlerin ikinci yarısından itibaren Sovyetler’in çöküşü ve dağılışı ile beraber Dünya’da yaratılan “sosyalizm bitti” algısıyla beraber palazlanmış ve birçok örgütü tasfiye edip tarihin karanlık sayfalarına gömmüştür.

Bu tasfiyeci akımların bayrak koşucusu olan radikal demokrasi, işi burjuvaziye mülkiyet hakkı tanımaya kadar ileri götüren, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi savunan, sosyalizmin minimize edilmiş hâli olarak sınıftan ve ezilen emekçi yığınlardan uzak bir biçimde sınıf mücadelesinin dışında ne varsa esas mücadele biçimi hâline getirip sınıf mücadelesini maniple ederek, uzlaşmacı bir çizgiye güdümleyen ve coğrafyamız üzerinde en çok rağbet gören akımların başat aktörü olma özelliğini taşımaktadır.

Şunu belirtmek elzemdir ki Avrupa sosyalizminin burjuva demokrasisinin güdümünde yürüttüğü parlamenter-STK’cı “mücadelenin” en olmaz yerlerinden biri, hiç kuşkusuz yaşadığımız coğrafyadır.

Son yıllarda Avrupa’da başta SYRIZA olmak üzere Alman Yeşiller Partisi ya da Hollanda’da Sosyalist Parti’nin göstermiş olduğu çıkış, daha önceki yıllarda ÖDP’nin görece olarak devrimci güçlerin dinamik bir süreç yaşadığı 96 sürecinde ortaya çıkarak programı ve pratikleriyle herkesin malumu olan devrimcilik anlayışı ve “çözüm süreci”nin akabinde 2015 seçim sürecinde HDP’nin seçim barajını aşması, yine HDP’nin radikal demokrasi akımının her platformda ve her fırsatta bezirgânlığını yapması ile beraber Türkiye solunun ezici çoğunluğunun nihai olarak 7 Haziran seçim sürecinin sonunda HDP’nin barajı geçmesine neredeyse Ekim Devrim’i ile kıyaslamaya götürecek boyutta önem atfetmesinin bir başka sonucu olarak bol bol feminizm, LGBTİ, ekoloji, parlamento ağırlıklı, lakin sınıfın olmadığı sosyalizm propagandaları, cafcaflı programlar gündemleşerek ezen-ezilen çelişkisi yok sayılıp en alt derekeye indirilmiş, ancak nihayetinde hepsi bir bütün olarak 2015 Temmuz süreci ile beraber diyalektiğin ağır ve sağlam tokadını yiyerek kaçınılmaz sessizliğe mazhar olmuşlardır.

1980’nin antifaşist cephesi, SSCB’nin çöküşü, 2000 hapishaneler katliamı ile beraber palazlanan, 2015 seçim süreciyle beraber coşa gelen kimi reformist örgütlenmeler, görünen o ki yaşadığımız süreci kınama bildirileri dışında, HDP’ye eklemlenmiş bir biçimde politikasızlık ve büyük bir sessizlikle geçiştirecekler.

Nerede ve nasıl yaşadığını unutarak, modern hippiliği kitlelere devrimcilik diye kakalamaya çalışanlar bilmeli ki yaptıkları belirlemeler, İsviçre ya da Norveç’te pekâlâ karşılık bulabilir, lakin coğrafyamızda bulamaz, bulması da imkânsızdır. Sınıf gerçekliğini yok sayan, her kim olursa olsun hezimete uğramaktan kaçamayacaktır.

LGBTİ’ler, kadınlar, ekoloji, kimlik meselesi tabii olarak sosyalistlerin sahiplenmek zorunda oldukları önemli meselelerdir. Elbette sosyalistler, bu sorunların çözümü için arayışlara girecekler ve programlarında onlara yer vermeleri gerekecektir. Lakin metal işçilerinin grevine nötr kalarak tüm LGBTİ eylemliliklerinde yer almak, amiyane tabiri ile pusulası şaşmış ve büyük bir gaflette olan kimselerin işidir.

Burada sorun, LGBTİ eylemlerine katılmak değil, onu esas hâline getirmektir. Mevzu bahis tüm meseleler, kati surette sınıf sorununun üstünde değildir. Tersi durumlarda hâlihazırda birçok mesele vuku bulurken, belediyelere neden kadın kayyum atanmadığının peşine düşen Filiz Kerestecioğlu’nun ya da Amed’e kadın emniyet müdürü atanmasını öven kimi feministlerin düştüğü duruma düşülür, muhalefet örmek şöyle dursun, ciddiye dahi alınmak artık güç bir uğraş hâlini alır.

Popüler hâle gelmiş ve alıcısı bol olan her şeyi pazarlayarak muhalefet örme gayesinde olanlar, ancak suni gündem yaratarak, muhalefeti maniple etmekten öteye gidemezler. Kaldı ki kadın sorununu, kadın mücadelesini sınıf merkezli ele almak yerine, burjuva liberal akımların peşi sıra koşturmak, tam da yazı boyunca bahsi geçen ideolojik tasfiyenin birer yansıması, teşhiridir.

Fabrika işçisi, ırgat, ev emekçisi kadınlar tali, “seks işçisi” kadın esas. Çünkü radikal demokrasinin kapsamı onu ziyadesiyle karşılıyor. Tüm mesele bu. İşte bu döngü, kargalara dahi kahkaha attıracak cinsten.

Kadın örgütlenmelerinin örgütlenme perspektifi radikal demokrasi olduğu müddetçe, üzülerek ifade etmek gerekir ki, fabrika ve atölyelerden ziyade Taksim-Kadıköy-Beşiktaş üçleminin dışına çıkılamayacak. Bu durum da körler sağırlar birbirini ağırlar sonucunu kaçınılmaz kılacaktır.

Son kertede coğrafyamız üzerindeki devrimci damarı gün geçtikçe daha fazla tıkayan bu aymazlık, birçok meseleyi manipüle ederek coğrafyamız üzerinde gelişecek, gelişebilecek bir muhalefetin rotasını şaşırtıp onu kör bir dehlize atmaktan başka hiçbir işe yaramayacak, onu yok edecektir.

Ezilen emekçi yığınların, sosyalizmi boş bir uğraş olarak gören ve burjuvaziye koltuk değneği olmaktan öteye gidemeyen akımlara hiç ama hiç ihtiyacı yoktur.

Delil Derviş
İştirakî Dergisi
Sayı 11 s. 93-95.

07 Ocak 2024

Postmodern Akıl: Bastırılmış Muhafazakâr Düşüncenin Geri Dönüşü


Felsefe tarihinde mutlak anlamda mağlubiyet veya galibiyet söz konusu olsaydı, şu an pek çok karşıt görüş olmazdı, çünkü galip, mağlupların meşruiyetini yok ederek hükümranlığını ilân ederdi ve tek doğru olurdu. Belki böylesi bir hükümranlık, doğa bilimleri denilen alanda bir dereceye kadar mümkündür, ama sosyal bilimler denilen alana dair o kadar kesin konuşmayız.

Althusser, felsefi görüşlerin mutlak anlamda mağlup edilerek yok edilemeyeceğini belirtir.

“Felsefede, bilim alanındaki olağan anlamıyla ‘hata’ olmaz… Hasım hiçbir zaman tamamen yenilmez… Felsefe tarihi dediğimiz bu tikel ‘tarihin’ kendine özgü yanı, çok uzun süreli ve şiddetli bir mücadele sonunda eskisini alt eden ve egemenliği altına alan yeni bir felsefenin, eskisini tamamen yok etmemesi olarak tanımlanabilir.” (Althusser, 2006: 91-92)

Fransız Devrimi sonrası pek çok muhafazakâr -ya da Alâeddin Şenel’in dediği gibi- sağcı düşünür, Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan düşüncelere sonsuz eleştiri yöneltmişlerdir. Edmund Burke, Arthur Schopenhauer, Herbert Spencer, Friedrich Nietzsche, Henri Bergson, Ortega Y. Gasset ilk akla gelenler (Şenel, 1968). İsimlere dikkat edilirse görülür ki bu isimler, pek çok yaklaşıma referans gösterilmek üzere yirminci yüzyılın sonlarında yeniden popüler hâle gelmişlerdir. Ortak noktaları, öyle ya da böyle, Marksizm’e karşı olmalarıdır. Postmodern düşüncede sahip oldukları konum da ayrıca belirtmeye değer.

Türkiye düşünce alanında ilginç durumlar laboratuvarı. Nietzsche’yi seven ama sol düşünceye aidiyet hissettiğini ifade eden insanların varlığı, bu tür bir eklektizme yönelik bir eleştirinin hayatiyetini doğrulamaktadır. Kültürel olarak sağda konumlanmış bir sol düşüncenin tarlasından çok muhalif fikirlerin yeşermesi beklenmekte, ama ürünün tohumda saklı olduğu unutulmaktadır. Bu durumun sebepleri arasında Türk yönetici elitinin kafasındaki ekonomik ve siyasi modelin sol düşünce tarafından yanlış yorumlanması olduğu kadar, Yalçın Küçük’ün ifade ettiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasi elitlerinin halkçılık programı ile sosyalistleri solculuklarından, tasavvuf programı ile de sağcıları muhafazakârlıklarından alıkoyarak hem solcuları hem de sağcıları sözsüz bırakması vardır.

Kemalist Devrim aslında bir restorasyon çabası olarak görülebilir. Yani en devrimci göründüğü zamanda bile köycüleşme hamlesi, entelektüel olarak devlete sadık kapıkulu aydın yetiştirmesi ve Türk muhafazakâr düşüncesiyle birleşip Tanzimat kötülemesi yapmasıyla belki de zaten bir restorasyon olarak ortaya çıktığını tesciller. Hiçbir zaman daha ileri gitmek istemez, çünkü ilerisi sosyal olarak karışık görünür. (Küçük, 1988). Pozitivist düşünceyi kılavuz edinerek toplum mühendisliği dolayımıyla yeni bir millet yaratmaya çalışır, ama yaratmak istediği toplum modelinin altyapısal gerekliliklerinden sürekli tedirginlik duyar ve İnsel’in deyimiyle ‘düzen ve kalkınma’ (İnsel, 1996) kıskacında salınır durur.

Burada şunu belirtmeliyim ki devletin bütün tarihsel zaaflarına rağmen ben, kavram olarak cumhuriyeti ve laiklik düşüncesini kötüleyerek ve icracı ile icra edileni özdeş tutarak, olanı kötülerken olması gerekeni hiçleştirerek daha iyi yaşam olanağını yakalayabileceğimize inanmadığım için sırtımda devasa ağırlıkları, suçları taşıyıp kan ter içinde sonsuzluk çukuruna atmadan, bananeci bir tavırla, tarihe kişiler ve hınç üzerinden bakan yaklaşımlarla bu yüzyılda artık özgürleşilebileceğine inanmıyorum. Hele ki tekelci düzen, her ayrılığı büyük kışkırtmalara sebep olarak sunarken ve masum insanların acılarını sözde destekleyerek o anki konjonktürde çıkarlarını realize ederken, tiksiniyorum tekellerin kanallarındaki anmalardan ve insanı zerre sevmeyen patronların kâr hırsının masum insanları düşürebileceği içler acısı hâlden ve kardeşlik ve sevgi hayalinin aldığı yaralardan.

Kimse, bir devletin hatalarından kendisini arındıramaz. Mübadeleden kazançlı çıkan Türkler de, Tehcirden Türklerle birlikte kârlı çıkan Kürtler de, kimse kenara çekilip suçu üzerinden atamaz. Bir suç varsa hepimizin. Çözecek irade de tahakküm sisteminin işlemesinden kâr sağlayanlar değil, bu sistemin değişmesinden hayat bulacak olanlardır. Yani hayata emek merceğiyle bakanların bir meselesidir bu. Aksi hâlde kıyamete kadar çözülemez. Çözümü imkânsızdır ya da pozitivizmin nesnelliği kadar nettir.

Pozitivist düşünce, özne-nesne ayrımını varsayarak öznenin, karşısındaki nesneyi tarafsız bir gözle inceleyebileceğini iddia eder. Modern bir düşünce tarzı olarak parçadan çok bütün ile ilgilenir. Son zamanlarda kimlik siyasetinde ifadesini bulan azınlıklarla ilgilenmez ve homojen bir toplumu varsayar.

Soğuk Savaş’ın bitişi kimine göre tarihin sonuydu, kimine göre medeniyetler arası çatışmanın başlangıcıydı. Kimine göre ise herhangi bir kesinliği öngörmeyen ve sonsuza uzanan bir biriciklikler analizinin geçerliliğinin tescillenmesiydi.

Evrensel doğru fikrine sırtını dönen postmodern düşünüşün sırtını yasladığı anlayış şöyle ortaya konabilir: Modernite, bütün evrensellik iddialarına karşın, özgül bir toplumun ürünüydü. Kendisini genel geçer bir doğruluğun tescillenmesi olarak ortaya koyması ve kendi dışındaki özgüllüklere geri yaftası vurması bu yüzyılda artık kabul göremezdi. Her kendiliğe eşit derecede bir haklılık atfedilmeliydi.

Mutlak doğruyu reddedişi ve metinlerin hiyerarşik dokunduğunu ifade etmesiyle postmodern düşünüş, elbette ki Fransız Devrimi ile ortaya çıkan kurumlara ve ideolojilere de mutlak doğrular olarak bakamazdı. Her şeyin sorgulanabilir doğası, bağlam bağımlılığı, nötr olmasının imkânsızlığı, postmodern düşünürlere her kendiliğe bir tür meşruiyet tanımanın zorunluluğunu hissettirir. Modern akla tahakkümcü, aynılaştırıcı ve dışlayıcı dedikten sonra zaten aksi olamazdı. Modern’e göre her değişik olan, bir sapmaydı. Postmodern’e göre ise her X bir şeydir. X dedim, çünkü “değişik olan” ya da “farklı olan” diyemezdim. Kavramların oluşum sürecinde iş başında olduğu söylenen tahakküm ve hiyerarşi X’e normatif olarak herhangi bir özellik atfetmemi engeller, çünkü postmodern, hemen sorar: Neye göre farklı? Neye göre sapma? Sapmanın olabilmesi için sapmayanın olması gerek, ama izafi varoluşların bir toplamı olarak görülen tarih öyle kolayca bir şeye sapma dememizi engeller.

Devatak, Derrida’ya referansla, şunları söyler:

“Kavramsal zıtlıklar hiçbir zaman basitçe nötr değildir; aksine, kaçınılmaz olarak hiyerarşiktir. Zıtlığı oluşturan iki kavramdan birisi, diğeri üzerinde hâkim kılınmıştır. Ayrıcalıklandırılmış bu kavram, güya diğerinin sahip olmadığı (mesela, anarşiye karşıt olarak egemenlik) varlığa, uygunluğa, tamlığa ve saflığa işaret eder. Yapısöküm, her iki kavram kaçınılmaz olarak birbirine bağlı olduğu için, böylesi zıtlıkların savunulamaz olduğunu göstermeye çalışır.” (Devatak, 2005: 168)

Tarafsızlığın imkânsızlığı denilince modern akıl; pozitivist ve teknokrat gibi sıfatlarla anılır hâle gelir. Özgürleşim için bir kapı açılmış gibi durur, ama maalesef aslında olan şudur: kendisini evrensel kılanın da bir tür özgüllük olduğunun ortaya çıkartılması ile daha özgürlükçü bir düşünce tarzına yol açmak mümkünken, yeni tür bir entelektüel kuraklık, inançsızlık ve köleleşme durumu ortaya çıkar. Bu durumu şöyle anlatabiliriz: Her çağ, son çağ olduğunu tescillemek ister. Aksi hâlde yok olabilme ihtimalinin her an gerçekleşmesine yeşil ışık yakmış olur. Tescillenmiş son ve paradoksal olarak sonsuz rejim olduğunu ifade ederken, bunu yalnızca kendisi dillendirmek istemez. Başkalarının da bu türküyü dillendirmesini ister. İşte bu anlamda modern çağ kendisini insanlığın en yüce varisi olarak gören burjuvazinin hükümranlığının kabulüdür. Fakat modern çağ bir bıçak sırtıdır: bir tarafı sosyalizme diğer tarafı faşizme[1] evrilir.

Güçler dengesinin yöneten lehine istikrarlı olduğu zamanlarda sosyal demokrasi benzeri bir denge durumu var olur. Dengenin bozulduğu anlar faşizmin ilânı ile taçlandırılır. Faşizm - Batı’da - sosyalizmin en yaklaştığı an gelmiştir; diğer türlüsü olamazdı. Faşizmi doğuran koşullar, sosyalizmi önceleyen koşullardı. Sosyalist mücadelenin olmasını sağlayacak devrimci irade karşı iradeyi de doğurmuştu ve bezginliğe kapıldığı ana kadar sinmiş olan bu karşı güç umutsuzluk anında hemen hortladı.

Fransız Devrimi sonrası yaşanan iç savaşlar, Paris Komünü gibi pek çok toplumsal olay sonucunda Sovyet Devrimi gerçekleşti. Yeni bir çağ başlamıştı aslında; çünkü daha önce gerçekleşememiş bir düşüncenin bir devlet toprağı üzerinde bayrağı dalgalanıyordu. Marx ve Engels kaynaklı ve Lenin ile ya kırılma noktasına vararak yeni bir senteze ulaşan ya da aslında evriminin doğal seyrini izleyen bir dünya tasavvurunun (Marksizm) kendisini gerçekleştirmesiydi Sovyet Devrimi. Yeni bir insanlık vaat ediyordu.

Kapitalist mantığın çok sevdiği dinsel söylemlerle bezeyip de insanlığa dayattığı insan doğasının kötücül ve şeytani yanlarına dair nutukları Poppercı anlamda yanlışlanmış mıydı acaba? Gerek Dünya Savaşları gerek askeri savunma anlayışı, gerek nüfuz bölgeleri mücadeleleri, gerek psikolojik savaş sonrasında bürokratikleşme sonucu, ne dersek diyelim, Sovyetler Birliği, Özgür Dünya’nın yaptığı propaganda sonucu dış dünyada pek de iyi bir itibara sahip değildi. Katı bir yönetime sahip olduğu, insanlara değer vermediği, koskoca yazar Pasternak’ın bile kendisine yapılan baskılar sonucu dünyanın en muhteşem ve yüce ödülü Nobel Edebiyat Ödülü’nü almaktan vazgeçmesi, Sovyetler’in insan düşmanı bir idare olduğundan başka hangi anlama işaret edebilirdi ki? Sovyetler şeytandı, Birleşik Devletler ise Tanrı’nın sevgili meleği. ‘Apaçık kader’ (manifest destiny) denilen dinsel bir söylemle Amerika kıtasında soykırım yapmayı bile meşru kılan bir anlayıştı söz konusu olan. Postmodern düşünürlerin çok sevdiği modernliğin düalist mantığı yine iş başındaydı. Bir Şeytan varsa, bir de iyi bir Melek olmalıydı. İyilik müjdeleyen bir melek! İşte bu iyi melek Birleşik Devletler oldu.

Lenin’in II. Enternasyonal kadrolarıyla giriştiği polemiklerde de görüleceği gibi Batı’da solcu bir düşüş yaşandı. Poulantzas’ın ayrıntılı bir tahliline giriştiği, evreleştirerek belirginleştirmeye çalıştığı faşizm, İtalya’da ve Nazizm Almanya’da yavaş yavaş iktidara talip oldular (Poulantzas, 1980). Hitler ve Mussolini’nin iktidarlarının kurumsallaşma süreçleri ve nihayet II. Dünya Savaşı Batı’da büyük bir dönüşümü başlattı. Yenik sol, daha sonra yeni sol olarak kendisini omurgalaştırmaya çalıştı. Aslında olan, Leninist anlamda bir revizyonizmdi. Artık “tarihe bakarak dersler çıkarmak yerine nasıl değişik hipotezler üretiriz de akademik camiada nefes alabiliriz” endişeleri belirleyici oldu. Frankfurt Okulu düşünürlerinin görüşleri revizyonizme gerekçe gösterildi. Onlar da aslında bunun için pek çok gerekçe sağladılar. Artık eski dünya yoktu! Yeni bir dünya ve yeni bir toplum vardı! Ya da Fromm’un dediği gibi yeni bir insan yeni bir toplum olmalıydı! (Fromm, 1981) Fakat hangi ekonomik düzende?

Söz konusu düşünürler, Almanya’da faşizmi iliklerine kadar duyumsamış entelektüel insanlardı; ama faşizmle doğrudan münasebetleri onlarda onarılması zor yaralar açmıştı. Marx’tan daha çok Hegelci Marx’ı seviyor gibiydiler. Bunun sonucunda betimleyici bir üslupla kaleme aldıkları eserleri modern dünyanın aklına ya da akılsızlığına dair iç açıcı önermeler sunsa da yanlış anlamalara, karamsarlığa ve çaresizliğe sebebiyet verebilirlerdi ki verdiler de. Bu konuda onları suçlamak belki büyük haksızlık olur; ama eleştirmek kaçınılmaz. Çünkü özne-yapı ilişkisinde ister istemez ya da kasıtlı olarak yapıyı önsel anlamda belirleyici gördükleri için, ilk okuyuşta insanı ‘Zaten bu büyük insanlar bile böyle dediğine göre, devrim falan imkânsız. Önemli olan insan olmak.’ şeklinde fikirlere sürükleyebilecek eserlere imza atmaları ister istemez eleştiriyi hak eder.

Frankfurt Okulu eleştirisi, düşünürlerinin iyi niyetli olmaları fakat zamanın ruhuna uygun eserler yaratmış olmalarından dolayı bugünden bir bakışla değerlendirildiğinde biraz teslimiyetçi olarak algılanabildikleri, fakat özünde çok eleştirel insanlar oldukları şeklinde bir görüş üzerine temellendirilemez. Eleştiri acımasız, ama bir o kadar da şefkatli olmalıdır.

“Eleştirinin, zincirden düşsel çiçekler derlemiş olması, insanın o zinciri düş gücü ya da avuntu olmaksızın taşıması için değil, zinciri silkip atarak yaşayan çiçeği seçmesi içindir” (Fromm, 1981).[2]

Frankfurt Okulu düşünürleri ise yanlarında hep zincirle dolaşmaktan zevk duyuyor gibiler. Yani özgürleşmekten bahsedince hemen kendilerini bağladıkları zinciri göstererek, bunun imkânsız olduğunu, çağın değiştiğini iddia ediyorlar. Aslında onların yaptıkları, Marks’ı durağanlaştırmak ve ondaki dinamizmi yok saymaktır.

Tom Bottomore, Frankfurt Okulu düşünürlerinin Tarih alanına fazla ilgi göstermediklerini, bu yüzden tarihdışı bir anlayışa sahip olduklarını, yaşadıkları çağı betimleyici bir üslupla tanımlamalarından dolayı anlık fenomenlerin analizine gömüldüklerini, anlık teşhisçi olduklarını, kültür endüstrisi hakkındaki çalışmaları dolayısıyla üst yapı analistleri olduklarını dillendirirken galiba haklı. (Bottomore, 2003: ss. 71-72.)

Minima Moralia (Adorno, 2002) psikolojist eleştirel teşhisçi bir kitap. Kitabı okuyunca ilk olarak Adorno kadar şey bilmediğiniz için hayıflanıyorsunuz. İkinci olarak, kitabın tespitlerine rağmen içinizde “başka bir yol da olabilir” fikri uyandığı an Adorno’nun karamsarlığı üzerinize çöküyor ve bir süre teslimiyet bayrağını çekip geziyorsunuz. Bu arada bir süre hafıza kaybı yaşadığınız için daha iyi bir dünyaya dair inancınız neo-liberalizme övgüler düzen televizyon programlarının sisleri ardına itiliyor. Aslında programlar neo-liberalizme övgü düzmüyor, onun içeriğini dışa vuruyor. Neyse ki sonra silkinip kendinize geliyorsunuz.

Peki neden insan, karamsarlığa kapılınca çoğunlukla statükocu söylemlere kulaklarını daha fazla açar? Korkunca eğer kendi başınaysa, varlığını devlet büyüklerinin azarlayıcı konuşmalarının hedef tahtasına oturtup ezilerek kişiliğine çeki düzen vermeye çalışır neo-liberal dünyanın yeni insanı. Yalnız ve bundan dolayı güvenlik endişeleriyle vesveseli bir hâle giren yeni insan, sistemin hücumlarından kendini kurtaramaz, ama bir şekilde hayata tutunmaya çalışır. Reklâmlar, diziler, popüler filmler ve günlük hayata dair programlar insanlara nasıl yaşamaları gerektiği yönünde sürekli telkinlerde bulunur. Bu telkinlerden dolayı varlığını bu sunulanların dışında oluşturmaya çalışan insan tipi, etkisiz ve marjinal kılınır. Tekelci kapitalist düzen, insanlığın üzerine geçirmeye çalıştığı deli gömleğini görünmez kılmak için kendi reklâmlarındaki içeriğin normal olan olduğu yönünde bir yanılsama yaratır. Bu yanılsamanın içerisine bir kere hapsolan insan, tüketim, okuma, yeme gibi bütün alışkanlık ve zorunluluklarını bu yanılsama içerisinde sunulan kodlara uydurmaya çalışarak hayatı tüketmeye varlığını adayarak devam eder yaşama(ma)ya.

Horkheimer’ın Akıl Tutulması adlı yapıtı, bireyin toplum tarafından massedildiğini ve öldürüldüğünü söyler. Fromm kadar bile iyimser olmayan, faşizmin ekonomik analizinden ziyade, icrası sırasında icraatçıları bu hareketlere neyin sevk etmiş olabileceğini araştıran Horkheimer, faşist insanı ele alarak faşizmin görüngülerinin, davranış kodlarının tanımlanmasıyla meşgul olur.

Modern toplum eleştirisini ortaya koyan yazarlar, ortaya çıkanın zaten çıkmak zorunda olduğu yönünde yapısal önermeler ile öyle olmasaydı daha iyi olurdu, başka türde de olabilirdi türünden iradi yaklaşımlar arasında salınıp durmaktadırlar. Sonuçta kötülük ya da kötücülük betimlenmeleri gereken fenomenler olarak analizin nesnesi konumuna yerleşirler. Kötülüğü betimleyenin de kötücülleşmesi pahasına işleyen bir süreçtir aslında bu. Yeni bir tür ortaya çıkar: Kötü-cül-lüğü betimleyici kötücüllük. Belki de postmodern analizin meşruiyet zemini bahsi geçen değerli düşünürlerin -onlar isteseler de istemeseler de- fikirleri olmaktadır.

Faşizmi Hitler ve Mussolini’nin suretinde cisimleştiren kapitalist üretim tarzı, onun bir anomali olduğunu iddia edip de faşizmi totaliter ilân ettiği Sovyet sisteminin yanına konumlandırarak Özgür Batı’yı faşizmin ifadesi olduğu çelişkilerden azade kılar görünür. Yani faşizm gibi tarihsel kökleri belli olan ve büyük tekelci sermayenin konjonktürel ihtiyaçlarına cevap veren faşizm, “totaliter” denilerek var olduğu topraklardan ötelere atılır ve Sovyetizm denilen sistem ile özdeş kılındıktan sonra demokratik siyaset zemini sanki faşizmden ayrı bir türmüşçesine sunulur ve kavramların arasındaki sebep-sonuç ilişkisi tersine çevrilerek, faşizmin burjuva demokrasisinin yoğunlaştığı bir hâl olduğu gözlerden uzak tutularak, esas olanın demokrasiyi yaşatmak olduğu telkin edilir, ama demokrasiyi yaşatmak istemeyen emek güçleri değildir hiçbir zaman, çünkü tarih, demokrasiyi kitlelerin doğal ihtiyaçlarının karşılanması hâline evrimleştirdikçe göreli güçler dengesinin belirli bir zaman ve uzamında güçlerin konfigürasyonu olarak demokrasi bazı ellerce ricat ettirilince faşizm sahneye çıkar. Sonra yenilir ve sanki doğal seyir bir daha işlemeye başlar. Yaratılmak istenen yanılsama budur.

İşte postmodern tartışma burada önem kazanır. Faşizm ve sosyalizm -ikisi de modern olgulardır- toplumu toptan dönüştürmenin ideolojisi olarak kabul edilir ve entelektüel olarak bu şekilde çevrelenirken bu durumdan esas kazançlı çıkan, belirli bir dönem faşizm olarak icraatlarını uygulayan kapitalist dünya görüşü olmaktadır.

Postmodern görüş de özellikle soğuk savaşın bitişinden ve Sovyetlerin yıkılışından sonra bütün farklılıklara cevaz vermeye çabalarken biraz önce belirtildiği gibi toplumu toptan dönüştürmeye niyetli total ideolojilerle aynı safta yer almamak ve analizini de onlar gibi bütüncül bir felsefeyle yapmak istemediğinden, mikroskobik siyaset diyebileceğimiz bir tür yeni siyaset doğar. Bu bağlamda kadın, erkek, engelli, Arap, Alevi, Sunni, Kürt, Alman gibi insanların aslında kimlikleri değil, Cangızbay’ın (2000) nelikleri dediği özellikler siyasetin dili hâline gelirler. Bu süreçte emek; cinsiyeti, ırkı veya mezhebi kapsayabilecek genel geçer bir kimliksel kategori değilmişçesine, kimlik denilen nelikler arasına sokularak ve üzerinden sosyal üniforması çıkarılıp sanki doğal bir türün özelliğiymişçesine üzerine bir renk tutturularak genel bir kategori olan emek, özel alt birimlerin dengi olarak sunulabilmektedir.

Emek cephesi, pek çok kimliğe bölünebilirken, sermayenin birikimi ve dünyanın gittikçe sermaye lehine büyük bir köy olma durumu düşünmeye değer bir durum olsa da görülmek istenmez sanki. Sermayenin de yekpare olmadığı, dünyaya bakış bakımından laik-muhafazakâr diye bölünmesi söz konusu olsa da sermaye çevrelerinin aldığı pek çok karar, onların sermaye cephesi olarak -yani genel bir kategori olarak- tek ses olabildiklerini onaylar.

Postmodern teorilerle iç içe gelişerek yolunu bulma çalışan aktörsüz sol siyaset, kendi içindeki herkesin kimliğini temsil ve herkese kimliğini teslim ederek yol alacağını iddia eder. Ama insanın doğuştan gelen özellikleri ile belli bir tarz siyaset yapılamayacağını önemsemez, çünkü postmodern düşüncede esas olan, bir şeyin olması ve yapılması değil, bir şeylerin kabul görmesidir. Kimliksel onanmışlık tarihsel eylemden önemli hâle gelir.

Kimliğin temsilini ve teslimi zorunlu kılan durum ise sermayenin tarihsel tercihleri ile şekillenmesine katkıda bulunduğu politik atmosferdir. Tarihin belirli bir evresinde sermaye gücünü arttırmak için insanları katletmiştir, zorunlu göçlere sevk etmiştir, vergiler koymuştur. Türkiye örneğinden yola çıkarsak, Kürt katli, Ermeni Tehciri, Varlık Vergisi denilen olaylar, sermayenin güç toplama zorunluluğundan ayrı tutulabilir mi?

Bazı kimliklerin kendilerini ifade etmelerini sağlayan, mağdurların politik mevzilenmesi olduğu kadar sermaye içi çatışmalardır da. Mağdurun ya da maktulün yakınlarının uğranılan haksızlığa dair itirazları tarihin belirli bir evresinde karşılık bulamayabilir. Ama gün gelip de sermayenin yeni amaçları için yeni aktörleri çatışmaya itmesi söz konusu olursa, bir dönem bastırılan ve yok sayılanın konuşmasına daha kolayca izin verilebilir. En azından meşruiyet zemini vardır artık mağdurun.

Meşruiyet zemininin olduğu yerde çoğu zaman sermaye de artmıştır. Bir zamanlar bastırılanın artık konuştuğu meşru zemin varlığını, yaratılan yeni gayri meşru alanlara borçludur. Artan sermayenin varlığını bir yerlerdeki sermayenin azalmasına borçlu olduğu gibi. Bir yerde rahat konuşan kimlikler ya da nelikler varsa kesinlikle başka bir yerde konuşamayan kimlikler ya da nelikler vardır. Sermayenin tarihsel tercihine kurban gitmiş bir nelik, kendisini ifade olanağını ancak başka bir nelik sermayenin tercihi sonucu acı çekerse kazanır. Burada bastırılan ırk, mezhep, neliklerin mücadelelerini küçümsemek akıldan bile geçemez, ama özgür bir dünyada nefes almanın imkânsız olduğu her saniye içinde mücadele yürüten grup kendi özel mücadelesini genel eşitlikçi dünya barışı için yalnızca bir vasıta saymazsa, kendi kendisini inkâr etmiş olur ve sürekli bir çatışmayı da meşru kılar. Özel genel ile birlikte vardır. Hep özel olarak kalmak mantıksal olarak saçmadır.

Sermaye, bir dönem Yahudileri kurban ilân etmiş, başka bir zaman zencileri aşağılık mahluklar addetmiştir. Her olayın yaşandığı dönemdeki sermayenin birikiminin niceliğini de takip etmek yararlı olacaktır. Irkçılık, yok sayma ve hakir görmenin hastalıklı insanlarca gerçekleştirilmiş olmaları gerçeği onları söz konusu insanların kafalarına estiği için yarattıklarını ifade etmez. Bir şey kendisine ihtiyaç yoksa üretilmez. Hastalıklı ideolojiler, hastalıklı bireylerin, içsel gereklilikleri net birtakım sistemler için uydurdukları gerçekliklerdir, ama adına ideoloji üretilen sistemlerin işleyişinde herhangi bir teknik aksaklık hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Söz konusu sermaye düzeni ise her zaman ne istediğini düşmanlarından daha çok bilmiştir. Kurucu felsefesini hiçbir zaman teslim etmemiştir yabancı ellere ve bir kere bile sorulamamıştır. Girdiği yeni kılıklar, özündeki değişikliklerin değil, taktiksel tercihlerin ifadesidir. Kendi arasındaki çatışmalar da aile arası çatışmalar olmuştur ve babanın öfkesi sonucu yeni taksimatlarla yatışmıştır çoğu zaman.

Postmodern akıl, modernden başka tür bir kurucu felsefe oluşturup düşünce dünyasını başka tür bir hiyerarşik yapıya dönüştürmeye dair ürperti ve kaygı duyar. Kurucu felsefenin imkânsızlığın kabulü ile dünya politikasına yön verme uğraşından vazgeçilmesi ve bir tür yeni entelektüel kaderciliğin vaaz edilmesidir aslında söz konusu olan.

Cangızbay’ın muhteşem bir şekilde belirttiği gibi “beşer-altı (ırk, cinsiyet) ve/veya bireysel katma beşerîlik payı sıfır düzeyinde bulunan (etnik, mezhepsel köken, aşiretsel mensubiyet) özellikler ya da beşer üstü’nden çizilmişlik iddiasındaki yollar (tarikatlar, mistik cemaatler) çerçevesinde toplaşma eğilimlerinin büyük bir hızla güçleniyor olmasının, kesinlikle bir tesadüf ya da kaotik tezahürler olmadığı” (Cangızbay, 2000) önemli bir gerçekliktir.

Sınıf yerine ikame edilmeye çalışılan beşer-altı ve beşer-üstü unsurlarla postmodern siyasetin flörtleşmesini basit bir tesadüfi olgu olarak görmemek ve dünya politikasının insanların doğuştan getirdiği özellikleri üzerinden sürdürülmesine rıza göstermek, aslında Erdem Nezan’ın Robert Esposito’dan aktardığı ‘ölüm politikası’na (thanatopolitics) ‘yaşam politikası’ (Nezan, 2015: 33) karşısında daha meşru bir yer addetmek demektir. Kimlikler, barışları kadar savaşları da kabul edilmesi gereken olgular hâline gelirler ki sürekli savaşın yeni taşıyıcıları olarak kullanılmaya en müsait araçlar konumuna yerleşirler.

Sermayenin ihtiyacı doğrultusunda ortaya çıkan faşizmin ana unsurlarından birisi de ırkçılıksa bunda çok da şaşılacak bir şey yok. Bugün insanların pek çoğu ‘şu Hitler kötü adamdı ama keşke Yahudilerin hepsini öldürseydi’ diyorsa, faşizmin esas sebebi olan tekelci kapitalizm büyük bir başarı sağlamış demektir. Çünkü kendisi en geride kalıp görünmez olur, önündeki faşizm sislenir, ama meydanda ve gözlerimizin en yakınında çıplak hâlde bir ırkçılık kalır, ama çoğu insanın düşünmek istemediği şey şudur ki Almanya’da Nazizmin Antisemitizmi körüklemesinin sebebi, “sınıf farklılıkları ve sınıf eşitsizlikleri gerçeğinden doğan sınıf kavgasını… önleme, frenleme, gözlerden uzaklaştırmak için, ulusun kötü şartlarının sebebi olarak içte ve dışta birer yapıntı düşman icat etme ve bunlara karşı yaratılan nefretle, sınıfları birleştirme taktiğinin bir parçası edilişidir” (Şenel, 1968: 198).

Buradan kapitalizme yaraşır vahşi sonuç ise şudur ki kapitalizm için hiçbir çiçek güzel olduğu için güzel olamaz. Yararı ve sağlayabileceği yarar ölçüsünde güzeldir. Yahudi kıyımı, kapitalizm için çok faydalı olmuştur. Birinci olarak, faşizmin ekonomik temelini anlama ve anlatma gayretlerini baştan engellemiştir. Sırf ırkçılık adına işlendiği öne sürülen en vahşi cinayetler, Nazizmin varoluş amacı hâline getirilerek, tarihsel anlamda Nazizmin neyin temsilcisi olduğu gerçeğinin tartışılmasının önüne geçmiştir. İkinci olarak, ırkçılıkla özdeş kılınan faşizmin ekonomik yönü yok edilip de faşizmin totaliterliği ile Sovyet sosyalizmi yan yana konulunca burjuva demokrasisi en sağlıklı işleyişe sahip olan düzen olarak ortaya çıkmıştır. Yani ölüm gösterilerek sıtmaya razı edilmiş bir insanlık söz konusudur.

Şimdilerde de Ortadoğu coğrafyasında sergilenen ölüm politikaları medya tarafından bolca sunulmakta ve bu sefer ölüm gösterilerek koma hâlinde yaşamak en büyük maharetmişçesine sunulmaktadır. Yine sistemin özündeki hastalıklar gözlerden gizlenmekte ve anomali olarak dışa atılarak, esasında sağlıklı işlediği varsayılan sistem doğal seyrine kavuşturulabilirmişçesine bir düşünce yaratılmaktadır. Yani postmodern aklın sevemeyeceği ve oluşması imkânsız olan bir sapma, bugünkü kapitalist tekeller hükümdarlığınca bir sapma ya da anomali olarak kitlelere sunulur ve sanki bu olanlar, kapitalizmin yirmi birinci yüzyıldaki hâliyle hiç ilişkili değillermişçesine lanetlenir ve yalanlar söylenmeye devam edilir. Bugün x vardır yok edilmesi gereken. Yarın y olacaktır. Öbür gün z. Yani örtük biçimde her daim bir sorunun olacağı, ama dünya politikasının ya da o çok beylik lafla, “uluslararası toplum”un bunlara geçit vermeyeceği vaaz edilir. Ama sürekli savaş politikası, bugünkü dünya politikasının diğer adıdır. Kurtarılacak bir yer, ezilen kimlik ya da yıkılması gereken despotik devlet ya da manyak bir diktatör hep var olacaktır.

Özer Çiftçi
İştirakî Sayı 7-8
s. 245-252

Dipnotlar:
[1] İtalya’da faşizm, Almanya’da Nazizm ve İspanya’da falanjizm adlarıyla ortaya çıkan yalnızca ‘bir siyasi iktidar biçimlenmesiydi’ (Özek, 1970: 13). Rejimin değişmesi söz konusu değildi. ‘Bonapartist ya da faşist burjuva rejimler, devlet tipinde değil devlet biçiminde değişiklik yaratırlar.’ (Çağlı, 2000: 46)

[2] Fromm, kitabına epigraf olarak Marx’ın bu ve başka bir cümlesini ve alt tarafına da Freud’un iki cümlesini koyarak başlamayı uygun görmüş.

Kaynakça:
Adorno, T. W. (2002), Minima Moralia, İstanbul: Metis Yayınları, (Çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan).

Althusser, L. (2006), Felsefe Ve Bilim Adamlarının Kendiliğinden Felsefesi, İstanbul: İthaki Yayınları, (Çev. Alp Tümertekin).

Bottomore, T. (2003) The Frankfurt School and Its Critics, Routledge.

Cangızbay, K. (2000) Komprador Rejimin Anatomisi, Ankara: Özgür Üniversite Kitaplığı.

Çağlı, E. (2000) Bonapartizmden Faşizme: Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili, İstanbul: Tarih Bilinci Yayınları.

Devatak, R. (2005), “Postmodernism”, Yayına Hz.: Burchill, Linklater, Devetak, Donnelly, Paterson, Reus-Smit ve True, Theories of International Relations, 3. Basım, New York: Palgrave Macmillan: ss. 161-187.

Fromm, E. (1981), Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum, İstanbul: Say, (Çev. Necla Arat).

Horkheimer, M. (2008), Akıl Tutulması, İstanbul: Metis Yayınları, (Çev. Orhan Koçak).

İnsel, A. (1996), Düzen Ve Kalkınma Kıskacında Türkiye: Kalkınma Sürecinde Devletin Rolü, İstanbul: Ayrıntı, (Çev. Ayşegül Sönmezay).

Küçük, Y. (1988), Aydın Üzerine Tezler – 5, Ankara: Tekin Yayınevi.

Nezan, E. (2015), “İki Vahşet Arasındaki Yarılma: Savaş Pornografisine Karşı Direnişin Estetiği”, Kampflatz, Cilt 3, Sayı 8.

Özek, Ç. (1970), Faşizm ve Devrimci Halk Cephesi, İstanbul: Ant Yayınları.

Poulantzas, N. (1980) Faşizm ve Diktatörlük, İstanbul: Belge Yayınları, (Çev. Ahmet İnsel).

Şenel, A. (1968), Sağcı Düşüncenin Kritik Tarihi, Ankara: Doğan Yayınevi.

06 Ocak 2024

,

Hepten Yavaşlatılmış Karbonsuz Luddculuk


Breaking Things at Work: The Luddites Are Right About Why You Hate Your Job [“İşte Her Şeyi Kırıp Dökmek: Luddcular İşinizden Neden Nefret Ettiğiniz Konusunda Haklılardı”] isimli kitabında Gavin Mueller, hepimizden frene basmamızı istiyor. Son süreçte teknoloji şirketleri, muazzam bir mali ve ideolojik güç biriktirdiler, bu hâlleriyle, bugün toplumu gözetleme ve algoritma temelli yönetim üzerine kurulu bir geleceğe taşıyorlar. İşyerindeki yeni teknolojilerin hayatlarımızı kolaylaştırmak yerine genellikle işçileri kontrol etmek için uygulandığı gerçeğini görmemizi engelleyen teknolojik ilerleme vizyonu, bizi fazla büyüledi.

Mueller, yeni kitabında otomasyonun sunduğu vaatlere “saçmalık” diyen yeni yavaşlamacı siyasetine hizmet etmek adına, Luddcuların o hep yanlış anlaşılan mirasını diriltiyor. İşçilerin bilimsel yönetime ve fabrika disiplinine karşı mücadelelerinin tarihinden ilham alan kitap, işyerinde işçilerin özerkliğini tehdit eden yeni teknolojik müdahalelere karşı militan bir muhalefeti nasıl geliştirebileceğimize dair bir vizyon sunuyor.

Kitap, Silikon Vadisi’ndeki fikir ve uygulamaların ilerici amaçlar için benimsenebileceği görüşünü eleştiren, solda giderek büyüyen bir hareketin parçası. Aaron Benanav’ın Automation and the Future of Work [“Otomasyon ve İşin Geleceği”] ve Jason E. Smith’in Smart Machines and Service Work [“Akıllı Makineler ve Hizmet İşi”] isimli eserleriyle birlikte okunduğunda, rüzgârın artık teknoloji konusunda iyimser olan ve “paylaşım” ekonomisinde komünist geleceğe ait parıltıları, Amazon’da ise merkezi planlamayla ilgili bir imkânı gören yaklaşımdan yana estiğini görebiliriz. Mueller, “Marksistleri Luddculara dönüştürmek istiyor” ve bu teknoloji yanlısı solun ilgili kesimine odaklanıyor.

Mueller, bizi geleceği icat etmeden önce geçmiş üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor. İddiasına göre “Marksistler, teknoloji, iş yerlerinde işçiler için zararlı olacak şekilde kullanıldığında bile onu eleştirmediler.” Teknoloji, sol tarafından sıklıkla kazanılabilecek ve özgürleştirici amaçlarla kullanılabilecek, tarafsız bir güç olarak görülüyor. Mueller’a göre, Karl Kautsky ve Rosa Luxemburg’dan Lenin ve Bolşeviklere kadar pek çok Marksist, kapitalist üretim ve örgütlenmenin gelişiminin kaçınılmaz olarak sosyalist bir topluma yol açacağını düşünen ekonomik determinizmin ve kaderciliğin kurbanıydı. Bu teknolojiye dair görüş, yirminci yüzyılın örgütlü işçi hareketlerine ve oradan da çağdaş çalışma sonrası teorisyenlerine kadar varlığını sürdürüyor. Bu başarısızlıkların ışığında kitap, kapitalizm sonrası bir gelecekte teknolojinin rolünün derinlemesine yeniden kavramsallaştırılması için önceki işçi mücadelelerine ve “Marksizmin sapkın akımlarına” yüzünü dönüyor.

Bir Luddcu Ne İster?

Şaşırtıcı olan şu ki bu yeni Luddcu projenin çok ufak bir kısmı, Luddculuğun tarihyazımına dair yeni yorumu temel alıyor. Luddcuları tarihin aptalları olarak gören, “kaçınılmaz olarak gerçekleşmiş olan bugünümüze uzanan yol üzerindeki hız tümseği” şeklinde değerlendiren yaklaşım tabii ki eleştirilmeli, fakat işçi mücadeleleri tarihiyle ilgilenenler açısından bugün elimizde ilgili hareketin nasıl anlaşılması gerektiğini radikal manada yeniden değerlendirebilmek için hiçbir yeni kanıt bulunmuyor. Luddcuların teknoloji düşkünü çağımıza dair geliştirdikleri ana görüşlerden birisi, “teknolojinin politik olduğu, birçok hâlde ona karşı çıkılabileceği, hatta çıkılması gerektiği” yönündedir. Luddcular, teknolojiye makinelerden nefret ettikleri veya aklı kıt teknoloji düşmanları oldukları için karşı çıkmadılar, onların teknolojiye karşı çıkmalarının sebebi, küçük ölçekli imalatı temel alan hayat tarzlarını, zanaatlarını ve özerk varlıklarını korumak istemeleriydi.

Bugün yeni Luddcu olmaksa, yeni teknolojinin işçilere karşı silah olarak kullanılma biçimlerine karşı duyarlılık geliştirmek demektir. Yeni Luddculuk, sömürünün ve teknolojik kontrolün yeni biçimlerine karşı militan bir itiraz geliştirmeyi ve diğer işçilerle dayanışma içinde olmayı önemser. Daha da önemlisi, yeni Luddculuk, işçilerin özgürlüğü ve işin yeniden örgütlenmesiyle ilgilidir. Teknolojiye eleştirel bir bakış açısı, işi bir mücadele alanı ve sermaye ile emek arasındaki temel karşıtlığın temeli olarak görmemizi sağlar. Yeni Luddculuğun olumlu içeriği, üretim noktasında yeni işçi kontrolü biçimleri kurarak işçilerin çalışma hayatlarında daha fazla özgürlük için nasıl mücadele edebilecekleriyle ilgilidir.

Bu sebeple Mueller’ın kitabının yürüttüğü asıl tartışma, Luddcularla değil, Otonomcu Marksizmden çıkartmamız gereken derslerle ve onun bugün sosyalist mücadeleyle ilişkisi içerisinde bizi nasıl yönlendirdiğiyle ilgilidir. Yazarın yürüttüğü polemiğin ana hedefinde, son dönemin “çalışmanın aşılması”nı öngören, “hızlandırmacı” teorisyenler durur. Bu isimler arasında Paul Mason, Aaron Bastani, Nick Srnicek ve Alex Williams gibi isimler bulunmaktadır. Bu yazarları birbirine bağlayan bağ ise genelde Otonomcu Marksizmin etkisi, özelde de kapitalizm sonrası gelecekte teknolojinin olası olumlu rolüne dair anlayıştır. Bu isimler, bu süreçte önemli bir rol oynayan enformasyon ve haberleşme teknolojileriyle birlikte, kapitalist üretimin mevcut kabuğunun altından yeni bir komünizmin doğduğu görüşünde ortaklaşmaktadırlar.

Kitabın ana iddiası, Antonio Negri değil de daha çok Raniero Panzieri üzerinden hareket eden Otonomcu Marksizmi kesen farklı bir yolun yürünebileceği yönündedir. Kitapta İtalyan geleneği içerisinde yürütülmüş tartışmalar pek fazla öne çıkmasa da Panzieri’nin makinelerin altmışlarda İtalyan fabrikalarında meydana gelen dönüşümde oynadığı role dair analizi, arka planı teşkil etmektedir. Panzieri, teknolojik-bilimsel gelişimin sorunsuz ve ilerici bir hareket olarak anlaşılabileceğine inanan bir isim değildi. Bu noktada Panzieri, daha fazla üretim ve daha fazla kâr için işçileri disipline eden teknik aklın ürettiği “makinelerin kapitalizmdeki kullanımı” konusunda daha ciddi bir değerlendirme sunuyor. Panzieri'ye göre sendikalar, fabrikalara yeni teknolojinin getirilmesine razı olurken, ücretler konusundaki mücadelelere odaklanma eğilimindeydi.

Otonomcu Marksizmin öneminin bu şekilde yeniden yorumlanması, aynı zamanda Marx'ın kendi yazılarının farklı bir şekilde okunduğuna da delalettir. Öyle ya, madem Kapital’deki “Makineler ve Geniş Ölçekli Sanayi” başlığı altında daha gelişkin ve daha derinlikli bir değerlendirme sunuluyor, neden gidip Marx’ın Grundrisse’sindeki “Makinelere Dair Parçalar” başlıklı o ünlü bölüme kafa patlatalım ki? Kapital’deki ilgili bölümde Marx, “1830’dan beri yapılan icatların tüm tarihini yazan kişi, bu icatların tamamının yegâne amacının, işçi sınıfının isyanına karşı sermayeye gerekli silâhları temin etmek olduğunu görecektir” diyor. Bu anlamda Marx, teknolojiye şüpheyle yaklaşan bir bakış açısına sahip ve teknolojiyi büyük ölçüde çözümden çok sorunun bir parçası olarak görüyor.

Marksizm ve İşin Dönüşümü

“Çalışma sonrası” teorisyenlerine ek olarak Mueller’ın kitabı, bir yandan da on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Marksistlerinin oluşturduğu geleneğe karşı da konum alıyor. İddiasına göre bu geleneğin üyeleri işçinin özerkliği fikrine karşı çıktılar, bunun yerine, üretimin örgütsel niteliğinin politik değil, bilimsel olması gerektiği üzerinde durdular.

Benim Alman işçi hareketine dair araştırmamın da ortaya koyduğu biçimiyle, yeni Luddcuların bu hareket içerisinde beklenenden daha fazla müttefik bulacağını söyleyebiliriz. Marx kadar İkinci Enternasyonal’in önemli birçok teorisyeni de kaba ekonomik ve teknolojik determinizmin özellikleriyle örtüşen isimler değillerdi.

Kendi döneminde “Marksizmin papası” olarak anılan Karl Kautsky, üretim süreci dâhilinde sanayinin demokrasiyle taçlandırılması ve “işçilere geniş ölçüde özyönetim imkânı sunacak yönetim tarzı”nın devreye sokulması fikrini güçlü bir dille savunmaktaydı. Kautsky, iş yeri demokrasisi yoksa “komünist ekonominin despotizme temel teşkil edeceğinin farkındaydı.” Kautsky, millileştirmenin tek başına yeterli olmayacağını, özel mülk sahibi kapitalistlerin yerine devlet memurlarının getirilmesinin işçilerin işteki özgürlüklerine dair endişeleri gidermeyeceğini açık bir dille ifade ediyordu. Ona göre, “ekonomik hayatın demokratik yollardan örgütlenmesi ve ekonomik kurumlara işçilerin demokratik yollardan müdahalesi şarttı. Belirli iş kollarında işçi yönetimi devlet bürokrasisinden bağımsız olmalı, sanayideki demokrasi dâhilinde işçilere özyönetim imkân ve becerileri kazandırılmalıydı.”

Kautsky'nin teorisinin (Otto Bauer, Rudolf Hilferding ve Karl Korsch gibi dönemin diğer Marksistleriyle birlikte) sağladığı diğer bir fayda da, saf işçi kontrolüne ilişkin sendikalist görüşlerin aksine, üreticilerin çıkarlarının genel toplumun çıkarlarıyla nasıl dengelenebileceğine dair geliştirdiği görüştü. Kautsky'nin işyerleri üzerindeki kontrolün herhangi bir aracı kurum olmaksızın doğrudan işçilere devredilmesinde gördüğü tehlike, güçlü endüstrilerde işçi aristokrasilerinin oluşması riskiyle ilgiliydi. Asıl endişe veren husus, “İşçilerin toplumu rahatsız etmeden ücretleri artıracak, çalışma saatlerini azaltacak, üretim hacmini düşürecek ve ürünlerinin fiyatlarını artıracak olması”ydı.

Sendikalizmde “özel kapitalistler üzerine kurulu kapitalizmin yerini ancak üretici kapitalizminin, yani belirli üretici gruplarının özel sahipliğinin alma ihtimalini” gören bir isim de Karl Korsch’tu. Bu açmazdansa ancak farklı ekonomik yapılar arasında koordinasyon tesis edecek ve toplumun farklı kısımlarının çıkarlarının dengelenmesine katkıda bulunacak devlet benzeri bir kurumla kurtulmak mümkündü. Bu yaklaşım, belirli düzeyde merkezi planlanmaya dayalı yatırımla bağlantılı tekil firmalarda işçi kontrolüne imkân vermekteydi.

İkinci Enternasyonal içerisindeki Marksistler de işin kendisinin nasıl dönüştürüleceğine dair planlara sahiplerdi. İşçiler üzerinde kapitalist hâkimiyeti sağlamak için kullanılan yöntemlerden uzak duran Rosa Luxemburg, sosyalist bir toplumda “fabrikaların, işin ve tarım işletmelerinin eşyaya dair yeni bir bakış açısı üzerinden yeniden organize edilmesi gerektiğini, herkesin kendi esenliği için, birlikte çalıştığı sosyalist bir toplumda işçilerin sağlığının ve çalışma hevesinin işte en fazla dikkat edilmesi gereken husus olduğunu” söylüyordu. Luxemburg, ayrıca “Olağan imkân ve becerileri aşmayan kısa çalışma saatleri, sağlıklı atölyeler, işçinin kendisini toparlamasını sağlayacak tüm yöntemler ve çalışma tarzları devreye sokulmalı, böylelikle herkes kendi yaptığı işten keyif alabilmeli” diyordu.

Kautsky de işbirliğine dayalı sosyalist üretimde “emekçilerin demokratik örgütü”nün çalışma koşullarını düzeltecek delegeler seçebileceğinden bahsediyordu. Ona göre, çalışmanın kendisi de reforma tabi tutulmalı, çalışma saatleri kısaltılmalı, iş yeri daha güvenli ve daha hijyenik kılınmalı, çalışmanın kendisini daha keyifli hâle taşımalıydı.

Pek çok Marksistin, kapitalist üretim tarzında kullanılan makineleri ve örgütsel biçimleri, “kendi politikaları olmayan” tamamen tarafsız araçlar olarak gören yaklaşımı asıl meselenin üzerinden atlıyor. Teknolojinin politik olduğunu söyleyen görüş, meseleye dışarıdan bakan küçük bir eleştirmen grubuna özgü bir görüş değil. Marksistlerin mücadeleye yönelik vurgusu, teknolojinin kullanımını kimin kontrol ettiği ve onun getirdiği ilerlemelerden kimin yararlanması gerektiğiyle ilgilidir.

Aslında Mueller’ın düşünmeyi tahrik eden kitabının rahatsız edici yönlerinden birisi de çalışmanın aynı fikirde olmadığı teorisyenlerin çoğunun aldıkları konumları karikatürize etmesidir. Kitapta Aaron Bastani’nin pek ciddiye alınamayacak olan çalışması Fully Automated Luxury Communism [“Tam Otomatik Lüks Komünizmi”] günümüz solunun neredeyse tamamını temsil eden bir esermiş gibi takdim edilirken, yirminci yüzyılın kimi Marksist teorisyenlerinden, meseleye ilgisiz otoriterler, hatta kapitalist soyguncu baronlardan kimi yönlerden daha iyi olan kişilermiş gibi bahsedilmektedir. Ancak biz, oluşmakta olan yeni Luddcu konumla teknolojinin kapitalizmden kurtarılmasının nispeten daha makul yollarını teorileştirmiş sosyalistler ve sosyal demokratlar arasında ileride bir diyalogun oluşacağına dair umuda sırtımızı gene de dönmemeliyiz.

Teknolojiye Dair Bazı Sorular

Yeni Luddcu proje, hangi tür teknolojilere karşı çıkmamız gerektiği sorusunu gündeme getiriyor. Bu proje bir yandan, içinde olduğumuz çağa hâkim olan “teknoloji her şeyi çözer” diyen genel anlayışa eleştirel bir saldırı anlamında teknolojiye karşı bir polemik yürütmektedir. Mueller’ın kitabında da teknolojiyi savunmayan, hatta ona karşı olan Luddcu konum kendince dil bulmakta, söz konusu konum, bir yerde “teknolojinin işçilerin özgürlük alanını daralttığını”, bir yerde de “onun insanların kendi hayatlarını kontrol edebileceklerine dair hissi onlardan çaldığını” söylemektedir. Bu tür lafların edildiği yerlerde kitap, modern teknolojinin insanları makinenin güçsüz birer dişlisine indirgediği yollara karşı Haydegerci bir itiraz geliştirmektedir. Makineleri parçalama ve sabotaj eylemlerine dair hikâyeler, tam bu çerçeveye oturmaktadır.

Bir yandan da kitap, “yüksek teknoloji Luddcuları”na dair tarihsel örnekler aktarmakta, buradan teknolojinin reforma tabi tutulup iyileştirilmesine vurgu yapmaktadır.

Orduya yönelik belirli projelerde çalışmayı reddeden Google çalışanları veya alternatif amaçlara hizmet etmek için cihazları yeniden düzenleyen bilgisayar korsanları, esasen teknolojinin nasıl kullanılacağı konusunda seçici olan, bu meseleye kafa yoran, ayrım yapan, teknolojinin kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğini düşünen kişilerdir.

“Teknoloji” teriminin tam anlamının neden muğlâk bırakıldığı merak konusudur. İşçileri takip eden bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve Amazon bilekliklerinin hepsi teknolojidir; ancak kitaplar, aletler ve William Morris'in arseniğe daldırılmış duvar kağıtları da teknolojidir.

Mueller, bazen üretim araçlarının gelişiminden bahsederken, “kapitalist teknoloji” terimini kullanıyor, bazı yerlerde ise iş yerindeki disiplin uygulamalarına, fabrika içerisindeki belirli tipte teçhizata, bilgisayarlara ve donanıma atıfta bulunuyor. Kitabın önemli bir kısmında asıl hedefte olan husus, teknik cihazlar değil, çalışma sürecini yöneten sistemlerdir. Kitap, çoğu zaman yeni teknolojiler içeren bu sistemlerin birçoğunun, işyerindeki patronlar tarafından, işçilerin terini dökerek üretkenliği ve kârı artırmak için uygulandığı sezgisinden hareket ediyor gibi görünüyor. Bu şüphesiz ki doğrudur, ancak teknolojinin zararlı kullanımlarının yararlı olanlardan nasıl ayırt edileceği sorusunu cevapsız bırakmaktadır.

Srnicek ve Williams’ın Inventing the Future [“Geleceği İcat Etmek”] kitabında, bir yandan da teknoloji siyasetine dair daha detaylı bir görüşü içeren, teknolojiyi ilerici amaçlar için “yeniden kullanma”ya dair her türden çabanın tehlikeleri ve sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya yer verilmektedir. Yazarların tespitine göre, “her türden teknoloji politik olduğu kadar esnektir de, zira teknoloji, her zaman tasarlanma amaçlarını aşan bir varoluşa sahiptir. Bir teknolojinin tasarımı, anlamı ve tesiri, kullanıcılar onu dönüştürdükçe, onun ortamı değiştikçe, sürekli değişir, farklılaşır.”

Yeni Luddcular gibi Srnicek ve Williams da işçileri sömürmek için teşkil edildiğinden Taylorizme karşı çıkıyor ve şu tespitlerini aktarıyorlar:

“Teknolojilerin büyük bir kısmı giderek daha fazla muğlaklaşacak. […] Altyapılar üzerindeki karar almayı merkezileştiren bir teknoloji, özel kontrolü kolaylaştırıyorsa, aynı zamanda kolektif karar alma için de bir düğüm noktası sağlıyor. Bu teknolojiler her iki imkânı bünyesinde barındırıyor. Yeniden kullanma denilen görev, iki imkân arasındaki dengenin nasıl değiştirileceğiyle ilgilidir.”

Bazı çalışanlar artık evden çalışabiliyor veya rutin görevleri daha kolay yerine getirebiliyor. Neticede yeni teknolojiler sayesinde çalışanların özerklikleri artıyor. Ayrıca, birçok yeni teknoloji, aslında hayatımızı daha kolay kılıyor, ancak çoğu zaman bizi gözetleyen ve bizden değer çıkaran mekanizmalarla birleşiyor. Bu zorlukların nasıl çözüleceğini anlamak, yeni teknolojiye karşı basit bir muhalefetten daha fazlasını gerektiriyor.

Marx'ın teknolojiyle ilgili spesifik alıntıları çelişkili görünebilir, çünkü onun konuya yaklaşımı diyalektiktir. Fabrikalardaki bazı makineler işçilere karşı bir “işkence aracı” olarak çalıştırılırken, aynı zamanda iletişim ve ulaşımın gelişmesi, uluslararası işçilerin mücadelesini teşvik edecek devrimci bir potansiyel barındırıyor.

Hepten yavaşlatılmış karbonsuz Luddculuk, tam otomatik lüks komünizmine tercih edilebilse de genel manada teknolojiye yönelik muhalif yaklaşımı aşırı vurgulamada bir risk mevcuttur ve bu risk de teknolojinin ilerici olma ihtimali bulunan boyutlarını değerlendirememekle ilgilidir.

James Muldoon
26 Nisan 2021
Kaynak