07 Haziran 2021

Bilim Yanılgısı

Yirmi birinci yüzyılın ilk on yıllık diliminde popüler düşünce âleminde tanık olduğumuz en şaşırtıcı şey, Hristiyan evanjelizmi ile bilim arasındaki çatışmaya bağlı olarak yaşanan mücadele için çalınan o kavga borusunun eşlik ettiği temaşa idi.

Cumhuriyetçi Parti’yi tanımlayan ideoloji olarak Hristiyan sağına ait çocukça mitolojilerin yeni muhafazakârlar eliyle üretildiği bir dönemde bilimci liberalizm, aklın ve bilimin din karşısında zafer ilân ettiğini söyleyen bir dizi kitap kaleme aldı.

Richard Dawkins (Tanrı Yanılgısı), Christopher Hitchens (Tanrı Büyük Değildir), Alex Rosenberg (Ateistin Gerçeklik Kılavuzu), Sam Harris (Ahlaki Manzara) ve tabii ki Bill Maher (İlahi Komedi) gibi isimlerin elde ettiği bu ticari başarı, kitap dünyasının sevdiği tabirle, “olağanüstü” bir gelişme. Ama şunu da söylemek lazım: bu yazarların anlattığı hikâye, içinde yaşadığımız kültürün bize anlatmak istediği bir hikâye ki bu kültür, söz konusu hikâyeyi gayet iyi anlatıyor zaten.

Kısa süre önce insan beynine dair bilimsel bilgilerin gelişimiyle alakalı bir dizi kitap, makale ve yazı yayımlandı. Bu çalışmalar, beynin nasıl işlediğini, bizim bugüne dek bilim ve yaratıcılık olarak adlandıra geldiğimiz o gizemli becerilere nasıl sahip olduğunu inceliyorlar.

Burada üç bilim yazarı üzerinde durmak gerekiyor: bilim gazetecisi Jonah Lehrer ve sinirbilimci iki isim olarak Antonio Damasio ile Sebastian Seung.

Kanaatimce bu yazarlar, kendi sahalarının tipik birer temsilcisi. Ama ortaya koydukları ürünler, toplam üretimin yanında esamisi okunmayacak cinsten.

Bugün sinirbilimcilerle yapay zekâ çalışmaları içerisinde yer alıp bu sinirbilimcilere destek çıkan isimlerin ürettiği literatür, muazzam ölçülere ve korkutucu bir seviyeye ulaşmış durumda. Bugün söz konusu literatür, beyni “kablo sistemi” olarak izah ediyor.

Dinle savaş içerisinde olan bilim insanlarından ve eleştirmenlerden farklı olarak bu yazarlar, çok da uzlaşmadan uzakmış gibi görünmüyorlar, ayrıca fiiliyatta yaşanan kültür savaşlarından da uzak duruyorlar.

Sinirbilimciler, son yirmi otuz yıldır felsefe, sanat ve beşerî bilimler üzerinden ele alınan olguları izah etmeye çalışıyorlar. Asıl şaşırtıcı olansa, sinirbilimcilerin ve destekçilerinin medyada ve okurlar arasında epey ilgi görmesi ve coşkuyla karşılanıyor olması.

Örneğin gazeteci etiğinden saptığı için gözden düşmesine dek Lehrer’in Imagine: How Creativity Works isimli çalışması, en çok satanlar listesindeki yerini uzun süre korudu. Sebastian Seung’un beynin içerdiği nöronları ve sinir yollarını gösteren ve “Konektum” olarak adlandırılan şemayla ilgili TED konferanslarını izleyenlerin sayısı, beş yüz bini geçti. Hatta Thomas Nagel (Mind and Cosmos) ile Alfred R. Mele (Effective Inventions) gibi akademide görevli profesörler, bu çalışmalarla ilgili eleştiriler kaleme aldılar. Süreç içerisinde sinirbilim, beşerî bilimler alanını ele geçirdi.

Ne yani, birileri de Lehrer gibi öne çıkıp ona farklı sorular sormasın mı? Örneğin bilim felsefecisi Alex Rosenberg’in dediği gibi biz, leptonların ve bozonların süzülmesinin birer sonucu muyuz? Biz, fizik kanunlarına itaat eden basit birer madde miyiz? Duygu dünyamızda E. T. A. Hoffmann’ın Kum Adam isimli eserinde herkesçe aşağılanan, baştan çıkartıcı bulduğu Olympia ismindeki bir saat mekanizmasına meftun olan âşıktan daha iyi bir durumda olduğumuzu kim söyleyebilir?

Yüzlerce yıl geçip gitti. Onca zaman içerisinde bir olduğumuz ruh eşlerimiz, sadece et, kablo ve kimyasal bileşiminden mi ibaretlerdi? Manti Te’o isimli futbolcunun elektronik ortamda âşık olduğu kıza ne diyeceğiz?

Fikirlerimizi gen benzeri “memler” olarak mı anlamak gerek? Bu memleri hakikat değil de ortama ayak uyduran “seçilim değeri” olarak mı ele alacağız? Toplumsal davranışlarımızı belirli genlerle ilişkilendirmek suretiyle mi anlayacağız? Her şeyi bencillik geni, şiddet geni, fedakârlık geni, merhamet geni, aşk geni gibi genlerle birlikte mi ele alacağız?

Asıl sorulması gereken önemli soru ise şu: Sinirbilimciler, tüm bu hususlarda ister doğruyu söylesinler isterse söylemesinler, bunların doğru olduğuna inanmak, ne tür toplumsal ve politik sonuçlara yol açacak?

Devamında da şu sorulmalı: “Bilimi popülerleştiren provokatörler kimlerin çıkarına hizmet ediyorlar?” Bu insanlar, bizim tek dertlerinin bilginin kökleşmesi, yerleşikleşmesi olduğuna inanmamızı istiyorlar. Bense bu kişilerin kandırılmadıklarını, önermelerinin şüpheli olduklarını, ortalığa yaydıkları yanılgıların beslediği politik kültürünse içler acısı olduğunu söylüyorum. “İçler acısı” tabirini bilerek kullanıyorum, çünkü artık bu kültürün “tehlikeli” olduğunu söylemenin vakti çoktan geçti. O, zaten burada ve epey derin köklere sahip.

Güvenle ifade edebileceğimiz bir gerçek de şu: Söz konusu fikirlerin hiçbiri yeni değil. Bakmayın, bilimsel bilginin son hâline sahip olduklarına dair reklâm cümleleri dizip durduklarına. Hakikat şu ki modern bilim kültürünün ortaya attığı temel önermeler, esasen Aydınlanma’nın ideolojik bagajına aittir.

O ünlü Romantizmin Kökleri (1964) isimli çalışmasında Isaiah Berlin, bu ideolojiyi şu şekilde ortaya koyuyor:

“Bahsi edilen görüşe göre her şeyin bir tabiatı vardır, eğer bu tabiatı bilirseniz, bu tabiatla ilişkinizi de bilir, kâinatı meydana getiren her şey arasındaki ilişkileri anlarsınız, böylelikle kendinizle ilgili gerçekleri ve hedeflerinizi de idrak edersiniz. Bu konuda tam bir uzlaşma söz konusu değilse de ortada böylesi bir bilgi vardır ve bu bilgi, tüm Batı geleneğinin temelini teşkil eder. Bu görüşe göre biz, sırlı bir hazinenin içine girip oradaki parçaları birbirine uydurmalı, yapbozu bir biçimde tamamlamalıyız.

Bu görüşün özünü, teslim olmamız gereken gerçekler bulunduğu fikri oluşturur. Bilim teslimiyettir, bilime ise eşyanın tabiatı, olanın titizlikle ele alınması, olgulardan sapmama iradesi, idrak, bilgi ve uyum yön verir.”[1]

O ünlü kısa hikâyesi “Yeraltından Notlar”da (1864), Berlin’den tam yüz yıl önce kaleme alınmış o çalışmada karşımıza çıkan, Dostoyevski’nin tarif ettiği kindar yeraltı adamı için bu tespitlerde hiç de şaşılacak bir şey yoktur:

“İşte o zaman insanın isteye isteye yanılmaktan vazgeçeceğine, iradesinin normal çıkarlarına zıt hareketler yapmasına ister istemez engel olacağına da inanıyorsunuz. Dahası, ilmin insana ancak o zaman pek çok şey öğreteceğini (bu kadarı bence lüks ya, neyse), örneğin insanın gerçekte iradesi, kaprisleri olmayan bir piyano tuşu, org içindeki bir cıvata kadar değer taşıdığını, dünyadaki her şeyin insanın davranışlarına, şahsi isteklerine göre değil, tabiat kanunlarına uyarak, kendiliğinden meydana geldiğini öğreneceğini söyleyeceksiniz. Şu hâlde bütün mesele, bu tabiat kanunlarını keşfetmekte; artık ondan sonra hiçbir insan hareketlerinin sorumluluğunu taşımaz, hayat onun için kolaylaşır. Bütün insan davranışları, bu kanunlara göre 108.000’lik logaritma cetveli gibi matematik olarak hesaplanıp tanzim edilir; daha da iyisi, zamanımızın ansiklopedik lügatlerine benzeyen faydalı yayınlar çıkarılır, içinde her şey öyle bir kesinlik ve düzenle hesaplanıp açıklanır ki, dünyadan suçun da, maceranın da adı silinir.”[2]

Kanaatimce sinirbilim savunucuları, “Yeni Ateistler” olarak adlandırılan kesimle aynı mesajı veriyorlar. Bence bu iki kesim birlikte ele alınmalı. Zira Yeni Ateistler, tıpkı sinirbilimciler gibi, bilim adına konuşuyorlar ve her iki taraf da “teslim olun!” mesajı veriyor. İki kesim de bilim ve aklın üstünlüğünü herkesin kabul etmesi gerektiğini söylüyor. Üstelik bu talimat, sadece Hristiyanlara değil, bilimin tarihsel düşmanı olarak görülen sanata, felsefeye ve beşerî bilimlere de iletiliyor.

O talimatta şu söyleniyor: “İnsan aklı ve insan denilen varlık, ne İrade denilen bir şeyin, ne vahyin, ne ilham perilerinin veya cinlerin eşlik ettiği bir ortaklaşma meclisinin neticesidir, hiçbiri bir dahiliğin eseri değildir. Sebep olarak ortaya atılan her şey şüphelidir, şairlerin zayıf fikirlerle yoğrulmuş dinlerinin ürünüdür.”

Bu anlayışa göre insan aklı, etten, nöronlardan ve kimyasallardan oluşan bir makinedir. Yeterince para ve hesaplama becerisiyle beyin denilen yapboz tamamlanacak, biz ne olduğumuzu ve nasıl hareket etmemiz gerektiğini bileceğiz.

Başkan Obama’nın kısa süre önce beynin haritasının çıkartılması amacıyla milyarlarca dolar paranın harcanacağını açıklaması, yakın gelecekte bu bahsini ettiğimiz anlatının daha da güçleneceğini ortaya koyuyor (Zaten o kadar para da beynin haritasından gayrı başka bir şey için devreye sokulmazdı.)

Görebildiğimiz kadarıyla beynin haritasının çıkartılabileceği fikri, bilimi geri dönülmez bir yola sokmuş. Birçoklarının da dile getirdiği biçimiyle, bir sonraki genom projesi, bu haritalandırma çalışması üzerine kurulu olacak. Bugün olduğu gibi yarın da konuyla ilgili olarak kimi bilim insanlarından gelen eleştiriler bir bir savuşturulacak.

Örneğin Emory Üniversitesi’nde nöroloji profesörü olarak çalışan Donald G. Stein şu yorumu yapıyor:

“Benim kanaatimce bu haritalandırma projesinin dayandığı bilimsel paradigma, en iyi hâliyle demode, en kötü hâliyle yanlış. Beyin fonksiyonlarını temsil eden istikrarlı nöral yolları gösteren bir yol haritası çıkartma girişimi, nafile bir uğraştır.”[3]

Profesör Stein’ın dile getirdiği şüphe, para kopartma telâşı içerisinde silinip gidecek, buna kimse şaşırmasın. Beni asıl şaşırtansa Stein’ın kendi fikri konusunda gerekli meşruiyeti sağlayacak bakış açısını bulamamış olması. Neticede onu kim suçlayabilir? Bilimde kariyer basamaklarını tırmanmanızı sağlayan paradır.

Stein’ın yorumunda asıl ilginç olan, onun onca parayı böylesine hayalperest ürünü bir girişime akıtılmasını isteyen aklı sorgulaması değil, Aydınlanma’nın gerçeklikle ilgili olarak anlattığı ve gerçekliği devasa bir yapboz olarak gören yaklaşımını sorguluyor olmasıdır. Stein’ın da dediği gibi burada paradigmanın kendisi yanlıştır!

Asıl mesele, Aydınlanma’nın anlattığı bu hikâyeye kimlerin inanmaya devam ettiğini, o hikâyeyi tekrar tekrar kimlerin anlattığını bilmektir. “Bilim”in düşündüğü de bu mudur? Yoksa bu düşünce tümüyle popüler bilime mi aittir? Bilimin belirli toplumsal ve politik ajandalara sahip kişilerce suiistimal edildiğini söyleyebilir miyiz?

Kanaatimce bu üç tespit de doğrudur. Tarihsel planda birçok bilim insanı, bu yapboz meselesine kalben iman etmiştir, (kuantum mekaniğinin dile getirdiği “belirsizlikler”e rağmen) hâlen daha bu şekilde düşünmektedirler. Bu, popüler bilime ve bilim gazeteciliğine ait bir varsayımdır. Esasen bu yaklaşım üzerinden insanlığın en önemli gayretlerinden biri olan bilimin sahip olduğu gerçek değer, bir biçimde suiistimal edilmektedir. Özünde burada mevzubahis olan şey, ideoloji olarak bilimdir (bunu, birçoklarının dile getirdiği biçimiyle, “bilimcilik” olarak da adlandırmak mümkündür.)

Ne yazık ki bilimcilik, o üzerine kurulduğu rahat koltuğa, hâlen daha kapitalizm olarak adlandırdığımız, toplumsal disiplin, ekonomik sömürü, çevresel yıkım ve endüstriyel militarizm üzerine kurulu ideoloji içerisinde kavuşma imkânı bulabiliyor.

Bir de şu soruyu sormak gerekiyor: Batı kültürü, en azından bu kültürün anlamlı bir kısmı, kendisini bilim ideolojisinin dayandığı yanılgılardan kendisini ne ölçüde kurtarabilir, insan olmanın anlamına dair alternatif bir anlatı dile getirmek için gerekli kaynakları nasıl bulabilir?

Bence bu kaynakların önemli bir kısmı, bugüne dek pek idrak edilmemiş olan, Romantizme ait gelenekte bulunabilir. Bilimin dünyayı yapboz olarak gören anlayışına ilk itiraz eden, farklı fikirleri içeren bir hareket olarak Romantizm, bu itirazını doğa ve insanlıkla ilgili geliştirdiği, genel eğilimle çelişen görüşü üzerinden gerçekleştirir. Dayandığı temelleri bugün artık bilen yoktur.

Romantik gelenek, bilimin ve rasyonalizmin istifade ettiği, kamuoyu önüne çıkma imkânlarının hiçbirisine sahip olamamıştır. Örneğin onun, Washington Anıtı önünde yirmi bin ateistin Richard Dawkins önderliğinde gerçekleştirdiği Akıl Yürüyüşü’ne denk bir eylemi örgütlemesi mümkün değildir.

Bu noktada bugün bize söyleyebilecekleri sözleri işitebilmek adına, sanatçılardan, felsefecilerden ve tabii ki toplumsal devrimcilerden oluşan o kıymetli hareketi kısmen de olsa hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. Umarım, bu insanların sesini herkes işitir.

Güzel Yemek Nedir?

Önce bir hikâye anlatalım.

Bir Hristiyan ve bir bilim insanı yürüyüşe çıkmışlar. Yürüyüş boyunca ormanda sürekli “evrim, tasarım, evrim, tasarım” sesleri yankılanmış. Tıpkı reklâmlarda olduğu gibi “doyurucu değil pek” veya “tadı harika” gibi laflar havada uçuşmuş.

Bu ikili, yolda Gustav Mahler’e rastlamış. Hristiyan ile bilim insanının karşısına dikilen Mahler onlara, “bu dünyanın, bu dağların, ağaçların kökeni konusunda tartışmaya ne hacet” demiş. Sonra elini kaldırıp, sanki bir orkestraya çalması için gerekli işareti verircesine, bir hareket yapmış. Ardından da “tüm bunları besteleyen benim zaten” demiş.

Hristiyan ile bilim insanı “bu adam ne yapıyor böyle?” dercesine birbirlerine bakmış, ama sonra Mahler’in işaret ettiği yere çevirmişler yüzlerini. Mahler o sırada, “Hey baksanıza! Şu an bir ormandayız” demiş.

Bu bir şeyleri keşfetme anı kısa sürmüş. Tekrar birbirlerine düşmanca bakıp, cepheye uygun adım giden asker gibi yürümeye başlamışlar. Arkalarında kalan orman, meltemin savurup attığı sis gibi dağılıp gitmiş. Dine bağlı olan adam ile bilime bağlı olan adam havada asılı kalmış, ama bunu hiç mi hiç fark etmemiş.

Tanrı Yanılgısı isimli kitabında Richard Dawkins de kendince bir hikâye anlatıyor. Bir vakitler Jim Watson’la, “İnsan Genomu Projesi’ni kuran dahi ile” yaptığı bir sohbetten bahsediyor.

“Watson’la Cambridge Üniversitesi’nde yaptığı söyleşide Francis Crick gibi kendisinin de bilimle din arasında çelişki gördüğünü, ama bazı isimlerin bu görüşe itiraz ettiklerini, bunların bilimin her şeyin nasıl işlediğiyle, dininse tüm bu şeylerin ne için olduğuyla ilgilendiğini iddia ettiklerini söyledim. Watson bana, ‘ben insanın bir amacı olduğuna, bir şey için varolduğuna inanmıyorum. Biz, basit manada evrim sürecinin birer ürünüyüz. Bir amaç olmadığını düşündüğüne göre hayatın bayağı sıkıcı olmalı’ diyebilirsin. Ama sonuçta öğleyin oturup güzel bir yemek yiyorum” diye cevap verdi. Sonra birlikte güzel bir yemek yedik.”[4]

Ben, işte tam bu noktada “güzel yemek nedir?” ve “bir ‘ürün’ neden sadece kendisiyle ilgili olsun?” sorularını soruyorum.

Güzel yemekle kötü yemek arasındaki fark nedir mesela? Bu, bilimin hakkında laf edebileceği bir konu mudur? Yoksa burada yediklerimiz arasında bir rekabetten mi söz ediliyor, “ben güvercin yavrusu yedim, sen jambon” mu deniliyor? Veya mesele, güzel yemek-kötü yemek arasındaki farkı ortaya koyup bilim insanından daha fazlası, bir üründen daha fazlası olduğunu ortaya koymak mıdır? Güzel yemekten veya kötü yemekten söz ediyorsak “yemek pişirme sanatı”nın ne olduğunu bilmemiz gerekmez mi? Peki nedir bu sanat? Ne ölçüde bilimin dışındadır?

Watson ve Dawkins, dindarlarda gelişen basit kimi kaygıları seyre dalıp zevklenmeye ve kendilerini tatmin etmeye çalışıyor.[5] Ama bu iki isim, bu zevklenmenin ve kendini tatmin etmenin aynı zamanda düşüncesizlik olduğunun farkında değil.

Peki tam olarak ne diyorlar? Diyorlar ki “yarın güzel bir yemek ye, zaten amaçsız yere geberip gideceğiz.” “Anı yaşa”dan başka bir şey söylemiyorlar aslında. Kâinatın yazgısı hakkında bilimin yaptığı tüm o “sıkıcı” keşiflerden ve evrim teorisinden edinilen ahlakî hüküm bu mu yani?

Dawkins, benzer bir düşüncesizliği yaydığı için suçlu. Çünkü beyimiz, bize şundan fazlasını söylemiyor: “Doğal seleksiyon, hayatı ilk çağlardaki basitlikten bugün bizi büyüleyen karmakarışık, güzel ve apaçık ortada olan tasarımın baş döndürücü zirvesine taşıdı.”[6]

Bilim yazılarında, bilhassa kozmostan bahsedenlerinde, Dawkins karşımıza hep bu türden anlamsız bir biçimde coşkulu ifadelerle çıkıyor. Peki bu coşku, sinirlerden kaynaklanan bir hata mı?

Bilim yazarları tutarlı olmalı, dolayısıyla çıkıp “O mu? Kartal Nebulası o. Özel bir yanı yok. Milyarlarca nebula var. Bazıları sanki daha fazla yıldıza ihtiyacımız varmış gibi, kalkıp yıldız meydana getiriyorlar. Biz sadece görebildiklerimizi görüyoruz. Büyüleyici mi? Ne demek istiyorsun, anlamıyorum. Alt tarafı nebula işte” demeli. Her şeyin basit bir ürün olduğuna dair önermelerine göre konuşmalı.

Dawkins’teki coşkuyu hadi diyelim ciddiye aldık, bu noktada en azından “zirveye taşıdı ne demek?” diye sormak gerekiyor. Yazar, insan olmanın ilkel birer trilobit veya dinozor olmaktan daha iyi olduğunu mu düşünüyor yoksa? İyi ama neden? “Karmaşık bir yapıya sahip olmak” neden iyi bir şey olsun ki? Kalkıp “evrim, hakikat olmanın yanında güzel de” diyor, peki ama “güzellik” ne demek?

Popüler bilim kitapları kaleme alan yazarlara göre kâinatın ihtişamı karşısında büyülenmek, doğal bir durum. Örneğin Stephen Hawking, Büyük Tasarım isimli çalışmasının sonunda şunu söylüyor: “Mantığa ait soyut değerlendirmelerin, gördüğümüz onca şaşırtıcı şeyle yüklü olan kâinata dair öngörülerde bulunan ve onu tarif eden özel bir teoriye yol açması, gerçek bir mucizedir.”[7] Hadi diyelim “mucize” kelimesini öylesine kullandı, “şaşırtıcı” ifadesine ne demeli? Bizi ne şaşırtıyor? Hawking’in kâinatın kökenini ve daha birçok şeyi açıkladığı iddiasında bulunduğu M-teorisi ile şaşırmanın ne alakası var?

Büyülenme, şaşırma gibi ifadelerin bilim pratiğiyle bir alakası yok. Bu pasajın bilimsel yöntemle ilişkisi bulunmuyor. Hawking, fiiliyatta belirli bir estetik önerme gereği duymadan, duygu içermeyen estetik ifadelere başvuruyor.

Meselenin özü şu: Bilimin sorumluluğunu üstlenmeyi reddettiği, hâlen kullanımda olan bilim dışı bir değerler sistemi var ve bu, herkesçe kabul görüyor. Gelgelelim bilim, böylesi bir sistemin varlığından haberdar değil veya belki de o, kendisindeki dogmatikliğin yol açtığı uyku hâlinin kesintiye uğramasını istemiyor.

Dawkins, yazılarında bu türden bilim dışı değerler konusunda paleontolog Stephen Jay Gould’un sunduğu açıklamayı eleştiriyor. Gould, Sonsuza Dek isimli kitabında bilim ve dinin “çakışmayan iki ayrı öğreti” olduğunu, her birinin kendi sahasının bulunduğunu söylüyor. Buna göre bilim, her şeyin nasıl işlediğiyle, dinse her şeyin nihai anlamı ile ilgili. Ama Gould, bu iki öğretinin yanında bir de sanattan söz ediyor. “Bu iki öğreti çakışmadığı gibi tüm soruşturma faaliyetlerini içermiyor da (bu noktada sanat alanı ve güzelliğin anlamı üzerinde durmak gerekiyor.)”[8] Dawkins dine asla ihtiyaç duymuyorken, Gould sanat ve güzelliğin insanın biriktirdiği bilginin parçası olduğunu, ama bu bilgi birikiminin gözle görülemediğini söylüyor.

Dawkins “güzellik” üzerine düşünülmesine karşı çıkıyor, ama nedense mutlu mesut bir hâlde kendisine güven veren aurasından bahsedip duruyor. Ona kendi aldığı konumu hatırlatıp “insanın evrim sürecinin basit bir ürünü” olduğuna ilişkin tezini hatırlattığımızda ise Dawkins, bu ürünün herhangi bir şey karşısında neden şaşırması veya neden büyülenmesi gerektiğini açıklamıyor, açıklamadığı gibi hemen öfkeleniyor. Üstelik Dawkins, bu konuda yalnız da değil.

Bu noktada Carl Sagan’ın Kozmos isimli, gayet duygu yüklü bir performans sergilediği ustalık eserini hatırlayalım. Sagan’ın çok konuştuğu bir bölümde dile getirdiği cümleyi Dawkins de alıntılıyor. Orada Sagan şunu söylüyor. “Sevdalanmışsanız, bunu tüm dünyaya söylemek istersiniz. Mecnun Dünya: Karanlıktaki Kandil Olarak Bilim isimli bu kitap, benim kişisel açıklamam, orada tüm ömrüm boyunca bilime olan sevdamı ortaya koydum.”

Aslında Sagan’ın kısmi amacı, bize kozmosla kurduğu estetik, hatta manevi ilişkiyi öğretmek değil mi? Sagan için kâinat, basit bir ifadeyle, bir üründen daha fazlasını mı ifade ediyor? Bu estetik eğitimi olmaksızın Hegel gibi kalkıp “yıldız mı, şu gökyüzünde ışıl ışıl parıldayan mikroplardan mı söz ediyorsunuz yoksa?” der miyiz demez miyiz?[9]

Peki o zaman bu şaşırmak da neyin nesi? Savaş kazanmış bir generaldeki kibirle ve soğukkanlılıkla konuşan Dawkins, bu tür soruları sorma zahmetine hiç girmiyor. “Biz kazanıyoruz” diyor. “Şaşırıyoruz, büyüleniyoruz, istediğimiz şekilde duygulanıyoruz ama bunun sebeplerini asla açıklama gereği duymuyoruz” diyor. Çünkü onun için tek önemli şey, dillendirdiği gerçekleri inkâr edenleri aptal ilân edebilmek.[10]

O, pekâlâ kozmos karşısında huşuya kapılabiliyor, bu tür ifadelerin ardından “neyi kastettiğimi anlıyorsunuz” diyor. Bu bakış açısının en berbat hâline Büyük Patlama isimli kitabın yazarı Simon Singh’de rastlıyoruz: “Güzellik” diyor Singh, “hangi bağlam içinde ele alınırsa alınsın tarifi zor bir meseledir, ama onu gördüğümüz vakit onu hepimiz tanırız.”[11] Galiba Singh, burada pornodan söz ediyor!

Richard Feynman, bu meseleyi Altı Basit Makale isimli çalışmasının bir dipnotunda ele alıyor:

“Şairler bilimin yıldızlardaki güzelliği alıp götürdüğünü söylüyorlar, çünkü bilim, yıldızların sadece gaz atomlarından oluşan topaklar olduğundan bahsediyor. Hiçbir olgu ve nesne, sadece bilimin söylediği şeyden ibaret değil ki. Ben yıldızları çölde bir gece karanlığında gördüğüm vakit onları hissediyorum. Gördüğüm şey az mı çok mu? Semadaki genişlik hayal gücümü ele geçiriyor. Işıl ışıl yanan bir atlıkarınca, bir milyon yıllık ışığıyla dönüp duruyor. Hakikat, geçmişin tüm sanatçılarının hayal ettiklerinden daha muhteşem bir şeydir.”[12]

Doğrusunu söylemek gerekirse Feynman, geçmişin sanatçılarının hayal ettikleri hakkında bir şeyler bildiği konusunda bana pek güven vermiyor. Ama öte yandan bugüne dek bilim insanlarının bilmedikleri şeyleri bilmediği için o “geçmiş”i suçlamak, haksızlık. Neticede o sanatçılar, yıldızların neyden meydana geldiğini ve nasıl ışık saçtığını bilmiyorlardı. Ayrıca yazarımızın bahsini ettiği “hayal gücü”, “hissetmek” ve “muhteşem” gibi kelimeler ne anlama geliyor? Feynman, aslında kendisi gibi okurlarının da bir şeyler bildiğini düşünüyor ama ben, onun hiç incelemeye tabi tutulmamış beylik laflar sıraladığını düşünüyorum.

“Hissetmek” ifadesini Rousseau ve Romantikler gibi kullanıyor, ama bir yandan da onu bilimsel rasyonalitenin karşısına çıkartıyor. Feynman, kendisine fazla güvenen, iddiacı bir isim, ne var ki o, konuştuğu şeyler hakkında hiçbir şey bilmiyor.

Romantizm akımına mensup isimlerden biri olan Morse Peckham, “muhteşem” türünden ifadeler hakkında şunları söylüyor:

“Bu tür kelimeleri kullanan kültürlü kesimin üyeleri, böylelikle kelimelerin anlamını idrak edip etmedikleri üzerinde durmadan, kendilerini zerre zorlamadan, anlama konusunda duygu temelli bir tecrübeye sahip oluyorlar. Bu kelimeler yüksek kültüre sahip grupların taptıkları birer totem. Masonik Tapınakçılarda karşımıza çıkan işaretlere denk şeyler.”[13]

Bence burada tüm kanıtları ciddiye alamamak gibi bir hata söz konusu. Dawkins’i de dâhil edecek olursak, tüm bilim insanları, her türden keşif karşısında gözleri yaşarıyor. Benim gözlerimse onların keşifleri karşında doluyor. Güçlü bir duygunun açığa çıkmasını sağlayan fotoğrafların tümüyle suni yoldan renklendirilmesinden ibaret, hayali şeyler olmasına karşın, Hubble teleskopundan gelen görüntülere bakıp bir şeyler hissetmeyen insan var mıdır?[14]

Dawkins’in ve bilimin bu şaşkınlık hâlini hiç merak etmiyor olmaları, büyük bir eksikliktir. İkisi de bu duygunun ve halktaki karşılığının istatistiksel açıdan doğrulanması gerektiğini söylüyorlar. Aynı ispatın incelenen her şey için gerekli olduğunu iddia ediyorlar. Kozmos karşısında duyulan şaşkınlık gözlemle sınanamaz, ispatlanamaz, kendisi dışında başka bir şey üzerinden ona dair bir öngörüde bulunulamaz. Bilime göre güzellik, sadece totolojiden, dogmadan ibarettir. Dogma ise şunu söyler: “Bilimin yaptığı keşiflerle ve o keşiflerdeki güzellik karşısında herkes hayrete düşer.”

Gökevine giden anaokulu çocuklarına öğretilen de bu değil midir? Orada gördükleri şeyin güneş sistemi olduğu söylenir, doğal olarak çocuklar, o sistemi görünce duygusal ve güzellik anlayışı üzerine kurulu bir tepki geliştirirler. Gezegenler hakkında sorular sorarlar, ama bir yandan da onlara şaşırırlar. Siz de kâinatın güzelliğini göremediğinizde yetişkinler sizi illaki ayıplayacaktır.

Bilim, aşina olduğu, dine ait olmasa da tümüyle bilim dışı olan estetik değerler sistemi içerisinde faaliyet yürütür ve sanki olgular dışında her şeye karşı körleşmiş gibidir. Daha kötüsü de bilimin gençlere ve yetişkinlere sunduğu eğitimin, şu tür bir anlayış üzerine kurulu olmasıdır: “Üsttekilere, bilim insanlarına boyun eğ. Onlar kozmos ‘güzel’ diyorsa güzeldir.”

Bu noktada ufak bir felsefi soruşturmanın işe yarayacağı, bir miktar estetiğin faydası olacağı düşünülür ama bu, yanılgıdan ibarettir. Çünkü bilim için Tanrı’dan daha ölü bir şey varsa o da felsefenin ta kendisidir.

Stephen Hawking’in Büyük Tasarım isimli kitabında dediği gibi:

“Bunlar eskiden beri felsefenin sorduğu sorulardı, oysa felsefe ölmüştür. Felsefe, bilimdeki, özellikle fizikteki gelişmelere ayak uyduramadı. Bilgi için verilen mücadelede keşifler denilen meşale, bugün bilim insanlarının elinde.”[15]

Şaşırtıcı biçimde, haber kanalları Hawking’in Tanrı’yı inkâr ettiğiyle ilgili haberi parlattı, ama felsefenin öldüğüne dair iddiasına dair tek bir yorum yapmadı. Sanki dünya hep bir ağızdan, “evet biz de biliyoruz öldüğünü” dedi. Neticede zaten bu yavaşlıkla felsefeciler başka bir kaderle de yüzleşemezlerdi.

Hawking aslında, Lawrence Krauss ile Alex Rosenberg’in “felsefe öldü” diyen, ama ortalığı bu konuda velveleye veren yaklaşımlarına kıyasla daha makul bir şeyler söylüyor. Atlantic dergisinden Ross Anderson’a verdiği mülâkatta (23 Nisan 2012) Krauss, daha önce dillendirdiği “felsefenin iki bin yıldır ilerlemediğine” ilişkin iddiasını yineliyor ve şunları ekliyor:

“Ne yazık ki felsefe, bana Woody Allen şu eski esprisini anımsatıyor: Jimnastiği jimnastik yapamayanlar öğretiyor, öğretme kabiliyeti olmayanlarsa jimnastik öğretiyorlar. Felsefenin en berbat kısmını ise bilim felsefesi oluşturuyor. Bugün bilim felsefecilerinin kitaplarını sadece bilim felsefecileri okuyor. Dolayısıyla bilim felsefesinin ne tür gerekçeler sunduğunu kimse anlamıyor. Bence bu gerilimin sebebi, felsefe sahasındaki insanların kendilerini tehdit altındaymış gibi hissetmeleri. Bu tehdit de bilimin ilerlemesi karşısında felsefenin hiç ilerlemiyor oluşuyla alakalı.”

Krauss’un küçümsediği bilim felsefecilerinden biri olan Rosenberg ise daha ağır laflar ediyor:

“Beşerî bilimler basit bir semptom, birer gösterge olmanın dışında asla ciddiye almamamız gereken bir olgu. Beşerî bilimler, bizim eğlenmemiz, keyiflenmemiz, psikolojik açıdan kendimizi tatmin etmemiz için ciddiye almamız gereken bir şey. Onu bilgi kaynağı veya irfan yuvası olarak kimse görmesin.”[16]

Semptom mu? Rosenberg neyin semptomundan bahsediyor? “Psikolojik tatmin” ne demek? Dawkins’in dediğini daha kaba bir biçimde ifade ediyor aslında. Bir yerde Michel Foucault ve Roland Barthes’a dair yorumda bulunuyor ve bu isimlerin “Fransızca sevdalılarının putları” olduğunu söylüyor.[17]

Dawkins ise Foucault’ya dair hiçbir şey bilmiyor. Bu bilim yazarlarındaki bilim tarihi bilgileri, Bertrand Russell ile sınırlı. Bu insanların dile getirdikleri yorumlar, aydın düşmanlarındaki önyargıların basit birer ifadesi. Hepsi de yobazlığın bedenlenmiş hâli.

Asıl mesele, bilimin kendi yaptığı keşiflerin anlamını bilmiyor olmasıdır. Bilim, evrim sürecini tarif eder, ama o süreçle ilgili hükmü nasıl vermemiz gerektiğini bize söylemez. Yaşananların insanı mutlu edecek gerçekler olup olmadığı, sıkıcı mı yoksa büyüleyici mi olduğu konusunda tek laf etmez. Bilim tarihçisi John Gribbin’in kuantum fiziğiyle ilgili keşifler konusunda dile getirdiği biçimiyle, bu keşiflerin “hiçbir anlamı yoktur.”

Bu anlamda kuantum fiziği bize nicemlerden, kuantumlardan meydana gelen kâinat konusunda ne düşünmemiz gerektiğini söylemez. O, kâinat karşısında mutlu olup olmayacağımız, hayal kırıklığına uğrayıp uğramayacağımız konusunda konuşmaz. Bilim, başvurduğu yöntemlerin ortaya çıkarttığı ürünleri değerlendirmek için bir yol önermez. Gribbin’in ifadesiyle:

“İnsanlar tüm bunların gerçekte ne anlama geldiğini sorup duruyor, oysa bizim amacımız açısından pragmatik yaklaşımı benimseyip kuantum mekaniğinin deneylerle teyit edilen öngörülerde bulunma anlamında işe yaradığını söylemek bizim için kâfi, dolayısıyla kuantum mekaniğinin ne tür bir anlam ifade ettiğinin bir önemi yok.”[18]

Sonuç olarak, insanlar, bilimin ortaya koyduğu teorinin ne anlama geldiğini ısrarla sorguladığında bilim hemen totolojiye başvuruyor ve “Biz, muhakeme, deneyler ve araçlarla yaptığımız şeyi biliyoruz. Bundan daha fazlasını istiyorsanız, buyurun siz yapın, ama asla teoloji, felsefe ve sanat gibi bilimsel yöntemi ayaklar altına almayın” diyor. Burada tam da psikologların “çifte açmaz” dediği şey söz konusu: bilim, kendi bilgilerinin anlamını nasıl ortaya koyacağını bilmediğini kabul ediyor, ama öte yandan da diğer her türlü anlamlandırma çabasını da herkese men ediyor.

Peki öyle olsun. Bilim insanları bir salona doluşsunlar, oturup yedikleri yemeklerden konuşsunlar.

Dawkins gibi bir bilim insanı, felsefi ve estetik dünyasındaki düzensizlik sebebiyle belki bağışlanabilir, ama ünlü yoldaşı Christopher Hitchens’a asla hoşgörü gösterilmemelidir. Hitchens, emprisizmin ve aklın otoritesine başvurmasına karşın bilimle çelişen, akla hakaret eden her şeyi ağır bir dille eleştirir ve buradan da hiçbir şairin dahi kabul edemeyeceği bir şey söyler: “Doğamız, proteinler ve asitlerden oluşuyor.”

Esasında Hitchens bir bilim insanı değil, edebiyat eleştirmeni, gazeteci ve kamuya mal olmuş bir entelektüeldir. Dolayısıyla buradan, onun düşünce dünyasında sanata, edebiyata ve felsefeye dair belirli bir bakış açısının ön planda olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Ama meselemiz bu değil. Hitchens, dinin bilim ve akıl adına silinip atılmasını önerir. Bu cesur yeni dünyada edebiyatın görevi, İncil’i çöpe atmak ve “ebedi ahlaki meseleler”i inceleme fırsatı sunmaktır.

Hitchens’ın Tanrı Büyük Değildir: Din Her Şeyi Nasıl Zehirliyor isimli çalışması, fikri açıdan utanç verici bir kitaptır. Fikri açıdan utanç verici olmaksa bildiklerinden, daha doğrusu bilmek zorunda olduklarından daha azını söylemek, söylediklerini gerçek gidişatı ve olguları yanlış ifadelerle dile getirmektir. Bu anlamda Hitchens’ın kendi ifadesiyle, bu kitap belirli bir “edep”ten yoksundur.[19]

Eğer ateist, bir icra kurulu başkanı gibi koltuğa kurulup yaratılışın dışında duran, emirler yayınlayan, bahtsız günahkârları cezalandıran, düşmanlarından intikam almaya çalışan, savaşlarda taraf tutan bir tanrıya inanmamaksa, Hitchens gibi ben de ateistim. Bu Tanrı ve onun riyakâr müritleri Rabelais, Molière, Voltaire, Thomas Paine ve bizde Mark Twain’den beri aydınlanmacı aklın kolay birer hedefi olageldiler.

Bu Tanrı ve bu tür dindarlar, elbette ki politik açıdan sorunludur. Üstelik Hitchens, bu nahoş gerçeği unutmamıza asla izin vermemektedir. Neticede bizde dindar sağ diye bir şey vardır ve uluslararası planda ise belirli bir güce sahip olan köktencilik tehlikeli ve ürkütücüdür, bu, bilhassa onunla birlikte yaşamak zorunda olanlar için üzücü bir gerçekliktir.

İlk yayınlandığından beri eleştirmenlerin de tespit ettiği üzere Hitchens’ın kitabı dini bir dizi suç hikâyesine indirgemektedir. Ancak süreç içerisinde dinî düşüncenin tüm gerçek hikâyesi yanında tarihsel çalışmalar ve metin incelemeleri, sanki hiç yokmuş gibi muamele görmektedir. Hitchens için Levant bölgesinin, Doğu Akdeniz’in Elenistik düşünceyi, Yahudi düşüncesini ve Maniheist düşünceyi kültürel açıdan harmanlamış olmasının bir önemi yoktur. O, Yahudiliğin Nietzsche’nin “kitlelere mal olmuş Platonculuk” olarak tarif ettiği bir dine dönüştürülmesini de önemsemez. Hitchens için Yeni Ahit’te yer alan, Yahudi öğretileri, gnostik öğretiler ve Paul’cü öğretiler arasında görülen teolojik çatlakların da bir değeri yoktur. Hitchens, ilk Hristiyanlık mezhebi olan Aryanizmin, liberal birlikçiliğin manevi kökeni olan bu akımın o etkileyici yolculuğunu da ciddiye almaz. (Bir Aryan ve Teslis karşıtı olan Newton, Trinity Koleji’nde daha fazla tutunamamıştır.)

Hitchens, Hristiyan düşüncesinin Alman idealizminindeki/romantizmdeki ve Amerikan aşkıncılığındaki arındırıcı maneviyata dönüşümünü de önemsemez. Tuhaf bir biçimde Hitchens için Kierkegaard, Dostoyevski, Karl Jaspers, Paul Tillich, Martin Buber gibi isimlerdeki varoluşçu Hristiyanlığa ve yakın döneme ait isimler olan Jacques Derrida ve Slavoj Žižek’te gördüğümüz, postyapısalcı düşünce içerisindeki dinî sapmayı da değerli bulmaz. (Oysa tüm bu felsefeciler, Žižek’in “Hristiyanlık’taki sapkın öz” dediği şeyi ararlar.)

Dolayısıyla Hitchens, bu düşünce ve maneviyat geleneklerini kabul etme fırsatını elinin tersiyle iter. Bir yerde İbrahim ve İshak’ın hikâyesinin “ürkütücü ve berbat” bir yanılsamadan ibaret “delice ve iç karartıcı” bir hikâye olduğunu söyleyen Hitchens, Kierkegaard’ın bu hikâyeyi, o karmaşık, şiirsel ve alabildiğine felsefi bir üslupla anlattığı Korku ve Titreme çalışmasından hiç bahsetmez. Bu sebeple Hitchens, her zaman karşımıza, o eleştirdiği köktencilere benzeyen ve metni olduğu gibi ele alan, motamot okuyan biri olarak çıkar.

New York Times’ın çok satanlar listesinde kendisine imtiyazlı bir yer edinmiş olan Hitchens ile ilgili bu eleştiriyi başka isimler de dile getirmektedir. Örneğin o kapsamlı bir analiz içeren makalesinde William J. Hamblin şu eleştiriyi dile getirmektedir:

“Mısır’dan hicret edilmesini ele alan Hitchens, dogmatik bir yaklaşım üzerinden bize şunları söylüyor: ‘Mısır’dan kimse kaçmadı, çölde kimse dolaşmadı. […] Vaat edilmiş topraklar fethedilmedi. Bunlar sonrasında uyduruldu. Bu hikâye, hiçbir Mısır kaynaklı tarih çalışmasında, ara bir not olarak bile aktarılmıyor. […] Musa ile ilgili tüm efsaneleri iç rahatlığıyla ve kolayca çöpe atmak mümkün.’ Hitchens, bu türden hikâyeleri kolayca çöpe atıyor, çünkü kutsal kitap üzerine kurulu geleneklerin tarihsel gerçekliğini ortaya koyan kanıtları yüzeysel de olsa inceleme başarısını bile gösteremiyor. Hitchens, bize göre okumaya Hoffmeier’in İsrail Mısır’da, Antik İsrail Sina’da mıydı? isimli çalışmasıyla başlamalı. Bu kitabın ilahiyat kitapları basan küçük bir Hristiyan yayınevi değil, gerici ve köktenci çizginin savunusu olmaktan uzak olan Oxford Üniversitesi tarafından yayımlandığını belirtmek gerek. Hitchens’ın ‘bu hikâyenin, hiçbir Mısır kaynaklı tarih çalışmasında ara bir not olarak bile aktarılmadığına’ dair iddiası, sırf polemik dâhilinde işe yarar diye edilmiş, bomboş bir laftır.”

Üniversitelere ait yayınevlerinin din savunusu içeren çalışmaları yayımlaması “yeni ateistler”in hiç dikkatini çeken bir husus değil. Dolayısıyla Dawkins ve Hitchens gibi isimler, Robert N. Bellah’nın İnsan Evriminde Din: Paleolotik Çağdan Eksen Çağına adını taşıyan çalışmasıyla hiç ilgilenmiyorlar.

Bu kitap, teorik (bilimsel) kültürün tek taraflı etkisi altında hareket eden Batı kültürünün eleştirisini içeriyor ve teorik olanın mitik olana bağlı oluşunu tarihsel düzlemde açıklıyor.

Linda Heuman, kitapla ilgili eleştiri yazısında şunları söylüyor:

“Bellah, hem aklın mutlak otoritesine yönelik o hiç sorgulamadığımız güveni boşa düşürüyor, hem de hakikatin başka türlerine yönelik güvenimizi artırıyor. […] İnsanın gelişimiyle ilgili hikâye buradan kurulduğunda o bize, insanın ilkin bildiğini, sonra hikâye anlattığını, ardından analize dayalı düşünceler ürettiğini söylüyor. Akıl ilk değil en son çıkıyor sahneye, o, kurulmuş olan ekibin en yeni üyesi; kaptan değil, oyunculardan biri.”

Hitchens, aslında en berbat tespitlerini “Doğu’nun dini” dediği şeyle ilgili olarak yapıyor. Bu noktada Hitchens, Hinduizmin ve Budizmin tüm türevlerini aynı çuvala atıyor. “Doğulu Çözüm Diye Bir Şey Yoktur” başlıklı bölümde Asya’daki tüm dinî gelenekleri ünlü, ama tehlikeli bir gurunun (Bagvan Sri Racniş) çevirdiği dolaplara ve Dalay Lama ile ilgili iftiralara indirgiyor.

Racniş’in inzivaya çekildiği evde gördüğü “ayakkabılar ve zihinler kapıda bırakılmalı” yazısından Budizmin aklı horgördüğü sonucuna ulaşıyor. Ama nedense Racniş’in Budist olmamasına hiç kafayı takmıyor, onun Hindu oluşu üzerinde hiç durmuyor.

Esasında Hitchens’ın Racnişçiliğe neden bu kadar öfkeli olduğunu bir tek Tanrı biliyor. Çünkü bu inanç, tam da dünyevi olana bakan Hitchens gibiler için imal edilmiş. Sannyasa hareketi, farklı mezhepleri bir araya getiriyor ve kapitalizmin, bilimin ve teknolojinin dogma karşısında üstün olduğunu söylüyor. Dindar bir köktenci olmak şöyle dursun, aslında Racniş farklı bir yolu takip ediyor. Kendi dinini sistemleştirmek adına Racnişçiliğin Kitabı diye bir kitap kaleme alan ve beş bin kopya basıp dağıtan Racniş’i Hintliler köktenci değil, burjuva olduğu için eleştiriyorlar. Sannyasa’nın asıl başarısı ise şaşırtıcı bir biçimde şirketlere benzer bir yapıya sahip bir işletme olabilmesi ile ilgili.

Hugh Urban’ın tespitiyle “Seksenlerde hareket, şirketlerden oluşan karmaşık bir ağ hâline geldi, dünya genelinde maneviyatçı ve seküler bir dizi şubeye sahip oldu, yogadan psikolojik danışmanlığa ve temizliğe kadar birçok hizmet alanında faaliyet yürüttü.”[20]

Budizm konusunda az çok bir şeyler bilenleri asıl rahatsız edense Hitchens’ın Budizmin felsefî gelenekler açısından sahip olduğu zenginliği kabule yanaşmıyor oluşu. Örneğin önemli metinlerden olan Kalp Sutrası ve bu kitabı yorumlayanlar, Batı’nın ancak Spinoza ile birlikte başardığı, metafizikle etiği fikri derinlikle birleştirme çabası içerisindedirler. Zaten Hitchens da Budizmin köktencilikle ortak noktasının pek bulunmadığını, onun etikle ilgili derin düşünceden ibaret olduğunu kabul ediyor: “Tüm bunlara din değil de ahlak sistemleri veya hayat felsefeleri olarak yaklaşmak mümkündür.”[21] Ama Hitchens, Bir Budist Ateistin İtirafları isimli kitabın yazarı Stephen Batchelor gibi âlimlerin savunduğu seküler Budizm hakkında da bir şeyler öğrenme zahmetine girmiyor.

Dawkins ve Hitchens, bu tür bir şikâyeti muhakkak ki sıklıkla işitmiştir. Tanrı Yanılgısı isimli kitabının karton kapaklı baskısına yazdığı önsözde Dawkins, kendisini şunu söyleyerek savunuyor: “Bugün dünya dinlerine köktenci görüşler hâkimdir, dolayısıyla ben, bu dinleri sorun olarak gördüğüm için haklıyım.” Ama bu sözünü hiçbir şekilde gerekçelendirmiyor. Üstelik Dawkins bu sözleri, ortalık yerde liberal Hristiyanlar, hatta Obama ve Carter gibi liberal evanjelikler varken, Michael Lerner’ın Maneviyatçı İlericiler Ağı dinlerarası bir yapı olarak belirli bir yere sahipken, liberal, hatta radikal Yahudiler herkesin gözü önündeyken söylüyor.

Dawkins ve Hitchens iki önemli hususun üzerinden atlıyor. İlki olarak bu ikili, kendilerini eleştiren isimlerin sadece akademik ve teorik sınırlarından bahsetmediklerini, onlardaki yanlışlara da işaret ettiklerini görmüyor. Bunlar, bilgili veya dikkatli bir eleştirmenin yapmayacağı yanlışlar. İkinci husus daha da önemli: Bu yazarlar, köktenciliğin gerçek kusurlarını düzeltme noktasında dinî düşüncedeki özgürlükçü veya felsefi geleneğin oynayacağı rolü görmezden geliyorlar.

Dawkins ve Hitchens gibi isimler, özelde rasyonalizmin ve bilimin iddialarıyla kendilerini sınırladıkları için Marx’ın çalışmalarından etkilenmiş olan Paolo Freire ve kurtuluş teolojisinin önemini anlamıyorlar. Son elli yıl içerisinde papalığın kaleme aldığı genelgeler bile kapitalizmin yoksullara yönelik zulmünü eleştiriyorlar ve üstelik bu eleştirileri Marksist Hitchens’a kıyasla daha kesintisiz bir biçimde yapmışlar. Oysa Dawkins, bu ve benzeri olgular üzerinden kendi çalışmalarını eleştirenlerin eleştirilerini bile görmezden geliyor.[22]

Benim Hitchens’ta asıl üzerinde durduğum konu, ondaki dağınık, hatta eksik teoloji bilgisi değil. Hitchens, aynı zamanda kendi uzmanlık alanı olan Batı edebiyatı ve felsefesi alanında da sorumsuzca hareket eden bir isim. Hitchens’ın da kullandığı tabirle, ben de kendisine “dört temel itiraz” yöneltiyorum:

1. Hitchens, kendisinde de bir tür metafizik ve büyü üzerine kurulu bir düşünme pratiği olduğu gerçeğini kabul etmiyor.

2. Bu metafizikteki yıkıcılığı kabule yanaşmıyor.

3. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda maneviyatçı ve akıl karşıtı edebiyatın ve felsefenin katkılarını görmezden geliyor.

4. Kendisindeki düşünme pratiğinin de en nihayetinde belirli bir inancın somut ifadesi olduğunu görmüyor.

Söze Hitchens’taki metafizikle başlayalım. Kitabının önemli bir kısmını dinî metafizikteki aptallığı eleştirmeye ayırıyor, bu noktada bilhassa doğanın sıradan işleyişi dışında duran bir varlık olarak Tanrı anlayışını eleştiriyor. Ama öte yandan Hitchens da kendisine ait metafizik iddialarını sıralıyor. Ne var ki bu iddiaları belirli argümanlara dayandırma gereği duymuyor. Dinin karşısına Aydınlanma aklını çıkartıyor.

Peki Hitchens’a göre “akıl” nedir? Mantık kuralları mıdır? Bilimsel yöntem midir? Thomas Paine’in bahsini ettiği sağduyu mudur? Bunların hepsi midir?

Galiba Hitchens, herkesin aklın ne olduğunu zaten bildiğini düşünüyor ve aklın işlevi veya erdemleri konusunda bir açıklama sunma ihtiyacı duymuyor. Esasen bu yaklaşım, karşımızda bir ideolojinin durduğunu gösteriyor. Her ideolojist gibi Hitchens da kendi önermelerini inceleme fikrine ayak diriyor, çünkü incelerse otoritesinin sarsılacağını düşünüyor.

Hemen büyük bir hevesle başka başlığa geçen Hitchens, dinin akla yönelik hakaretleri meselesini ele alıyor, ama nedense aklın ne anlama geldiğini söylemiyor. Buradan anlıyoruz ki akıl, kılına zarar gelmemesi, kötü davranılmaması gereken bir şey. Bu aşamada yazarımız, akla saldırı ile Tanrı’ya saldırı arasındaki farkı siliyor.

Hitchens’ın ikinci metafizik iddiası vicdanla alakalı. O, din olmazsa ahlakın olmayacağını, vicdanın doğuştan olduğunu söyleyen teze karşı çıkıyor ve “insandaki ahlaklılık hâlinin dinden kaynaklanmadığını, bu hâlin dinden önce de varolduğunu” söylüyor.

Hitchens’ın saçmaladığını söylemek gerekiyor. Önce şunu sormak gerekiyor: Vicdan nedir? Ahlaklı şeyler düşündüğümüzde beyin taraması esnasında ekranda görünen ışık mıdır? “Doğuştan” ne demektir? Madem vicdan doğuştan, milattan önce 71’de Roma’dan Kapua’ya uzanan Appian Yolu’nda Krasus altı bin Spartaküsçüyü çarmıha gerdiğinde Romalılar, insanların yan yana dizildiği sahneyi neden bir sanat eseri olarak gördü, neden şehre dönen Krasus’u yüceltti? Romalılar, muzaffer komutanlarının yoluna çiçekler atarken sağduyularına ve düşüncelerine karşı mı geldiler? Bu insanlar kutlamalar sonrası vicdan azabı çekip gece uyuyamadılar mı? Yoksa Krasus, Romalılardaki üstün ırk olduklarına dair düşünceyi teyit mi ediyordu?

Bu bağlamda insanlık tarihinin gördüğü en yıkıcı toplumsal sistem olarak kapitalizmin ve kapitalist militarizmin büyük bir tutkuyla destek görüyor olmasını da mı vicdanî bir yönelim olarak değerlendireceğiz? Bazen bizdeki füzeler ara sıra çocukların üzerine düşüyor diye bu füzelere sahip olduğumuz için üzülecek miyiz? İleri teknoloji ürünü mühimmata sahibiz diye gururlanacak mıyız? “Savaş uçaklarıyla yapılan bu hava gösterisi başka şehirde yapılsın” dediğimizde bunu kaç kişi kabul eder? Bu tür bir laf ettiğinizde Amerika karşıtı diye damgalanırsınız. Genelde kitle, askerî gücü üstünlük göstergesi olarak ele almaya meyillidir.

Nihayetinde Hitchens, vicdan diye bir şeyin olduğuna dair o yüzeysel ifadeye bizzat kendi kitabıyla karşı çıkıyor. Ona göre din, “zehir”den başka bir şey değil. Hatta Hitchens, dinin insanları gaddarlaştırdığını iddia ediyor. Bu tespit, hepsi için geçerli mi peki?

Binlerce yıldır milyonlarca insan, iyi ve kötüye dair doğuştan edindiği anlayışa karşın inançlarını şevkle ve güçlü bir biçimde savundu. Demek ki kâfirleri, zındıkları, özgür düşünenleri öldürme pratiği, Yehova, Allah veya Kilise adına yapılmadığında da iyi bir vicdanın ameli olarak gerçekleşmiyor. Tepelerinde füzeler ve savaş uçakları uçmasaydı muhtemelen bir Taliban üyesi gece mışıl mışıl uyur, ertesi gün karşısına çıkan kişi iPod’dan müzik dinliyor diye onun kulağını kesmezdi.

Bence insanın doğuştan vicdanlı olduğunu söylemekle Tom Waits’in “Yoksulluk Dünyada Akan Bir Nehirdir” isimli şarkısında dediği gibi, “insanlığa dair söylenebilecek tek şey onda iyilikten eser bulunmadığıdır” demek arasında bir fark yok. Her iki iddia da önyargıdan başka bir şey değildir. Bu lafı Hitchens’a etseydik eğer, muhtemelen beyimizin suratı asılır, hemen tartışma pozisyonu alır, Karate Kid’deki “turna” hareketini çekerdi, Tom Waits ise sinsi bir surat ifadesiyle sırıtır, o hafif sarhoş konuşma tarzıyla “evet ya” derdi.

Wallace Stevens, bu tür laflar hakkında şunu söylüyor: “Dünya çirkin bir yerdir, insanlarsa üzgün. Nasıl istersen öyle olsun.” Stevens’a göre bir şeyin iyi ya da kötü olduğunu din, bilim, akıl veya Hitchens gibi Marksizm maskesi takmış yeni muhafazakârlar değil, şiir tayin etmelidir. En azından Stevens, bu konuda dürüst bir isimdir. En azından o, başkaları gibi, “benim iyi ve güzel anlayışımı beğenin, ona göre hareket edip şiddete ve çıkarlarınıza dayanan kültürünüzü geride bırakırsanız hayırlı olur” demiyor.

Peki Hitchens’ta vicdan nerede? Dinî ve felsefî düşüncelerin tarihini bile bile çarpıtırken neden vicdanlı biriymiş gibi davranmıyor? Amaçlara uygun düşen vicdana sahip olan insanlar içerisinde parmakla gösterilecek örneklerden biri değil miydi kendisi?

Kişisel ahlak kültürel ahlakı yansıtır, kültürel ahlaksa genelde kabilenin çıkarlarına tabidir. Hitchens’ın da bir kabilesi vardır. O, makul, temiz giyinen, güzel konuşan, her zaman haklı olan Oxfordlular kabilesine mensuptur, dolayısıyla Hristiyan köylülerle, kölelerle, cahillerle, Cambridge’te okumayanlarla, öğle vakti güzel yemek yiyemeyenlerle arasındaki farkın bilincindedir ve bu farkın keyfini her daim çıkartır. Hitchens, oligarklar ailesine mensuptur, onların sahip olduğu en önemli imtiyazlardan biri olan, kendi yalanlarını ve kabahatlerini ciddiye almama hakkına sahiptir.

Hitchens’ın gözünde hiçbirimizin kıymeti yoktur. Ona göre “ahlak” doğuştan gelen bir şeydir. Bu, itiraz edilemeyecek bir hakikattir. Çünkü onun bildiği gerçekler kanıta dayanmaktadır, başka insanların bildikleri ise temelsizdir.

İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde kitabında Nietzsche’nin de dediği gibi, “kimse, öfkeli bir adam kadar yalancı olamaz.”

Fransız Devrimi sonrası dönemde edebiyat ve felsefe, Aydınlanma aklının ortaya koyduğu iddialara alabildiğine şüpheli yaklaşıyor. Hepsi de o aklın nasıl işlediğini görüyor. Ne var ki bu edebiyat özel uzmanlık alanı olmasına karşın kitabında Hitchens, ona dair tek bir laf etmiyor. Aslında Gulliver’in Gezileri’ni yazan Jonathan Swift açısından bilimsel aklın, fahişeden başka bir şey olmadığını Hitchens da biliyor. Geçmişte Swift gibi kişiler, o aklı aynı zamanda Kraliyet Cemiyeti’nde temsil edilen bir şey olarak görüyorlar.

Swift gibi, Blake’in paltosundan çıkan tüm İngiliz şiir geleneği de sadece dinî inanca değil, bilimsel akla da itiraz ediyor. Romantikler, Avrupa’nın geleceği için en temel sorunun, yeniden tahayyül edilmesi gereken din değil, aklın doymak bilmez hak talepleri ve istekleri olduğunu söylüyorlar. Hitchens ise edebiyatın aklı ayakta tuttuğunu iddia ediyor, oysa o ayakta tuttuğunu söylediği akıl, Hitchens’ın bilim ve akla olan inancına karşı çıkıyor. O inanç ki onca samimiyetsizliğine ve yaptığı zulümlere rağmen kendisinden her zaman memnun olabiliyor.

Akıl adına işlenen suçlar, inanç adına işlenen suçlardan daha az değil. Hitchens’ın yüce tuttuğu Aydınlanma aklına dönük inanç, ilk karşılıklarını Terör Dönemi’nde buluyor. Ateizme bağlı olan ve aklî melekelere sahip olduğuna inanan Hébertistler, Notre Dame Katedrali’ni ele geçiriyorlar. Orada kurdukları sahnede çekici ve eleştirmenlerince çapkın bulunan Madam Momoro’nun canlandırdığı Akıl Tanrıçası önünde eğiliyorlar, ayinler düzenliyorlar.[23] Kamu Güvenliği Komitesi o akıl dini adına katliamlar yapıyor.

Hitchens’ın herkesin üzerinde tuttuğu George Orwell bile “aklın uykusu” ile birlikte ortalığa çıkan canavarlara değil, aklın mümkün kıldığı verimlilik, rasyonel bütünlük ve toplumsal idare gibi canavarlara karşı çıkma gereği duyuyor.

Kafayı Yahudilere takmış olsa da Nazizm, dinin biçimlendirdiği basit bir kâbus değil, o aslında idari verimlilik anlayışının yol açtığı bir kâbus. Evet, Nazilere Katolik Kilisesi yeterince karşı koymadı, ama Krupp şirketinde veya I. G. Farben isimli kimya şirketinde çalışan bilim insanları, teknisyenler ve iş insanları da Nazilerin yapıp ettikleri karşısında sessiz kaldılar. Üstelik Nazilerin yürüttüğü öjeni çalışmaları, esasen ABD’de yapılan bilimsel araştırmalara dayanıyordu. 1906’da Amerikan Islahçılar Derneği’ni biyolog Charles B. Davenport kurmuştu. Derneğin en fazla üzerinde durduğu tehlike ise “ikinci sınıf kan” idi. Amerikan bilim cemaati, meseleye ancak Hitler’in imha kamplarını gördükten sonra, başka bir açıdan yaklaşma ihtiyacı duydu.[24]

Demek ki aklın uykuda olması kadar onun uyanık olması da canavarların oluşmasına yol açabiliyor. Hitchens, bilimdeki kötü vicdanı kendisine hiç mesele yapmıyor, bilimin silâh üretiminde veya doğanın yok edilmesinde oynadığı rol üzerinde durmuyor. Kaygılı Bilim İnsanları Birliği isimli örgüt, bu konuda heybesinde epey eleştiri biriktirmiş durumda: Örgüt, bilimin bu tür meseleleri kendisine dert edinmemesini eleştiriyor. Sosyal Sorumluluk Yanlısı Doktorlar ekibinden Helen Caldicott, birçok bilim insanının yaptıkları çalışmaların ahlakî yönünü ahlaktan yoksun insanlara, muktedirlere ve zenginlere bıraktıklarını söylüyor.

Muhtemelen bilim insanları ve hümanistler içerisinde en fazla saygı gören insan olan Jacob Bronowski, matematikle ilgili becerilerini 1943 yılında Hamburg’un yangın bombalarıyla daha verimli bir biçimde ateşe verilmesi için kullanmış bir isim.

Tüm bunları bilmek için bilime dair derin bir bilgiye sahip olmanıza gerek yok. Bronowski, bilimin iktidarla ilişkisi konusunda çok şey söylüyor zaten. Bugünlerde pek bilinmeyen, BBC yapımı İnsanın Yükselişi belgeseli için verdiği mülâkatta Bronowski şunları söylüyor:

“Burada Einstein’ın ismini bilerek anıyorum. O, bir bilim insanıydı ve yirminci yüzyılda düşünceye bilim insanları öncülük ediyorlardı. Bu da önemli bir soruna yol açtı. Çünkü bilim, aynı zamanda hükümetle el ele ilerleyen, devletin pekiştirmek istediği gücün kaynağı idi. Bilim geçmişte olduğu gibi bugün de başka bir yöne yönelse inançların, görüşlerin hepsi tuz buz olur. İnançsız kalırız, çünkü bu yüzyılda insanın biricikliğini gören, onun sunduğu armağanlarla ve yaptığı işlerle gururlanan bir yapı olarak bilime dayanmıyorsa ortada inanç diye bir şey de kalmayacaktır. Bilimin işi, dünyayı değil, ahlakî tahayyülü miras almaktır. Çünkü insan yoksa inançlar ve bilim birlikte yok olur.”

İkinci Dünya Savaşı süresince İngiltere devletine bilim konusunda danışmanlık yaparken edindiği deneyim üzerinden Bronowski, korktuğu şeylerin başına geldiğini gördü. İnsanın Yükselişi’nin yayınlanmasından yirmi yıl önce Bronowski’nin dostu, İngiliz romancı ve bilim insanı C. P. Snow, Yeni İnsanlar (1954) isimli romanını kaleme aldı. Bilimi ahlakî açıdan eleştiren Snow, Hiroşima’ya atılan bombadan bir gün sonra romandaki Hankins isimli karaktere şunları söyletiyordu:

“Ümit dolu bu yeni çağın asli fazileti, bugünden sonra bizim başkasıymış gibi davranma ihtiyacımızı ortadan kaldırmış olmasıdır. Yüzlerce yıldır batıda bize büyük bir ciddiyetle, insanlık için fazla yüksek olan ahlakî standartlar belirlediğimizi, büyük bir övgüyle dile getirip durdular. Hepimiz ayaktakımı ve batı medeniyetinin sempatizanları olarak o yüksek standartlara ulaşamasak bile mevcut durumu kanıksadık ve o seviyeye ulaşmak için herkesten fazla çalıştık. Bugün ‘kimse aptal olamaz, dolayısıyla kimse aptal değil’ diyen kişi yalan söylemiyor, çünkü kimse yalan söyleyemez. O sadece komik şarkılar söyleyen bir şarkıcıdır.”[25]

Dawkins ve Hitchens, emprisizmin zaferini büyütmeyi amaçlayan başka popüler kitapların önünü açtı. Burada özel olarak Lawrence M. Krauss’un Hiçlikten Gelen Evren kitabına değinmek gerek. Bu kitapta yazar, kuantum fiziğini “ilahiyatçının elindeki son kozu yemek için” kullanıyor.

Krauss’un 17 Nisan 2012 günü Youtube’da yayınlanan dersini 1.327.200 kişi izlemiş. Derste üç husus öne çıkıyor: 1. Oldukça ilginç bir konu olarak kozmoloji; 2. Mantığın alenen aşağılanması, berbat kelime kullanımı; 3. İnsanı hayrete düşüren kibir. Bilimde her şey gün gibi ortadadır, ama Krauss konusunda ikinci ve üçüncü maddenin açıklığa kavuşturulmaya ihtiyacı var.

Üniversitede bilim insanları arasında epey vakit geçirdim. Bunların büyük kısmı kibirli insanlardı. Öyle ki pozitif bilimlerin dışındaki her bir disiplini aşağılama eğilimdeydi hepsi. Bilhassa bu disiplinlerin gerçeklik iddiaları olmadığını düşünüyor, araştırma fonu taleplerini alaya alıyorlardı.

Krauss ise kibri artık komik bulunabilecek bir düzeye taşıyor. Özellikle din konusunda. 2009’da Dawkins’in daveti üzerine verdiği derste sürekli dindarların ne kadar aptal insanlar olduğunu söylüyor. Dersin başında şu tespiti yapıyor: “Bilim insanları gizeme bayılırlar. Bilmeyi sevmezler. Dinde heyecan yaratan şey, her şeyi biliyor görünüp aslında hiçbir şey bilmemekle ilgilidir.”

Gerçekten de hiçbir şey bilmiyorlar mı? Karanlık maddeden habersizler mi? İnsan, bu noktada Krauss için dinin ne ifade ettiğini anlamak istiyor. Onun aklında muhtemelen sadece muhafazakâr evanjelikler, Papa, doğaüstü güçlere inanan insanlar var. Tıpkı Dawkins ve Hitchens gibi Krauss da son iki yüz yıldır romantik ve varoluşçu din felsefesinin çalışmalarından veya din ve kutsal kitap çalışan âlimlerin eserlerinden hiç bahsetmiyor. Bu insanlar bu çalışmalara bakma gereği duymuyorlar. Kendi önyargılarıyla çelişen her şeye gözlerini kapamayı tercih ediyorlar. Üstelik Hristiyanlığı eleştiren büyük eleştirmen Søren Kierkegaard ile birlikte işler daha da sarpa sarıyor.[26]

Krauss’un mantığı sorunlu. Onun amacı, bir şeyin hiçlikten gelebileceğini, geldiğini izah etmek. Bilim de hayli ilginç bir şey sonuçta. Galaksiler arasında “boş uzamlar” uzanıyor, elinizdeki kitapla sizin aranızda hiçbir şey yok, evrende kuantum parçacıkları arasındaki hiçlik, aslında maddenin dolayısıyla enerjinin büyük kısmını (yüzde yetmişini) ifade ediyor. Meseleyi izah etmese de evrenin üzerinde yerçekimsel bir etkiye sebep oluyor, itme gücü, evrenin genişlemesine ve hızlanmasına yol açıyor. Güneşin ölümünden kabaca 1,995 trilyon yıl sonra gezegenimizden baktığımızda hiçbir galaksi görmeyeceğiz.

Oysa ilahiyatçıların “hiçlik” derken kastettikleri şey bu değil. Diyelim ki Krauss bilim ile ilgili olarak doğru şeyler söylüyor, o vakit şu tür sorular gelmeli akla: “Hiçlik yerine neden kuantum sahaları var?” Veya: “İlk başta neden ‘düzensiz bir pürüzsüzlük’ var?”

Krauss’un bahsini ettiği hiçlik, olmayan bir hiçlik yani. O aslında bir şeylerin arasında uzanan, içi dolu bir uzam. Maddesiz ama bir saha içermiyor değil, dolayısıyla parçacıklar üzerine kuvvet uygulayabilecek bir “uzam içi koşul”u meydana getiriyor.

Astrofizikçi John Wheeler’ın tespitiyle, “O uzamı işgal ediyor. Enerji içeriyor. Onun varlığıyla gerçekte varolan boşluk ortadan kayboluyor.” Eğer ip teorisine inanılıyorsa bu “hiçlik”, kendi üzerine kıvrılmış, bir atomdan trilyonlarca küçük bir şey olarak uzayı doldurmuş beş boyutlu bir şey.

Ben astrofizikçi değilim ama Wheeler’ın dediklerini anlıyorum. Peki ama bu Krauss’un derdi ne?

Stephen Hawking aynı manevraya başvuruyor. Kutsal yaratıcıya dönük ihtiyacı görmezden gelen Hawking, kuantum fiziğini “evren kendiliğinden ortaya çıktı, olası tüm yolları takip ederek harekete geçti”[27] demek için kullanıyor. Bu çok evrenci yaratılış teorisi “evrenimizin (sonsuz sayıdaki olası evrenlerden biri olan evrenimizin) ilk evrendeki ufak homojensizliklerin (kümelerin) tohumlarından neşet ettiğini, 100.000 parça içerisinde bir tek parçanın özkütle varyasyonlarını içerdiğini söylüyor.”[28]

Peki tamam, hiçbir şeyi Tanrı yapmadı, evren o kümelerin içinden çıktı. O hâlde şunu soralım, kuark niye var, o küme niye var?

Krauss kitabında bu tür sorulara dindarların verdiği cevapları kendisine dert ediniyor:

“Bana bu dindar eleştirmenler, ‘bu boş uzamın hiçlik olduğunu söyleyemezsin’ diyorlar. Neymiş efendim, felsefecideki veya ilahiyatçıdaki o idealize edilmiş hiçlik kavramından ayrıştırmak için kuantum boşluğu demeliymişim. İyi öyle olsun. Peki ya hiçliği, uzay-zamanın olmaması olarak tarif etmek istersek? Bu tarif yeterli olur mu?”

Oysa yaratılış teorisini savunan Hristiyanlar, “hiçlik” kelimesini ta Akinolu Thomas’tan beri bu anlamda kullanıyorlar. Onu eleştirenlerse bugün aynı konuda anlaşmazlığa düşüyorlar. Aslında Krauss’un meseleyi anlamak için Akinolu Tomas’a ihtiyacı yok.

İlk Büyük Patlama teorisyeni George Gamow, Evrenin Yaratılışı kitabında şunu söylüyor:

“Bazıları ‘yaratılış’ kelimesini kullanmama itiraz ediyorlar, yazar olarak ben bu terimi bir şeyi hiçlikten üretmek değil, biçimsiz bir şeyi biçime kavuşturmak olarak anlıyorum. Burada kelime, ‘Paris modasının son kreasyonu’ ifadesinde verilen anlamla birlikte kullanılıyor.”[29]

Krauss, meseleyi daha tefekkür etmeden itirazını dillendiriyor. Asıl konu kümeler değil, büyük bir patlama için sonsuz ölçüde yoğun bir noktanın neden varolduğu. “Neden patladı, neden içinden anti-parçacıklarla dengede olan parçacıklar (kuarklar ve leptonlar) açığa çıktı?” sorusu. Bu ilk madde olmasaydı, protonlar ve nötronlar oluşmasaydı, her şeyin ayrı olduğundan bu kadar emin olamaz, her birine ayrı bir isim vermezdik.[30]

Bu, boş bir tartışma aslında. Bilimde her şey gün gibi ortada. Krauss ise bize son yirmi yıldır çıkan popüler bilim kitaplarında bulunan bilgileri özetliyor sadece. Bilimin klasik dönemden (Newton ve Einstein) kuantum aşamasına (Feynman ve Hawking) geçişinin hikâyesini anlatıyor, son on yıldır şüpheyle yaklaşılan, Krauss’un bayraktarlığını yaptığı, kimsenin bilmediği, “evrenin geometrisi” denilen sahayla ilgili keşiflerden bahsediyor.

Hakkını teslim etmek gerek, Krauss bu hikâyeyi gayet iyi anlatıyor, benim gibi meslekî açıdan konuyla alakası olmayan okurlara karmaşık meseleleri izah ediyor. Ama şunu da söylemek lazım. Bu kitabın bir yayıncı ve okur kitlesi bulmasının sebebi bilim değil, siyaset. Hitchens “İşte bu ya! Nihayet dinin mezarına kürekle son toprak atılıyor” yazıyor kitabın önsözünde. Sonsözü yazmaksa Dawkins’e düşüyor elbette. Hep birlikte polemik yürütmek için yaptıkları beşikte Krauss’u sallayıp duruyorlar. Dawkins kitabın “nakavt eden yumruk” olduğunu söylüyor. “Kitabı okudukça ‘hiçlikten başka bir şey niye olsun ki?’ diyen ilahiyatçının elindeki koz alınıyor” diyor.

Krauss gibi bilim insanları ve polemikçiler, bildikleri şeylerin bir sınırı olduğu gerçeğini kabule yanaşmıyorlar. Sanırım bunu kabul etseler, düşmanlarının önünü açacaklarını düşünüyorlar. Bilim ise bazı şeylerin bilinemeyeceğini biliyor. Çünkü o varlığın kökeni gibi ana meselelerde gerekli gözlem ve deney imkânından yoksun olduğunu görüyor. Burada din tüccarlarını bilimin erişemediği yerlere çadır kurmaya (boşlukların tanrısını yaratmaya) çağırıyor değilim. Ben daha çok, bilimin bilmenin değilse bile düşünmenin başka biçimlerine kendisini açmasını gerektirecek meselelerden birine işaret ediyorum. Ama bilim abluka altında olduğu için onun bu konulara kendisini açması pek mümkün değil.

Siyaset olmasaydı bilim, din sahasındaki rakipleriyle girdiği yarıştaki eşitsiz konumu karşısında epey sıkıntıya düşebilirdi. Ama bugün söz konusu yarış, esasen bir tür savaş gibi değil de altıncı sınıfa giden bir çocuğun bir anaokulu bebesini yumrukla yere serdiği kavgaya benziyor.

Peki bilim, gerçekten de bilimi savunanların söylediği gibi büyük bir riskle karşı karşıya mı? Bence değil, çünkü bilimin uygulamalı bilimler ve teknoloji sahasında güçlü savunucuları var. Devletler, şirketler, ordular bilim için devasa bütçeler oluşturuyorlar. 2006 yılında harcanan para 312 milyar dolardı. Sadece Almanya bilime 59 milyar dolar harcadı.

Ama seçim söz konusu olduğunda şirketler ve hükümetler, dindarlarla kol kola giriyorlar. Oligarşinin büyük bir kısmı Çay Partisi’ne oy veriyor, onların adaylarını destekliyor, sonra arkalarını dönüp fizik ve biyoloji sahasında çalışan ve sürekli dine küfreden isimlere milyon dolarlar veriyor.

Örneğin PBS kanalında yayınlanan NOVA isimli bilim programının parasını David Koch ödüyor ama Koch, aynı zamanda iklim değişikliğini inkâr eden, kardeşiyle Çay Partisi üyesi olan, Hristiyan muhafazakâr Wisconsin valisi Scott Walker’a para akıtan bir isim.

Ayrıca bugün temsilciler meclisindeki Cumhuriyetçiler kanadının içinde yer alan demagogların Ulusal Bilim Vakfı’nın veya Ulusal Sanatlar Vakfı’nın kapatılmasına dönük taleplerine ya da Lockheed’deki bebek katili füzelerin yok edilmesine veya Monsanto’daki biyogenetik araştırmalarının iptaline dair tek bir çağrıda bulunduklarına tanık olmuyoruz. Dahası kimse, Pentagon’un ve şirketlerin bilimin gelecekteki başarılarına tabi olduğundan da bahsetmiyor.

Dolayısıyla bilim için her şey yolunda. Toplumsal ilişkilere dikkat kesilmediği sürece sorun yok. Bilim, kendisine para sağlayan şirketler ve kongre üyelerinin aynı zamanda düşmanı olan dinî köktenciliğe ve onun politik faaliyetlerine destek sunmasına ne diyebilir? Atom altı âlemi keşfe çıkacak kadar zeki olan insanların bu gerçeği görmesi zor olmasa gerek.

David Koch’un ismi NOVA’nın üzerine kalın harflerle kazınmış. Bu gerçeği görmemek mümkün mü? Dolayısıyla bilim, köktenciliğe yumruk sallar, ama C. Wright Mills’in kullandığı ifadeyle, “iktidar elitleri”nin yıkımla sonuçlanan tüm çalışmalarına yol verilir.

Richard Dawkins, o kendi kendisini düzelten yüce piyasa tanrısı hakkında neden tek bir kitap yazmıyor? Veya bilimin ve teknoloji sayesinde varolan askeri-endüstriyel komplekse neden tek bir laf etmiyor? Bu tür meselelere dikkat çekmek, bilimin çıkarına değil, ondan mı?[31]

Dogmatikler, Çay Partisi üyeleri ve hiçbir şey bilmeyen siyasetçiler şu zavallı bilime saldırıp duruyorlar. Empirisistlerin, teknisyenlerin, verimlilik uzmanlarının ve “rasyonel tercih” üzerinde duran ekonomistlerin gündelik hayatımıza ait her türden detayı belirli bir sabit noktaya bağladığı koşullarda bu insanlar kendilerini neden haksızlığa uğramış gibi hissediyorlar?

Bugün önlerine kırmızı halılar serilen köktenciler bile ileri teknoloji ürünü otomobillere, televizyonlara, bilgisayarlara, akıllı telefonlara, mikro dalga fırınlara, yani o ateist düşmanlarının hayal edip uygulamaya koyduğu dünyaya sahipler.

Curtis White

[Kaynak: The Science Delusion: Asking the Big Questions in a Culture of Easy Answers, Melville House, Mayıs 2013]

Dipnotlar:
[1] Isaiah Berlin, The Roots of Romanticism, Princeton University Press, 1999, s. 118-119.

[2] Fyodor Dostoevsky, “Notes from Underground”, White Nights and Other Stories içinde, The Macmillan Company, 1923, s. 68.

[3] John Markoff, “Connecting the Neural Dots”, The New York Times, “Science Times”, 26 Şubat 2013.

[4] Richard Dawkins, The God Delusion, Mariner Books, 2008, s. 126.

[5] Burada ince bir elitizm var aslında. Beylerimiz önlerindeki o mükellef sofranın keyfini çıkartıyorlar, çünkü Cambridge Üniversitesi’nin kutsal salonlarında kendilerine tahsis edilmiş odalara sahipler. “Oğlancı” diye alay ettikleri Tennessee’deki kilise mensuplarının payına ucuz domuz eti ve fasulye düşüyor. Genetiğin karmaşık yönleri gibi bu rahiplerin yediği yemeği de idrak etmekten uzaklar.

Ama gene de Sezar’ın hakkı Sezar’a. Jim Holt, Dünya Niye Var: Varoluşçu Bir Dedektif Hikâyesi (2012) isimli kitabında, kendisini Anthony Bourdain zannediyor ve birçok yerde fizik hakkında konuşuyor: “Masama oturdum balık, domuz eti ve pancar sipariş ettim. Cabernet Franc’ın lezzetli şarabını içtim.” Ben artık fiziğin zor bir iş olduğuna, fizikçilerin bu noktada epey bir besine ihtiyaç duyduklarına kaniyim.

[6] Richard Dawkins, a.g.e., s. 99.

[7] Stephen Hawking, Grand Design, Bantam Books, 2012, s. 181.

[8] Aktaran: Dawkins, a.g.e., s. 78-9.

[9] Hegel’in bu sözünü şair dostu Hölderlin aktarıyor. Belki de o lafı ettiği partide Hegel epey bir sarhoştu.

[10] Dawkins hatta dindarlıkla zekâ düzeyi arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini söylediği çalışmalardan bahsediyor: “İnsanın zekâ düzeyi veya eğitim düzeyi arttıkça daha az dindar oluyor veya her türden inanca daha az sahip oluyor.” (s. 129) Hadi diyelim öyle, bilimin de âşık olunacak, sevdalanılacak bir şey olduğu fikrine ne diyeceğiz? Veya kâinatın baş döndürücü ve büyüleyici olduğundan bahsedenlere ne söyleyeceğiz?

[11] Simon Singh, Big Bang, Harper Perennial, 2005, s. 149.

[12] Richard Feynman, Six Easy Pieces, Helix Books, 1994, s. 59-60.

[13] Morse Peckham, Man’s Rage for Chaos, Chilton Books, 1965, s. 310.

[14] Hubble’ın resmi internet sitesine göre “teleskopa ait görüntülerde renk, incelenen gök cisimlerinin özelliklerini öne çıkartmak için kullanılıyor. Siyah-beyaz orijinal görüntüler üzerinden oluşturulan renkli resimler esasen hem sanata hem de bilime ait.”

[15] Stephen Hawking, Grand Design, s. 5.

[16] Alex Rosenberg, The Atheist’s Guide to Reality, Norton, 2011, s. 307.

[17] A.g.e., s. 388.

[18] John Gribbin, Science: A History 1543-2001, Penguin/Allen Lane, 2002, s. 520.

[19] Kısa süre önce aramızdan ayrılmış birine saldırdığım için benim edepsizlik ettiğimi düşünebilirsiniz ama ben, Hitchens’ın yaptığından farklı, ondan daha fazla bir şey yapmıyorum. Jerry Falwell’den bahsederken Hitchens, “bu ölüp gitmiş olan hilebaza acıyacak değilim” diyor. Bense onu şahsen tanımıyorum, oturup bir bardak bira içmiş değiliz, dolayısıyla Hitchens’ın Yunan filozofu Leucippus’tan alıntıladığı şu sözü yinelemekte fayda var: “Onun gerçekte varolup olmamasının bir önemi yok.”

[20] Hugh Urban, “Osho, From Sex Guru to Guru of the Rich: The Spiritual Logic of Late Capitalism”, Forsthoefel and Humes içinde, ed. Gurus in America. SUNY Press, 2005, s. 171.

[21] Christopher Hitchens, God Is Not Great, s. 59.

[22] Dawnkins ve Hitchens (başka bir ifadeyle Ditchkens) ile ilgili en önemli eleştirilerden birini Terry Eagleton yaptı. Akıl, İman ve Devrim isimli kitabında Eagleton, Kızıl İsa’dan bahsediyor: “İsa deli ya da mazoşist olduğu için ölmedi. Onu Roma devleti ve uşakları öldürdü. Çünkü onlar, İsa’nın sevgi, merhamet ve adalet üzerine kurulu mesajından ayrıca yoksullar arasında bulduğu büyük destekten korktular. Zaten epey değişken olan politik durum dâhilinde yaşanabilecek bir kitlesel ayaklanmanın önünü almak için ondan kurtuldular.”

[23] Fransız Devrimi aktarımında Thomas Carlyle Bayan Momoro’yu dişleri kusurlu olsa da en iyi akıl tanrıçalarından biri olarak takdim eder.

[24] Bu hikâye, Edwin Black tarafından Zayıflara Karşı Savaş (2012) isimli kitapta anlatılır.

[25] C. P. Snow, The New Men, Scribners, 1954, s. 185.

[26] İlginç olan şu ki Krauss dersinde bilim aleyhine tek laf etmez. İp teorisyenlerinin de Hristiyanlar gibi dayak yediğini görmektedir. Krauss aslında ip teorisini savunan isimler gibi, onca yaşına rağmen dokuzuncu, değil üçüncü sınıf öğrencisi gibidir.

[27] Stephen Hawking, The Grand Design, s. 136.

[28] A.g.e., s. 156.

[29] Aktaran: Simon Singh, Big Bang: The Origins of the Universe, Harper Perennial, 2005, s. 489.

[30] Bu kozmologlara ait bir görüştür ve “antropik ilke” olarak anılır: Krauss bu görüşü şu şekilde ifade etmektedir: İçinde yaşayabileceğimiz bir evrende olmamız şaşırtıcı bir şey değil.”

[31] 16 Ocak 2013 günü New York Times’da çıkan yazısında Krauss “iyi bilim insanları”nın artık ürettikleri atom bombası gibi şeylerin kullanılmasından sorumlu olmamasından şikâyet ediyor. “O şeyler kullanılmadan önce bize sorulmalı” diyor. Ben, Krauss’u, bir boykot eylemi örgütleyip Savunma Bakanlığı’nın verdiği tüm bağışları reddettiği vakit dinlerim. O güne dek onun ciddiyetini sorgularım.

05 Haziran 2021

,

PR


Bazı sol örgütlerin, örgüt mensuplarının Marksist veya Marksist-Leninist görünme çabalarını, Marksizmin ve Leninizmin küçük burjuvaziye yönelik eleştirilerine karşı bir tür savunma yöntemi olarak yorumlamak gerekiyor. Bu şekilde görünerek, kendilerini o eleştirilere karşı koruma imkânı buluyorlar.

İştirakî blog, basit manada, Marksizmin ve Leninizmin küçük burjuvaziye/orta sınıfa dönük teorik, ideolojik ve politik eleştirileriyle çizilmiş olan yolu takip ediyor. Bu hattı, haddi ölçüsünde, bugünde güncellemeye, derinleştirmeye çalışıyor.

Ama örgütler, eleştiriler karşısında, “biz ML’yiz, devrimciyiz, bizi eleştiremezsiniz” diyorlar. Bu laftan şunu anlıyoruz: Bu lafı edenler, hiç Marx, Engels, Lenin okumamışlar. Bu isimlerin kimleri eleştirdiklerine hiç bakmamışlar. Hatta bazen yayın organlarında şu tür hatalar yapıyorlar. Marx, Engels ve Lenin’in yazılarında eleştirdikleri isimlerin cümlelerini alıntılıyorlar, örgütler, bu cümleleri Marx’ın, Engels’in veya Lenin’in zannedip sahipleniyorlar.

Külliyatı az buçuk okuduklarına hiç şüphe yok elbette, ama oradaki eleştirileri savuşturmak, kendi üzerlerine almamak için Marx, Engels ve Lenin’den yanaymış gibi poz kesiyorlar, böylece eleştirilerden kurtulacaklarını düşünüyorlar. Belki de kurtulmak için hemen dergi, örgüt, parti oluyorlar. Küçük burjuva sol, Marksizm-Leninizmin eleştiri kırbacını yememek için Marx-Lenin maskesi arkasına saklanıyor.

* * *

Bugün sol örgütlerin neredeyse tamamı, Marx öncesi ve Lenin öncesi dönemin siyasetini güdüyor, ama nasıl oluyorsa, Marksizmden, Leninizmden dem vuruyorlar. Marksizmi, Leninizmi, bugünde kendisini arı, temiz, saf bir şeymiş gibi satabilmek için kullanıyorlar. Ekim 1917’de Bolşeviklere kim ne tür bir eleştiri yöneltmişse bu cümleleri tekrar ediyorlar, Bolşevikleri eleştirenlerle aynı şeyleri söylüyorlar, ama nedense “Lenin”e de sahip çıkma gereği duyuyorlar. Bu durum, analize muhtaç.

Kendini satma işleminde, bu PR faaliyeti dâhilinde herkes Marksçı, Leninci kesiliyor, ama hiçbirisinin sözünde ve eyleminde Marx ve Lenin yok. Marx’lı ve Lenin’li değil. Marksizm ve Leninizm, örgütlerin ve kadroların ruhunda, aklında, eyleminde devinmiyor, dolaşmıyor, kavga etmiyor. Marx ve Lenin, kavgadan kaçırılıp sırça köşklere hapsediliyor. Sol, belki de bu yüzden yüceye yerleştiriliyor, allanıp pullanıp pazara çıkartılıyor. Marksizm ve Leninizmdeki şiddeti yoğun sol eleştirisinin üzeri örtülüyor.

* * *

Çünkü kadrolar örgütlü değil, örgütçü! Örgütün PR’ını yapmayı devrimcilik ve sosyalistlik zannediyorlar. Hiçbir örgüt, kadrolarını örgütlü olmak üzerinden yetiştirmiyor. Örgütün tepesinde üç beş kişi var, asıl örgüt onlar. Diğerleri ancak örgütçü olabiliyorlar. Sadece buna izin var.

Burada aslında dinî cemaatlerdekine benzer bir süreç işliyor. Laik devletin inşa ettiği cemaatin üyesi, başka türlü hareket edemiyor. Gündelik hayatında her türlü kâfirliği, münafıklığı yapıyor, ama şeyhinin elini öpünce arındığını düşünüyor. Örgütlerde de durum aynı. Birey, gündelik hayatında her türlü küçük burjuvalığı, yozluğu yapıyor, iki bildiri dağıtınca, şefini biraz dinleyince arındığını sanıyor. Aldanıyor, daha da önemlisi, aldatıyor.

* * *

Aşağıdaki cümleleri bir sol örgütün mensubu yazıyor:

“Orta sınıf bir meslek olduğu su götürmez olan hekimliğin ve dünyaya bu pencereden bakan hekimlerin çoğunun karşısına dikilen ezilenler, artık devlet misyonunu üstlenmiştir. Üzeri yırtık, felçli ve yoksul hasta, devlet adına veya arkasındaki devletle konuşmaktadır.”[1]

Bu cümlelerde ezilen düşmanlığı, aşikârdır. Devletin o yoksulu maniple etme, kontrol altına alma girişimini eleştireceğine, ezilene saldırmayı hak gören yazar, kendisinin “Marksist-Leninist” olduğunu iddia edebilmektedir.

İzmir’de yaşlı bir adamı muayene odasına girdi diye azarlayıp atan, üstelik adamı hırsızlıkla suçlayan doktoru savunan söz konusu yazıda, bu olayla ilgili olarak bizim bloga yazı yazan kadın arkadaş, “nevrotik” olmakla eleştirilmişti. Yazan doktor ya, doktora yönelik öfkeyi destekleyen herkes, “hasta” olarak etiketlenmişti. Bu kafa iktidar olsa, ortaya nasıl bir sonuç çıkar, varın siz düşünün! “Sol suç makinesi değil” deriz, kendimizi avuturuz nasıl olsa...

Komünist değil doktor olarak yazı döşenen kişi, küçük burjuva mesleğinin ideolojik sınırlarından kurtulamıyor. Her şeyi ve herkesi, kendince üstün saydığı yerden ölçüp tartıyor. Komünist siyaseti meslekî ideolojisinin sınırlarına çekiyor. Her şeyi kendisinde başlatıyor, her şeyi ve herkesi kendisine mecbur etmeye çalışıyor. “Küçük burjuvasın” denildiğinde de kızıyor. Devletin ve sermayenin bu pratikte varolduğunu görmek istemiyor.

Öte yandan, bu doktorun örgütü, bu tür doktorları örgütlemiş olmaklığıyla, gidip anarşistlere hoş görünmek için yazılar yazıyor.[2] Liberaller gibi, “kişi ismiyle tanımlanmayı aşılması gereken bir durum olarak düşünüyor.” Marksizmi, Leninizmi eleştiriyor. “Zındığız biz” diyor. Örgüt, örgütlediği kişilerin sınıfsal niteliğine bağlı olarak, mecburen, Kadıköy solculuğuna hoş görünmek için türlü maskeler takıyor. Burjuva karargâhı olarak Kadıköy, kendi elemanlarını örgüt tepelerine gönderiyor.

* * *

Anarşizm, Paris Komünü’nde sermayeyi rahatsız etmemek için bankayı kamulaştırmayan banka müdürüdür.[3] O, “toplumda varolan, işçi-patron, efendi-köle arasında cereyan eden tüm çelişkileri uzlaştırma yoluyla çözme hayali kuruyor.” Anarşizm, burjuva felsefesini ve bireyciliğini uç noktaya vardırmayı, böylece burjuva diktatörlüğünü aklamayı anlatıyor. İfrat ve tefrit arasında salınan anarşist, Kadıköy solcularına, mülkünü kimseyle paylaşmak istemeyen küçük burjuvalara sıcak geliyor.

Ali Tekin yazısında, tam da bu sebeple premodern-postmodern ayrımı yapıyor, böylece moderni, yani bugündeki varlığını koruma altına alıyor. Ezilenlere karşı kendi meslekî varlığını koruyor. Yoksul, ezilen ve işçi düşmanlığını meşrulaştırmak için solcu oluyor. Solculuk, bir tür zenginlik imgesi, imajı olarak yeniden kurgulanıyor. Bu yüzden koruma altına alınıyor, bu sebeple satışa çıkartılıyor. Kimlerin dişine uygun hâle getirildiğine, kimlerin üzerine süs niyetine takıldığına bakan yok!

* * *

Y. Dizdar da Sedat Peker ile ilgili yazısında[4] Paris Komünü’nün anarşist banka müdürü gibi, egemenlere işmar ediyor, “sağ kötü, solu alın” diye yalvarıyor. Birileri adına PR çalışması yürütüyor. Dizdar’ın örgütü, o sebeple komünist olmayı gericilik, komüncü olmayı ilericilik diye pazarlıyor. Komün diye savundukları şey, aslında o anarşist banka müdürü!

Yazar, sağcılığın kötülük ürettiğini söylüyor, “sol üretmez” diyor. Oysa sol da kötülük üretiyor. Yazıda geçen örgütlerin hemen hemen hepsinin akçeli işleri var, mafyaya özenip yaptıkları eylemler var. Bu açıdan, esasen sol örgütlerin ak, saf, temiz bir şeymiş gibi pazarlanması, ideolojik anlamda sorunlu. Çelişkilere, gerilimlere kör olmak, övünülecek bir durum değil. Solun nereye satıldığına, kimlere ne için pazarlandığına bakmak lazım. Satış ve pazarlama sürecinde sol ideolojinin içeriği ve biçimi ne tür bir dönüşüm yaşıyor, onu incelemek lazım.

Sorunlu, çünkü sol içi sınıf mücadelesini akamete uğratıyor. Solu sütten çıkmış ak kaşık olarak formatlıyor, kapatıyor. Solu, çelişkisiz, çatışmasız, dengeli, istikrarlı, huzurlu varoluş hâli olarak satıyor. Egemenlerin dişine uygun kıvama getiriyor. Bunun için sınıfsal-politik kavgayı eziyor. Çapakları, dikenleri, pürüzleri temizliyor. Solu eleştiriden muaf tutuyor, sorguyu, şüpheyi, muhakemeyi öldürüyor. Egemenlere pazarlanan, hoş gösterilmeye çalışılan solun eleştirilme imkânını ortadan kaldırıyor. Bu kafa, “zihnimizdeki düşman” mefhumunu silip hepimizi “rakipler” gibi kavramlarla düşünmeye ikna etmeye çalışıyor. Devrimci siyaseti burjuva pazarında yavan bir rekabete kul ediyor.

Bu liberalizm bağlamında, geçmişte doktora kızan yoksul adam “devlet buu!” denilerek hakarete uğrarken, bu pandemi koşullarında devlete akıl veren, ona hizmet eden TTB gibi kurumlar, sınıfsal analize ve eleştiriye tabi tutulamıyorlar. O gün yoksul, nasıl oluyorsa “devlet” oluyor, ama bugün egemen ideoloji tarafından yüceltilen, alkışlanan, devlete akıl ve yön veren doktorlar, nedense “devlet” olmuyorlar. Bu yaklaşım, tabii ki eleştirilmeli.

Peker’i fırsata çevirip, onun solcuları avlamak adına ağızlara çaldığı bala aldanıp, hemen solu birilerine pazarlamaya çalışmak, doğru bir tutum değil. Pazarlanacak ürün olarak görüldüğünde sol, kendisine kapanıyor, güzel bir ambalaja sarılıyor, üzerine “fragile do not bend” etiketi vuruluyor. Pazara çıkartılıyor. Pazarın kutsallığı yalanına hemen inanmaya başlıyor.

Burjuva siyaset dünyasında bir koltuk kapabilmek adına, bir ürünü şişirip satmaya çalışmak, dolandırıcılık. Neticede yoksul, ezilen, işçi, devlet ve düşman olarak etiketlendiğine göre, demek ki sol başka bir yere, başkalarına pazarlanmaya çalışılıyor, burası açık. Açık olmasına açık, ama şu gerçek görülmüyor: Ezilenin, yoksulun, işçinin kavgası, soldan ve onu pazarlama çabalarından yücedir.

Eren Balkır
4 Haziran 2021

Dipnotlar:
[1] Ali Tekin, “Yavuz Dizdar, Ercan Kesal ve Sağlık Emekçileri: Rollerin Değişimi”, 14 Ocak 2019, Komün.

[2] Mehmet Güneş, “Devrimci Anarşizmle Tartışma”, 17 Kasım 2020, Komün.

[3] Michael Roberts, “Paris Komünü’nün Ekonomi Politiği”, 18 Mart 2021, İştiraki.

[4] Y. Dizdar, “Gezi, Peker ve Rakipten Hata Bekleyen Halimiz”, 31 Mayıs 2021, MB.

04 Haziran 2021

,

Gilan



Gilan olayı, devrimci partilerin öne atılıp sosyalist bir düzen inşasına giriştikleri Doğu ülkelerinde güçlüklerle karşılaşacağının kanıtıydı.

Hazar Denizi üzerindeki Enzeli limanı, 18 Mayıs 1920’de Kızılordu tarafından ele geçirildi. Burada amaç, Denikin’in ordusundan geriye kalanları tasfiye etmek ve Azerbaycan sovyeti sınırlarının güvenliğini sağlamaktı. Görünüşe göre kendi iradesiyle hareket eden bu güçler, daha da ileri giderek, yakındaki Reşt kentine yöneldiler. Gilan bölgesindeki bu kent, radikal milliyetçi hareketin o güne dek İngilizlere ve İran hükümetine yönelik gayrinizami harekâtlar düzenlediği yerdi.

Milliyetçi hareket bu fırsattan yararlanarak, Kızılordu’nun da desteğiyle, 4 Haziran 1920 günü Gilan’da sovyet hükümeti kurdu. Kendilerini “komiser” olarak atayan hareketin liderleri, bölgenin idaresini ele geçirdiler.[1]

Yeni hükümetin başında bulunan Mirza Küçük Han, bölgenin bağımsızlığı adına her türden destekten yararlanmaya hazır olan, komünist gelenekten gelmeyen devrimci bir isimdi. Ancak yeni rejimde asıl nüfuz, İran Komünist Partisi’nin elindeydi. Parti programı, yer adları dışında, Rus Komünist Partisi programının birebir aynısıydı.

Bu süreçte parti, İran’da proletarya diktatörlüğü bağlamında somut adımların atılmasını istedi.[2] Parti lideri Sultanzade, kuruluş kongresinin yapılması yönünde çağrıda bulundu, ayrıca Komintern’in ikinci kongresinde doğunun devrim için olgunlaştığını, sosyalist devrimin bu ülkelerde gündeme alınması gerektiğini söyledi.[3]

Yeni hükümet, kimi gerilimlerle yüzleşti. 19 Temmuz 1920’de Küçük Han’ın başında olduğu hükümet devrildi. Küçük Han, destekçileriyle birlikte şehirden ayrılmaya zorlandı. 31 Temmuz günü geçici devrimci hükümet kuruldu. Hükümet içerisinde liderliğini İhsanullah Han’ın yaptığı İran Komünist Partisi hâkimdi. Bu süreçte pazarların kapatılması, işletmelerin millileştirilmesi, peçenin ve başörtüsünün kaldırılması, özel ticari işlemlerin yasaklanması gibi başlıkları içeren bir program yürürlüğe konuldu. Program, ayrıca Müslüman din adamlarına karşı mücadeleyi de önermekteydi.[4] Bakû’de çıkan Komünist gazetesindeki bir yazarın ifadesiyle, “hükümet, kendi Kerenski ve Kornilof döneminden geçip hızla kendi ‘Ekim’ine doğru ilerledi.”

Azerbaycan Komünist Partisi liderliğinin militan görüşlerini yansıtan gazete, o dönemde “her tür biçimiyle emperyalist sömürgeci siyasetle kıyasıya dövüşülmesi ve sömürgelerde yabancı hâkimiyetini aşmayla ilgili görüşü benimsemiş, özgürlük mücadelesi veren her harekete destek sunulması” gerektiğini söylüyordu.

Parti, bir yandan da Komintern’in ikinci kongresinde kararlaştırıldığı biçimiyle, milli burjuvazinin milliyetçi arzularına destek sunulması meselesine şüpheyle yaklaşıyor, asıl meselenin “kitleleri devrime hazırlamak ve sovyet cumhuriyetinin kuruluşu için çalışmak” olduğunu söylüyordu.[5]

Halkın Dışişleri Komiserliği’nin hazırladığı yıllık rapora göre tam anlamıyla gelişmiş bir sosyalist düzene geçiş için atılan adımlar başarılı sonuçlara yol açmamıştı.[6] Gilan’daki yeni rejimin teşvik ettiği din karşıtı propaganda, kapsamlı bir öfkeyle karşılandı. Küçük ölçekli ticaretin sonlandırılması, bölgedeki zanaatkârları ve tüccarları kızdırdı.

Sovyetler’den alınan destek, bağımsızlıktan taviz vermekle sonuçlandı. Topraklara el koyma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı, köylüler bu sürece karşı çıktılar, hatta kendilerini ikna için gelen ajitatörleri sopalarla kovaladılar.[7]

Ekim 1920’de İran Komünist Partisi, yeni bir hükümet kurdu. Gilan’da uygulanan politikaların başarısız olduğunu anlayan parti, İran’da devrimin burjuva aşamasından geçmesi gerektiğiyle ilgili bir karar aldı.[8] Yeni merkezî komite, konuyla ilgili şunu söylüyordu: “Biz, zaferin uzakta olmadığına, kapitalist Avrupa’nın son günlerini yaşadığına inanıyoruz.”

Ama sonuçta tarih, kendi yasalarına uygun olarak işliyordu. Komünistlerin epey gelişkin bir kapitalist Avrupa’da elde ettikleri başarıların İran gibi geri kalmış bir ülkede elde edilmesi imkânsızdı. Gene de burada sosyalist düzenin zemini teşkil edilebilirdi.[9]

Parti, bu süreçte hedefini burjuva demokratik reformları içeren bir programla sınırlı tuttu. Düşüncesine göre proletaryadan orta burjuvaziye farklı toplumsal grupların böylesi bir program etrafında birleşebilirdi.[10]

Stephen White

[Kaynak: Review of International Studies, Cilt. 10, Sayı. 3 (Temmuz 1984), s. 223-225.]

Dipnotlar:
[1] Documents on British Foreign Policy, 1st series, Cilt. XIII (Londra, 1963), s. 507. Generalin bu döneme dair değerlendirmeleri için bkz. E. H. Carr, Bolshevik Revolution, s. 242-4, George Lenczkowski, Russia and the West In Iran, 1918-1948 (Ithaca, 1949), s. 46-60, M. N. Ivanova, Natsional'no-osvoboditeVnoe dvizhenie v Irane v 1918-1922 gg. (Moskova, 1961), s. 85-106, A. N. Kheifets, Sovetskaya Rossiya i sopredel'nye strany vostoka v gody grazhdanskoi voiny (1918-1920) (Moskova, 1964), s. 227-55 ve M. S. Ivanov (Yayına Hz.), Istoriya Irana (Moskova, 1977), s. 310-20.

[2] S. L. Agaev and V. N. Plastun, 'Iz istorii razrabotki programmy i taktiki Iranskoi kommunist icheskoi partii v 1920-1921 gg.', NAiA, 1976, Sayı. 3, s. 31-42, s. 40.

[3] A.g.e., s. 32-5; Vtoroi kongress Kominterna, s. 119-20.

[4] Kheifets, Sovetskaya Rossiya, s. 251-2; R. A. Ul'yanovsky (Yayına Hz.), Komintern i Vostok. Kritika kritiki (Moskova, 1978), s. 248.

[5] Kommunist (Bakû), 3 Ağustos 1920, aktaran: Secret Intelligence Report, A.g.e.

[6] Godovoi otchet NKID k IX s"ezdu sovetov (1920-21) (Moskova, 1921), s. 72 (Bu bölüm şurada yayımlanan hâlinde yer almıyor: Dokumenty Vneshneipolitiki SSSR, Cilt. II).

[7] Godovoi otchet, s. 72; Irandust (V. P. Osetrov), 'Voprosy gil'yanskoi revolyutsii', Istorik marksist, 1927, Sayı. 5, s. 124-46.

[8] Agaev ve Plastun, 'Iz istorii', s. 39; Godovoi otchet, s. 73 (Bu bölüm şurada yayımlanan hâlinde yer almıyor: Dokumenty Vneshneipolitiki SSSR, Cilt. II).

[9] Pravda, 14 Ocak 1921.

[10] Zhizn' natsional'nostei, 17 Mart 1921.

03 Haziran 2021

Maoist Örgütlenmenin On Temel İlkesi


1.

Halka hizmet etmek, insanların eline propaganda yapmak amacıyla içi dolu market poşeti tutuşturmak değildir. Halka hizmet etmek, gerektiğinde halk için hayatından vazgeçmek, onun yanında korkusuzca dövüşmek, aralarında yaşanan kavgalara arabuluculuk yapmak ve halk içerisinde karşılıklı güveni tesis etmektir.

2.

Kendi içinizdeki zayıf yanları tespit edip onlarla mücadele edin. Zayıflık, bir örgütçü olarak sizin yeteneklerinizi sergilemenize mani olan her şeyi ifade eder. Çıkarcılıkla, duygusuzlukla, nihilizmle, ümitsizlikle ve değişen durumların yol açtığı çaresizlik hissiyle mücadele edin. Bunun için halkın toprağına kök salın, insanlarla sohbet edin, kolektifinize düzenli olarak özeleştiri verin. Halk ve yoldaşlarınız, sizin yaşam kaynağınızdır. Bu, aynı zamanda örgütler için de geçerlidir. Suiistimalcileri ve kitlelerin, yoldaşların sırtına kene gibi yapışmış kimseleri aranızdan kovun. Nihilist olup hâlen daha burjuva/küçük burjuva özelliklerinden kurtulamamış olanlarla, cesareti kırılmış, kendisini hayal kırıklığına uğramış hissedenlerle mücadele edin.

3.

İlkeli olun, dogmatizmden uzak durun. Her şeyi biliyor olamazsınız, hiçbir zaman da bilemeyeceksiniz. “Her şeye kadir, her yerde hazır ve nazır, asla yenilmeyen” bir ideoloji yoktur. Mao, etrafında ideolojisinin böyle olduğunu söyleyenleri görünce onlara gülüp geçerdi.

4.

Halkı ilkeli bir biçimde yürütülen saha çalışmalarıyla, pratikte Marksizm-Leninizm-Maoizmin doğruluğunu kanıtlayan araçlarla kazanmak gerekir. Birçok yoldaş, doğru fikirlerin kaynağının kitaplar olduğunu düşünse de asıl kaynak, pratiktir. İnsanlar, gördüklerini bilirler ve başarıdan etkilenirler. Sürekli tartışmak, insanları uzaklaştırır, asla yakınlaştırmaz. Çizgi mücadelesi, üstünlük sağlamaya dönük bir üslupla değil, ilkeli bir tarzda verilmelidir.

5.

Ağız dalaşı ve kavga, işçileri asla etkilemez. Her Amerikalının işte ve evde illaki şikâyet ettiği bir şeyler vardır. Temel faaliyetin başkalarının sırtına atıldığı veya sürekli takip edilecek çizginin tartışıldığı bir örgüte veya eyleme kimse katılmaz.

6.

Tarih okuyun. Geçmişte birileri, illaki sizin ulaşmaya çalıştığınız yere ulaşmıştır, yapmaya çalıştığınız şeyi yapmıştır. Tarih okumak, zaman kaybına ve baş ağrısı çekmenize mani olur.

7.

En hayırlısı, ihtiyaç hâsıl olduğu anda sizi yüzüstü bırakacak aynı ideolojik eğilimden “yoldaşlar”dan farklı olarak sizin görüşlerinize katılmayan, ama size saygı duyan dostlar edinmektir. Bugün kimi anarşist dostlarıma birçok Maoistten daha fazla güvendiğimi söylemeliyim. İyi bir insanın politik eğiliminin bir önemi yoktur, insanları sırf Maoist değiller diye kendinizden uzaklaştıramazsınız. Dostluklar her daim yararlıdırlar. O dostlar sizi hapisten çıkartırlar, yolunuza yoldaş olacak insanları onlar tanıştırırlar.

8.

Her sol eğilim, devrimin anahtarının kendisinde olduğunu düşünür. Ne var ki yaklaşık yüz elli yıldır Amerika’da ne bir devrim ne de komünist hareket örgütlenebilmiştir. Bundan çıkartılacak dersse şudur: Mütevazı olun.

9.

Bugün insanların ilgilendiği, umursadığı, kıldan tüyden de olsa her şey hakkında söyleyecek bir şeyleriniz olsun. Haberleri izleyin, burjuvazinin yalanlarını tespit edin, yaşanan olayları komünist hareketin penceresinden analiz edin.

10.

Mevcut gerçeklikte halk savaşı yürüten bir komünist partiyi eleştirirseniz size herkes güler. Oturun, kendi ülkenizde partinin nasıl inşa edileceğine kafa yorun. Kwame Turé’nin dediği gibi, “Siz hiçbir şey yapmazken, bir şeyler yapan insanları eleştiremezsiniz.”

BRG
23 Ocak 2021
Kaynak

02 Haziran 2021

Revizyonizm Nedir?

Komünist hareket için revizyonizm, Marksizm-Leninizm-Maoizmin temel ilkelerinin kasıtlı veya bilmeden revizyona tabi tutulmasıdır. Maoist ilkeler şu başlıkları içerir:

1. Devrim yapmak için gerekli strateji olarak uzun soluklu halk savaşının evrenselliği. “Evrensel” derken burada her zaman aynı şekilde uygulanabilecek büyülü bir silâhtan değil, bu tür bir halk savaşının ancak ilgili ülkenin somut koşullarına tatbik edilebilecek olan genel ilkelerinden bahsediyoruz.

2. Devrimin üç silâhı olarak partinin, birleşik cephenin ve halk savaşının gerekliliği.

3. Sosyalizmde sınıf mücadelelerinin sürecek olması. Bu, parti ve bir bütün olarak toplum içerisinde mevcut olan burjuva çizgisini ezmek ve söküp atmak için bir kültür devriminin zorunlu olduğu anlamına gelir.

4. Dünyadaki temel çelişkinin, emperyalist ülkelerle onların ezip sömürdüğü ülkeler arasında olduğu gerçeği.

5. “Gerçekte varolan sosyalizm” tezinin reddedilmesi ve bir ülkenin sosyalist olabilmesi için pratikte bilinçli olarak komünizme doğru ilerliyor olması gerektiğini, burjuva üretim ilişkileriyle mücadele etmesinin şart olduğunu ve bu ilişkilerin yerine proleter-komünist ilişkileri koyması, ayrıca proletarya enternasyonalizmini savunması gerektiğini söyleyen görüşün savunulması.

6. Partinin köklü ve kapsamlı bir kitle çalışması üzerinden inşa edilmesi, bu parti ile halkın sınıf mücadelesi dâhilinde sınıf düşmanlarıyla dövüşebilmesi için örgütlenmesi, somut kazanımların elde edilmesi, proletaryanın, ezilen ulusların ve diğer sömürülen-ezilen kesimlerin savaşçı teşkilâtlarının inşa edilmesi.

7. Çelişkinin evrensel ve öncelikli oluşu.

8. Partinin revizyonizme ve hatalı yönelimlere karşı korunması için arınma faaliyetlerinin ve eleştiri-özeleştiri süreçlerinin gerekli oluşu.

Bu listenin Maoizmi tüm yönleriyle ortaya koyduğunu tabii ki iddia edemeyiz ama belirli konularda anlaşamayan Maoistlerin bile destek verecekleri, herkesçe kabul edilen ilkeleri içerdiğini söyleyebiliriz.

Uluslararası Komünist Hareket içerisinde Peru solu kaynaklı Gonzalocu eğilim, bu listeye “büyük liderlik”, “Gonzalo düşüncesinin evrenselliği” ve “partinin askerîleştirilmesi” başlıklarını eklerken, halk savaşı veren partileri de içerecek biçimde, üçüncü dünyada ve birinci dünyada herhangi bir Maoist yapı, bu üç başlığı evrensel ilke kabul etmiyor, bunları, “kendi varoluşlarını meşrulaştırmaya çalışan sekterlerin ürettikleri ürünler” olarak görüp redde tabi tutuyor.

Bu tür örgütler, “revizyonizm” ifadesini bir tür hakaret olarak kullanıyorlar ve Uluslararası Komünist Hareket içerisinde revizyonizm konusunda kendi dogmatik görüşlerini dayatmalarına karşı gelen herkese “revizyonist” yaftası yapıştırıyorlar.

Yakın geçmişte Joma Sison, Huey Newton ve J. Moufawad Paul gibi birçok isim, çeşitli sebeplere bağlı olarak revizyonist ilân edildi ki bu listeye ben de dâhilim. Bu insanların tek suçu, sol oportünistlerin dogmatik ve çocuksu tuhaflıklarına karşı çıkmak. Bu noktada revizyonizmin bir hakaret değil, gerçek bir tehdit olduğunu söylemek gerek.

Bize göre revizyonizm, komünist hareket içindeki burjuva ideolojisidir. O, Kautsky ve Bernstein’ın kurduğu eski revizyonizm okulunu ifade eder. Bu akım, İkinci Enternasyonal’i çürütmüş, Avrupa’daki sosyalistlerin muhtelif ülkelerdeki ve sömürgelerdeki proleterlerin Birinci Dünya Savaşı’nda kurulan mezbahalara atılması yönünde oy kullanmıştır. Bu revizyonistler, Marksizmin tüm ülkelerin işçilerine yaptığı birleşme çağrısını bile isteye görmezden gelmiş, bunun yerine, İngiliz, Fransız ve Alman meclislerindeki rahat koltuklarında savaş için fon ayrılması ile ilgili kararlara onay vermişlerdir. Eski revizyonistler, aynı zamanda Alman, Fransız ve İngiliz emperyalizmine de destek vermiş, sömürgelerin kanı ve teri dökülsün diye proletarya enternasyonalizmine ihanet etmişlerdir.

Bugün ABD’de eski tip revizyonizmi Amerikalı Demokrat Sosyalistler ve Jacobin dergisi layıkıyla temsil etmektedir. Bu dergi, son on yıldır Kautsky’yi mezarından çıkartıp başköşeye oturtmak için uğraşmaktadır.

Eski tip revizyonizm, Uluslararası Hizmet Çalışanları Sendikası gibi sendikalarda ve bazı öğretmen sendikalarında çalışma yürüten “komünist” ekiplerde de karşımıza çıkıyor. Bu tür revizyonizm pratikte şüphecidir, yasal olmayan herhangi bir şey yapmaz, seçim siyasetine bağlıdır, militanlığı reddeder (hatta bazıları Yeni Afrikalı yağmacıları ve isyancıları ağır bir dille eleştirecek kadar ileri gider), şovenisttir, proletaryanın ve yarı proletaryanın en gerici kesimlerinin kuyruğundan asla ayrılmaz.

Bu tür revizyonizmin en berbat biçimleri, hikâyenin sonunda gidip Demokrat Parti’nin eteği altına sığınırlar. En gelişkin unsurları ise onca hatalı pratik ve faaliyet üzerinden, verilen mücadele ile birlikte, proleter devrimci olurlar.

Modern revizyonizm, SSCB’de 1953’te Stalin’in ölümü ardından gelişmiştir. Stalin dönemi, Hruşçov ve Brejnef gibi revizyonistlerin gelişip serpildikleri o büyük teknokratik bürokrasinin doğuşuna imkân sağlayarak, farkında olmadan modern revizyonizmin ortaya çıkması için gerekli zemini teşkil etmiştir.

Genel eğilim olarak, çelişkileri çözme noktasında diyalektik bir yaklaşımdan uzak olan Stalin, nihayetinde yeni burjuvaziye evrilecek yeni ve gelişmekte olan yönetici sınıfının yol açtığı sorunları ve yaptığı yanlışları zaten uzun zamandır itibarsız olan Troçkistlere veya emperyalist ülkelerin casuslarına bağlamıştır.

SSCB’de, 1936 tarihli yeni anayasa ile birlikte sınıflar mücadelesinin bittiğini, sınıfların ortadan kalktığını ilân eden devlet, hataya düşmüş, böylece “tüm halkın devleti” türünden modern revizyonistlere ait tabirlerin kullanılması için gerekli zemini döşemiştir. Stalin ve SBKP, bu dönemde gerekli müdahaleyi gerçekleştirememiştir. Mao ise sosyalist dönemde sınıflar mücadelesinin devam ettiğini görememenin yol açtığı sonuçları tespit etmiştir. Dolayısıyla, Maoizmin ilkelerinden biri, gelişen burjuvaziyle ve eski burjuvaziyle sürekli mücadele etmektir.

Mao, eğer parti, sınıf mücadelesini layıkıyla kavramayıp bu mücadeleyi gereğince yürütmezse, onun yeni bir burjuvaziye yol verebileceğini söyler ki Mao’nun döneminde Sovyetler’de, bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nde olan tam da budur.

Modern revizyonizmin temel özellikleri ise şunlardır:

* Sosyal emperyalizmin (sözde sosyalizmin eylemde emperyalizmin) savunulması;

* Sosyalizmi özensiz bir şekilde açıklayıp çarpıtma (bu açıdan “Laos, Küba, Venezuela, Bolivya, Çin, Vietnam vs. sosyalisttir” deme);

* Kapitalizmden sosyalizme barışçıl geçişi savunma veya silâhlı mücadeleyi uzak gelecekte vereceğini söyleme;

* Deng Şiaoping’in veya son dönemde Küba’nın yaptığı kapitalist reformlara kılıf bulma;

* Hâlihazırda varolan ve mücadele eden Maoist silâhlı mücadele hareketlerini “aşırı solcu” diye yaftalayıp onlarla alay etme.

ABD’de modern revizyonizmi Semmersici Dünya İşçileri Partisi, Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi, Özgürlük Yolu Sosyalist Örgütü gibi yapılar, ayrıca eski ezberleri paylaşıp Şi Cinping’i hasretle anan ama proleter harekete hiçbir katkı sunmayan, Facebook’taki birkaç revizyonist ekip temsil eder.

Bir de dogmatik revizyonizm eğiliminden söz etmek gerekir. Bu tabir, ilk olarak yirminci yüzyılda Arnavutluk’a liderlik eden eski partizan Enver Hoca’nın yönelimini tarif etmek için kullanılmıştır. Hoca, ileride revizyonist Yugoslavya ile kopacak olası savaşta faydalı olacağını düşündüğü için tüm betonu aptal bunkerlere harcamasıyla bilinir. O dönemde zenginleşmekle meşgul olan Yugoslavya ise yanı başındaki fakir ülkenin ne yaptığıyla pek ilgilenmemiştir.

Çin-Sovyet ayrışması esnasında Arnavutluk Çin’in yanında yer almış, Mao’nun ölümü sonrası Enver Hoca eski müttefikine sırtını dönmüş, Mao’yu revizyonist ilân etmiş, sırtını büyük ölçüde Stalin’e dayamıştır. Bu yaklaşıma göre Stalin’i tüm yönleriyle savunmuyorsanız, revizyonistsiniz.

Dogmatik revizyonistler, Marksizmi bilim olmaktan çıkartıp din hâline getirdiler, doğru yorumun ne olduğu üzerinde durdular, “büyük öğretmenler”e sadakati esas aldılar, o öğretmenleri eleştiren herkesi çoğunlukla komik bir üslupla yerden yere vurdular.

Dogmatik revizyonizm, emperyalist ülkelerin önemli kentlerinde faaliyet yürüten ve kendisine “Maoistim” diyen kişilerde görülen geçici bir hevesten başka bir şey değildir. Bu kişilerin “Başkan Gonzalo bizim başkanımızdır” türü aptalca şeyler söylediğine, Gonzalo’nun 1992’de o kafesten attığı tuhaf ama o koşullarda anlayışla karşılanması gereken nutkunu bir tür rehber ideoloji olarak gördüğüne tanık oluyoruz.

Bu insanlara göre Gonzalo ve onun “fikriyat”ına bağlılık, turnusol kâğıdı vazifesi gören önemli meselelerdir. Eğer bu testten geçemezseniz, en iyi hâliyle “ilerici”, en kötü hâliyle revizyonistsiniz.

Enver Hoca’nın Mao’yu revizyonist olarak yaftalamasında olduğu gibi Gonzalocular da Joma Sison’u sırf kendilerindeki dogmatizmi ve kendi kurduğu partiyi revizyonizm üzerinden azarladığında ortaya koyduğu cesaret sebebiyle sağcı” ve “revizyonist” ilân etmektedirler.

ABD’de dogmatik revizyonizmin temsilcisi, “ABD Komünist Partisi Yeniden İnşa Komitesi”dir. Yıl 2021 olmuş, hâlâ üç beş kişi çıkıp kendi hayal dünyalarında “Hocacıyız biz” diye dolaşabilmektedir. Bugün adamın adını Arnavutlar bile unutmuş, geride bıraktığı o bunkerleri bar olarak kullanıyorlar.

BRG
13 Şubat 2021
Kaynak

01 Haziran 2021

Liberal Elitlerin Gözde İdeologu: Harari

I

21. Yüzyıl İçin 21 Ders isimli yeni kitabında Yuval Noah Harari, kendisini uluslararası bir yıldız hâline getiren Sapiens: İnsanlığın Kısa Tarihi ile Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi isimli çalışmasının yarattığı başarı dalgasından istifade ediyor.

İlk iki kitabında Harari, “bugüne ve şimdiye odaklanmak” istiyor, bu noktada da Brexit’e yönelik desteği, Trump’ın seçim zaferini ve popülizmdeki yükselişi ele alıyor. Harari’nin fikirlerine aşina olan okurlar, 21 Ders kitabında fazla bir şey bulamayacaklar, çünkü kitabın büyük bir kısmı eski çalışmalarından alınmış pasajlardan oluşuyor. Ama gene de bu kitap, Harari’nin “liberal elitler”in düzenini yeniden tesis etmeyi amaç edinmiş, ona rehberlik eden politik mantık konusunda önceki kitaplara göre daha fazla şey söylüyor.

Sapiens’ta Harari, bahsini ettiğimiz düzeni, kendi sınırları içerisinde barışı, başka bir ifadeyle dünya barışını güvence altına alan uluslararası elitlerin yönettiği küresel imparatorluk üzerine kurulu ütopik vizyonun gerçekleşmesi olarak tasvir ediyordu. Bu liberal elitlerin, Harari’yi bağırlarına basma konusunda neden bu kadar acele ettikleri, şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Patronların dergisi Fast Company onu, “Silikon Vadisi’nin gözde tarihçisi” olarak nitelendiriyor. Mark Zuckerberg, Facebook kitap kulübüne Sapiens’ı dâhil ederek, Harari’nin şöhretine şöhret katıyor. Ayrıca, yazarımızın kitaplarının kapaklarında Obama’nın övgü dolu sözlerine yer veriliyor, Gates kitabın kapağını onurlandırıyor.

Gates, ayrıca Harari’nin sonraki kitaplarının tanıtımı konusunda elinden geleni yapıyor: Homo Deus, Gates’in 2017 yazı için hazırladığı okuma listesi önerisinde kendisine yer buluyor. 2018’de ise New York Times’a 21 Ders kitabı için bir eleştiri yazısı kaleme alıyor.

Peki Obama, Zuckerberg, Gates ve Silikon Vadisi, Harari’yi neden gözde tarihçileri olarak benimsiyorlar? Bu soruya şu şekilde cevap vermek mümkün: muhtemelen bu isimler, Harari’nin neoliberal programın ciddi bir alternatifi bulunmadığına dair görüşü ile bizim burada “Sapiens mitolojisi” olarak adlandıracağımız, Sapiens kitabından beri bizatihi ördüğü üst anlatı arasındaki sıkı bağdan politik fayda elde etme umuduyla onun kitaplarının reklâmını yapıyorlar.

II

21 Ders, Harari’nin modern dünyadaki güçlüklere karşı koyma konusunda en uygun model olarak gördüğü liberal demokrasinin krizinin ele alınması temelinde teşkil edilmiş bir çalışma. Harari, krizin kökenlerinin ideolojik olduğunu düşünüyor. Ona göre popülizm muzaffer oldu, çünkü “liberal hikâye” 2008’deki finans krizi sonrası, nükleer tehdit, küresel ısınma ve teknolojik inovasyon kaynaklı küresel tehlikelere “net cevaplar” sunamaması ardından, itibarını yitirdi. Harari’nin ifadesiyle, “liberal elitler, iktidarı yeniden ele geçireceklerse dünyaya yeni bir hikâye anlatmalılar.” Bunu yapamadıklarını düşündüğünden Harari, o liberal elitlerin ideologu rolünü üstleniyor ve 21 Ders kitabında Sapiens mitolojisine dayanan, güncellenmiş bir liberal hikâye anlatıyor.

“Nostalji üzerine kurulu hayaller”i teşvik ettiği, milliyetçi ayrılıkçı hareketleri tetiklediği ve yirmi birinci yüzyılda küresel sorunların çözümünde hayatî önemde olan uluslararası işbirliğini olumsuz etkilediğinden, popülizm dünyanın geleceği için bir tehlike teşkil ediyor. Bu sebeple Harari, “günün sonunda insanlığın liberal hikâyeye sırtını dönemeyeceğine, zira onun alternatifinin bulunmadığına” inanıyor ve bu noktada “insanların sistemin midesine öfkeli bir yumruk atabileceğini, ama gidebilecek başka bir yerlerinin bulunmaması sebebiyle o hikâyeye en nihayetinde geri döneceklerini” düşünüyor.

Popülizmle mücadele edebilmek için bu öfkenin dindirilmesi gerekiyor, bu da neticede henüz anlatılmamış olan yeni bir liberal hikâyeye ihtiyaç duyuyor. Bu işin sorumluluğu da liberal elitlerin omuzlarında.

Biraz da seksenlerdeki Sovyet elitleri gibi liberaller de tarihin önceden tayin edilmiş seyrinden nasıl saptığını anlamıyorlar, bu noktada gerçekliğin yorumlanmasını sağlayacak alternatif bir bakış açısından yoksunlar. “Yönlerini kaybetmiş olmaları sebebiyle liberaller, kıyamet senaryoları üzerinde duruyorlar ve tarihin kendilerinin tahayyülündeki mutlu sona doğru ilerleyemiyor olması sebebiyle onun son sürat bir Armageddon’a, kıyamete doğru ilerlediğini düşünüyorlar” diye yazan Harari, söz konusu paniğin siyasetin felç olmasına yol açtığını, bunun da popülizmin paniği artıracak şekilde daha kolay yayılmasını mümkün kıldığını, neticede de bir fasit dairenin oluştuğunu söylüyor.

III

Harari’nin anlattığı yeni liberal hikâyenin asli özelliği, onun toplumsal gerçeklikle politik alternatifleri bulanıklaştırması. Yazarımız, liberal demokrasinin krizi ardındaki etmenleri tartışıyor, ama her bir tartıştığı konuyu getirip belirsizliğin ve muammanın kapısına bağlıyor, neticede de daha soyut ve manevi başka bir etmenin tartışmasına yöneliyor. Örneğin, savaşla ilgili bölümde Harari, Barbara Tuchman’ın “Aptallığın Yürüyüşü” yaklaşımını benimsiyor ve insandaki aptallığın tarihteki en büyük güçlerden biri olduğunu, kişisel ve kolektif düzeyde insanların kendilerini yıkıma sürükleyecek faaliyetler içine girmeye meyilli olduklarını söylüyor. Popüler psikoloji teşhisleri üzerine kurulu politik analizi dâhilinde Harari, tıpkı bir kâhin gibi, Üçüncü Dünya Savaşı’nın ille de yaşanmayacağını, ama onun gerçekleşmesinin de imkânsız olmadığını iddia ediyor. Bu manasız tahmin üzerinden Harari, politikadan çok teolojiyle alakası olan bir yaklaşım dâhilinde, savaşın “bir miktar tevazu” ile önlenebileceğinden bahsediyor.

Savaş meselesine tahsis edilen bölümün ardından Harari, tevazu, Tanrı, laiklik, hakikat, adalet gibi soyut kavramları tartışıyor, bu da toplumsal gerçeklik üzerine yaydığı sisi kalınlaştırıyor, o gerçekliğin politik boyutlarını silikleştiriyor. Kitabının “Meditasyon” başlığını taşıyan son bölümünde Harari, eşyayı “net bir biçimde” görme güçlüğüyle nasıl başa çıkabileceğine dair cevaplarını sunuyor. Bu noktada dünyayı incelemek için “odak ve vuzuh” denilen iki pencereden faydalandığını, bu ikisine de içebakış anlamına gelen Vipassana meditasyonu ile kavuştuğunu söylüyor. Buradan da hepimize, Vipassana gibi tekniklerle kendimizi gözlemlememiz, bilincimizi bilmemiz telkininde bulunuyor.

Liberal demokrasinin krizini politik düzlemde tartışmak yerine Harari bize içebakış öneriyor. Bu önerisiyle Harari, “mevcut kriz”in sebeplerinin üzerini örtüyor, krize çözüm bulma çabalarını boşa düşürüyor.

IV

Harari’nin politik öneriler düzleminde yaptığı, analizle alakalı hatalar en net, uluslararası gündemi tanımlayan iki acil meseleye, göç krizi ve terörizm tehdidine dair tartışmasında görülüyor. Harari, AB’ye yönelik göç sürecinin Avrupalılar nezdinde “bir dizi farklı tepki”ye yol açtığını tespit ediyor ve bu göçün kamusal alanda süren konuyla ilgili tartışmanın kolayca çözüme kavuşturamayacağı yoğun bir ihtilafı beslediğini söylüyor. Meseleleri netleştirmek için piyasacı mantığa başvuran Harari “göçü, ev sahibi ülkelerle göçmenler arasında yapılan bir anlaşma olarak görmeyi” öneriyor, göç destekçileriyle göçe karşı olanlar arasındaki ihtilafı ise tarafların hiçbirisinin bu hayalî anlaşmanın şartlarını yerine getirmemesi ile ilgili, bir miktar hukukla alakalı tartışmaymış gibi ele alıyor.

Onca tartışmanın ardından ihtilafın genel hatlarını silikleştirdikten sonra Harari, “kimin haklı olduğunu söylemek imkânsız” diyor. Ardından, çokkültürcü söylemin argümanlarını kullanarak, göçmenlere yönelik tutumları inceliyor, bu noktada ırkçılık terimi yerine kültürcülük terimini kullanıyor. Ama bu hamlesi, göç konusunda oluşan ihtilafın genel hatlarını netleştirmesine zerre katkıda bulunmuyor. Bölümün sonunda Hariri bize şunu söylüyor: “Bu, olağan demokratik usuller üzerinden karara bağlanması gereken iki meşru politik konum arasındaki bir tartışmadır.”

Başka bir ifadeyle Harari, ta başından beri tartışmayı harlandıran o politik açmazdan kurtulmamayı öneriyor, dolayısıyla güya netleştireceğini vaat ettiği manzaranın önüne kalın bir perde çekiyor.

Harari’nin gerçekleri karartma çabası, “Terörizm” başlıklı bölümde zirvesine ulaşıyor. Burada Harari, terörizm tehlikesini ufaltıyor, onu “tiyatro” olarak adlandırıyor ve onun, politik değişim için kamuoyundaki genel güvenlik anlayışının altını oyan “nispeten zayıf partiler”in stratejisi olduğunu söylüyor.

Buradan yola çıkarak hükümetleri ve medyayı paylayan Harari, onların verdikleri tepkilerin terörün ekmeye çalıştığı tohumların sayısını artırdığını, hatta terörün hedeflerine ulaşmasına katkıda bulunduğunu söylüyor. Buradan da devletin “terör denilen tiyatroya kendi güvenlik tiyatrosu ile cevap vermesi ve onunla sakince ve verimli bir biçimde mücadele etmesi” önerisinde bulunuyor. Histeriden uzak durması gerektiğini düşündüğü medyanın, fazla haber yapıp, terörizmin kendisini daha fazla reklâm etmesine ve korkuyu yoğunlaştırmasına katkı sunmaması gerektiğinden bahsediyor.

Oysa Harari’nin bu acilen yerine getirilmesi gerektiğini düşündüğü taleplerin çoktan modası geçti. Kendisi, esas olarak 11 Eylül saldırıları üzerinde duruyor, ama sonraki terörist operasyonların seyrine hiç bakmıyor. Devletin kurduğu terörist örgütlere veya yarı devletli bir niteliğe sahip örgütlere hiç değinmiyor. Bu eksiklik, tüm önermelerini ve çıkarımlarını temelsiz bırakıyor.

Ayrıca Harari’nin terörizmle medya arasındaki karşılıklı ilişkiye dair analizi, gazete ve dergilerin aracılığı olmadan kamuoyuna doğrudan hitap etme imkânı sunan sosyal ağların ortaya çıkışını önceleyen dönemle sınırlı.

Bugünkü terörizmle nasıl başa çıkılacağı konusunda önemli bir iki fikir sunmak yerine Harari, sağı solu paylayan ahlakçı bir çift kelâmdan başka bir şey etmiyor. Ona göre imgelemini teröristlerden kurtarmak, her yurttaşın kendi sorumluluğu. Teröre karşı hükümetin ve medyanın gösterdiği uygunsuz tepkinin asıl sebebi “içimizdeki terör”. Harari buradan şu sonuca ulaşıyor: “Terörizmin başarısı veya başarısızlığı, bize bağlı.”

Kişisel gelişim kitaplarından alınan sloganlar üzerinden terörle mücadele özel bir mesele derekesine düşürülüyor ve tüm o cümleler, terörle baş etmek için kullanılan en güncel yöntemlerin karşısına çıkartılıyor. Örneğin, siyaset bilimci Dafna Canetti, devlete ve topluma ait mekanizmaların müdahalesinin terörle mücadelenin birey üzerinde bıraktığı psikolojik etkileri kıracağını, yol açtığı korkuyu azaltacağını söylüyor.

Harari’nin savaş, göç ve terörle ilgili derin fikirleri, onun başvurduğu yöntemin mantığını ele veriyor: Harari, bu tür meseleleri toplumsal bağlamından çıkartıyor, onları politik düzlemde çözüme kavuşturulamayacak şeylermiş gibi takdim ediyor ve bu tür meselelerin ancak birey düzleminde çözüme kavuşturulabileceğini söylüyor. Harari’nin yaratmaya çalışmak için çok çaba sarf ettiği bu kafa karışıklığı, pratikte kamusal alanı özelleştiriyor, çünkü yazarımız bu özelleşmeyi, liberal elitlerin düzeni için bir önkoşul olarak görüyor.

V

Harari’nin liberal elitlerin düzeninin yeniden tesis edilmesine dönük gayretlere yaptığı katkı, kitabın “Eşitlik” başlıklı bölümünde kendisine dil buluyor. Burada bu yüzyılın en eşitliksiz toplumların ortaya çıkışına tanıklık ettiğinden söz eden yazar, teknolojik atılımların zenginlere ellerindeki avantajı biyolojik avantaja çevirme imkânı sunduğunu, sınıfsal farklılıkların insanı biyolojik kastlara ayrıştıracağını söylüyor. Yazara göre bu gelişme, “sınıflar, ırklar ve toplumsal cinsiyetler arasındaki eşitsizliği önemli ölçüde azaltmak için uğraşan yirminci yüzyılın yol açtığı gelişimin ters yönünde seyredecek.” Dolayısıyla, 2000’lerin dünyası 1900’lerin dünyasına kıyasla daha eşit bir yer, gelgelim, bu eğilim, yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında değişmeye başladı.

Yazar, dünya ile ilgili yürüttüğü tartışmada, öncülüğünü Milton Friedman, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın yaptığı, ekonomist Thomas Piketty’nin “muhafazakâr devrim” olarak adlandırdığı gelişme ile desteklenen, yirminci yüzyılın son otuz yıllık döneminde Batı’nın güçlü devletinde meydana gelen sosyo-ekonomik eşitsizlikteki hızlı artışa hiç değinmiyor. Bu “devrim”in amacının refah devletini rafa kaldırmak olduğunu herkes biliyor. İlgili süreç, toplumsal altyapıları ve hizmetleri özelleştirmek, artan oranlı vergi sistemini kaldırmak, sermayeyi serbestleşip hareketini kısıtlayan mevzuatları iptal etmek ve piyasaları metalaştırmak suretiyle eşitsizliği artırdı.

Döneme dair değerlendirmeleri ardından Harari, yakın gelecekte teknolojik devrimin refah devletini yürürlükten kaldıracağına dair yanlış ve yanıltıcı bir tespitte bulunuyor. Oysa pratikte bu süreç, neoliberal devrimin parçası olarak, kırk yıl önce zaten başlamıştı. Bu tespit üzerinden anlaşılıyor Harari, geçmişi bugünde belirlediği politik ihtiyaçlara göre değerlendiriyor. Yirmi birinci yüzyılda liberal elitlerin düzenini yeniden ıslah etmek adına bu elitlerin yirminci yüzyılın son çeyreğinde sosyo-ekonomik eşitsizlikleri arttırmak suretiyle kendilerine bir yol açtıkları gerçeğinin üzerini örtüyor.

VI

Harari, aynı zamanda Facebook ve kurucusu Mark Zuckerberg’i ele alan “Toplum” başlıklı bölümde, liberal elitlerin imajını düzeltmek adına bir şeyler söylüyor. Facebook’un tekelci bir güç hâline gelişinin kamuoyunda yol açtığı öfkeyi dindirmek için Harari, şirketin ekonomik yönelimini eleştirilerin hedefinden çıkartmak ve bireyler olarak kullanıcıların hayatları üzerindeki zararını dikkatlerden kaçırmak için uğraşıyor.

Harari bu bölümde, insanın ekrana kilitlenmesinin bedeninden uzaklaşmasına neden olduğunu, kendi deneyimleriyle bağ kuracak aletlerden mahrum kaldığını söylüyor. Bu tespit ışığında Facebook’tan, kullanıcılarının internet kullanım sürelerini kısaltıp onların dikkatlerini fizikî çevrelerine ve bedensel hislerine çevirecek bir iş modeli geliştirmesini istiyor. Aynı yaklaşım dâhilinde Harari, sosyal ağların sınırları ile ilgili tartışmada Facebook’un konumunu karartma ve şirkete yönelik eleştirilerin politik içeriğini gizleme ihtiyacı duyuyor.

Facebook’a yönelik eleştiriler, bir süre sonra onun kullanıcılarına yönelik saygısız ve sorumsuz tavırlarını da içerecek biçimde genişledi ve nihayetinde insanlar, onun devlet düzenlemesine tabi kılınmasını istediler. Onu bir ara eleştiriyormuş gibi yapan Harari, aslında bu taleplerin politik sonuçlarını hükümsüz kılmak ve mümkün olduğu ölçüde şirketin faaliyetlerini kısıtlayacak bir devlet müdahalesine mani olmak için uğraşıyor. Bu noktada yazarımız, Facebook’un tümüyle iyi niyetli bir biçimde davranışlarını iyileştireceğini söylüyor, böylelikle kullanıcılarının gizlilik haklarını güvence altına alıp vergi ödemekten kaçmayacağını iddia ediyor.

Politik müdahaleye karşı çıkmasının yanında Harari, Facebook’un gücüne gene piyasacı yöntemlerle karşı konulmasını öneriyor, bu noktada onunla rekabet etsinler diye şirketlere, kurumlara ve devletlere teşvik sunulması önerisini getiriyor, hatta “bunlar kendi sosyal projelerini sunsunlar” diyor.

Aslında kitaptaki Facebook’la ilgili bölüm, ilkin Mart 2017’de Financial Times’da yayınlandı ve muhtemelen onu Zuckerberg de okudu. Okumuş olmasa bile Zuckerberg süreç içerisinde, Harari’nin Facebook’un yanlışlarını kabul edip yaşamsal çıkarlarını korumak adına uzlaşma yoluna gitmek zorunda olduğuyla ilgili eleştirisini içselleştirmişçesine hareket etme gereği duydu.

Geçen Nisan ayında, Facebook’un da adının karıştığı bir dizi skandalın ardından Zuckerberg, Senato’ya çağrıldı. Oradaki açıklamasında, “bu aletlerin zararlı şeyler için kullanılmasına yeterince mani olamadığımız açık” dedi. Pişmanlığını dile getirip nedamet getiren Zuckerberg, yapılan yanlışların sorumluluğunu üstüne aldı ve ilk başta sitenin dar bir toplumsal işlevi olduğunu söyledi. Zuckerberg’de pişmanlığın ömrü çok fazla olmadı. Daha Senato’daki oturumdan önce, internette yayınlanan politik reklâmların düzenlemeye tabi tutulması fikrine destek sundu ve bu kısıtlamaların sadece Facebook değil, tüm platformlarda uygulanması gerektiğini söyledi. Aslında Zuckerberg’in bu geri adımı, tümüyle şirketinin amaçlarıyla uyumluydu. Kendisi, senatörlere Facebook’un eleştirileri ciddiye alıp yolunu değiştireceğine dair söz verdi. Yorumculara göre burada Zuckerberg, esasında yeni düzenlemelerin önünü almak için uğraşıyordu. Ondaki bu tevazu, Harari’nin önerdiği taviz stratejisi ile uyumluydu.

Liberal elitlere sunduğu desteğin yanında Harari’nin anlattığı liberal hikâye, son on yıldır neoliberal hegemonyaya meydan okuyan protesto hareketlerini ve sol partileri de görmezden geliyor. Liberal elitler, Nancy Fraser’ın “ilerici neoliberalizm” dediği politik bloğun parçası. Clinton ve Obama’nın yürüttüğü bu politika, ABD’de birçok insanı fakirleştirdi. Bu insanlar, tepki olarak gidip Trump’a destek oldular.

Harari’nin karşısında yer alan bir isim olarak Fraser, liberal elitleri çözüm değil sorun olarak görüyor ve Trump’ın karşısına çıkartılacak gerçek bir alternatifin Bernie Sanders’taki demokratik sosyalizm biçimini almış “yenilenmiş bir sol” olduğunu söylüyor. Ona göre, “işçi sınıfının güvenini kazanması için bu yenilenmiş olan solun “özgürlük” ve “sosyal koruma” arasında kurulan sahte karşıtlıkları aşıp, başka bir ifadeyle, ilerici neoliberalizmden kopup iki okul arasındaki kavramsal ve politik ayrımın üzerindeki örtüyü kaldırması gerekiyor.

Aynı politik mantık üzerinden Fraser, solun yenilenmesi ve kendisi ile ilerici neoliberalizm arasındaki, Harari’nin de silikleştirmeye çalıştığı farklılıkları belirginleştirmesi gerektiğinden söz ediyor.

Esasında sosyo-ekonomik eşitsizliklerin üzerinin örtülmesi ve sosyalizmin hayattan silinmesi, politik mücadelenin yalnızca liberalizmle popülizm arasında cereyan eden bir kavga olduğuna dair bir yanılsamaya yol açıyor, buradan da popülizme karşı olanların liberalizmin yanına sıralanması gerektiğine dair bir anlayış ortaya çıkıyor. Oysa popülizme karşı olanlar, zaten bu liberalizmin toplumsal mağdurları.

Gerçekte ilerici neoliberalizm ile Trump’taki popülizm, aynı madalyonun iki yüzü. Dolayısıyla Harari’nin 21 Ders kitabında anlattığı yeni liberal hikâyede kendisini yenilemeyi başarmış bir solun esamisinin okunmaması, temelde hem liberalizmin hem de popülizmin ekmeğine yağ sürüyor.

VII

Tarihi politikadan arındıran ve tarihin gelişimi konusunda sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurulu açıklamalar getirmekten imtina eden Harari, kendisine şöhretin kapılarını aralayan Sapiens çalışmasından beri geliştirdiği meta-anlatıyı ısıtıp ısıtıp sunmaktan başka bir şey yapmıyor.

Bu Sapiens mitolojisi ise birbiriyle çelişen iki önermeye dayanıyor. Birinde Harari, beyinle aklın avcı-toplayıcılara ait olduğunu, bizim dünyamıza değil, avcı-toplayıcıların dünyasına uygun olduğunu söylüyor. Diğerinde ise dil devriminden beri “doğal yaşam tarzı” diye bir şeyin olmadığını iddia ediyor. Buradan da yalnızca yığınla ihtimal içerisinden yapılan farklı kültürel tercihlerin bulunduğundan bahsediyor.

Sapiens çalışmasının temelini oluşturan piyasacı mantık, kendisini bu çelişki üzerinden ortaya koyuyor. Harari, “dünyadaki zulümlerin ve adaletsizliklerin büyük bir kısmının sebebinin bireysel önyargılardan ziyade büyük yapısal eğilimler olduğunu, avcı-toplayıcı beynimizin yapısal eğilimleri tespit edecek şekilde evrimleşmediğini” söylüyor.

Harari’nin bireyin sistemsel bir “yapı” içerisinde bu eğilimleri belirleyemediğine ilişkin tespiti, Sapiens çalışmasının piyasayı doğal bir koşul olarak gören anlayışa dair bir mecaz olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla bizim Harari’nin 21 Ders çalışmasındaki şu ikazını bu bağlamda okumamız gerekiyor: “Eğer insanlık, biyoteknolojinin ve enformasyon teknolojisinin kendisine bahşettiği güçle ne yapacağını bilemezse o vakit piyasa güçleri, insan cevap bulacak diye bin yıl beklemez. Piyasanın görünmez eli, körü körüne geliştirdiği cevabı, insana illaki dayatır.” “Avcı-toplayıcı beynimizin yapısal eğilimleri tespit edecek şekilde evrimleşmediğini” söyleyen Hariri’ye göre insanlık, nedense piyasa güçlerinin gizli elini bir türlü aşamıyor. Elinden sadece o güçleri tanımak ve onların belirlediği çerçeve dâhilinde hareket etmek geliyor.

Sapiens mitolojisi bu anlamda, Harari’nin analizinin merkezinde duran, politik eylemle içebakış arasındaki çelişkinin diğer bir versiyonudur. İlerici neoliberalizmin genel anlayışı dâhilinde Harari, demokratik siyasetin elindeki nüfuz ile piyasaya getirdiği kısıtlamalara antropolojik bir açıklama getiriyor, bu noktada bireyin çıkarını piyasanın genel çerçevesi içerisinde, kültürel tercihlere indirgiyor.

Sapiens mitolojisi, tarihsel araştırmalarda yorumlama çabası dâhilinde devreye sokulan eski yöntemleri yürürlükten kaldırıyor, süreçlere değil de olaylara odaklanıyor, nedensellik yerine rastgeleliği öneriyor. Bu anlamda 21 Ders’te liberal demokrasinin krizini açıklamak yerine Harari, sadece daha fazla vaka ve örnek sunuyor, her iki tarafa ait daha fazla argüman dillendiriyor, bu da kitabın mevcut çelişkileri dâhilinde tarihin üzerini örtüyor.

Öte yandan Harari’nin kitaplarının neden bu kadar çok sattığı konusunda tarihi esas alan bir açıklama getirmek gerekiyor. Doksanlardan beri neoliberalizmin sebep olduğu mülksüzleşme süreci, şirket yanlısı küreselleşmeciliğe ve toplumsal eşitsizliğe yönelik direnci iyice artırdı. Buna, neoliberalizmin siyasetine ve tepkileri soğurma yöntemlerine dönük bir ilgi eşlik etti. Naomi Klein’ın No Logo’su ve Şok Doktrini, Michael Moore’un Sicko isimli belgeseli, hep bu türden olguları ele alıyordu.

2008’deki ekonomik kriz, 2011’deki protesto hareketleri, neoliberalizmin başarısızlıklarını ve yol açtığı adaletsizlikleri reform mücadelesine evrilttiler, bu da liberal elitlerin düzenini tehdit etti. Anlaşılan o ki 2011 yılından itibaren basılmaya başlanan Harari’nin kitapları, başarıyı böylesi bir arka plan üzerinden elde ettiler.

Sapiens mitolojisi, politik ve ekonomik krize bir açıklama sunduğu yanılsamasından epey beslendi. Kitap, piyasacı güçlerin karşısında açığa çıkan güçsüzlüğe dair antropolojik gerekçeler sundu, aynı zamanda liberal elitleri mevcut durumu düzeltecek yegâne imkân olarak tasvir etti.

Harari’nin tespitleri okurun dikkatini çekti, ama öte yandan liberalizmi tehlikeye sokabilecek yorumların kamuoyunda süren tartışmalardan silinip gitmesine neden oldu. Esasında Klein’ın toplum eleştirisi, eşitsizliğin ve baskıların sürmesini sağlayan mekanizmaları ifşa ediyor, onları genel neoliberal siyaset bağlamında ele alıyorken Sapiens, davranışlara ve bireylere odaklanıyor, toplayıcı beynimizi sistemsel analiz ve yapısal değişim ihtimali önünde bir engel olarak görüyordu.

21 Ders’te ise Harari, kendi farklılığını başka bir açıdan da ortaya koyuyor: Klein ve Moore, bugünkü eşitsizliklerin yol açtıkları yanlışları tarif ederken, Harari, dikkatleri gelecekteki tehlikelere çekiyor.

Harari’nin ürettiği Sapiens mitolojisi, bu anlamda neoliberal hegemonyayı pekiştirme ve liberal elitlerin düzenini normalleştirme amacı güden yeni bir kültürel mekanizma olarak işliyor. Bu bağlamda kitap, reality show’lara benziyor. Eğlence üzerinden izleyicilerinin beyinlerine neoliberalizmin ölçütlerini aşılıyor. Yeniçağcı ifadelerle piyasacı görüşleri tekrar üretip, onları farklı birer yönetim kuralı gibi takdim ediyor.

Sapiens’te liberal elitlerin dünyaya barış getireceğini söyleyen Harari, 21 Ders’te karşımıza, o liberal elitlerin tercih edecekleri bir tarihçi olarak çıkıyor. Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi isimli çalışmasında Harari, liberal idealleri herkesin kabul etmesi gereken evrensel idealler olarak takdim ediyor. Fakat pratikte liberal elitler, diğer ekonomik, sosyal, politik ve kültürel araçların yanında, bu ideallerin herkes tarafından kabul edilmesini sağlamak için esasen Sapiens mitolojisine ihtiyaç duyuyorlar. Bu anlamda, neoliberal mantığa, ekonomik eşitsizliklere, toplumsal güvensizliğe ve bunların zaruri kıldığı çilelere karşı yürütülecek mücadele, Harari’nin ürettiği mitolojiyi ve yalanları aşmayı, böylece bu tür kitapların tarihyazımı noktasında yaptıkları yanlışları ifşa etmeyi gerekli kılıyor.

Danny Gutwein
20 Kasım 2018
Kaynak