08 Eylül 2015

,

Ekim’den Önce: Batı Marksizminin Tahammül Edilemez Romantizmi

Birçok Batı Marksisti, derin bir öfkeden muzdarip. Öfkenin kaynağı, açıklanması mümkün olmayan bir dizi sebepten ötürü, tüm o başarılı devrimlerin Doğu’da gerçekleşmiş olması: Rusya, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Çin, Vietnam vd. Finlandiya’dan Almanya’ya yaşanan birkaç devrim girişimi de başarısız oldu. Tek istisna Küba, o da söz konusu kuralı doğruluyor, Küba Devrimi, yüzünü komünizme dönüyor ve devrim sonrasında Rusya’nın desteği geliyor.

Batı Marksistlerinin başarılı Doğu devrimlerine yönelik öfkesi, karşılığını ret ve tahammül edilemez bir romantizmin karışımında buluyor. Romantizm bahsinde bu Marksistler, mükemmel devrimin henüz gerçekleşmediğini, ileride, şimdiden tanımlanamayacak ütopik bir momentte yaşanacağını söylüyorlar. Böylesi bir romantik momenti neyin teşkil edeceğine dair ölçüt de alınan konuma göre sürekli değişiyor ama bu devrimler her daim geleceğe tahvil ediliyorlar. 

Henüz gerçekleşmediğine inanılan devrim, tahayyül edilmesi imkânsız bir değişime denk düşüyor ve kesinlikle bir orduya ihtiyaç duymuyor. Tüm o başarılı Doğu devrimlerinin sınavı geçemediğini söylemeye bile gerek yok. Hepsi kaçınılmaz olarak başarısız oluyor, gözden düşüyor, ihanete uğruyor, romantik devrimci ideallere sırtını dönüyor. Hâsılı, hepsi de “başarısız oluyor.” Söz konusu başarısızlığın şifresi de Stalin. Bir devrim Stalinist olur olmaz ki hepsi de Batılı Marksistlere göre böyledir, gerçek bir devrim olmaktan çıkıyor. Başarısızlığın tohumları, devrim momentinde saklı zaten.

Ben devrimci romantizmi üç düzeyde ele alıyorum. Birincisi Çin’le ilişkili yakın dönemde yaşanmış bir olaya, ikincisi Norveç’le alakalı bir tartışmaya, üçüncüsü de ilk başarılı komünist devrimle, yani Rus Devrimi’yle bağlantılı anlatılan “düşüş” hikâyelerine dair.

Çin Komünizmi

Eğitim, seyahat ve bitmek bilmez Marksizm tartışmaları için yaptığım Çin ziyaretleri boyunca endişelerimin önemli bir kısmının ortadan kalktığını gördüm. Çinli muhataplarım da benim gibi, Batılı Marksistlerin Çin konusunda derinleşmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Ben de üretken bir dergi ve kitap dizisi olan Historical Materialism ile temasa geçtim. Aklımda, bir dizi konferans dâhilinde “Bugünkü Çin’de Komünizm” başlıklı bir-iki panel düzenlemek vardı. Bu sayede Çin’deki Marksizmle ilgili ayrıntılı bir tartışma yürüten birkaç Çinli uzmanı bir araya getirmek mümkün olabilecekti.

Bu isteğe gösterilen tepki hayal kırıklığına uğrattı beni ama gene de öngörülebilir bir tepki olduğunu eklemem gerek: “Çin gerçekten komünist mi ki?” “Çin’de hiç Marksist kaldı mı?” “Kaldıysa, ne hakkında konuştuklarını bilmiyorlardır.” “Özgürlüklerden, demokrasiden, işçilerden ne haber?” Konferans önerim reddedildi, Çin’de Marksizm, bu ülke imkânsız bir ideale ihanet etmemiş bile olsa, yüzeysel bir meseleydi onlar için. Bu derginin böylesi bir tartışmaya açık olabileceğini düşünmüştüm. Geçmişe ait önyargılardan kurtulabileceklerini, meseleleri ele alabileceklerini zannettim. Aslında verilen tepki öngörülmesi imkânsız bir tepki de değildi, zira birçok Batılı Marksist’ten benzer tepkiler aldım: “Çin gerçekten komünist değil, bu yüzden dikkate almaya değmez.” Bazen bu cevapları veren kişiler, Çin’in “kötü” olduğunu bile söylüyorlar, dünya hâkimiyetinin dışında olduğu üzerinde durarak Çin İmparatorluğu’nu korkutmak gerektiğinden bahsedebiliyorlardı. Biraz üstelesem, muhatabım olan kişi neredeyse Washington Post, New York Times ya da başka bir Batılı gazeteyi kanıt olarak getirecekti karşıma. Ben bir Çin kaynağına atıfta bulunsam, bu kişi kusurlu veya güvenilmez diye bu atfımı kenara atıyordu. Bu tür meselelerde Batı Marksistlerinin Çin’i eleştiren burjuvalardan hiçbir farkı yoktu.

Norveç’in Burjuva Sosyalizmi

İkinci örnek daha çarpıcı.[1] Norveç’teki kimi kaynaklara göre bu ülke sosyalizme devrim yapmadan geçmiş. Doğu’nun o pis ve “başarısız” devrimlerini unutun gitsin, Norveç’te sosyalizme barışçıl yollardan geçilmiştir. Buradaki argüman, en iyi, şu aşağıdaki önermeler bağlamında tarif edilebilir:

Bugün burjuvazi kesin olarak hâkim.

Bu sınıf kesinlikle solda.

Norveç’te mevcut olan refah devletini destekliyor.

İşçi sınıfı büyük ölçüde sökülüp atıldı, çünkü tüm istekleri karşılandı.

İşçi sınıfına ait kalıntılar ise kesinlikle sağcı.

Sonuç: Norveç sosyalist bir ülkedir.

Bu kadar çelişkili ifadelere nasıl bir anlam verebiliriz? Bir an için sunulan argümanı kabul edelim. Diyelim ki Norveç, devrimci olmayan bir yoldan sosyalizme geçti. Yani bu ülke, burjuvazinin sosyalizmin faydalarına ikna edilmesi gerektiğini ve bu sınıfın ışığı göreceğini söyleyen (on dokuzuncu yüzyıl sonunda Alman sosyal-demokratlar arasında önemli bir isim olan) Bernstein’a ait argümanın artık net bir tezahürü. O vakit Bernstein, sosyalist hareketin dışına düşmüş ama onun günü nihayet gelmiş. Bizden bu argümana inanmamız isteniyor.

Sizi temin edebilirim ki Norveç ziyaret edebileceğiniz en burjuva yerlerden birisi, bu ülkede burjuva projenin başarısı her yana nüfuz etmiş durumda. Sorun şu ki bazı Norveçliler “sosyalizm” denilince akıllarına özgün ifadesi dâhilinde şu (feminizmi, eşcinselleri, göçmenleri vb. savunmaya yönelten) iyilik meleği eski-liberalizm geliyor. Dolayısıyla şu soru hâlâ baki: Norveç gerçekten de Bernştayncı bir istisna durumu mu, dünyanın geri kalan kısmı için de istisnaî olan bu ülkede “şarap gibi” bir sosyalist devlet mi var? Elbette yok, çünkü bu ülke, Doğu’nun başarılı devrimlerine karşı öfkenin başka bir tezahürü aslında. Bu insanlar, mükemmel bir Batılı devrimin paradoksal biçimde komünist bir devrim yaşanmaksızın gerçekleştiğini söylüyorlar.

Rus Devrimi: “Düşüş” Hikâyesi

Tahammül edilemez romantizmin üçüncü örneği, benim “düşüş” hikâyeleri dediğim şeyde karşılığını buluyor. Bu noktada Yaratılış 2-3’teki hikâyeye, Âdem ile Havva’nın yasak elmayı (iyi ve kötünün bilgisi) yemesine ve sonrasında Tanrı tarafından Cennet’ten kovulmalarına atıfta bulunuyorum. Bu hikâye, Doğu devrimlerini analiz eden (hepsi de zorunlu olarak Marksist kabul edilmeyecek) Batılıların farkında olmadan devreye soktukları bir hikâye. Rusya’daki ilk başarılı komünist devrimi burada bir örnek olarak ele alıyorum.

Batılı analizcilere göre, ihanet veya düşüş ne zaman gerçekleşti? Gönlü en az zengin olanlar, “devrimden önce” diye cevap veriyorlar ve bunun Lenin’in alengirli entrikaları üzerinden ve Menşevikler ile (her iki sol ve sağ kanadıyla birlikte) Sosyalist Devrimciler gibi diğer sosyalist gruplarla işbirliğine gitmeyi reddetmesi sonucu yaşandığını söylüyorlar. Bu yaklaşımın bir örneği Armageddon’dan Geçiş ve Kızıl Zafer isimli iki hacimli kitap kaleme almış olan Bruce Lincoln’da bulmak mümkün.[2] İkinci kitap, “Devrim Evlatlarını Yer” başlığını taşıyan bir bölümle sona eriyor. Burada Stalin’in iktidara gelip devrimi bir komediye dönüştürmesi ele alınıyor. Oysa yazara göre, düşüşün koşulları önceden, zaten komünizmin doğasında yoksa bile, (ABD, Britanya, İtalya, Yunanistan, İtalya, Japonya, Almanya, Avusturya, Fransa ve Türkiye’den gelen 160.000 askere ve Beyaz Ordu’ya verilen sınırsız ekipman, para ve lojistik desteğine karşı yürütülen) “iç” savaşta mevcut. Lincoln’a göre, komünizm doğası gereği ihanete yol açıyor. Wrangel komutasında Kırım’da savaşan Beyaz Ordu’ya sempati duyduğunu ifade ettiği noktada gerçek rengini ortaya koyuyor yazar. Wrangel isimli bu aristokrat, Lincoln’a göre, iyi bir taktisyen ve örgütçü, ayrıca adil bir rejim kurmaya çalışan bir isim. Kitapta Wrangel’in yenilmesinden sonra 150.000 beyazın Kırım’dan çıkması büyük bir kayıp olarak değerlendiriliyor.

Batılı Marksistlere göre, düşüş momenti devrimin sonrası değil, Ekim Devrimi’nin bizatihi kendisi. O momentten sonra parti ile işçi sınıfı ayrışıyor; Bolşevikler “dönek”leşiyorlar; Lenin’in düşüncesi tutarlılığını kaybediyor; işçi sınıfının muzaffer sosyalist devrimine dair anlatısı dağılmaya başlıyor; bürokrasi her yere nüfuz ediyor; parti demokratik, esnek ve açık olmaktan çıkıp, modern tarihin en merkezî ve en otoriter örgütlerinden birine dönüşüyor; proletarya diktatörlüğü sekreteryanın diktatörlüğü hâline geliyor; devrim aşağıdan devrim olmaktan çıkıp yukarıdan gerçekleştirilen bir devrim hâline geliyor; demokratik sovyetler, merkezî ve diktatöryel parti karşısında tuz buz oluyorlar.[3] Bu türden düşüş hikâyelerindeki sorun şu: bu hikâyelerde genel eğilim, (cennetten düşüş türünden) teolojik olma yönünde ve genelde tarihin derin ve karmaşık yapısını ele alma konusunda başarısız.[4] Tamara Prosic’in de ifade ettiği biçimiyle[5], bu hikâyeler ayrıca komünistlerin “günah” işlememesi gereken mükemmel insanlar olduğunu varsayıyorlar. Dahası, Lenin’in de tekrar tekrar dile getirdiği üzre, devrimin kolay bir iş olmadığını görmüyorlar; üstelik komünizmin inşası nispeten çok daha karmaşık bir süreç. Sonuçta devrime en fazla sempati duyan Marksistler bile düşüşün Ekim’den, yani Bolşeviklerin kitlesel destekle iktidarı ele geçirdikleri devrim momentinden önce yaşandığını düşünüyorlar.

Bazıları da kaçan fırsatlara hayıflanıyor ve Şubat Devrimi’nde kurulmuş o kapsamlı, kırma bir partiye dayanan sosyalist hükümetin ideal hükümet olduğunu düşünüyorlar.[6] Bazıları ise devrimin kısa bir süre devam ettiğini, geçerliliğini koruduğunu ama “iç” savaşın tüm kazanımları silip süpürdüğünü söylüyorlar, bunun da merkezî kontrol, sert önlemler, Çeka ve “savaş komünizmi” gibi hepsi birden devrime ihanet etmiş unsurlar yüzünden gerçekleştiğini iddia ediyorlar.[7] Çözümü Trotskiy’den yana saf tutmakta bulanlar da eğer Stalin’e karşı mücadele zafere ulaşmış olsaydı durumun çok farklı olacağını söylüyorlar. Bu ise “keşke”den başka bir şey demeyen hikâyelerin klasik bir örneği aslında.

Tüm bunlar düşüş hikâyeleri, hepsi de komünist devrimin ihanete uğradığını söylüyorlar. Batılı Marksistler daha çok, kendilerini buldukları Ekim öncesi döneme odaklanıyorlar. Bense Ekim sonrası dönemi tercih ediyorum. Neden? Çünkü orada insanı hayretler içerisinde bırakan bir hayatta kalma ve tüm o mahvedici ihtimaller karşısında başarıya ulaşmış bir devrim hikâyesi var. Rusya’da o dönemde yaygın kanı, Sovyet hükümetinin birkaç gün içinde düşeceği yönünde. Devrim anında durum hiç iç açıcı değil, çünkü üç yıl boyunca Almanya ve Avusturya ile savaşılmış, yiyecek, ısınma için yakıt, ulaşım, endüstriyel üretim noktasında durum çok kötü, tüm bunlara bir de ordunun terhis edilmesi eşlik etmiş. Dünya Rusya’ya ekonomik abluka uyguluyor, dört yıl da kuzey, doğu ve güneyde cereyan eden “iç” savaşla geçmiş. Denikin, Kolçak, Yudeniç ve Wrangel Beyaz Ordular’a komuta ediyorlar, üstelik işgal ettikleri topraklarda yeni devletler kurduklarını ilân ediyorlar. Lehler, batıda bir cephe daha açmış, yeni Sovyet devletinden kalana saldırıyorlar. Tüm bu güçler, Sovyetler’e düşman kapitalist güçlerce, hararetle destekleniyor, devrim düşmanlarına asker, para, ekipman ve cihaz temin ediliyor. Ransome’ın kısa süre önce gayet iyi bir biçimde kaleme aldığı değerlendirmenin de gösterdiği üzere, Ruslar dışarıdan yardım almaksızın bu yıkım sürecini aşmaları gerektiğini biliyorlar.[8] Komünistler, büyük bir cesaret, kararlılık ve maharetle başarılı oluyorlar.

Hem durumun ne denli ümitsiz olduğuna hem de Kızıl Ordu’nun zaferinin ne kadar büyüleyici bir zafer olduğuna, ayrıca komünist devrimin devasa güçler karşısında o müthiş başarıyı nasıl elde ettiğine dair belirli bir anlayış geliştirmek için insanın yeni arşiv belgelerine[9] bakmasına gerek yok. Lenin’in o dönem kaleme aldığı, metinlerini, konuşmalarını, telgraflarını ve telefon konuşmalarını içeren ciltler dolusu yazılarını okuyup devrimin neyle boy ölçüştüğünü ve bu durumun epey bir zaman aldığını görmesi kâfi.[10] Ama tabii bunların hiçbirisi romantik Batılı Marksistleri ilgilendirmiyor, çünkü onların tek derdi, devrimin nasıl gözden düştüğünü göstermek.

Roland Boer
8 Ekim 2011
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Aşağıdaki kısım bir Norveçli aydınla yapılan sohbetten.

[2] W. Bruce Lincoln, Passage through Armageddon: The Russians in War and Revolution 1914-1918 (New York: Simon and Schuster, 1986), W. Bruce Lincoln, Red Victory: A History of the Russian Civil War (New York: Simon and Schuster, 1989).

[3] Moira Donald, Marxism and Revolution: Karl Kautsky and the Russian Marxists, 1900-1924 (New Haven: Yale University Press, 1993), s. 221-46, Neil Harding, Lenin's Political Thought (Şikago: Haymarket, 2009), Cilt. 2, s. 283-328, Lars T. Lih, Lenin (Londra: Reaktion Books, 2011), Tony Cliff, Lenin 1917-1923: The Revolution Besieged (Londra: Bookmarks, 1987), Theodore H. von Laue, Why Lenin? Why Stalin? A Reappraisal of the Russian Revolution, 1900-1930 (Londra: Weidenfeld and Nicolson, 1964), Oskar Anweiler, The Soviets: The Russian Worker, Peasants, and Soldiers Councils, 1905-1921 (New York: Pantheon, 1974 [1958]).

[4] Roland Boer, In the Vale of Tears: On Marxism and Theology V, Historical Materialism Book Series (Leiden: Brill, 2012).

[5] Şahsen bana aktardığı bir söz bu.

[6] Alexander Rabinowitch, The Bolsheviks in Power: The First Year of Soviet Rule in Petrograd (Bloomington: Indiana University Press, 2007).

[7] Cliff, Lenin 1917-1923: The Revolution Besieged.

[8] Arthur Ransome, The Crisis in Russia (New York: Dodo, 2011 [1921]).

[9] Rabinowitch, The Bolsheviks in Power: The First Year of Soviet Rule in Petrograd.

[10] V. I. Lenin, Collected Works, 47 Cilt (Moskova: Progress Publishers, 1960), 23., 26-33., 36., 42. ciltler.

,

“Seks İşçiliği” Hakkında Bildiğiniz Her Şey Yanlış


Rachel Moran Söyleşisi

Mickey Z
6 Eylül 2015

 

“15 yaşında iseniz, yoksulsanız, işsizlik yardımı alamayacak yaştaysanız, o vakit geriye satacak bir tek bedeniniz kalıyor.” Oldukça zor ve yaygın görülen bir gerçekle yüzleşmiş olan Rachel Moran, İrlanda’da yedi yıl fahişelik yapmış, bu zor durumdan 22 yaşında iken kurtulabilmiş.

O günden sonra Moran, Dublin Şehir Üniversitesi’nde gazetecilik okumuş, Dublin Koleji’nde yaratıcı yazarlık mastırı yapmış. Kendisi, İskandinav Modeli’nin açık bir savunucusu ve aynı zamanda “seks işçileri”yle ilgili postmodern perspektifi lafını hiç esirgemeden eleştiren bir isim. 2011 başından beri Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu ve Harvard Üniversitesi gibi birçok uluslararası ortamda düşüncelerini dinleyicilerine cesaretle aktarıyor.

Rachel’in taviz nedir bilmeyen, sürükleyici hatıratı Paid For: My Journey Through Prostitution [“Parası Ödendi: Fahişelik Diyarındaki Seyahatim”] 8 Eylül 2015’te piyasaya çıktı. Paid For sadece Catharine MacKinnon, Jane Fonda, Gloria Steinem ve Jimmy Carter gibi isimlerin desteğini almakla kalmadı, ayrıca içi boş postmodern liberal “teoriler”in “cinsel özgürlük”le ilgili yalanlarını da ifşa etti.

Kitabının piyasaya çıktığı ve kısa süre önce Uluslararası Af Örgütü’nün pezevenklerin ve fuhuş müşterilerinin “haklar”ını korumakla ilgili karar aldığı bu günler, Rachel’le konuşmak için uygun bir zaman.

* * *

Dünya seks ticaretinin devasa bir iş sahası olduğu, kadınların seslerinin şirket medyası eliyle çoğunlukla yanlış takdim edildiği ya da susturulduğu gerçeğini dikkate alacak olursak, dilediğiniz şeyleri açıktan söylemiş olmanız üzerinden ciddi bir tepki gördünüz mü?

Her şeyden önce kadınların seslerinin susturulup susturulmaması, esasında o kadınların neyi söylemeleri gerektiğine bağlı. Mesut fahişe hikâyelerine uygun şeyler anlatanlar, medyada baş üzerinde tutuluyorlar. Bu kadınlar, popüler kültür üzerinden bize sunulan senaryoya göre hareket ediyorlar ve ayrıca kimseyi rahatsız etmedikleri için hoşça karşılanıyorlar. Bu tip kadınlar, insanları medyanın çeşitli biçimleri üzerinden, bilhassa edebiyat ve sinema aracılığıyla yutturulan fikirlere meydan okumaya zorlamıyorlar. Yani “yetkili bir seks işçisi” olduğunuzu söylediğinizde alkış ve övgüyle karşılanıyorsunuz ama eğer fahişeliğin kapitalist ataerkilliğin bu kapsamlı sistemi içerisinde işleyen ticarîleştirilmiş cinsel istismara dayalı dünya düzeninin adı olduğuna ilişkin o rahatsız edici gerçeği dile döktüğünüzde, tanıklığınız hiçbir şekilde hoş karşılanmıyor ve talep görmüyor.

Fahişelik sisteminden bahsettiğim için dünya genelinde muazzam bir tepkiyle karşılaştım, ama dürüst olmak gerekirse, en berbat tepkileri de şirket medyasından gördüm. Bu tepkileri en fazla fahişelik yanlısı lobicilerden ve fahişelik konusunda zerre deneyimi bulunmayan ama kendilerini “seks işçisi hakları aktivistleri” olarak tanımlayanlardan gördüm.

Kim bu “lobiciler” ve “aktivistler”, ayrıca sizin gibi birine saldırmak ve sizi susturmak isteyecek kadar neden kaygılanmış olabilirler?

Küresel fahişelik yanlısı lobinin kimlerden oluştuğu, çıkarlarının nasıl birbirleriyle bağlantılı geliştiği ve uluslararası planda nasıl faaliyet yürüttüğüne ilişkin eksiksiz bir değerlendirme, muhtemelen bu lobinin kapsam bakımından alabildiğine geniş ve karmaşık olması sebebiyle kaleme alınamaz. Özet bir değerlendirme bağlamında denilebilir ki bu lobi, birlikte faaliyet yürüten temelde üç gruptan oluşuyor: bunlar, dünya seks ticaretini destekleme, savunma ve sürdürme amacıyla cinsel, mali veya ideolojik planda motive olmuş kesimler.

Cinsel açıdan motive olanlar, fuhuş müşterileri. Mali açıdan motive olanlarsa, pezevenkler, genelev sahipleri, hâlihazırda fuhuş yapan az sayıda kadın, ayrıca STK’larının yaşamasını sağlayan devletin yürüttüğü AIDS’ten korunma programları üzerinden para alan, zarar azaltma amaçlı hizmet sağlayıcıları. Bunlar, temiz iğneler ve prezervatifler dağıtıyorlar ama fuhuş yapan kadınlara pratikte alternatif sunma fikrine açıktan muhalefet ediyorlar. İdeolojik olarak motive olanlarsa, akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler veya diğer yorumcular.

Fuhuş yanlısı lobinin menfaatleri, pek kabul etmiyorlar ama, politik açıdan muhalif olan kişilerin menfaatleriyle örtüşüyor çoğunlukla. Örneğin ben, bizzat kendisi de fuhuş müşterisi olan bir akademisyen tanıyorum. Kendi kişisel önyargılarına dayalı bakış açısı üzerinden âdeta kusar gibi sürekli “araştırma” kaleme alıyor olması hiç şaşırtıcı değil bu adamın. Daha mide bulandırıcı olansa, kadın meslektaşlarının yardımından istifade ediyor olması. Ona göre fahişelik yanlısı olmak akademyanın birçok kısmında olduğu üzre, asortik, havalı bir şey. Bu kadın akademisyenler, erkek meslektaşlarının kişisel ajandaları bağlamında nasıl kullanıldıklarını anlamıyorlar bile. Bir de gene fuhuş müşterisi olan bir erkek gazeteci tanıyorum. O da sürekli seks ticareti hakkında yazılar yazıyor ve legalleşmiş sistemlerin kurtarıcı gücünden dem vuruyor, kendi ereksiyonu dışında önerebileceği bir şey yok aslında. Fahişelik yanlısı lobi içerisinde varolan menfaat örtüşmelerine bu tür örnekler vermek mümkün. Bu kişiler, topluma çarpık çurpuk önyargılar enjekte ediyorlar ve toplumsal sorumluluk gibi yaldızlı lafların arkasına saklanıyorlar. Bu insanlar için benim gibi bir kadın, yağı çıkartılacak bir sinek, bir eşekarısı oğlu.

Cinsel ve mali motivasyonları olanlar anlaşılır ama ben ideolojik destek sunanların motivasyonuna karşı hep şüpheyle yaklaşmışımdır. Verdiğiniz örnekler için teşekkürler. Peki, liberal feministlerin fahişelik savunusu hakkında ne söyleyeceksiniz?

Liberal “feminizm”in ilk sorunu ki bu sorun diğerlerini koşulluyor, bunun aslında feminizm olmaması. Kelimenin gerçek manasıyla feminizm, erkeklerin biz kadınlara verdikleri ikincil, tabiyet statüsünden kadınları kurtarmayı taahhüt eden bir hareketi tarif eder. Radikallerin durduğu yer, burasıdır: “feminizm” kelimesinin ne demek olduğunu bilen bizim gibi insanlar, onun politikamız ve gündelik hayatlarımız dâhilinde gerçekleştirecek cesarete sahiplerdir. Liberal “feministler” ise özellikle dünya seks ticareti gibi kimi alanlarda benim iğrenerek baktığım insanlar. Bunların fahişelik yanlısı duruşları, hem feminizm karşıtı hem de alabildiğine ikiyüzlü. Başka bir yerde de yazdığım üzere, “bu kişiler, başka kadınların vajinalarını satılığa çıkartma söz konusu olduğunda gayet liberallerken, kendilerininkini satmaya gelince bayağı muhafazakâr oluyorlar.”

Söylediklerim sizi şüpheye düşürdüyse, bu kesim kimlerden oluşuyor, bir bakın. Bunlar, ağırlıklı olarak beyaz üst orta sınıfa mensup, üniversitelerden aldıkları diplomalarındaki mürekkebi henüz kurumamış olan, yirmili yaşlardaki kadınlar. Sosyal medyaya doluşmuşlar ve sürekli “seks işçilerinin hakları”ndan bahsediyorlar ama öte yandan da bir kez olsun kafalarını bir genelevden içeri sokmamışlar, bizim gibi orada bulunmuş olanları da pratikte kenara itip susturmaya çalışıyorlar. Onların gözden kaçırdıkları gerçekse şu: bizim gibiler, onlardaki toplumsal imtiyaz bolluğuna sahip olmadığı için seks ticaretine bulaştılar. Bizler, fuhuş denilen alana kapatılıp, onların üzerine zerre tefekkür etmedikleri sınıf ve ırkla ilgili ayrım çizgileri üzerinden marjinalleştirildik. Bu liberal feministlerin seks ticaretinin gerçekliğine dair cehaleti, esasında sahip oldukları imtiyazın bir dışavurumu, zira onlar aslında kendi cehaletlerinin bile farkında değiller. Kamunun önüne çıktığım günden beri bu tip mide bulandırıcı kişilere çok rastladım. Bunlar, hem kendilerine kıyasla toplumda daha çok saldırıya maruz kalan başka kadınların kullanılıp istismar edilmesini savunuyorlar hem de bunu şu “feminizm” kisvesi altında yapıyorlar, vay canına!

Gücüm yettiğince, kendimi kuvvetli hissedecek kadar somut sebeplere dayandığım ölçüde bu düşüncemi şu türden bir bilgiyle besleyip duracağım: bu genç kadınlar, soludukları havada özgürlükçü görüşlerin uçuştuğu bir ortamda büyümüşler ve üniversitelerin kadın araştırmaları ve sosyoloji bölümlerini istila etmiş olan o dogma ile yetişmişler. Bu genç kadınlar bir biçimde kandırılmışlar aslında, ketenpereye getirilmişler. Hâkim kültür içinde besleyip büyütülmüş bir zehir aşılanmış zihinlerine. Ama gene de kadın hakları hareketi içinde faal olma konusunda insanın içini rahatlatan bir şey varsa o da zihinlerin sıklıkla değiştiğine tanık olmam. Bugün onlarca kadın, yanıma gelip fahişelikle ilgili fikirlerini neden değiştirdiklerini söylüyorlar bana. Birçok kadın, konferanslarda bu türden yorumlarda bulunuyor, internette, erkeklerin biz kadınları kullanma hakkını küstahça kabul ediyor olması sebebiyle, “sekse olumlu bakan” liberal feminizmin üçüncü dalgasından artık gına geldiğine dair birçok açıklamaya rastlıyorum. Tek yapabileceğimiz şey, daha fazla sayıda insanın aklını başına devşirip liberalizmlerinin esasında özgürlükçülük eliyle ağır biçimde kirlendiğini, kapitalist ataerkillik koşullarında özgürlükçülüğün her daim tek bir yönde, kadınlara zarar verecek yönde işlediğini anlamalarını umut etmek. Sonra bu insanların bu konuda bir şeyler yapmaya karar vermesini umabiliriz. İşte o gün bu kadınlar feminist olacaklardır.

Menfaatler meselesine geri dönersek, başka menfaatlerden söz edebilir miyiz? Bunların örtüştüğünü nasıl söyleyebiliyorsunuz?

Bugün seks ticareti içerisinde legalleşme ve suçlu olmaktan çıkma yönünde sözler sarfeden kadınlar var, buradaki menfaat açık. Burada hatırda tutulması gereken şu: bu kadınlar, sadece kendilerini savunuyorlar. Mevcut gerçekliklerini ve o gerçeklik içerisindeki yerlerini savunuyorlar. Onların nereden ve niye geldiklerini biliyorum. “Tasvip edelim” demiyorum sadece “anlayalım” diyorum. Benim anlayamadığım husus ise seks ticaretinin kıyısında köşesinde bir süre bulunup şimdilerde bu konu hakkında konuşanların, yazanların ve bu meseleyi savunanların sanki bu konuda ilk kez bir fikre sahiplermiş gibi davranıyor olmaları. Alımlı birer manken veya internet kamerası kızı olarak geçimini sağlayanlardan bahsediyorum. Binlerce yabancı tarafından fiziksel açıdan kullanılmakla kullanılmamak arasında ciddi bir fark var. İnternet kamerasına ya da bir kameraya poz vererek para kazanıyorsanız, kendinizi “eski bir seks işçisi” olarak pazarlamaya, ilk elden hiç tecrübe etmediğiniz, muhtemelen hayal bile edemeyeceğiniz bir sistemin sürekli yaşamasını savunmaya da hakkınız olamaz.

Aldığınız tepkilerden biraz daha bahsedebilir misiniz?

Aslında tepkiler hemen gelmeye başladı, bu tip ortamlar, liberal feminizmle ilgili sorgulamanıza derhal cevap geliştiriyorlar. İlk fark ettiğim şey, radikal feministlerin bana kulak verip yaşadıklarım, tanık olduklarımla ilgili sözlerimi kabullenmeleri oldu. Oysa liberaller, beni bir hayalperest ve yalancı olmakla suçlayıp kenara attılar. Bu insanlar, fikirlerini destekleyecek tek bir kanıta bile sahip değiller, kendilerindeki mesut fahişelikle ilgili görüşleri karşısında benim tanıklığımın beş paralık değeri yok.

Ciddi tepkilerle karşılaşacağımı hep biliyordum ama evsiz barksız, on beş yaşında bir çocukken, fuhşa bulaşmış birinin gerçekliğini kasten silip atmaya çalışanların zorbalıkları insanın gerçekten nefesini kesen bir şeydi, bu girişim fahişelik yanlısı lobinin ajandasına en azından militan bir bağlılığın adını yazdırdı.

Kamuoyunun önüne çıkıp konuştuğumdan beri birçok saldırıya maruz kaldım. Belki de bu röportajı vermeye bile fırsat bulamayabilirdim. Tehdit edildim, üstelik evimin kapısının önüne gelip tehditler savurdular, sokakta toplu tecavüz tehditlerine maruz kaldım, hakkımda yalanlar söylendi, sayısız kez hakaret ve iftiralara uğradım. Her gün hakaretler eden, karalayıcı ifadeler kullanan insanları sosyal medyada bloklamak zorunda kalıyorum. İki ay önce ilk kez Irish Times gazetesinde bir makalede yaşadığım saldırıları yazma fırsatı buldum. Cezası da çabucak kesildi. 24 saat içinde ev adresim Twitter’da yayınlandı. Şimdi ne vakit seyahate çıksam oğlumun güvenliğinden endişeleniyorum ve gözümün önüne kapıma çekilmiş polis şeridi geliyor hep.

Bir sapığım var mesela; akıl hastası bir kadın, hakkımda bayağı ciddi, hakaret dolu bir yazı yazmış, hiçbir şey yapamadım. Bunun için polise ve avukatlara gittim. Polis, bunun ferdî bir mesele olduğunu, avukatlar ise kadının dava edilip engelli maaşının kesileceğini söyledi. O günden beri bu ifade, internet üzerinden hızla yayılan hakaretlerle başa çıkmak için iyi bir zemin sağladı.

“Seks işçisi hakları aktivistleri”, kişisel epostamı, banka ayrıntılarımı, ev adresimi ele geçirip kendi aralarında bu bilgileri internet üzerinden paylaşmışlar, her gün eposta kutuma onlarca iğneleyici mesaj geliyor. Aklıma bile gelmeyecek tuhaf şeylerle suçlanıyorum, “katil”, “pezevenk” ve “botoks bağımlısı” olduğum söyleniyor! O günden sonra arkadaşlarım bana “botoks suratlı” demeye başladılar. Bazen de gülüp geçiyorsunuz. Gerçek şu ki bunun hiç sonu gelmeyecek, onları gerçekte kızdıran şeyse, benim bu zamana kadar susturulmuş olan ama bundan sonra asla susmayacak bir kadın olduğumu biliyor olmaları. Onlardan tek istediğimse, savundukları dünyayı aşikâr etmeleri, böylece gayet iyi bir iş yapıyorlar.

Okurlar, şu an itibarıyla sürece nasıl dâhil olabilirler ve size yardım edebilirler?

Okurlardan ilk isteğim şu: bizim gibi seks ticareti içinde yaşamış kadınları dinlemeye hazırlıklı olmaları. İnsanlar, dünya genelinde giderek büyüyen seks ticaretinden kurtulanlar hareketinin olduğunun pek farkında değiller. Bu hareket bilhassa ABD’de çok güçlü. Tüm dünya genelinde kadınlar ayağa kalkıp fahişeliğin tüm hayat boyu bıraktığı hasarlarla ilgili gerçekleri anlatıyorlar. Dünya genelinde onlarca ülkede çeşitli etnisite ve milliyetten kadınla tanıştım. Hepsi de aynı şeyi söylüyordu. Çok sayıda kitap, yüzlerce blog ve makale kaleme aldık. Tüm bu tanıklıklarda aynı duygusal, zihinsel, fiziksel, cinsel ve ruhsal hasarlarla karşılaşıyorsunuz.

Bazılarımız gruplar oluşturdu. Ben SPACE International’ı [Fahişelik-İstismardan Kurtulanlar Aydınlanma İstiyor] kurdum. Üyelerimiz yedi ayrı ülkeden. Bunların içerisinde birkaç ABD eyaleti de var. Diğer ABD’li kadınlarsa STSU’yu [Kadın Ticaretinden Kurtulanlar Birliği] kurdular. Biz kadınlar, suçluluğun ve utancın o asırlık sessizliğinden nihayet çıktık, dünya genelinde harekete geçiyoruz ve toplumsal değişim için yasa yapıcılara baskı uyguluyoruz. İnsanlardan bu değişimi gerçekleştirmemiz konusunda bize yardım etmelerini istiyorum. Bunu kendimiz için de istemiyoruz. Biz fuhuş işinden çıkmışız, verdiği hasar artık geride kalmış. Biz, bizden sonra gelecek kuşaklar için yardım istiyoruz.

Bizler, fuhşun gerçeğini onu bizzat yaşamış kişiler olarak biliyoruz. O nedenle kimse, sevdiklerini bir genelevde görmek istemiyor. Asıl güçlük, insanların hissiyat düzeyinde zaten bildiklerini aynı zamanda entelektüel düzeyde belirli bir anlayışa oturtmalarında. İstatistikleri inceleyebilirsiniz. Fuhşa bulaşmış kişilerin hepsi çıkmak istiyorsa, demek ki bu ticaret zararlı. Tüm fahişelik yapmış kadınlara kulak verin, her şeyden önce kendi sağduyunuzu dinleyin.

Ayrıca bu dönemde tüm dünya, pezevenklerin ve fuhuş müşterilerinin suçlu olmaktan çıkartılması gibi bir tehditle karşı karşıya. Zira Uluslararası Af Örgütü birkaç hafta önce Dublin’de yaptığı Uluslararası Konsey Toplantısı’nda bu kişilerin suçlu olmaktan çıkartılması yönünde oy kullandı. O günü hiç unutmayacağım. Telefonum hiç susmadı, keder, bu işe başladığımdan beri hiç bu kadar dışavurmadı kendisini. Tecavüz ve toplu tecavüz mağdurları sürekli beni arayıp şunu sordular: “Uluslararası Af Örgütü bizi neden terk etti? Bunu bize nasıl yaparlar?” Dünyanın en önde gelen insan hakları örgütlerinden biri olan bir yapının kendilerine zulmetmiş erkekleri kanun karşısında korunmaları yönünde nasıl oy kullanabildiğini öğrenmek istiyorlardı. Eğer bu röportajı okuyan insanlar yardım etmek istiyorlarsa, kendi ülkelerindeki Uluslararası Af Örgütü şubeleriyle temas kurup aynı soruyu sormaları iyi bir başlangıç olacaktır.

Kaynak

,

Bir Çocuğun Yüzü


Napolyon’un işgal ordusunun İspanya’da işlediği günahların fotoğrafı çekilmedi. O günlerde henüz fotoğraf makinesi icat edilmemişti. İşgale karşı mücadele eden yiğit savaşçıların direnişi ancak Francisco Goya’nın o ölümsüz resminde karşılık bulabildi.

II. Dünya Savaşı’nda ülkelerindeki Alman işgaline karşı dövüşen partizanlar ve yeraltında mücadele yürüten savaşçıların ise fotoğraf çekecek vakitleri yoktu. Varşova’daki Yahudi Gettosu’nun o kahramanca ayaklanması bile ayaklanmaya bizzat katılanlarca filme bile alınamadı. Yaptıkları zulümleri bizzat Almanlar filme aldılar, o Almanlar tüm yapıp ettiklerini nizamî bir biçimde filme alıp katalogladılar.

Bu dönemde öte yandan fotoğraf giderek yaygın kullanılan bir araca dönüştü. Filistin’in işgal altındaki topraklarında İsrail kendi işgalini her daim filme aldı. Bugünse herkeste fotoğraf çekebilen cep telefonları var. Ayrıca birçok Arap yerleşimciye İsrailli barış örgütlerinin kamera dağıttığı biliniyor.

Askerler silâh, Filistinlilerse fotoğraf çekiyor.

Uzun vadede hangisinin, mermilerin mi yoksa fotoğrafların mı daha tesirli olacağı henüz net değil.

Kısa süre önce bu sorunun sınandığı bir vak’aya Nebi Salih isminde Batı Şeria’nın uzak bölgelerinde bulunan bir köyde yaşandı.

Her İsrailli bu görüntüyü birkaç kez izlemiş durumda. Tüm İsrail televizyon kanalları bu görüntüyü tekrar tekrar gösterdiler. Dünyada milyonlarca insan kendi ülkelerindeki televizyon kanallarında söz konusu görüntüyü izledi. Sosyal medyada sayısız kez izlenme imkânı buldu.

Filmde iki hafta önce Cuma günü söz konusu köyün yakınında meydana gelen bir olaya yer veriliyor. Özel hiçbir şey yok. Dehşet verici bir yanı da. Sıradan, rutin bir olay sadece. Ama görüntünün unutulabilir bir yanı yok.

Nebi Salih köyü, işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Ramallah kasabasına çok da uzak olmayan bir köy. İsmi, Muhammed’den önce yaşamış ve orada gömülü olduğuna inanılan bir peygamberden alıyor (“Nebi”, hem Arapçada hem de İbranicede “peygamber” demek, dolayısıyla köyün ismi Salih Peygamber anlamına geliyor). Geniş bir alana sahip türbe 550 kişilik bir nüfusa sahip köyün gurur kaynağı.

Nebi Salih köyü haçlı seferlerinde kurulmuş bir karakolun kalıntıları üzerinde yükseliyor, karakol da eski bir Bizans köyü üzerine kurulmuş. Tarihi muhtemelen antik dönemde yaşamış Kenanîler zamanına dek uzanıyor. Kanaatimce, bu köylerin nüfusu zaman içerisinde hiç değişmemiş, sadece verili iktidar yapıları uyarınca dinleri ve kültürleri değişmiş. Yani bu köyler Kenanî, Yahudalı, Elen, Romalı, Bizanslı ve nihayetinde Arap olmuş.

Bugüne dek süren en son işgali de İsrailliler gerçekleştirmiş. Bu yeni işgalciler yerel halkı dönüştürmekle hiç ilgilenmiyorlar. Sadece topraklarını, eğer mümkünse, o topraklardan gitmelerini istiyorlar. Nebi Salih köyünün topraklarında bir de Halamiş (taş) isimli bir İsrail yerleşimi kurulmuş.

Köyle yeni “komşular”ı arasındaki çatışma hemen başlamış. Aralarında antik dönemden kalma bir kuyu var, yerleşimciler bu kuyuyu onarmışlar ve onun kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Köy bu kuyudan vazgeçme niyetinde değil.

Bilin gibi diğer birçok köyde olduğu gibi bu köyde de camide namaz kılındıktan sonra işgal ve yerleşimcilere karşı gösteri yapılıyor. Bu gösterilere birkaç İsrailli barış eylemcisi ve uluslararası gönüllüler katılıyor. Göstericiler genelde şiddete başvurmuyorlar ama uç politik yönelimlere sahip gençler ve çocuklar sıklıkla taş atıyorlar. Askerler plastik kaplı çelik mermilerle ateş ediyorlar, ses bombaları ve göz yaşartıcı bombalar atıyorlar, hatta bazen gerçek mermiler kullanıyorlar.

Birçok küçük Arap köyünde olduğu gibi bu köyde de yerleşimciler aynı aileye mensup. Bu köyde söz konusu geniş ailenin ismi Tamimiler. Gösterilerden birinde bu aileye mensup bir erkek çocuğu vurulmuş, bir kız çocuğu da ayağından yaralanmış. Bu son olayda da gördüğümüz çocuk Tamimi ailesine mensup.

Dünyayı şoke eden kısa film bir askerle başlıyor, görünüşe göre bu asker taş atmış (ya da atmamış) bir çocuğu gözaltına almak için gönderilmiş.

Askerler kayalık arazide koşturup bir kayanın arkasına saklanan çocuğu arıyorlar ve sonrasında yakalıyorlar. Kolu alçılı olan bu çocuğun adı Muhammed Tamimi ve 12 yaşında.

Asker koluyla çocuğun boğazını sıkıyor, çocuk da korkuyla bağırıyor. Sonra 14 yaşındaki ablası geliyor, ardından da annesi ve diğer kadınlar. Hepsi askere saldırıyor, askerse diğer koluyla onları itmeye çalışıyor. Yoğun mücadele esnasında abla elinde silâh bulunan askerin kolunu ısırıyor.

Asker maskeli. Bu, yeni bir şey. Neden maske takıyorlar? Yüzlerini neden saklıyorlar? Nihayetinde bunlar çetelerden korkan Rus polisleri değiller ki. Uzun süre önce ben askerken maske bildiğimiz bir şey değildi.

Arbede esnasında kadınlardan biri askerin maskesini çıkartmayı başarıyor. Askerin yüzünü görüyoruz, karşımızda liseden yeni mezun olmuş, ne yapacağını bilmez hâlde, sıradan bir genç duruyor. Etrafta fotoğrafçılar var. Görüntüde ayaklarını görüyoruz.

Fotoğrafçılar orada olmasa o asker silâhını kullanır mıydı? Cevabı zor bir soru. Zira kısa süre önce bir tugay komutanı arabasına taş atan bir çocuğu vurup öldürmüştü. Ordu bu suça göz yumdu, hatta bu türden eylemleri “özsavunma” olarak niteledi.

Görüntünün birkaç dakikası çocuğun ağlayıp yalvarması, kadının askeri itip ona vurması, askerin tepkisi ve herkese bağırması ile geçiyor. Ardından başka bir asker geliyor ve diğerine çocuğu bırakmasını söylüyor. Ardından çocuk kaçıyor.

Bu askerin kim olduğunu bilmiyoruz. Onun geçmişine dair tahminde bulunmak güç. Muhtemelen her hafta gösterilere tanık olmuş, işgal sürecini tahkim eden askerlerden biri.

Olayı göstericilerden birine ait kameranın açısından da görüyoruz, bu, kısa süreli bir görüntü. Onun kim olduğunu biliyoruz.

Kendisi, Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl ile besteci Franz Schubert’in ismini taşıyan bir öğretmen. Herzl Schubert, uzun süredir mücadele içinde olan solcu bir barış eylemcisi. Birçok gösteride kendisiyle karşılaşmıştım.

Görüntünün tüm İsrail televizyon kanallarında gösterildiği günün ertesi, herkes işten atılsın diye bağırdı. “Solcu bir barış eylemcisinin okulda ne işi var?” dediler.

Schubert sınıfta görüşlerini vazettiği için suçlanamadı. Zira barış eylemlerine çalışma saatleri esnasında katılmıyordu. Gösterilerde boş zamanı dâhilinde yer alıyordu. Hakkındaki suçlama şu anda eğitim bakanlığınca “inceleme altında”.

Geçerken ifade etmek gerek: Schubert’e yönelik suçlama hiç de istisnaî bir vak’a değil. Herkesçe saygı gören, bir sanat okuluna müdire olarak atanmış bir kadın eğitimci, yıllar önce askerlere işgal altındaki topraklarda askerlik yapmaya karşı çıkma imkânı verilmesini isteyen bir dilekçeye imza attığı için ciddi engellerle karşılaştı. Dilekçede askerlik yapılmasının reddedilmesini değil, sadece reddedenlerin ahlakî kararlarına saygı gösterilmesini talep ediliyordu. Ama bu kadarı kâfiydi. Başında milliyetçi-dinci bir demagogun bulunduğu bakanlık “meseleyi inceleyeceğine” söz verdi.

Elbette yeni McCarthy’ciliğe dair bu tip vak’alar sadece solcularla alakalı. Kimse, Araplara ev satılmasını veya kiralanmasını yasaklayan bir hahamın ya da çocuklar dâhil, Yahudi olmayanların belirli koşullarda öldürülmesine izin verilebileceğini söyleyen bir başka hahamın görevden alınmasını talep etmiyor. Bunların maaşlarını devlet ödüyor.

Dünya genelinde milyonlarca insan Nebi Salih’teki görüntüleri izlemiş olmalı. Yaşanan hasarın kapsamını değerlendirmek imkânsız.

İnsanı isyan ettiren, görüntünün kendisi değil. Dehşet verici bir şey yaşanmıyor aslında. Burada izleyenlerin zihinlerine kazınan şey, işgalin, İsrail’in mevcut yüzü.

Uzun yıllardır İsrail kaynaklı haber görüntülerinin neredeyse tamamı işgalci gücün eylemleri ve günahlarıyla alakalı. Modern tarihin en korkunç kitlesel suçunun mağdurlarının yarattığı ilerici devlet olarak İsrail’in o yüzü zaman geçtikçe bir biçimde unutuluyor. Hâlâ “çölü yeşerten” devletin öncülerine işaret ediliyor ve kargaşa içerisindeki bölgede özgürlüğün ve demokrasinin kalesi olduğundan dem vuruluyor.

Bu tür tanımlamalar uzun süre önce geçersizleşti. Kendisini bugün dünyaya işgalci, zalim, zorba bir sömürgeci devlet, gece insanları gözaltına alıp gündüz işkence eden tepeden tırnağa silâhlı askerlerin bir devleti olarak takdim ediyor.

Dolayısıyla sunulan bu yüz, İsrail’in tüm dünya genelindeki algısını da değiştiriyor. Televizyonda yayınlanan her görüntü ve her haber bu değişime sessiz sedasız katkı sunuyor. Dünya genelinde sıradan insanların, ayrıca Yahudilerin de tavrı değişiyor. Yapılanların verdiği hasar kalıcı ve muhtemelen asla tedavi edilecek gibi değil.

Genç Muhammed Tamimi’nin o dehşete kapılmış yüzü muhtemelen uzun süre aklımızdan çıkmayacakmış gibi görünüyor.

Uri Avnery
7 Eylül 2015
Kaynak

07 Eylül 2015

,

Peş


Mesele resmin arkasını, ardını görmek.

Önümüzdeki resimde “heybetli” bir Tayyip Erdoğan portresi var ve bizim ona elimizdeki her şeyi fırlatmamızı istiyorlar. “Her şey 400 milletvekili için” lafına iyice ikna olduğumuzda, Tayyip’in yıllar önce o attan düştüğü gibi düşeceği varsayılıyor. Birkaç aydır meclissiz, seçimsiz yönetiliyor ülke ve de facto başkanlık icra ediliyor.

400 milletvekili tespitinin devamında Erdoğan “Yeni Türkiye hareketi”nden söz ediyor. Millet 400 rakamına takılıyor, bu yeni olan Türkiye’nin neye ve kime karşı harekete geçtiğine hiç bakmıyor. “Psikopat” veya “iktidar delisi” olarak yaftalanan Erdoğan neyin göstereni, neyi ifade ediyor, o dikkate alınmıyor.

Bu açıdan, AKP’nin Müslüman Kardeşler’in uzantısı olduğundan, Vuslat Platformu adı altında doğrudan Karadavi eliyle yönetildiğinden, bu topraklara yabancı olduğundan, kesilip atılması gerektiğinden bahsetmek bir anlam içermiyor. Göze akıl, akla göz gerekiyor. “400 milletvekili” bir sopa niyetine sallanıyor, en ikna olmayacaklar bile havuç için o sopaya razı gelecek, bu görülmüyor.

* * *

AKP’nin varolmasını sağlayan, ayakta kalıp bugüne gelmesine zemin hazırlayan iki güç vardı: Fethullah ve Müslüman Kürtler. Bugün ikisi de yok. Her iki güç de budanmış durumda. Kemalizmin Türkiye’si ile emperyalizmin Türkiye’si arasındaki gerilimde bu iki güç de farklı mecralara çekildiler.

Fethullahçılar, Gezi sonrası yayınlarında “CHP ve MHP’ye girdik, onları merkeze çektik” diyorlardı. Bu merkez neresidir? Müslüman Kürtler seçimde HDP’ye oy verdiler ama bugün PKK ile HDP’yi ayırma noktasında bir kama işlevi görmeye çalışıyorlar.

Muhtemelen Dağlıca saldırısı sonrası bu işlev daha da görünür hâle gelecek. Batı’da da merkeze yerleşen AKP ülkü ocakları yerine ikame edilen Osmanlı Ocakları devreye sokacak. Yeni Türkiye bunu emrediyor.

O, 30 Ağustos’ta Kur’an tilavetiyle selam durulan, Bosna’dan Afganistan’a uzanan yeni ordu-devlet. Bu gücün dünyasında günlerdir buzdolabında tutulan Cizreli kızın adına yer var mı? AKP’ye “bu topraklara yabancısın, geldin bizim malımızı gasp ettin, senin yüzünden huzur-muzur kalmadı” diye saldırmak, o ordu-devletin toprağını kutsallaştırmıyor mu, malını yüceltmiyor mu, huzurun İslam’da değil, askerî nizamatta olduğunu söylemiyor mu? Sol-sosyalist hareket, HDP ve Fethullah dolayımıyla CHP’ye eklemlenerek bu gerçeğe yedeklenmiyor mu? İslam’dan kurtulayım derken, iyice devlete ve sermayeye yanaşmıyor mu? “Bu süreçte üç-beş kişi Allahsız olur da karnımız doyar” diye ellerini ovuşturanlar, başkasını düşünüp onun için kavga etmenin imkânlarının ortadan kalktığını, İslam’ın bir dolayım olduğunu görmüyorlar mı?

* * *

Dağlıca artık sembolik bir mevki. Bu saldırı ile Demir Küçükaydın gibilerin bir aydan fazla bir süredir yana yakıla istedikleri ateşkes de imzalanmış oldu. Jandarma ve polisle savaşan, “aslolarak AKP’yle savaşıyorum, devletle değil” diyen PKK, namluyu genelkurmaya yöneltti. Demek ki perde arkası görüşmeler bir noktada tıkanmış. Dağlıca da bir dolayım değil mi?

Dağlıca’da daha önce de saldırılar gerçekleştirildi. Birinde her gün havada olan heronların o gün uçmadığı söyleniyor. Bugünkü saldırıda da askerlerin bir piyon düzeyinde “feda” edildiğine dair emareler var. Tüm bunlar olurken, geçmişteki bir saldırıdan kurtulan askerler “siz niye ölmediniz?” diye mahkemeye veriliyorlar. Bugünse sayılamıyorlar bile.

Bunu da “AKP yaptırdı” diyelim. Bir yerde devrilen ağacı, kıyıya vurmuş çocuk cesedini, her şeyi Tayyip’e bağlayalım. İdeolojik planda nicelik ve hacim olarak büyük olduğuna iman ettiğimiz Tayyip karşıtı cephenin siyasî öncülüğünü elde etmeye çalışalım. Ama arkada olan bitene dair bir politik teorik değerlendirmemiz olması gerekmiyor mu? Bu kadar nicelik merakı, niteliğe, içeriğe, manaya karşı bizi körleştirmiyor mu?

* * *

Fethullah ve Müslüman Kürtleri kaybettiğine göre Tayyip ve efradı merkeze çekilmiş demektir. Artık “vantrologun kuklası”ndan başka bir şeyden söz edilebilir mi? Milleti galeyana getiren milletvekili Abdurrahim Boynukalın, “Ne zamandan beri TSK ve Devlet bizim dokunulmaz kutsallarımız oldu?” diyor geçmişte, bugün diyebilir mi?

Sadece “seni başkan yaptıracağız” der. O başkanlığın TSK’nin ve devletin başkanlığı olduğunu gizlemekten başka bir işe de yaramaz.

Apartman veya site yönetiminin ayağını kaydırmak için yapılan hamlelerin ülke siyasetinde bir karşılığı olmasa gerek. Solun ideolojik önderi fuat avninin söylediklerine değil, söylemediklerine bakmak lazım. Aylardır “kaçmaya hazırlanıyor” dediği Tayyip koltuğuna iyice kök salıyor belki de. Kendisini önder kabul edenleri de oyalamış oluyor böylece.

* * *

Gezi’de “ah keşke PKK savaşı bırakmasaydı, şimdi devrim yapardık” diyenlerin bugün kıllarını kıpırdatmamalarında, gezici olup gezdikleri yerleri internette paylaşmalarında bir sorun yok mu mesela?

O gün “PKK ve HDP AKP ile anlaştı” diyenler, bugün gene aynı şeyi söylüyorlar. PKK savaşsa dert, savaşmasa dert? Bu örgüt, sizin zihin dünyanızın kuklası mı? Kendi aklı, birikimi, yönelimi yok mu? O, ekmeğinize süreceğiniz yağ mı?

Bodrum’da daha önce de faciadan dönülmüştü. Sahile çıkan mültecilere plajda yoga yapan yerli turistlerin görüntüsü eşlik ediyordu. Siyasete o yogacıların gözüyle bakılabilir mi?

Bir araştırmaya göre, yoksullar Suriyelileri iş kaygısından dolayı istemiyorlar. Orta sınıf ve üstü kesimse manzarayı bozdukları için Suriyelilerin gitmesini istiyor. Bu manzara düşkünlerinin Tayyip’le ilgili alerjilerinde bir sorun aranmalı. Siyaseti orada kurmakta ciddi bir yanlış var. Bugün siyaset, “bana yoldaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” diyor.

* * *

AKP’nin sol kolu Fethullah, sağ kolu Müslüman Kürtlerdi. Şimdi onun eline verilen koltuk değnekleri, bizzat devlet yapımı ve devlete ait. Devletten ayrı ve gayrı bir hareketi, bir hamlesi asla olamaz, olamamalı.

Doksanlarda gazetecilik yapmış bir kişi, asker cenazeleriyle ilgili bir eşikten bahsediyor. Cenaze sayısı onun altında ise iç sayfalarda, onun üstünde ise baş sayfada haber yapılıyor. Askerî zayiat düzeyinde ele alınan bu kayıplarda, politik-coğrafî bir okumaya da yer veriliyor.

Eskiden ülkenin her yerinden gelen insanların harmanlanması bir politika iken, doksanlarla birlikte asker alımlarında bilhassa belirli illere odaklanılıyor. “Algı operasyonu yapıyorsunuz” diyenler, böylece kendi algı operasyonlarını, psikolojik harekâtlarını icra etmiş oluyorlar. Bir anda aynı ilden onlarca cenaze kaldırılıyor. Küfürler ve pet şişeleri AKP’lilere fırlatılıyor. AKP’liler de bu saldırıları göğüslemenin kendi görevleri olduğunu bilerek, güvenli araçlarına binip evlerine gidiyorlar. Devlet, AKP şahsında kendisini koruyup kolluyor.

Devlet, AKP’ye bir şeyler söylettiriyor, o devleti kim ve ne konuşturuyor, ona bakmak gerekmiyor mu?

Eren Balkır
7 Eylül 2015

, ,

LKP'nin Gerilla Grubu



Lübnan Komünist Partisi, özel bir gerilla grubu oluşturmak suretiyle, Suriye’deki huzursuzluktan etkilenen ülkenin kimi bölgelerinde IŞİD ve Nusret Cephesi’ne karşı mücadeleye giriyor.

Lübnan Komünist Partisi savaşçıları, ülkenin doğusunda, Bekaa Vadisi’nde devriye görevi görecek bir gerilla grubu oluşturdu.

İslamî aşırıcılık tehdidinin sınıra on kilometreden daha az bir mesafeye ulaşması ve her gün silâh atışlarının gerçekleşmesi karşısında ülkedeki her insan gruba gönüllü olarak katılmayı görev kabul ediyor.

Komünist savaşçılardan biri şunu söylüyor: “Bugüne dek IŞİD ve Nusret Cephesi ile doğrudan savaşa girilmedi. Biz, burada Lübnan ordusunun mevcut hatları gerisinde destek faaliyeti yürütüyoruz. Bazı küçük savaşçı grupları dağları aşıp buraya geliyorlar, biz onları tespit edip bulmak için buradayız. Bizimle Hizbullah arasındaki fark şu: bizim içimizde Sünni, Şii ya da Dürzi, Lübnan’ın farklı kesimleri var. Biz ağırlıklı olarak seküleriz ve Lübnan ordusundan da farklıyız. Klasik tipte bir ordu değiliz.”

Lübnan Komünist Partisi 1924’te kuruldu ama bugüne dek seçimlerde herhangi bir başarı elde edemedi. Savaşçıları yapacakları daha çok iş olduğunun bilincinde.

Bölgedeki köylerde yaşayan ailelerin neredeyse hepsinden birer kişi gruba gönüllü olarak katılmış durumda ve silâh kullanmayı biliyor.

Eskiden beri gerilla faaliyeti içerisinde olan kişiler savaş tecrübelerini İsrail’e karşı savaşlarda er olarak yer aldıkları dönemde kazanmışlar. Genç kuşaklar onları dikkatle dinliyorlar ama eğitimlerini de savsaklamıyorlar.

Üniversitede ders çıkışı savaş alanına giden 23 yaşındaki Vizam şunları söylüyor:

“Her zaman öncelikli olan eğitimdir, biz sadece silâhla değil, aldığımız bu eğitimle de savaşıyoruz. Gelecekte kendimi savaşçı değil, bilgisayar teknisyeni olarak görmek istiyorum. Savaşmayı sevdiğimiz söylenemez ama köylerimizi ve kentlerimizi korumak için savaşmaya mecburuz.”

Genç adam IŞİD ve Nusret Cephesi huzuru bozana dek eline hiç silâh almamış.

Geçen Ağustos ayında cihadî unsurlar Lübnan ordusuna ait kontrol noktalarını kuşatıp buralara saldırdılar, ardından da Beyrut’un kuzeydoğusunda, kente 124 kilometre uzakta bulunan Ersal kasabasının kontrolünü ele geçirdi. O günden beri diğer sınır kasabaları sürekli tehdit altında, benzer şeylerin oralarda da gerçekleşmesi olası.

Diğer bir komünist savaşçı ise şunu söylüyor:

“Aşırıcılarla savaşma konusunda güçlü bir iradeye ve arzuya sahibiz. Bu ülkeyi kanımızın son damlasına dek terk etmeyeceğiz, kimseye bir karış toprak vermeyeceğiz.”

RT
5 Eylül 2015
Kaynak

04 Eylül 2015

,

Lanet



Akdeniz’in kıyılarında
İnsanlığı gördüm, tuza bulanmış
Yüzükoyun
Ölü
Gözleri oyuk,
Elleri semaya doğru, dua ediyor
Ya da titriyor korkudan.
Tek kelime dökülemedi ağzımdan.
Deniz, bir Arab’ın yüreğinden daha haşin,
Kana boğulmuş
Dalgaları.
Sadece çakıl taşları ağladı.
Sadece çakıl taşları.
“Arabistan’ın tüm kokularını sıksan ne olur”
Bu Ümmet’in eti çürüdükten sonra.

Gaza Writes Back
2 Eylül 2015
Kaynak

03 Eylül 2015

,

Aylan Kürdi


Aylan Kürdi Avrupa’daki mülteci krizinin sembolü hâline geldi. Cesedi Türkiye’nin güneybatısındaki Bodrum ilçesinin sahiline vurdu. Üç yaşındaki bebeğin yanında beş yaşındaki ağabeyi Galip ve annesi Rihan da Akdeniz’de boğularak öldü. Babası Abdullah ise kurtuldu. Aylan’ın sahile vurmuş cesedine ait fotoğraflar sosyal medyada hızla yayıldı ve Avrupa’daki mülteci krizinin bir sembolü hâline geldi.

Çocuklar Çarşamba günü erken saatlerde Bodrum’dan çıkıp Yunanistan’ın adası Kos’a giden iki tekneden birinde idi. Denizden beşi çocuk 12 kişi çıkartıldı. Dokuz kişi kurtuldu, iki kişi hâlâ kayıp ve boğuldukları düşünülüyor.

Kuzey Suriye’deki Kobanê kasabasından gelen Kürdler bu yılın başında IŞİD tarafından kuşatılan evlerinden kaçmışlardı.

İddiaya göre aile önce Avrupa’ya oradan da Kanada’ya gitme arzusunda idi. Bu yılın başında ailenin iltica başvurusu Kanada makamlarınca reddedilmişti. Reddedilmesinin nedeni, ailenin Suriye’den Türkiye’ye kaçmasına sebep olan kimi güçlüklerle ilgiliydi.

Birleşmiş Milletler’in raporuna göre, Suriye iç savaşında en az 230.000 kişi öldü. Muhtemelen gerçek sayı bundan daha fazla. 22 milyonluk Suriye’de 6,5 milyondan fazla insan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sadece bu yıl içerisinde Akdeniz’i aşıp Avrupa’ya gitmeye çalışırken ölenlerin sayısı 2.600’ü aşmış durumda.

Bu yıl savaş ya da zulüm sebebiyle Avrupa’ya sığınma talep edenlerin sayısı ise 350.000’i aştı. Sığınma talep eden insanlar ağırlıklı olarak iki ülkeden geliyor ve bu iki ülke de ABD ve NATO’daki müttefiklerince imha edildi: Libya ve Suriye.

Counter Currents
3 Eylül 2015
Kaynak

02 Eylül 2015

, ,

Andre Malraux ve Mao


[…] Mao düşüncelerini şu şekilde aktardı:

“Plehanof ve Menşevikler Marksistti, hatta Leninistti. Kendilerini kitlelerden kopardılar ve sonuçta Bolşeviklere karşı ele silâh aldılar ya da sürgün edildiler veya vuruldular.

[…] Bugün her komünistin önünde iki yol var: ya sosyalist inşa yolu ya da revizyonizm yolu. Artık ağaçların kabuklarını kemirdiğimiz aşamanın ötesine geçtik, ama bugün elimizde sadece bir kâse pirinç var. Revizyonizmi benimsemek bu kâseyi de kaldırıp atmak demek. Daha önce size söylediğim gibi, biz köylü isyancılarla yaptık devrimi. Sonra onların kavgasını Komintang’ın yönettiği kentlere yönelttik. Ama Komintang’ın halefi Çin Komünist Partisi değildi, önemli mi değil mi bilmiyorum ama, Yeni Demokrasi idi. Büyük kentlerdeki proletaryanın zayıf olması sebebiyle devrimin tarihi komünistleri küçük burjuvazi ile işbirliğine itti. Bu sebeple son tahlilde artık devrimimiz Rus Devrimi’nin bizim devrimimize benzediğinden daha fazla benzemiyor o devrime. Bugün bile toplumumuzun geniş katmanları zorunlu olarak yüzünü, faaliyetleri dairesinde, revizyonizme çevirmesi gereken fiilî koşullarda yaşıyor. Ellerindeki sadece kitlelerden dilediklerinde aldıklarından ibaret.”

O an aklıma Stalin geldi: “Biz Ekim Devrimi’ni iktidarı kulaklara vermek için yapmadık!”

“Yolsuzluk, kanuna itaatsizlik, aydınların kibri, beyaz yakalı işçi olup ailesini onurlandırma isteği, bunun dışında kimsenin elini taşın altına koymaması, tüm bu aptallıklar sadece birer semptom. Parti içerisinde de dışında da karşılaştığımız durumlar. Bunların sebebi söz konusu semptomların görüldükleri tarihsel koşullar. Ama aynı zamanda politik koşullar.”

Onun teorisini biliyorum: siz eleştiriye tahammül etmiyorsunuz, sonra özeleştiriyi terk ediyorsunuz, ardından da kitlelerden kopuyorsunuz, oysa parti devrimci gücünü ancak kitlelerden alabilir, yeni bir sınıfın oluşmasını hoşgörüyle karşılıyorsunuz; sonuçta da Kruşçef gibi sağlam temeller üzerinde ABD ile barış içerisinde bir arada yaşayacağınızı ilân ediyorsunuz ama sonra Amerikalılar Vietnam’a ayak basıyorlar. Onun şu eskiden söylediği sözü hiç çıkmaz aklımdan: “Burada halkın yüzde yetmişi yoksul köylü, onların devrim anlayışında hiç kusur yok.” Bu sözü şu şekilde yorumluyor: “Kitleleri eğitebilmek için onlardan öğrenmek zorundasınız.”

Mao bu noktada şu tespiti yapıyor: “O nedenle Sovyet revizyonizmi […] bir tür döneklik.”

* * *

“Camp David’den dönüşünde Kruşçef buraya geldi ve Amerikan emperyalizmiyle uzlaşılabileceğine inandığını söyledi. Tahayyülüne göre orada çelişkiler neredeyse silinmişti. Oysa hakikat şu ki zafere bağlı oluşan çelişkiler eski çelişkilere nazaran daha sancılıydı ama şansları şuydu ki bu çelişkiler henüz tam derinleşmemişti. İnsanlığı elindeki araçlara bıraksak o zorunlu olarak kapitalizm yeniden inşa etmez (insanların üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete geri dönmeyeceklerini söylerken belki de haklısınız) ama onun eşitsizliği yeniden tesis edeceği açık. Yeni sınıflar oluşturma eğilimindeki güçler kudretli. Ordudaki unvanları ve rozetleri kaldırıp attık. Her ‘kadro’ yeniden işçi oldu, en azından haftada bir gün. Şehirlerden binlerce insan trenlere binip halk komünlerine gidiyorlar. Kruşçef bir komünist parti iktidarı aldığında devrimin yapıldığını zannediyor. Meseleyi ulusal kurtuluş meselesi olarak ele alıyor.

[…] Lenin o momentte devrimin sadece bir başlangıç olduğunun gayet net farkındaydı. Bahsettiği güçler ve gelenekler sadece burjuvaziden miras kalmış değillerdi. Bunlar ayrıca bizim kaderimizdi. […] Revizyonistler sebep ve sonucu birbirine karıştırıyorlar. Eşitlik kendi içerisinde önemli değildir, kitlelerle temasını kesmemiş olanlar için doğal olduğu için önemlidir. […] 23. Kongre’de Kosigin’in söylediklerini anımsıyorsunuz! ‘Komünizm hayat standartlarını yükseltmek demektir!’ Öyle ya yüzmek de üzerine mayo giymek demektir! Stalin kulakları yok etti. Bu, basit manada kendisine komünist bile dese, bir burjuvanın yerine başka bir burjuva geçirme, Kruşçef’i Çar’ın yerine ikame etme meselesi değildi. Çin’e getirilen düşünce, kültür ve gelenekler bulduğumuz yerde yok edilmeli, proleter Çin’in henüz varolmayan düşüncesi, gelenekleri ve kültürü ortaya çıkmalıdır.”

* * *

“Sık sık dile getirilen bu ‘revizyonizm’ terimi, esasında devrimin ölümünü ifade eder. Bizim bugün orduda yaptıklarımızın her yerde yapılması gerekir. Daha önce ifade ettiğim üzere, devrim de her yerdedir. Devrim aynı zamanda bir duygudur. Bugün Rusların yaptıkları ‘geçmişe ait bir duygu’dan ibarettir. Eğer biz bunu yapmaya karar verirsek, her şey dağılır. Bizim devrimimiz sadece geçmişin istikrara kavuşturulmasından ibaret olamaz.

* * *

Kitlelerle baş başayım. Bekliyorum…

Andre Malraux[1]
1965
Kaynak

[Anti-Memoirs (“Karşı Hatırat”) isimli çalışmasından alıntı]

Dipnot:
[1] Andre Malraux, ünlü Fransız romancı. 1965 yılında de Gaulle hükümetinde kültür bakanıydı.