16 Ekim 2022

,

Yer Sofrası

Türkiye’de sosyalist hareketin tek siyaseti var o da CHP. Bir taraf, onu liberal; diğer taraf, sosyal demokrat yapmak için uğraşıyor. Boş yere kürek çekiyorlar. 

Esasında bu çabayı, düzenin komünist harekete yönelik mücadele yöntemi olarak anlamak mümkün. Devrime liberalizmle, sosyalizme sosyal demokrasiyle duvar örüyorlar. 

Ördek düdüğü ile avlanan sosyalistler, CHP’nin liberal veya sosyal demokrat yapılma girişimine aldanıyorlar, devrimin ve sosyalizmin mevzi kazandığını zannediyorlar. Aldananlar, aldatıyorlar.

Bu ayarlama ve kıvam tutturma işleminin yüz yıl önce Atatürk’ün yazdığı bildiriyle bir alakası olmalı. Resmi TKP’nin kuruluşu konusunda Atatürk, “komünist hareket, ordunun kontrolünde olmalı” diyor.[1] Sosyalist hareket içerisinde kimse, “acaba yüz yıl içerisinde hareket, ordunun kontrolünden hiç çıktı mı, çıktıysa ne zaman çıktı?” sorusunu sormuyor. Sorma gereği duymuyor. Orduyla doğrudan ve dolaylı olarak ilişkili şeflerin örgüt tepelerindeki varlığı, hiç sorgulanmıyor.

Sosyalist hareket, ordu mensupları, bürokrat, teknokrat ve diplomat oldukları veya özel şirketlere müdür olarak atandıkları vakit, ancak o noktada liberalizme ve sosyal demokrasiye meyledebiliyorlar. Ordunun ideolojik-politik seyri, sosyalist hareketi de tayin ediyor. 

Asker; işçi ve aydın arasındaki gerilimin çözüldüğü, bireye aşkınlığını kazandıran bir mevki olarak görülüyor. Akbaba karikatüründe görülen, işçinin, köylünün ve patronun askerî düzende yürüyüşü karşısında solun gözleri doluyor, tüyleri diken diken oluyor.

Sosyalist hareket, tepe kadrolarına yerleşmiş CHP’li ailelerin çocuklarını hiç sorgulamıyor. Onların ideolojisini, teorisini ve politikasını hiç dert edinmiyor. O CHP’lilikten herkes memnun.

O CHP’li ailelerin çocukları, kendilerini yüce gördükleri için, “neymiş ya bu Marksizm!” diye meseleye eğiliyor, onu tüketmek, kendi konumuna ram ve kul etmek için çabalıyorlar. Marksizmin alanını daraltmak adına, onu içeriden çürütecek adımlar atıyorlar. Lenin’in dediği gibi, bu çocuklar, içeri sızıyorlar, “Marksizmden reformlar için mücadele, proletarya diktatörlüğünü hedeflemeyen sınıf mücadelesi, sosyalist ideallerin genel kabulü ve kapitalizmin yeni bir düzenle ikame edilmesi gibi liberal burjuvazinin kabul edebileceği şeyleri alıyor, buna karşılık, Marksizmin kendisine can veren tek şeyi, o devrimci içeriği bir kenara atıyorlar.”[2] Sosyalistleri, iyi huylu, munis, şefkatli, kucaklayıcı bir kapitalizme, böylesi bir kapitalizmin olabileceğine ikna ediyorlar. Devrim hayal, reformizm gerçekçilik oluveriyor.

Bu hâliyle sosyalist hareket, en fazla Alman yeşillerine, SPD’sine, Fransız Sosyalistlerine veya Amerikan Demokrat Parti’sine bağlanabiliyor. CHP’nin liberalleştirilmesi ve sosyal demokratlaştırılması çabası, bu bağlarla birlikte ele alınıyor. 

Amerikan dizilerini yerlileştiren, buraya uyarlayan, sonra geri Ortadoğu'ya pazarlayan akıl, Amerika’daki Alexandria Ocasio-Cortez’i buraya Sera Kadıgil olarak aktarıyor. İlki, Ukraynalı faşistlere silâh verilmesini istiyor; ikincisi, buranın faşistini allayıp “o benim bacım, kimseye yedirmem!” diyor. Her şey gösteri, temaşa ve performansa indirgeniyor. Sınıf mücadelesinin yakıcılığı, kimsenin tüyüne zarar gelmesin diye, ortadan kaldırılıyor.

Orhan Gökdemir, tam da bu bağlamda, Marksizmle alakası bulunmayan sıradan bir sosyal demokrat olarak Korkut Boratav’ı CHP danışmanlığına önerebiliyor.[3] Bir TKP’li, hiç utanmadan, CHP’nin iç işleyişine, içişlerine müdahaleyi kendisine hak görebiliyor. TKP ile CHP arasındaki sınır çizgileri bulanıklaşıyor. En fazla, onu liberalleştirmek için uğraşan HDP’ye karşı kullanılacak bir tür tampon olma görevini üstlenebiliyor. HDP, TKP'leşiyor, TKP HDP'leşiyor. Liberalizmle sosyal demokrasi arasındaki ürolojik yarış, ne halka ne de işçi sınıfına hayır getiriyor.

Doksanlı yıllarda Metin Üstündağ, “dışarıdan eve gelene neden ‘kapıyı kapat, dışarısı soğuk’ deriz, oysa ‘içerisi üşüyor’ demeliyiz” türü cümleler kurardı. Çünkü seksenli yıllarda solculara “örgüt olduk, ama birey olamadık” demeyi öğrettiler. Hava durumu bile bireye göre verilmeli, her şey, birey ölçüsüyle değerlendirilmeliydi. Sola doksanlarda bu öğretildi. Zihnine Niçe'nin gericiliği, Froyd'un liberalizmi kazındı. 

O doksanlarda o bireyler, devrimin yirmilerde zaten yapıldığını, sosyalizmin sümerbankta, köy enstitülerinde ve demir-çelik sanayiinde zaten inşa edildiğini öğrendiler.

Şimdi bireyi ezdiği düşünülen yer sofrasına bile düşmanlık ediyorlar. 11 Eylül’den sonra Amerikan liberalizmi, 2005’teki Paris ayaklanmasından sonra AB sosyal demokrasisi, İslam’a karşı dişini ve kılıcını bileyledi. İslam, yer sofrasıydı, bireyi tanımayan ideolojik hastalıktı. Birileri, bireyi yüceltmek için İslam’a vurmayı öğrendiler. NATO’nun, Pentagon’un, CIA’in komünizme karşı geliştirdiği argümanların bu sefer İslam için kullanıldığını gördüler. İslam’a vurarak, bu güçlerin gözünde aklanacağını düşündüler. Teslim oldular.

Bu teslimiyet sürecinde sola yüce olanın birey, bireyin mülkiyeti ve rekabeti olduğu öğretildi. Bireyi Allah belleme konusunda herkes anlaştı. Soldaki bölünme, mülkiyetçilik ve rekabetçilikle ilgiliydi. Rekabeti öne çıkartanlar, liberal; mülkiyeti öne çıkartanlar, sosyal demokrat oldular.

CHP, birey ölçüsünde yeniden kıvama getirildi. Ne zaman çökse, bitse, seçimde baraj altı kalsa, ne zaman iç bölünme yaşasa, sosyalist örgütler, onun yardımına koştular. Cumhuriyet’in bireyine ait bir kale olarak CHP, yıkılamazdı. Türkiye’de devrim de sosyalizm de ona mecburdu. İşçi çalışması yaptığını sanan gazeteci de Marksizm çalıştığını sanan akademisyen de CHP sınırlarına tabiydi. Mesele CHP’ydi, gerisi teferruattı.

CHP’ye mecbur edilmiş devrim liberalizmle, sosyalizm sosyal demokrasiyle flört etmeyi görev belledi. Bugün TKP, o sebeple meritokrasiyi savunuyor, cumhurbaşkanının diplomasını dert ediniyor, Aysun Kayacı gibi “liyakat da liyakat!” diyor. Ekim Devrimi’nde diploması olmayan işçilerin iktidarına bugünden küfrediyor. Lenin, o günlerde maliye bakanlığına Fransa’da bir süre banka memuru olarak çalışmış birini getiriyor. Bugün TKP ne söylüyorsa o gün de Menşevikler, bu karar üzerine aynı şeyi söylüyorlar.

Yer sofrasında yiyecek ortak. Bu ortaklık, bireye küfür ve saldırı olarak gösterilmek zorunda. Ekmeği beraber bölmek, sosyalistlerin sevmediği bir eylem. Bilim, aydınlanma ve akıl, bireyin çıkarına işaret ettiği için önemli. Mülkiyeti ve rekabeti yücelttiği ölçüde anlamlı. “Yer sofrasından bilim çıkmaz” lafı, sosyalist hareketin ilmihali. O nedenle sosyalist hareket, tarımdaki dönüşümü, kıtlığı, yapay et dayatmasını, karbon karnelerini vs. önemsemiyor. O yer sofrasına oturan halktan, işçi sınıfından ve ezilenden kendisini kurtardığı için her gün CHP üzerinden burjuvaziye teşekkürlerini sunuyor.

Sosyalist hareketin tepe kadrosu, bu sebeple kripto CHP’lilerle dolu. Komünist hareket, hep ordunun kontrolünde. Ordu, NATO ordusu. Centcom’dan gelen silâhlar, sosyalistin ideolojisini de tayin ediyor bugün.

O sebeple bugün Umut gazetesi, İran’da ve Fransa’da olan kitlesel eylemleri haber yapıyor, buradan İran’da devrim yaptığını sanıyor, ama Almanya’daki eylemleri, hükümet protestolarını nedense hiç görmüyor. 

“Komünist hareket, CHP bürolarında katlediliyor. AKP denilen ölümden korkup vereme razı gelmeyelim" diyenler, komünist hareketin bağımsızlığına vurgu yapanlar “meczup, deli” denilerek tecrit ediliyorlar. O Almanya’daki halk protestoları, “aşırı sağın, faşistlerin işi” denilerek çöpe atılıyor. Bu gördüğümüz, (artık) CHP’nin sosyalist hareketidir. Devrim ve sosyalizm iradesinden arınmıştır.

Eren Balkır
14 Ekim 2022

Dipnotlar:
[1] Paul Dumont, “Türkiye Komünist Partisi”, 1977, İştiraki.

[2] V. I. Lenin, “İkinci Enternasyonal’in Çöküşü III”, Haziran 1915, İştiraki.

[3] Orhan Gökdemir, “Kılıçdaroğlu Projesinin Alamet-i Farikaları”, 8 Ekim 2022, Sol.

0 Yorum: