05 Ocak 2024

,

Solun Lale Devri: İnsanlar Neden Sessiz/Tepkisiz Kalıyor?



İçinde yaşadığımız sömürü düzenini sona erdirmede çözülmesi gereken en önemli sorulardan biri “Bu kadar sömürü ve zulme rağmen insanlar neden sessiz kalıyor?” sorusudur. Bu soru, ideolojinin ve aygıtlarının nasıl işlediği çözümlenmediğinde öznel ve idealist yönelsemeler içeren yanıtlarla açıklanma hatasıyla karşılaşabilir.

Bugün temel insan hakkı olan güvenceli iş, barınma, beslenme, eğitim ve sağlık hizmetleri, enerji kullanımı nüfusun önemli bir bölümünün erişimi açısından neredeyse ulaşılmaz noktada. İş cinayetleri, çocuk ve mülteci işçiler, yangınlar, seller, depremler, trafik kazaları, şiddet, ekolojinin tahribatı, kabalık, bozulan ruh sağlığı, insan ilişkilerindeki çürüme ve birçok toplumsal sorun hayatın gündeliği durumuna gelmiş durumda.

Sömürü düzenini son erdirmede nesnel şartların geldiği aşamayla öznel niteliğin/şartların kapasitesi arasında güçlü ilişki vardır. Saydığımız sorunlar nesnel bir tablo çizer. Öznel kapasite ise mücadele yeteneği, birikimi, deneyimi, geleneği ve donanımıdır. Bu da tek insandan ibaret olmayıp sömürü düzenine maruz kalan insanlar toplamının sınıf bilinciyle bir araya gelmesiyle oluşur.

Ülkemiz özelinde düşündüğümüzde, birçoğumuz yaşanılan sömürü ve zulüm kuşatması altında yaşanılan olaylara, kişilere, kesimlere hem bizim yaşadığımız hem onların yaşadığı hem de onların yaşadığı hâlde sesini çıkarmadığı haksızlıklar karşısındaki tepkisizliğe kızıyoruz, üzülüyoruz, verdiğimiz bir mücadele varsa bunun karşılığı olmadığını düşünerek, çıkmaz sokaktaki duvarla karşılaşmışız duygusuna kapılıyoruz. Hepsi de insani. Mücadele edenlerin öfkeli olması da gayet doğal, olmalıdır da.

Yakın dönemden birkaç örnek vermek gerekirse 2007 seçimleri sonrası 2009 belediye seçimleri öncesinde Ordu’da çiftçiler Karadeniz sahil yoluna fındık dökerek yolun saatlerce trafiğe kapanmasına ve bürokratların görevden alınmasına yol açmıştı. 2011’de Reyhanlı’da, 2013’te Soma’da insanlar ve işçiler katledildi; depremde on binlerce can göçük altında yaşamını yitirdi, tarikat yurtlarında çocuklar yangında kaldı ve başka yurtlarda tecavüze uğradı, çocuk yaşta evlilikler ve intiharlar gerçekleşti. En keskin örnekler olarak belleğimizde yer aldı. Her toplumsal vaka sonrası seçimlerde partilere çıkan oy oranlarına göre halka kızıldı. Tecavüzler ve iş cinayetleri sonrası ilgili kişilerin ailesinin adalet aramayışına kızıldı. Hepsi de insani duygusal tepkilerdi. 2024’e böyle geldik.

Verilen tepkiler ideolojik değildi. Örneğin çocuğu ya da iş cinayetinde katledilen eşi için adalet aramayan ya da bu arayıştan vazgeçen aileler/eşler için “Bu kadarı da nasıl olur, insan tecavüze uğrayan ya da iş cinayetlerinde katledilen canı için nasıl olur da ses çıkarmaz? Biz boşa çabalıyoruz, elimizdeki gerçek bu ama kabul etmemekten vazgeçmeliyiz, bizim derdimiz ne, bak yine sandıklardan çıkan oy oranları belli!” tepkileri toplumsal bir söyleme dönüştü.

Bir ailenin canı yandığında önce feryat ediyor, sonra hakkını arayacağını ifade ediyor. Mazlumun feryadından oy yönelsemesinin değişmesi bekleniyor ama bir günde oluşmayan yaşam felsefesi bir günde de değişmiyor. İnsanlar adalet aramada başarısız olanları, karşılarında baskı ve zor aygıtlarını gördükçe geri çekiliyor, öğrenilmiş çaresizlik yaşıyor, bu pasif ve atıl durum da yayılma etkisi gösteriyor.

Kayseri’de seyyar satıcıyla sorun yaşayıp tezgâhına el konan satıcının yanında gönüllü bir avukat, demokratik kitle kurumu, sendikalar, partiler yer almıyor; ezilen yalnızlaşıyor. Kötü örnek başka bir kötü örneğin yaşanmasının yolunu açıyor.

Bu sessizliğin ya da tepkisizliğin başka nedenleri de var. İşsizliğin çözümü olarak ülkemizde hâlen süren feodal bağların kurtarıcılığı devreye giriyor. Kapitalizmin değer tahribatı karşısında henüz tam çözülme yaşamayan feodalizm birçok sorunda düzenin imdadına yetişiyor. Kaderciliğin getirdiği kabullenme ve boyun eğme, yaşamdaki zorluklar karşısında tutunmanın bir aracına dönüşüyor. Feodalizmin hüküm sürdüğü bölge illerinde aidiyet devreye girip yoksulluk yoksunluğun karşısında geri plana itiliyor.

Bugün algı manipülasyonu diye gündelik dilde yer eden, bizi özünde ideolojinin kavram alanına, araçlarına ve işleme biçimine götüren toplum yönetimi anlayışı kızdığımız kesimleri şekillendiren bir gerçek olarak düşünülmelidir. Bu yüzden Nâzım’ın demeye de dilinin varmadığı ama “kabahatin çoğu senin canım kardeşim” diye sitem etmesinde bir ayrıntı var. “Kabahatin hepsi” demiyor sonuçta, “çoğu” diyor. Geriye kalan kısım, bugünün tartışılması gereken gerçeği.

Belirli bir eğitim sisteminden geçtikten sonra okuduğu kitapların etkisinde kalan sekülerin, çağdaşın, solcunun anlayamadığı bir gerçek var. Değişmesini ya da kendisi gibi düşünmesini istediği halk yığınları, sınıflar ve kitleler onunla aynı eğitimden, aynı “medenileşme” sürecinden, sorgulama aşamasından geçmiyor. Halk; günlük çıkarlarını önemseyen, kendine düşen görevi başkalarının yapmasını bekleyen, yolda karşılaştığı bir olayda şahit yazılmak istemeyen, propaganda yağmuru altında algısı çarpıtılan, bütünün ne düşündüğüne göre hareket edip doğruyu kabulün ölçütü olarak onu savunan nicel güce bakan bir yapıdır. Gündelik yaşamı içindeki koşuşturmacada kendi varoluşunu en asgari garantilerle sağmaya çalışır.

Orhan Veli’nin şiirinde geçtiği gibi “to be or not to be (olmak ya da olmamak)” gibi varoluş sancısı çekmez, ağırlıklı olarak fiziki bir ayakta kalma mücadelesini verir. Kendini savunanın da dışarıdan değil, içeriden yani kendi içinden olmasını ister; onu savunan ondan olmalı, derdiyle dertlenen olmalıdır.

Bir deprem yaşadık. Ülkemiz solunun önemli bir bölümü Hatay’ı dayanışma merkezi seçerek bütün varlığını burada konumlandırdı. Bir beklentiye girdi. Hatay’ın tarihi, kültürel ve sosyopolitik yapısı bu dayanışma tercihinde etkili oldu. Seçim sonucunda Hatay’dan çekilen sol, dayanışmayı bir lütuf olarak gördüğünden, yine halka kızdı ama gerçek şu ki seçimden sonra o şehirden sol çekilmişti.

Birkaç ayda oluşmayan sosyal yapı birkaç ayda da çözülmüyordu, çözülmesi de beklenemezdi. Bu tepeden bakışın sonuçlarını halk bir kez daha gördü, bu samimiyeti hissetmedi. Solun yaptığı da acı ve dayanışma turizmiydi. Halkın yanında kalan sollar az da olsa vardı. Temel ayrışma da burada başlıyordu, halkı nesne olarak değil, özne olarak görmek gerekliliği.

Bir insan ya da bir aile zulme maruz kaldığında neden tepkisi bir yere kadar gelip duruyordu? Durur çünkü bundan sonraki aşamada erdem ve politik sınıfsal bilinç devreye girer. Bunu da sağlayan sol gelenektir. Bu eksiklik, hak aramanın her aşamasında cüret, uzlaşma, geri çekilme, ikna olma, kabullenme gibi eylemlerle kendini gösterir. Bir aileye kızalım, çok öfkelenelim, onları “Bu kadarına da nasıl razı olur diye!” eleştirip umutsuzluğa düşelim. Kabul, ancak bir şartla.

Bir gecede işinden, ekmeğinden, emeğinden olan ihraçlar konusunda neden başka bir bütünlük ya da aile olması gereken sendikalar, partiler, siyasi oluşumlar direnme kararlığı göstermez, bunu gösterene de uzak durur? Solun en büyük açmazı içinde yaşadığı topluma dışarıdan bakıp onları bireyler toplamı görerek “aile” gibi en küçük bütünlükler özelinde tüm bütünlükleri geri saymasıdır. Bütünlük parça ve ayrışmazlık içerirken toplam, ayrıştırılabilir bağımsız tekillerin birleşimine işaret eder. Halk, ne sendikalarda ne partilerde bütünlüğü görüyor, aksine halkla kurulamayan ilişki sendikanın birey toplamına dönüşüp, halkın da aile olarak kalmaya çalışmasındandır.

Aile, en temelde içinde doğulan güven ve aidiyet içeren yapıdır. İlk öğretmen anne babadır. Sevgi de değerler de bağlar da ailede oluşur, kardeşlik bağı güçlenir. Halk da ailelerin kardeşliğine bağlı bir yapıdır. Bugün çağdaşlaşma ve ataerkillik karşıtlığı altında aileye saldırmak en başta halk bütünlüğüne saldırmaktır. Hatta mücadele eden çevreyi aile düzleminin dışına çıkarmak, mücadele içinde yer alan insanlarda aidiyet, karar ve cüret boşluğu oluşturur. Aile, her şeye rağmen parçasını kabul eder, bu da güven üretir. Güven üretmeyen hiçbir yapıda o yapının parçası ya da kendisi olarak görmeyen insan düşünceden mücadele aşamasına geçemez, çünkü insan ilişkilerinde güven geriye çekildiğinde fedakârlık da rafa kaldırılır.

Edebiyattan sanata sinemaya medyaya kadar düzenin çürümüş değerleri; insanın ve genin kötü ve insanın özünde vahşi bir varlık olduğu, yapısında bencilliğin bulunduğu, bu yüzden bütünlüktense tekil kalarak kendi kabuğunda yaşamanın en doğru yol olduğu üzerine şekillenir. “Başkaları için bir adım atmaya değmez!” telkininin asıl iletisi “kendiniz için bir adım atmayın”dır. Düzenin bütün propagandası bu iletiden ibarettir çünkü insanların birleşmesi düzen için en büyük tehlikedir. Dalmaçya adaları tarzı birbirinden kopuk ve birbirinin derdine duyarsız insan yığınları oluşturmak zulmün, baskının ve sömürünün devam etmesi demektir. Kimse için değil, atacağımız/atmayacağımız her adım bizim içindir, kendimiz için.

Duyarsız kaldığımız her çarpıklık; otobüste kavga, trafikte can tehdidi, kabalık, yoksulun yoksula şiddeti ve sırt dönmesi, fırsatçılık olarak bize geri dönüyor. Vücutta bir damar tıkandığında zamanla başka damarlar da tıkanır. Bu yüzden halk kitleleri içindeki bir çarpıklık tekrar bize ya da içinde yaşamamız istenen kabuğa darbe vurur. Bugün arkadaşlıktan dostluğa yoldaşlık ilişkilerine kadar tüm bütünlükleri insanca yaşama ulaşmak için savunmak zorundayız. Bizi sömürenler, ekonomik rekabetlerine karşı tüm baskı ve zor aygıtlarını yanlarına alıp sömürdükleri sınıfa karşı yan yana durarak sınıf bilinciyle hareket ederken bizim birbirimize Alevi, Sünni, Türk, Kürt, erkek, kadın gibi kimlikler üzerinden konumlanmamız daha fazla ezilip sömürülmemize neden oluyor.

Düzen bizden arkadaşlığa, dostluğa, aileye güvenmememizi; birbirimizin sırtına basıp yükselmemizi; fırsatçılığı ayakta kalmanın tek yolu olarak yaşam biçimi haline getirmemizi; psikolojimiz bozulursa ilaçlarla idare etmemizi, haz ve kurtuluş adına uyuşturucu kullanmamızı; her birimizin sosyal medya hesabımızın olup sanal muhaliflikle yetinmemizi; mahremiyetin yerine yüzümüzü, konumunuzu, tüm bilgilerimizi sosyal medyadan açık etmemizi; sürekli tüketmemizi, bankalara borçlanmamızı; insan gerçeğine dokunmayan kitapları okuyup yoz dizileri izlememizi, medya “Şundan nefret et!” derse ondan nefret etmemizi; alkol almayı demokratlık ilericilik kabul etmemizi; ünlülerin hayatıyla gündeliğe kapılmamızı istiyor.

Faşizm, insan şekillendirme ve insanları aynılaştırma sürecidir. Bu süreç; sınıf çelişkisi olan yoksula gerici, ırkçı, nefret dolu, otoriteye koşulsuz biat eden, yoksul insan karşıtı bir ideolojidir. Paramiliter bir güç oluşturur. Bu güç esnaftan da oluşur, işsizden de, yoksuldan da...Gezi’deki palalı esnaf da Eskişehir’deki sopalı fırıncılar da çocuk tacizcisi de halk bütünlüğü içinde değerlendirilemez. Objektif olarak bu şekilde hareket edenler var ama asıl sorun, faşizmin sokaktaki insanın davranışlarıyla yeniden üretilmesidir. Trafikte aracı üstünüze sürer, esnafsa girdiğiniz sokakta sizi inceler, yerde yatıp acı çeken birini videoya alır, tartışırsanız sizin görüntünüzü alır, bir parkta otursanız sizi olağan “şüpheli” diye bildirir, tanıştığınızda sizi Google’dan aramak için sohbet ediyormuş havasında memleketinizden girip kimlik bilgilerinizden çıkmaya çalışır, güçlünün yanında saf tutar, herkese şüpheyle bakar, aidiyetini meşru kabul edip kendinden olmayana fırsatını bulup saldırmaya çalışır, sorgulamaz, feodal kültürü yeniden üretir. Gücünü kendinden zayıf gördüğü insanlar, kadınlar, çocuklar ve sokak hayvanları üzerinden test eder, mahrem algısı yoktur, insanlar hakkında bilgi toplamayı ödev sayar. En makbul vatandaşın kendisi olduğunu kanıtlamanın yöntemlerini bulmaya çabalar. Yürüyüşünde ve konuşmasında külhanbeyi olmaya çalışır. Kendinden güçlünün önünde eğilir, bunu saygı kabul eder. Güruhla hareket etmeyi sever.

Faşizm, şekillendirdiği insana yeni bir kimlik ve kişilik kazandırır. Kutsal değerleri savunurken yoz işleri yapmayı meşru sayar. Dostluk ve arkadaşlık yoktur, çabuk kırılır, ihanete uğradığını düşündüğünde davasından anında vazgeçer. Aldığı emri yerine getirmek ritüelidir. Halk gerçeği bu kişilik yapısına göre inşa edilmez, edilmeye çalışıldığında halk diye bir şey kalmaz.

Artık halk cesur ama sınıf bilincinden uzakken solun önemli bir bölümü sınıf ezberci ama korkak. Bu çelişki de tüm değerlerin aşınıp bizi biz yapan bütünlüklerimizin parçalanmasına yol açıyor. Halka ve sınıfa bilinç taşıyacak olanlar, sınıf bilincinin ve mücadelesinin gereğini yapmaktan fersah fersah uzak.

Sol, kendini var eden tarihe sahip çıkmıyor. Bu mücadeleyi yükseltmek için yaşamıyla bayraklaşıp tarihin burçlarına dikilenler sol nezdinde kimsesizler mezarlığına çevriliyor. Yurtsuzlaşma da tarihle ilişki kurmanın köprüsü olan geçmişe sahip çıkmaktan geçiyor.

Burjuvazi ve egemenler, tüm manipülatif söylemleri zihinlere çeşitli araçlarla yerleştiriyorken sınıf mücadelesi vermesi gereken solun ne söylemi ne mücadele azmi aşılayan türküleri ve marşları ne edebiyatı ne de mücadelede halka bilinç aşılayacak medyası var. Kültür merkezi lokal, müzisyeni arabesk, dergisi liberal, çevresi “özgür” birey toplamı, kalbi Avrupalı, değerleri yoz, sohbet ortamı bar ve meyhane, sendikal etkinliği kokteyl, sendikal eğitim yeri otel lobisi, söylem alanı sosyal medya olanın halka kızmaya da hakkı yoktur.

Sol neden tepkisiz kalıyor? Solun önemli bölümünün ideolojik, siyasi ve ekonomik mücadele alanı kafe ortamına dönüşmüş durumda. Sosyal medyada son dönemde gelişen arşivcilik kültürü bize birçok meseleyi düşündürüyor.

Sol Müzik Arşivi adlı sosyal medya hesabının paylaşımlarına bakıldığında ülkemiz sınıflar mücadelesi tarihine katkı sunmuş birçok müzik grubu olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu müzik gruplarının her biri belirli bir siyasi çevre ve anlayışın üretimi. O zaman “mücadelesi olmayanın sanatı da olmaz” tespiti doğrulanıyor. Çevre liberalleşince ya da sınıf gerçeğine sırt çevirince müzik grubu da dağılma dönemine geçiyor.

Burjuvazi ve egemenler, halkı sınıflar mücadelesi tarihinden ayrıştırıp belleksizleştirirken sol da kendi öncellerine, ideolojisine, mücadele tarihine sırt çevirip kendi geçmişini reddederek sınıfı atıl duruma taşıyor. Sınıf hareketi olması gereken sendika konfederasyonunun depremde yitirdiğimiz canlar için pencere önünde “mum yakma” gibi bir anma içine girmesi sınıfta bilinç çarpıtmasına yol açar, açıyor. Romantik zamanlardan geçiyoruz!

İnsan’a güveniyoruz. Bir mumun geceyi devirebilme gücüne inanıyoruz ama sadece o geceyi devirir. Daha fazla insanın bütünlük içinde ışık vermesidir bizi kurtaracak olan. Halka kızamayız, halka kızmak için solun tarihsel sorumluluğunu yerine getirmesi gerekir.

Akbelen’de vatan toprağını savunmak için ağaca sarılan analardan, Kayseri’de ekmek teknesine ve emeğine sahip çıkmak için cüret eden, emeğine ve onuruna sahip çıkmak için yerlerde sürüklenen, derelerini savunmak için köyünü vatan diye savunan, üzümünü ve kayısısını yollara döken, OHAL şartlarında iş bırakan üçüncü havalimanı inşaatı işçilerinden, hakkını almak için birleşen motokuryelerden, market deposu işçilerinden ve adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz yoksul halk kitleleri ve insanlarından öğreneceğimiz ve solun öğreneceği şey emeğin meşru gücünden gelen cesarettir.

Ermenek’te maden göçüğünden çıkarılan işçinin sedyeyi kirletmemek için gösterdiği davranıştan öğreneceğimiz, tevazudur. Kaybettiği yakınlarını bayramlarda ve mevlitlerde anan, onun için yemek veren halktan sahiplenme kültürünü öğrenip yaşatacağız. Kimle sofraya oturulacağını, kimin sevincini paylaşıp derdiyle dertleneceğimizi, kendi kültürümüzden utanmamayı hatırlamamız gerekiyor.

Bugün neden Filistin halkı Hamas öncülüğündeki direnişe sahip çıkıyor? Direnişi halk sahiplenmese üç ay boyunca siyonizmin gücünün karşısında bir avuç insan kırılıp giderdi. Ülkemiz solunun ve sendikalarının anlamamakta ısrar ettiği gerçek, halktan ve sınıftan kaçıp onları “geri” kabul etmesidir.

Bütün bu sorunları aşıp davranıştan ahlakına, sanatına, cesaretine, fedakarlığına ve duyarlılığına kadar bir bütün olarak “yeni insanı” sömürü düzeninin karşısına çıkartmak gerek. Mücadeledeki en büyük eksik ise gerçek bir sınıf hareketi ve partisi. Sınıf ailesini oluşturacak sınıf hareketi kurulduğunda o zaman sendikalar da volan kayışı olma görevini yerine getirmek zorunda kalacak, kalmazsa tarihin tozlu sayfalarında sararmaya yüz tutacak.

Fizikçinin dediği “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım!” iddiası gibi sömürüle sömürüle insanlığımızı yitirdiğimiz bu sömürü düzenini sona erdirecek olan sınıf hareketi/ailesi oluştuğunda dünya cennet olacak. Bunu başaramazsak işte o zaman iş cinayetlerinde can verdiğimizde onuru için bizi sahiplenip düzenin karşısına dikilecek bir eşe de çocuğa da dosta da sahip olamayacağız. Bizden alınmaya çalışan insan onurunu ve emeğimizi savunmak zorundayız. İşçi ve emekçiysek sömürüyle mücadele etmemiz için en başta sendikalarımızı harekete geçirmek için sesimizi yükseltmek zorundayız. Sendikal bürokrasinin rahatı kaçmasın diye sendika bürokratlarının her türlü direnme biçimini kırmak zorundayız. İnsanlık dışı bir yaşama razı olmamak için bu zorluğa göğüs gerebilmek adına emeğimiz için birleşmek zorundayız. “Zorundayız” çünkü bu düzen bize hiçbir insani değeri vermiyor, insan öğüten bir çarkın içinde kaybolmak istemiyoruz. Bize birleştiren ortak noktamız emeğimiz. Emek dayanışması ve emekçilerin birliği gerçekleştiğinde bizi kimliklere bölen burjuvazinin ve egemenlerin hesabı da boşa düşecektir. İşçi direnişlerinin öğretici bir yanı var, emekçiler hakkını aramak için birleştiğinden ne birbirinin kimliğini sorun yapar ne inancını ne de kültürünü.

İnsanız, insan olmakta ısrar ediyoruz. Güveni, samimiyeti, dayanışmayı, içtenliği, sahiplenmeyi görmediğimizde de umutsuzluğa kapılıp mücadele azmimizi zayıflatıyoruz. Yine söylemek gerekirse halka ve sınıfa kızamayız. Kimi öğrenci bir kez anlatınca kimi öğrenci birkaç kez anlatınca konuyu öğrenir ama aslolan öğrenciyle birlikte öğrenme sürecinin içerisinde yer almaktır ki o zaman öğrenme kalıcı hâle gelir. Depremin ardından solun çıkaracağı ders buydu ama sonuç nafile. Bir kere halkın yanında yer alıp seçim süreci tamamlanınca halk yine yüzüstü bırakıldı. Sınıfsız sömürüsüz düzen iddianız varsa yeri geldiğinde o halkın paramiliterleşip size saldırabileceği riskini de göze alıp meşruiyette ısrar etmek gibi sorumluluğunuz var demektir. Elimizdeki gerçek bu, halk da bu sınıf da. Öyle olmasaydı 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece halk sessizleşir miydi! Halk 71 mücadelecilerinden fedakârlık istemedi, onlar kendi halkının gerçeğini bilerek yola çıktığından halka kime güveneceğini gösterdiler. Aynı aşk tanımı gibi âşık olunan talep etmediği hâlde ona kendinde olmayanı vermeye çalışmak.

Sözlü gelenekten sanat yapan bir halkın kültüründen gelmenin güveniyle, Turgut Uyar’ın şiiriyle yazımızı bitirirken onun dediğini yineleyelim: korkulacak hiçbir şey yok çünkü her şey naylondan. Sınıfsız sömürüsüz bir düzen için umut insanda ve bu yüzden bir adım bir adım daha ileri.

“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk” [Turgut Uyar]

S. Adalı
5 Ocak 2024

04 Ocak 2024

Sol Liberalizm ve Yeniden Feodalleşme


Son yirmi-otuz yıllık dönemde Batı toplumlarında insanların yaşama ve çalışma tarzları ile emekleriyle ortaya koydukları ürünlerin dağıtılma yolları önemli ölçüde değişti. Bu değişimler, esas olarak teknolojik değişimin değil, politik kararların neticesi. Bugün birçok alanda bize vaat edilenin tam zıttı gelişmeler yaşanıyor.

Neoliberalizmin rekabet edebilirlik üzerine kurulu, uzun süre küreselleşmeyi, ekonomik liberalizmi ve özelleştirmeleri meşrulaştırılmak için kullanılan ilmihali, adil rekabeti geri plana itti. Piyasaların aklına yönelik körü körüne inanç, büyük ve her şeye hâkim şirketlerin ve aşırı güç biriktirmiş dijital tekellerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Bugün bu tekeller ve şirketler, pazardaki diğer tüm unsurları haraca bağlamış durumda ve pratiğiyle demokrasiyi ortadan kaldırıyor.

Dinamik bir ekonomi yerine kamuoyuna zarar veren ve bizim gerçekten önem arz eden sorunlarımızı çözüme kavuşturmamızı neredeyse imkânsızlaştıran işletme modellerine tonla para yatıran tembel bir ekonomi çıktı ortaya.

Ekonominin ve Toplumun Yeniden Feodalleşmesi

Bugün Batılı ülkeleri asıl tanımlayan şey, artan eşitsizlikler ve derinleşen yoksulluk. Toplumda bir arada yaşama imkânı, yerini güvensizliğin ve düşmanlığın tanımladığı, birbirine düşman ama bir arada varolan farklı alanlara bıraktı. Bu alanlarda insanlar, kendi âleminde yaşıyor, özel hayatlarında pek bir araya gelmiyorlar.

Zengin sınıfların kendilerini tecrit etmeleri ve eğitim alanındaki imtiyazlara el koymaları sebebiyle yaşamsal fırsatlar, bir kez daha kökenin belirlenimine tabi hâle geldi. Artık insanların kişisel performanslarının ve çabalarının bir önemi yok. Daha fazla özerklik ve özgürlük kazanmak yerine hepimiz, ekonomiyle toplumun yeniden feodalleştiği sürece tanıklık ettik. Bu da toplumun büyük bir kısmını daha bağımlı ve daha esir kıldı.

Bu gelişim sürecinin asıl kaybedenleri, avam. Lise veya üniversite diploması olmayan sıradan insanlar, eskiden güvenceleri olan, iyi ücretler alan, gelişmekte olan iş kollarında gerçek fırsatlara kavuşan işçiler, gün boyu onca ter dökmesine rağmen açlık sınırında yaşayan hizmet sektöründeki düşük ücretli işçiler.

Bir de tabii avantajdan çok dezavantajlarla yüzleşen zanaatkârlar, serbest meslek sahipleri ve tüccarlar var. Geçmişinde imtiyazlı bir hayatı olmamış ama sonrasında akademiye dâhil olmuş birçok genç bugün geçinemiyor, büyük kısmı geçici işlerde, düşük maaşlara çalışıyor. Sol partiler saf değiştirdikleri için bugün emekçiler, bilhassa düşük ücretliler, politik alanda her türden temsiliyetten mahrum hâlde.

Eskiden sol, sunduğu imajı dâhilinde, yüksek eğitim imkânına kavuşmamış, hayatın daha az güldüğü, zengin ailelerden gelmeyen insanlardan yana dururdu. Bugün “Sol” denilen etiket, genelde akademideki orta sınıfı ve onun biçimlendirip desteklediği çıkarları ifade diyor. Oysa bu sınıf, üst sınıfla birlikte, son otuz yıllık dönemde yaşanan değişimlerden en çok kazanan kesim.

Bu kesim, küreselleşmenin, AB’ye entegrasyon sürecinin, göçlerin, kısmen de ekonomik açıdan liberal olan statükonun ekmeğini çok yedi. Eskiden sol partilere oy veren seçmen kitlesi için hayatı daha da içinden çıkılmaz bir hâle sokan söz konusu gelişme süreci, bir yandan da kentlerde yaşayan, akademi yüzü görmüş kesimin güçlenip imtiyazlı bir konuma gelmesini mümkün kılacak koşulları oluşturdu.

Akademik Orta Sınıfın Çıkarları

Bugün sol liberalizm, akademik orta solun dilinden dökülen büyük anlatı. Sol liberalizm, bu sınıfın değerlerinin, yaşamsal pratiğinin ve çıkarlarının yansıması. Tam da bu sebeple, sol liberalizm, son otuz yılın hikâyesini ilerleme ve özgürleşme tarihi olarak görüyor ve bu dönemi kazananların gözüyle okuyor.

Sol liberalizmin merkezinde, modern kentli akademisyenlerin yaşam tarzına damga vuran bireyci ve kozmopolit değerlerin olmasının sebebini burada aramak gerekiyor. Sırf bu yüzden çeşitliliğe ve kotalara vurgu yapıyorlar. İyi ücretlerin ödendiği işler için verilen mücadelede imtiyazlı kadınlara ve azınlıklara daha iyi fırsatlar sunulmasını istiyorlar.

Öte yandan, yoksul kadınlar ve göçmenlerin yoksul çocukları kimlik politikasına dair tartışmalardan zerre istifade etmiyorlar. Bugün otuz yıl öncesine kıyasla kariyer basamaklarını tırmanma ve az çok iyi bir hayata sahip olma imkânına daha az sahipler.

Bu kesimlerin durumunun kötüleşmesinin bir sebebi de kimlik politikası. Ülkedeki nüfusu kökene ve cinsel tercihe gören bölen, azınlıklarla çoğunluk arasında uzlaşmanın mümkün olmadığı bir karşıtlık inşa edenler, içsel bağlılığı ve dayanışmayı ortadan kaldırıyorlar.

Birlikte olma fikrinin ve güvenin olmadığı koşullarda ücret mücadeleleri asla başarıya ulaşamıyor. Birlik ve ortak kimlik anlayışı yoksa demokrasi ve refah devleti en önemli temelinden mahrum kalıyor. Toplum bilinci yoksa, toplumsal hayatın önemli alanlarını ticaret mantığından kopartma konusunda kamu sektörüne yetki ve otorite bahşeden kamu yararından da söz edilemiyor.

Bireyciliği ve kozmopolitizmi toplumun kılavuzu, ilericiliğin köşe taşı hâline getiren sol liberalizm, artık kişisel tercihlerin ve yaşam tarzlarının basit bir ifadesi olmaktan çıkmış, politik bir ifade hâlini almıştır. Her şeyin ötesinde bu tür değerler, ulus-devletin sınırları içerisinde örgütlü olan bir refah devletinin meşruiyetini ve demokrasiye dair cumhuriyetçi anlayışı ortadan kaldırmak için pekâlâ kullanılabilir.

Bu değerlerin inşa ettiği nizamdan beslenen ekonomik liberalizm, küreselleşme ve toplumsal kesintiler, bunları ilerici değişimler olarak gösteren bir anlatıya kolaylıkla yedirilebilir. Ulusal yalnızlığı, taşraya has dar kafalılığı, baskıcı cemaat ilişkilerini temel alan anlatının karşısına, kozmopolitizm, bireysel özgürleşme ve kendini gerçekleştirme üzerine kurulu anlatı çıkartılıyor.

Akademi Dışı Kitlelere Yönelik Tahkir

Akademi dışı kitleler, sol liberallerin mesajlarına tepki geliştirirler. Bu tepkinin sebebi, ilgili kitlenin modası geçmiş fikirlere ya da sağcı fikirlere bağlı olması değil, sol liberalizmin bu sınıflara mensup insanlara hakaret etmesidir. Burada esasen alt sınıfların toplumsal haklarına yönelik bir saldırı söz konusudur. Zira sol liberalizm, akademi dışı kitlelerin elindeki refahın ve güvenliğin onlardan sökülüp alınmasını ilerici modernleşme olarak görüp yüceltir. Yaşanan değişime onay verir.

Burada bir yandan da sol liberal anlatının ahlaken küçümsediği, gerici görüp aşağıladığı değerlere ve yaşam tarzlarına yönelik bir saldırı söz konusudur. Çünkü toplumda, geleneksel toplumun yön verdiği değerler ve adalet fikri hâlen daha canlıdır. Bu fikir ve değerler, hem işçi sınıfında hem de geleneksel orta sınıfta ve hizmet sektöründeki temel mesleklerde hâlâ caridir. Akademi dışı kitlelerin kullandığı dili sol liberalizmin küçümsemesinin sebebi, bu dilin politik doğruculuğun en yeni ve en tuhaf şartlarını yerine getiremiyor olmasıdır.

Kendisini toplumsal düzeyde terk etmiş, kültürel düzlemde hor gören bir partiye kimse destek olmaz. Tam da bu sebeple sol liberalizm, eski kitle desteğinden zamanla mahrum kalmış, akademi dışı sınıflardan aldığı oyları günbegün kaybetmiştir. Birçok işçi ve düşük gelirli, sırtlarını kendilerini hayal kırıklığına uğratan siyasete dönmüş, bir kısmı da bugün öfkeyle ve alternatif yokluğu yüzünden, gidip sağa oy verir hâle gelmiştir.

Sağın politik gelişiminin en önemli sebebi, sol liberalizmin son dönemde önerilen politikalarla çöpe atılan ya da hayatları giderek kötüleşen insanlara cazip bir program sunamıyor oluşudur. Bu insanların toplumsal çıkarlarıyla, bunun yanında, onların değerleriyle bağ kurabilen bir programa ihtiyaç vardır.

Toplumsal çıkarlar ve değerler birlikte ele alınmalıdır, zira ikisi birbiriyle bağlantılıdır. Geleneksel topluma ait değerler ne gericidir ne de demode, bilâkis, bu değerler, toplumsal eşitliği ve piyasanın yol açtığı sonuçların düzeltilmesi ile ilgili politikanın en önemli zeminidir. Küresel kapitalizmin ilerici yeni yorumuna denk düşen sol liberalizmin değerlerinden farklı olarak müşterek değerler, fiiliyatta gemi azıya almış piyasa toplumuna ilerici bir alternatif sunabilmek için gerekli kılavuzdur.

Toplumun Değerlerine Saygı

Kitabımızın ikinci bölümünde, halkın çoğunluğunun kimliğini oluşturmaya devam eden, toplumca yön verilmiş değerleri tanıyan, geleceğe yönelik programın köşe taşları aktarıldı. Bu program, toplumsal değerlere yönelik hürmeti ve saygıyı temel almalı, yenilikçi ekonomi ve hakiki meritokrasi talebini karşılayacak toplumsal değişimleri önerebilmeli. Bu programın uygulamaya konulması durumunda büyük çoğunluğun yaşam koşulları iyileşecektir.

Sadece emekçiler, hizmet sektörü çalışanları ve geleneksel orta sınıf değil, sayıları giderek artan düşük gelirli akademisyenler, hatta akademik orta sınıfın belirli kısımları da daha iyi koşullarda yaşayacaktır.

Kişisel yaşam tarzları özel meseledir, artık hiçbir şekilde politikleştirilmemelidir. Bu tarzlar, yaşanılan ortama, eğitime, mesleğe ve tabii ki finansal araçlara tabidir. Akademisyenler, akademi dışı insanlardan hep farklı bir hayat sürmüşlerdir.

Yüksek eğitim üzerinden edinilmiş vasıflara sahip insanlar, geleneksel toplumlardaki insanlara kıyasla bağımsızlığa ve özerkliğe daha fazla değer verirler. Bu insanlar yerleşik değil, gezgindirler. Farklı kültürlere aşinadırlar. Bu sebeple, kendilerini pek kendi kültürleriyle tanımlamazlar.

Weimar Cumhuriyeti’nde bile kent hayatı ve solcu aydınların değerleri, işçi sınıfının kültüründen ve yaşam tarzından fersah fersah uzaktı. Fakat o dönemin solcu aydınları, sol partilere verdikleri desteğin bu partilerin kendi kültürel değerlerini benimsemesine bağlı olduğunu hiçbir zaman söylemediler, bu partiler, kendi değerlerine iman etsin diye uğraşmadılar.

Eğer bugün de sol liberal akademisyenler, kendi yaşam tarzlarının ilerici yaşam için ölçüt hâline gelmesini sağlamanın, başka değerlere inanan, farklı dünya görüşlerine bağlı olan insanları küçük görmenin kendilerine has birer hak olmadığını idrak ederlerse, çok şey kazanırlar.

Sahra Wagenknecht

[Kaynak: Die Selbstgerechten: Mein Gegenprogramm für Gemeinsinn und Zusammenhalt, Campus Verlag, Frankfurt/New York 2021, s. 330-334.]

03 Ocak 2024

,

Salih Aruri


Siyonist rejimin 18 yıl hapiste tuttuğu, Filistin mücadelesinin lideri Şeyh Salih Aruri’ye yönelik gerçekleştirilen suikast, Siyonizmin ve emperyalizmin onlarca yıldır davanın altını oymak için bel bağladığı, uzun zaman önce iflas etmiş olan suikast siyasetinin bir yansımasıdır.

Salih Aruri’den Fethi Şikaki’ye, Abdulaziz Rantisi’den Şeyh Ahmed Yasin’e, Ebu Cihad’dan Kemal Udvan, Muhammed Naccar, Kemal Nasır’a, Vedii Haddad’dan Gassan Kenefani’ye, Muhammed Budya’ya, Basl Arac’a ve Semir Kuntar’a dek birçok isme suikast düzenlemiş olan Siyonist rejim, elindeki bu suikast silâhına güvenle sarıldı.

Yıllar içerisinde Siyonist rejim, direnişi suikastlar yoluyla kırmaya çalıştı. İşgal altındaki Filistin’de, Lübnan’da, Fransa’da, Belçika’da ve Yunanistan’da liderlerimizi, hocalarımızı, stratejistlerimizi hedef almak suretiyle Filistin halkının o yok edilemeyen iradesini ezmek için uğraşıp durdu.



Bugün katlettikleri Salih Aruri şunu söyleyen bir isimdi:

“Suikast tehditleri savuran işgalci güç, bizim ‘teslim olduk’ açıklaması yapacağımızı mı bekliyor? Hayır, bu tehditler bizi asla korkutmaz. Biz Hamas savaşçıları olarak halkımız nasıl şehit oluyorsa öyle şehit oluruz, halkımız nasıl hapis yatarsa öyle hapis yatarız. Bizim evlerimiz yıkılıyor, her yerde aranıyoruz, takibata uğruyoruz. İşgal koşullarında bunlar olağan şeyler. Biz mücadele ediyoruz, çünkü etmek zorundayız.”

Şehitler ölmez. Onlar, Siyonizme ve emperyalizme karşı, geri dönüş hakkı ve kurtuluş için verilen mücadelede yaşıyorlar.

Samidoun Network
2 Ocak 2024
Kaynak

02 Ocak 2024

İnsanlıktan Çıkan İnsan


80’lerden itibaren emperyalist-kapitalist sistem dünyayı yeniden biçimlendirmeye çalışırken, bunu en temelden, yani insandan başlattı.

Komünistler, sosyalistler yıllar boyu “yeni insan” kavramı etrafında tanımlar, tarifler, yol haritaları yazdı-çizdi ve savundu. Ancak insanı değiştiren onlar değil emperyalist-kapitalist sistem oldu.

Okumayıp ezberleyen, araştırmayıp inanan, sorgulamayıp itaat eden bir insana ihtiyaç vardı ve son 40 yıl boyunca izlenen politikalarla böyle bir insan modeli yaratılmış oldu.

Bu modelde herkes birbirinden dindardır, herkes bir diğerinden daha milliyetçidir ama sonuçta bir avuç azınlık dışında herkes neredeyse açtır.

Herkes herkesle iyi geçinir, herkesin herkesle ilişkisi vardır ama yine de herkes kendi kabuğunda yalnızdır.

Arkadaşlığa-dostluğa ihtiyaç hissedilmez, çünkü ağır bir yüktür. Herkes kendi gemisinin kaptanıdır ve her koyun kendi bacağından asılır, asılmalıdır da…

Ekonomik-sosyal getirisi olmayan “ilişki”ler gereksizdir ve terkedilmelidir. Karşılıklı çıkarlar temelinde yükselen ve pragmatizmle biçimlenen bu “ilişki”lerden oluşan bir “sosyal” çevre yeterlidir.

Çevresindeki her insanı idare etmek zorundadır, ki bu nedenle hiçbir zaman kendisi gibi davranamaz. Dahası, tüm “bireyci” söylem ve teorilerine karşın bir türlü “kendisi” olamaz, içinden geldiği gibi konuşup tavır alamaz, yapamaz. Kendini yok etmiştir bir anlamda.

Bütün konuşmalarına “bence, bana göre” diye başlar ancak kendine ait bir fikri yoktur, egemen düşünce ve tavır neyse onun düşünce ve tavrı da odur.

“Ben karışmam, beni ilgilendirmez, ben böyle düşünüyorum, benim sorunum değil vb. vb.” türünden beylik “bireyci” söylemleri ise onun bireyciliğinden önce her türlü sorumluluktan kaçma tavrının dışavurumlarıdır.

Herkese hoş görünmeye, herkesle iyi geçinmeye çalışır ve karşılarında ilkeli, karakterli bir tavır olmadığı sürece bu iyi geçinme işini sürdürürler. İyi geçinirler çünkü çıkarları bunu gerektirir. Biriyle kötü olması, ondan gelecek faydaların kesilmesi demektir. Bu yüzden zorunluluk durumunda en fazla faydanın nereden geleceğine göre tercih yaparlar.

Kendileri dâhil olmak üzere hiç kimseye güvenmezler ve salt bu nedenle de güvenilmezlerdir. Her an ve herkesi yarı yolda bırakıp satabilirler.

Daha da sayılabilir bu olumsuzluklar ama uzatmanın anlamı yok.

Sonuç olarak insan insanlıktan çıkmıştır, çıkarılmıştır.

Bugün, neredeyse tüm dünya haklarının azgın bir sömürü ve yoksulluk çarkı içinde ezildiği; binlerce yıllık mücadeleyle elde edilen kazanımların tek tek budanıp-yok edildiği; insanın tüm niteliklerinden soyutlanıp iki ayağı üzerinde durabilen bir canlı hâline getirilmeye çalışıldığı ve bütün bunların karşısında tutarlı, örgütlü bir direnişin-mücadelenin olmadığı bir çağı yaşıyoruz.

Özgürlükler ve demokrasi çağı bu. Diğer adıyla liberalizmin egemenliği.

İdeolojide, politikada, ekonomide, kısacası yaşamın tüm alanlarında liberalleşmenin faturasıdır bütün bunlar ve onurumuzla, emeğimizle, canımız ve kanımızla ödüyoruz bu faturayı.

Tamam, her şey olumsuz ve umutsuz görünüyor. Ama eskilerin deyimiyle “enseyi karartmamak” gerekiyor.

İnsan, evrenin en hızlı ve kolay değişen canlısıdır. Koşullara uyum ve koşulları değiştirme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahiptir.

Sorun, bu yeteneği açığa çıkaracak zemin ve ortam sorunudur.

Yeni bir yıla girerken umut yine İnsan’da, örgütlü ve mücadele eden İnsan’da diyoruz.

Kemal S. Çözüm
31 Aralık 2023
Kaynak

,

Halt

Bugün Hamas ilerici, Barış Yıldırım gibi liberaller gericidir. O, “Büyük Kötülük, Küçük Kötülük”[1] yazısını İsrail propagandasına ait faaliyetler kapsamında yazıyor. Önündeki çanak kadar düşünüp onun kadar konuşabiliyor.

Yazının her cümlesinde Aksa Tufanı’nın yol açtığı şiddet karşısında duyulan korku hissediliyor. Havaya uçan her Merkava’da bu gizli ve açık liberallerin ödleri de patlıyor. Bu devrimci şiddetin burayı dönüştürmesine, bu topraklara tesir ve sirayet etmesine izin vermemek adına “Hamas’a hayır, Filistin’e evet” kervanına dâhil oluyor.[2]

“Gerici Hamas”ın “siviller”e yönelik şiddetini kınayarak, birilerinin gözüne girmeye, birilerinin de gözünden çıkmamaya çalışıyor. Tasfiye sürecine hizmet ediyor.

Ezilenin elindeki silâh konusunda uyarıda bulunurken, onu silâhsızlandırmayı, silâhı ahlakın konusu kılıp kırmayı düşünüyor. Çünkü ona göre silâh, teori gibi ahlaka da izin vermiyor.

“Bu tasfiye işlemi dâhilinde Barış, doğalında, ‘Cephe’ kavramını da askeri anlamından soyutlayıp kitleci reformist bir anlamda yorumluyor. Bu da çökertme operasyonunun parçası. Röportajının kimi yerlerinde ‘askeri olanın teoriyle ilişkisi olamayacağına’ dair imada bulunması da bu operasyonun bir gereği. Zira bu yaklaşımıyla teoriyi silâhsızlandırıyor, silâhı teorisizleştiriyor.”[3]

Barış Yıldırım, klavyesinin başına her geçtiğinde kitle-silâh karşıtlığına dair laflar dizmeye mecbur. Bu sayede para kazandığını iyi biliyor. “Kitle siyaseti” derken kastettiği, ucuz ve yavan şarkılarını pazarlama yönteminden başka bir şey değil. Mesele, bugün solda bunun prim yapıyor olması. O, kitleden kaçan, ondan tiksinen ve nefret eden bir liberal.

* * *

“Twitter personaları”, havada asılı, steril, soyut olgular değil. Bugün siyaset âlemi Twitter’dan ibaret olduğu için bu isimler, dokunulmaz ve kutsal kabul ediliyorlar. “Bir Twitter’ımız var, oraya da politikayı, devrimi, sınıfı ve kavgayı sokmayın, huzurumuzu bozmayın!” deniliyor. Girilen her yeri sınıf mücadelelerinden azade kılma sözü veriliyor birilerine. Sonra da o personalar, bot hesaplar, kutsal ve dokunulmaz ilân ediliyor.

Bu tür sosyal medya ortamları ve dayandıkları algoritmalar, efendilerce kontrol ediliyor. “Kullanıcının ürettiği içerik akışı, platformun sahiplerince tasnif ediliyor, öncelikli görülenler öne alınıyor, bazı içerikler filtreleniyor.”[4] Görünürlük arttıkça içerik toprağa gömülüyor. İmaj, hakikate küfrediyor.

Twitter’da solun aklı ve pratiği, egemenlerin nabzına uygun hâle geliyor. Bu anlamda, o kutsal ve dokunulmaz kabul edilen “personalar” şahsında, esasında perde gerisindeki sınıfsal-politik yönelime müdahale ediliyor, sınıfsal çıkarlar açığa vuruluyor. Hakikatin perdesi yırtılıyor.

Bu “personalar”, efendilerin düdüğünü öttürmeye mecburlar. Onlara bu görevleri karşılığı, bireysel bir hale, kutsal bir zırh armağan ediliyor. Dokunulmaz kılınıyor. Oğuzhan Uğur gibi askeriye yetiştirmeleri yönetiyor âlemi. Herkes, giderek ona benziyor. Biraz hümanizm biraz da adalet edebiyatına bulandırılmış, sızlanma dolu cümleler sıralanıyor. Kitle, lime lime ediliyor, birilerinin arkasına diziliyor. Kitle, o dizildiği kişilerin birer kâhya veya bekçi olduklarını bilmiyor. Twitter’da kâhya ve bekçi olduğunuzu ispatladığınız ölçüde büyümenize izin veriliyor.

Kutsal kabul edilen “Twitter personaları”na dokunulmamasını isteyenlere şu söylenmeli: belirli dinamikleri, yönelimleri ve seyri kişiler şahsında okumak, kimi vakit mücadeleyi o kişiler şahsında yürütmek gerekiyor. Zira tam da bu zorunluluk gereği, tarihimizde Dönek Kautsky ve Anti-Dühring diye kitaplar var. Demek ki birilerinin ağzının tadı bozulmak, huzuru kaçırılmak zorunda!

* * *

Barış Yıldırım gibi kişiler, 7 Ekim saldırısının yaşandığı, dünyanın sarsıldığı günlerde o sebeple Filistin yerine sinema yazıları yazıyor. Çünkü onun çeviri işi aldığı Heinrich Böll Vakfı, İsrail’i eleştirmiş Yahudi bir yazara verdiği ödülü geri çekiyor. Barış gibiler, “huzur bozulmasın, çeviriden gelemeyen paraları Twitter personası olarak elde edeyim” diye düşündüğü, “kardeşim, Jahrein bile ayda 60.000 kazanıyormuş!” dediği için bireyin ve Twitter ortamının kutsiyetine sesleniyor. Bizim eleştirimizi o kutsal bireyleri toplayıp onları üzerimize salarak savuşturmaya çalışıyor. Herkes, Twitter’da huzurlu huzurlu politikmiş gibi yapıp takipçi kovaladığı için, doğal olarak Barış’ın yanına hizalanıyor.

Barış, bizim eleştirimize Fatih Ürek gibi cevap yetiştirmeye mecbur. Verdiği cevapta, “ben Twitter’ı şov alanı olarak kullanıyorum. Geyik yapıyorum. İnsanları kandırıyorum. Takipçi peşindeyim” diyor. Ürek gibi o da bize, “Ben öyle ünlüyüm ki bu İştirakî, bana saldırıp ünlenmenin derdinde” iddiasında bulunuyor. Asıl derdinin devrim-sosyalizm değil, ün ve itibar olduğu net bir biçimde görülüyor. Mesele, onu pohpohlayanlarda, ona verilen payelerde.

* * *


Marksist değil, Hanaarendtçi olan Barış Yıldırım’ın inandığının aksine “İsrailli sivil” diye bir şey yok. İşgalcilik, işgalciler ve onlara karşı verilen onurlu mücadele var. O, yazısında, İsrail’in belirlediği ideolojik iklim dâhilinde gevezelik ediyor. Bu sebeple, İsrail’in Amerika ve Avrupa eliyle inşa edilmiş askeri garnizon devleti olduğu gerçeğinin üzerinden atlıyor.

İsrail’e ayak basan herkes, ömür boyu askerlik yapacağını, asker olacağını, gasp edilen köyleri bekleyeceğini, üç beş mülk sahibine kâhyalık yapacağını iyi biliyor. Barış gibi liberaller, bu “militarizm”e tek laf etmiyorlar. Onları “sivillik” denilen halenin ve kutsal örtünün ardına saklamaya çalışıyorlar. “Sömürgeleştirmenin, medenileştirme misyonunun parçası” olduğuna gizliden gizliye inanıyorlar. Onun gibiler şahsında esas olarak kâhyalık ve bekçilik konuşuyor.

Bahsi edilen askeri bilinç, Tony Cliff’inden Jerry Seinfeld’e kadar birçok kişide mevcut. Hepsi de kibutz denilen askeri birliklerde eğitim görmüşler. Bu eğitim; yağma, talan, gasp ve zulüm üzerine kurulu. Ayrıca, İngiliz-Amerikan kontrgerilla talimnamelerinde halk kitlelerini kontrol altına alma veya ezme gibi başlıklar üzerinde duruluyor. Liberaller, askerin “sivil” denilen kesimleri de savaşın parçası kıldığı gerçeğini görmezden geliyorlar. Onları dolaylı olarak aklıyorlar. Misal, HDP’li gençler, bir mahallede eylem yaptıklarında, oradaki taksi durağında bulunan şoförler o gençleri linç ediyorlar. Çünkü bu ülkenin kontrgerillası basit bir aygıt değil. Muhtarlarından şoförlerine, birçok kesimi örgütlüyor, devreye sokuyor.

Bu “sivil” hassasiyetinin bir tezahürü de bugün sosyalistlerin kendilerini “yurttaş” olarak tanımlamaları, o müphem ve soyut yurttaş olgusuna seslenmeleri. Zira Civil, kentliyi, barbar olmayanı, yurttaşı ifade ediyor.[5] O yurttaşa, medeniye ve kentliye göre kendisini inşa edip ona seslendikçe, efendilere daha fazla uşak oluyorlar. Kâhyalığı ve bekçiliği kökleştiriyorlar. Sonra da çıkıp “ama o kâhya ve bekçi sivil, ona zarar veremezsin. Twitter’da ona laf edemezsin” diyorlar. Ezenler, kendi hukukları ve ahlakları ile ilerliyorlar. Kâhyalar ve bekçiler, kendilerine özel hukuk talep ediyorlar. Bunun için ezilene, halka, işçi sınıfına vuruyorlar.

* * *

İçteki liberaller, Hamas’ı, Hamas’ta vücud bulan kolektif mücadeleyi destekleyemezler. Onlar, içten içe İsrail’den yana saf tutarlar. AKP eleştirileri, İsrail destekçiliğinin örtüsüdür. O liberaller, Birleşmiş Milletler, Körfez şeyhleri, AB kurulları ve AKP gibi yalandan göz yaşı dökerler. Perde gerisinde İsrail meşru görülür ve desteklenir. Zülfü Livaneli’nin dostu Barış Yıldırım’ın siyaseti budur. O, Tel Aviv’de Zelda gibi konser verme hayali kurar. O kapıları kapatmak istemez. Nasıl olsa bu ülkede BDS hareketi, Siyonizmi eleştirenin antisemitist olduğuna inananların güdümündedir.

Hanaarendtçi Barış’ın hocası Hanna Arendt de “esasen şiddeti ezilene yasak etme derdindedir.”[6] Barış da gerici Hamas’ın elinden siyaset imkânını almak için çalışma sözü veriyor. Arendt, siyahîlerin şiddetini törpülemenin, Barış da Filistinlilerin şiddetinin ülkede karşılık üretmesi ihtimalini ortadan kaldırmanın derdinde. O, rahat rahat, Twitter’ında siyaset yapmayı ama bir yandan da Halk Bankası’nın kültür dergisine yazdığı yazıyla övünebilmeyi, bu övünmeye hiç laf edilmemesini istiyor. O, kültür dergisine banka camlarını kıracak cümleler yazılamaz, Barış, bunu çok iyi biliyor.

* * *

Devleti görene, gözetene, kendisini oradan kurana “sağcı”; burjuvaziyi görene, gözetene, kendisini oradan kurana “solcu” deniliyor. Barış Yıldırım, bu solculukla düşünüp konuşuyor. Oradan ekmek bulduğunu iyi biliyor, o ekmeğin sahiplerine kulluk ediyor.

Orhan Gökdemir abisi, solu şu şekilde tanımlıyor: “Bu ülkede gericiliğe, şeyhliğe, ağalığa, kapitalizme, emperyalizme direnmek her zaman solun işidir.”[7] Bu cümlenin ardında, bir vakitler Fethullahçıların ekmeğini yemiş Orhan Gökdemir saklı. O nedenle, kavgadan ve iktidar mücadelesinden değil, pasif bir ifade olarak “direnmek”ten söz ediliyor. Direnenlerin bir kısmı dileniyor.

Bu metafizik tanım uyarınca Orhan Gökdemir’in ve Barış Yıldırım’ın solu, ancak burjuvazi emrettiği takdirde, gericiliğe, şeyhliğe, ağalığa, kapitalizme ve emperyalizme “direniyor”. Yeri geldiğinde, emir gereği, onlarla ittifak yapabiliyor. Barış Yıldırım ve Orhan Gökdemir gibi solcular, “emperyalizmin ve siyonizmin medenileştirme misyonu” dışında düşünemezler, konuşamazlar. Bu kâhyalara ve bekçilere bu gerçek bir biçimde öğretildi.

Barış Yıldırım’ın bahsi edilen yazısında, esas olarak Kürd’e yönelik garezi, Müslümana yönelik düşmanlığı konuşuyor. Kürd, Filistin’e destek vermedi diye ona destek veriyormuş gibi, yalandan poz kesiyor, Müslüman’ın Hamas şahsında güç kazanmasına ise diş biliyor. Dine ve millete yönelik düşmanlıkla tanımladığı liberal solculuğunun çanağı boşalmasın diye uğraşıyor.

* * *

Metafizik sol ve solculuk tanımlarına gene metafizik “kötülük” tanımları eşlik ediyor.[8] Liberal solcular, her fırsatta, sınıfsal varlığı, varoluşunun sınıfsallığı sorgulanmasın diye bu türden havada asılı, steril, metafizik kavramların gölgesine sığınıyorlar.

“Büyük kötülüğü yıkacağız” diyen kişi liberaldir. Marksizm gömleğini üzerine geçirse bile düz liberaldir. Onun “küçük kötülük” dediği ise din ve millettir. Küçük kötülükle mücadelede büyük kötülükle ortaklaşmaya mecburdur. Bu ayrımı o ortaklaşma için yapıyordur.

Kendi yüce tanrısal bireyliğini dinin ve milletin karşısına çıkartan birey, solu, oradan da hızını alamayıp, Marksizmi bu bireyin çıkarlarına göre tarif etmek ister. Birey; sınıf, tarih ve devrim dışıdır. Dolayısıyla, düşmanı olan din ve millet de öyle olmalıdır. Din, millet ve her türden politik mücadele, sınıf dışı bir yerden karşılanmak, anlaşılmak zorundadır. Birey, sınıfsal, tarihsel ve politik varlığının sorgulanmasına asla izin vermez.

“Kötülük” derken, iyiliği de tarif eder, ama bu tarif, hiçbir şekilde burjuvazinin birikiminden, sınıfsal varlığından, tarihinden ve devriminden bağımsız değildir. İyilik, tümüyle burjuvazi ölçütüne göre tarif edilir, gerçeklik, buna göre tasnife tabi tutulur. Ömrü boyunca bu idealizmle mücadele etmiş olan Marksizm, liberalizmin sol içindeki ajanlarınca tasfiyeye kurban gider.

Yazısında kullandığı “Halt” kelimesi, Arapçada “iki şeyi karıştırmak” anlamına geliyor. Türkçede daha çok “uygunsuz iş” anlamında kullanılıyor. Yazısında kullandığı biçimiyle “Halt” kelimesi, her iki anlamıyla da Barış’ı gayet iyi özetliyor. O da Marksizme dair bilgi kırıntısını liberal gevezeliklerle harmanlıyor. Bu uygunsuz karışımı herkese yedirebileceğini sanıyor. O da sosyalist hareketin tağşiş edilme sürecinin somut bir tezahürü. Bu kuzu postuna bürünmüş liberal bireylerin tasfiyeci pratikleri karşısında her daim tetikte olmak gerekiyor.

Eren Balkır
30 Aralık 2023

Dipnotlar:
[1] Barış Yıldırım, “Büyük Kötülük, Küçük Kötülük”, 13 Ekim 2023, Sendika.

[2] Eren Balkır, “Kerrar”, 4 Kasım 2023, İştiraki.

[3] Eren Balkır, “Saraylara Barış, Kulübelere Savaş”, 11 Temmuz 2023, İştiraki.

[4] Zeynep Tufekci, Twitter and Tear Gas: The Power and Fragility of Networked Protest, Yale University Press, 2017, s. 154.

[5] “Civil”, OED.

[6] Eren Balkır, “Karakol”, 19 Aralık 2020, İştiraki.

[7] Orhan Gökdemir, “Molla Halid Bulvarı’nın Kadersizleri”, 16 Aralık 2023, Sol.

[8] Mehmet Karaoğlu, “Fatih Yaşlı Neden Gericidir?”, 23 Ekim 2018, İştiraki.

01 Ocak 2024

,

Eylemsizlik Yasası: KESK/Eğitim-Sen


Eğitim-Sen’in 12. Olağan Genel Kurulu, geçtiğimiz hafta Ankara’da, kente uzak ve ulaşımı zor olan bir otelde gerçekleştirildi. İlk iki gün kürsü konuşmaları, çalışma raporları, önergeler ve tartışmalara, son gün ise yönetim oluşturma seçimlerine ayrıldı. Geçtiğimiz genel kurulun aksine birkaç gazete dışında kongreyi değerlendiren yazılar yazılmadı, tartışmalar yürütülmedi. Bu kongreyi genel hatlarıyla tartışmaya açmadan önce eğitim emekçilerinin yaşadığı ve acil çözüm bekleyen sorunlara odaklanabiliriz.

En başta temel insan hakkı olan barınma ihtiyacı karşılanamıyor, büyükşehirler özelinde ülke genelinde barınma krizi yaşanıyor. Ev sahibi olmak imkânsız hâle geldi. Bankalar kredi verse bile aylık ödemeleri neredeyse bir maaşa denk düşüyor. Kiralar büyükşehirlerde 12 bin liradan başlıyor. Oda kiralama, son 2 yıldır en çok verilen ilanlar arasında. 3-4 bin liraya kiralanan evler, zam zamanı ev sahipleri tarafından 15-20 bine kadar çıkarılarak pazarlık konusu yapılıyor. Evden çıkmak zorunda kaldığınızda bütçenizi zorlayabileceğiniz bir ev bulmak neredeyse zor bir aşamada. Öğretmenler, hiç tanımadığı insanların evinde oda kiralıyor.

Kira konusunda artık kiracı kendi kiracısını da bularak tarımdaki yeni bir aracı sistemi oluşuyor. Her ilde sendikanın bir avukatı bulunuyor. İstanbul’da ise her yakaya bir avukat bakıyor, toplam 9 şube var. Kamudan ihraçlardan kaynaklı olarak binde beş olan sendika kesintisi, üyelerin fedakarlığı ve talebi sonucunda binde sekize çıkarılarak dayanışma gösterildi. Bugün yapılması gereken şu olabilir: Büyükşehirlerde ev sahibi-kiracı sorunlarıyla ilgilenecek avukatlarla sendikanın sözleşme yapması. Geçici bir komisyon oluşturularak gerekirse kesinti/aidat yasal olarak en üst sınır olan binde ona çıkarılabilir.

Son 2 yıldır barınma krizi gündemde olduğu halde bunun sendikal değil de bireysel bir sorun olarak algılanması, en başta üyenin sendikadan olan umudunu keserek güven ilişkisini zedeler. Böyle bir adım atıldığında kamu emekçileri özelinde sendika güç kazanıp hem üye sayısını artırır hem de mevcut üyenin sendikal durumunu aktif hâle getirir. Barınma, her çalışanın özlük hakkıdır.

Evrensel’de yer alan bir yazıda son kongre değerlendirmesi yapılırken kadın sekreterliğinin/meclislerinin ayrı bir bütçesi olduğu iddia ediliyor. Bu iddia doğruysa barınma sorununun hukuki boyutunun aşılması için de geçici süreyle ayrı bir bütçe oluşturulabilir. Bu iddiayı doğrulayabilecek bir veri de sendikanın akademik dergisi dışında tek dergisinin Kadın dergisi olduğu ve bu meclise ait afişlerin basılıp bültenlerin çıkarıldığıdır.

Bütçe konusunda bir başka çelişki de iş yeri temsilcisi eğitimlerinin Yalova’da lüks bir otelde 2 gün kalınarak verildiğidir. Kamudan ihraçlar döneminde üyeler aidatın artırılmasını talep etti fakat bugün aynı üye sokakta kalma riskiyle karşı karşıya. Bu gerçeğin sendika genel merkezi tarafından görülüp gerekli adımların atılması acildir. Üye, sorunlarını çözmeyen bir sendikaya sadece kâğıt üzerinde bağlı kalır. Ayrıca barınma sorunu parkta yatan öğrencilerin sorunu olarak görülmeyip emekçi sınıfların yararına sendikal çözümler geliştirilseydi bugün bu noktaya ulaşmazdık.

2019 verilerine göre merkezi nüfus sistemine kayıtlı 40 milyon civarı konut var. İki kişiye bir konut düşen ülkede evsiz olmak yurtsuzluğu perçinler. Son 5 yılın verileri mevcut değil. Onlarca dairesi olup kira zengini olanların ülkesinde yaşıyoruz. İnsanların bu anomaliyi kabullenmesi daha vahim bir durum. Bu hak, gündem ve talep meselesi değil, ilke ve program meselesidir.

Öğretmenlerin karşılaştığı sorunlardan diğeri de gıda ve temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır. Bugüne kadar zincir marketlerin önünde düzenlenen bir basın açıklaması ve işçi sendikalarıyla ortak yürütülen boykot eylemliliği bulunmamaktadır. “Asıl sorunun kaynağı ekonomi, marketler değil” demek de burjuvazinin serbest piyasadan aldığı gücü meşrulaştırmaktır. Aynı şekilde İGDAŞ verilerine göre her yıl, bir önceki yıla göre doğal gaz kullanımı hane başına metreküp cinsinden düşüşe geçmiştir. İnsanlar battaniye altında kış geçirmekte, kiracı olan eğitimciler kendi aralarında yaptıkları sohbette kombiyi açmaya cesaret edemediğini dile getirmektedir ama enerji şirketlerinde çalışan işçiler greve gittiği hâlde kamu sendikaları onların direnişinin yanında yer almamıştır. Enerji şirketlerine yönelik de boykot ve şirket önünde oturma eylemi, basın açıklaması düzenlenmemiştir.

İşçi sınıfıyla bütünleşmemenin ve onu geri plana atmaya çalışmanın tezahürü de bu yıl içinde KESK’in paylaşımlarında kamu emekçilerinin maaşlarıyla asgari ücretin kıyaslanarak aristokrat elit bir tavır sergilemek olmuştur.

Son bir haftada farklı kentlerde öğretmenlere yönelik fiziksel saldırılar gerçekleşmiştir. Bir okul müdürü görev yaptığı okulda intihar etti. Bu durumun bir bütün olarak öğrenci, öğretmen ve velileri psikolojik yönden tahrip edeceği muhakkaktır. Bu sıradan bir intihar olarak kabul edilmeyip nedenlerinin ortaya çıkarılması için dosyanın takipçisi olunmalıdır. Söz konusu emekçi, bir okulun eğitim yöneticisi. Görevi başında bir öğretmenin öğrencilerinin karşısında şiddete uğraması kabul edilemezdir.

Ekonomik yarılmanın sonucu şiddet, bir uyumsuzluk ve yer yön değiştirme mekanizması olarak her yanımızı sarmış durumdayken, anti depresan kullanımı kutu bazında satışta her geçen yıl artarken bir eğitim sendikasının TTB ile ortak geliştirdiği çalışmasının olmaması düşündürücü. Ruh sağlığı bozulmuş bir halka öğretmenlik yapmanın zorluğuna yönelik çözümler geliştirilmelidir. Aksi takdirde sonuç, şiddet sarmalı olarak dönmektedir.

Tam gün eğitim yapan okullarda öğle arası verildiği hâlde öğretmenlerin yemek ihtiyacı karşılanmamaktadır fakat il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinde 3-4 çeşit tabldot yemek çalışanlara düşük ücretlerle verilmektedir.

İkili eğitimin sona erdirileceğine yönelik söylemler seçim öncesinde gündemdeydi fakat yaz-kış saati uygulanmadığından, öğretmenler ve öğrenciler sabah karanlığında okula gidip akşam karanlığında okuldan çıkıyor. Olması gereken sınıf mevcudu 20 iken 40 öğrenciyi aşan sınıflarda öğrenim görülüyor.

Öğretmenlerin mesleki ihtiyacı olan internet, telekomünikasyon firmaları tarafından tam ücret tarifelendiriliyor. Aylık 300 lira olan tarifeler yılda 3.600 liraya tekabül ediyor fakat eğitim öğretime hazırlık ödeneği bu maliyetin yarısı kadar. Bu konuda herhangi bir mücadele verilmiyor. Aynı şekilde, banka promosyonları güncellenmediği gibi, basın açıklamasından öteye giden bir eylemlilik programı bulunmuyor. 3 yıl boyunca 7-8 bin lira bandında promosyon ücreti ödendi, buna karşılık, sadece kapanma/salgın döneminde bankalar yüzde sekiz yüz kâr etti.

Öğretmenler odası; başöğretmen, uzman, sözleşmeli, aday, ücretli öğretmenler şeklinde oluşturularak eşit işe eşit ücret ilkesi hiçe sayıldı. 600 binin üzerinde başöğretmen ve uzman öğretmen, aynı mesleği yapan öğretmenden 4 bin liraya yakın fazla ücret alıyor. Vergi diliminin adil düzenlenmemesinden dolayı daha fazla ek ders aldıkça daha çok vergi kesiliyor. O yüzden ayda 100 saat ek ders alanla 75-80 saat ek ders alan öğretmen aynı ücreti alıyor. Öğretmenler ek işlerine yöneliyor fakat bir öğretmenin öğretmenlikten başka işi olamaz, olmamalı. Tüm mücadele bu ilke üzerine düzenlenmeli.

Çocuğu olan öğretmenlerin kreş hakkı savunulmadığından öğretmenlerin maaşları bakım hizmetlerinden kaynaklı azalıyor. Her ilçedeki yakın okulların, okul öncesi kurumlarında buna yönelik sınıflar oluşturulabilir. Ders programlarının düzenlenmesi sürecinde birçok öğretmen bu durumdan etkileniyor.

Okul duvarları siyasi partilerin propaganda alanına dönüştü. Bu konuda birkaç göstermelik açıklama dışında sendika genel merkezinin ve şubelerinin attığı bir adım mevcut değil. Öğrenciler ve öğretmenler gerek mülteci karşıtı gerek pedagojik olmayan yazı ve afişlerin önünden geçerek okula giriyor. Taviz tavizi doğuruyor, faşist ve gerici zihniyete karşı atılmayan her adım daha büyük bir saldırıyla karşılık görülüyor.

Balıkesir’de ülkü ocaklarıyla milli eğitim müdürlüğü arasında protokol imzalanıyor. Her anti pedagojik açılım adım adım geliyor. Asıl soru şu: Bu protokol gereği ülkü ocakları bir okula gelip seminer ve etkinlik yapmak istediğinde öğretmen dersinden öğrenci vermek istemediğinde ne olacak? Sendikanın diline pelesenk olup sözde kalan “fiili meşru mücadele” kavramı nasıl bir karara bağlanarak öğretmenlere meşruiyet, umut, güven, cesaret ve bilinç aşılayarak onları karşı duruşa geçirecektir? Yoksa başvurusu “özgür iradeye” bağlanan ÖMK gibi öğretmenin ya da bireyin iradesine mi bırakılacak atılması gereken adımlar? Neyle karşı karşıyayız, nasıl bir kuşatmayla sarılıyoruz? Şubelerin iradesini kendine bağlayarak demokratik merkeziyetçiliği bürokratik merkeziyetçiliğe bağlayan sendika genel merkezi ve KESK bu saldırı karşısında nasıl bir yanıt verecek? Bu soruların somut adımların neler olduğunu içerecek şekilde yanıtlanması bugün için acildir. Düzene uygun kafaların yetiştirilmesinde “fiili meşru mücadele” nasıl işleyecektir?

MESEM adı altında halktan toplanan vergilerle özel sektörde çocuk emeği sömürülüyor. Geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da staj yapan bir meslek lisesi öğrencisi klima takarken düşerek yaşamını yitirdi. Çocuk işçiliğine karşı çıkış sadece sosyal medyada kalıyor. Herhangi bir meslek lisesi önünde basın açıklaması yapılmıyor. Bu öğrenci, sendikanın gündemi bile olmuyor. Aynı şekilde, Filistin’de 10 bin çocuk katledilirken sendikanın sesi yükselmiyor fakat bölge illerinde eğitim aksadığı için çocukların eğitim hakkını savunmak adına sendika genel merkezi 29 Aralık grevine çıkıyor ve ihraç edilen üyesinin direnişine bile sahip çıkmıyor. İsrail, Gazze’de eğitim kurumlarını vuruyor. Çocuklar katlediliyor. Çocuğa kimliksel aidiyet ve siyasi kaygılar üzerinden bakılıyor. Bu tavır, bir eğitim sendikasına yakışmaz.

Sendika, bir sivil toplum kuruluşu gibi hareket ediyor. AB tandanslı ITUC ETUC ile hareket ederek mültecilik konulu panel düzenliyor fakat bu panel serisinde kendi üyesine bile söz hakkı vermiyor. Sendikanın hazırladığı takvimden afişine ve kadın dergisine kadar tüm görseller ve yazılar-sloganlar postmodern ve liberal söylemin ürünü. Ne Halil Serkan Öz ne Metin Lokumcu ne Ramazan Şahin ne atanma mücadelesi veren Şafak Bay ne de ihraçlar karşı direniş gösterdiğinden günlerce yerlerde sürüklenen üyelerin fotoğrafları takvimde yerini alıyor, bu isimler emek tarihinin dışına itilmek isteniyor.

Sınıf temelli olmayan demokrasi mücadelesi veriliyor. Kapitalist toplum düzeninde adaletten özgürlüğe, ilişkilere, demokrasiye, cinsiyetler ve kimlikler arası eşitsizliğe kadar her şey sınıfsaldır. O sebeple, sınıfsal perspektife bağlı olarak ele alınmadan yürütülen mücadeleler sendikal açıdan boşa kürek çekmektir, aynı zamanda sendikayı geriye çeker.

Tarihin yasasında durma yoktur, ya ileri gidilir ya geri. Bütün tarih sınıflar tarihidir. Üretilen her söylem, mücadele, yaşam biçimi, zevkler, sloganlar, sanatsal üretimler ya burjuva ideolojisine ya da emekçi sınıfın mücadelesine hitap eder. Sendika şubelerinde verilen jara yoga, sirtaki, beden atölyelerinin sınıf mücadelesine katkısı yoktur. Talep, ilkenin yerine geçirildiğinde gerileme kaçınılmazdır.

“Öğretmenlerin yolu işçi sınıfının yoludur” diyen TÖBDER geleneğinin devamcısı olduğunu iddia etmek işçi sınıfının mücadelesine ve ideolojisine katılmaktan geçer ama gelinen nokta yabancılaşmadır. Bu yabancılaşma, en başta tarih yapıcı öznenin işçi ve emekçi olduğunu kabul etmeyip onun yerine kimliği ve otonom bireyi konumlandırarak gerçekleşmiştir.

Hardt, Negri, Laclau, Mouffe, Foucault’nun görüşleri 11. dönemin Eğitim-Sen başkanının veda konuşmasına kadar yansıyor: “İktidarın olduğu her yerde direniş de vardır.” Bu söz ideolojik bir söylemdir ve burada kastedilen iktidar herhangi bir iktidar değildir. Bu durumda proletaryanın iktidarı olduğunda da bu direniş bireyde tezahür edecek midir? Yaşam, yüce bireyin kimlik bunalımlarına ve yaşam biçimine göre mi düzenlenecektir? Bu söylem açıkça işçi sınıfının iktidarına, ideolojisine ve tarih yapıcı özne olma gerçeğine karşı çıkmakla eş değerdir.

Sendikaya hâkim olan ideolojik hat da bu söylemden geçtiği için her gün daha da geriye gidiyoruz. Sömürü düzeninde bireylerin direniş toplamlarıyla birleşik otonom tipi mücadele burjuvaziyi ve egemenleri güçlendirir.

12. genel kurulun ardından Evrensel’de bir yazı yayımlanıyor. İlgili yazıda emekçilerin sorunlarının acil çözüm beklediği savunuluyor. Doğru. Fakat bir karşı çıkış var ki o da aslında şikâyet edilen aksaklığı daha da derinleştiriyor. Tüzük konusunun acil gündem olmadığı iddia ediliyor. Acil gündem olan sorunları genel hatlarıyla belirttik fakat bu sorunların çözümlenmesi de KESK ve Eğitim-Sen’in tüzük kongresine gitmesinden geçiyor. Şubeleri atıl duruma getirip merkezileştiren, kadın meclislerine ayrı yetkiler sağlayıp denetim dışı bırakan, 4 üyenin 1 delege seçtiği tek listeli seçimler, meclis sistemi, basın açıklaması ve sosyal medya mücadelesine dönmüş sendikacılık anlayışı, emek mücadelesinden kimlikler mücadelesine kayan hat vb. birçok sorunun kaynağı tüzüğün değiştirilmesinden geçiyor, çünkü sendikanın sorunları yapısaldır.

Tüzük konusunda hafıza tazelemek gerekirse yakın dönemde yaşanan bir çarpıklığı hatırlatmakta fayda var. İhraçlar sürecinde direnen, açlık grevi yapan, yerlerde sürüklenen üyeler sendikadan ihraç edilince üyelerin önemli kısmı tarafından tepki verildi. Bu tepkiler karşısında açıklama yapma gereği duyan sendika yönetimi, sendikanın bir tüzüğü ve hukuku olduğunda ısrar etti. Güzel, olmalı da. Fakat konu eş başkanlığı tartışmaya açmak değil, en baştan belirtelim ki bu tartışma farklı bir yazının konusu. Tüzükte geçmediği halde bölge illerinde şubelerin eş başkanlık uygulamasını fiilen uygulaması karşısında nasıl bir sendikal hukuk işliyor? Yine tüzüğe aykırı denilerek sendikanın “itibarını” zedelediği iddia edilen şube yönetimine yedek listeyi yönetime geçirip kayyum atanıyorsa bu tüzük sadece ittifaktan olmayan anlayışlar için mi geçerli?

İhraçları durdurmak için Kızılay’da yerlerde sürüklenen KESK ve bağlı sendika yöneticilerini göremedik. Direnenler üzerinde en fazla destek, açığa alınma ve ihraçların ilk sırada olduğu bölge illerinden gelecekken, ki umut olmuştu, direnişi sahiplenmemek siyasi bir kaygının ürünüdür. Amaç, üyeyi pasifize edip KESK ve bağlı sendikalarda kurulan sınıfsız demokrasi hattını devam ettirmekti.

Yine Evrensel’de yayımlanan yazıya dönecek olursak, madem şubeler yönetime aday bulmadığından kurul tarihlerini erteliyor, bunun nedeni yine tüzüktür, çünkü üyeye genel oy hakkı tanınmıyor. Aynı şekilde, ilgili yazı, geldiği sendikal çevrenin görüşlerini esas alıyor. Öyleyse yönetimde yer aldığınız bir şubede örnek sendikal hattı ve mücadeleyi neden geliştirmediniz de merkezileşen yapıyla mücadele etmeyi şubeyi ve üyeleri güçlendirerek geliştirmediniz? Eş başkanlığa karşı çıkıyorsanız neden başka bir iş kolunda eş başkanlığını kabul ediyorsunuz? 3 yıl önce genel kurulu ikinci gün terk ettiniz. İlk gün üyelerin ihraç edilmesine el kaldırdınız. 3 yılda ne değişti de tekrar yönetime girdiniz?

11. genel kurulda kongreyi ilk günden terk edenler ise dönemin sendika genel başkanı ve onun bağlı olduğu sendikal anlayış. Birgün’de çıkan bir yazıda kendilerine eş başkanlık teklif edildiğini -Eğitim-Sen genel merkezde uygulanmadığı hâlde- ve bunu kabul etmediklerini; laik ve bilimsel eğitimi savundukları için sendika yönetimini şekillendiren oyun kurucu sendikal anlayışla ters düştüklerinden, 11. döneme dair anlaşmaya varamadıklarını, kendi anlayışlarının hâkim olduğu 60 civarı şube bulunduğunu savundular. Aynı sorular bu çevreye de yöneltilebilir. 3 yıl boyunca bu 60 şube küskünleri oynadı. Genel başkan, kendisi döneminde 23 bin istifa olduğu hâlde hesap vermeden kongreyi terk etti. 3 yılda ne değişti, bahsettiğiniz hâkim anlayışla hangi konularda mutabık oldunuz? Laik ve bilimsel eğitimi savunma ve kimlik siyasetinden uzak durmada size güvence verildi mi? “12. genel başkan yine sizden seçildi” diyemiyoruz çünkü hâkim bir anlayış oyun kuruyor ve tek listeyle seçime giriyorsanız bu sürecin adı seçilme değil, atanmadır. Son 5 döneme bakıldığında bir dönem başkanlık almanın bir dönem kongreden çekilmenin sendikal bir geleneğe dönüştüğü görülebilir. Yine 11. genel kurulu terk ettiğinizde bahsettiğiniz hâkim anlayıştan bir delege Yeni Yaşam’a verdiği bir röportajda sizi sendikayı yüzüstü bırakmakla, hesap vermemekle, dahası “faşizmle anlaşmakla” suçladı. Şimdi ne değişti?

3 yıl önce kongreyi terk edenler gazetelerde yazılar yayımlarken, bugün başkanlıkta anlaşma sağlanınca hangi özeleştirilerin verildiğine ve hangi konu ve ilkelerde anlaşma sağlandığına yönelik kalem oynatma gereği bile duymuyor. Üye iradesi bir kez daha askıya alınıyor. Aynı şekilde, siz de eş başkanlığa karşı çıkıyorsunuz ama aynı dönemde KESK’teki eş başkan sizin sendikal çevrenizden biriydi.

12. genel kurula dair yazılarda öğrendiğimiz kadarıyla sendikadan ihraç edilenler konusunda herhangi bir adım atılmıyor. Yine her genel kurulda olduğu gibi tüzük kurultayının toplanacağı söyleniyor ama şimdiye kadarki deneyimden yola çıkıldığında böyle bir kurultayın toplanmayacağı açıktır, çünkü buna dair bir tarih olmadığı gibi gerçekleşse de 13. dönemi bulacağı görünüyor ki günün acil sorunları yine çözülmeden kalacak.

Bugüne kadar ülke solu içinde yapılan önemli tespitlerden biri hâlen sınıf partisinin oluşturulamaması ve bunun eksikliğidir. Bu yoksunluk, bugün sendikaların bu duruma gelmelerinin önemli nedeni. Sendika ile sivil toplum kuruluşu özdeşleştirilmek isteniyor. Bir siyasi parti, işçi sınıfını ve emek mücadelesini reddedebilir ama bir sendika böyle bir şey yaparsa sendika olma vasfını yitirir ve üye de sendikaya yabancılaşır. Sendikaların varlık nedeni emek-sermaye çelişkisi üzerine kuruludur. Bu yönüyle sendikalar birer sınıf hareketidir ve sınıfsız sömürüsüz bir düzenin kurulmasında volan kayışıdır; siyasi, ideolojik ve ekonomik mücadeleyi birbirinden ayrıştırmadan yürütmek gibi tarihsel bir görevi ve zorunluluğu vardır. KESK ve Eğitim Sen’i daraltan düzlemin ne olduğu da burada aranmalıdır. Kitleyi ve sınıfı şekillendirmek yerine kitle talep ediyor diye ona benzemek ve özdeşleşmek sendikal tükenişi beraberinde getirir, geriye kimliklerin ve yaşam biçimlerinin savunulması kalır.

Tartışılması gereken bir diğer nokta da delege sayısı çok az olan grupların icazetle yönetime girip varoluşunu buradan sürdürmesidir. En çok emek veren değil, en uygun şekle giren yönetimde yer alıyor. Bu da ideolojik bulanıklığı ortaya çıkarıyor. Sendikanın genel gidişini olumsuz görenlerin yapması gereken tek görev pratikte kendi sendikal anlayışlarını iş yeri ve şube bazında harekete geçirerek örnek sendikal hattı ortaya koymaktır, yoksa gerisi retoriktir.

Sendikanın bir diğer çözmesi gereken sorun da emekli üyelerin deneyimlerinden yararlanmamaktır. Emekli üyelerin yönetimlerde ve komisyonlarda yer alacağı bir tüzük değişikliğine gidilmesi şarttır. Emek mücadelesinden de emekli etmek olsa olsa sınıf mücadelesini zayıflatır, çünkü sınıf çelişkisi daha da perçinlenir. Aynı zamanda emekli üyeler iş yeri ziyareti ve sendikal deneyim konusunda birikime sahiptir. Sendikanın tarihi de onlardır.

Sonuç
Bugün yapılması gereken, iş yerlerinden başlayarak kendi emek gündemimizi harekete geçirip şubeleri ve genel merkezi asıl görevlerini yapmaya çağırmaktır. İnsanca bir düzende yaşamadığımız gibi sendikalarımızın da bu düzene uygun hâle getirilmesi emekçileri daha da yalnızlaştırıyor. İş yerleri kendi içinde toplantılar düzenleyip taleplerini şubelere ileterek, özlük ve sınıfsal haklar konusunda atölyeler düzenlenmesi için temsilciler aracılığıyla şubeyle iletişim kurarak, şube toplantılarına katılıp söylem oluşturarak ve ses yükselterek bu sorunları aşmada birincil görevi yerine getirecektir.

Sendika, üyenin kendisidir ve onu görmezden gelerek varlığını sürdüremez. Aksi durumda KESK ve Eğitim-Sen emek mücadelesi tarihinde nostalji olarak kalacaktır. Son söz olarak ekonomik mücadelenin ücret mücadelesi olduğunu savunmak aç olduğu için intihar eden emekçinin yaşadığı çıkmazı anlamamaktır. Ekonomik altyapı, yaşamın bütün alanlarını etkiler. Üyenin sendikal mücadeleye katılım göstermemesi, insan yapısının değiştiğinden değil, sendika yönetimlerinin şubeye üyenin gelmeyeceği bir çalışma içinde olmasındandır, çünkü üye şubelere geldiği an emekçilerin sorunları gündeme gelecektir. O zaman da sınıf siyasetinin gereklerini yerine getirmek zorunda kalınacaktır. Öyleyse sınıftan kaçışın yolu bu manipülasyondan geçmektedir.

Diğer bir manipülasyon da parti gibi hareket eden sendikanın geliştirdiği “güvenlik harcamaları, askeri harcamalar olmasa sömürü de olmaz” söylemidir. Böyle bir sorun olmasa da burjuvazi tarihten silinmeyecektir. 4+4+4 sisteminin çözüm sürecinde yasallaştığı da dikkatlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır. Son sözü her zaman olduğu gibi emekçiler söyleyecek.

S. Adalı
1 Ocak 2024