Yüz
küsur yıl önce Ekim Devrimi’nin Müslüman halklar komiserliği, yani bakanlığı
vardı. Komünist hareket, Kafkasya ve Türkistan coğrafyasında Müslüman
direnişçilerle ve halkla ilişki kurabiliyor, Doğu’nun Müslümanlarına seslenen
bildiriler kaleme alabiliyor, emperyalizme karşı ezilen halkları
örgütleyebiliyordu.
Bugün
gördüğünüz komünistler, kuzu postundaki kurtlardır. “Kuzu postundaki kurt”
simgesini kullanan Fabyusçuların soyundandır.[1] Devlet ve sermaye, onlara
böyle olmayı emretmiş, bu kadar solculuk yapma izni vermiştir.
Bu
komünistler, en fazla “Müslüman halkla mücadele komiseri” olabilirler. Burada
“Komiser” “Bakan” değil, “Emniyet Amiri” anlamındadır. Çünkü bu komiserler,
bizzat sermayenin devletinin kadrolu elemanlarıdırlar.
Misal,
TTB’nin başına geçen isim, pandemide sermaye adına çobanlık görevini ifa eden,
onca ölümde ve baskıda imzası olan kişi de aynı soydan. Bunlar
sermayeye-tekellere dost, halka düşmandır.
Nereye
baksanız onları görürsünüz, hangi taşı kaldırsanız onlar çıkarlar. Bunlar,
sovyet bakanlığının komiserlikle karıştırılmasının sonucu. Bugün komünist
hareket, sovyetin, Ekim’in ve devrimin değil, devlete örgütlü komiserlerin
oyuncağıdır. O, devletten ve sermayeden gelen emirle hareket eder.
Yapacağı
gazetecilik de pandemide olduğu gibi, sermaye ve devlet adına çalıp, halka
korku vermek ve onu korkuya, sonrasında da efendilerine kul etmektir.
TKP,
bir gencin köyünün girişindeki direğe astığı Fenerbahçe bayrağını “Alevi
köyünün karşısına IŞİD bayrağı asıldı” diye haber yapan, birkaç Alevi’yi
korkuya kul edip örgütleyebileceğini sanandır. Bunların her şeyi yalandır.
Dün
“mülteciler yoldaşımız, işçi sınıfının parçası, onları örgütleyeceğiz, devrim
yapacağız” derler, sonra birileri, “devlette işler değişti, mülteciyle ilgili
politikamızı revize ettik, Esad’la görüşme zemini oluşturuluyor, siz de
görüşlerinizi değiştirin” derler, çıkar TKP CEO’su, “göçmen romantizmi”nden dem
vurur. Aynı CEO, 15 Temmuz darbesinde Erdoğan’a destek olur. Dün AB’yi savunmak
için mülteciyi kucaklarmış gibi yapar, bugün devletin geri gönderme politikası
adına devleti korumak için mülteci bile olamayan sığınmacıya saldırır. Bu,
komünist parti değil, Ortadoğu halklarıyla mücadele komiserliğidir.
Sömürgeci
burjuva bir devlet olarak Fransız devleti, Cezayir’i sömürür, katleder, buranın
insanları Fransa’ya akın ederler. Onları disipline ve terbiye etmek için
laiklik sopası sallanır. Devlet, hemen aydınları örgütler, kurumları bu kara
kitleye karşı bileyler. Laiklik Gözlemevi diye bir yapı oluşturulur. O
yoksul Cezayirlilere hücum edilir.
Aynı
gözlemevi pratiği, devletin bir uygulaması olarak, burada “Laikliğe Karşı
İşlenen Suçlar” biçimini alır. Yeni doğan çocuğunun kulağına ezan okuyan adam,
şaşırdığı bir olay karşısında “Allah Allah” diyen kişi, Cuma günü namaza duran
esnaf, “Allah’ın emri Peygamber’in kavliyle” oğluna kız isteyen baba vs.
suçlular listesine alınır. Bu kriminalizasyon çabası, burjuvazinin emri,
devletin uygulamasıdır.
Neticede
solu iç emperyalizm yönetmektedir. Gerektiğinde o iç emperyalizm, komünist
partisine “biraz esnek ol, başörtülü bir kadını belediye başkanı veya
milletvekili adayı yap artık” der, o da yapar. Ama bu “siyasi simge”yi
kullanmak nedense “Laikliğe Karşı İşlenmiş Suçlar” kapsamına girmez. Kapsamı devlet;
muhtevayı burjuvazi belirler.
Burjuva
hukukuyla hareket edene ve burjuva felsefesiyle düşünenlere “komünist” yaftası
yapıştırılır. O yafta söküldüğünde, alttaki sosyal demokrasi ve liberalizm tüm
çıplaklığıyla görülür. Krallar çıplaktır.
Bugün
seçimde Fransız solu zafer kazandı. Zafer, biraz da Le Pen’in “başörtüsünü
yasaklayacağız” açıklamasının etkisiyle sandığa koşan Müslümanların eyleminin
bir sonucuydu. Geçmişte Fransa’da dindar insanları kıyımdan geçiren, aynı
modeli Türkiye’de uygulayacağını söyleyen Fuşeci Orhan Gökdemir[2], bu gerçek
karşısında dilsizdir. Çeşitli videolarda Müslümanların Le Pen’e öfkesi Gökdemir
ve partisini de keser. Gökdemir ve Le Pen, yan yanadır, aynı burjuva geleneğe
bağlıdır. Müslüman düşmanıdır. Sömürgecidir.
Bugün
asıl üzerinde durulması gereken, komünist harekete karşı işlenen suçlardır.
Bu listenin en başına TKP yazılmalıdır.
Şimdilerde
bu şirketin CEO’su, “emek-sermaye” çelişkisinden söz ediyorsa, bilinsin ki onu
silikleştirmek için uğraşıyordur. Gökdemir geçmişte, “sömürü soyuttur,
dolayısıyla onunla mücadele edilmez” diyendir.
Parti,
Fransız seçimlerini “bir oy Macron’a, bir oy TKP’ye” mantığıyla okuma
eğilimindedir. Sağcılaşma meselesini liberal burjuvaziyle yan yana, onunla
birlikte okumaya mecburdur. “Affedersiniz ya bu mülteci sorununun işçi sınıfı
ve ekonomiyle bir alakası varmış, biz daha önce görememişiz” demek zorundadır.
Her
taşın altından çıkan, Fethullahçı medyanın gülü Orhan Gökdemir’in bir tvitinde
takipçisine verdiği cevap, her şeyi açıklar. Orada takipçi, mealen, “Alkol
diyorsun ama AKP’den önce Tekirdağ’da iki rakı fabrikası varken şimdi 18 tane
var” der. Bunun üzerine Gökdemir, “Biz her şeyi biliriz. Benim bu konuyla
ilgili de kitabım var. Bu da sınıfsal. Şeriat, zengin için değil yoksul için”
cevabını verir.
Gökdemir
ve partisi, esasında Müslümana ve ona dair her türden imgeye, yoksulluğu,
yoksulun direncini, varlığını ve itiraz etme ihtimalini anıştırdığı için
karşıdır. Emperyalizmin gözüyle bu coğrafyaya bakmaya alıştıkları, sırtları bu
sebeple sıvazlandığı, bu yüzden parti kurup eğlenmelerine fırsat verildiği için
Müslümana saldırıp dururlar. Müslümanla mücadele komiserleri olarak, kendi
benzerlerini örgütlemeye çalışırlar.
Gökdemir,
kendisini seminer için çağıran gençleri, “Bana bir otel ayarlayamadınız mı, ben
bu öğrenci evinde kalacak adam mıyım?” diye azarlayandır. Onun zihniyetini,
Müslümanla ilgili görüşlerini bu küçük burjuvalık tayin eder.
Dün
yetiştirdiği tilmizleri, şakirtleri (sosyaliz.morg) bugün “mesleğinizi, küçük
burjuva hâlinizi, çıkarlarınızı teori ve pratiğin merkezine koyuyorsunuz”
eleştirimize, “iyi de sen de yoksulluğunu merkeze koyuyorsun” cevabını
vermektedir. Gökdemir yetiştirmesi bu kişilerin yoksul düşmanı olduğu açıktır.
Bunlar, Gökdemir abileri gibi “işçi sınıfı öldü” diyenlerdir.
Kendisini
var eden benmerkezciliği ve kibriyle Gökdemir, tipik bir liberal gibi,
siyasetini ve ideolojisini inşa ettiği rakı sofrasındaki arkadaşlarını “oğlum
bakın ileride bu sofrayı kuramayacaksınız. Biz olmazsak şeriat gelecek!” diye
kandırmayı siyaset zanneder. Bu siyaseti sürekli satar. Bunun çeşitli
mahfillerde, boğaz kıyısında, tatil yerlerinde, belediye salonlarında, burjuva
mekânlarında para getirdiğini iyi bilir. Dünyalığını biriktiren, solu tecimsel
bir meseleye indirgeyen her solcu gibi Müslüman düşmanlığını paraya tahvil
eder. Müslümana yoksulluğu çağrıştırdığı için saldırır. Bu saldırı,
burjuvazinin emridir.
Partisi
ve kendisi, Lukaşçıdır. Georg Lukacs, “Marksist ateizmin kafası karışık bir
karikatürü” olduğunu söylediği dindar ateizm için şu değerlendirmeyi yapar:
“Dindar ateizm, kapitalist toplumda yalnızlaştırılmış olan bireyle ilgili
felsefi-dini tartışmanın bir ürünüdür.”[3]
Gökdemir
ve partisi, halka değil, bireyi merkeze alan özel halkaya bağlıdır. Ondaki
ateizm, halka düşmanlık etmek, bireysel özgürlüğünü yüceye yerleştirmek için
vardır.
Reklâmını
yapmak için kendisiyle gerçekleştirilen bir röportajında başucu kitabının
Christopher Caudwell’in Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler isimli
çalışması olduğunu söyleyen Gökdemir[4], yalanı iş edinmiştir. Gökdemir’in
tıpkı kitabı yayımlayan, onu yalan yanlış tercüme eden yayınevi çevresi gibi
kitaptan hiçbir şey anlamadığı, anlasa bile, ona hiçbir şekilde sahip
çıkamayacağı açıktır. Çünkü Gökdemir ve partisi, Caudwell’in kitabında
eleştirdiği Bernard Shaw gibi isimlerin çizgisindedir. Gökdemir, daha kitabın
başında eleştirilen Bernard Shaw’un; partisi Fabyusçuluğun güncel
karikatürüdür.
“Eski anarşist, vejetaryen
ve Fabyusçu bir isim olarak Shaw, son demde sosyal faşist oldu. Bu hâliyle bir
ütopik sosyalist olması, tabii ki kaçınılmaz.”[5]
Caudwell,
Gökdemir ve partisinin ömrü boyunca savunduğu burjuva kültürü ve burjuva
siyasetinin bir yalan üzerine kurulu olduğunu, özgürlük fikrinin ardındaki
yalanı ifşa eden isimdir. “Emekçilerin aklını özgürleştirmek için laiklik;
insanın özgürleşmesi için sosyalizm şart” diyen aklın burjuvalığını ifşa eden
Caudwell, “burjuvayı, yoksulluğun vahşileştirdiği, cahil ve akıl dışı olan
işçiye tercih edenler”i eleştirir. “Akıl” ve “İnsan” kurgusunun burjuva
niteliğini sorgular. Siyaseti, ideolojiyi ve teoriyi, kendi ben-merkezinden,
birey odağından kuranlara saldırır.
Dolayısıyla,
“bilim ve sanat düzleminde benliği ve varlığı inceden inceye yanan ateşe atmak”
gerektiğini söyleyen, bunun somut ispatı olarak, kendisini İspanya’daki
yangının orta yerine fırlatıp atan Caudwell’in kitabı, hiçbir şekilde hep “ben
de ben!” diyen Gökdemir’in başucu kitabı olamaz.
Esasında
Gökdemir, kendisine ve partisine yönelecek eleştirilerin tüm kaynaklarını
kurutmaya yemin etmiştir. Caudwell’in kitabına bu nedenle değinmektedir. Onu
mülk edinip etkisiz kılmanın derdindedir.
Bu
kişiler, özel halkalarında, kendi liberal, bencil, kibirli dünyalarına uygun
bir solculuk tanımlayıp kendi kum havuzlarında oynayarak ömür tüketmektedirler.
Komünist harekete karşı işlenen bir suç da bu tasfiyeciliktir.
“Shaw, o zekâsı sayesinde,
salt düşünme pratiğiyle, toplumun yardımı olmaksızın, tüm bilgiye hâkim
olabileceğini düşünmek gibi bir kibre kapılır.”[6]
Bu
kibirle hareket eden, her dediğini doğa yasası zanneden Yalçın Küçük’ün çakması
bir isim olarak Gökdemir, kırk yıldır her taşın altında çıkmaktadır. Birbiriyle
alakası olmayan, kavgalı olan bir dizi örgütün yayın organında, hem de en
tepede onun ismine rastlanır. Toplumsal Kurtuluş, Gerçek, Teori
ve Politika, Aydınlık, Sorun, Fabrika vs. Bu durumun,
bu şüpheli kimliğin kimseyi rahatsız etmemiş olması, kaygı vericidir.
Caudwell’in
Shaw için kullandığı ifade, Gökdemir için de geçerlidir: O, solun “entelektüel
aristokrat”ıdır. Sol, küçük burjuva hâliyle, bu aristokrasiye âşıktır. Kırk
yıldır suyun başında olan Gökdemir, nedense sınıfın örgütsüzlüğünden, toplumun
çürümüşlüğünden şikâyet eder. Ama nasıl oluyorsa, kendi küçük burjuva
bireyliği, sütten çıkmış ak kaşıktır. O, örgütsüz ve çürümüş olamaz! Kırk yılda
ona hiçbir şey olmamıştır. Kırk yıl içerisinde o örgütsüzlük ve çürümüşlük
konusunda hiçbir şey yapmamıştır. O, ne işçileşir ne de devrimcileşir.
“Görüldüğü üzere Shaw’un
idealize ettiği, yücelttiği dünya, komünizmin dünyası değil, tıpkı Wells’in
dünyası gibi, yoksul, kafası karışık işçilere rehberlik eden aydın Samuray’ın
yönettiği dünyadır. Bu, esasında faşizmin dünyasıdır. Özgürlüğün doğası konusunda
yanlış bir görüşü savunan burjuva aydınları, bu anlayışlarının özünde bulunan
çelişkiler sebebiyle, özgürlüğün karşıtı olan faşizme sürüklenirler.”[7]
Emekçi
halka, yoksula, Müslüman kılıfı altında, Avrupalı bir faşist gibi saldıran
Gökdemir, özgürlük sevdalısıdır. Oysa onun bahsini ettiği “özgürlük, proletarya
değil, burjuvazi için ilâçtır.”[8] Bu yalanı kitlelere satan hâliyle o, “saray
soytarısı”dır. Bu gerçeği gizlemek için “insanları aşağılık varlıklar olarak
görür.” Görmek zorundadır.
“Shaw, burjuva sınıfının
tüm o zekiliğiyle yıkılmaya, işçilerinse tüm o aptallıklarıyla eskinin
yıkıntıları üzerine yeni bir uygarlık inşa etme sürecinde pratikte yaratıcı bir
rol oynamaya yazgılı olduğunu göremez. İşçi ve burjuva arasında tercih yapma zorunluluğuyla
yüzleştiğinde, ardındaki o parlak burjuva kültürüyle Shaw, burjuvayı
yoksulluğun vahşileştirdiği, cahil ve akıl dışı olan işçiye tercih eder.”[9]
Shaw
ve Gökdemir, “sembolik düzeyde, suçluluk duyan, kendisine güvenini yitirmiş
burjuva aklını simgeler.” Bu tür isimler, “özgürlük” derken her daim
burjuvaların özgürlüğünü kastederler. Din düşmanlıkları, burjuvaya
uşaklıklarının kılıfıdır.
“Peygamber
olsan yurttaşlık karşısında değeri yoktur”[10] demesinin nedeni, bu uşaklıktır.
Peygamber şahsında susturduğu, sömürülenin ve ezilenin burjuvaya ve onun
kurgusu, cisimleşmiş hâli olarak yurttaşa halel getirecek, burjuva iktidarına
zarar verecek her türden eylem imkânıdır. Bu solcular, burjuvaziye hizmet
etmekten başka bir şey yapamazlar. Bu hizmet dâhilinde sosyalizmi, burjuvazinin
ilerlemesi, mevzi kazanması, güçlenmesi olarak tarif ederler.
Kendisini
burjuva iktidarı, mevzii ve birikimiyle tarif eden “sosyalizm”,
reddedilmelidir. Proletaryasız sosyalizm kurguları, mücadelenin ateşine
atılmalıdır.
Eren Balkır
10 Temmuz 2024
Dipnotlar:
[1] Eren Balkır, “Kuzu Postlu Kurt”, 13 Haziran 2020, İştiraki.
[2]
Eren Balkır, “Elips”, 20 Eylül 2016, İştiraki.
[3]
Georg Lukacs, The Culture of People’s Democracy: Hungarian Essays on
Literature, Art, and Democratic Transition, 1945-1948, Yayına Hz. ve
Çeviren: Tyrus Miller, Brill, 2013, s. 207.
[4]
Özkan Öztaş, “Sahaflar Çarşısı”, 16 Haziran 2024, Sol.
[5]
Christopher Caudwell, “George Bernard Shaw”, Studies in a Dying Culture içinde,
1938, MIA.
[6]
A.g.e.
[7]
A.g.e.
[8]
A.g.e.
[9]
A.g.e.
[10]
Orhan Gökdemir, “Ezcacı Neşe’nin Hesabı”, 29 Haziran 2024, Sol.




0 Yorum:
Yorum Gönder