07 Şubat 2024

Heştek Aktivizminin Bâde-i Zehri

Twitter kurulalı on üç yıl oldu. Her politik çizgiden kullanıcı, bu site üzerinden, sonrasında geleneksel medyanın haber yaptığı, hatta benimsediği, ismi herkesçe işitilen sayısız kampanya yürüttü.

Hashtag Activism: Networks of Race and Gender Justice [“Heştek Aktivizmi: Irk ve Cinsiyet Adaleti Ağları”] isimli kitabın yazarları Sarah J. Jackson, Moya Bailey ve Brooke Foucault Welles, Twitter’ın “aktivistlerin savunacakları, harekete geçirecekleri ve iletişim için kullanacakları önemli bir âlet hâline geldiğini” söylüyor. Yazarların tespitine göre söz konusu platform, marjinal grupların güçlü bir kamuoyu oluşturma aracına dönüşmüş durumda. Bu marjinal gruplar, Twitter’daki etiketleri politik ittifaklar ve ağlar kurmak için kullanıyorlar. Daha da özelde kitap, Twitter aktivizminin, liberal, sosyal adaleti hedefleyen, bilince odaklı, kimlikçi, kesişimselci, azınlıkçı ve ahlakçı olan, özel ve ayrıksı bir politik kültür üzerinden tanımlanan yönünü inceliyor.

Kitap, yürüttüğü çalışmasının kapsamını internette gelişen özel kültüre doğru daraltsa da kitabın yazarları, ele aldıkları konu başlığını tüm detaylarıyla birlikte inceliyorlar. Yazarların müdahalesiyle kitap, sosyal adalet temelli heştek aktivizmine odaklanıyor ve onun yürüttüğü kampanyaların dürüst ve görev bilinciyle kaleme alınmış bir kaydını sunuyor. Bunu yaparken, tarihsel sürecin ana hatlarını veriyor, gidişatı aktarıyor ve dijital ortamın genel bir resmini sunuyor. Ama ilginçtir, yazarların bu kampanyalara dair değerlendirmeleri, kitabın teknolojiye iyimser yaklaşan teziyle çelişiyor.

Yazarlar, inceledikleri internet aktivistlerine ait ifadeleri çalışmaya dâhil etmek adına, Twitter’ın etnografik yönüne yoğunlaşsalar da araştırmalarında daha çok “disiplinlerarası karışık yöntemler yaklaşımı”nı benimsemişler. Yazarlar, hikâye yanında empirik olgulardan söz etmenin gerilime sebep olduğunu kabul ediyorlar, “olgunun önemi ve etkisine odaklanmanın normatif bir tercih olduğunu” söylüyorlar, ama buradan, incelediği kişileri “işbirliği yapanlar” ve “kendinden araştırmacılar” olarak tasnif eden bakış açısı teorisinin ille de niceliksele yönelik dikkati yasaklamadığı sonucuna ulaşıyorlar.

Çalışmada yazarlarla işbirliği yapan isimlerden biri de heştek aktivisti ve kitabın önsözünü kaleme alan Genie Lauren. Lauren, o eski rahatsızlığa dair epey kafa yormuş, ona aşina olan, değerlendirmeye tabi tutmuş bir isim.

2008 finans krizinin hemen ardından üniversiteden mezun olan Lauren, öğrenci kredilerini ödemek için iki işten birden çalıştı. Biri perakende işi, diğeri yirmi dört çalışan bir çağrı merkeziydi. İkinci iş, kendisine mesaideyken blog yazıları yazma ve tvit atma konusunda epey fırsat sundu. İlk başta Twitter, Lauren’ın uykusuzluk hastalığından muzdarip, az çalışan ya da hiç çalışmayan arkadaşlar bulmasını sağladı. Fakat Lauren, internetteki faaliyetleri sayesinde 2009 İran seçimiyle, daha doğrusu #IranElection [“İran Seçimi”] heştekiyle birlikte politikleşti. Kendi akranı birçok politik kişi gibi Lauren da Twitter’da gezinen bilginin akış hızına kendisini kaptırdı, sahada bilfiil eylemlerin içinde olan İranlılardan anında mesajlar alıyor olmak, onu epey heyecanlandırdı.

CNN’nin tvitleri birer kaynak olarak kullanmaya başlamasıyla Twitter denilen platform, Lauren’ın gözüne daha meşru bir şeymiş gibi görünmeye başladı, bu sayede herkes gibi Lauren da sosyal medyayı hakiki bir devrimci kürsü olarak değerlendirdi. Bu süreçte İran hükümeti, seçim döneminde bir ay boyunca Twitter’ı kapattı.

Sonrasında Lauren’ın da dâhil olduğu bir dizi heştek kampanyası başlatıldı. #TroyDavis başlığını taşıyan ilk heştek, Georgia’da bir polis memurunu öldürmekle suçlanan adamın idamını durdurmak için inşa edilen hareketin internet çalışmasının bir ürünüydü. Bir süre bu heştek, sayfanın her bir köşesini ele geçirdi. Onca çalışmaya rağmen Davis idam edildi. İdam sonrası oluşan kafa karışıklığı ve yıkım, Lauren’da da karşılık buldu. Zira onca insanın kolektif tutkusu ve iradesi gerçek dünyada bir sonuç üretmemişti. Gerçek dünya gibi Twitter da yoluna devam etti.

Bu olayın üzerinden altı ay geçmeden Lauren gibi birçok kişinin George Zimmerman’ın tutuklanıp yargılanmasını talep ettiği #JusticeForTrayvon [“Trayvon İçin Adalet”] heşteki açıldı. Burada paylaştığı mesajında Lauren, Karl Marx’ın felsefecilerdeki dünyayı sadece yorumlamayla yetinme eğilimine dair sözünü tekrarladı ve devamında şunu söyledi: “Sanki sorunu her yönüyle idrak edebilseydik çözüme kavuşturabilirdik.” Halkın yoğun tepkisi üzerine Zimmerman tutuklandı, yargılandı ve beraat etti.

Bu olay da internetteki aktivist cemaatini şaşkına çevirdi. Öncelikle bir hayatı kurtarmayı başaramamışlardı. Ardından bir can alan adamı cezalandıramamışlardı. Peki o zaman bu Twitter denilen platform neleri başarabilirdi?

Bu noktada başka bir internet aktivisti, Lauren’a farklı bir Twitter kampanyasını anımsattı: televizyonda yemek programı sunan Paula Deen, iş yerinde ırk ayrımcılığı ve cinsel ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle mahkemeye verilince masum olduğunu söylemiş, ancak ifadesinde seksenlerde iş yeri haricinde “Zenci” ifadesini birkaç kez kullandığını, ama sonra bu hakareti lügatinden çıkarttığını dile getirmişti. Bunun üzerine Twitter’da tüm güçler, onu işinden kovdurmak için harekete geçtiler. Food Network [“Yiyecek Ağı”] isimli yemek programı yayından kaldırıldı, yemek kitapları Amazon’da en çok satanlar listesinde başlarda yer alsa da birçok kazanç getiren işi iptal edildi.

Zimmerman davasına atanan ve ismi gizli tutulan altı jüri üyesinden biri olan B37 kodlu üye, Zimmerman’ın mahkûmiyetine hayır oyu verdi. Twitter’da bu kadının bir yayınevinin temsilcisi olduğu ifşa edildi. Dolayısıyla, ortalığı bir kitap için çok önceden anlaşma imzaladığı (ki bu iddia yalanlandı), mahkemenin başından beri bir ajans aradığı (bu iddia da doğrulanmadı) dedikoduları sardı. Twitter üzerinden ortaya konulan yoğun kamuoyu baskısı neticesinde (If I Did It [“Yapmışsam”] isimli kitabının ikinci baskısında O. J. Simpson’ı da temsil eden) ajans B37 kodlu jüri üyesini müşteri listesinden çıkarttı. Nihayet bir zafer elde edilmişti.

Doğrusunu söylemek gerekirse Lauren’ın hikâyesi, yukarıda bahsini ettiğimiz ve sloganların, klişelerin, internette bunlarla bağlantılı olarak gelişen söylemin özümsenmesi ve dile/fikre işlemesi gibi Twitter ölçüleri uyarınca Twitter aktivizminin etkisini ölçen kitapta somut “kazanımlar”dan biri olarak aktarılıyor. Oysa gerçek dünyada #OccupyWallStreet [“Wall Street’i İşgal Et”], #ArabSpring [“Arap Baharı”], #BlackLivesMatter [“Siyahların Hayatı Önemlidir”], #YesAllWomen [“Evet Tüm Kadınlar”] ve #MeToo [“Ben De”] gibi büyük ve popüler kampanyaların bile zafere ulaşmadığını, güç konusunda kalıcı bir miras bırakmadığını görüyoruz. Neticede Wall Street’i İşgal Et fos çıktı, Arap Baharı başarısız oldu, George Zimmerman dışarıda elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, üstelik siyahları katleden polis memurlarının sayısında hiç azalma olmadı. Tabii Ben De kampanyasının yarattığı gürültü sayesinde birkaç ünlü kadın avcısı yargılandı, hatta hapse tıkıldı (daha fazla sayıda zararsız sapık kamuoyu önünde sertçe eleştirildi), ama iş yerlerinde sıradan kadınları koruyacak veya onlara yetki ve güç verecek hiçbir anlamlı yasa çıkartılmadı.

Hashtag Activism isimli kitapta ele alınan kampanyalar, Harvey Weinstein’in yargılanmasını, bir yemek programının iptalini ve birkaç beş para etme kitap anlaşmasına mani olmasını sağlamaktan başka bir işe yaramadı.

Bu Twitter Denilen Şehri Kim Yönetiyor?

Hashtag Activism kitabının girişinde yazarlar, akademisyen ve “teknoloji sosyologu” Zeynep Tüfekçi’nin tespitine atıfta bulunuyorlar. Tüfekçi o tespitinde, Twitter aktivizminin “geleneksel ve kurumları temel alan siyasetten çok farklı olduğunu, şikâyet ve iddiaların ürünü olan yatay ve kimlikler üzerine kurulu hareket inşasına meyilli olan bir tür demokratik katılımı öngördüğünü” söylüyor. Kitabın yazarları gibi ben de Tüfekçi’nin bu tanımına katılıyorum.

Ancak ne tuhaf ki kitabın yazarları, Tüfekçi’nin çalışmalarıyla hiçbir ilişki kurmuyorlar, hatta onun 2017 tarihli Twitter and Tear Gas: The Power and Fragility of Networked Protest [“Twitter ve Göz Yaşartıcı Gaz: Ağları Temel Alan Protestonun Güçlü ve Kırılgan Yanları”] kitabından hiç bahsetmiyorlar.

Teknoloji ve hareket inşası üzerine yazan ilk akademisyenlerden biri olan Tüfekçi, 2014’ten beri sosyal medyanın “dönüştürücü” potansiyeline açık ve tutarlılık arz eden bir şüpheyle yaklaşıyor. Jackson, Bailey ve Foucault Welles’in aksine, Tüfekçi, ilerici internet aktivizminin tarihini, eleştirel analize ve kıyaslamalı-tarihsel soruşturmaya tabi tuttuğu bir dizi hata bağlamında inceliyor.

Tüfekçi, sosyal medyayı sadece zehirli meyve veren zehirli bir ağaç olarak görmüyor, ama dijital üretim araçları konusunda nahif bir tutumu benimsemekten hep imtina ediyor. Tüfekçi, konuşmalarında ve yazılarında hükümetlerin ve sermayenin hiç ceza alma tehlikesiyle yüzleşmeden, insanlar hakkında casusluk yapmak, dili sansürlemek ve yanlış bilgiler yaymak için kullandıkları sosyal medya düzleminde kitlelerden daha fazla güce sahip olduğunu örnekleriyle ortaya koymuş bir isim. (Hatırlayacağınız üzere, başına belâ olacağını gördüğü an kendisi Twitter’ı kapatmıştı.)

Özel şirketlere ait dijital ekonominin, önemli bir kısmı veri toplama işlemi üzerinden seçmenleri yönlendirmek için kullanılan reklâmlardan gelen kazançla işlediğini ısrarla dile getiren Tüfekçi, bu dijital âlemin halka ait bir araç olarak kullanılmadığını, kullanılamayacağını söylüyor.[1] Her ne kadar (veri toplama işleminin ille de seçim sonuçlarını değiştirebileceğini söylemese de (ki Hillary Clinton’ın “verilerin yönlendirdiği” 2016 tarihli başkanlık kampanyası büyük ölçüde geliştirdikleri “Ada” algoritmasının bir sonucu değildi) Tüfekçi, internetin elitlerin kontrolünde olduğunu net bir dille ifade ediyor.

Sosyal medyada paylaşımda bulunma ve içerik yaratma pratiğindeki özgür ve kolay işleyen iradecilik, temel bir gerçeğin üzerini örtüyor: internet, şirketlerin manipülasyonuna açık bir alan, üstelik internet, gazete, radyo ve televizyona kıyasla birçok yönden daha kolay yönlendiriliyor.

Televizyonu ele alalım: televizyonun sahipleri içeriği üretiyor, izleyici o içeriği tüketiyor, o içeriğin değeri hakkında hükümde bulunuyor, devlet programları düzene sokuyor, bazen kamuoyu baskısıyla bile olsa kimi vakit ufak değişiklikler yapıyor.

İnternetle birlikte seyirci denilen kitle, genelde ücretsiz olan kendi içeriklerini üretmeye davet ediliyor, internette mülk sahipleri, büyük ölçüde kendi alanları dâhilinde olan bitenden hiçbir şekilde sorumlu tutulmayan gelir sahipleri veya dijital toprak ağaları olarak çıkıyor karşımıza. Bu arada belirtmekte fayda var: ABD’de hükümet ve ona bağlı düzenleme kurumları, büyük teknoloji şirketlerine hizmet ediyorlar ya da çoğu zaman kendi eposta şifrelerini bile hatırlayamayan kişilerce yönetiliyorlar.

Federal İletişim Kurulu (FCC), interneti düzene sokma meselesiyle hiç ilgilenmiyor mu yoksa sadece bu konuda belirli bir beceriksizliği mi söz konusu, kimse bu sorunun cevabını bilmiyor. İfade hürriyetini ya da en azından temel demokrasiyi savunanlar, internetin düzenlenmesine dönük her girişimi sağlıklı bir şüphecilikle karşılıyorlar. Bu koşullarda şu hususu bilmek önemli: bugün bir teknoloji şirketini internette meydana gelen bir suiistimal, taciz, takip, iftira, hakaret veya karalama vakası üzerinden mahkemeye veremiyorsunuz. Az buçuk bir düzenlemeden söz edebiliriz ki o da büyük ölçüde teknoloji şirketlerinin elinden çıkma. Fırsatını bulduklarında bu düzenlemeleri söz konusu şirketler kolaylıkla kenara itebiliyorlar.

ABD’de internet, halkın temsilcilerinin en azından teorik düzeyde dayattıkları kurallara tabi olmadan işlediği için, bu anlamda diğer medya türlerinden farklı. Tüm bu hususlar dikkate alındığında, internet faaliyetini devrimci bir zemin olarak tahayyül edemeyiz. Bu şirketlerin başındaki kudretli yöneticiler kullanıcılara karşı şeffaf değiller, onlara hesap vermiyorlar, kullanıcıların demokratik kontrol mekanizmalarını devreye sokmaları için gerekli zemini oluşturmuyorlar, üstelik, kullanıcıların önemli bir kısmı Hashtag Activism kitabında bahsi edilen aktivistlere pek de sadık değiller.

Twitter’ın Modası Geçmek Üzere

Halk, Twitter üzerinde belirli bir tür demokratik kontrol tesis etse bile bu, bir sonuç üretmeyecek. İnternet kullanıcıları, yeni sosyal medya platformları çıktıkça bunlar arasında dolaşıp duruyor. Yeni platformlar, ebeveyn kontrolünden azade internet deneyimi vaadi üzerinden genç pazarını hedefliyor. Bu noktada Twitter, artık epey eskimiş bir alan. Genç internet kullanıcıları ilkin Instagram’a, oradan Snapchat’e, şimdi de TikTok’a kaçtı.[2]

Sosyal medya platformları, aynı zamanda kendi seçtikleri üyelerden oluşan özel cemaatler üretiyorlar ve bu cemaatler, toplumun belirli kesimlerini dikine kesen bir temsiliyete sahip olmuyorlar.[3] İnternet aktivizmi, tümüyle iradi, dolayısıyla, başka alanlarla ilişkisiz olduğundan (ki bu tespit, hak hukuk için internet üzerinden yürütülen çalışmalar için de doğru) iletişim kanallarına yönelik tercihler her daim değişkenlik arz ediyor. Facebook, Twitter, Instagram, Snapchat, TikTok gibi seçenekler çoğaldıkça kalabalıklar dört bir yana dağılıyor.

Twitter kullanıcıları, oradaki yazarların tahayyül ettiğinden daha yalnız ve daha gezgin kişiler. Yani ortamda yazar olarak duranların sayısı çok az aslında. Pew Araştırma Merkezi’nin 2019’da yaptığı bir çalışmaya göre Amerika’daki yetişkinlerin yalnızca yüzde 22’si Twitter kullanırken, bu sosyal medya ortamını daha çok gençler ve ilericiler tercih ediyor. Ayrıca, atılan tvitlerin yüzde 80’i hesap sahiplerinin sadece yüzde 20’sine ait, yani Twitter’daki faaliyetlerin büyük bir kısmının altında oldukça aktif olan çok az (ve giderek küçülen) bir kullanıcı toplamının imzası var.

Şubat 2019’da Twitter, aktif kullanıcı sayılarını ilk kez kamuoyuna duyurdu[4]. Daha önce şirket, kullanıcı sayısındaki “artış”a ait rakamı paylaşmıştı. Aslında bu artış yüzdesi bot ve ölü hesapları da içeriyordu. Bu açıklama sonrası Twitter’ın kullanıcı sayısının sanılandan ufak olduğu, hâlen daha azaldığı anlaşıldı, bunun üzerine şirket, platformdaki kullanıcı sayıları konusunda bundan sonra bilgi vermemeyi kararlaştırdı.

Elde doğru kullanıcı sayıları olmasa bile heştek aktivizminin bugüne dek ortaya koyduğu sicile dair maddi değerlendirme, bize bu aktivizmin şirketlerin kontrol ettiği, geçici heveslere yol açan güçsüz hareketlere yol açtığını ortaya koyuyor.

Peki ya tüm sorunları çözersek ne olur? Bize ait, yukarıda bahsi edilen kusurları düzeltmiş bir sosyal medya platformu olsa nasıl olurdu? Marifetli, birleşmeyi bilmiş, demokratik bir örgüt için saha çalışması yürüten, sosyal adaleti savunanları yönetecek yetenekleri ve becerileri sabırla besleyecek bir mimari yapıya sahip, ciddi sayıda kullanıcıya ulaşmış, halkın kontrolündeki, halka ait bir sosyal medya platformu kurmak mümkün mü? Bir anlığına böyle bir şeyin mümkün olduğunu varsaysak bile bu, istenilecek bir şey mi?

Sosyal Medya Sosyal Olabilir mi?

Hashtag Activism kitabının ulaştığı sonuçlara itiraz eden Zeynep Tüfekçi, internette doğmuş hareketlerdeki hızlı büyüme ve yayılmanın bırakalım bir avantaj sunmayı, aşılması güç bir engel hâline gelebileceğini, zira yataycılık temelli hareketlerin ulaştığı hızın özel bir tür toplumsal formasyonu, tekdüzeleşmiş bir kitleyi doğuracağını söylüyor. Tüfekçi’nin gözlemine göre bu hızla genişleyen hareketlerin benimsedikleri “taktiksel donma hâli”, bir bakıma bu hareketlerin uzmanlaşma veya koordinasyon eksikliğiyle malul, düzensiz, istikrarsız, yönetilmesi zor baloncuklara doğru evrilmesinin bir sonucu. Nihayetinde bunlar, hareket edemez hâle geliyor, hızları kesiliyor, sonra da çözünüyorlar. Tüfekçi, bu hareketlerdeki yaşam döngüsünün karşısına insan hakları hareketindeki yavaş, güçlü bir koordinasyona sahip, hiçbir şekilde kendiliğinden olmayan aktivizmini çıkartıyor ve buradan, Washington Yürüyüşü’nün bu türden geleneksel örgütlenme stratejileri neticesinde başarıya ulaştığını, ama Wall Street’i İşgal Et Hareketi’nin ve (putlaştırılan diğer hareketlerin) tam da bu türden stratejilerden mahrum oldukları için parçalandıkları sonucuna ulaşıyor.

Hashtag Activism isimli kitapta sözü edilen hareket inşası meselesi yanlış anlaşılıyor. İnternet sayesinde ortaya çıkan politik duyguların hızla büyüdüğüne hiç şüphe yok, ama bu özellik tümörde de var. İnternette doğan hareketlerin ulaştığı çarpıcı hız ve hacim, yaşama becerisi ve ulaştığı olgunluk açısından çoğunlukla yanlış değerlendiriliyor. Aslında internet aktivizmindeki hızlı gelişme perde gerisinde, ölüme doğru ilerleyen erken yaşlanma sürecini gizliyor. Hareket tüm hararetiyle parlıyor, ışıklar saçıyor, ama geriye kolayca unutulacak, çöpe atılacak bir içerik bırakıyor ve iştirakçilerini duygusal açıdan tüketiyor.

Bu türden hayallerin geride bıraktığı düşünsel döküntüler, bir süre kültürel hayata hâkim oluyor, ama sonra, sokaklar bir sonraki yürüyüş için temizlenmeden önce çöpe atılıyorlar. Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki herkese ümit verdiği o kısa dönemde Wall Street’i İşgal Et hareketine dair kaleme alınmış kitaplar, zihnimde tek bir iz bile bırakmamış. Oysa hatırladığım kadarıyla, bu yazı yazılmadan birkaç hafta önce kapanmış olan occupywallstreet.org sitesi, hareketin kurucularından birine ait olan The End of Protest: A New Playbook for Revolution [“Protestonun Sonu: Devrim İçin Yeni Taktik Tahtası”] isimli kitabın reklâmını yapıyordu.

Zuccotti Parkı’nın ünlü isimlerinden, medyanın gözdesi hâline gelmiş aktivistlerden olan yazar Micah White, “imkânsız kampanyalar yürütme konusunda uzmanlaşmış bir aktivist düşünce kuruluşu” olarak takdim ettiği “Butik Aktivist Danışmanlığı” gibi işlerinin kapısına kilit vurdu. 2019’da Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Kampüsü’ndeki Eşitsizlik ve Demokrasi Enstitüsü’nde misafir hocalar listesinde adı bulunan White’ın Harvard veya Yale’deki derslerine katılma imkânı bulamadığınızda, onun ders verdiği Aktivist Lisansüstü Okulu’na kaydolabiliyorsunuz. Bu okul, öğrencilerin diploma almadığı, sınava girmediği, ama “önde gelen toplumsal hareket yaratıcılarından dersler alabildiği”, “özel bir içeriğe sahip”, internetten ders veren bir okul. Aylık 19,99 dolar ödediğiniz bu okula iki haftalığına deneme kaydı yaptırabiliyorsunuz ki bu para, okulda Rachel Dolezal’ın verdiği dersi almaya değer.

Micah White’ın Wall Street’i İşgal Et hareketinin ortaya çıktığı günden beri yürüdüğü yol, kimilerine uç bir örnekmiş gibi gelebilir, ama bunun internet aktivizmi bağlamında anomali hâlini almış bir hikâye olmanın da ötesinde klişeleştiğini söylemek gerek. Irkçılık karşıtlığı danışmanı ve White Fragility [“Beyazlardaki Kırılganlık”] kitabının yazarı Robin DiAngelo, Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin ikinci dalgası sayesinde 2018 tarihli kitabına olan ilgiyi artırdığından beri çok daha fazla başarı elde etti. İnternetteki yoğun ilgiyle birlikte videolarının izleyici sayısı epey arttı. Hatta ırkçılık karşıtlığını iş yerlerinde öğretme işi için kaleme aldığı broşür, Amazon ve New York Times’ın en çok satanlar listesine girdi.

Bunlar başarılı olanlar, tabii bir de başarısız girişimler var ki bunların sayısı epey fazla. Daha öncesinde Bernie Sanders için yapılan yürüyüş esnasında onunla Siyahların Hayatı Önemlidir hareketi konusunda sohbet etmek için sahneye fırlamasıyla tanınan aktivistler Leslie Mac ve Marissa Johnson, “Çengelli İğne Kutusu” isimli şirketi kurduklarında âlemin maskarası oldular. Şirketin yürürlüğe koyduğu mektup arkadaşlığı programında abonelerin posta kutularına ırkçılık karşıtlığı konusunda farkındalık sağlayacak mesajlar gönderiliyordu.

Bu aşırı girişimcilik, sosyal medya aktivizmine ait basit bir özellik değil, ondaki bir arıza aynı zamanda. İnternetteki liberalizm, bu aşırı girişimci anlayış zemininde gelişip serpiliyor. Üstelik bu liberalizm, heşteklerle kendisine toplumsal zemin inşa etmeye çalışan her türden hareketten daha fazla dirençli.

Sosyal Medyanın Toplumsal Sefaleti

Sosyal medya, toplumsal bir iyilik değil, bir pazar yeri. Aslında sosyal medya toplumsal bile değil.

#HashtagActivism kitabının girişinde Genie Lauren, kendisiyle ilgili şu tespiti yapıyor: “Ben, her zaman başka insanların çilelerine karşı hassas olmuşumdur.” Bu tespit akla şu soruyu getiriyor: Lauren, bu başkalarına yönelik sevgi ve ilginin kişilerde nadir görülen bir vasıf olduğunu mu zannediyor? Belki de internetin doğasında, onun bu şekilde düşünmesine sebep olan, insana ilgisiz ve sevgisiz bir yan vardır.

Açık konuşmak gerekirse, politik sosyal medyanın büyük bir kısmı, rezil ve berbat bir yer. Sosyal medya, orada gezinende mesleki düzlemde karşılıkları bulunan veya travmalara yol açan bir faaliyet. Onun etkilerinden ancak benim gibi soğukkanlı kişiler yara almadan kurtulabilir.

Neticede sosyal medya, geri planda kimsenin tanımadığı kurucu babaların ve para babalarının yönettiği, ismini gizleyen sefil insanlarla dolu bir yer. Ortaya hem fazla kalabalık olan, hem de yalnız insanlardan oluşan sanal bir uzam çıkıyor. Kişiler, varlıklarını kendi belirledikleri filtrelerle, kendi ilgi alanlarına giren, kendilerini rahatsız etmeyen içeriklere kapatıyorlar, filtre balonları içinde, atomize olmuş bireylerden oluşan bir avamın bünyesinde yaşıyorlar. Ellerinde olan çok az gücü, karakter suikastı, başkalarını kamuoyu önünde utandırmak veya birilerini mekândan kovmak için kullanıyorlar.

Burada ben, antisosyal davranış kalıbının internet denilen makinedeki bir hayalet olduğunu söylemiyorum, bilâkis, bu tür bir davranış kalıbı, neticede yaşanan ızdırapların ve çöküşün bir sonucu. Sosyal medya, bu noktada bu sürece uygun bir gizli mahzen, hatta sıklıkla bakteri üretme tabağı olarak iş görüyor.

#HashtagActivism kitabının yazarlarının Twitter’den neşet eden zulmün ve kabalığın farkında olduklarını söylemek lazım. Ama yazarlar, genelde meseleyi internet âleminin gezginleri ile teknoloji şirketleri arasındaki çıkar çatışması yerine, ilericilerle ılımlılıktan uzak sağcılar arasındaki bir savaş olarak görüyorlar.

Sosyal medyanın yaydığı o rezil zehrin herkes bilincinde. Buna karşın, bahsini ettiğimiz kitabın yazarları, sosyal medyanın sağladığı toplumsal faydaların olumsuz etkilerine baskın geleceği iddiasındalar. Olumlu yönün değerlendirilmesinde ölçüt, olabildiğince aşağı çekiliyor.

Twitter’ın arkadaş bulmak için uygun bir yer olduğuna hiç şüphe yok, ama o, aynı zamanda kişinin saklandığı bir siper. Kitlelere tıpkı uyuşturucular gibi sakinlik ve huzur veriyor. Bu kıyaslama, benim geçen yıl Jacobin için yazdığım yazıdan alınma. Orada ben, herkese temel gelirin insanları politik haklardan mahrum bırakan süreci derinleştireceğini söylüyorum:

“İnterneti, genç işsizler ve az işsizler nezdinde ‘toplum’un yerine geçecek bir şey olarak takdim edenlerin üzerinde durduğu şey, o gençleri avlayan video oyunları değil sadece. İnternet, onu kuran mimarların bile çocuklarına kullanmayı yasak ettiği güçlü bir teknoloji. İnternet, zamanla lümpenin afyonu hâline geldi. Tıpkı esrar ve alkol gibi internet de başarılı ve sağlam bir zemini olan kişiler içinse zararsız bir toplumsal meşgale. Gelgelelim, yoksul ve ekonomik açıdan güvencesiz koşullarda yaşayanlar için internet, patolojik sonuçları olan toplumsal bir felâket. Antisosyal duygusuzluğun yol açtığı girdabı derinleştiren, organizmayı yutan sefaletin somut bir semptomu. […] Bugün hiç olmadığımız kadar birbirimize bağlıyız, ama aynı zamanda hiç olmadığımız kadar yalnızız.”

Sosyal medya toplumsal bir felâket, ama bunun sebebi, onun hayatı mahvolmuş kişilerin dolaştığı bir mekân olması. Twitter’ın algoritması, optimum verimlilik için belirli bir toplumsal koordinasyon oluşturmak üzerine kurulu. Lâkin bu algoritma, politik aktivizm gibi toplumsal pratikleri tecrit edilmiş, hâkim kültüre hasım olan, antisosyal kültürler içine kapatan, onları sürekli gettolaştıran bir araç. Dolayısıyla, ben, Zeynep Tüfekçi’den farklı olarak, interneti tamir edecek veya “demokratikleştirecek” reformlarla pek ilgilenmiyorum. Bunun atı arabanın arkasına koymak olduğunu düşünüyorum. İşçi sınıfı siyasetinin geri planda ve mağlup konumda olduğu koşullarda, her türden demokratikleştirme ve reform girişimi, uyuşturucu krizini uyuşturucu politikası ile üstünkörü çözmeye çalışan girişimlere benzer. Bugün sosyal medyanın sunabileceği bir şey varsa o da maddi siyaset alanına insan kazanma imkânıdır. Ama internet platformlarının kitlelerin afyonu olarak iş gördüğünü bilmek gerekiyor.

Hasım Kültür Faaliyetleriyle İnşa Edilen Kamuoyu

#HashtagActivism kitabının yazarlarının Tüfekçi’nin kitabını okuduğunu varsayıyoruz. Okumuşlarsa eğer, Twitter and Tear Gas kitabının sosyal medya ağlarındaki kırılganlığın yazarlardaki sarhoşlukla malul zafer turuna hiç de uygun düşmediğini söylemek gerek. Buna karşın, yazarlar, tıpkı Tüfekçi gibi, dijital öncesi hareketlerden aldıkları ilhamla, Twitter’ı 1862-1931 arasında yaşamış insan hakları eylemcisi Ida B. Wells’le, AIDS pandemisini durdurmak için kurulan ACT UP [“Harekete Geç”] hareketiyle, doksanların indi-punk feminist hareketi riot grrrl’le ve “Zenci dini müziği” ile kıyaslıyor ve hepsini Twitter’la birlikte “hasım kamuoyu” olarak tarif ediyor. “Hasım kamuoyu”, 1990’da Nancy Fraser’ın “Rethinking the Public Sphere: A Contribution to the Critique of Actually Existing Democracy” [“Kamusal Alanı Yeniden Düşünmek: Reel Demokrasinin Eleştirisine Katkı”] çalışmasında ürettiği bir kavram.

Makalesinde Fraser, Habermas’ın “özel kişilerin kamuoyu olarak bir araya geldiği alan” olarak tarif ettiği “burjuva kamusal alanı” teriminin Habermas’ın kamuoyu bellediği kahvelerle kültür toplantıları arasındaki ayrımı ifade etmediğini söylüyor. Fraser, çalışmasının sonuç bölümünde, marjinal grupların kendilerini dışlayanlara “kendi madunluklarına ait hasım kamusallığı” teşkil ederek cevap geliştirdiklerini iddia ediyor. “Hasım kamuoyu”, bulanık (ya da esasen “söylem” üzerine kurulu) bir kavram aslında. Bu anlamda kitap, hiçbir parametre belirlemeden ortaya attığı “hasım kamuoyu” terimini tanımlamıyor. Sadece yukarıda aktardığımız, örgütlerden, basın kuruluşlarından, hareketlerden ve “elitlere ait” büyük kamusal platformlardan tarihsel düzlemde dışlanmış, kıyıya köşeye itilmiş kimlik grubunun toplumsal oluşumunun ürettiği türlerden oluşan bir alana atıfta bulunmakla yetiniyor.

Bu anlamda, ben heşteklerin veya her türden sosyal medyanın “hasım kamuoyu” olarak adlandırmasının doğru olup olmadığı konusunda net bir fikre sahip değilim.

Bir açıdan bakıldığında Twitter, alabildiğine kamusal bir şey: o, her türden marjinal gruba özel, korunaklı veya “güvenli” bir yer sunmuyor, zira ücretsiz ve içerik oluşturma, içerik tüketme konusunda herkese açık olan bir yer. Twitter, bu açıdan tek bir politik kimliğin resmi düzlemde veya gayri resmi düzlemde kaynaşıp bütünleşmesini sağlayacak bir mekân olma vasfından yoksun.

Başka bir açıdan bakıldığında ise Twitter, düz manada, her yönden özel bir mekân: kamusal bir yer olmak şöyle dursun, Twitter, geçici bir hevesle mekâna gelen kişileri kovma, sansürleme veya geri plana atma yetki ve gücüne sahip, özel bir şirketin kurduğu bir platform. Onu her metresinde hasım kamuoyunun neoliberal karşıtı olarak tanımlamak mümkün. Twitter, neticede o bildiğimiz elit “mekânlar”dan bağımsız işleyen bir şey değil.

Geleneksel medya, uzun zamandır atılan tvitleri yuttu ve onları istifade edilecek bir şeye dönüştürdü. Artık haberler tvitleri temel alıyor ve neredeyse her gazeteciden aktif bir hesaba sahip olması bekleniyor. Daha da önemlisi, bugün Twitter, kullanıcılarına platformu kontrol etme imkânı sunmuyor. Zaten internetin kendisini kimlerin kontrol ettiğini de kimse bilmiyor.

Kitabın yazarının öne çıkarttığı isim olan Ida B. Wells, gerçekte tümüyle “hasım kamuoyu” alanında hareket eden biri değildi. Wells, genel kamuoyundan en geniş desteği almak için oldukça popülist bir stratejiyi benimsemişti. Wells’in yazdığı, sahipleri arasında bulunduğu Free Speech and Headlight [“İfade Hürriyeti ve Fener”] radikal bir gazeteydi, ama salt siyahîlere özel bir çalışma değildi. Wells’in yazıları, bir yandan da Washington Star gibi halkta karşılığı olan muhafazakâr gazetelerde de çıkıyordu. Wells, linç eylemleriyle ilgili, somut bilgilere dayalı bildiriler hazırlıyor, ülkenin çeşitli yerlerinde halka konuşuyordu. Ayrıca Wells, kilise gruplarından kadınlara yönelik alkolle mücadele derneklerine bir dizi yapı içerisinde çalışma yürüten bir isimdi. O, aynı zamanda her türden hasım kamuoyuna erişmenin ötesine uzanan politik bir gündemi bulunan ve güç koymak derdinde olan NAACP [“Ulusal Siyahîlerin Gelişimi Derneği”] örgütünün de kurucu üyesiydi.

Deliliğin Tanımı

Miadını doldurmuş olan Yeni Sol’u ve onunla bağlantılı olan hasım kültürü methettiği Fear and Loathing in Las Vegas [“Las Vegas’ta Korku ve Nefret”] isimli otobiyografik romanında Hunter S. Thompson, tarihî süreçte içinde bulundukları dönem konusunda kendisinin ve dostlarının duçar oldukları zafer sarhoşluğuna dair tespitlerde bulunuyor. Kitapta yazar, “kötü ve eski güçlere karşı elde edilecek zaferin kaçınılmaz olduğuna dair anlayış”a ve “en sonunda bizdeki enerji galebe çalacak” diyen o hiç sorgulanmamış güvene dair pişmanlığını ortaya koyuyor.

Bu dildeki değişikliğin şaşırtıcı olduğunu belirtmek lazım. Sürreel, tehditkâr ve hedonist bir çalışma olarak hatırlanan, en hafif tabiriyle, kafa yapıcı uyuşturucular kullanan kankaların yol boyu başına gelen komik olayları anlatan kitapta, pişmanlık ve şaşkınlık yüklü sözlere rastlamak gerçekten ilginç. Bu insanlar kazanacaklarından nasıl bu kadar eminlermiş, hayret doğrusu.

Bu anlamda, trajediden farsa doğru evrilen hâliyle #HashtagActivism kitabının o tuhaf yönü konusunda şu soruyu sormak mümkün: Yazarlar Jackson, Bailey, and Foucault Welles, sürekli politik yanlışlarla ve hatalarla malul bir sicile sahip olan sosyal medya aktivizmi denilen stratejinin bizi politik zaferlere taşıyacağını neden bu kadar ısrarla dile getiriyor?

Sorunun en basit cevabı şu: ben, zaferi ve hatayı yazarlardan tümüyle farklı tanımlıyorum. Benim tanımımla onların tanımı, internetin çok öncesine ait olan ve birbirleriyle çelişen dünya görüşlerinden kaynaklanıyor.

Sosyalistlere göre işçi sınıfı, adalet ve kurtuluşu hedef alan siyasetin ana öznesidir. Bunun sebebi, işçi sınıfının sömürülmesinin her zaman en acı verici çile olması değildir. Sınıfın ana özne olması, o sömürünün doğasında bulunan, “işçiler, çalışma pratiğinin harekete geçirdiği dünyadaki gücü kullanma becerisine sahiptir” cümlesinde ifade olunan çelişkiyle ilgilidir.

Buna karşılık, liberallerse merkeze hiçbir öznenin yerleştirilemeyeceğini düşünürler. Zira “ızdırap”ın kendisini savunma çabasında olan liberallerin dünya görüşü, doğası gereği, merkezsizdir. Bunun için “marjinal” veya “ezilen” kabul edilen, sayısı günbegün artan, birbiriyle uyumsuz kimlikler yığını imal edilir. Ardından da bu kimliklerin tarihinde karşılık bulan ızdırap adına bu kimlikler birer ülkü olarak sunulur.

Liberale göre ızdırap, yoğun bir çalışmayı talep eden, ancak bir fetiş içerisinde çözülebilecek tarih aşırı düzlemde politik anlama ve öneme sahip marjinal kimlikler bahşeden bir ehliyettir. Amerikan Protestanlığındaki merhamet anlayışına benzeyen marjinalizm, “uysal” ve “biçare” olana dair sorumluluğuyla, adaletsizliğe politik değil, ahlakçı bir yaklaşım geliştirir.

Birçok insan geçinmek için çalıştığından, işçi sınıfı ara sıra “marjinal” olarak görülür. Liberal anlayışta ise kendi meslek sahibi yönetici sınıfına denk düşen, “kendi kendilerini toplumun temsilcileri kabul eden az sayıda insanı ifade eder. Bu “marjinal insanlar”, medyada, akademide, hatta (aslında “ırklara ve toplumsal cinsiyetlere eşit davranan ağlar” anlamında) eğlence dünyasında çalışan meslektaşlarınız olabilir.

Esasında heştek kampanyası, genelde liberal ağlarda tatbik edilen bir faaliyettir. Grup içerisinde kişilerin kabul edilmesini sağlar, güç yanılsamasına neden olur, ahlaki arınma imkânını kendi içinde barındırır, bazen de bu faaliyeti yatırım alanı olarak gören beyaz yakalı ilericiye mesleki açıdan kimi avantajlar sunar.

Twitter, kampanyayı kariyer fırsatı değil de bir iş olarak gören ve sosyal adaleti samimiyetle savunan kişilere yürüyen “sohbet”e katılma imkânı sunar. Bu sohbette ilgili kişiler, kendi gibi düşünen insanların ızdırabına tanıklık eder, ama bu tanıklık, özel kişilerin mülkü olan dijital alanda hep birlikte feryat figan edip arınmaktan başka bir sonuç vermez. Yazarların politik hedefleri, esas olarak birer PR kampanyası yürütmek, kişileri tedavi etmek ve merhametli orta sınıfı bilinçlendirmekse, o vakit Twitter’ın alabildiğine başarılı olduğunu belirtmek gerekmektedir.

#HashtagActivism kitabında Twitter’ın çevirdiği kötü niyetli entrikalara ancak bir iki paragraf ayrılmış, bu mevzu, kitabın sonuç bölümüne hapsedilmiştir. Sosyal medyada siyaset meselesini ele alan bir çalışmada, sosyal medyanın siyasetine sadece altı sayfa ayrılmıştır. Kudretli ve olumlu bir güç olarak Twitter bağlamında internetteki tarafsızlık, gözetim meselesi, sansür, troller, yanlış bilgi yayan faaliyetler ve botlar küçük meseleler olarak ele alınmıştır. Görünüşe göre yazarların asıl derdi, Rusya skandalıdır.

Paranoyayı besleyen bu yalnızlaşma ve meslek sahibi yönetici sınıfın alt kültürcülüğü, atomizasyonu ve politik bilinemezciliği beslemekten başka bir şeye yaramaz. Bu yönüyle Yeni Sol’u bile geride bırakan bir pratiğe sahiptir. Ortada sosyal medyanın zayıf yanlarını görmeye yönelik bir direnç söz konusudur. Ayrıca onun muhtemel zararları bile ele alınamamaktadır. Bu durum, esas olarak değersiz bulunan eski sınıf politikasının ölümünün ilân edildiği kültürel sapmadan beri gelişme kaydeden, yeniliği fetişleştiren yaklaşımın bir sonucudur. Sosyal medyanın yeni oluşu, sahip olduğu potansiyelin kanıtı olarak ele alınmaktadır. Hatta bazı yandaşları, yazdıkları kitapta, açıktan yüzde yüz hata payı ile çalışan sosyal medyanın tarihçesini sunmaktadır. Bu inkâr politikasının merkezinde iradeyi temel alan ideoloji durur. Bu ideolojiye göre, “sosyal medya çalışmaya devam etmelidir, çünkü elimizde bir tek o kalmıştır.” Tüm hikâye boyunca sosyal medyayı hararetle savunanlar, onca yenilgiyle dolu siciline rağmen övgüler içeren şarkılar terennüm etmektedirler.

Neyin Kazandığını Öğrenmek

Bugün ABD, ülkeyi dehşete sürükleyen Goerge Floyd cinayetine ait videonun internette dolaşıma girmesi sonucu başlayan, Trayvon Martin cinayetine cevap olarak dolaşıma giren heştek kampanyasından yedi yıl sonra, Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin dirilişine tanıklık etmektedir. Dağınık, doğal ve hiyerarşiden yoksun seyri dâhilinde ilk SHÖ hareketi[1], ulusal düzeye ulaşmış, doğal yollardan gelişen özerk yapısı durağanlaşmıştır. Süreç içerisinde hareketin muhtelif unsurları ve içinde yer alan kimi örgütler, birleşmelere ve ayrışmalara tanıklık etmiş, ama hepsi de bir biçimde STK’laşmıştır. Wall Street’i İşgal Et Hareketi’nde olduğu gibi SHÖ hareketinde de “resmiyette” hiçbir talep dile getirilmemiş, onu fiiliyatta temsil eden tek bir “resmi” örgüt bile öne çıkmamış, dolayısıyla, ulusal düzeyde kabul gören politik gündem türünden bir şeyin belirlenmesini sağlayacak hiçbir araca veya usule sahip olunamamıştır. Yerellikler düzeyinde az sayıda aktivist grubu, kimi polis reformlarının yapılmasına katkıda bulunmuştur. Birçok internet aktivisti, sürecin başarıyla sonuçlandığını düşünüp bayram etmiş veya en iyi hâliyle iyimser bir ruh hâline teslim olmuştur. Bazıları, Louis Brandeis’ın devletlerin demokrasinin laboratuvarları olduğuna dair görüşünü dillendirmekle yetinmiş, yerelliklerdeki reformların ülke geneline yayılması muhtemel emsalleri teşkil ettiğini söylemiştir. Vücuda kamera takılması ve önyargı eğitimi gibi kamuya mal olmuş polis reformları, işgücüne sunulan benzeri ofis kültürünü öve öve bitiremeyen orta sınıftan liberallerin aşina olduğu şeylerdir. Maalesef, bu reformların hiçbirisi, polis zulmüne dair istatistiki verilerde zerre değişikliğe yol açmamıştır.

Ne zafer elde ettiğini ne de yenildiğini ikrar eden heştek aktivizmi, şu veya bu şekilde, hiç de alışık olunmadığı hâliyle, yeni bir eğilim içine girmiştir. Twitter’da hevesin ne ölçüde değişken olduğunu tespit etmek zor bir iştir. Sosyal medya dikkatimizi dağıtır. Bugüne dek SHÖ için çalışmış olan Twitter cengâverleri, görevlerinin tamamlandığını düşünmüş, bu hâliyle, ırkçılık karşıtlığı ile ilgili olarak düzenlenen ve polislerin mecburen iştirak ettikleri insan kaynakları toplantılarıyla ve polisleri gözetlemeye dönük adımlarla sorunun çözüme kavuşturulabileceğine inanmışlardır.

Wall Street’i İşgal Et ya da hatta 301(c)(3) sayılı yasa uyarınca kurulmuş Kadınların Yürüyüşü çalışmasında da görüldüğü üzere, Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin sunduğu önerinin hiçbir işe yaramadığına dair tespit, çoğunlukla hareketin açığa çıkarttığı enerjiye ve dile getirdiği hedeflere hiç destek verilmediği şeklinde yorumlansa da gerçekte Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinin başarısı veya ondaki yetersizlik, tüm heştek kampanyaları içerisinde en fazla hesaplanabilir olan başarı veya yetersizliktir.

2015 yılında Washington Post gazetesi “Öldürücü Güç” isimli bir veri tabanı oluşturdu.[2] Bu sayede 2015’ten beri öldürülen siyahîlerin sayısında dikkate değer bir düşüşün yaşanmadığı görüldü. Bu noktada ilk SHÖ hareketini ilk örgütleyen insanlar bile bugün iki kez sahneye çıktığında, hareketin güçlendirilmesi için farklı örgütlenme stratejilerinin geliştirilmesi gerektiği üzerinde duruyorlar. Ayrıca bu kişiler, kamuoyunun Siyahların Hayatı Önemlidir hareketinden yana olmaya başladığını, ama geniş kamuoyu desteğinin yol açtığı güvenin risk teşkil ettiğini söylüyorlar. Yukarıda bahsini ettiğimiz Hunter S. Thompson gibi aktivistler de kolektif iradenin sahip olduğu gücün dünyayı tek başına değiştirebileceği vehmine kapılabiliyorlar.

Solun insan hakları hareketinden beri girdiği her büyük savaştan yenilgiyle çıktığı somut bir gerçeklik olsa da Amerikalı solcuların kendi içlerinde geliştirdiği kültür, olan biteni körü körüne inkâr eden yaklaşımın eşlik ettiği, artık hezeyan hâlini almış, devrimcilerde görülen zafer sarhoşluğunun hâkimiyeti altında. Tarihin sonu kaderciliğinin tersyüz edilmiş hâlini üreten solcular, 2020’de Amerikalı solcuların elindeki gücün ve yol açtıkları etkinin sınırlarını gerçekçi bir şekilde değerlendirmediler. Tepkisel olan ve büyüyü esas alan muhakeme, kaynaklara, stratejilere, zaman çizelgelerine, yanlışlara ve hatalara dair her türden değerlendirmeyi geçersiz kılıyor. Ciddiyetle geliştirilmesi gereken politik strateji için gerekli her türden hesaplama çabasını gereksizleştiriyor. Bu, yüzleşilmesi gereken bir engel aslında. Buna karşılık, örgütçüler, aktivistlerin, kaybetmenin ve kazanmanın solun alt kültürü dışında duranların anlayamayacağı, kendi içinde tutarlı bir tanımını yapmıyor oluşlarını doğal karşılamaktan imtina etmelidirler.

#HashtagActivism kitabının her bir sayfası, internette sergilenen ve hiçbir faydası olmayan gösterilere yönelik takdir ve övgü dolu ifadelerle örülü. Çünkü kitabın yazarları, kazanma ve yenilgiyi ayıran ölçütü belirleme sorumluluklarından kaçıyorlar. Bu, onların işine gelen bir yaklaşım, zira devrimin gerçekleşmediği koşullarda yazarlar, gerçek devrimin yolda yürürken edindiğimiz dostlar olduğunu sürekli dile getirmek suretiyle, kendilerindeki amaçsızlığa kılıf uydurma imkânına kavuşuyorlar.

Zafer, yenilgi veya beraberlik hâliyle ilgili ölçütleri belirlemek, kendiliğinden hareket eden, yatay ilişkileri esas alan, hiyerarşiyi reddeden kolektif protesto hareketinin görevi değildir, ayrıca bu, kimi aydınların sırtına yüklenebilecek bir görev de değildir. Bu görevin ifası için sadece bir örgütün ortaya koyabileceği, marifetle ve koordineli bir biçimde yürütülen hareketliliğe ihtiyaç vardır.

Eski Okul Gibisi Yok

İşçi sınıfının, politik gücü inşa edip onu icraata dökecek kurumlardan mahrum olduğu koşullarda, sermaye, Twitter’ın kullanıcıların dikkatini başka yöne çekme, onları yalnızlaştırma ve uyuşturma becerisinden bir biçimde istifade ediyor, bunun yanında, üretken sonuçlar doğuracak hareket inşası süreci için gerekli politik ve toplumsal oluşumların temellerini aşındıran etkisiz bir söylemi daimi kılıyor ve dayanışma ortamının oluşmasına mani oluyor.

Bir heştekten daha karmaşık ve tek seferde kullanılıp atılmayacak her türden bilgi ya da faaliyet, nihayetinde gerçek zaman ve gerçek mekânda büyüme imkânı bulacak, güç inşa edecek ve insan örgütleyecek, istikrarlı kurumlara ihtiyaç duyar. Bu kurumlarda, şu kelebek ömürlü internet kalabalığının yapıdan mahrum, iradeyi esas alan seçiciliğinden eser yoktur. İnterneti hareket inşası için kullananlar, her an eskiyen sosyal medyanın nihai hedefini ve onun birilerinin emri doğrultusunda, sendikaların, partilerin ve politik örgütlerin yerini alıyor oluşunu dikkate almak zorundadırlar.

Politik eylemlilik, yüzünü gerçek başarılarla dolu bir sicile sahip kurum inşası ve örgütlenme denilen geleneksel stratejilere dönmelidir. Bu çalışma, tabii ki yavaş ilerleyecek, medyanın dikkatini çekmeyecek, sinema perdesinde karşılık bulmayacak, internette ve sokakta kısa sürede desteğe kavuşamayacaktır.

Ayrıca böylesi bir politik çalışma, bizim kontrol edemediğimiz platformlara asla bel bağlayamaz. Bazıları sosyal medyanın, “kapitalist, şu kendisinin asılacağı ipi satan kişidir” lafında geçen kapitalist gibi davrandığını düşünmektedir, oysa bu, hakikati kısmen dile getiren bir tespittir. Bugün sosyal medya, bir yandan gerçek hayata ait olayları reklâm etmek için kullanılan bir tür ilân panosu gibidir, ne var ki onun örgütsel yapısı fazlasıyla gevşektir ve erişim alanı çok ufaktır. Ümitsizliğe kapılmış aktivistin işi tvit atmaktan ibarettir. Belirli bir amacı ve ümidi olan aktivist, Facebook kullanır. Acemi bir örgütçü, eposta gönderip durur. Usta örgütçü, birçok kişinin telefon numarasını ezbere bilir. Başarılı bir örgütçüde ise çok sayıda adres vardır.

En uygun olanı, #HashtagActivism kitabının “işitilmek konusunda ısrarcı olanlar”a adanmasıydı. Sosyal medya, hiçbir anlamı olmayan yığınla sese ve öfkeye en kısa sürede başlayabilir sizi, oysa her ne kadar etkisiz de olsa sizin de bir sesiniz var ve siz de ısrarla işitilmek isteyebilirsiniz. Sosyal medya, iktidar konusunda ısrarcı olan kişiler olarak bize hiçbir şey sunmamaktadır.

Amber A’Lee Frost
Yaz 2020
Kaynak

Dipnotlar:
[1] “Politics by Numbers”, 23 Mart 2016, Economist.

[2] Aaron Smith ve Monica Anderson, “Social Media Use in 2018”, 1 Mart 2018, Pew.

[3] Stefan Wojcik ve Adam Hughes, “Sizing Up Twitter Users”, 24 Nisan 2019, Pew.

[4] Hamza Şaban, “Twitter Reveals Its Daily Active User Numbers for the First Time,” 7 Şubat 2019, WP.

[5] Amber A’Lee Frost, “Andrew Yang and the Failson Mystique,”, 18 Eylül 2019, Jacobin.

[6] Darren Sands, “What Happened to Black Lives Matter?”, 21 Haziran 2017, Buzzfeed.

[7] “Fatal Force”, Polisin öldürdüğü insanların sayısı, WP.

06 Şubat 2024

, ,

Boyun Eğmeyen Bir Halk: Yemen


2015’te Batı’da birçok insanın hakkında pek fazla bilgiye sahip olmadığı Yemen, Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan ittifakın tehdidi altında olan egemenliğini savunmak için savaş başlattı. Yemen halkı, bağımsızlığını korumak için yaklaşık 400.000 evladını kaybetti. Birçok insan, Batı Asya’daki bu en yoksul ülkenin nasıl direndiğini, gezegenin en zengin ülkeleri listesinde yer alan kimi ülkelerin oluşturduğu koalisyonu nasıl yendiğini merak edip durdu.

Çatışma süreci yaklaşık on yıldır sürüyor, buna karşın, son dönemde silâhlar genel manada sustu. Durum gergin, ara ara çatışmalar yaşanıyor, ama son aylar içerisinde askeri eylemlerin sayısı iyice düştü. Ortada artık savaş yok ama barış da yok. Çin’in arabuluculuk yaptığı süreçte İran’la Suudi Arabistan uzlaştı, böylece Batı Asya ile Kuzey Afrika’daki bir dizi çatışma sürecinin aşılmasını sağlayacak zemin teşkil edildi. Görünüşe göre, bu çatışma süreçlerinin son bulacağı yerlerden biri de Yemen.

Bugün İsrail’in Gazze’yi işgal etmesi ardından, Lübnan Hizbullahı ve Arap-Müslüman coğrafyasındaki diğer devrimci güçlerle birlikte hareket eden Yemen, Filistin’le dayanışma eylemlerinde aktif bir rol üstendi. Yemen, kendi topraklarıyla sınırlı olmayan, bölgeyi ve dünyayı etkileyecek kararlar almak suretiyle, herkesi bir kez daha şaşırttı. Dünya, bir kez daha, Yemen’in bunun nasıl yapabildiği sorusunu sordu.

Burada ben, okurlara Yemen’e, tarihsel mücadelesine dair bilgiler aktaracağım, halkının kahramanlığından söz edeceğim, böylece, Yemen’in Filistin’in haklı mücadelesine elindeki her türden kaynakla destekleme kararının kapsamının ve ulaştığı boyutun anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalışacağım.

Yemen Cumhuriyeti, Asya’yı, Doğu Afrika’yı ve Akdeniz’i birbirine bağlayan ticaret yollarının geçtiği bir bölgede bulunuyor. Bu açıdan, oldukça stratejik bir konumda. Umman Denizi’ne sahili bulunan, Kızıl Deniz’in girişine konuşlanmış bu ülke, Babülmendep Boğazı’nı kontrol ediyor. Bu anlamda, özellikle bölgede petrol ve doğal gazın keşfedildiği, Doğu Asya’nın muazzam bir ekonomik büyümeye ve gelişime tanık olduğu yirminci yüzyıldan beri dünya üzerinde en önemli konumlardan birine sahip. Yemen, bu süreçte dünya ticaretinin önemli bir kısmının zorunlu olarak aktığı geçitlerden biri hâline geldi.

Kutsal kitaplarda bahsi edilen Şiba krallığı döneminde bölgedeki şehirler birleştirildi. Bugün Yemen olarak bilinen bölgedeki halkların kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesi, Roma İmparatorluğu ile tanıştıkları milattan sonra birinci yüzyıl gibi erken bir tarihte başladı. O kudretli bilinen Roma, bölgeye hâkim olma girişimi dâhilinde, mağlup edildi.

Arabistan Yarımadası’nın diğer kısmından farklı olarak Yemen, bugün tüketim ve ticaret konusunda önemli kapılar açan müthiş bir bitki örtüsüne sahip. Bu büyük zenginliği sebebiyle, vaktiyle Grek matematikçi Ptolemi, Yemen’i “Mutlu Arabistan” olarak adlandırmış.

Tarihsel süreçte Yemenliler, altıncı yüzyılda Etiyopyalıların müdahalesine dek, Yahudilikten gelmeleri sebebiyle, Hristiyan halka zulmeden Himyerîlerle mücadele etmek zorunda kaldı. İslam, bölgeye yedinci yüzyılda geldi ve insanlığa önemli katkılar sunan farklı bilgi biçimlerini mezcetmek suretiyle yeni bir kültür meydana getirdi.

Ancak yüzlerce yıl boyunca Yemen, İslam’ın zeminini teşkil ettiği o kültürel ve ekonomik gelişimden pek istifade edemedi. Bugün Yemen olarak bildiğimiz topraklar, on beşinci yüzyılda stratejik bir değere kavuştu. Ticari faaliyet alanlarını genişletme çabası dâhilinde Avrupalılar, birçok yere hâkim olmaya başladılar. Bölgeye ilk gelen Avrupalı halk, Portekizlilerdi. Portekizliler sahil şeridini kontrol altına aldılar, böylece Asya’dan getirdikleri baharatları Kızıl Deniz üzerinden Avrupa’ya götürme imkânı buldular.

On altıncı yüzyılda Osmanlı, Kızıl Deniz sahilinin belirli kısımlarını ele geçirdi. İç kesimler ve güney sahili, başında bir imamın bulunduğu bağımsız bir devlete aitti. Kısa bir süre sonra bölgeye İngilizler geldi. İngilizler, Doğu Hindistan Şirketi’nin bir şubesini Kızıl Deniz üzerindeki Moka limanına açtılar.

On dokuzuncu yüzyılda İngilizler, ülkenin güneybatı kısmını işgal etmek suretiyle, bölgedeki varlık alanlarını genişlettiler. 1839’da bölgenin en önemli limanı olan Aden’e yerleştiler. 1872’de Türkler, bölgede önemli bir güce sahip olan bir imamı başa geçirdiler, böylelikle iç kesimlere hâkim oldular. Bu ayrışma sebebiyle Yemen ikiye bölündü.

1870’lerde Süveyş Kanalı’nın açılması ve Türklerin Kuzey Yemen üzerindeki hâkimiyetlerinin pekişmesiyle birlikte Aden, Britanya’nın genel stratejisinde önemli hâle geldi. Neticede Aden, hem Kızıl Deniz hem de yeni açılan kanal açısından en önemli noktaydı.

Yirminci yüzyılın başında Türkiye ve İngiltere sınırları çizdi. Böylelikle, Türkiye’nin kontrolündeki bölgeye “Kuzey Yemen”, İngilizlerin elindeki bölgeye “Güney Yemen” denildi. 1934’te Britanya, Umman sınırına dek uzanan güney kısmının tamamını kontrol altına aldı.

Birinci Dünya Savaşı’nda baştaki İmam, Osmanlı’dan yana oldu, savaşın sonunda Türkler yenilene dek onlara sadık kaldı. Neticede Kasım 1918’de ülkesi bağımsızlığını ilân etti. Ancak Britanya, ülkenin bağımsızlığını tanısa da Aden’e manda, 1937’de de koloni statüsü verdi. Bunun üzerine Yemenliler, bir kez daha silâha sarılmak zorunda kaldılar. 1940 yılında “Özgür Yemen” denilen milliyetçi hareket sahneye çıktı ve ülkeyi İngilizlerle müttefik olan İmam ailesinden kurtarmak için mücadele etmeye başladı.

Mücadele, güneyde ve kuzeyde farklı yollardan ilerledi. 1962’de ülkenin kuzeyinde Yemen Arap Cumhuriyeti kurulurken, güneyde 1963’te kurulmuş olan Ulusal Kurtuluş Cephesi 1967 yılında Aden’i ele geçirip bağımsızlık ilân etti, ardından da sosyalist devrimi gerçekleştirdi.

1969 yılında ülkedeki tüm İngiliz üslerini kapatan ve Yemen Halkının Demokratik Cumhuriyeti ismini alan Güney Yemen, bankaları, yabancı ticareti ve gemicilik sektörünü kontrol altına aldı, bir yandan da toprak reformunu gerçekleştirdi. Dış politikada yeni iktidar Sovyetler’le müttefik oldu. Ayrıca Filistin halkına destek verdi ve Siyonizm karşıtı mücadelenin parçası oldu.

Ekim 1978’de önemli bir halk desteğini arkasına alan kongresinde Ulusal Kurtuluş Cephesi, Yemen Sosyalist Partisi’ni kurdu. Aralık ayında yapılan seçimlerde Halkın Devrimci Konseyi’nin 111 üyesi belirlendi.

İlk yıllarından itibaren Yemen Halkının Demokratik Cumhuriyeti, Suudi Arabistan’ın düşmanca tavırlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Ülkeye ait toprakları ele geçirmek için uğraşan Suudilerin asıl derdi, petrol bulunan bölgelere sahip olmaktı. ABD askerinin Suudi Arabistan’daki varlığının daha fazla hissedilmesiyle birlikte gerilimler daha da yoğunlaştı.

Kuzeyde ise ülkedeki tüm ilerici güçleri bir araya getiren Ulusal Demokratik Cephe, 1978’de iktidara gelmiş olan Ali Abdullah Salih’e karşı silâhlı mücadele yürütmekteydi. Cephe’nin iktidarın eşiğine geldiğini gören Suudiler, sürece müdahale ettiler ve çatışma sürecinin Yemen Halkının Demokratik Cumhuriyeti’ne yönelik savaşa doğru evrilmesini sağladılar. Arap ülkelerinin arabuluculuğuyla ateşkes imzalandı ve bir anlaşmaya varıldı. Anlaşma uyarınca 1972’de askıya alınmış olan yeniden birleşme müzakereleri tekrar başlatıldı.

22 Mayıs 1990’da iki cumhuriyet birleşerek Yemen Cumhuriyeti’ni meydana getirdi. Eskiden Yemen Arap Cumhuriyeti’nin başkenti olan San’a siyasi, eskiden Yemen Halkının Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti olan Aden’se ekonomik başkent ilân edildi. Aden’de iki devletin meclislerinin düzenlediği ortak oturumda General Ali Abdullah Salih’in başkanlığında toplanan Başkanlık Konseyi seçildi. Suudiler, Yemen’in birleşmesini hoş karşılamadılar. Süreç içerisinde ülkeyi bölme siyasetine destek sundular. Mayıs 1994’te ayrılıkçılar, ülkenin güneyinde Yemen cumhuriyeti kurulduğunu ilân etseler de hükümete bağlı güçlerce mağlup edildiler.

Haziran-Ağustos 2004 arası dönemde Şiiliğin Zeydilik koluna bağlı olan bir hareket açığa çıktı. Hareketin lideri, Hüseyin Husi ismindeki bir din âlimiydi. Aynı yılın Eylül ayında yaşanan bir çatışmada Hüseyin Husi’nin ölmesi üzerine hareket, Husi ismini aldı. “Ensarullah” olarak da bilinen hareket, ülkede küçük bir azınlıktan destek görüyor olmasına rağmen, tarihi sekizinci yüzyılın ortalarına dek uzanan bir hareketti.

Zeydilik, üyeleri iyi eğitimli olan, Müslüman ahlakının savunulması ve adalet mücadelesiyle tanımlı bir hareket. 1962’de güçlerini kaybettikten sonra marjinalleştirilmiş olan bu hareketin ideolojisi, sonrasında Husilerin zemin bulacağı toplumsal kesimlerin fikriyatının oluşmasını sağladı.

Husiler, Ali Abdullah Salih’in Batı ve Suudi yanlısı hükümetine karşı uzun süre mücadele ettiler. Bu kanlı mücadelede 2006-2008 arası dönemde kuzeydeki topraklarını savunmak adına ele beş kez silâh aldılar. Zamanla kendilerine destek veren kitleyi ve kontrol altında tuttukları alanı genişlettiler. 2009’da Husileri durdurmak için didinip duran Salih, Suudi Arabistan’dan destek istedi.

Husilere göre, aşırı muhafazakâr Vehhabi ideolojisine yaslanan Suudiler ülkenin içişlerine müdahale ediyordu. Onların varlığı ve bu müdahaleleri, en genelde ülkenin egemenliği özelde de ilgili azınlığın varlığı için bir tehditti. Suudilerden destek istenmesiyle birlikte mücadele, içte süren bir mücadele iken dış müdahaleye karşı çatışma sürecine evrildi.

Başta lideri olmak üzere ağır kayıplar vermiş olmasına karşın Husi savaşçıları, zamanla güçlendiler. 2011 yılından itibaren liderin küçük kardeşi Abdülmelik’in başa geçmesiyle birlikte düşmana ağır kayıplar vermeye başladı. Bu süreçte geliştirilen antiemperyalist ve antisiyonist söyleme, Suudi Arabistan’ı bölgedeki ABD ve İsrail planlarının uygulanması sürecinin önemli bir bileşeni olarak gören yaklaşım eşlik etti.

Yanlış bir tabirle “Arap Baharı” olarak anılan süreç, Husilerin Salih’in başında olduğu baskıcı hükümete karşı mücadelelerinde destek bulmasında önemli bir rol oynadı. Arap dünyasının önemli bir kısmını sarsan deprem sonrası Yemenliler, diğer komşu ülkelere kıyasla daha iyi örgütlendiler. Göstericilerin ulaştığı güç karşısında Salih, ülkeden kaçıp Suudi Arabistan’a sığındı. Yerini cumhurbaşkanı yardımcısı Abdurrabu Mansur Hadi aldı. Hadi, Salih karşıtı ekiplerle “hiçbir şeyi değiştirmeden her şeyi değiştirmek” konusunda anlaşma sağlamak, ama bir biçimde Husi hareketini anlaşmanın dışında tutmak suretiyle ülkede düzeni sağlamaya çalıştı.

2014 sonunda Husiler başkente saldırma kararı aldılar. Bu bağlamda iktidarı yeniden alma gayreti içine giren Salih, Hadi’ye karşı koymak için Husilerle ittifak yaptı. Hadi’nin barış anlaşmasına destek sunmayan Husiler, başkenti almak için en büyük düşmanlarıyla ittifak yapmak zorunda kaldılar. Salih’e bağlı olan Cumhuriyet Muhafızları, Husilerin San’a’ya girmelerini sağladı. Hadi Riyad’a kaçtı. Yalnız bu süreçte Husilerin başkente girmelerine izin verilmedi. Hadi ise Suudi Arabistan’ın başkentinden, Vehhabi krallığının kuklası olarak hareket eden ve henüz Ensarullah’ın kontrolünde olmayan bölgeleri “yönetmeye” başladı.

İktidarı ele geçirir geçirmez Husiler, ülkeyi yönetmesi için bir Devrimci Komite teşkil ettiler. Bir yandan da El Kaide’yle ve onu koruyan Suudilerle mücadele etmek zorunda kaldılar.

Husilerin anlaşmalara bağlı kalmayacağını gören, iktidarı yeniden ele geçirmesinin şart olduğunu düşünen Salih, Suudilerin desteğini arkasına alınca Husilere sırtını döndü. İhaneti gören Husiler, Salih’in sarayına saldırıp onu öldürdüler.

Riyad’da bulunan Hadi, Suudilerin Yemen’e müdahale etmesini istedi. Bu istek üzerine Suudi krallığı, 2015’te Kararlı Fırtına Operasyonu kapsamında, Sünni ülkelerden oluşan bir koalisyon meydana getirip Husilerin kontrolündeki bölgelere hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılarda binlerce insan öldü.

Ülkenin kontrolünü sağlamaya yönelik nihai saldırı olarak görülen bu eylemin ardından, daha çok diplomatik sürece odaklanan “Yeni Ümit” isimli ikinci operasyon başlatıldı. Bu süreçte ülkenin ümidi çalındı. Zira müttefik devletlerin yürüttüğü kara, hava ve deniz harekâtları neticesinde ülke abluka altına alındı, uluslararası yardımlar ülkeye giremez oldu, Yemen böylelikle Siyonistlerin Gazze’de ABD’nin açık desteğiyle yürüttükleri son eylemlere dek, tarihin gördüğü en ağır insani kriziyle uğraşmak zorunda kaldı.

Bölgeyi iyi bilen, gerilla savaşı taktiklerine hâkim olan, kendi ifadeleriyle, “Vietnam’daki kurtuluş mücadelesinden ve Latin Amerika’daki direniş hareketlerinden ilham alan” Husiler, savaş konusunda gerekli olan disiplinden ve motivasyondan, ayrıca irade ve moralden yoksun olan işgalci orduya ağır darbeler indirdiler. Suudilerin öncülük ettiği ittifakın savaşma becerisini azaltan önemli faktörlerden birisi de özel şirketlerden kiralanan paralı askerler ve müttefik ülkelere bağlı askerlerin farklı birikimlere sahip olmasıydı.

Riyad bile saldırılardan nasibine düşeni aldı. Ensarullah, Suudi topraklarında bile dronlarla ve uzun menzilli füzelerle saldırılar düzenledi. İki ülke arasındaki sınırın epey uzağındaki kışlalar, petrol rafinerileri ve kritik önemdeki altyapı çalışmaları hedef alındı.

Emperyalist medya, Husilerin İran hükümetinin nüfuzu altında hareket ettiği fikrini zihinlere aşıladı. Oysa İran da Husiler de Lübnan’dan, Suriye’den, Bahreyn’den ve Filistin’den politik güçleri bir araya getiren, emperyalizm, sömürgecilik ve Siyonizm karşıtı direniş ekseninin parçası olduklarını inkâr etmiyorlardı. Ayrıca, İran’la Husiler arasında bir “tabiyet” ilişkisi olduğuna dair iddianın hiçbir temeli yok. Bunu anlamak için Yemen halkının mücadele tarihine bakmak kâfi.

Batı Asya’da İsrail’in artan saldırıları ve ABD’nin müdahaleci varlığı politik düzlemi kutuplaştırdı. İran’ın Suudi Arabistan’la arasındaki ayrışmayı ortadan kaldırmaya yönelik anlaşmaya imza atması yanında, Mısır, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ı bir araya getiren diğer anlaşmalar Yemen’deki savaşın durmasını sağladı. Bu gelişme, emperyalist-Siyonist kutbun zayıfladığının, direnişin güçlendiğinin delili.

Bu bağlamda, Yemen ve Husi hareketi, tarih ve coğrafya düzleminde önemli bir rol oynuyor. Bu noktada Ensarullah’ın İran’la ilişkilerini hiç saklamadığını belirtmekte fayda var. Her iki gücün birlikteliğinin ortak zemini, Şiilik. Hareketin kurucusu da şimdi harekete liderlik eden kardeşi de Kum kentinde yaşamış, burada politik ve ideolojik eğitimden geçmiş.

Ama bu demek olmuyor ki Yemenliler İran’ın “ek teçhizat”ı. Tahran’dan mali, askeri, istihbari ve politik destek alan Ensarullah hareketi, hem Suudi Arabistan’a ve müttefiklerine karşı 2015’ten beri yürüttüğü savaşta hem de bugün Filistin davasına sunduğu destek dâhilinde yaptığı eylemlerin kararlaştırılmasında ve icrasında bağımsız hareket ediyor, kararları kendisi alıyor.

Şu husus bilinmeli: Filistin’e sunduğu desteğin yanında Yemen, genelde tüm bölgede, özelde Babülmendep Boğazı’nda istihbarat toplamak için, casusluk faaliyetlerine yönelik bir dizi üs kurmak adına, ülkenin sahil şeridinin 350 kilometre açığında, Umman Denizi’nde bulunan Sokotra adası denilen stratejik adayı ele geçirmek için 2015 yılında yürüttüğü savaşta Birleşik Arap Emirlikleri’ne destek veren İsrail’le doğrudan çatışmak zorunda kaldı.

Diğer bir önemli not da şu: Sokotra’daki BAE-İsrail üssünü aynı zamanda ABD de kullandı. ABD, bu üsten Pakistan’daki Gwadar limanını kontrol altında tutmak için yararlandı. Çin-Pakistan Ekonomi Koridoru’nun parçası olan liman, Çin’e, özellikle batı bölgesine malların gitmesini sağlamak için inşa edilmişti.

Son olaylar üzerinden şunu belirtmek gerek: Yemen’in Filistin’e destek eylemleri 7 Ekim’in hemen ardından başladı. Pentagon’un verdiği bilgiye göre, 19 Ekim günü ABD gemisi, Husilerin İsrail’e attıkları füzeleri ve gönderdikleri dronları düşürdü.

Birkaç gün sonra, 27 Ekim günü, İsrail hava kuvvetlerinin müdahalesiyle Mısır’ın İsrail sınırındaki Taba kasabasına iki dronun düşmesi sonucu altı kişi yaralandı. 31 Ekim günü Husiler, Siyonist yapıya karşı dron saldırısı gerçekleştirdiklerini duyurdular. İsrail, güneyden gelen bir füzeyi düşürdüklerini açıkladı.

Husilerin askeri sözcüsü Yahya Sari, televizyonda yayınlanan bir açıklamasında, örgütün İsrail’e “çok sayıda” balistik füze ve dron gönderdiğini, ileride “Filistinlilerin zaferine katkıda bulunmak adına” daha fazla saldırı gerçekleştireceklerini söyledi. Bu açıklamaya cevaben, İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı Zaçi Hanegbi, Husi saldırılarının hoş görülemeyeceğini söyledi, ama İsrail’in nasıl cevap vereceği sorusu karşısında sessiz kaldı.

Kasım ayı ortalarında Ensarullah, silâhlı kuvvetlerinin İsrail bandıralı olan veya İsrail şirketlerinin çalıştırdığı, sahibi olduğu tüm gemilere saldıracağını duyurdu. Birkaç gün sonra General Sari “Yemen silâhlı kuvvetlerinin Gazze’deki Filistinlilerin ihtiyaç duydukları gıda ve ilâcı taşıyan ve Umman Denizi ile Kızıl Deniz’den geçip İsrail limanlarına gidecek olan her milletten gemiyi korumaya devam edeceklerini” söyledi.

Bu alınan karara cevaben, İsrail’le bağlantılı gemilere yapılan ilk saldırıların ardından, dünyanın önemli taşımacılık şirketi (İsviçre şirketi Mediterranean Shipping, Danimarka şirketi Maersk, Fransız şirketi CMA CGM ve Alman şirketi Hapag-Lloyd) gemilerinin Kızıl Deniz’den geçmeyeceğini açıkladı. Bu şirketler, dünya denizlerinde taşınan konteynerlerin yaklaşık yüzde 53’ünü, hacim olarak dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sini taşıyor. Ayrıca, dünya konteyner trafiğinin yüzde 30’u Babülmendep Boğazı’ndan geçiyor.

Bu hamleye cevap olarak, 19 Aralık günü ABD, “Refahın Bekçisi” isimli operasyon kapsamında farklı ülkelerin donanmalarını içeren bir ittifak meydana getirdi. İttifakın amacı, “Kızıl Deniz’den gemilerin serbestçe geçmesini sağlamak”tı. Pratikte bu adım, Yemen’le savaştan ve Kızıl Deniz’in askeri alan ilân edilmesinden başka bir anlama gelmiyordu. Gelgelelim, Yemen gene de boyun eğmedi. Silâhlı kuvvetleri, Yemen’e ve füze üslerine yönelik her türden saldırının tüm Kızıl Deniz’i kana bulayacağını açıkladı, ayrıca tüm uçak gemilerini ve muhripleri batırmaya yetecek silâha sahip olduklarını iddia etti.

O günden beri başka hamleler de yapıldı. 20 Aralık günü yaptığı konuşmasında Ensarullah lideri Seyyid Abdülmelik Husi, İslam dünyasının, bilhassa “dünyanın kalbi” olan Arap coğrafyasının Filistin’deki çatışma konusunda büyük bir sorumluluğu olduğunu söyledi. Bu bağlamda, Abdülmelik Husi, özellikle Suudi Arabistan’da meseleyi tartışmak amacıyla düzenlenen zirvede Müslüman Arapların aldığı konumu ağır bir dille eleştirdi. Ona göre, bu görüş zayıf ve cılız bir görüştü. Devamında Abdülmelik Husi, Arap-Müslüman coğrafyasındaki halkların Filistin’e destek vermesi gerektiğini söyledi, ayrıca “Filistin’e karşı kurulan komplo” ile ilgili kimi ülkelerin geliştirdiği yaklaşımı eleştirdi. Yemenli lider, kendi milletinin ABD ve Avrupa ülkelerinin Filistin konusunda olumlu bir konum almalarını veya önemli bir rol üstlenmelerini beklemediğini dile getirdi. Dolayısıyla, direniş ekseninin amacının Filistin’e yönelik askeri desteğin düzeyini yukarı çekmek olması gerektiğini ifade etti.

Bu bağlamda, Abdülmelik Husi, Ensarullah’ın Refahın Bekçisi Operasyonu sonrası Washington’ın saldırması durumunda ABD savaş gemilerine saldıracağı uyarısında bulundu. Husi’ye göre, ABD’nin derdi dünyadaki gemi rotalarını korumak değil, denizleri askerî alan hâline getirmek.

Öte yandan, ABD, kurulan bu ittifakın faaliyetlerini nasıl yürüteceği konusunda bir türlü uzlaşmaya varamadı. Koalisyona çağrılan Arap ülkeleriyle yaşanan anlaşmazlıklar, Kızıl Deniz’den geçen gemilere yönelik Husi saldırılarına verilecek makul cevabın önünü aldı. Yemen’e karşı uzun zamandır yürütülen savaşın parçası olan BAE ve Suudi Arabistan, bölgenin iki önemli ülkesi olarak, Husiler konusunda ABD’yle çelişen konumlara sahip, bu da ABD’nin denizde yapılan saldırıları durdurmaya yönelik planlarına taş koyan bir durum. Washington, bir yandan da Husilere saldırmayı da düşünüyor, ama bazı Arap müttefikleri bu fikre karşı çıkıyor. Onlar, diplomasi yolunda ısrarcı olunmasını ve gemilere yönelik koruma faaliyetinin güçlendirilmesini istiyor.

Konuyla ilgili bilgisine başvurulan analizciler, donanmada görevli komutanlara çerçevesi ve içeriği belli olan görevler verilmediği sürece operasyonun net bir hedefe sahip olamayacağını söylüyorlar. Aynı şekilde, en gelişmiş silâhlara sahip olmasına karşın, koalisyon gemileri ticaret gemilerine savaş gemileriyle eşlik edip füze saldırılarını savuşturmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Oysa Yemen’in elinde sekiz yıldır süren savaş sebebiyle, kısa sürede tükenmesi imkânsız olan bir füze cephaneliği var. Ayrıca, Rus donanma kuvvetleri uzmanı İlya Kramnik’in ifadesiyle, “ne taşımacılık şirketlerinin başındaki isimler ne ticari gemilerin kaptanları ne de sigortacılar bu süreçte kumar oynamak derdinde.”

Aynı şekilde, Red Sea Analytics International [“Uluslararası Kızıl Deniz Analizi”] isimli, Kızıl Deniz’deki güvenlik meselesinin ana dinamiklerine dair tarafsız çalışmalar yapan bağımsız danışmanlık şirketinin kurucularından olan Michael Horton da “Husilerin bugüne dek ellerindeki silâhların belirli bir kısmını kullandıklarını, uzun menzilli füzelerini, daha gelişkin olan dronlarını ve tespit edilmesi güç olan deniz mayınlarını henüz kullanmadıklarını” söylüyor.

Bu koşullarda ABD’li Koramiral Kevin Donegan, “ABD’nin de Husilerin kesintisiz devam eden saldırılarını normal karşıladığını” iddia ediyor. New York Times’ın haberine göre, bu durum, Biden’ı Husiler konusunda devreye sokulacak, onları caydırmaya yönelik planlar konusunda zor bir tercihle karşı karşıya bıraktı. Bu noktada Biden, Suudilerin Yemen’deki isyancılarla güçbelâ yaptığı ateşkesi sonlandıracak, çatışma sürecini tırmandıracak bir adımı atıp atmayacağı hususunu dikkate almak zorunda. ABD’nin Yemen özel temsilcisi Tim Lenderking, konuya dair yaklaşımını şu cümleyle ortaya koyuyor: “Bugün herkes, gerilimin düzeyini aşağı çekmenin yollarını arıyor.”

Çatışmanın diğer tarafında duran İran, 24 Aralık’ta, İran Devrim Muhafızları Komutanı Tümgeneral Hüseyin Selami üzerinden, Akdeniz, Cebelitarık Boğazı ve diğer su yollarının kapatılması durumunda, İsrail’in denizden tümden abluka altına olacağı bir döneme doğru ilerlediğini duyurdu. Bugüne kadar Yemen, İsrail’in Kızıldeniz’deki Eilat limanını neredeyse tamamen ablukaya almayı başardı ve bu liman, şimdilerde sadece yüzde 15 kapasiteyle çalışıyor. Ensarullah’a bağlı silâhlı kuvvetler, bu koşullarda, Umman Denizi’nin açıklarında, Hindistan yakınlarında, Yemen topraklarından çok uzakta bir İsrail gemisini vurmayı başardı. İran ise, Siyonizme karşı yürütülecek topyekûn bir savaşın başlaması durumunda, Akdeniz üzerinden İsrail limanlarına giden ticari gemileri kolayca hedef alabilecek insansız hava araçlarına ve uzun menzilli hipersonik füzelere sahip.

Aynı şekilde, Yemen ordusu, İsrail’e karşı başka boyutlarda bir savaşa hazırlanırken, ülkenin silâhlı kuvvetleriyle birlikte Siyonist yapıya ve ABD liderliğindeki koalisyona karşı savaşmaya hazır ve eğitimli 20.000 yedek askere sahip olduğunu açıkladı.


Yemen, 28 Aralık’ta ABD ve ortaklarını Kızıl Deniz’in askerî alana dönüştürülmemesi konusunda uyardı ve Gazze ablukasının devam etmesi hâlinde, düşmanlarına yönelik saldırılarını yoğunlaştıracağını söyledi. Bu bağlamda, bir gün önce, Yemen Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey komutanları, son bölgesel gelişmeleri tartışmak ve birliklerin savaşa hazır olup olmadığını gözden geçirmek için bir araya geldi. Toplantının sonunda komutanlar, Ensarullah liderinin emirlerini yerine getirmeye hazır olduklarını söylediler.

4 Ocak'ta, Yemen Deniz Kuvvetleri’ne ait bir birliğin Kızıl Deniz’de ABD askerî güçleriyle karşı karşıya gelmesinin ardından, Yemen Kıyı Savunma Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Muhammed Kadiri, ülkesinin cevap verme hakkını saklı tutmadığı konusunda uyardı ve adalara, Kızıl Deniz’e ve “Siyonistlerle Amerikalıların konuşlandığı üslere” yönelik, hedefi net olarak belirlenmiş saldırılar gerçekleştireceklerini duyurdu.

ABD ve kurduğu ittifak, Kızıl Deniz’de Husilerin doğrudan karşısına çıkmaya karar verirse, Aden Körfezi, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda cereyan edecek büyük bir deniz savaşıyla yüzleşecek. Eğer bu savaş yaşanırsa, sonuçlarını bugünden hesaplayamayacakları, durdurulması imkânsız olan bir savaşın girdabına kapılmış olacaklar.

Yemen, stratejik konumunu küresel dengede bir güç olarak kullanmayı ve kendisini devam eden çatışma denkleminin önemli bir parçası olarak kabul ettirmeyi her hâlükârda bildi. ABD ve İngiltere’nin desteklediği, İsrail denilen savaş makinesine karşı Filistin halkına cesurca destek sundu. Bu desteğiyle, İsrail ve onun akıl hocası olan ABD’ye baskı uygulama konusunda önemli bir oyuncu olduğunu ispatladı.

Süveyş Kanalı’nı kontrol eden, dünya ticaretinin yüzde doksanını kontrol eder. Bu kanalı kontrol eden, İsrail ekonomisine darbe vurma, onu doğrudan etkileme imkânına kavuşur. Bu anlamda Husiler, İsrail ve ABD’nin şimdiye kadar ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalıştıkları şeyi yapmayı başardı: “Gazze’deki soykırımı küresel bir krize dönüştürdüler.”

Lübnanlı gazeteci Halil Harb, Dünya Bankası’na ait verileri ve bilgileri aktardığı, Cradle isimli dergi için yazdığı makalesinde, “İsrail’in ihracatının ve ithalatının neredeyse yüzde 99’unu nehir ve deniz yoluyla gerçekleştirdiğini, GSYİH’sinin üçte birinden fazlasının ise ticari faaliyetlere bağlı olduğunu” söylüyor.

Uluslararası politika konusunda uzman bir isim olan Brezilyalı gazeteci Eduardo Vasco ise, Husi hareketinin Batı Asya’da neden olduğu doğrudan etkiye ek olarak, eylemlerinin “dünya ekonomisini, yani Ortadoğu’daki savaş denilen meselenin kökenini teşkil eden kapitalist rejimin işleyişini felç ettiği” gerçeğine dikkat çekiyor. Bu bağlamda Vasco, ABD ve İsrail’in Yemen’e doğrudan saldırma fikrine pek sıcak bakmadığını, zira bu iki ülkenin ABD müttefiklerine, özellikle “petrol bölgelerine” yönelik misillemelere tanık olunmasından çekindiğini söylüyor. Yazara göre bu çekincenin ana sebebi, petrol krizinin ekonomik krizi tetikleyecek olması ihtimali. Suudilerin sürece ihtiyatla yaklaşmalarının, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Ensarullah’a sert bir şekilde cevap verilmesini istememesinin sebebi de bu.

Bu makalenin son cümleleri yazılırken, Amerika’nın Yemen donanmasına yönelik saldırılarına cevaben, Yemen’in İsrail’e ikmal malzemesi taşıyan bir ABD gemisini vurduğu haberi geldi.

Aynı şekilde, ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın açıklamalarına cevap veren Yemen Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Ezzi, Washington, Londra ve Berlin tarafından seyrüsefer güvenliğine ilişkin yayılan yanlış bilgileri kategorik olarak reddederek, “işgal altındaki Filistin limanları dışındaki tüm varış noktalarına seyrüsefer güvenliğini sağlayacaklarını” söyledi.

Yukarıdaki satırlar, Yemen halkının İsrail’in Filistin’e karşı yürüttüğü savaşta belirli bir rol üstlenme becerisini ve bu konudaki kararlılığını ortaya koyuyorlar. Aslında burada, küresel ve bölgesel olarak ekonomik kalkınma sürecinin dışında tutulmuş küçük bir ülke olmasına rağmen, Yemen’in bin yıldır bağımsız bir ulus olarak varolma iradesinden ve ABD’nin bölgede emperyalist politikalarını uygulama çabalarına karşı geliştirdiği itirazdan bahsediliyor.

Sergio Rodrígez Gelfenstein
11 Ocak 2024
Kaynak

05 Şubat 2024

,

Ezgi

1935 yılında TKP’nin yayın organı Orak Çekiç’te, “polisin ajanları, provokatörler, partiden kovulanlar” isim isim ifşa ediliyor.[1] Başlıkta, “bunlara nefes aldırmayın” deniliyor. Oysa solun tarihi, onlara nefes aldırmak, burjuva devriminin ve kazanımlarının simgesi olarak görülen o nefesi beslemek üzerine kurulu.

İsimlere bakıldığında çoğunun CHP’li olduğu veya partiden ayrıldıktan sonra CHP’yle ilişkiye geçtiği görülüyor. Devlet, komünist hareketle hep aynı ilişkiyi kuruyor. Meseleyi benzeri yöntemlerle savuşturuyor. Derdimiz, komünist harekete takılan prangaları kırmak olmalı.

Orak Çekiç’in aynı sayısında TKP, “Kemalist burjuvazinin ve onun Halk Partisi hükümetinin Türkiye proletaryasına, geniş emekçi halk kitlelerine, hele komünist partisine karşı ağır bir ezgi siyasası güttüğünü” söylüyor. Yaklaşık 90 yıl önce TKP, CHP’nin burjuvaziye ve emperyalistlere hizmet ettiğine vurgu yapıyor. Tabii bu tür eleştiri yazılarının Sovyetler’le devlet katında kurulan ilişkilerin seyrine tabi olduğunu görmek gerekiyor. İlişkiler gerildiğinde CHP “faşist, burjuva diktatörlüğü”; yumuşayınca “ilerici mevzi” oluveriyor. Devlet katında kurulan ilişkiler, komünist hareketin içeriğini ve biçimini belirliyor. 1935’te “CHP komünist harekete ezgi siyasası güdüyor” deniliyor, 90 sene sonra TKP’li Orhan Gökdemir, “1950 öncesi komünistlere hiç baskı yapılmadı” diyebiliyor. Bu laflar, hep devletle kurulan ilişkiler üzerinden ediliyor.

Hedef tahtasına soyut “Emperyalizm” kavramının yerleştirilmesinin sebebi, içteki ilişkilerin örtbas edilmek istenmesi. Bugün TKP, Kürd düşmanı olabilmek için “Emperyalizm!” diyor. Zira tarihi boyunca antiemperyalist siyaset açısından yapabildiği tek şey, NATO protestoları sırasında kitlesini pikniğe götürmek. Ondaki sahte antiemperyalizm Kürd ve mücadelesiyle ilgili.

Bugün İsrail cumhurbaşkanı ile Ukrayna cumhurbaşkanı, Avrupa’ya diyor ki “Bizi savunun. Çünkü burada biz, sizi barbarlara karşı koruyoruz” İşte TKP gibi sol örgütler de böyle düşünüyor. Aklı bu şekilde işliyor. Göçmen, pandemi, Ukrayna, Filistin meselelerinde bu bakış açısıyla hareket ediyor. Barbarlara, yabana, cahil sürülere, gericilere karşı Avrupa’yı koruyor. Solculukları bu muhafaza pratiğinden ibaret, onunla tanımlı.

O barbarlık, Avrupa’ya ve ideolojisine göre tanımlanıyor. Burada ancak Avrupa tipi solculuğun acenteliği yapılabiliyor. O nedenle Mustafa Suphi çizgisi, bugünkü TKP kodamanlarına göre tarif ediliyor, sonra da “biz Suphi yolundayız” deniliyor. Orhan Gökdemir, o nedenle Eliaçık gibi bir ismi kurumsal din kategorisine sokuyor, kendi solculuğunun onunla yan yana gelemeyeceğini, kendisinin Fransız Devrimi’nin kulu kölesi olduğunu söylüyor. Onda Fransız devrimcilerinin aklı, pratiği ve cesareti bulunmuyor, Dağlıları, papaz Jacques Roux’yu[2] bilmiyor, ama onların adını satmayı solculuk olarak tanımlıyor.

TKP gibi yapılar, belirli tanımları kendilerine göre değiştiremeden yol alamayacaklarını biliyorlar. Asıl sorun, tanımların değiştirilmesinde, bu değişime müdahale edilmemesinde. Bu değiştirme çabası dâhilinde “işte bugünkü TKP, Suphi’nin TKP’sidir! Neticede Mustafa Suphi de Washingtonluydu!” deniliyor. O, bu üçkâğıdın ve hilenin adını “komünistlik” koyuyor. O “parti”nin devrim ve sosyalizm gibi bir derdi bulunmuyor. “Parti”, istediğinde hem Kılıçdaroğlucu oluyor hem de “CHP Natocu!” diyebiliyor. Eleştiri imkânlarını mülk edinip onları ortadan kaldırmaya çalışıyor. Sol içini burjuvazi adına dizayn ediyor. Yirmilerden itibaren beslenip büyütülen menşevik çizgiyi güçlendiriyor. O, menşevizmin ajanlarını yetiştirip ortalığa salmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bugün Mekapçılara karşı Mekapecilerle birleşmenin, Maçoğlu adaylığının içe dönük bir operasyon olduğunu görmek gerekiyor. TKP ne yapıyorsa sol içine yönelik yapıyor. Devrim ve sosyalizm için zerre çaba harcamıyor. O, sermayeye ve devlete karşı, ezileni ve işçiyi göremez, onların kudret olması için mevziler öremez, ezilenin-işçinin sorumluluğunu asla alamaz. Onun teorisinde ve pratiğinde sadece bir avuç parti elitinin çıkarları konuşur. Bu tür hamlelerde amaç, küçük burjuva siyasetine ve menşevizme itiraz edecek Kaypakkayacı hattı tasfiye etmek. Kadıköy adaylığı da aynı amaca matuf.

Bugün kadrolarının “Kadıköy’de AKP kazansın ki çelişkiler derinleşsin” demesine aldanmamak gerekiyor. Zira bugün ortada, o çelişkilerin derinleşmesiyle kitlelerin sorumluluğunu alacak bir irade yok. “O çelişkilerin derinleşmesine daha önce niye izin vermediniz?” sorusunu veya “o izni verme kudretinizi neden işçi sınıfıyla paylaşmıyorsunuz?” sorusunu cevaplayacak kimse de yok. Burjuva-merkezci olan TKP’nin bitmek bilmeyen burjuva devrimiyle düşündüğü, tek ölçütünün bu olduğu, onun burjuvazinin kılına zarar veremeyeceği, ona o nedenle yol verildiği görülmeli.

Marx, “dini, bilimi vs.’yi eleştirimizin nesnesi kılmamız gerekir”[3] diyor, TKP-ÖDP gibi yapılarsa, burjuvanın dininden yana olup halkın dinine küfrediyor, burjuvanın bilimine Allah gibi tapmayı siyaset zannediyor. Sol, sınır ve sınıf dışına kaçmanın adı hâline geliyor.

Sol, Marx’ın eleştirmek gerek dediği “burjuva bilimi”ni eleştirenlere saldırıyor. Marx, “1830’dan beri yapılan icatların tüm tarihini yazan kişi, bu icatların tamamının yegâne amacının, işçi sınıfının isyanına karşı sermayeye gerekli silâhları temin etmek olduğunu görecektir”[4] diyor, bugünün solcuları, icatlara bakıp komünizm hayalleri kuruyor, komünizmi o icatlara, makinelere bağlıyor. “Mesele, sadece o masum ve temiz makinelerin kontrolünün kimde olduğunda” diyen teknisist akla teslim oluyor.

Sol, bu akıl üzerinden, pandemi gibi momentlerde egemenlerin, tekellerin, devletin ve burjuvazinin emirlerini yerine getiriyor. CHP ve Kemalizm, devlet denilen “masum ve temiz” makinenin basit bir dişlisi görülüp, tüm ümitler ona bağlanıyor. Bu açıdan sosyalistler, CHP konusunda tekniğe ve bilime dair geliştirdiği görüşe paralel bir görüş geliştiriyor. Marx’ın baktığı “işçi sınıfının isyanı”na ve onu bastırmak için geliştirilen yöntemlerin niteliğine odaklanmıyor, işçi denilen kirden kurtulmanın yolu olarak, makinelere ve CHP’ye örgütleniyor. O nedenle, devlete yönelik güvenlik tehditlerinden bahsediyor, şiddet karşıtı bir dil benimsiyor.

Bu sebeple, sol, o isyanla, devrim ve sosyalizmle düşünmüyor, devrim ve sosyalizme göre hareket etmiyor, devrim ve sosyalizm için mevzi oluşturmuyor. Neticede geriye, kendi mevkilerini, bireysel kariyerlerini, çıkarlarını, konumlarını düşünen küçük burjuvalar kalıyor. TKP gibi küçük burjuva örgütler, ancak küçük burjuvaziyi çağırabiliyor, ancak ona örgütlenebiliyor, ancak onun ölçüsünde hareket edebiliyor. Onun harici, dışı, ötesi, TKP gibi yapıları ürkütüyor. O hariç, dış ve öte, “yaban, barbar, geri, ilkel ve aşağı olan”a aitmiş gibi görülüyor.

Nâzım, enfarktüsle ilkin Bakû’de tanışıyor. Kaldığı otelde uyku tutmuyor, insanların sabah namazı için sessizce camiye doğru yürüdüğünü görüyor. Aralarına karışıyor. Caminin kapısına geldiğinde kendisine bir sandalye veriyorlar. Namaz kılan insanları, yüreğindeki vatan hasretiyle, izliyor. Namaz bitince dışarı yönelen insanlar, kapıda oturan Nâzım’ı görüyorlar. Bazıları kendisini tanıyor. Sohbet esnasında Nâzım, “beni bilirsiniz, ben inanmam. Ama sizi sabahın bu saatinde bir araya getiren fikre de saygı duyuyorum” diyor. Kısa bir süre sonra da, o duygu yoğunluğuyla, kalp krizi geçiriyor. 

Bolşeviklerin Doğu’daki mücadelesi üzerinden, Suphi eliyle kurulmuş olan parti ve yetiştirdiği kadrolar, o yabanla, barbarla, geriyle, ilkelle ve aşağı olana ilişki kurmayı, ona ait olabilmeyi biliyorlar. Bugünse CHP’nin zenginlerine  ve askerlerine yaranmak için başka ilişkiler içerisine giriliyor.

Rahmi Koç, “nüfus fazla, azaltın” emrini veriyor. Bu emir uyarınca şehir arındırılıyor. Sol, yeni şehrin kâhyalarına ve bekçilerine uygun bireyler yetiştirmenin adı hâline geliyor. Suphi çizgisi, bu sebeple tasfiye ediliyor. Herkes, yeni güne ve yeni döneme uyarlanıyor.

Bugün komünist harekete yönelik “ezgi siyasası”, sol eliyle, farklı bir içerik ve biçim kazanıyor. Subaşlarını, parti kurullarını, sol-sosyalist hareketin köşe başlarını “ezgi” kelimesini baskı olarak değil de müzikal içeriğine göre anlayanlar tutuyorlar. Onlar da özgürlüğü müzik dinleyip bira içmek, gidip eve sevişmek, sabaha işe gitmemek olarak tanımlıyorlar. Oysa sömürü-zulüm düzeninde oluşan her çatlakta varolma imkânı bulan komünist hareketi ezmek için kullanılan araçlar, her dönemde güncellenip yenileniyor. CHP’nin bu araçların organize edildiği karargâh olduğunu görmek gerekiyor.

Özgürlük mücadelesi verilebilmesi için mücadelenin özgürleştirilmesi şart. Mücadele, uyarlanan, içi geçmiş elit kadrolardan, yönetim kurullarından, su başlarını tutmuş küçük burjuva çıkar gruplarından, devletle ve sermayeyle iç içe geçmiş ekiplerden, proletaryayı ve proleter davayı yoldan çıkartmak için uğraşan reformizmden ve uzlaşmacılıktan kurtarılmalı. Suphilere örgütlenilmeli.

Eren Balkır
30 Ocak 2024

Dipnotlar:
[1] “Kara Liste”, Orak Çekiç, 20 Aralık 1935, Tüstav.

[2] Jacques Roux, “Öfkeliler Manifestosu”, 1793, İştiraki.

[3] Karl Marx, “Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, İştiraki.

[4] Karl Marx, Capital, Cilt 1, MIA.