Bugünü ve Yarınıyla Kürd Meselesi

I
Ortadoğu’daki mevcut sahneye hâlihazırda hâkim olan politik kargaşanın kendisini ifade ettiği yollardan biri de Kürd meselesinin şiddet zemininde yeniden dirilmesidir. Bu yeni koşullar dâhilinde Kürdlerin özerklik, bağımsızlık ve birlik gibi taleplerinin kapsamını nasıl analiz etmek gerek? Bu analiz üzerinden, ilgili taleplerin bölgede ve dünyada tüm demokratik ve ilerici güçlerce desteklenmesi gerektiği sonucuna ulaşmak mümkün mü?
Bu konuyla ilgili tartışmalar, muazzam bir kafa karışıklığına neden oluyor. Bunun nedeni de günümüzde birçok aktörün ve gözlemcinin bu ve bununla bağlantılı meselelere dair tarihdışı bir vizyonun etrafında toplanıyor olması. Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, bugün ve gelecek, hatta geçmiş dönemler bağlamında tüm halklar için savunulacak mutlak bir hak hâline getirildi. Söz konusu hak, en temel kolektif haklardan biri kabul ediliyor, çoğunlukla (çalışma, eğitim, sağlık, politik katılım gibi) toplumsal kapsama sahip diğer kolektif haklara göre daha da üstün görülüyor. Gelgelelim bu mutlak hakkın öznesi net bir biçimde tarif edilmiyor. Bu hakkın öznesi, belirli bir eyaletin veya devletin sınırları dâhilinde yaşayan herhangi bir cemaat, çoğunluk veya azınlık, kendi dili veya dini dâhilinde kendisini “özel” olarak tarif eden, örneğin doğru ya da yanlış, ayrımcılığın ve zulmün mağduru olduğunu iddia eden bir cemaat olabiliyor. Burada ben, geçmişte ve bugünde toplumsal hareketlerin taleplerini dillendirirken başvurdukları, toplumsal meselelere ve haklara yönelik bu tarihaşırı vizyonun karşısına başka bir yaklaşım çıkartacağım. Özelde modern kapitalist dünyayı geçmişin dünyasından ayıran çizginin önemine atıfta bulunacağım.
Geçmişin politik örgütlenmesi, iktidarın inşası açısından farklı formlar kazanmıştır. Bu iktidar, “imparatorluk”ların, daha dar anlamda az çok merkezîleşmiş krallıkların geniş coğrafyasında somutlanmıştır ve belirli koşullarda köylülerin ufkunu aşan iktidarların aşırı parçalandığı süreç de bu seyir dâhilinde cereyan etmiştir. Kapitalist moderniteyi önceleyen politik formlara ait bu yamalı bohçaya dönük bir eleştiri, bu makalenin konusu değil. Burada ben, sadece bölgedeki birkaç emperyal inşa sürecinden bahsedeceğim: Roma ve Bizans imparatorlukları, Arap-Pers Hilafeti ve Osmanlı İmparatorluğu.
Bu inşa süreçlerinin, yani imparatorlukların ortak niteliğine dair belirlemeler, insana katkı sunmaktan çok, onu yanlış yola sokacak cinsten. Ama gene de bu imparatorlukların iki ana niteliği paylaştığını söylemek gerek: (1) coğrafî ölçeği açısından bu imparatorluklar, dilleri, dinleri, üretim tarzları ve toplumsal hayatları farklı halkları ve cemaatleri bir araya topluyorlar; (2) toplumsal ve ekonomik hayatın yeniden üretim sürecini kontrol eden, kapitalizmin mantığı ama bu mantık, benim haraca dayalı üretim tarzları dediğim (yaygın olarak “feodalite” denilen) bağlam dâhilinde işliyor. Bu sebeple ben, tüm bu tarihsel imparatorlukların “imparatorluk” adı altında, tek özgül bir form olarak istismar edilmesini saçma buluyorum. Bu değerlendirmelerde imparatorluk kavramı, hem burada Ortadoğu bağlamında ele alınanları hem de ister ABD’nin resmî olmayan sömürgelerini içeren modern imparatorlukları isterse Britanya ve Fransa gibi devletlere ait sömürgeleri kapsasın, büyük kapitalist güçlerce kurulmuş emperyalist devletleri içeriyor. Paul Kennedy’nin o herkesin bildiği, “imparatorlukların çöküşü” tezi, artık tarihaşırı, spekülatif felsefelerin alanına fırlatılıp atılmalı.[1]
II
Buradan, doğrudan Kürd meselesiyle alakalı olan imparatorluğa dönelim: Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’nın geçmişinden kopmaya başlayıp kapitalist modernite aşamasına girdiği dönemde kuruldu. Osmanlı prekapitalistti. Türk imparatorluğu olarak tanımlanması doğru değil ve tüm değerlendirmeleri yanlışa sevk edecek nitelikte. Orta Asya’dan gelen, yarı göçebe Türkmen kabilelerinin fetih savaşları, Bizans ve Bağdat Halifeliği’nin yıkımına aracılık etti. Çoğu Anadolu’ya ve Doğu Trakya’ya yerleşti. Ama sultanın iktidarı, Ermeni, Kürd, Arap, Elen ve Balkan Slavlarının topraklarına yayıldı. Bu imparatorluğu “çokuluslu” bir imparatorluk olarak tarif etmek, geleceğe ait bir gerçekliğin yanlış biçimde geçmişe yansıtılmasına neden oluyor, zira Balkan ve Arap (Osmanlı karşıtı) milliyetçilikler, modern formları dâhilinde, kapitalizmin Osmanlı’ya nüfuz etmesinin birer ürünü.
Osmanlı’da Türkler ve diğer halklar, aynı yoldan sömürülüp zulme maruz kaldılar. Zira köylü azınlıkların tümü de aynı ağır vergi politikasına maruz kalıyor, hepsi de aynı otokratik iktidar tarafından eziliyordu. Bu noktada Hristiyanların özel kimi ayrımcılık biçimlerine maruz kaldıklarını söylemek lazım. Ama bu noktada Hristiyanlara ya da Türk olmayan Müslümanlara (Kürdlere ve Araplara) karşı uygulanan “ulusal” baskı biçimleri ele alınmayacak. Sultanın iktidarıyla bağlantılı yönetici sınıf, imparatorluğun tüm kısımlarından gelen, sivillerden, askerlerden ve saygın dinî isimlerden oluşuyordu. Bu sınıf, kapitalist nüfuzun ürettiği, bilhassa Rum ve Ermeni olan komprador burjuvazinin ilk örneklerini de içeriyordu.
Burada belirtilen, Osmanlı sistemine ait özel nitelikler, söz konusu doğu imparatorluğuna has değil. Benzer özelliklere, antik çağdaki imparatorluklar kadar Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorluklarında da, hatta Menelik ve Haile Selassie’nin yönettiği Etiyopya’da bile rastlamak mümkün. Şehinşahın iktidarı, Amhara halkının hâkimiyetiyle ilişkili değil. Bu dönemde Amhara köylülerine diğer halklara kıyasla daha iyi muamele edilmedi. Yönetici sınıfın üyeleri, imparatorluğun tüm bölgelerinden devşiriliyordu (bunların önemli bir bölümü yerli Eritrelilerdi).
Modern emperyalist sistemlerde ise buna benzer bir şeye rastlanmıyor. Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın sömürgeci imparatorlukları, tıpkı gayriresmî ABD imparatorluğu gibi, merkezdeki halkla sömürgedeki ve bağımlı ülkelerdeki halklar arasında yapılan o keskin ayrım üzerinden, sistematik bir biçimde inşa edilmişlerdi. O sömürgeler ve bağımlı ülkeler, merkezdeki halka bahşedilen temel haklardan mahrumlardı. Bu nedenle emperyalist kapitalizmin hükmettiği halkların mücadeleleri, ulusal kurtuluş mücadelelerine, kaçınılmaz olarak da anti-emperyalist mücadelelere dönüştü. Bizim anti-emperyalist, dolayısıyla ilerici olan bu modern milliyetçiliği, anti-emperyalist olmayan, milliyetçi hareketlere ait başka ifade biçimleriyle karıştırmamamız gerekiyor. Bu noktada, mevcut milliyetçiliğin emperyalist ulusların yönetici sınıflarından ya da Balkan halklarının mücadelelerinde görüldüğü üzere, anti-emperyalist, milliyetçi hareketlerden ilham alıyor olmasının bir önemi yok. Antik dönemin imparatorluklarına ait yapıları ve emperyalist kapitalist imparatorluklara has yapıları bir araya getirmek, buradan da aldatıcı bir kavram olan genel “imparatorluk” kavramı dâhilinde söz konusu yapıları birbirine karıştırmak ve aralarındaki ayrımları silikleştirmek, tarihsel toplumlara dair yürütülecek, titiz bir analize ilişkin temel koşulları bir biçimde ihlal edecektir.
Not:
[1] Paul Kennedy, The Rise and Fall of the Great Powers: Economic Change and Military Conflict from 1500 to 2000 (New York: Random House, 1987).

Hiç yorum yok: