Weimar Analojisi -II

Gizli Devlet
Loewenstein ve Speier’in yeni teorisi şu anlayış üzerine kurulu: demokrasi, ancak otorite sorumluluk sahibi uzmanlara ait olduğu durumda canlanabilir. Eğer kitleler, özyönetime yönelik, kutsallık arz eden güvenlerini diktatörlere bahşeder veya faşist rejimlere karşı koymayı reddederse, o vakit sakin bir şekilde düşünmesini bilen teknokratlar iktidarı almalı ve demokrasiyi korumalıdırlar. Daha önemlisi, bu uzmanlar, kamuoyunun onayına, hatta bilgisine bile ihtiyaç duymadan harekete geçme yetkisine sahip olmalıdırlar.
Loewenstein ve Speier, bu seçkinlerin iktidarı suiistimal etmelerine mani olunmasını akıllarına bile getirmemektedir. İkilinin kanaatine göre, demokrasinin hayatta kalması, söz konusu epikrokrasinin [bilge bir kişi veya azınlık idaresinin] oluşturulmasına bağlıdır. Loewenstein’ın 1940’ta dile getirdiği biçimiyle,
Hükümetimizde lider konumdaki insanların samimiyetsiz veya tarafgir güdülerle hareket etmelerine izin vermemeliyiz. Bu insanlar, bizim kadar sorumlu kişilerdir ve bunlar, apaçık ortada olan kimi sebeplerden ötürü kamuoyundan uzak tutulması gereken, bilgiye erişim imkânına ve daha gelişkin fikirlere sahiptirler. Demokratik hükümet, amatörlerin uzmanların yürüttükleri çalışmalara müdahale edip durması demek değildir.
Speier 1949 yılında benzer bir görüşü dile getirmektedir:
Dünya tarihinde belirli bir eşiğe gelindi. Bu eşikte bazı Amerikalı liderler, el üstünde tuttukları [demokratik] değerleri, ileride hemşerileri bu değerlerle yaşayabilsinler diye gizlice feda etmeyi göz önünde bulundurmak zorundalar.
Özetle burada söylenen şu: ülkeyi halk yönetmemeli, belirli bir sorumluluk üzerinden iktidarda sadece uzman teknokratlar bulunmalı.
Loewenstein ve Speier’in en fazla odaklandıkları husus ise o günden itibaren ulusal güvenlik dedikleri şey. Faşizmin cazibesi noktasında kilit birer unsur olan ekonomik planlama, refaha dayalı programlama, ırk ve cinsiyet onların yazılarında nadiren karşımıza çıkıyor, yazıların merkezinde her daim devletin şiddeti duruyor. İkilinin kanaatine göre, polis ve ordu özgürlüğün iki temel dayanağı. Demokrasiler, ülke içinden ve dışından gelen tehditlerin izini sürmek ve bunları etkisizleştirmek için kullanılacak kapsamlı bir güvenlik aygıtı kurmak zorunda.
Eğer bu vizyon okurlarına cazip gelmişse, bunun kısmî sebebi, ilgili vizyonun dikkatleri faşizmin çözdüğünü iddia ettiği sorunlardan başka bir yöne çevirmesi. Bu iki göçmen yazarın iddiasına göre, demokratik rejimler gayet iyi işliyorlar. Kapitalist ekonomi politikalarının reforma tabi tutulmasına veya bu rejimlerin katı sınıfsal ve toplumsal hiyerarşilere bağımlılığına son vermeye gerek yok. Özgür devletlerin sadece cahil halkı etkin biçimde nasıl ezeceğini ve demokrasinin varoluşsal düşmanları olan faşizm ve komünizmi nasıl mağlup edeceğini öğrenmeleri gerek.
Esasında militan demokrasi, ellilerde karşımıza çıkan komünist düşmanlığı ile ilgili olarak uyarlanma kapasitesine sahip olduğunu kanıtladı. Akademisyenler ve siyasetçiler, bu yöntemi önemli bir araç olarak benimsemeyi bildiler. Örneğin 1956’da Alman Yüksek Mahkemesi, komünizmi yasadışı ilân etti ve komünist örgütleri kapattı. Bunu yaparken mahkeme, söz konusu örgütlerin faşizmle türdeş olduğunu söyledi. Adalet mekanizması, kendisini “militan demokrasi” iddiası üzerinden gerekçelendirdi.
Bu seçkinci vizyon, faşizm sonrası dönemde Avrupa genelinde ciddi bir yankı buldu. Soğuk Savaş döneminde ABD’de iyice yüceltildi. Amerika’da anti-komünist dil hâkim oldukça, birçok liberal de Loewenstein ve Speier’in acil güvenlik devletinin hesap vermeyi öngören demokratik mekanizmalardan azade olması gerektiğine dair kanaatini benimsedi. Bu mantık, Merkezî Haber Alma Teşkilâtı ve Ulusal Güvenlik Konseyi gibi kurumların ortaya çıkmasını sağladı. Bu tür kurumlar, ta kuruluşundan itibaren bir gizlilik örtüsü ile örtüldüler. Her iki kurumda kendi kendilerini atayan, halka asla hesap vermeyen uzmanlar, psikolojik savaştan politik suikastlara kadar bir dizi saldırı amaçlı politikayı yürürlüğe soktular. Bu konuda ellerini kollarını bağlayan hiçbir şey yoktu.
Solcu akademisyenler, çoğunlukla derin devletin ortaya çıkışını emperyal, yayılmacı arzulara veya kapitalist genişlemenin yol açtığı baskılara bağlıyorlar. Bu isimlerin hakikatte, çoğunlukla unuttuğu bir şey var. Esasında devlet, bu şekilde faşizmin o dönemde elde ettiği başarıya belirli bir cevap geliştiriyor. Demokrasinin bilhassa Almanya ve Japonya’da yaşadığı çözülme, liberal düşünürleri demokrasinin ana sorununun halkın [demosun] kendisi olduğuna ikna ediyor.
Loewenstein ve Speier’in kendilerini kolaylıkla Amerika’nın güvenlik üzerine kurulu müesses nizamının hizmetkârı ve savunucusu olarak tanımlamaları hiç de şaşırtıcı değil. Loewenstein, Latin Amerika’daki “yıkıcı” faşist ve komünist isimlere karşı kapsamlı gözetim ve gözaltı kampanyalarının koordinasyonuna katkı sunarken, Speier, Doğu Bloku’ndaki rejimlerin istikrarsızlaştırılması için uğraşan dışişleri bakanlığında ve Psikolojik Strateji Kurulu’nda danışman olarak çalıştı.
Tuhaf ki bu türden bir teoriden neşet eden kurumlar, ortadan kaldırmayı düşündükleri tehditleri azaltmak şöyle dursun, daha da arttırdılar. Popülizmin neden cazip hâle geldiğini anlama noktasında yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın hâlen ne denli önemli olduğunu görmek gerek. Öte yandan halk, kendi hükümeti üzerinde belirli bir kontrole sahip değil. Güç, daha çok hesap vermeyen seçkinlerin elinde toplaşıyor ki halktaki öfkenin bir sebebi de bu.
Ayrıca Loewenstein ve Speier’in kurulmasını önerdiği kurumlar demokrasiyi pratikte daha da güçsüzleştirdiler. Trump yönetimiyle alakalı kaygının önemli bir kısmı, bugün yürütmenin denetime tabi olmayan komuta mekanizmasının kullandığı, devlet şiddetine dair araçlardan kaynaklanıyor. Loewenstein, Speier ve onların vizyonunu paylaşanlar, teknokrasinin her iki açıdan da işe yaramayacağını asla anlamıyorlar.
Weimar Analojisinin Ötesine Geçmek
İçinde bulunduğumuz momentte Weimar Cumhuriyeti’nin sunduğu mercekten bakmak kendi içinde önemli bir riski barındırıyor. Elbette Trump ve bazı destekçileri, bu dönemin yankılarını hâlen canlı tutuyorlar. Demokratik normların sürekli devredışı bırakılmasına ve şiddet ile ırk ayrımcılığına dönük, beyazların üstün olduğuna dair çağrılara itiraz etmemek tabii ki mümkün değil. Nazi selamına tanık olmanın bu türden bir kıyaslamayı karşı konulamaz bir hâle soktuğu açık.
Jamelle Bouie’nin kısa süre önce dile getirdiği üzre, yoğun bir tarz dâhilinde sergilenen bir tür fanatikliği benimseyen veya hoşgören Trump destekçilerinin demokrasiye bağlılığın verili kapsamının dışına çıkıp çıkmayacaklarını bilmek de pek mümkün değil. Bouie türünden liberallere göre, Trump ve destekçilerine “faşist” demek dürüst bir yaklaşım olmakla kalmıyor, ayrıca düşmanla diyalog kurulamayacağını, onlara sadece karşı konulabileceğini söylüyor.
Gelgelelim faşizmi mahkûm etmek ilericiler için verimli bir ajanda değil. Clinton kampanyasının kısa süre önce öğrettiği kadarıyla, bu türden bir stratejinin politik değeri sınırlı. Daha da önemlisi, Loewenstein ve Speier’in projesinin de gösterdiği üzre, bu stratejinin, halkı ilişki kurmak yerine uzak durulması gereken bir güç olarak gören, demokratik ilkeleri kenara atan bir tarza kolaylıkla dönüşmesi muhtemel.
Aksine Trump’ın herkesi rahatsız eden zaferi, sola teknokratik siyasete karşı çıkma ve devletle ekonomideki seçkinler arasındaki sıkı işbirliğini reddetme fırsatı sunuyor. Geri çekilip “militan demokrat” olacaklarına, ilericilerin dağıtıma dair politikaları öneren ve çoğunluğun ihtiyaçlarını ele alan canlı birliktelikler ve ittifaklar oluşturması gerekiyor.
Süreç dâhilinde bizim bu Weimar analojisini terk etmemiz şart. Tarihsel kıyas faydalı olsa da asıl hayırlı olan, karşı karşıya olduğumuz sorunların çözümü noktasında yeni bir yol açmak.
Daniel Bessner ve Udi Greenberg

Hiç yorum yok: