Yerli ve Milli Troçkizm

Bugün son suikast üzerinden devreye sokulan dil, CIA kaynaklı “terörle mücadele” metinlerindeki dili anımsatıyor. Devlet, bireyin mutlak huzurunun, dengesinin ve hatta varlığının ancak kendisi ile mümkün olduğuna herkesi inandırıyor. “İslamcı”yı şeytanlaştırıp taşlayanlar, bu yolun taşlarını döşüyorlar. Herkes bir biçimde güvenlik devletine dair akıldânelik etmeyi solculuk zannediyor. “Bu AKP olmasaydı, devletimiz ne güzeldi” demelerine çok az kaldı.
Rize’de heykel taşıma işlemine bile laf ediliyor. Seçim sürecinin “tatava yapma bas geç”çileri, birer birer, ama asla öbek öbek değil, Taksim üzerinden Yenikapı’ya bağlanıyorlar. “O heykeli kızıl bayraklarımızla biz koruyacağız” demelerine çok az kaldı.
Tatava yapmıyorlar, o çizgiye yakınlaşıyorlar. İnsan, birey kategorileri üzerinden, mutlak huzura dair laflar sıralıyorlar. Dolayısıyla bireysel psikolojiyi analiz ediyorlar. Her türden kutsala sahip olmanın canilikle sonuçlanacağını söylüyorlar. Böylelikle egemenlere “ben vahşi ve cani olmayacağım” diye yemin ediyorlar. Başlarının okşanmasına çok az kaldı.
Söz konusu yakınlaşma sonucu, muhtemelen Red dergisi, Yılmaz Özdil’in de yazılarını yazdığı aynı CHP kahvesinde çıkartılıyor. Özdil’in dilinin bu ülkede bir karşılığı olduğu düşünülüyor. Muarızını aşağılayan, kişilik olarak ezmeye çalışan, o kibirli dille Amerikalı yeni-ateistlerin dili pek bir benzeşiyor. Faşizm edebiyatı, teknokratik, elitist siyaset için gerekli zemin olarak yapılıyor. Eski halkçılar bile halka küfretme yarışı içerisine giriyorlar. Bugün "İslamcı"yı taşlayanlar, eskinin troçkist edebiyatını güncellemekten başka bir şey yapmıyorlar. 
Yerli ve milli troçkizmin ilk örneği olan bu Red dergisi, dağınık troçkizmi toparlamaya çalışırken, en pespaye gazeteciliği siyasi programı hâline getiriyor. Lapin gibi, medyada dönen tezvirata, yalan haberlere hemen atlıyorlar. Onlara derhal iman ediyorlar. Troçkizm, akademi ile gazete bürosu arasında salınan atası gibi, kalemini silâh yaptığını sananların sığınağı oluyor. O, kemalizmin güya anti-tezi olarak onun boşluklarını dolduruyor.
Troçkizm, yerli ve milli olma niyetinde ise tehlikeli bir momente girilmiş demektir. Onda yerli ve milli şerbetine daldırılmış enternasyonalizm, ancak Amerikan liberalizminin reklâm edilmesinden başka bir şey değildir. Bu reklâm metinleri, bireyleri her daim kendilerini aşan güçler karşısında güçsüz ve çaresiz kılma üzerine kuruludur. Zaten troçkizm, ancak ve sadece Amerika’da yerli ve milli olabilir. Tarihsel bir örnek olarak; birçok sol kesim ABD’de yetmişlerde Vietnam’la yapılan barışa destek verirken, bu barışa bir tek troçkistler karşı çıkmıştır. Onlar sayesinde diktatör, cani, zalim, yamyam, gaddar, insanlık düşmanı Stalin ve türevlerinden kurtulduğumuz asla unutulmamalıdır. Troçkizm yerli ve milli olmaya soyunmuşsa, sermaye ve tekeller yerli ve milli olmak istiyordur. Sultan Galiyev’i Stalin’i zerre anmadan, sırf Troçki için güzel bir cümle etti diye yazılar yazanların bu yerli ve milli olma gayreti, Suriye’de yoksul asker için ağıt yakmakla sonuçlanıyor. Böyle kitle sahibi olunulacak zannediliyor.
Dolayısıyla esasen Çipras’ın Şeyh Bedreddin’i anması, bir zamanlar AKP’lilerin Şeyh Said’i anmaları gibidir. Rüzgâr tersten estiğinde, Batı Trakya’yı Atina’ya bağlamak için o sözler de terk edilecektir. “Türkiye’nin Syriza’sı kim?” sorusuna bir vakitler “benim!” deyip zıplayanların o partinin ve ülkesinin başına gelenlere dair tek bir laf etmemeleri de ayrı bir tuhaflıktır. “Madem sensin, bugün emekçi Yunan halkının üzerine inen balyozun hesabını ver o zaman” denmelidir.
O açıdan Sungur Savran’ın İstanbul’dan değil, Atina’dan bakıp Çipras’a kızmasının, Şeyh Bedreddin’i politik reklâmına alet etmesinin bir anlamı bulunmamaktadır. Özünde Savran da “enternasyonalist komünist” lafını, Çipras’ın aşmak istediği ayrımları, gerilimleri örtbas etmek için kullanmaktadır. Savran, Bedreddin’i bu şekilde tanımlarken düştüğü anakronizmin farkında bile değildir, çünkü onun için Yunanistan üzerinden kendi varlığını yaldızlamak önemlidir. O varlık, ancak ayrımlardan, çelişkilerden kurtulmak isteyenlere seslenebilir. Çipras gibi “Türk ve Yunan” dediği Bedreddin, Sungur Savran’ın ta kendisidir!
Onun varlığı ise, sadece “komünizmin koşulları olgunlaştığında” isyan edecektir. O olgunluğun ne düzeyde olduğunu, Bu Tarz Benim yarışmasındaki jüriler gibi, tayin edecek olan da tabii ki fukara halk değil, Savran ve Temel Demirer türü “aydınlar”dır.
Bir sempozyumda bir genç, “Karmatîler gibi İslamî sosyalist dinamikler de var tarihte” deyince Demirer kızıp “yok öyle bir şey” diye bağırır. Savran da ODTÜ’de katıldığı bir sempozyumda THİF ve Şeyh Servet’ten, komünistlerin Müslüman kesimlerle yaptığı ittifaktan bahseden Emel Akal’ın sözlerine alay eden, küçümseyici ve şaşkın ifadelerle tepki geliştirmiştir. Bu, onun muhayyilesinin kabul edebileceği bir durum değildir. (Umarız Savran da Demirer gibi “İştirakî yalan söylüyor, öyle bir şey olmadı” yalanına başvurmaz!)
“Komünizmin koşullarının olgunlaştığı” o moment, Savran ve Demirer gibiler açısından asla gelmeyecek. Çünkü onlar, kendi varlıklarını aşan hiçbir şeye tahammül etmemenin “teorisi”ni yapıyorlar. Savran’daki anakronizmin sebebi de burada. O, Bedreddin zamanında bir Türk ve Yunan ulusu olduğunu zannediyor. 
İslam’ın ilk başkaldırısında olduğu gibi, süreç içerisinde mazlumların Tanrı’sına örgütlenen her hareket dinî bir bayrak alıyor eline. Savran açısından, “komünizmin koşullarının olgunlaştığını” da dinin ve milletin ortadan kalktığında anlamamız mümkün. Bu tip aydınlar açısından Bedreddin, malumatfuruşluk açısından önemli. Bir açıdan da Bedreddin’i bir kez daha mezara sokmak, “bunlar artık hükümsüz” demek için dillerine doluyorlar.
Nâzım, Bedreddin şiirini, mevcut politik düzlemde bir çentik atmak için kaleme alıyor. Oysa bugün "Bedreddin" pazarında mallarını satan tüccarlar, her türden çentiğe karşı, aleni düşman. Çünkü onlar “komünizmin bedenlenmiş hâli.” O yüzden “iyi ki komünist, sosyalist olmuşum” diyorlar. Her tür ayrımdan, ayrımların politikleşme ihtimalinden, karşıtlıktan azade olmayı pazarlayabileceklerini düşünüyorlar.
Nâzım, bugünde bir köylünün dilinden anlatıyor Bedreddin’i. “Köylü” sözcüğünü duyunca midesi kalkan troçkistler, bugün Bedreddin’i anıyorsa, huylanmak gerekiyor. Nâzım aşkın bir tarihe atıfta bulunuyor, bu troçkistler, tarihi kendisinde sonlandıran ABD’li ideologlara benziyorlar. Zaten o ideologların da “eski troçkist” olduğunu görmek gerekiyor. Tarihi kendi varlıklarında sonlandırınca, komünizmin olgunlaştığı momenti de tabii ki onlar tayin ediyor. Dolayısıyla onların ağzında Bedreddin, bugünde kurulan pazarda dile gelen basit bir reklâm sloganından ibaret. Bedreddin’se, bu toprakların gerilimlerine, emeğine, imanına, kavgasına örgütlenmeyi emrediyor. Küçük burjuva tekkelerin şeyhlerinin Şeyh’i idrak etmeleri mümkün görünmüyor.
Yapraksız bir dalda sallanan şeyhimizin çırılçıplak eti bu toprakların ruhuyla yaşıyor. Ölçüsünü, ölçeğini egemenlere bağlı küçük burjuvalardan alanların o zindeliği idrak etmeleri mümkün olmuyor. Onlar, kendileri gibi olanlara küfretmekle vakit öldürüyorlar. Bedreddin, sahip değil, ait olduğu kavgaya davet ediyor.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: