06 Ekim 2026

,

7 Ekim 1973’ten 7 Ekim 2023’e 50 Yıllık İnkâr


İsrail’i nasıl yeneceğiz? Bu yürütülen psikolojik ve bilişsel operasyonları, çok sayıda hükümet ve hükümet dışı araştırma ve stratejik kurumu yanında, uzmanlaşmış askeri birimler (Hasbara, Lahav 450, 9900, 8200, BDS Meir Amit İstihbaratı) ve derin devlet aygıtının diğer kurum ve birimleri destekliyor. Cem-i cümlesi “yedinci boyut” denilen şeye katkıda bulunuyor.

Bu kurumlar ve birimler, sadece direniş savaşçıları ile silahları arasındaki değil, aynı zamanda zihinleri ile devrim arasındaki bağlantıyı da koparmakla ilgileniyor. Rakamlardan ve gerçeklerden yoksun bu arenadaki sloganlar, kutlama amaçlı silah sesleri gibi olduğundan, bu makalede sunulan olaylar ve analizler, gerçeklikten daha az önemli ya da ona uzak değiller. Anlatılanlar, yenilmiş ruhları, günün her saati maruz kaldıkları yanılsamalardan kurtarmayı amaçlıyor.

5 Ekim 1973 Cuma günü sabah saat 8:00’di. Sonbahara yakışır bir hava vardı. Kudüs’te sıcaklık 18 dereceydi. Yom Kippur sabahıydı ve sokaklar neredeyse bomboştu. Başbakan Golda Meir’in ofisinin altındaki sarı odanın kasvetli atmosferinin aksine, açık hava sayesinde görüş mesafesi mükemmeldi. Meir, o gece uyumadığı için toplantıya ilk gelen kişiydi. Savunma Bakanı Moşe Dayan, iki dakika sonra geldi. Genelkurmay Başkanı David Elazar ile Askeri İstihbarat (AMAN) Başkanı Eli Zeira arasında bir tartışmaya tanık olduktan sonra ikisi de toplantıya girdi. Ardından dışişleri ve maliye bakanları geldi. Sadece İsrail Galili’nin herhangi bir görevi yoktu.

Elazar o güne dair şunları anlatıyor:

“Toplantıya savaşın eşiğinde olduğumuzu bilerek gittim. Sina ve Golan Tepeleri’nden gelen saha raporları son derece netti: Olanlar bir manevra değil, savaşa hazırlıktı. Orucumun on dördüncü saatinde odaya girdim. Dayan solgundu, Golda ise gergin. Oruç, tartışmayı daha da hararetli hale getirdi.”

Meir oturumu şu sözlerle açtı: “İçimde bir huzursuzluk var. Mısır ve Suriye cephelerindeki asker yığılmalarıyla ilgili raporlar endişe verici.” Zeira’ya dönerek, lafı gevelemeden şunu sordu: “Eli, durum hakkındaki son değerlendirmen nedir?”

Eli, herhangi bir belgeye bakmadan, kâğıtlarını düzenledi ve şöyle cevap verdi:

“Hanımefendi, sayın bakanlar, fazla kendinden emin görünmek istemiyorum, ancak elimizdeki tüm bilgiler, savaş olasılığının son derece düşük olduğunu gösteriyor.” Ardından düşmanın asker yığılmaları hakkında kısa bir açıklama yaptı ve son değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı: “Öngörülebilir gelecekte herhangi bir saldırı niyeti görmüyorum.”

Savunma bakanı, istihbarat değerlendirmesini hızla kavradı, pozisyonunun gerektirdiği ihtiyatı da göz önünde bulundurarak, ulusal bayramı aksatmamak veya hazineyi zorlamamak için basit önleyici tedbirler önerdi.

Genelkurmay Başkanı ise hızla manevra yapmaya çalışarak şunları söyledi:

“İstihbarat değerlendirmesine saygı duyuyorum, ancak ben size göre daha az iyimserim. Seferberliğin ölçeği eşi benzeri görülmemiş. Olasılık düşük olsa bile, yanlış hesaplamanın sonuçları felâket olur. Özellikle riskin en yüksek olduğu kuzey cephesi için 40.000 ila 50.000 yedek askerin önleyici hamle için seferber edilmesine dönük talebimi yineliyorum. En kötü senaryoya hazırlıklı olmalıyız.”

Zeira, patronunun sözünü keserek, sandalyesinde doğruldu: “Didi (Eleazar’ın lakabı), abartıyorsun. Seferberlik gereksiz. Ekonomiyi felç edecek ve halk arasında yersiz bir panik yaratacak. Elimdeki bilgiler bu iddiayı haklı çıkarmıyor.”

Dışişleri ve maliye bakanları, istihbarat subayının değerlendirmesine destek verdiler. Bu durum, dışişleri bakanını sayısız telefon görüşmesinden kurtarırken, maliye bakanı, seferberlik için her gün harcanacak milyonlarca şekeli düşünüyordu.

Sınırın her iki tarafındaki büyük askeri hareketlilik yaşanmasına rağmen, bu gelişme, toplantının doksan dakikayı aşmasına neden olacak ağırlıkta değildi. Toplantıda bulunanlar, güvenliğe dair yanlış bir his ve fikirle salondan ayrıldılar. Asıl karar, daha sonra, İsrail’in yenilgilerinin belgeleri haline gelecek olan dört kararın Golda Meir tarafından imzalanması üzerine alındı:

1. Genelkurmay Başkanı’nın yedek kuvvetlerin büyük ölçekli seferberliği talebinin reddedilmesi.

2. Suriye cephesinde zırhlı birliklerin sembolik olarak takviye edilmesinin onaylanması (sadece bir tugay).

3. Hava Kuvvetleri'nin alarm seviyesinin “Gimel”e (dört seviyenin üçüncüsü) yükseltilmesinin onaylanması.

4. Askeri İstihbarat başkanının gelişmeleri izlemesi ve her türden değişikliği derhal başbakana bildirmesi görevinin verilmesi.

Ölümünden sonra dul eşi tarafından derlenip “Savaş Zamanında Genelkurmay Başkanı başlığıyla yayımlanan hatıratında David Elazar, 5 Ekim toplantısına “Kilitli Oda: Her Şeyi Kaybettiğimiz Gün” başlıklı bir bölüm ayırmış. 136. sayfada şöyle diyor:

“Eli Zeira, sanki akademik bir ders veriyormuş gibi konuştu. ‘Benim teorim şu ki, savaş olmayacak’ dedi. Ben de ‘Eli, teoriler sahada test edilir, operasyon odalarında değil’ cevabını verdim. Ama o, ‘kavramcılığa’ sanki dini bir öğretiymiş gibi sıkıca bağlı kalmaya devam etti.”

Kavramsal ve dini yönleri bir kenara bırakalım, çünkü savaşın başarısızlıklarını araştırmak üzere kurulan ve daha sonra kendi adıyla anılan Yargıç Şimon Agranat’ın vardığı sonuçların kalitesini incelemek için bunlara daha sonra geri döneceğiz. Ancak konuya farklı bir açıdan bakalım.

Carl von Clausewitz, Savaş Üzerine adlı kitabında, “sezgi” olarak adlandırdığı şeye vurgu yapar: bir komutanın, savaş alanında neler olup bittiğini hızla kavramasını ve kuvvetleri hareket ettirmek veya farklı bir manevra yapmak için uygun anı ve yeri belirlemesini sağlayan eşsiz mekânsal ve zamansal algıdır bu. Bu anlık algı, yalnızca geçici bir sezgi değildir. Deneyim, rasyonel değerlendirme ve bağlamsal farkındalığın hızlı bir birleşimidir, değişkenler üst üste bindiğinde ve savaş alanında olaylar hızlandığında, karar vermede çok önemli bir faktördür.

Ertesi güne kadar yaşananların bazı gerçeklerini gözden geçirirsek, ayrıntılar gereksiz gibi görünebilir, ancak bunlar, vicdanlarını her türlü işgal ve mülksüzleştirme karşısında korumak isteyen herkesin bugün olan biteni anlaması için gerekli olan, giriş niteliğindeki bilgilerdir.

Olay şöyle gelişti: Toplantıdan 45 dakika sonra, Kuzey Komutanlığı komutanı Tümgeneral Rafael Eitan, 89/73 numaralı Görev Emrini imzaladı. Bu emirde şu ifade yer alıyordu:

188. Zırhlı Tugay, düşmanı kışkırtmayacak şekilde ve orta düzeyde bir teyakkuz halinde, Şmaryahu üssünden derhal Golan Tepeleri’ne hareket ederek, 988 numaralı yol üzerinden “Şavit” yedek taburunun bulunduğu bölgeye konuşlanacak.

Pratikte, zırhlı tugayın tamamının zamanında gelmemesi bir yana, bu, cephedeki zırhlı araç sayısını 96’ya çıkaran geçici bir önlemdi, oysa cephede toplam zırhlı gücü yüzlerce tanktan oluşan beş ordu tümeni konuşlandırılmıştı.

Aynı zamanda, Kudüs toplantısından 45 dakika sonra, Mossad şefi Zvi Zamir, Londra’daki Dorchester Oteli’nden ayrılarak, Big Ben saatiyle 12:30’da, 45 Kensington Caddesi’ndeki güvenli bir dairede 216 numaralı kaynakla buluşmaya gitti. Kaynak, Eşref Mervan’dan başkası değildi ve kesin bilgilere sahipti.

Londra’daki Mossad istasyonu, hızla şu telsiz iletişim belgesini gönderdi: Mossad/Cable/73/216/Urgent 13:15 Londra saati - 15:15 Kudüs saati. Metni şöyle:

“Alıcı: Başbakanlık Ofisi, Savunma Bakanlığı, Ordu Komutanlığı

Gönderen: Zvi Zamir, Londra

Kaynak 216 doğruluyor: Saldırı yarın, 6 Ekim’de, Kahire saatiyle 14:00’te her iki cephede de başlayacak.

Doğruluk payı: Yüksek.

Tavsiye: Derhal seferberlik.”

Zamir, El Al’ın Londra-Tel Aviv sefer sayılı LY 316 uçağına yer ayırttı. Londra saatiyle 18:30’da planlanan kalkıştan önce, Golda Meir ile yedi dakikalık ve Moşe Dayan ile dört dakikalık görüşmeler de dâhil olmak üzere, bir dizi telefon görüşmesi yaptı. Ancak uçak Kudüs saatiyle 23:50’de inmeden önce tüm çabaları boşuna gibi görünüyordu.

Saatler önce Dayan, Zamir’in uyarısını görüşmek üzere Golda’yı aramıştı. Golda, Zamir’in ne düşündüğünü sordu, Dayan, Zamir’in hâlâ fikrinin arkasında olduğunu, bunun bir aldatmaca olduğunu söyledi. Golda, “Riski alamayız. Lider kadroyu yeniden toplayın” dedi.

Acil durum protokolüne (Ulusal Güvenlik Belgesi 1968) göre, herhangi bir savaş alarmı şunları gerektirir: 60 dakika içinde iç kabinenin toplanması, ardından yedek kuvvetlerin derhal kısmi seferber edilmesi ve alarm seviyesinin kırmızıya yükseltilmesi.

Ancak, böyle bir şey olmadı. Başbakanın arşivlerindeki o güne ait son kayıtlar şunlardı:

15:30 - 15:45: Dayan ile görüşme;

16:00 - 17:30: kayıtlı toplantı yok;

18:00: Golda Meir evine gitmek üzere ofisten ayrıldı.

Sekreter Louisa Kadiş şu şekilde ifade verdi: “Ona, ‘Golda, bakanları bir toplantıya çağıralım mı?’ diye sordum. Bana yorgun gözlerle baktı ve ‘Hayır, bugün onları yeterince yorduk. Hafta sonu onları rahatsız etmeyeceğiz’ dedi.”

Dayan, günlüğünün 457. sayfasında şunları yazdı: “Golda’nın aramasından sonra, liderliği bir araya getirmedim. Çok yorgundum, Zeira’nın haklı olduğuna ikna olmuştum. Bu, benim ölümcül hatamdı.”

Olaylar nasıl gelişirse gelişsin, her zaman ortaya çıkan şey “kavramsal düşünceler”dir; ya da Agranat Komisyonu’nun, zihinsel kalıplar ve kolektif bilinç kavramını aşmak için, dünya çapındaki askeri akademilerde ve karar alma çevrelerinde temel bir istihbarat kavramı olarak tanıtılmasına fiilen yardımcı olduğu “kavramsalcılık”tır. Belki daha sonra bunun kendi içinde bir inkâr terimi, seçilmiş halkın absürt yalanının yerine geçen bir şey olduğu bize açıklığa kavuşacaktır.

O zamanki durumun gerçekliğine dönersek, daha fazla yanılsama ve inkârla karşılaşırız. Golda Meir ofisinden ayrıldığında, Yom Kippur orucunun bozulma vakti gelmişti. 6 Ekim Cumartesi sabahı cephelerde dualar edildi, ardından haberler gelmeye başladı, bu da İsrail liderliğini başka bir toplantı düzenlemek zorunda bıraktı.

İç kabinenin 71./73. toplantısı Kudüs’teki Başbakanlık Ofisi’nde yapıldı. Devlet Arşivleri’nde saklanan toplantı tutanakları, Başbakan Golda Meir’in oturumu “Londra’dan gelen uyarı” hakkında soru sorarak açtığını gösteriyor.

Katılımcılar, birbirlerine baktılar. Dayan, tereddütlü bir şekilde, Mısır ve Suriye’nin büyük güçlerin desteği olmadan tam ölçekli bir savaşa girişme cesaretine sahip olmadığını, eylemlerinin daha çok psikolojik savaşa benzediğini belirtti. Operasyon odasında uzun bir gecenin ardından yorgun görünen David Elazar, tüm göstergelerin savaşa işaret ettiğini, herhangi bir yanlış hesaplamanın pahalıya mal olacağına ilişkin fikrini tekrar dile getirdi. Ancak ortama inkârcı yaklaşım hâkim oldu, istihbarat değerlendirmeleri yaklaşan bir savaşa dair çok az işaret vermeye devam etti. Katılımcılar, büyük ölçekli bir seferberlik fikrini erteleyerek, Hava Kuvvetleri ve bazı topçu birliklerinin alarm seviyesinde kısmi bir artışla yetindiler.

Dayan, daha sonra hatıratında da dile getirdiği biçimiyle, o saatlerin kafa karıştırıcı olduğunu, Mısır’ın hareketlerini “bir güç gösterisinden başka bir şey değil” tespiti üzerinden görmeye devam ettiği için durumun ciddiyetinden ancak öğleden sonra 1:30'da emin oldu.

Elazar ise Agranat Komisyonu’nda (12. Oturum) yaptığı açıklamada, sahadaki bilgi eksikliğinin değil, bilgiye olan inanç eksikliğinin olduğunu belirtti. Şöyle dedi: “Tüm göstergeler açıktı, ancak biz sahadaki gerçekliğe değil, kendimize inanmayı seçtik. Mısır topçusu bombardımana başladığında şaşırmadım. Sadece önceden harekete geçmemiş olmamıza şaşırdım.”

RA/73/10/6 numaralı odada kaydedildiği üzere, saat 10:00'da Golan Tepeleri’nden Suriye zırhlı birliklerinin cephe hatlarına doğru yoğun hareket ettiği yönünde raporlar gelmeye başladı.

İki saat sonra, yaklaşık 12:20’de, kanaldaki keşif birlikleri geçiş için açık hazırlıklar yapıldığını bildirdi: Batı Şeria’da hafif köprüler kuruluyor, İsrail’in iç kesimlerinden motor sesleri geliyordu. Gözlemler kaydedildi, ancak emir olarak yorumlanmadı. Saat 13:55’te, güney cephesindeki İsrail ileri mevzilerine ilk topçu bombardımanı başladı. Aynı kayıtta, Genelkurmay Başkanı’nın İbranice olarak “Başlıyorlar” dediği duyuluyor.

Saat tam 2:05’te, kanal, boylu boyunca alevler içinde kaldı, yüzlerce Mısır teknesi ağır topçu ateşi ve hava desteği altında dalgalar halinde kanalı geçiyordu. Bu sahne, daha sonra “haconceptia” (altı günlük savaş) veya onları son ana kadar kör eden zihniyet olarak adlandırdıkları şeyin ilk gerçek çöküşünü işaret ediyordu.

Saatler öğleden sonra ikiyi göstermesiyle birlikte savaşın seyrini değişti, ayrıca, İsrail’in düşünce yapısındaki derin açmaz, savaş alanı yerine teoriye, sezgi yerine analize ve anlayış yerine güce inanmaktaki açmaz ortaya çıktı. Agranat Komisyonu, sonrasında bu süreci şu şekilde değerlendirdi: “Düşman, eylemleriyle bizi şaşırtmadı, bilâkis, gerçeği inkâr etme konusunda ısrar ederek biz kendi kendimizi şaşırttık.”

O savaşta yaşanan olayları (günlerce değil) birkaç saat tefekkür etmek, felâketlerden ve aksiliklerden arınmış bir gelecek inşa etmek isteyen herkes için yeterli olsa da, Yom Kippur Savaşı’nın başarısızlıklarını araştıran Agranat Komisyonu’nun yaptığı onlarca öneriden sadece birine odaklanmakta fayda var. Bu öneri, beş cilt halinde yayınlanan ve yaklaşık 1.500 sayfadan oluşan nihai raporun ikinci cildinin yirmi ikinci paragrafında yer alıyor.

Komisyon, düşmanın niyetleri için günlük bir değerlendirme mekanizması kurulmasını, sonuçların düzenli olarak en üst düzey siyasi ve askeri liderliğe sunulmasını önerdi. Bu öneri, daha sonra Genelkurmay içinde “öğleden sonra oturumu” olarak bilinen, o ünlü sorunun sorulduğu uygulamaya yol açtı: “Devlet, yarın bir saldırı tehdidiyle karşı karşıya mı?”

* * *

Gelin, elli yıl öncesinden 6 Ekim 2023 gününe dönelim ve Tel Aviv’deki Kirya bölgesinde bulunan Genelkurmay Başkanlığı karargâhına girelim. İlk anlayış, savaşı görmezden gelenlerin zihninden doğmuşsa, ikincisi de yarım yüzyıl sonra algoritmik bir kılıkta geri döndü. İnsan sezgisiyle değil, yapay zekâyla aydınlatılmış bir salonda, öğlen oturumu aynı kibirle ve Gazze’den gelen bilgileri entegre eden merkezi platforma güvenerek, çok sayıda göstergeye rağmen oybirliğiyle şu cevabı verdi: Önümüzdeki yirmi dört saat içinde büyük ölçekli bir çatışma olasılığıyla karşı karşıya değiliz, değil mi?

Ancak, İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) Ocak 2024’te yayınladığı bir analize göre, saldırıdan önceki 24 saatlik süre içinde en az yedi uyarı işareti alınmıştı. Bunlar arasında şunlar yer alıyordu:

1. Gazze içindeki şifreli kablosuz iletişimde yoğun faaliyet.

2. Gazze’nin kuzey sınırına yakın sivil bölgelerin tahliyesi.

3. Tünellerin içinde komando güçlerinin olağandışı hareketleri.

4. Elektronik gözetim ağları aracılığıyla tespit edilen Hamas’ın iç uyarı mesajları.

5. Güneyden İsrail askeri polisine verilen açıklanamayan acil durum talimatları.

6. “Algoritmik güvenilirlik” eksikliği nedeniyle güvenilmeyen saha kaynaklarından gelen sınırlı insan istihbarat sinyalleri.

7. Önceden kaydedilmiş eğitim tatbikatları ile sahadaki gerçek faaliyetler arasında zaman örtüşmeleri; bunlar, otomatik olarak niyet göstergesi yerine veri eşleşmesi olarak yorumlandı.

Daha sonra bu göstergeler, “okunamayan uyarılar” olarak tanımlandı, yani sistem tarafından görülebiliyorlardı ancak kamuoyu tarafından göz ardı ediliyorlardı.

6 Ekim 1973’te, kanaldaki gözetleme ekipmanı, doğu kıyısına doğru hareket eden küçük tekneleri tespit etti. Nöbetçi subay telsizle, “Görünüşe göre karşıya geçiyorlar!” diye bildirdi. Merkezden, “Tekrar kontrol edin... belki bir tatbikattır” cevabı geldi.

Dakikalar sonra Mısır tankları kıyıya ulaşmıştı.

Elli yıl sonra, 7 Ekim 2023’te, bir sınır gözlemcisi, gözetleme kulesinden bağırdı: “Duvarda patlama... duman var!” Görevli memur, neredeyse aynı sözlerle cevap verdi: “Lensi kontrol edin... şok bombası olabilir, acele etmeyin.”

Sinyal kesilmeden önce duyduğu son cümle buydu.

Olanı biteni gözlemleyenler, yarım asırlık teknolojiye rağmen çığlık atıyor, ancak gene aynı yanlışı yapıyorlar: gerçeği inkâr. Algoritmalar, görmeyi reddedenlerin özünü değiştiremez.

İlk anlattığımız hikâye, savaşa dair belgelerle ilgili bir inceleme ya da “anlayışlar kümesi”ne dair tartışmaların bir tekrarı değil, “anlayıştaki yanılgılar” söylemi ardına gizlenmiş bir istihbarat hatasından daha derin bir şeyi ortaya çıkarmaya yönelik bir girişti. Uzun zamandır dünyanın en gelişmişi olarak sunulan İsrail askeriyesi, yalnızca sahadaki hatalar ve katı zihniyet değil, kendini kutsal bir kader, ötekini de varoluşun reddi olarak gören ideolojik doktrin yüzünden yenildi.

7 Ekim’de tanık olunan şey, sadece bir güvenlik mekanizmasındaki çöküş değil, kendini görmekten kaçınmak için mücadele etmeye devam eden İsrail bilincinin gömülü katmanlarındaki patlamaydı.

Saldırının ilk anlarından itibaren İsrail, yaşananları er ya da geç sona erecek kronik bir işgale karşı direniş eylemi olarak değil, Eski Ahit’te geçen eski bir efsanenin tekrarı olarak ele aldı: Çölden dönen Amalek.

Binyamin Netenyahu ve bakanları konuşmalarında “hafızayı silmek”, “ışığın çocuklarının karanlığın çocuklarına karşı savaşı” ve "İsrail peygamberlerinin vakti” gibi ifadelere sarıldılar ta ki ordu, Tesniye veya Samuel’den bir ayetin birebir çevirisi haline gelene kadar: “Gidin, Amaleklilere saldırın, onlara ait her şeyi tamamen yok edin... Erkekleri, kadınları, çocukları ve bebekleri öldürün.”

Bu cümle, Eski Ahit kaynaklı bir dil sürçmesi değil, savaşın artık bir “örgüt”e değil, bir fikre, bir hatıraya, silinmesi gereken bir varoluşa karşı olduğunu açıkça ilan eden bir beyandı. Yoav Gallant, boşuna “Onların hatırasını sileceğiz. Onlardan hiçbir şey kalmayacak” demiyor. Netanyahu, "Bu, İsrail peygamberlerinin vaktidir... Amalek’in hatırasını silmenin vakti geldi” diyor. Itamar Ben-Gvir, amacı özlü bir şekilde özetliyor: “Ruhlarını kırmalıyız, umutlarını kırmalıyız.”

Bu söylemde, “kavramsallaştırma”, artık zekâdaki bir hata değil, inkârcı teolojiye dönüşmüş, cinayeti kutsallaştırmış, savaş alanı ile kutsal metin arasındaki çizgileri bulanıklaştırmıştır.

Savaş alanında, Hamas hareketinin askeri kanadı olan İzzeddin Kassam Tugayları’ndan birkaç yüz kuşatılmış savaşçı belirdi. Direniş haklarını kutsal bir şekilde savunuyorlardı, ancak en zayıf Arap ordularının sahip olduğu silahlarla donanmışlardı. Saatler içinde, İsrail’in bir askeri tümenini tamamen yok etmeyi, orduyu teşkil eden üç askeri bölgeden birinin temellerini sarsmayı başardılar. Kutsal şehirlerine ve Peygamberlerinin Miraç Günü’nün gerçekleştiği yere çok yakındılar.

Karşı çıkanlar hemen, “Evet, bu da oldu. İlk anlarda hepimiz çok sevinmiştik” diyeceklerdir. Ama objektif olalım, bedeli, sonucu ve bölgede olup bitenleri konuşalım. Tüm bu sorulara Clausewitz’in kendi sözlerine dönerek cevap verebiliriz: “Savaşların sonuçları savaşın sonu değil, ilk bölümleridir. Yenilgi, zafer gibi görünebilir ve zafer, aceleci davrananlar için bir tuzak gibi görünebilir.”

7 Ekim 2023’ten sonra düşman teşekkülün ortaya koydukları, İsrail’in o gün karşı karşıya kaldığı tehdidin sadece Hamas’tan değil, aynı zamanda hem düşmanlarının hem de müttefiklerinin zihninde İsrail’in yenilmez bir devlet olduğuna dair imajın tuzla buz olmasından da kaynaklandığını gösteriyor. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün Ocak 2024’te yayınladığı bir raporda, “İsrail’deki tartışma, artık nasıl kazandığımız veya kaybettiğimizle ilgili değil, devletimizin vatandaşlarını koruma yeteneğine sahip olup olmadığıyla ilgili” sonucuna varılıyordu. Bu da güç meselesinden beka meselesine doğru bir değişim yaşandığının deliliydi.

“Bilinç ve Caydırıcılık Savaşı: 7 Ekim Sonrası İsrail” başlığı altında, Begin-Sadat Stratejik Çalışmalar Merkezi Şubat 2024’te şunları yazdı: “Gazze’deki savaş, artık tüneller veya kulelerle sınırlı değil, algı alanıyla sınırlı. Bilinç savaşında ilk raundu kaybettik.”

Askeri İstihbarat Müdürlüğü'nün (AMAN) Mart 2024 tarihli “Anlayışların İncelenmesi” raporunda, Elazar’ın elli yıl önce Agranat Komisyonu huzurunda kullandığı ifadenin neredeyse aynısına yer verilmişti: “İstihbarat toplamakta değil, ona inanmakta başarısız olduk.”

Ancak daha da önemlisi, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün “Varoluşsal Yara” adlı çalışması şunu söylüyor: “Savaş, askeri açıdan sona erse bile, algı savaşı başlamıştır, bu savaşın bir zaman sınırı yoktur.”

Yahya Sinvar ve Muhammed Deyf’in adamlarının 7 Ekim 2023’te yaptıkları delilik değildi, bilâkis, çatışmada mümkün olanı ve imkânsız olanı yeniden tanımlayan stratejik dönüm noktasına doğru adım atmışlardı.

O gün İsrail için en tehlikeli şey, güvenlik ihlali değil, bölgenin sesini yeniden duyuran ve dünyaya işgal fikrinin kader olmadığını, Filistinli savaşçı işgalcilerin duvarlarını yıktığında sadece yeni bir cephe açmakla kalmayıp, üstünlük yanılsaması ve korku tapıncı üzerine kurulu bir varlığın geleceği hakkında varoluşsal bir soru ortaya attığını hatırlatan sembolik ihlaldi.

Buradaki tek çılgınlık, geçici bir varlık içinde kalma “konsept”idir. İsrail’in bugün istediği şey, sadece güvenlik alanında derinliğe yeniden kavuşmak veya caydırıcı mekanizmayı yeniden inşa etmek değil, bunun da ötesinde, tüm izleri silme konusunda ateşli bir arzudur. Soykırımcı eylemleri dâhil, düşmanın bugün yaptığı her şeyde amaç, bölgenin kolektif bilincinden Aksa Tufanı’nın hatırasını silmek. Bu amacına ulaşmanın tek yolunun kan seli ve alev yağmuru olduğunu düşünüyor. Sanki bu gerçeği inkâr ettiği vakit yitirdiği üstünlüğe yeniden kavuşacakmış gibi. Bugün bilinç savaşı, bir ordu ile bir grup savaşçı değil, ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan bir anlatı ile kendi yansımasından kaçmaya çalışan bir başka anlatı arasında cereyan etmektedir.

Çünkü hafıza, savaşın son cephesidir, bu proje karşısında bir ulusun yapabileceği en büyük şey, 7 Ekim’i kolektif kayıtlarında şanlı bir gün olarak muhafaza etmektir. Bugün, maddi üstünlüğün çatışmanın doğasını değiştirmediğini, gerçeği kuşanmış iradenin bir efsaneyi, bir varlığı ve bir orduyu alt edebileceğini hatırlatır. En derin ders ise o günün tek bir anında iktidar hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıydı: Bu İsrail, bir örümcek ağından daha zayıftır!

Taha Hüseyin
7 Ekim 2025
Kaynak

05 Ekim 2026

, ,

Anti-Emperyalist Çizgide İran’ı Savunmak



Bu, Sümeyye Rüstempur’un 26 Mart 2026’da Frustration dergisinde yayınlanan “İran: Kampçılığa Son” başlıklı makalesine cevaben kaleme alınmıştır. Frustration dergisi başta bu cevabı, eleştirilen metnin tüm yayın kurulunun görüşlerini yansıtmadığını, kurulun tek bir görüşe bağlı kalmasının gerekli olmadığını söyleyerek reddetmişti. Bunu kabul eden yazarlar, gerekli düzeltmeleri yaparak makaleyi dergiye tekrar gönderdiler fakat o günden beri dergiden bir cevap alamadılar.

* **

 

Yazıda sergilenen duruşa artık epey aşinayız. “Kampçılığa” son vermeyi, ittifaklardan uzaklaşmayı, ani tepkileri reddetmeyi iddia eden bir duruş bu.[1] Tek başına ele alındığında, niyetin tartışılması güç. Kimse, kör sadakatleri savunmak veya anti-emperyalizmi şartlı bir refleks haline dönüştürmek istemez.

Ancak bu basitleştirmeyi reddetme iddiası, çoğu zaman ters teper. Kesin tavır almaktan kaçınarak, güç dinamiklerini yumuşatmış oluruz. Her şey eleştiriye açık hale gelir, böylelikle kıyaslamalara alan açılır. “Şiddet de tahakküm de her yerde” diyen anlayışta denge kurma çabası, analizin yerini alır.

Bu yaklaşım, yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda durumun çarpıtılmış bir yorumuna yol açıyor. ABD emperyalizminin özgünlüğünü ortadan kaldırıyor, çevre ülkelerdeki toplumlara dair Batı bakış açısını muhafaza ediyor, böylece güç ilişkileri analizini şiddet ve rejimlerin eşdeğerliğine doğru kaydırıyor.

ABD Emperyalizminin Özgün Doğası

Aslında şu noktadan başlamalıyız: ABD ve İran, dünyada aynı yeri işgal etmiyorlar. Bu ahlaki bir yargı meselesi değil, konumlandırma meselesidir. Bir yanda, yaptırımlar uygulayabilen, finansal akışları kontrol edebilen, tüm ekonomileri etkileyebilen ve dünyanın herhangi bir yerinde istediği gibi askeri müdahalede bulunabilen (hatta başka bir ülkenin devlet başkanını kaçırabilen) bir güç var. Diğer yanda ise, bu çerçeve içinde faaliyet göstermeye zorlanan, sürekli baskı altında olan ve kontrol edemediği güç dinamiklerine göre sınırlarını ayarlamak zorunda kalan bir devlet var.

Bu asimetri, sadece niceliksel değil, aynı zamanda niteliksel. En azından İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD emperyalizminin özel doğasının bir sonucu.[2] Kapitalist ülkeler (“merkez ülkeler”), Emperyalizmin en yüksek aşaması olan dönemde (emperyalizmin ilk dönemi, 1873-1945 arası) Güney’deki (“çevre ülkeler”deki) sömürgeler için savaşırken, 1945 sonrası ABD, eşitsiz de olsa, diğer emperyalist ülkeleri tek bir projeye, küreselleşme projesine entegre etmeyi bildi. Merkez ülkeler arasındaki yatay rekabetten dikey egemenliğe geçi yaptık. Merkez ülkeler (ABD, Avrupa ve Japonya) çokuluslu şirketler ve NATO gibi ortak bir savunma yoluyla çevre ülkelere karşı tek bir blok halinde birleşti. Çevre, merkezin taleplerine uyduğunda, transatlantik komprador burjuvazisi, işçilerin, kaynakların ve altyapının kontrolünü ele geçirir. İran’da olduğu gibi, çevre ülkeler reddettiğinde, en iyi ihtimalle “haydut devlet”, en kötü ihtimalle ise su, elektrik, toprak ve diğer kaynakların transatlantik burjuvazisine ait olduğu başarısız bir devlet haline gelir. 2003 sonrası Irak, bunun iyi bir örneğidir.

İran’ı Batı güçleriyle eşitleyen akıl yürütme, 1945 sonrası dünyanın dönüşümünü göz ardı eder, şematik bir yaklaşımla Lenin’in (1873-1945 dönemine denk düşen) emperyalizm tanımı alır İran’ı merkez ülke haline getirir, ancak bu konumlandırma çabasını destekleyecek hiçbir somut kanıt sunmaz.

Batı’ya Has Optik Yanılsama

Haydutların da bir geçmişi vardır.

ABD emperyalizminin kendine has doğası ve müttefikler arasında savaş ganimetlerinin (eşitsiz) paylaşımı göz önüne alındığında, devrimden sonra transatlantik sermayeye sınırlarını kapatan İran gibi bir devletin Batı güçlerinin hoşuna gitmemesi, kolayca anlaşılabilir bir durumdur

Frustration dergisinin[3] yayınladığı yazıda asıl dikkat çekici husus, her türden tarihsel derinliği silip atmış olmasıdır. Sanki İran, sadece dış politikanın nesnesi haline geldiğinde, yani devrimden günümüze kadar kendiyle tutarlı bir haydut devlet olduğunda arz-ı endam etmektedir. Bu haydutluk, onun “DNA”sında[4] mevcuttur. İran devletinin şiddeti herhangi bir siyasi mantıktan yoksundur: liderler, doğal bir “zalimliğin” güdümündedir, hepsi de barbardır.

İran’ı şeytanlaştırmak ve tarihsel bağlamından kopartmak suretiyle bu tutum, en nihayetinde Batı’nın bakış açısını yeniden üretir ve duruma dair her türden politik analize mani olur, hatta ona yasak getirir. Zihinleri savaşa, İran rejiminin sonuna hazırlar, savaş karşıtı her türden hareketi felç eder.

Oysa İran’daki durum mevcut dönemle başlamadı. Bu dönem, reform girişimleri, halk hareketlilikleri, egemenlik ve kaynak kontrolü üzerinde yaşanan kavgalarla dolu uzun bir tarihin parçası. Bu nokta önemsiz değil. Her şeye yönelik yorumu bir biçimde etkiliyor.

Sadece 1979 sonrasındaki döneme bakarsak, İran devriminin ve son derece gelişmiş özyönetim deneyiminin ancak yabancı sermayenin millileştirilmesi ve komprador burjuvazinin kovulması koşuluyla gerçekleşebileceğini görürüz. Burada, Rus veya Çin devrimlerinin aksine, İran devriminin bir iç savaşa yol açmadığının altını çizmek gerekiyor. Bu anti-emperyalist meşruiyet (ki bugün bile toplumsal yeniden dağıtımın yokluğunda işlev görüyor), devrimden sadece bir yıl sonra Irak Savaşı ve Batılı müttefiklerin müdahalesi ve liderlerine uygulanan tek taraflı yaptırımlarla birlikte güçlendi.

Bu olayların, bilhassa ellilerin başlarındaki petrol krizinde açıkça ortaya koyduğu şey, sadece bir devlet ile yabancı çıkarlar arasındaki ekonomik bir anlaşmazlık değil, egemenliğin doğası üzerine bir mücadeleydi. İran için bu, sadece kaynaklarına ilişkin resmi bir hak iddia etme değil, bu hakkı üretim, gelir ve ekonomi politikası üzerinde etkili bir karar alma kapasitesine dönüştürme meselesiydi. İşte tam bu noktada Amerikan ve İngiliz müdahalesi, belirleyici hale geliyor: tek seferlik bir tepki olarak değil, bu dönüşümü kontrol altına almayı amaçlayan sürekli bir çaba olarak. Şah üzerindeki baskı, müzakerelerin kontrolü, uzlaşma çözümlerinin geliştirilmesi ve iç siyasi alternatiflerin aranması: amaç, İran’la doğrudan çatışmaktan ziyade, etkili bir egemenliği imkânsız kılmaktı.

Başka bir deyişle, müdahale, görkemli bir olayla başlamaz. Olayı önceler, onu hazırlar ve onu nasıl anlayacağımızı bize öğretir.

İngiltere-İran Petrol Şirketi’nin (1951) millileştirilmesiyle başlayan olaylar dizisi, bunun özellikle açık bir örneğini sunmaktadır. Petrolün kontrolünü yasal olarak İran devletine devreden 1 Mayıs 1951 tarihli yasanın kabul edilmesinden sonra, mesele, hemen somutlaştı: petrolü çıkarma işlemi, rafineri, ihracat ve gelirler konusunda fiilen kim karar veriyordu? İngiliz ve Amerikan hükümetleri, daha sonra ortak bir konum geliştirdiler: “Millileştirme ilkesini kabul edin, ancak fiili kontrolün devredilmesini reddedin.”[5] Öne sürülen öneriler, İran’ı petrolün resmi sahibi konumunda tutarken, operasyonel yönetimi İngiltere-İran Petrol Şirketi veya bir Batı konsorsiyumuna devretmekten ibaretti. Başka bir deyişle, millileştirme bir ilke olarak kabul edildi, ancak fiili kapsamından arındırıldı: kelime korundu, ancak gücün gerçekliği değişmeden kaldı. Bu tür bir uzlaşma istisnai değil: egemenliği hukuk zemininde kabul ederken pratikte uygulanmasını engellemekten oluşan klasik bir emperyalist güç biçimi var karşımızda.

Analiz, rejimler arasındaki karşılaştırmaya indirgendiğinde bu tür bir mekanizma ortadan kayboluyor.

İç Savaş Çıkarmak

Emperyalizm, ahlaki bir kategori değildir. Değişimleri yapılandıran, bağımlılıkları düzenleyen ve eylem kapasitesini dağıtan bir dizi maddi ilişkidir. Elbette savaş yoluyla ifade edilir, ancak daha az görünür mekanizmalarla da kendini gösterir: yaptırımlar, mali kısıtlamalar ve üretim-dağıtım ağlarının kontrolü.

Bu araçlar tarafsız değildir. Tüm toplumları yeniden şekillendirirler. İç dengeleri değiştirirler, toplumsal ilişkilerin zeminini kaydırırlar ve kimi ihtimalleri zayıflatıken kimilerini güçlendirirler. Onları yalnızca “bağlam” olarak ele almak, somut etkilerini anlamamızı engelleyen bir unsurdur.

Devrim ve ABD sermayesinin çekilmesinin ardından, sekiz yıl süren bir savaş, ardından gelen bir dizi ekonomik yaptırım, İran toplumunu harap etti ve böldü. Döviz elde etmek ve temel malları ithal etmek için petrol gelirlerine büyük ölçüde bağımlı olan bir ekonomiye ek olarak, bu önlemler, başta komprador burjuvazinin özelleştirme dalgaları yoluyla İran ekonomisini transatlantik çokuluslu şirketlere yeniden açmasını sağladı. Ancak, reformların hızını artırmak ve İsrail ile daha yakın ilişkiler kurmak için ABD, doksanların ortalarında yaptırımları artırdı. İran ekonomisinin boğulması, halktaki hoşnutsuzluğun yaygınlaşıp artmasına ve içteki güç dengesinde bir kaymaya yol açtı: Mahmud Ahmedinejad’ın (2005) gerçekten halk tarafından seçilmesi, İslam Devrimi Muhafızları ve dini-devrimci vakıfların iktidarı ele geçirmesini ve ABD destekli elitleri devirmesini sağladı. Aynı şekilde, İran’ın nükleer programına sınırlamalar getirilmesine ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) denetimlerine izin verilmesine yol açan Obama yönetimiyle yapılan kısa müzakereler de ABD’ye kâfi gelmedi: Donald Trump, 2018’de Viyana anlaşmasından çekildi ve yaptırımları sıkılaştırdı. ABD için hiçbir şey asla yeterli değildi. Amerikan ve Avrupa sermayesinin ülkeye serbestçe yatırım yapabilmesi için sınırların tümüyle açılması şarttı.

Uluslararası ekonomik yaptırımlar altında ezilen İran, yaptırımlar yüzünden boğulan halkının hayatta kalmasını sağlamak için aşama aşama yüzünü Çin’e çevirdi.[6] Ve Çin ile ilişkilerin dengeli olduğunu varsaymak yanlış olurdu: Yeni İpek Yolu üzerinde yer alan İran, ithalatı (temel ihtiyaçlar) / ihracatı (petrol) ve altyapısının finansmanı için Çin’e büyük ölçüde bağımlı, güvenlik alanındaki bağımlılık düzeyi ise daha düşük.[7] Bu güçlü maddi bağımlılık koşulları altında, İran, “emperyalist” olarak nitelendirilmesi zor olan (mal ve sermaye ithal eden) yarı-çevre ülke olarak görünmektedir.

Her devletin nüfuzu aynı değil. Her devlet; uzaktan tecrit, yaptırım veya disiplin uygulama yeteneğine sahip değil. Bu beceri, baskın bir konumu tanımlar. Bunu görmezden gelmek veya arka plana atmak, sorunu sadece başka bir yere taşımaktır.

Kampçılık karşıtı duruşun sınırlılıklarını ortaya koyduğu yer tamda burası. Basit karşıtlıkları reddettiğini iddia eder, ancak gerçekte varolan hiyerarşileri ortadan kaldırır. “Halk” sözcüğünü diline kolayca dolar ama onu soyut bir biçimde, herhangi bir toplumsal yapıdan kopuk olarak ele alır. Bunu yapmak zorundadır: Halkın bir kısmı, yani yaptırımlardan en çok etkilenenler (köylüler, işçi sınıfı ve memurlar dâhil küçük burjuvazi) gerçekten de rejimi desteklemektedir ya da en azından devrilmesini istememektedir.[8] [8]

Sınıf temelli yaklaşım işe yaramadığı için, “halk” kategorisine yönelime tanıklık ediyoruz. Bu kategori, “halk”a yoksulluktan kurtulmanın bir yolunu vaat eden, ancak kendisi de yaptırımları destekleyerek bu boğulmaya katkıda bulunan komprador burjuvaziyi de içerecek şekilde genişletiliyor. Örneğin, Roja kolektifi[9], yazdığı makalelerde uluslararası burjuvazinin rejim karşıtı gösterilerdeki varlığından hiç bahsetmiyor.

Oysa hiçbir toplum homojen değil. Çıkarlar, çatışmalar, kurumlar ve siyasi miraslarla dolu. Bu karmaşıklığı göz ardı etmek suretiyle “kampçılık karşıtı” okuma, rejimin mevcut çerçeveleri aracılığıyla ifade edilen direnişi göz ardı ediyor.[10]. Aslında politik ihtimalleri iki ayrı pencereden, rejim yanlısı ve rejim karşıtı pencereden okuyan yaklaşımı yeniden üretiyor.

Dış müdahaleler tam olarak bu fay hatları boyunca gerçekleşiyor. Zira yaptırımlar, sadece yoksulluk yaratmakla kalmıyorlar, aynı zamanda iç savaşları da kışkırtıyorlar. İran’daki rejim karşıtı ve rejim yanlısı gösteriler bunu ortaya koyuyor. Oysa bu analizin kapsamı, Suriye, Irak ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde tüm bölgeye genişletilebilir. Misal, federal rejimlerin kurulması yoluyla mezhepsel kimliklerin somutlaştırılmasına dayalı olarak ülkeleri Balkanlaştırma girişimlerinin tümüne, Siyonist teşekkül, genelde ABD sermayesindeki iştah destek sunmaktadır.[11]

Bu bölgede 2003 savaşından sonra Irak federal anayasasının mimarı olan ve nüfus yer değiştirmelerine ve iç savaşa yol açan bir anayasanın mimarı olan Peter Galbraith’in şu anda Suriye anayasasından sorumlu olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle, “kampçılık karşıtları”nın böylesine ikili (hatta “kampçı”) bir okumayı, federal rejim ile diktatörlük (Suriye, Lübnan) veya rejim yanlısı ile rejim değişikliği (İran) esas alan anlayışı benimsemeleri ve herhangi bir toplumsal özgürleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan ulusal egemenlik sloganını reddetmeleri tuhaf.

Toplumsal karmaşıklığı ortadan kaldırmak, bunu dile getirmeden de olsa, merkezin bakış açısını yeniden üretmektir: bu bakış açısı, çevre ülkelerdeki durumları özerk bir tarihsel süreç olarak değil, yalnızca yönetilmesi gereken bir sorun olarak görür.

Petrol meselesi, bir kez daha, tehlikede olan şeyin ne olduğunu anlamamızı sağlıyor. Batılı güçleri asıl endişelendiren, salt ekonomik bir avantajın kaybı değildi. Bir emsal oluşturma riskiydi. Egemenliğin etkin bir şekilde ileri sürülmesinin yayılması ihtimali, İran olayının ötesinde etkiler yaratabilirdi.

Sorun, acil olmaktan ziyade stratejikti: belirli ihtimallerin akla gelmesini engellemek gerekiyordu.

Durum hâlâ böyle.

Belki de bu ikili düşüncenin en bariz örneği, “Ne Şah, ne de Molla” sloganıdır; bu slogan, övülmesi oldukça zor olan Batı tarzı bir demokrasinin kurulması umudunu pek de iyi gizleyememektedir. Birincisi, doğası ne olursa olsun herhangi bir siyasi rejimin ihraç edilemeyeceği açıktır. İkincisi, liberal demokrasilerimizin, otoriter bir dönüşe ek olarak, sınırlarının ötesinde kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm üzerine kurulduğu sıklıkla unutulmaktadır.

İran’da, demokrasi çağrılarının çok özel bir iktidar mücadelesinin parçası olduğuna hiç şüphe yok: seçim süreçlerine tabi olmayan Devrim Muhafızları’nın kaldırılması bu mücadele bağlamında dile getiriliyor.[12] ABD sermayesine açık, Batı tarzı bir demokrasiyi destekleyenler, İran’da başka bir kendi kendini yöneten demokrasinin gerçekleştiğini, ancak Batı demokrasileri tarafından bastırıldığını çabucak unutuyorlar.

ABD’nin Mesajı

Emperyalist bir düzen, yalnızca belirli durumlara cevap vermeyi amaçlamaz. Sınırları korumaya, ne yapılabileceğini çerçevelemeye, belirli gidişatları pratik olmaktan çıkarmaya çalışır. Yaptırımlar, baskı ve tecride dair önlemler, bu mantığın bir parçasıdır. Bunlar, yalnızca belirli bir hükümeti hedef almazlar, sağa sola gönderdiği mesajın kapsamı daha geniştir.

Bu mesaj öncelikle, özellikle 7 Ekim’den bu yana kendilerini ABD’den uzaklaştırma eğilimine girme ihtimali bulunan ABD müttefiklerine yöneliktir: Mesaj, İran’ın çökmesi durumunda İsrail ile bir çatışmadan korkan Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin yanı sıra, Filistin’i tanıma sözü veren, Barış Kurulu’na katılmayı reddeden, ABD’nin üslerini kullanmasına izin vermeyen ve Çin ile bağlarını koparmakta tereddüt eden Avrupa ülkelerinedir.

ABD, İran’ı bombalayarak, küreselleşmiş savaşın kontrolünün kimde olduğunu, hatta (elbette, savaşı kazanmayı başarabilirlerse) savaş sonrasının kârlı yeniden yapılanma sözleşmelerini kimin verdiğini onlara hatırlatıyor. Bir kez daha, ABD emperyalizmi, direnen ülkelerin sınırlarını kendi ve müttefiklerinin sermayesine açmayı hedefliyor.

Bu, cevap verdiğimiz “kampçılık karşıtı” duruşun gözden kaçırma eğiliminde olduğu husus. İşleri dengelemeye çalışırken odağı değiştiriyor. Devletlerin içsel özelliklerine yoğunlaşmak için yapıyı bir kenara bırakıyor.[13]

Oysa bir görüş, yalnızca eleştirileri bir araya getirerek oluşturulmaz.

“Herkes eleştirilebilir” lafının bir anlamı yok. Hatta bu laf, tartışmayı sonlandırıyor.

Asıl soru başka yerde: mevcut durumu hangi yapı şekillendiriyor?

İran’ı Savunun

Bugün rejimler arasındaki şey, soyut bir karşıtlık değil. Kurallarını küresel ölçekte dayatabilen, ardından bu egemenliği tarafsız, gerekli, hatta rasyonel olarak takdim edebilen bir düzen var karşımızda.

Kararlar bu merkezlerde alınıyor. Yaptırımlar tasarlanıyor, baskı uygulanıyor, manevra alanı daraltılıyor.

Asıl sorumluluk işte tam da burada.

Simetriler, söylemsel dengeler, önlemler, geriye kalan hiçbir şey, bu durumu değiştirmez. Sadece ondan uzak durmamızı sağlar.

Oysa bu alınan mesafe, bir bedel karşılığında geliyor. Aydınlatmaktan çok daha fazla şeyi gizliyor.

Tüm çelişkiler eşit değil. Hepsi aynı düzeyde değil. Bunu kabul etmemek, bugünün dünyasını gerçekten neyin yapılandırdığını anlamamak demek.

Her mücadele, kendi ülkesinin emperyalizmine karşı başlıyorsa, Fransa gibi bir devlette İran halkına verilecek etkili destek, Fransa’nın en önemli halkalarından biri olduğu Atlantikçi emperyalist zinciri zayıflatmakla başlar.

Marlène Rosato
Selim Nadi
28 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. “Ce que nous apprennent les révoltes iraniennes féministes pour les soulèvements à venir”, 17 Mart 2026, Terrestres.

2. Leo Panitch ve Sam Gindin, The Making of Global Capitalism. The Political Economy of American Empire, Londra, Verso, 2012; Benjamin Bürbaumer, Le Souverain et le marché. Théories contemporaines de l’impérialisme, Paris, Éditions Amsterdam, 2020.

3. Frustration.

4. Tırnak içindeki kelime, Médiapart’ın İran üzerine hazırladığı programdan alınmıştır: Youtube.

5. Ervand Abrahamian, Oil Crisis in Iran. From Nationalism to Coup d’Etat, Cambridge University press, Cambridge, 2021, s. 6-32.

6. Kayhan Valadbaygi, “L’Iran en révolte. Néolibéralisation, sanctions, répression”, Contretemps, 10 Şubat 2026.

7. Çin, İran’a silah tedarik etse bile, desteği bununla sınırlı kalıyor. Örneğin Çin, 11 Mart 2026’da Bahreyn’in İran’ın “bariz saldırılarını en sert şekilde kınamak” amacıyla sunduğu karar tasarısında (Rusya ile birlikte) çekimser oy kullanmış, bu da kararın kabul edilmesine yol açmıştır. İran’ın bağımlılığı konusunda bkz.: Benjamin Bürbaumer, “Le pivot asiatique des États-Unis passe-t-il par le Moyen-Orient?”, Révolution Permanente, 21 Mart 2026, RP.

8. Ervand Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.

9. Collectif Roja, “Retour sur le soulèvement en Iran. Entretien avec le collectif Roja”, Contretemps, 2 Mart 2026.

10. Fariba Adelkhah, “Que se passe-t-il en Iran ?”, AOC, 14 Ocak 2026.

11. Voir Quinn Slobodian, Crack-Up Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy, Allen Lane, 2023.

12. Ervand Abrahamian, “Iran Under Fire”, NLR, Sayı. 157, Ocak-Şubat 2026.

13. Freedom House veya Ekonomist İstihbarat Birimi gibi liberal düşünce kuruluşları tarafından hazırlanan ve sermayeye nereye yatırım yapması gerektiğini göstermeye yarayan demokrasi endekslerine bakılabilir.

168

Siyonistler, yapay zekâ destekli drone ve hava araçlarıyla Filistinlileri katlediyor. Nuseyrat Mülteci Kampı ve çevresinde gelişen olaylarda görgü tanıkları ve bölge hakkında tutulan raporlarda şu ifade ediliyor: Gece saatlerinde ağlayan bebek, yardım çığlığı atan kadın, ambulans, patlama ve ateş sesleri duyuluyor. Bu insani çığlık karşısında kamptan çıkan insanlar katlediliyor. Esasında bu sesler, dronlara takılan hoparlörlerle (quadcopter) veriliyor. 

Diğer bir psikolojik/ahlaksız harp tekniği ise yeraltı tünellerinde ya da çeşitli bölgelerde gizlenen insanlar, gece yarısı ailelerinin evlerine ulaştığında hava araçlarıyla askerî birime sinyal veriyor ve tamamen havaya uçuruluyor. Gerekçe ise “Filistinli savaşçıyı saklamak”. Bu yöntemin adı “Where is daddy?” yani “Babacık nerede?” İsmail Heniye’nin katledilmesinde de benzer teknoloji kullanılmış olabilir.

Medyaya yansıyan Lavender (kişilerden hedef listesi oluşturan), Habsora (The Gospel/İncil; bina, altyapı ve lojistik hedefleri otonom olarak belirleyen), Where Is Daddy (hedef kişileri takip edip evlerine girdiklerinde sinyal veren takip yazılımı) gibi yapay zekâ destekli teknolojileri İsrail askerî istihbarat birimleri üretiyor. Tüm bu yazılımlar belirli bir konsensüsle oluşturuluyor: İsrailli Elta System, Elbit Systems ve ABD'li Palantir Techonologies.

Askerî ve veri toplama teknolojisinde yapay zekânın işlevi günlük yaşamda çok rahat işliyor, bunun için bu emperyalist ve Siyonistler büyük çaba harcamıyorlar. Sosyal medya paylaşımlarından telefon dinleme ve konum belirlemeye kadar kapitalist şirketlerin her gün “trend” diye ücretsiz şekilde piyasaya sürdüğü uygulamalar, kişisel verilerin toplanmasını kolaylaştırıyor, hem de rıza üreterek.

Farklı renk lens taktığınızda, yaşlandığınızda veya bir saç modeli belirlediğinizde nasıl görüneceğinizi merak ettiğinizde yüz fotoğrafınızı yüklemeniz, yapay zekâ destekli yüz tanıma sistemlerinin bulutuna, yani büyük veri deposuna yerleşiyor. Her kişisel veri, sistemi besleyen ve kendisini geliştirmesini sağlayan maden işlevine sahip. Gittiğiniz yerden paylaştığınız konum, telefonda yaptığınız sohbetler, sosyal medyada bir paylaşım üzerinde ne kadar süre kaldığınız...

Günlük yaşam içinde sıradanlaştırılmış, “Hayatlarımızla ilgili paylaşımların ne önemi var?” sorusunun yöneltilmesi uygundur. Tıpkı boykot gibi bu uygulamalara yüz fotoğrafı yüklenmemesi bile ezilen-sömürülen halkların katledilmesine çomak sokar.

Boykot, işgalcinin ürününün satın alınmadığında ekonomisine; kişisel veri -özellikle görsel- paylaşılmaması, işgalcinin askerî teknolojisine darbe indirir. Bu yönüyle insan olmanın en önemli değeri vicdana göre hareket etmek bile katliamları engeller. Ayrıca verilerin çevrenizin düzenlenmesi konusunda bile nasıl size döneceği ve vereceği sosyal psikolojik zarar ayrı bir tartışma konusudur.

Eylem ve mitinglerde güneş gözlüğüyle ve arkadaşlarıyla çektirdiği fotoğrafı sosyal medya sayfasında paylaşan solcu, tartışmamızın şimdilik dışında kalsın. Yapay zekâ ve Z kuşağını en çok onlar olumladığı için sosyal medyaları bir tür özgürlük ve kendilerini gerçekleştirme alanları. Zaten sosyal medyayı ellerinde tutan emperyalist tekeller de bu solcuları parlatmaya ve makbul diye kitlelere göstermeye uygun algoritma üretip işletiyor.

Gaste Duvar gibi emperyalistlerin gözünden düşenler, algoritmadan da düşüyor. Benzer şekilde Youtube platformuna verilen uygulama reklâmlarında artık Ortadoğulu ve İranlı kadınların giyindiği biçimde çarşaflı kadınların görselleri çöpçatanlık için kullanılıyor. Görsellerdeki çarşafın tek hedefi var: Kadınla birlikte İran’ı açmak.

Bu tür uygulamaların reklâmları sadece 1-2 saniye bile kullanıcı tarafından görülse durumun normalleştirilmesi yönünde emperyalistlerce kirli bir kazanımdır.

Minab’da 168 kız çocuğu okulda katledildi, hava bombardımanıyla. Gerekçe ise on yıldan fazla bir süre önce buranın askerî ve istihbarat birimi olması fakat ilgili tarihte kapatılıp okula dönüştürüldüğü bilgisi, emperyalistlerin raporlarında mevcut.

İsrail’in yapay zekâ destekli katliam teknolojisinin gerekçesi de benzer: Takipteki kişi, evine ulaştığı anda “savaşçıya yardım etmek” gerekçesiyle bütün hane halkı/aile katlediliyor. Bu noktada solun durumuna dönersek, neredeyse yekpare biçimde Minab’da ölen kız çocuklarına sessiz kaldı. Bunun için ideolojik açıdan bırakalım komünist olmayı, ortalama bir demokrat bile sesini çıkarır ama ne sol ne de ortağı feministlerden ses çıktı.

Aynı sol, feministler, LGBT dernekleri, Ukrayna Savaşı başladığında kadınların ve LGBT’lerin Ukrayna'da savunmasız olduğunu açıklayıp yüce kaygılarını dile getirmişti. Sonra bir video servis edildi: Ukraynalı kadınlar, askerî mühimmat hazırlıyor. Günlerce bir medya çalışanı Ukraynalı kadının feryat videolarını sol paylaştı, sonra bu kadın “Çar Lenin’in torunları bize savaş açtı!” dedi.

Minab’daki kız çocuklarının suçu neydi? İranlı olmak. Hem İranlı hem başı kapalı olmak. Narin’de vicdanlı her insanın yüreği yandı. Minab’da 168 Narin katledildi. Sol da feminizm de sessiz.

Oysaki daha 2-3 yıl önce sopaların ucuna bağladıkları saç telleriyle basın açıklaması yapıp Mehsa Emini özelinde İranlı kadınların özgürlüğünü savunuyorlardı. Demek ki katledilen 168 kız çocuğunun saçının teli görünmediği için savunulmuyordu.

İtirazlar şu şekilde yükselir: “Siz molla rejimini mi savunuyorsunuz?” Emperyalizm karşısında cevabımız tereddütsüz “Evet!”.

İran’daki rejime İran halkları karar verir. Bireysel mağduriyet öyküleri üzerinden rejimi eleştirip, sonra da vicdanımızı kaybedip “Mollacı görünmeyelim” oltasına gelmektense yanıtımız “Evet!”. Şöyle düşünelim: Molla rejiminin idam ya da recm ettiği bir insanın öyküsünden yola çıkalım, “Evet, yanlıştır!” diyelim. Hiçbir sorun yok. 168 kız çocuğu üzerinden bütün bir İran halkının katledilmesi karşısında ne demeli, ne yapmalıyız? Çocuklar, rejimin günah keçisi midir?

Fokocu olma kaygısıyla Fukoculuğun peşinde koşan sol, reşit olma yaşının 15’e indirilmesi için imza veren Mişel Fuko şahsında Batı aydınlarının peşinde koşmaya devam etsin. Çocukların katliamına sessiz kalan her yapı, mikro-iktidar eleştirisi yapacağım derken muktedirlere ses etmesin.

Aile, kadın, çocuk ve genç, emperyalist Siyonizmin bir numaralı hedefi. Aile dağıtılırsa geriye kalan üçü bağsız, köksüz ve yurtsuz kalır. En küçük birim dağıtıldığında tüm kolektivizmin ve bütünlüğün taşıyıcı kolonu kesilecektir.

Sosyalist mücadele, bugünün şartı olarak aileyi korumak zorundadır. Filistin ve İran’da dağıtılmaya çalışan yapı, en temelde ailedir. Kimse mülteci olmadı, kimse sınır kapılarını dayanmadı, kimse sokakta rejimi protesto etmedi. Onurlu hiçbir halk, 168 kız evladının öldürülmesi karşısında katilinden taraf olmaz.

Sorun son derece açık: Epstein Adası demek, Minab’da 168 kız çocuğunu katletmek demek. Tüm dünyada kaybolan çocuklara dair tutulan raporlar var. Bu çocukların bulunacağı adres Epstein’lerin adalarıdır. Savaşlarda ölen çocukların katili ise emperyalizmdir.

Burada MESEM’e karşı çıkanlar, LGBT çocuk için KAOS GL’yi pedagoji uzmanı ilan edip dergilerinde yazmaları için sayfalar ayıranlar, onlara eşcinsel çocuk masalları sipariş edenler, politikanın tarihine değil; ezilen-sömürülenlerin tarihinde kara bir leke olarak kalacaktır. Tüm bu kire, emperyalizmin beden ve çocuk tüccarlığına, şeytana iman edenlere sessiz kalıp hiçbir şey gözlerinin önünde cereyan etmiyormuş gibi davranan, açıkça faşisttir. Kendini sol, demokrat ya da sosyalist diye tanıtmasın.

İranlı kadın çarşaftaysa sol için tehlikeli, İsrailli kadınlar ve kadın askerler başları açık olduğu için makbul. Günümüz dünyasında halkı bu şekilde aldatanlar, emperyalizmin fonla beslediği soludur. “Foncu Fatma” kimsenin fonculuğunu örtemez!

Tarih, her zamanki gibi yeniden iki tarafa ayrıldı: emperyalistler ve onların karşısında en “ilkel” mücadele biçim ve araçlarıyla direnenler. Tarafımız çok net, ara yol yok, tüm ara yollar, Epstein adalarına çıkar. Bugünün dünyasında ilkelerden taviz vermeden direnenler onurludur, başkası değil.

Sinan Akdeniz
5 Ekim 2026

04 Ekim 2026

,

Lise Öğrencileri Harekete Geçiyor


Bugünkü tüm bu eylemleri birleştiren ortak nokta, eğitimdeki kaynak yetersizliği ve personel eksikliğidir (ortalama sınıf mevcudu 2010’da 27 öğrenciden bugün 30’a çıktı; bu rakam, neredeyse 40 yıldır sabit kalmıştı, ayrıca, 2024-2025 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde ders saatlerinin yüzde 10’u karşılanmadı). Buna rağmen, 2026’da hükümet harcamaları 10 milyar avrodan fazla arttı, ancak Maliye Kanunu’nda (PLF) belirtildiği gibi, “Savunma harcamaları hariç, bakanlık ödenekleri nominal olarak genel anlamda azalmaktadır.” Başka bir deyişle: kamu hizmetleri ve gençlik programları için daha az para, ordu için daha fazla para. Bu nakaratı çok sık duymaya başladık.

Ancak, eğitime tahsis edilmiş kaynakların orduya yönlendirilmesinin iki boyutu mevcut. Bir yandan, okulların kaynakları kesiliyor, öğrenciler öğretmenlerden, öğretmenlerse iyi çalışma koşullarından mahrum bırakılıyor, ilgili herkes, yeterli sınıf binalarından, etkinlikler ve okul gezileri için gerekli fonlardan ve farklı sınıflarda okuyan öğrenciler arasındaki eşitsizlikleri azaltmak için kullanılacak sosyal yardımdan yoksun kalıyor. Cumhuriyetin okul sisteminin üzerine çektiği ideolojik sis perdesi dağılıyor. Fırsat eşitliğine dair sosyal-demokrat hayaller ve burjuva devriminden bu yana liberal ideolojinin dayandığı, liyakat temelli konsensüs, artık pek kimsenin hayalini süslemiyor. Zaten mevcut piyasa ekonomisi günümüzde buna artık izin vermiyor: Patronlar örgütü MEDEF’in (Fransa Teşebbüsler Konfederasyonu) düzenli olarak hatırlattığı gibi, bugün ülkenin artık aydınlara ve küçük burjuvaziye ihtiyacı yok, bunun yerine, endüstrideki egemenliğini güvence altına almasını sağlayacak işçilere ihtiyacı var. İşverenlerin büyük bir hevesle aldıkları son kararlar, üretim güçlerinde bir dönüşümü zorunlu kılıyor, devletin kararlarını bu model yönlendiriyor, zira devlet ne tarafsızdır, ne de kitlelerin hizmetindedir, hatta vatandaşların paylaştığı “değerler”in garantörü bile değildir. O, sadece burjuvazinin çıkarlarının uygulayıcısıdır. Bütün bunlar, insanla alay edercesine sergilenen bir açıklık ve şeffaflıkla gerçeğe dökülüyor.

Bugün kim okulun çocuklarımızı “meslek sahibi kılmaktan”tan ziyade onların gelişmesini sağlaması gerektiğini savunuyor? Toplumsal yükselme mekanizması bozuldu. Bu hafta, kendi özgürleşmelerinin tek anahtarı olduğu iddia edilen, kutsal okullarını, bilginin tapınaklarını işgal eden nesil, bir önceki nesilden daha düşük bir yaşam standardına sahip olacağını çok iyi biliyor.

Öte yandan, okulun, Prusyalılara ve Paris Komünü'ne karşı alınan yenilgiden sonra, Birinci Dünya Savaşı’ndan sadece otuz-kırk yıl evvel zorunlu hale gelmesinden bu yana değişmeden kalan temel görevlerinden birini yerine getirmesi gerekiyor. Bu, nüfusun üçte birinin günlük olarak Fransızca bile konuşmadığı, ancak ortaya çıkan tekelci şirketlerin dünyadaki paylarını güvence altına alıp böylece yeni pazar paylarını ele geçirmeleri gerektiği bir dönemdi. Bu görev, ulusu birleştirmek, yani toplumu kurumsallaştırmak, sınıflar arası işbirliğini savunmak ve toplumun tüm kesimlerinin burjuvazinin dünya görüşünü ve ideolojisini benimsemesini sağlamakla ilgiliydi.

28 Mart 1882 tarihinde sömürgeci Jules Ferry, öğretmenlere hitaben yazdığı mektubun başında şöyle diyordu:

“Size yüklenen çeşitli yükümlülükler arasında, şüphesiz ki en çok önem verdiğiniz, size en fazla ek iş yükü ve endişeye yol açan görev, öğrencilerinize ahlaki eğitim verme, onlara yurttaşlık bilinci aşılama görevidir.”

Günümüzde, gelecekteki öğretmenleri yetiştiren INSPE’nin (Öğretmen Yetiştirme Koleji’nin) eğitim programlarında ve CAPES (lise öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) ile CRPE’deki (ilkokul öğretmeni olmak için girilmesi gereken sınav) aralıksız reformlar arasında, “Cumhuriyet değerleri”ne ilişkin derslere giderek daha fazla önem verilirken, bilimsel ve disiplinlere özgü derslere verilen önem giderek azalmaktadır. Okullarda bu durum, otoritenin, daha doğrusu gerici otoritenin yoğunlaşması anlamına geliyor; yani bireyin topluma boyun eğmesi değil, toplumun, mülk sahibi azınlığı temsil eden birkaç bireye boyun eğmesi anlamına geliyor.

2023’te abaya yasağının, 2026 okul yılının başında telefon yasağının, okulların açık alanlarında başörtüsü yasağının (yani: 40°C'de şapka yasak, fırtınada kapüşon yasak), Crocs ve şort/Bermuda şort yasağının, özellikle işçi sınıfı mahallelerindeki okullarda uzatılmış okul günlerinin ardındaki mantık budur…  Bu önlemler ister haklı ister keyfi olarak değerlendirilsin, çocukların yararı gözetilerek değil, körü körüne disiplini pekiştirmek amacıyla düşünülmüştür. Bu durum, liselerde baskı uygulamak veya propaganda yapmak amacıyla ordunun ve polisin giderek artan müdahalesiyle, kariyer rehberliği forumlarındaki faaliyetleriyle ve ulusal gönüllü askerlik hizmeti (SNV) ile ulusal genel hizmet (SNU) gibi önlemlerin geliştirilmesiyle uyumludur. Proleter gençler, geleceklerini (tehlikeli, yıpratıcı ve değersiz beden emeğini kabul ederek, orduya katılarak) krizlerle yıpranmış, kanıksanmış ve karşılığında onlara düzgün bir eğitim bile sunamayan bir sistem için nasıl feda edebilirlerdi ki?

İşte bu noktada bilhassa son günlerde genç işçileri terörize etmek, sindirmek için kullanılan polis şiddeti devreye giriyor (büyük çaplı göz yaşartıcı gaz kullanımı, Bordo’da herkesin başına indirilen coplar, Grenoble’da çevik kuvvet polisinin indirdiği darbeler, Saint-Denis’deki Suger Lisesi’nde tutuklanan bir lise öğrencisine atılan tokat, Île-de-France bölgesinin tamamında insanların yere yatırılması vs.). Saint-Denis’deki Paul Eluard Lisesi’nde bir kız öğrenci öfkesini şu şekilde dile getiriyor: “Sanki burası bir sınıf değil de hayvan çiftliğiymiş gibi muamele görüyoruz!” Bir başka öğrenci şunu söylüyor: “Biz çocuğuz, bize kimse saldırmamalı.” Ancak her yerde yaşanan sindirme girişimlerine rağmen, gençler, artık tartışma vaktinin geçtiği, mücadele ve güç dengesini oluşturma vaktinin geldiği, müzakerelerin çok uzun zamandır hiçbir sonuca varmadığı konusunda hemfikir. Köhne devlet tir tir titriyor, elindeki sopayı sallayıp duruyor, çünkü artık kimseye sunabileceği tek bir havuç bile kalmadı.


Seine-Saint-Denis’de, özellikle ENNA Lisesi’nde, az ya da çok başarılı olan ilk protesto girişimlerinden itibaren otorite meselesi, merkezi bir öneme sahip oldu. Bu, öğrencilerin kendileri tarafından dile getirilen ilk talepti. 2014’ten beri abluka altına alınmayan bu Saint-Denis meslek lisesinde, bir haftadır Snapchat’te eylem çağrıları dolaşıyordu. Başta polisle yüzleşmek, adaletsiz olduğu düşünülen bir öğrenci yaşam koordinatörü ve ırkçı öğretmenlere güç göstermek ve kıyafet kısıtlamalarına karşı çıkmak için eyleme geçilecekti. Daha sonra, son günlerde çağrıların merkezine, akademik alanlarda daha fazla cinsiyet çeşitliliği (okul, sunulan endüstriyel eğitim programları nedeniyle ağırlıklı olarak erkek öğrencilerden oluşuyor), daha fazla personel (özellikle bir sosyal hizmet uzmanı ve bir hemşireye), uygulamalı çalışmalar için daha fazla ekipman ve daha büyük bir bütçe ilgili talepler oturdu. Ablukanın ilk gününde öğrenciler, yönetime ve ulusal sendika liderliğine dönük bir pankart açtılar: “Biz köpek değiliz!”

ENNA’da, Bartholdi’de, Suger’de ve 93 ile 95 sayılı bölgelerindeki eyleme katılan çoğu lisede, öğrenciler, sadece kapıları kilitlemekle yetinmiyor bir plan hazırlıyorlar: burada amaç, okul yönetimi yanında polise güçlerini ve kararlılıklarını göstermek. Bunu da esas olarak havan topu atışları ve diğer isyan taktikleri yoluyla gerçekleştiriyorlar.

Bu seferberlik düzeyi, Fransa genelinde şehir merkezlerindeki diğer eyleme geçmiş liselerinkinden daha yüksek. Bu okullarda giderek ritüel halini almış olan abluka taktiği, polis ve diğer devlet temsilcilerine karşı saldırıya geçme iradesini her zaman yansıtmıyor fakat bu taktik, öğrencileri baskı ve aşırı güç kullanımına karşı korumuyor. Ancak REP (Geliştirilmiş Öncelikli Eğitim Ağı), REP+, meslek liseleri ve banliyö liselerindeki mücadele ruhu, lise öğrencilerinin devletin gerçek yüzünü ortaya çıkarma konusunda daha büyük bir kapasiteye sahip olduklarını ortaya koyuyor, neticede bu durum, otoritenin daha da güçlü, imkânların daha da kısıtlı ve gençlere vaat edilen geleceğin daha da kasvetli olduğu bu liselerin koşullarından kaynaklanıyor.

Eylül ayının ilk on günü boyunca, büyük çoğunluğu Île-de-France bölgesindeki liselerden gelen, üniversiteye kabul edilemeyen yaklaşık 2.000 öğrenci, Seine-Saint-Denis'nin (93. bölge) ana üniversitesi olan Paris 8 Üniversitesi’ne başvuru yaptı. Bu durum, özellikle Paris banliyölerindeki eski lise öğrencilerini çok ağır bir şekilde etkileyen Parcoursup sisteminin yol açtığı tahribatı ortaya koyuyor. Gençler, alenen bir toplumsal seleksiyon politikasına tanıklık ediyorlar. Stains’teki Utrillo Lisesi’nden bir lise öğrencisi, yazı işleri ekibimize gönderdiği “Adalet!” başlıklı şiirinde, “Ülkemizde lise öğrencilerinin, bulundukları yere göre yüzleştikleri eşitsizliği giderek kötüleşiyor” diyordu.

Utrillo’da, Eylül ayının ilk günlerinde, öğrencileri ve cesur meslektaşları tarafından yaklaşık 15 yıldır hakkında hiçbir disiplin veya yasal işlem yapılmamış, pedofil ve ırkçı bir öğretmenin okuldan atılması talebini merkez alan bir halk hareketi başladı. Okul yönetimi, Stains veya Pierrefitte’te oturan öğrenciler ve velilerinin yanında yer almamaya kararlı; bu suçlu, istese de istemese de, gerici çıkarları mükemmel bir şekilde temsil ediyor. Her halükârda, bir öğretmenin pedofil olduğu ortaya çıktığında Milli Eğitim Bakanlığı ne yapar? Çoğu zaman, onu işten çıkarmak yerine kenara çekmeyi tercih eder, çünkü işten çıkarmak, öğrencilere çok kolay inanmak, otoritesini ve keyfi kararlar almaya dair anlayışını baltalamak anlamına gelir.

Öğrencileri ve velilerini küçük düşüren bu “kimse ortalığı karıştırmasın” politikası, okullardaki güç meselesini örtbas etmeyi, böylece nüfusun, özellikle de işçi sınıfının, çocukların hayatlarında olup bitenlere dâhil olma talebinde bulunmasını engellemeyi amaçlıyor. Zaten ulusal eğitim sisteminin Créteil şehrindeki eğitim bölgesinden gayrı hangi geri kalmış noktası var ki? Neticede, bakanlık için bir öğretmenin şehir merkezlerindeki çocuklardan ziyade gecekondu mahallelerindeki çocuklara saldırması her zaman daha tercih edilebilir bir durum. Babanın avukat, annenin gazeteci olma olasılığı, çok daha düşük.

İki gün önce, Saint-Ouen-l’Aumone’da (95), öncelikli eğitim bölgesinde (REP) bulunan Château l’Epluche Meslek Lisesi’nin önünde, 14 yaşındaki bir lise öğrencisinin dişleri ve çenesi, bir çevik kuvvet polisinin yüzüne çok yakın mesafeden attığı bir el bombası nedeniyle parçalandı; oysa Paris’in üçüncü bölgesindeki şık ve havalı Simone Weil Lisesi’nin önünde kurulmuş polis barikatında görevli polisler, öğrencilerle birlikte neşeli bir ortamda şınav yarışması yapıyordu. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçmekte haklı oldukları ve taleplerinin adil olduğu açık olsa da, bu hareketin aldığı biçimin farklı olduğu ve devleti aynı şekilde etkilemediği göze çarpıyor.

Geçen Perşembe günü, Bernard Arnaud’un Parisien olarak da bilinen paçavrasında okuduğumuz gibi, Saint-Ouen’da öncelikli eğitim bölgesi okullarından Auguste Blanqui Lisesi’nin önündeki barikatta “kendimizi Bağdat’taymış gibi hissediyoruz” yazılı. Bunun nedeni, banliyölerde harekete geçen genç proleterlerin, okul kapısının önüne çöp kutularını yığmakla yetinmemeleri. Doğrudan polisle çatışmaya giriyorlar, onları geri püskürtüyorlar, dağıtıyorlar, hedef gözetiyorlar, havan topuyla ateş ediyorlar ve tereddüt etmeden düşman olarak belirledikleri kesimi zayıflatmak için risk alıyorlar. Her iki durumda da öğrencilerin harekete geçme hakları ve talepleri meşru olsa da, harekete geçme biçimi farklı ve bu biçimler devleti aynı şekilde etkilemiyor.

Bazıları buna “aşırılık” diyecek: Bizim yazı işleri ekibi ise daha çok şu anda yaşananların özünü görüyor, yani olan biteni olağan, çok meşru ama aynı zamanda daha medeni ekonomik taleplerin ötesine geçen, derinden politik bir halk hoşnutsuzluğunun ifadesi olarak değerlendiriyor. Gelecekten mahrum bırakılmış ve yakında cepheye gönderilecek olan proleter gençlik, vites yükseltiyor, devletle hesaplaşmak istiyor.

Öncelikli eğitim bölgelerinde (REP) lise öğrencilerinin maruz kaldıkları kötü muameleler bariz ve dayanılmaz olsa da, çok geçmeden, mevcut düzenin bekçileri, genç proleterlerin yaşam koşulları, sınıf mücadelesi veya çağın ruhu hakkında hiçbir şey anlamayan, lise hareketinin en oportünist ve en çekingen “destekçileri”nin içine sızacak. Tıpkı Nahel için gerçekleştirilen büyük ayaklanmalarda ya da devlete karşı isyan eden genç proleterlerin medya kütüphanelerini ateşe verme hevesine kapıldıkları zamanlarda olduğu gibi, bir yanda polislerin öncülüğünde şınav çeken “iyi barikatçılar”, diğer yanda ise “kötü” olanlar arasında ayrım yapılacak.

Havan topu ateşleyenler, kapının girişinde dişlerini ya da şapkalarını bırakanlar, öğretmen eksikliğinden ziyade hayatlarının dizginlerini elinde bulundurmamak denilen talihsizlikten bahsetmeyi tercih edenler, geleceğin işçileri, banliyölerdeki siyahlar ve Araplar, Parcoursup sisteminin dışladıkları ve o Cumhuriyet’e layık görülmeyenler; bunların ardına bakıldığında, yüzeyin altına inildiğinde sonuçta her zaman komünistler, devrimciler ve artık eskisi gibi yönetilmeyi artık kabul etmeyenler bulunur.

Eğitim Bakanı, geçen Pazartesi günü BFM TV’de, "Dışarıdan gelen küçük grupların gençleri şiddet kullanarak manipüle ettiğine tanıklık ediyoruz” demişti; ardından bakanlığı, istihbarat servislerinin bir dizi siyasi eylemciyi hareketin kışkırtıcıları olarak tespit ettiğini açıkladı. Ne yazık ki, Sayın Geffray, geçen hafta Île-de-France bölgesinde olduğu gibi, gerçekleştirdikleri eylemler sebebiyle düzinelerce genç komünisti tutuklamaya alışmak zorunda kalacak. Hareketin en başından beri, bu birleşik gençlik, eylemlerin planlanmasında ve uygulanmasında aktif rol aldı. Saint-Denis’de, ilk tutuklamalarda hedef alınanlar onlardı, 23 Eylül gibi erken bir tarihte üç eylemci, polis karakoluna götürüldü. Devrimcilerle kurulmuş olan bu bağ, özellikle bu olayda görüldüğü gibi, son günlerde Seine-Saint-Denis’de (93. bölge) gerçekleştirilen çeşitli abluka eylemlerinin başarısının doğrudan kaynağı. Fransa’da, çağın gerekliliklerine uygun bir devrimci hareket var ve yeni nesil, kendini bu hareketin içinde buluyor.

Tabii bu gençlerin peşine her zaman olduğu gibi bir yığın oportünistin takıldığını görmek gerekiyor. Dün, Boyun Eğmeyen Fransa isimli partinin vekilleri, “dayanışmalarını göstermek” veya 2027 için birkaç oy toplamak amacıyla liselerin önünde yürüyüş yaptılar. Oysa, devleti en iyi temsil edenler tam da bu vekiller; bir çocuğun başına el bombası atan polisin eline askeri helikopteri teslim eden de aynı devlet. Sosyal demokrasi, doğası gereği burjuva olan bu devletin başına geçse bile, devrimcileri yatıştırma, sindirme rolünden başka hangi rolü üstlenebilir ki? Elbette, bugün üstlendikleri sınıfları barıştırma ve aralarında arabuluculuk yapma rolünü bir dönem, kısa bir süreliğine yerine getirip ülkedeki kapitalist-emperyalist uzlaşmayı istikrara kavuşturabilirler. Misal, haklı öğrenci isyanlarının o büyük dalgasını Macron dönemine göre daha “nazikçe” kırabilirler. Ancak nihayetinde, en azından geçici olarak devrimci şiddeti savuşturduğunu iddia edenler için gerici şiddet gayrı bir seçenek yok. Bu, temel bir yasadır, bu iki yön birbirinden ayrılamaz.

Mélenchon, partisinin hazırladığı “Ortak Gelecek” programında, polisle halkın ilişkisini sağlamlaştırma amacıyla kurulmuş olan mahalle polisleri uygulamasının 40.000 üniformalı kadın ve erkek üzerinden yürütülmesini istediğini, “zorunlu yurttaşlık hizmetinin isteğe bağlı bir bileşeni olarak askerlik hizmeti”ni uygulamaya koymayı arzu ettiğini dile getiriyor. Yaşadığımız küresel emperyalizm krizinde, bu Boyun Eğmeyen Fransa partisinin vaatleri, burjuvazinin diğer herhangi bir kesiminin vaatlerinden temelde farklı değil, yani her şeyden önce ulusal tekellerin çıkarlarını savunuyor.

Fakat bu hareketin ele geçirilmesine yönelik girişimler her halükârda risk almadan ortaya konuluyorlar. Şu an lise öğrencileri hareketi iyice ivme kazanmış, kararlı bir hal almıştır; genç proleterlerse genellikle kendilerine sunulan müzakere çerçevesinden kurtulma konusunda kararlılar. Devrimci şiddet uygulamak, kitleleri nasıl seferber edeceğini öğrenmek ve gerici şiddete göğüs germek, isyancı öğrenciler için bir eritme ocağı işlevi görüyor. Bu ocak, sağlam ilkelerin savunulması durumunda, onları geleceğin komünistlerine dönüştürebilir.

Dahası, tüm samimi devrimciler, oportünist yanılsamaları ortadan kaldırmak ve mücadeleci eylem yoluyla sınıf bilincini yükseltmek için bu ocaktan geçmelidir. Bugün, giderek yoğunlaşacak ve günümüzde yaşadığımız dengesiz bir şekilde gelişen devrimci durumu pekiştirecek yeni bir mücadele döngüsünün dönüm noktasında bulunuyoruz. Gençliğe karşı acımasızca davranmaktan çekinmeyen bir devlet, bir yandan kontrol edilemez bir pervasızlığın kanıtı olmakla birlikte, diğer yandan da devrimcilerin mutlaka yararlanması gereken sınıf düşmanının stratejik boşluğunu da ortaya koymaktadır.

Derin değişimlerin, ateş ve demirin, emperyalist barbarlığa karşı amansız mücadelenin yaşandığı muazzam bir dönemin eşiğindeyiz. Bu yeni çağda, bugün liselerini işgal eden ve devletin barbarca şiddetine karşı direnen gençlik, Devrimin öncü birliklerini oluşturacaktır. Bu nedenle, ülkenin dört bir yanına yayılan mücadeleci lise öğrencileri hareketiyle tam, eksiksiz ve etkili bir dayanışma gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz. Mücadeleci üniversite öğrencilerini, lise öğrencilerinin mücadelesine destek olmak üzere Fransa’nın her yerinde kampüslerini işgal etmeye çağırıyoruz. Son olarak, tüm devrimcileri liselerde ve proleter gençlik içinde eylemlerini sürdürmeye ve yoğunlaştırmaya çağırıyoruz, zira hiç şüphe yok ki bu proleter gençlik, dünyanın geleceğidir!

Halkın Davası
1 Ekim 2026
Kaynak