11 Şubat 2026

Chomsky Değerlendirmesi

Noam Chomsky’nin kitaplarını yirmili yaşlarımdayken (seksenlerin sonlarında) keşfettim. Ona onlarca yıl hayranlık duydum. Chomsky’den daha çok hayranlık duyduğum tek aydın vardı, o da çok daha genç ve daha kolay etkilenebileceğim bir yaşta keşfettiğim Bertrand Russell’dı.

İki binlerin başlarında internet, yepyeni ve ışıltılı bir şeydi. Znet Destekçiler Forumu’na heyecanla dâhil olmuştum. Forum üyeleri, Chomsky ve diğer solcu yazarlarla doğrudan etkileşim kurabiliyorlardı. Bu, Chomsky’nin onlarca yıldır yaptığı gibi alternatif medyayı desteklemenin birçok yolundan biriydi. İnternetten önce, Z Magazine, şirket medyasının boğucu ve gerici konformizminden kurtulduğum yerlerden biriydi. Özellikle Pazar sabahı siyasi tartışma programlarını izlemek, ruhumu daraltıyordu. Her ay postayla Z Magazine’i almayı dört gözle beklerdim, böylece müesses nizama bağlı haber medyasından tiksindiğim için deli olmadığımı kendime ispatlar, kendimi gerçekler ve argümanlarla donatabilirdim. Söylemeye gerek yok, o dönemde Chomsky’nin bir katkısına yer veren herhangi bir alternatif haber dergisi veya radyo programı, epey ilgi görürdü.

Znet forumundaki bazı yazarların aksine, Chomsky’nin kibirli bir ukala gibi görünmediğini fark ettim. Çok cana yakın ve zamanını cömertçe paylaşan biriydi. Yıllar sonra, onunla doğrudan e-posta yoluyla iletişim kurmaya başladım, yaklaşık 2011 yılına kadar verdiği her cevabın altına imzamı attım. Daha sonra, aynı fikirde olmadığımız zamanlarda bile, kendimi asla küçümsenmiş veya saygısızlığa uğramış gibi hissetmedim. Bilâkis, beni hep yazmaya teşvik ederdi. Chomsky’nin arkadaşlarından Ed Herman ve John Pilger da beni hiçbir vakit hayal kırıklığına uğratmadı. Benim gibi onların seviyesine yaklaşamayan yazarlara aynı hoşluk ve cömertlikle yaklaştıklarını söylemeliyim.

İlk Uyarı işaretleri: Haiti

İki binlerin başlarında Znet forumunda bulunduğum dönemde, Chomsky'nin eski Haiti Devlet Başkanı Jean Bertrand Aristide’in ikinci döneminde onunla ilgili birkaç olumsuz yorumda bulunduğunu hatırlıyorum.

Aristide’in ilk dönemi, Chomsky’nin şiddetle kınadığı ABD destekli bir askeri darbeyle 1991’de sona erdi. Chomsky’nin bir keresinde Znet forumunda “haydut” olarak nitelendirdiği Bill Clinton, Aristide’in 1994’te Haiti’ye dönmesine izin verdi. Chomsky, Clinton’ın Aristide’den kopardığı akıl almaz tavizleri sert bir dille[1] eleştirdi: neticede Aristide, üç yıl boyunca binlerce destekçisini katleden ordunun cezasız kalmasını sağlamıştı; sürgünde geçirdiği üç yılın görev süresi olarak sayılmasını kabul etmek zorunda kalmıştı; 1990’daki seçim kampanyası programıyla çelişen neoliberal ekonomik politikaları benimsemişti.

Oysa 1994’te Haiti’ye döndükten sonra Aristide, Clinton’ın kendisine dayattığı anlaşmayı büyük ölçüde hiçe saydı. Askeri cuntada yer alan katiller yargılandı, Haiti ordusu dağıtıldı. Aristide’in yakın müttefiki Rene Preval başkanlık görevini tamamladı, ardından Aristide 2000 yılında tekrar seçildi. Aynı yıl, Aristide’in siyasi müttefikleri yasama seçimlerinde ezici bir zafer kazandılar.

ABD önderliğinde Aristide’e karşı derhal bir karalama kampanyası başlatıldı. Aristide, 2000 seçimlerinde hile yapmakla ve destekçilerini rakiplerini terörize etmek için silahlandırmakla suçlandı. Bu asılsız iddialar, sadece ABD hükümeti ve batı medyası değil, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, Hristiyan Yardım Kuruluşu ve Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi önde gelen STK’lar tarafından da tekrarlandı.

29 Şubat 2004’te ABD birlikleri, Aristide’i kaçırıp Haiti’den uçakla çıkardı. ABD, Haiti’ye dönüşüne şiddetle karşı çıktığını açıkça belirttiği için Aristide, birkaç yıl Güney Afrika’da sürgünde kaldı. Chomsky’nin ve yukarıda listelenen tüm STK’ların etkisiyle, Aristide’e karşı yöneltilen iddialarda önemli bir doğruluk payı olduğuna inanmıştım. Sonra 2004 darbesi oldu ve ben, kayıtsız şartsız kabul ettiğim şeyden şüphe duymaya başladım. İddiaları daha yakından inceledikçe, tamamen yanlış olduklarını fark ettim. Bağımsız araştırmacılar Yves Engler ve Anthony Fenton, darbeye zemin hazırlayan yalanları çürüten kısa ama çok etkili bir kitap kaleme aldılar. Birkaç yıl sonra, 2010’da Peter Hallward, Damming the Flood: Haiti, Aristide, and the Politics of Containment [“Seli Durdurmak: Haiti, Aristide ve Çevreleme Politikası”] adında, her şeyin iç yüzünü anlatan daha kapsamlı bir kitap yazdı. Chomsky’nin ön kapağındaki övgü dolu sözüyle kitap, “fazlasıyla ikna edici ve harika bir kitap”tı. Aynen katılıyorum. Chomsky’nin de benim gibi 2004 darbesinden önemli dersler çıkardığını düşünmüştüm. Yanılmışım.

2012’de Chomsky’ye Aristide karşıtı siyasi propagandaya karşı onu savunan mektuba imza atıp atamayacağını sordum, “hayır” cevabını verdi.[2] Chomsky, Haiti konusunda danıştığı aktivistlerin “Aristide’e ilişkin anlatımlardan rahatsız olduklarını” söyledi. Evet ben de imza atmıştım ama mektup benim için de sorunluydu. Bu sorun, Aristide’i fazla methetmesiyle ilgili değildi. 2004’ten beri Haiti’ye ve Aristide’e yapılan her şey apaçık ortadaydı.

Chomsky’ye olan hayranlığım devam etti, ancak anarşist ideolojisi nedeniyle önemli kör noktaları olduğu sonucuna vardım. Aristide’ninki kadar zayıf ve minimalist bir hükümet bile Chomsky tarafından her zaman şüpheyle karşılanıyordu. ABD’ye yönelik sert eleştirileri, ABD saldırısı altındaki hükümetlere yönelik haksız eleştirilerle sık sık baltalanıyordu. Chomsky’nin düşüncesindeki bu kusur, ifade özgürlüğüne olan mutlak bağlılığıyla daha da ağırlaştı.

Nikaragua, Venezuela, İfade Özgürlüğüne Mutlak Bağlılık, Elitlerin Cezasızlığı

Chomsky, 1989 tarihli Necessary Illusions [“Gerekli Yanılsamalar”] kitabında, Ronald Reagan’ın Nikaragua’ya karşı yürüttüğü terörist savaşın acımasız ayrıntılarını harika bir şekilde belgelemişti. Chomsky, ABD destekli Nikaragua gazetesi Prensa’yı, ABD’nin Nikaragua’ya saldırırken kullandığı bir propaganda aracı olarak tanımlıyordu. Prensa’nın “gazete olmadığı” imasında bulunuyordu. Bununla birlikte Chomsky, Nikaragua hükümetinin Prensa’nın açık kalmasına izin vermesi konusunda ısrar etti: “Özgürlükçü değerlerin savunucuları, içinde bulunduğu vahim duruma rağmen, Nikaragua’nın bu alanda emsal teşkil eden bir adım atması konusunda ısrarcı olmalıdırlar.”

Chomsky, 1988 tarihli The Culture of Terrorism [“Terörizmin Kültürü”] kitabında, “Nikaragua’da gerçek özgürlüğe izin verilirse, ki kesinlikle verilmelidir”, hükümetin ABD destekli düşmanlarının egemen olduğu bir medya alanının büyük “yükünü” omuzlayacağın, ancak “bunların hiçbirinin bu yükün taşınmaması gerektiği anlamına gelmediğini” yazdı.

Chomsky’nin zehirli fikirlerini yıllarca savunduğum için utandığımı belirtmeliyim.[3] Prensa, ABD destekli teröristlerin Nikaragualıları öldürmesine yardım ediyordu. Chomsky’nin ifade özgürlüğüne yönelik mutlak bağlılığı, çelişkili ve gericiydi. Prensa’ya dokunulmazlık sağlamak, gazetenin Nikaragualıları öldürerek sonsuza dek susturduğu seslerini görmezden gelmeyi gerektiriyordu.

2021’e geldiğimizde ise Prensa, hâlâ ABD destekli yıkıcı unsurların sözcüsüydü. O dönemde Chomsky, Nikaragua’yı bu yıkıcı unsurlara teslim olmaya çağıran bir mektubu imzaladı.[4] Mektup ayrıca, ülkeye karşı yürütülen terörist savaş sayesinde ABD destekli adayın kazandığı 1990 seçimlerini “özgür ve adil” olarak nitelendirme cüretini de gösteriyordu.

Chomsky'nin hakaret suçlarıyla ilgili kanunlara karşı çıkması da aynı şekilde, konuşma yoluyla insanları susturarak öldürülmelerine, saklanmaya zorlanmalarına veya mali yıkıma uğramalarına neden olan en tehlikeli (yani en zengin) yalancıların cezasız kalmasını desteklemek anlamına geliyordu.[5]

2007 yılında, Hugo Chavez yönetimindeki Venezuela hükümeti, 2002’de Chavez’i iki günlüğüne iktidardan uzaklaştırmayı başaran ABD destekli darbeyi destekleyen RCTV adlı televizyon kanalının yayın lisansını yenilemeyi reddetti.[6] Chomsky, yenilenmemeyi “taktiksel bir hata” olarak nitelendirerek, karara itiraz etti. Unutmayın ki, bu noktada Venezuela, henüz RCTV’yi kapatmamıştı bile. Kanal, uydu üzerinden yayın yapmaya devam edebiliyordu.

Chomsky’nin eleştirisi makul bir eleştiri değildi. Makul bir eleştiri yapıyor olsa, Venezuela’da sadece RCTV değil, 2002 darbesini destekleyen tüm televizyon kanallarını yıllar sonra değil, derhal kapatmamasının “taktiksel bir hata” olduğunu söylerdi. Ancak, (Çin veya Rusya kadar güçlü olmadığı sürece) her türden hükümeti, esas olarak, özellikle ABD saldırganlığına karşı çıkabilecek Batı’daki “ilerici” unsurların görüşleri de dâhil olmak üzere, tüm Batı kamuoyunun yaklaşımını dert edinir. Venezuela gibi bir hükümet, Batı'da nasıl tasvir edildiğine tamamen kayıtsız kalamaz. Bu anlamda Chomsky, ABD saldırısı altındaki hükümetlere, “ya zayıf olun ya da Batı solundan sert saldırılarla karşılaşmaya hazır olun”dan gayrı bir şey söylememektedir.

2011’de Chomsky, Venezuelalı yargıç Lourdes Afiuni’yi desteklemek için yargı bağımsızlığı ve insani gerekçelere başvurdu.[7] Afiuni, yolsuzluktan hapse atılan bir iş adamının Venezuela’dan kaçmasına izin verdiği için hapse girmişti. Chomsky’nin Venezuela’da yolsuzluğa bulaşmış bir yargıcın serbest bırakılması konusundaki ısrarı, yıllar sonra Venezuela hükümetini, kendi ifadesiyle “sermayenin zenginleşmesi için neredeyse sınırsız hareket alanı sağlamakla” suçlamasına mani olmadı.[8]

Venezuela konusunda, Chomsky’yi en çok da gerici isimlerin etkilediği görülüyor. Chomsky ile e-posta üzerinden yaptığım bir yazışmada, bana Boris Muñoz’u Venezuela konusunda güvenilir bir kaynak olarak önerince şaşırmıştım. Muñoz, 2012 tarihli bir makalesinde, Hugo Chavez’in kanserinin “Havana hükümetiyle işbirliği içinde kurgulanmış” bir aldatmaca olduğunu iddia etmişti. Chomsky’ye bunun Muñoz için ne kadar vahim bir durum olduğunu söyledim, ama sanırım söylediğimi pek anlamadı.

Chomsky, kendi ülkesinde de benzer şekilde çelişkili bir tutum sergiliyordu: Elitlerin vahşetini kınarken, aynı zamanda elitlere verilecek en hafif cezaya da karşı çıkıyordu. 1969’da Vietnam savaşının yüceltilmesinden o kadar tiksinmişti ki, American Power and the New Mandarins [“Amerika’nın Gücü ve Yeni Bürokratlar”] adlı kitabında şöyle diyordu: “Kendimize sormamız gereken soru şu: ABD’de ihtiyaç duyulan şey, muhalefet mi yoksa Nazilerden arındırma işlemi mi?”

Oysa 1969’da Chomsky, MIT’ye Walt Rostow’un öğretim görevlisi olarak atanmasının engellenmesine şiddetle karşı çıktığını da söylüyordu. Rostow, Başkan Kennedy ve Johnson’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak çalıştıktan sonra 1969’da akademiye geri döndü. Chomsky, bu konudaki düşüncelerini kendisini seven bir biyografi yazarına (Robert Barsky) şöyle aktarıyordu:

“1969’da MIT Rektörü ile görüşmeye gittim. O dönemde dolaşan, savaş suçlusu olarak gördüğümüz Walt Rostow’un siyasi nedenlerle MIT’de görev almasının engellendiği yönündeki söylentilerin doğru çıkması halinde onu açıktan protesto edeceğimizi bildirdim (bu iddialar pek inandırıcı değildi ve tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı).”

Bir röportajında Chomsky, Rostow’a iş verilmemiş olsaydı, MIT’den istifa edebileceğini söylemişti.[10] Dolayısıyla, Chomsky’nin ABD’nin Nazilerden arındırılması çağrısında bulunmasına neden olan ABD vahşetine rağmen, ABD’deki üst düzey Nazilerin suçlarından dolayı kariyer yolculuklarında olumsuz sonuçlar yaşamalarına şiddetle karşı çıkmıştı.

Libya, Suriye, Ukrayna: Chomsky Daha Beter Biri Haline Geliyor

2011’de Chomsky, Libya’yı uçuşa yasak bölge ilan eden BM Güvenlik Konseyi kararını destekledi[11], ancak daha sonra NATO’nun Kaddafi hükümetini devirmek için bu kararı ihlal ettiğini öne sürerek itiraz etti. Yani, Batı’nın ikiyüzlülüğü ve suçluluğu üzerine yaptığı kapsamlı yazılarından da bildiği gibi, en tahmin edilebilir şeyin gerçekleşmesine karşı çıkıyordu. Gene de “Kaddafi’nin devrilmesinin sonuçlarını tahmin etmek için acele etmemek gerek” dedi. Aslında, Kaddafi’nin devrilmesi, Batı medyasının kolayca halının altına süpürdüğü, son derece tahmin edilebilir bir şekilde halen daha devam eden bir kâbusa yol açtı.[12]

Suriye’de Obama, Esad hükümetini devirmek için yürütülen kirli savaşa destek sunmaya başladı. Bu savaş, Obama’nın görevden ayrılmasından çok sonra bile ABD ve Nazilerin İsrail’i için büyük bir zaferle sonuçlandı. Şimdi eskinin Kaide teröristi (aynı zamanda IŞİD’in eski üst düzey bir üyesi) Suriye’nin diktatörü oldu.[13] 2016’da Chomsky, “Suriye meselesine gelince... herhangi bir öneride bulunmak gerçekten çok zor. Yani, Obama, Suriye’de bundan daha iyi ne yapabilirdi, bilmiyorum” diyordu.[14]

2018’de Chomsky, David Graeber, Judith Butler, David Harvey gibi çok sayıda Batılı aydınla birlikte, ABD ordusunun Suriye’yi Kürt anarşistlerini savunmak için bombalaması çağrısında bulunan bir mektuba imza attı. Yazarlar, Kürt anarşistlerinin ABD’nin “Suriye’de IŞİD’e karşı önde gelen müttefikleri” olduğunu iddia ediyordu. ABD’nin Suriye’de IŞİD’le savaşmak için bulunduğu fikri, ancak sağcı bir neo-muhafazakârın zihin dünyasına yakışacak türden bir fikirdi.

Batılı solcular, büyük ölçüde Chomsky’nin yıkıcı etkisi sayesinde, Esad hükümetini, açıktan ABD ve İsrail’in ortak desteğiyle gerçekleştirilen bir darbe girişimine karşı savunmayı tartışmalı bir mevzu haline getirdiler.[15]

Vanessa Beeley’nin de dediği gibi[16], bugün Suriye’de durum karışık. Bu, “İsrail”in çıkarına olan bölünme, yağma ve mezhepçi zulümlerin tanımladığı kaotik bir korku filmi.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Chomsky, iyice dibe vurdu. 2022’deki bir röportajında Chomsky, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin “büyük cesaretini” ve “büyük dürüstlüğünü” övdü, onu “onurlu bir kişi” olarak nitelendirdi.[17] Hatırlayın, Chomsky, 2012’de Aristide’i savunan bir mektubu imzalamaya cesaret edememişti çünkü ABD tarafından iki kez devrilen eski Haiti Devlet Başkanı hakkında aşırı olumlu olmak istemiyordu. Ancak Chomsky, Nazi işbirlikçisi Stefan Bandera’yı onurlandıran, ABD destekli, yolsuzluklar bataklığında yüzen bir hükümetin başı olan Zelenski’ye övgüler yağdırdı.

Chomsky’nin Sinsi Siyonizmi

Chomsky’nin Filistin’le ilgili yaklaşımı, İsrail’in suçlarına dair son derece ayrıntılı analizleriyle birçok dürüst insanı kazanmak üzerine kuruluydu. Ama aslında onca belgeyle ve öfkeli bir dille gözlerimizin önüne çektiği perdenin gerisinde bir Siyonist duruyordu.

2014 yılında Nation dergisinde yayınlanan bir makalesinde, iki devletli çözüm yanılsamasını savundu.[18] Aynı yazıda, Filistinlileri daha fazlasını istememeleri konusunda kibirli bir şekilde uyaran Chomsky, mültecilerin sürüldükleri topraklara geri dönme hakkını bile talep etmemelerini istiyordu.

Chomsky, 2004’te[19] “İsrail’in yıkımı”ndan sanki kötü bir şeymiş gibi bahsediyordu:

“İsrail kamuoyu ve uluslararası çevreler tarafından ciddiye alınmayan, İsrail’in yok edilmesini açıkça talep eden bir girişim olarak ‘demokratik laik devlet’ çağrısı, İsraillilere nihayetinde kurulacak bir Filistin devletinde belli düzeyde özgürlük umudundan gayrı bir şey sunmamaktadır.”

7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de canlı yayınlanan Holokost’a tanık olduğumuz göz önüne alındığında, Chomsky’nin yaklaşımındaki Siyonizm hiç bu kadar faş olmamıştı. O itibar edilmeyecek görüşleriyle şunu asla söyleyemez: Nazilerin İsrail’i yıkılmalıdır. Nokta.

Stalin Karşıtlığı: Batılı Solcuların Asıl Günahı

Chomsky’ye olan hürmetini yitirdiğimi, 2023 yılına, Gazze’de soykırımın başlamasından birkaç ay öncesine kadar dile getirmeye bir türlü cesaret edememiştim.[20] Ondan kurtulmak çok fazla zaman aldı.

Bunun sebeplerinden biri de Marksizm karşıtlığıdır. On yıllarca, birer aydın olarak beni en çok etkileyen isimler arasında bulunan Bertrand Russell ve Noam Chomsky, Karl Marx’ı küçümsemişlerdi. Chomsky’nin Marx’a karşı küçümseyici tavrına dair örnekler için Roderic Day’in yazısına bakabilirsiniz.[21] Onların üzerimdeki etkisinden kurtulana kadar Marx’ı doğru düzgün inceleyemedim.[22] Önde gelen Batılı aydınların, ya Marksizm karşıtı olmaları ya da Batı emperyalizmiyle uyumlu bir Marksizm versiyonunu savunmaları tesadüf değildi. Bu konuyla ilgili olarak Gabriel Rockhill’in Nick Estes[23] ve Justin Podur[24] ile yaptıkları tartışmaya bakılabilir. Batı elitinin liberal kesimi, “uyumlu bir sol” geliştirmek için hayal edebileceğimden çok daha fazla çaba sarf etti. Bertrand Russell, CIA tarafından finanse edilen bir anti-komünist öncü grubun parçasıydı.[25]

Ancak hayatımda tanıştığım birçok Marksist de Stalin karşıtıydı. Hepsi de Stalin öldükten sonra SSCB’nin izlediği çizgiyi eleştirmeden takip etmişlerdi. Marksistler kadar anti-Marksistlerin de benimsediği görüşe ben de sahip çıktım: Stalin büyük bir kötülüktü, öyle kötüydü ki Hitler’le kıyaslanabilecek biriydi. Chomsky’ye olan güvenimi kaybettiğimde, bu saçmalığı zekice çürüten Domenico Losurdo ve Michael Parenti’nin çalışmalarını inceledim. Anladım ki Chomsky gibi solcular, yani Jean Bertrand Aristide, Daniel Ortega, Hugo Chavez veya Nicolas Maduro’yu bile savunamayanlar, Stalin konusunda da güvenilir kaynaklar değillerdi. Dersimi geç de olsa almıştım.

Epstein, Chomsky'yi Ayartıyor

Aşağıda Barak ve Epstein’le çekilmiş fotoğraflar, Chomsky’nin Epstein’in dünyasının parçası olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Peki ABD’li elitler, Chomsky’nin böyle rezil olmasından memnun mudur? Emperyalizmle uyumlu bir sol yetiştirmeye çalışan liberal istihbaratçılar, muhtemelen memnun değildirler.

Frances Stonor Saunders, The Cultural Cold War [“Kültürel Soğuk Savaş”] adlı kitabında, CIA’deki liberallerin faaliyetlerini, solun hiçbir şekilde var olmasını istemeyen Cumhuriyetçilerden gizlemek zorunda kaldıklarını söylüyor. Bu nedenle, ABD’li elitlerin Chomsky’nin rezil oluşuna hoşnutsuzluktan kayıtsızlığa oradan sevinmeye kadar farklı ve çelişkili tepkiler verdiğini düşünüyorum.

Chomsky’ye gelince, devlet karşıtı söylemlerine rağmen, ideolojisi, onun ABD’nin gücü ve Siyonizmden rahatsızlık duymamasını sağladı. Öylesine rahattı ki sık sık “ABD çok özgür bir ülke, belki de dünyanın en özgür ülkesi” gibi şeyler söylüyordu.[26] Sonunda o kadar rahata erdi ki kendi itibarını ayaklar altına aldı.

Joe Emersberger
23 Aralık 2025
Kaynak


Dipnotlar:
[1] Noam Chomsky, “Democracy Restored”, Z Magazine, Kasım 1994, Chomsky.

[2] “An Urgent Call”, 2012, Yumpu.

[3] Joe Emersberger, “Leftists Should Stop Promoting the ‘Free Speech’ Scam”, 11 Temmuz 2023, Substack.

[3] David Barsamian, “What History Shows Us About Responding to Coronavirus”, 28 Mayıs 2020, Chomsky.

[4] “Open Letter to the Nicaraguan Government”, 1 Temmuz 2021, Drive.

[5] David Barsamian, “What History Shows Us About Responding to Coronavirus”, 28 Mayıs 2020, Chomsky.

[6] Eva Golinger, “A Revolution is Just Below the Surface”, 28 Eylül 2007, Chomsky.

[7] Simon Romero, “Noted Leftist Urges Chávez to Release Ailing Judge”, 2 Temmuz 2011, NYT.

[8] Thor Benson, “It’s Corruption, Not Socialism, That Brought Down Venezuela”, 14 Mart 2019, Psmag.

[9] Boris Munoz, “The Last Chance for Hugo Chávez in Venezuela”, 1 Ekim 2012, Newsweek.

[10] Noam Chomsky, “The Faurisson Affair”, 9 Nisan 2018, Youtube.

[11] “Noam Chomsky on the Legality of NATO’s Bombing of Libya and the Scramble for Oil”, 19 Eylül 2011, DN.

[12] Whitney Webb, “Sex Slavery, ISIS & Illegal Arms Trade: Libya Plunged Into Failed State After US invasion”, 4 Mayıs 2017, Mintpress.

[13] Alexander Rubinstein, “Black Money, Black Flags: How USAID Paved the Way for Syria’s Militant Takeover”, 26 Aralık 2024, Mintpress.

[14] Daniel Falcone ve Saul Isaacson, “Noam Chomsky on Syria: A ‘Grim’ Set of Alternatives”, 27 Ekim 2016, Truthout.

[15] Joe Emersberger, “Evaluating Bashar al-Assad’s Human Rights Record in Syria”, 15 Aralık 2024, Substack.

[16] Fiorella Isabel ve Vanessa Beeley, “Divide, Conquer, Expand”, 19 Temmuz 2025, Substack.

[17] Nathan J. Robinson, “Noam Chomsky on How To Prevent World War III”, 13 Nisan 2022, Currentaffairs.

[18] Noam Chomsky, “On Israel-Palestine and BDS”, 2 Temmuz 2014, Chomsky.

[19] Noam Chomsky, “Justice for Palestine?”, 30 Mart 2004, Chomsky.

[20] Joe Emersberger, “Discovering Chomsky”, 17 Haziran 2023, X.

[21] Roderic Day, “On Chomsky”, 2020, Redsails.

[22] Joe Emersberger, “Studying Das Kapital: Part 1”, 7 Nisan 2025, Substack.

[23] Nick Estes, “Who Paid the Pipers of Western Marxism?”, 19 Aralık 2025, Substack.

[24] Justin Podur, “Are Your Favorite Academic Theorists Really CIA Spooks?”, 19 Mart 2022, Podur.

[25] Joe Emersberger, “Bertrand Russell”, 3 Ağustos 2022, X.

[26] Eva Golinger, “A Revolution is Just Below the Surface”, 28 Eylül 2007, Chomsky.

,

İran Devrimi ve İslam Cumhuriyeti


Giriş

Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü, İran Devrimi’nin onuncu yıldönümüyle çakıştı. İlk devrim, genelde toplumsal ve dönüştürücü devrimin kusursuz örneği olarak görülürken ikincisi, teorik ve politik açıdan sorunlu kabul ediliyor. Ekim Devrimi, birçok yönden öncü devrim iken İran Devrimi, gerici bir gelişmeymiş gibi ele alınıyor.

Marksizm devrimi, hem yeni toplumsal üretim ilişkileri hem de yeni bir politik sistem, bilinç ve değerler oluşturmak için ileriye doğru atılmış bir adım olarak görüyor.

Bu bağlamda, İran’da yaşanmış olan olayları “devrimci” olarak nitelendirebilir miyiz? 1977-1979 arası dönemde (ve sonrasında) ne tür bir devrim gerçekleşti? Molla iktidarını ilerici kabul edebilir miyiz? İran Devrimi’ni İran işçi sınıfının kurtuluşu için verilen mücadelede ileriye doğru bir adım olarak görebilir miyiz? Tüm bu sorular üzerinden İran Devrimi’nin bir anomaliyi ifade ettiğini açıktan dile getirebiliriz.

Marksistler, gözlemlenmiş ve teorize edilmiş önemli devrimleri genelde burjuva devrimleri veya sosyalist devrimler olarak kategorize ediyorlar.[1] Bu ayrımda devrimin ideolojisi, liderliği, programı, sınıfsal zemini ve yönelimi, ayrıca rejim değişikliği sonrası toplumsal değişimde yaşanan değişimler belirleyici rol oynuyor.

Bir de modernite ile devrim arasında bir ilişki söz konusu. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da tartıştığı bu ilişkiyi Marshall Berman Katı Olan Her Şey Buharlaşır isimli kitabında ele alıyor, Perry Anderson, son makalesinde bu ilişkiye dair düşüncelerini ortaya koyuyor.[2]

Devrim ve toplumsal değişim meselelerini inceleyen bazı akademisyenler (Banington Moore, Theda Skocpol, Charles Tilly, Ellen Kay Trimberger, Susan Eckstein) Marx’tan aldıkları fikirler üzerinden, devrimlerin modernize etme rollerine vurgu yaptılar. Bu açıdan bakıldığında da İran Devrimi, araştırmacıların önüne kimi güçlükler çıkartıyor:

a. Şah karşıtı ayaklanmanın önemli bir kısmında ortada ne belirli bir liderlik ne de tutarlı bir program vardı;

b. Devrimin toplumun yapısı açısından yol açtığı sonuç, ne burjuva ne de sosyalistti;

c. Tüm deney, modern ve Batılı olana karşıt bir şey olarak ele alındı. Peki İran Devrimi’ne nasıl yaklaşılmalı?

Bu makale, İran Devrimi’ni Üçüncü Dünya devrimlerinden de diğer tüm “büyük” devrimlerden farklı, nev-i şahsına münhasır bir devrim olarak ele alan yaklaşıma itiraz ediyor. İran Devrimi, tabii ki kendine has kimi özelliklere ve niteliklere sahip. Örneğin bölgede “politik İslam”ın geliştiği bağlamın ürünü. Ama bir yandan da bu devrim, Ortadoğu’yu öngörülemez ve idrak edilemez bir “Öteki” olarak gören hâkim şarkiyatçı bakış açısına itiraz ediyor.

İran Devrimi’ne has özellikler ve devrimin ortaya koyduğu sonuç (esasında Ortadoğu’da açığa çıkan politik İslam olgusu) bölgede kapsamlı ve eksiksiz bir biçimde işleyen burjuva devriminin olmadığı gerçekliği üzerinden idrak edilmeli.

Ben, bir yandan da Devrim’in “gerici” olarak tanımlanmasına da karşı çıkıyorum.[3] Bu anlamda ben, 1977-1979 arası dönemde Şah’a karşı bir politik devrimin gerçekleştiğini, bu devrimin güçlü Üçüncü Dünyacı dayanaklara sahip, popülist, antiemperyalist ve şah karşıtı olduğunu söylüyorum.

Kendiliğinden başlayan ve birbirinden farklı eğilimleri içeren devrim, modernleşme veya demokratikleşme konusunda net bir programa sahip değildi ama her yönüyle özgürleştirici bir devrimdi.

Devrim, farklı sınıfları içerdiği, sınıfları dikine kesen bir ideolojik hattı takip ettiği, küçük burjuva görüşlere dayandığı, halkın yüceltilmesi, bağımsızlık, hürriyet ve cumhuriyet gibi talepleri dillendirmesi sebebiyle popülistti. İslami hareketin dili ve örgütsel kaynakları kaçınılmaz olarak şah karşıtı harekete hâkim oldu. Ayetullah Humeyni, devrimin son aşamalarında devrimin karizmatik lideri haline geldi, ama sınıf-devlet-politik iktidar meselesi hiçbir şekilde çözüme kavuşturulamadı. Hatta birden fazla yapının egemenlik ve iktidar için verdiği mücadele 1981’e dek devam etti. İslamizasyon süreci, “İslami kültür devrimi”nin başlatıldığı Nisan 1980’de çıkış aldı.

İslamizasyon, İslamcıların eksik tanımladığı ve tartıştığı İslami norma politik sistemi, değerleri ve mülkiyet ilişkilerini uydurmayı, yani mevcut toplumsal yapıları dönüştürmeyi ifade ediyordu. Bu anlamda, İran’da iki devrim gerçekleşti. İlki, Perry Anderson’ın “tam zamanında yapıldığını”[4] söylediği, Şah karşıtı popülist devrimdi, ikincisi ise İslamizasyon sürecinin başvurduğu yöntemlerle toplumu dönüştürme girişimiydi.

Ben, bu noktada İran Devrimi ile İslam Cumhuriyeti arasında analitik ve politik bir ayrım yapanlara karşı İslam Cumhuriyeti’nin belli yönlerden İran Devrimi’nin uzantısı olduğunu, bu sebeple (meclis, anayasayı esas alan güçler ayrılığı, herkese oy hakkı, seçimler gibi) Devrim’in talep ettiği modern hususları içerdiğini söylüyorum.

Bu makale, bu anlamda, devrimin popülist niteliğine ve devrim öncesi gelişmelerden kaynaklı olarak güç mücadelesinin ortaya koyduğu sonuç üzerinden, İran Devrimi’nin en iyi haliyle “İslami popülizm” olarak tarif edilebilecek, çelişkilerle malul yeni bir toplumsal düzenin inşa edildiğini ortaya koyuyor.[5] Dahası, kendisine rağmen İslam Cumhuriyeti, modern karşıtı bir olgu değil, olamaz da.

Devrimin Kökleri

İran Devrimi’nin niteliği, İslam Cumhuriyeti’nin süper güçlere yönelik düşmanlığı, mollaların liberaller ve solcularla giriştiği iktidar mücadelesinin sonucu olarak, o mollaların kaynaklara ve kurumlara erişim imkânı bulması, esasında yüzyılın başından beri İran’da yaşanan olayların bir sonucuydu. Yakın dönemde İran’ın siyasi tarihine baktığımızda, Moore’un “bastırılmış tarihsel alternatifler” dediği şeyin öne çıktığını görebiliriz.[6]

İçteki sınıf mücadeleleri ve politik mücadeleler, yabancı güçlerin hâkim olduğu gerçeklikte ve eşitsiz sosyo-ekonomik gelişim süreci bağlamında cereyan ettiler. Anayasa Devrimi (1906-1911) İran’ın yakın dönem siyasi tarihinde dönüm noktasını ifade ediyordu. Devrime aydınlar, pazar esnafı ve bazı mollalar destek verdiler. Öte yandan, Şeyh Fazlullah Nuri ismindeki bir molla, anayasacılar tarafından, anayasal düzene itirazı ve İslam devletine yönelik ısrarı sebebiyle idam edildi. (Doğal olarak bu kişi, bugün İslamcı iktidar tarafından kahraman ve şehit kabul ediliyor.)

Anayasal şahlık düzeni ve İran’ın egemenliğinin altındaki toprağı İngilizlerin ve Çar yanlısı Rusların müdahaleleri kaydırdı. İkisi de Kaçar hanedanının itirazıyla yüzleşti. Sovyet Rusya’nın 1917’de Çar yanlısı emperyalist politikaları iptal etmesi sayesinde ülke biraz rahatlasa da İngilizler, petrol sanayii üzerindeki kontrolünü güvence altına almak için dolaplar çevirmeye devam ettiler.

Parlamento ve cumhuriyet deneyimi kısa sürdü. Süreç, İngilizlerin kontrolündeki Kazak Tugayı’nın komutanı Rıza Han’ın 1928’de kendi kendisini tahta oturtmasıyla kesintiye uğradı. Rıza Şah, modern bir orduya, gelişen bir bürokrasiye sahip merkezi bir devlet kurdu. İlk üniversiteyi açtı, yollar, demiryolları ve hafif sanayii inşa etti. Bunları yaparken bir yandan da sosyalist ve komünist partileri, özgürlük mücadelesi veren etnisite temelli hareketleri ve yeni gelişen sendika hareketini ezdi.

Bu yukarıdan gelen talimatlarla ilerleyen modernleşme süreci derinlikten ve kapsamdan yoksundu. Feodal ilişkilere dokunulmadı. Dahası, Rıza Şah malikaneleri, köyleri ve ormanları şahsi kullanımına tahsis etti. Pehlevi ailesi, bu sürecin sonunda en önemli toprak sahiplerinden biri haline geldi.

İran’ın egemenliği, bir kez de 1941 yılında ayaklar altına alındı. O yıl Müttefik Kuvvetler, İran’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalma politikasına karşı çıktı. Bunun üzerine İngilizler güneyden, Sovyet güçleri kuzeyden, Amerikan askerleri ise orta bölgeden ülkeyi işgal ettiler. 1941-1953 arası dönemi kapsayan bu fetret devrinde parlamento açık kaldı. Bu sayede sosyalist ve komünist partiler, milliyetçi politika, militan sendikalar ve etnisite temelli özgürlük hareketleri soluk alma fırsatı buldular. 1941-1946 arası dönemde İran’ın Sovyetler yanlısı komünist partisi Tude (Kitle) partisi hızla büyüdü. Ayrıca ülke, 1945-1946’da Kürdistan’da Mahabad Cumhuriyeti’nin ve Azerbaycan Özerk Cumhuriyeti’nin doğuşuna ve çöküşüne tanıklık etti. Her ikisi de etnisite temelli özyönetim deneyimiydi.

1946’da Kızıl Ordu’nun ülkeden çekilmesi sonrası iç siyasetteki tartışmalar daha da yoğunlaştı. Genç şah (Muhammed Rıza Pehlevi) konumunu güçlendirmeye çalıştı. Birçok başbakan gelip gitti (hatta bir tanesi suikast neticesinde öldü).

Tude, o dönemde Sovyetler’e petrol konusunda taviz verilmesi fikrini savunuyordu. Başında Milli Cephe lideri Muhammed Musaddık’ın bulunduğu milliyetçilerse petrol sanayiine İran’ın sahip olmasını, kontrolün devlete geçmesini sağlayacak bir yasa çıkartmaya çalışıyorlardı.

On altıncı Meclis, 1951’de petrolün millileştirilmesi, İngiltere-İran Petrol Şirketi’ne el konulması ve Musaddık’ın başbakan olması yönünde oy kullandı. Batı, İran petrolünü boykot etti, İngilizler ve Amerikalılar hilelere başvurdular, milliyetçiler, komünistler ve mollalar arasındaki gerilimler arttı, Şah ve ikiz kız kardeşi Eşref Pehlevi kendi planlarını yürürlüğe koydu. Nihayetinde Ağustos 1953’te CIA destekli darbe, söz konusu fetret devrine son verdi. Parlamentarizm ve demokratikleşme sürecini bitirdi. Böylelikle ikinci diktatörlük dönemi başladı. Eğer darbe yapılmamış olsaydı, süreç çok farklı bir İran meydana getirecekti.

İkinci Pehlevi rejiminin niteliği ve temel özellikleri sonrasında yaşanan gelişmelere önemli etkilerde bulundu. Alabildiğine merkeziyetçi olan bu rejim, antidemokratik, otokratik ve şahıs üzerine kurulu bir yapıydı. Emperyalizme bağımlı olan kapitalist düzen Amerika yanlısıydı, eşitlik fikrine itiraz ediyordu, ayrıca liberallerin veya solun politik süreçlere katılımına şiddetle karşıydı.

Milli Cephe ve Tude yok edildi. Sonrasında bu iki yapı, sürgünde ve yeraltında faaliyet yürütebildi. Tude’ye meyilli Sendikalar Konfederasyonu dağıtıldı. Hızla sarı sendikalar örgütlendi. Millileştirme işleminden vazgeçilmese de sürecin dizginleri güneydeki petrol sahalarından çıkartılan ham petrolü satın alıp rafine eden ve dağıtan büyük uluslararası petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma teslim etti. (Abadan rafinerisi daha çok iç tüketime yönelikti).

Ellilerin ortalarında rejim, SAVAK isminde bir gizli polis teşkilatı kurdu. Eskiden militan mücadelenin yoğun olduğu fabrikalar ve iş yerleri emekliye ayrılmış askerler ve SAVAK ajanları eliyle düzene sokuldu. Böylelikle devlet, bağımsız sınıf örgütlerinin doğmasına imkân vermedi.

Yeni iş başı yapan Kennedy yönetimi, Şah’tan sosyo-ekonomik reformları yapmasını istedi. ABD, bu süreçte Amini’nin başında olduğu, ABD’nin de desteğini arkasına alan bakanlar kurulu, aslında popülist bir isim olan tarım bakanı Hasan Arsancani’nin hazırladığı tarım reformu kanununa destek sundu. Beş ayrı reform daha yapıldı: kadınlara oy hakkı verilmesi, fabrika işçilerine kâr payı dağıtılması, ormanların millileştirilmesi, okuma-yazma kampanyası ve kamu sektörüne ait fabrikaların satılıp toprakları elinden alınan toprak sahiplerine tazminat verilmesi gibi adımlar atıldı. Tüm bu reformlar, sonrasında “Beyaz Devrim” olarak anıldı. Alınan kararlar, Ocak 1963’te referanduma sunuldu. Ruhullah Humeyni gibi önemli mollalar Beyaz Devrim’e karşı çıktılar. Onların asıl hoşuna gitmeyen husus, mollalara ait olan kimi toprakların yitirilmesini ifade eden toprak reformuydu. Ayrıca mollalar, kadınlara oy hakkı verilmesine ve Şah’ın zorbalığına da karşı çıkıyorlardı. Yeni yeni toparlanmaya başlayan Milli Cephe reformlara destek verdi ama reformların anayasal zeminden yoksun olarak uygulamaya konulmasına itiraz etti. Tüm bu itirazlara karşın, halkın çoğunluğu reformlara destek verdi.

Aynı yılın bahar aylarında mollaların reformlara ve Şah’ın rejimine karşı yaptığı eylemler neticesinde gerilim iyice tırmandı. Rejimi sert bir dille ve açıktan eleştiren Humeyni, Şah’ın “tağut” olduğunu söylüyordu. Eylemlerde ve gösterilerde darbe rejimine karşı çıkan başka kişi ve örgütler de yer aldılar. Haziran 1963’te gerçekleşen ayaklanmaya öğretmenler, öğrenciler, yazarlar, pazar esnafı ve mollalar katıldılar. Bu ayaklanma, 1977-1979’daki devrimin provasıydı.[7]

Ayaklanma acımasızca bastırıldı ama tıpkı 1953 darbesi gibi hiçbir zaman unutulmadı. 1964’te ülkede askeri projelerde yer almış, asker-sivil, tüm Amerikan vatandaşlarına diplomatik dokunulmazlık bahşedildi. Kamuoyu, bu karara güçlü bir tepki geliştirdi, öyle ki Şah’ın sözünden çıkmayan milletvekilleri bile yasanın çıkmasını istemediler. Bir kez daha protestolar gerçekleştirildi. Bu süreçte de en fazla sesi çıkan, en fazla görünür olan isim, Humeyni’ydi.

Neticede Humeyni, sürgün edildi. Bir yıl Türkiye’de kalan Humeyni, Irak’ın Necef şehrine geçti. 1978’e dek burada kaldı. Sonrasında ABD, İran’la kurduğu özel ilişkinin faydalarını görmeye başladı. Sovyet sınırına istihbarat çalışmaları için bir dinleme noktası kurdu. Bunun karşılığında Şah, istediği askeri teçhizata kavuştu, bu teçhizatın maliyetini İran petrolünden gelen gelirden karşıladı.[8]

Humeyni gibi bir isim sürgündeydi ama mollalar, liberallerin ve solcuların rüyalarını süsleyecek haklardan, yardımlardan ve imtiyazlardan istifade ediyorlardı. Özellikle İkinci Pehlevi rejimi ile birlikte cami sayısı artmış, böylelikle mollalar da güçlenmişti.[9] Ayrıca mollalar, din dersleri veriyor, hayır kurumları işletiyor, zekât topluyor, vaaz veriyor, dini dergiler, gazeteler çıkartıyor, kitaplar basıyor, devlete ait veya hükümetin kontrolündeki basılı ve elektronik medyaya erişim imkânı buluyordu. Örneğin sonrasında İslam devriminin önde gelen ideologlarından olacak olan Ayetullah Murteza Mutahhari, radyo ve televizyona çıkıyor, dergi ve gazetelere mülakatlar veriyordu.

Zen-i Ruz [“Bugünün Kadını”] isimi popüler kadın dergisi sayesinde tüm kamuoyu, Mutahhari’nin Batı ve Doğu’nun “tanrısız toplumlar”ındaki cinsiyetler arası ilişkilere dair eleştirilerine ve İslami evlilikle ilgili görüşlerine vakıf oldu. Tahran kentinin kuzeyinde faaliyet yürüten Hüseyniyeyi İrşad isimli okulda sonrasında İslam Cumhuriyeti’ne liderlik edecek (devrim sonrası İslami Cumhuriyet Partisi’nin lideri olacak olan) Ayetullah Beheşti ve (şuan İran cumhurbaşkanı olan) Hüccetülislam Ali Hamaney gibi birçok isim dersler verdi. Paris’te eğitim görmüş Müslüman sosyolog Dr. Ali Şeriati de hapse girmeden ve sürgün edilmeden önce bu okulda hocalık yaptı.[10]

Çıkarttıkları yayınlarda ve yaptıkları konuşmalarda Üçüncü Dünya’daki antiemperyalizminden ilham alan, Batı’da eğitim görmüş mollalar ve onlarla ilişkili, molla olmayan isimler, radikal-popülist bir İslami söylem geliştirdiler. Bu söylem, zulmü mahkûm ediyor, yoksullara imtiyaz tanıyor, “Allah’ın hükümeti”nin kurulması çağrısı yapıyor, Üçüncü Dünya’daki milli kurtuluş hareketlerine (ayrıca ABD’deki Siyahların mücadelesine) sempatiyle yaklaşıyor, laikliği, materyalizmi, komünizmi ve batılılaşmayı eleştiriyordu. Bu başlıklar üzerinden geliştirilen fikirler, kentli yoksullarda, ümitsizliğe kapılmış geleneksel küçük burjuvazide, dışlanmış işçilerde ve eğitimli orta sınıfın pasif ama içten içe saldırgan üyelerinde karşılık buldu.

Bu söylem Ali Şeriati, (Paris’te okumuş iktisatçı) Ebulhasan Beni Sadr ve Narodniklerle benzer yönlere sahip olan İranlı yazar Celâl Âl-i Ahmed gibi isimlerin fikirlerinden beslendi.[11] Garbzadegi [“Batı’yla Ağulanma”] isminde bir kitap yazan Celâl Âl-i Ahmed, bu çalışmasında İran’daki batılılaşmış aydınlara ve bürokratlara saldırıyordu. Bir anlayış ve fikir olarak garbzadegi, İran’da faal olan politik sözlükçeye dâhil oldu. Yerleşikleşti. Devrim sonrası bu terim, Müslüman olmayan ve/veya “yabancı” olan belirli kişileri, örgütleri ve fikirleri aşağılamak için kullanıldı.

İslamcıların faaliyetleri, kaynakları ve hukuki statüsü karşısında Tude yasaklı halinden kurtulamadı. Fedailer ve Mücahidler gibi yetmişlerin başında kurulmuş olan gerilla örgütleri, 1975 yılı itibarıyla neredeyse yok edilmişlerdi. Bu anlamda, örgütlenme imkânlarının daha çok mollaların elinde bulunduğu koşullarda sol, devrim patlak verdiğinde dezavantajlı konumdaydı.

Ama gene de yeni gerilla örgütleri dâhil birçok sol örgüt, kitle örgütlemeyi, kamuoyunu yönlendirmeyi bildi. Önemli sayılarda işçi ve köylü örgütledi. Bu, yorulmak nedir bilmeden çalışan parti kadrolarının çalışmalarının ama aynı zamanda kendisinden çok güçlü bir orduya, jandarmaya ve polise karşı yıllarca sürdürülmüş olan silahlı mücadelenin ürünü Fedailer ve Mücahidlerin halktaki olumlu imajının, halkın davasına zahit edasıyla bağlanmışlıklarının, kendilerini feda etmişliklerinin bir ürünüydü. İşkencede ve girilen çatışmalarda birçok insan şehit düşmüştü. Bu başarı, bir yandan da sosyalist geleneğin ülkede sahip olduğu köklerin ve sergilediği azmin bir sonucuydu. İslamcılar redde tabi tuttuğu modernite ve kapitalizmdeki gelişme var etmişti sosyalist hareketi.[12]

Yetmişlerin ortasında bir dizi faktör bir araya geldi ve devrimci ayaklanma ile sosyo-politik değişim için gerekli sahneyi kuracak olan olaylar dizisini, yani devrimin yapısal kökenlerini meydana getirdi.

Yanlış yönetilmiş bir süreç olarak tarım reformu, köylerin boşalmasına, yoksulların Tahran’ın ve diğer büyük şehirlerin dış mahallelerine birikmesine neden oldu. Spekülasyon ve enflasyon sebebiyle aşırı ısınmış olan ekonomi, ücretli orta sınıfı eziyordu. Petrol gelirleri düştü. Resesyon, kalkınma projelerini ve inşaat faaliyetlerini durdurdu. Birçok işçi boşa düştü, işsiz kaldı, bunlardaki öfke iyice arttı.

Enflasyonla mücadele etmek için hükümet pazardaki esnafı ve tüccarı hedef alan, vurgunculuk karşıtı bir kampanya yürüttü. Hükümetin büyük kapitalistlere kredi vermesi, küçük üreticiye ve pazara karşı ayrımcılık yapması, tüccarları ve esnafı kızdırdı. Tahran’ın geleneksel pazarının sökülüp yerine süpermarketlerin açılması fikri kulaktan kulağa yayıldı.

Bu süreçte, paranoyak ve megalomanyak bir şahsiyet olarak Şah, zaten etkisiz olan iki partili sistemi dağıttı, yerine “rönenans” olarak adlandırılan tek parti rejimini getirdi. Ardından da tüm yurtseverleri bu partiye çağırdı, pazarın mali açıdan bu yeni partiye katkı sunmasını istedi. Yarayı iyice deşecek bir hamleyle Şah, Nisan 1976’da yeni takvimi duyurdu. Bu, halkta kafa karışıklığına ve öfkeye sebep oldu.

Tüm bunların yaşandığı gerçeklikte Amerikan başkanı Jimmy Carter, insan hakları politikasını açıkladı ve İran’ın “sorunlu ülkelerden biri” olduğunu söyledi. Kendisini güvende hissetmek isteyen Şah, halen daha Amerikan silahlarına talip olduğu için liberalleşme adımlarının bir kısmına olur verdi. Şubat 1977’de birkaç yüz politik tutsağı serbest bıraktı. Pehlevi devletinin yıkılmasıyla sonuçlanacak süreç, böylelikle başlamış oldu.

Val Mukaddem
18 Mart 1989
Kaynak

[“Revolution Today: Aspirations & Realities”, Socialist Register, 1989, Yayına Hz.: Ralph Miliband, Leo Panitch ve John Saville.]

Dipnotlar:
[1] Akademide devrimle alakalı olarak geliştirilen teoriler, devrimin sebeplerini/kökenlerini ve sonuçlarını belirli belirleyici unsurlara bağlıyorlar: toplumsal sistem içerisinde, hayal kırıklıklarını saldırıya dönüştüren (nispi yoksulluk, artan beklentiler, statüdeki değişkenlik, alt sınıfa geçme gibi olgularda karşılık bulan) sosyo-psikolojik gerilimlere yol açan eğilimlere, devleti baskı aygıtları üzerindeki kontrolünden mahrum bırakan, eski rejimin başarıyla yıkılmasına sebep olan tarım krizi, savaş, ordunun dağılması gibi yapısal faktörlere, politik çatışmaya ve birden fazla unsurun halkı harekete geçirme, örgütleme ve kaynaklara erime imkânına sahip olmasına, egemenliğin çift başlı hale gelmesine vurgu yapıyorlar ve bunların sonucu belirlediğini söylüyorlar. Devletin ve/veya elitlerin yapısının niteliğine vurgu yapıyorlar ve bu niteliğin devletin devrimlere açık hale gelme olasılığını ve ayaklanmaların bastırılması veya iç edilmesi konusunda gösterilen beceriyi etkilediğini söylüyorlar. Bu faktörlerin bazıları İran örneğinde karşımıza çıkıyor. Bu değişkenlerin geçerlilik arz ettiğini görmek gerekiyor. Akademide devrimle ilgili geliştirilen teorilere dair bir inceleme için bkz.: Stan Taylor, Social Science and Revolution (NY: St. Martin's, 1984) ve Yayına Hz.: J. Goldstone, Revolutions: Theoretical, Comparative and Historical Studies (San Diego: Harcourt Brace Jovanovich, 1986). Ayrıca Mayıs 1982’de Theory and Society dergisinin düzenlediği, Theda Skocpol’un “Rentier State and Shi'a Islam in the Iranian Revolution” [“İran Devrimi’nde Rantiye Devlet ve Şii İslamı”] makalesini ele alan sempozyumdaki bildirilere de bakılabilir.

[2] Perry Anderson, “Modernity and Revolution”, Marxism and the Interpretation of Culture içinde, Yayına Hz.: Cary Nelson ve Lawrence Grossberg (University of Illinois Press, 1988).

[3] Devrimin gerici olduğunu tartışan bir çalışma için bkz.: Said Amir Arjomand, “Iran’s Islamic Revolution in Comparative Perspective”, World Politics, Nisan 1986; ve Fred Halliday, “The Iranian Revolution: Uneven Development and Religious Populism”, Yayına Hz.: Fred Halliday ve Hamza Alavi, State and Ideology in the Middle East and Pakistan (NY: Monthly Review, 1988).

[4] Anderson, a.g.e., özellikle kendi makalesini takiben cereyan eden tartışmaya bakılabilir.

[5] devrimdeki popülizmi ve rejimin İslami popülizmini Farsça makalelerinde veya doktora tezlerinde bir dizi İranlı akademisyen ve eylemci ele aldı. Bu tezler arasında Menuşer Durrac’ın (Teksas Üni., Austin, 1984), Kave Afrasiyabi’nin (Boston Üni., 1987), Muhammed Tevekküli Targi’nin (Şikago Üni., 1988) tezleri yer alıyor. Nazım-e Novin ve Kankaş, İran popülizminin toplumsal ve düşünsel temelleri konusunu ele alan bir dizi makaleye yer verdi.

[6] Barrington Moore, Injustice: The Social Bases of Obedience and Revolt (White Plains, NY: M.E. Sharpe, 1978), özellikle 11. bölüm.

[7] İran’ın yakın dönem politik ve toplumsal tarihi konusunda şu kaynakları önerebiliriz: Erwand Abrahamian, Iran Between Two Revolutions (Princeton, NJ: Princeton Univ. Press, 1982); Said Amir Arjomand, The Turban for the Crown: Iran's Islamic Revolution (Oxford Univ. Press, 1988); Nikki Keddie, Roots of Revolution (New Haven, a Yale Univ. Press, 1981); Nikki Keddie, Iran: Religion, Politics and Society (Londra: Croom Helm, 1980); Fred Halliday, Iran: Dictatorship and Development (Harmondsworth: Penguin 1979); Homa Katouzian, The Political Economy of Modern Iran 1926-1977 (NY: NYU Press, 1982); Habib Ladjevardi, Labour Unions and Autocracy in Iran (Albany, NY: SUNY Press, 1985).

[8] Politik krizde ve devrimci ayaklanmada rol oynayan faktörler olarak Şah’ın ekonomi politikasını ve askeri harcamaları tartışan bir çalışma için bkz.: Robert Graham, Iran: The Illusion of Power (NY: St. Martin's Press, 1979).

[9] Mollaların devletle ilişkilerine dair bir tartışma için bkz.: Shahrough Akhavi, Religion and Politics in Contemporary Iran (Albany, NY: SUNY Press, 1980); ayrıca bkz.: Michael Fisher, Iran: From Religious Dispute to Revolution (Cambridge, MA: Haward Univ. Press, 1980).

[10] Roy Mottahedeh, The Mantle of the Prophet (Princeton, NJ: Princeton Univ. Press, 1986). Bu çalışma, Şeriati ve Âl-i Ahmed’in yazılarının ve Hüseyniyeyi İrşad’de ders veren isimlerin çalışmalarının etkisini ele alıyor.

[11] Bu fikirlerin nasıl geliştirildiği ve yol açtığı etkiyle ilgili ilginç bir tartışma için bkz.: Hossein Bashiriyyeh, The State and Revolution in Iran (NY: St. Martin’s Press, 1984). Ayrıca bkz.: Ali Ashtiani, “The Sociology of Three Periods in the Intellectual History of Contemporary Iran”, Kankash, 2-3, Bahar 1988 (Farsça).

[12] Solun güçlü ve zayıf yanlarını şu makalemde ele almıştım: “Socialism or Anti-Imperialism? The Left and Revolution in Iran”, New Left Review, Sayı. 166, Kasım-Aralık 1987. Ali Aştiyani ile birlikte, sonrasında solun rolünü, önemini, toplumsal temelini ve yüzleşeceği ihtimalleri şu çalışmamızda ele almıştık: “Islam and the Left: The Tragedy of the Iranian Revolution”, (teksir, 1988).

,

İran İslam Devrimi 47 Yaşında


İmparatorluğa ve Siyonistlerle Suç Ortaklığına Karşı Direniş

1979 İslam Devrimi, on yıllarca süren yabancı egemenliğine ve acımasız iç baskıya doğrudan bir tepki olarak gerçekleşti. Demokratik seçimler sonucu göreve gelmiş olan Başbakan Muhammed Musaddık, İran’ın petrol endüstrisini millileştirince, 1953’te CIA-MI6 darbesiyle (Ajax Operasyonu) devrildi. Yerine Pehlevi monarşisi kuruldu. Bu gelişme karşısında İranlılar harekete geçtiler. Resmi kaynakların bile doğruladığı biçimiyle darbe sayesinde, İngilizler ve Amerikalılar, İran’a ait kaynakları silah zoruyla yeniden kontrol etmeye başladılar.

Muhammed Rıza Pehlevi döneminde, CIA yardımıyla kurulan ve Mossad tarafından eğitilen gizli polis gücü SAVAK aracılığıyla baskı, yeni boyutlara ulaştı. SAVAK ajanları, kırbaçlama, elektroşok, tınak çekme, yalancı infazlar ve cinsel şiddet de dâhil olmak üzere çeşitli yöntemler kullanarak, binlerce siyasi tutsağı rutin olarak işkenceye maruz bıraktı. Eski bir SAVAK işkencecisi mahkemede, yüzlerce kişiye bizzat işkence yaptığını, kırbaç, elektroşok ve aşırı baskı altında zorla itiraf alma gibi yöntemlerin sürekli kullanıldığını anlattı.

Uluslararası Af Örgütü’nün 1976 tarihli raporu, falaka, kaynar su lavmanları ve asit damlatma gibi yöntemlerin yaygın kullanımını belgeliyor, her türlü muhalefeti ezmek için tasarlanmış sistematik devlet terörünün uygulandığını teyit ediyordu. İşkence merkezi olarak nam salmış olan Sabotajla Mücadele Ortak Komitesi, şu anda Tahran’ın merkezinde bir müze olarak korunuyor (İbret Müzesi).

Bu korku mekanizması, bunun yerine din adamları, çarşı tüccarları, öğrenciler, işçiler ve solcular gibi çeşitli güçleri kitlesel sokak gösterilerinde bir araya getirdi. Son döneme ait araştırmaların da ortaya koyduğu biçimiyle, İran halkının yüzde 10’undan fazlası, Şah karşıtı eylemlere katıldı. Bu, esasen son yüz yıl içerisinde gerçekleşmiş devrimler içerisinde ulaşılmış en yüksek seferberlik düzeyiydi. Devrim sonrası, Mart 1979’da referandum gerçekleştirildi. Bu referanduma katılım oranı yüzde 90 civarındaydı. Yeni İslam Cumhuriyeti’ne onay verenlerin oranı yüzde 98i buldu. Böylelikle, yeni düzenin halk nezdindeki meşruiyeti pekiştirilmiş oldu.

“Casus Yuvası”: Büyükelçilik İşgali ve Belgelerin Yeniden Bir Araya Getirilmesi

Devrimin anti-emperyalist karakteri, 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD büyükelçiliğinin ele geçirilmesiyle en çarpıcı ifadesine kavuştu. Washington’ın devrik Şah’ı tıbbi tedavi için kabul etmesinin ardından, öğrenciler, uzun zamandır CIA üssü olarak kullanılan büyükelçilik binasına baskın düzenlediler. Şah’ın kabul edilmesi, öğrencilerce “ABD gene darbe hazırlığı içinde” şeklinde yorumlandı. Öğrenciler, 52 Amerikalı diplomatı 444 gün boyunca rehin tuttular ve bu süre zarfında elçilik görevlilerinin parçaladıkları gizli belgeleri titizlikle yeniden bir araya getirdiler.

İranlı halı dokumacıları ve yetenekli gönüllüler, binlerce yırtık sayfayı bir araya getirerek, kapsamlı ABD casusluk operasyonlarını, darbe planlamasını ve devrimi baltalama girişimlerini ortaya çıkardı. Yeniden oluşturulan dosyalar, ABD Casusluk Yuvasından Belgeler” başlığı altında, 77 cilt olarak yayımlandı.

BBC’nin 2011’de yaptığı haberde dile getirildiği gibi, bu ifşaatlar, Washington’da öyle büyük bir rahatsızlığa yol açtı ki söz konusu belgeleri içeren kitapların ABD’de bulundurulması fiilen yasaklandı. Eski elçilik binası, şimdi bir müze olarak hizmet veriyor. Amerikan müdahalesini anlatan duvar resimleri halen daha korunuyor. Müze, Amerikan müdahalesinin tarihçesine ait materyalleri sergiliyor.

Jimmy Carter, elçilik işgaline Kartal Pençesi Operasyonu ile cevap verdi. Operasyon, utanç verici bir başarısızlıkla sonuçlandı. 24 Nisan 1980’de, Birinci Çöl kod adıyla anılan, Tahran’ın 300 kilometre güneydoğusundaki tuzla kaplı arazide şiddetli bir toz fırtınası sırasında bir helikopterin yakıt yüklü bir nakliye uçağıyla çarpışması sonucu sekiz ABD askeri hayatını kaybetti. Resmi askeri kayıtlara göre, sekiz helikopterden sadece beşi hazırlık alanına ulaşabildi ve görev iptal edildi. İran devlet medyası, yanan enkazın görüntülerini dünyayla paylaştı ve bu felâketi emperyalist kibre karşı ilahi bir ceza olarak takdim etti.

Sürekli Direniş: Siyonist Teşekküle Karşı Duruş

İmam Ruhullah Humeyni önderliğinde gerçekleşen devrim, İran’ı Siyonist teşekküle karşı çıkma ve Filistin özgürlüğünü destekleme konusunda önde gelen bir güce dönüştürdü. Humeyni’nin vizyonu, İslam Cumhuriyeti’ni yerleşimci-sömürgeci işgale ve Batı hegemonyasına karşı direniş modeli olarak konumlandırdı. İran, Gazze’de ve ötesinde Siyonist rejimin soykırımına karşı çıkan Filistinli örgütleri ve diğer Siyonizm karşıtı hareketleri sürekli olarak destekledi.

Bugün devrim, iki yönden tehditle karşı karşıya. İçeride liberal reformcular, ekonomik tavizler ve Washington ile uzlaşmayı savunarak, temel ilkeleri aşındırıyorlar. Dışarıda ise Siyonist rejim, İran’ı istikrarsızlaştırmak ve rejim değişikliğine zemin hazırlamak için Mossad ajanlarını ve vekillerini terör saldırılarında, kafa kesme eylemlerinde, suikastlerde ve siber sabotajlarda kullanıyor. Son görüntüler, İran topraklarında Siyonist istihbarat operasyonlarıyla bağlantılı silahlı provokatörlerin varlığını ispatlıyor. İran’ın taviz vermeme konusundaki kararlılığı, genel direniş ekseni için hayati önem taşıyor.

Pehlevi’ye Tahta Oturtma Projesi: SAVAK’ın İşkencecisi Geri Döndü

Sürgünde bulunan Rıza Pehlevi ve destekçileri, “İbrahim Anlaşmaları”nı andıran, Siyonist teşekkülle ilişkileri normalleştirmeyi ve İran’ı yeni oluşan Yahudi nüfuz alanına (pax-judaica) entegre etmeyi amaçlayan bölgesel bir teslimiyet planı olan “Keyhüsrev Anlaşmaları”nı destekliyorlar. Bu sürecin merkezinde, SAVAK’ın Üçüncü Bölge Müdürü, bugünlerde açıktan Pehlevi’ye danışmanlık yapan Perviz Sabiti duruyor.

Sabiti’nin komutasındaki SAVAK, monarşinin ve Siyonist teşekkülün ortak düşmanlarını hedef alarak Mossad ile yakın istihbarat paylaşımında bulundu. Hayatta kalanlar, dehşet verici olayları anlatıyor: dayak sırasında çığlıkların daha gür duyulmasını sağlayan “Apollo” işkence kaskı, kırık cam parçalarının sokulması, genital organlara yönelik elektroşok ve tecavüzden bahsediliyor. Uluslararası Af Örgütü’nün de aktardığı biçimiyle, binlerce kişi, bu zulme maruz kaldı. PBS’nin haberlerinde, Sabiti’nin, solcu aydın Bican Cezeni de dâhil olmak üzere, siyasi tutsakların yargısız infazlarla öldürülmesinde oynadığı role vurgu yapıldı.

İran, İsrail ve ABD vatandaşlığına sahip olduğu bildirilen Sabiti, bugünlerde ABD’deki Şah yanlısı mitinglerde boy gösteriyor. Bazı destekçileri, onu “gelecekte teröristlerin kâbusu olacak kişi” olarak takdim eden pankartlar taşıyor. Real Media’nın 2025 tarihli bir araştırmasında ayrıntılı olarak belirtildiği gibi, Sabiit, 2023’te Kaliforniya’da İslam Cumhuriyeti’ne karşı düzenlenen bir yürüyüşte ortaya çıktı. Ayrıca, Münih’te Rıza Pehlevi'yi destekleyen bir mitingde pankartlarda resmine yer verildi. Resmin altında Farsça “Gelecekte teröristlerin kâbusu olacak kişi” ibaresine yer verildi. Böylelikle, Sabiti’nin zulümle tanımlı mirası hatırlatılmaktaydı. Think Scotland’ın Münih’teki ürpertici gösteriyi aktaran haberinde Sabiti’ye verilen destek, İkinci Dünya Savaşı’nda holokost sürecini inşa eden Nazi subayı Heinrich Himmler’in desteklenmesine benzetildi. Özgür İranlı Akademisyenler Ağı’nın eleştirisinde ise 2023’teki bir etkinlikte benzer afişlerin yanı sıra SAVAK bayraklarının da yer aldığı, hareketin Şah’ın baskıcı aygıtını benimsediğinin altını çizdiği belirtildi. Tahmin edebileceğiniz gibi, Özgür İranlı Akademisyenler Ağı, İran muhalefetinin farklı bir fraksiyonu olan, tarikat benzeri terör örgütü Halkın Mücahitleri örgütüyle bağlantılı. Scotsman gazetesi de bu gerçeği dile getirdiği haberinde, Sabiti’nin dönüşünü destekleyen Farsça sloganın vahim bir uyarı olarak ele alıyordu.

İşkencelerinden sağ kurtulan üç kişi, 2025 yılında Florida’da ona karşı 225 milyon dolarlık bir tazminat davası açtı. Dava sürecinde, tecavüz ve ölümün eşiğine getirip bırakacak kadar boğazlama gibi işkence yöntemlerini bizzat Sabiti’nin yönettiğini iddia etti. Guardian gazetesinin haberine göre, davacılar, Pehlevi’nin yeniden iktidara gelmesiyle birlikte SAVAK’ın yeniden canlanacağından ve mağdurların adalete ilelebet kavuşamayacağından endişe ediyorlar.

Üçüncü Cumhuriyete Doğru: Devrimci Coşkuyu Yeniden Canlandırmak

ABD-Siyonist kukla rejimini deviren devrimin üzerinden 47 yıl geçmesine rağmen, temel dersleri geçerliliğini koruyor: Halk hareketliliği, imparatorluğu yenebilir, özgüven, yaptırımlara galebe çalar, Siyonist yerleşimci sömürgeciliğe karşı uzlaşmaz muhalefet, küresel adalet mücadelelerine ilham verir.

Ancak öte yandan hayatta kalma çabası, değişime ihtiyaç duyuyor. Devrimi savunmak, hem şahçı restorasyoncuları hem de ilke pahasına Batı’yla entegrasyonu hedefleyen liberal reformcuları yenmeyi gerektiriyor. Geleceğe uzanan yol, ekonomik adaleti derinleştiren, yolsuzlukla mücadele önlemlerini güçlendiren, Devrim Muhafızları Birliği’ni Siyonist ve ABD’nin yürüttüğü hibrit savaş karşısında yetkilendiren ve Filistin’in özgürleşmesine olan bağlılığı tazeleyen, reforma tabi tutulmuş bir “Üçüncü Cumhuriyet”ten geçiyor.

İran’ın kararlı direnişi, halklar boyun eğmeyi reddettiklerinde, imparatorlukların ve yerleşimci-sömürgeci güçlerin en nihayetinde toza dumana karıştıklarının ispatıdır. Dünyanın önde gelen anti-emperyalist gücü, bugün varoluşunu tehdit edecek gelişmelerle karşı karşıya. En nihayetinde Siyonizmi ve küresel hegemonyaya yönelik çabalarını ancak kararlı eylem alt edebilir. 1979’da yükselen alevin ışığı daha da parlak olmalıdır.

David Miller
9 Şubat 2026
Kaynak

10 Şubat 2026

,

Somali’de Türk F-16’ları



Muhtemelen Türkiye, Suudi Arabistan’ın merkezde durduğu, hızla biçimlenen “Müslüman NATO” çatısı altında Somaliland’a karşı gerçekleştirilecek harekât için bir hazırlık yürütüyor. Bu hazırlık dâhilinde bölgeye F-16 konuşlandırıyor.

Middle East Eye sitesi, Türkiye’nin Mogadişu’ya üç F-16 konuşlandırmasında amacın, “Türklerin enerji ve uzay limanı yatırımlarını korumak olduğunu” söylüyor. Ayrıca, İsrail’in Somaliland’ı tanımasına rağmen, Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit eden ve terörle mücadelede ona destek sözü veren bir Türk yetkilisinin açıklamasına atıfta bulunan site, Türkiye’nin bu tür görevlerde daha büyük bir rol oynamayı planladığı iddiasını dile getiriyor. Haberde ayrıca, Türkiye’nin Mogadişu’da zaten silahlı insansız hava araçları ve saldırı helikopterlerine sahip olduğundan bahsediliyor.

Ardından makale okurlara, “Türkiye’nin artık Mogadişu’da büyük bir askeri üsse sahip olduğunu, Türk şirketlerinin şehrin havaalanını ve limanını yönettiğini” hatırlatan ifadelerle son buluyor.

Ankara ayrıca, Somali ordusunun yaklaşık üçte birine denk düşen binlerce Somali askerini hem Türkiye’de hem de Mogadişu’daki Turksom olarak bilinen üssünde eğitti. Bunun yanında, Türkiye’nin 2024 yazında imzalanan, kendi lehine olan anlaşma uyarınca, Somali’nin açık denizden çıkarttığı petrol ve doğalgazdan elde edilecek gelirin yüzde 90’ını alacağını belirtmek gerekiyor.

Tüm bu gerçekler, Somali’nin fiilen bir Türk himayesi altına girdiğini, bunun da İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardından, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabeti daha da kızıştırdığını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Bazıları, Türkiye’nin Gazze Savaşı boyunca Azerbaycan petrolünün İsrail’e kendi topraklarından geçmesine izin vermeye devam etmesi sebebiyle, bu tarz bir rekabetin varlığını inkâr ediyorlar. Oysa bu, Rusya’nın hâlâ NATO’daki Avrupa üyelerine petrol ve doğalgaz sattığı için Rusya ve NATO’nun rakip olmadığını iddia etmek kadar samimiyetsiz bir yaklaşım.

Bu önemli detayı açıklığa kavuşturduktan sonra, şunu söyleyebiliriz: Türkiye, muhtemelen Ankara’nın Mogadişu ile yaptığı anlaşma sonrasında kendi malı olarak gördüğü petrolün ve gazın çıkartıldığı İsrail yanlısı Somaliland’a karşı yürüttüğü askeri harekât hazırlıklarının parçası olarak, Mogadişu'ya F-16 konuşlandırdı.

Herhangi bir yanlış anlaşılmayı önlemek için şunu belirtmek gerek: bu türden bir harekât, yakında gerçekleşmeyebilir, ille gerçekleşecek de değil. Ancak gene de geçen ay “Yeni Oluşan ‘Müslüman NATO’ Yakında Somaliland’ı Hedef Alabilir” başlığı altında yaptığımız değerlendirmede dile getirdiğimiz üzere, ortada böylesi bir ihtimal mevcut.

Özetle, Türkiye’nin Somali ile ittifakı, Suudi Arabistan’ın Somali ve Mısır ile planladığı ittifakla ve geçen Eylül ayında Türkiye ile müttefik olan, geçen yıl Somali ile kendi güvenlik anlaşmasını imzalayan Pakistan ile yapılan ittifakla birleşebilir ve bu ittifak, Somaliland karşıtı bir yapıya evrilebilir.

Beş ülkenin tamamı da çeşitli nedenlerle İsrail ile ters düşmektedir. Dolayısıyla, Somaliland’ı yeniden ele geçirmesine yardım eden beş ülke, bu türden araçlarla, Yahudi Devleti’ne sembolik bir darbe indirmek konusunda ortak bir siyasi çıkara sahiptir.

ABD, olan bitenin farkında, Trump, Somali ve halkı ile ilgili sert açıklamalar yapmış olsa da, Somali, halen daha onun en önemli terörle mücadele ortağı. Ancak ABD, Somaliland karşısında oluşan bu yeni ittifaka ve Türkiye’nin Somali’ye F-16 konuşlandırmasına henüz bir tepki vermedi. Bu, (en azından şimdilik) zımni bir onayın delili.

Söz konusu karşıtlığın “Müslüman NATO” ile denize kıyısı olmayan Etiyopya’yı güvenlikle ilgili bir açmaza sürükleme ihtimali mevcut. Etiyopya lideri, ülkesinin denize erişim için Cibuti’ye olan bağımlılığından kurtulmak için kaynaklarını çeşitlendirmek istiyor.

Suudi Arabistan ve Mısır ile yaptığı son liman anlaşmaları göz önüne alındığında, Cibuti, bu bloğun bir parçası olarak görülebilir. Eritre ve Sudan, zaten Mısır ile müttefik. Mısır, Somali’de terörle mücadele bahanesiyle asker bulunduruyor.

Sonuç olarak, Somaliland’a karşı bölgesel bir ittifak kuruluyor. Türkiye’nin fiilen himayesinde olan Somali’nin Somaliland’ı yeniden ele geçirmesi durumunda, bu bloki Etiyopya’nın denize açılan tek alternatif yolunu kontrol altına alabilir. Bu durum gerçekleşirse, sonrasında Etiyopya’yı da kontrol altına alabilir.

Andrev Koribko
9 Şubat 2026
Kaynak