06 Mart 2026

,

Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş

Bu ay, “Devlerin Omuzlarında” serisi kapsamında ve Filistinli devrimci Besil Arac’ın ölümünün yedinci yıldönümünde, onun kaleminin ürünü olan, Arapça olarak Quds sitesinde yayınlanan “Kirpi Gibi Yaşa, Pire Gibi Savaş” başlıklı makaleyi yeniden yayınlıyoruz.

“Aydın Şehit” olarak bilinen Arac, eğitimli bir eczacı, gençlik lideri, BDS aktivisti, yazar, eğitimci ve devrimci direniş savaşçısıydı.

2016 yılında Filistin Yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedilen ve işkence gören Arac ve arkadaşları, serbest bırakılmaları için açlık grevine başladılar. 

Mücadelelerinde başarılı oldular ve 5 aylık hapis cezasının ardından serbest bırakıldılar. Bu olayın ardından İsrail güçleri, Arac’ı yakalama umuduyla düzenli olarak ailesinin evini hedef aldı.

6 Mart 2017’de, İsrail’in ırk ayrımcısı rejimine bağlı güçler, Arac’ı nihayet yakaladı. İsrail güçleri, Arac’ı, Kaddura mülteci kampı yakınlarındaki Bire’de bulunduğu bir daireye şafak vakti düzenlenen baskında gafil avladı. Arac, iki saatten fazla bir süre boyunca bu ölüm mangasına cesurca direndi, ancak sonunda etkisiz hale getirildi ve yakın mesafeden açılan ateşle infaz edildi.

Besil’in ölümüne tepki gösteren ailesi, onu katleden İsrail güçleri yanında onlarla işbirliği yapan Filistin Yönetimi’ni de suçladı.

Suikastından haftalar sonra, arkadaşları tarafından öldürüldüğü dairede, Arac’ın henüz yayınlanmamış olan yazıları bulundu. Kasım 2018’de, Kudüs’te bulunan Dar Rebel isimli Filistinli yayınevi, Arac’ın yazılarını yayımladı. Kitaba Cevaplarımı Buldum ( وجدت أجوبتي) adı verildi. Bu isim, Arac’ın ölümünden önce yazdığı son mektuptan alınmıştı.

* * *

 

1895 yılında psikolog Baldwin, insanı çevreleyen ortamla yürütülen pazarlığın bir biçimi olarak oluşan toplumsal dengeyi (biyolojik veya fiziksel uyumu) tanımlamak için “toplumsal uyumsama” terimini ortaya attı. Toplumsal uyumsama, çatışmayı en aza indirmeyi veya önlemeyi amaçlayan bir toplumsal süreç olarak tarif ediliyor. Barış temelli ilişkinin pekiştirilmesi yoluyla, gruplar arasındaki çatışmaya son veren toplumsal uyum sürecine denk düşüyor.

Toplumsal uyumsamanın psikolojik yönleri, olumsuzluk veya düşmanlık unsurlarından kaçınarak, çatışmayı uzlaştırmayı amaçlayan bireysel veya kolektif davranışı ifade ediyor. Bu, bir azınlık grubunun belirli bir kısmının kayıplarının maddi (ekonomik), toplumsal veya psikolojik açıdan tazmin edilmesi yoluyla gerçekleşiyor. Sosyologlar, uyumsama ve uyum arasında ayrım yapıyorlar. Uyum, doğal veya organik olarak var olan koşullara uyum göstermek olarak tanımlanıyor.

Uyumsama ise farklı biçimler alabiliyor: bu süreç, gönüllü veya zorunlu işleyebiliyor. Ayrıca tahkim, çatışma çözümü veya sabır yoluyla da uyumsama gerçekleşebiliyor. Sonrasında Ernst Haeckel, insanlar ile organik veya inorganik çevre arasındaki ilişkiyi belirtmek için “ekoloji” kavramına başvurdu. Ekoloji, “organizmaların ve çevrelerinin karşılıklı ilişkisini inceleyen bilim” haline geldi.

Sadece Filistin mandası değil, en geniş manada tüm Levant bölgesinde yaşayanlar anlamında Filistinlilerle kirpi arasındaki ilişkinin neden ve ne vakit başladığını söyleyebilmek güç. Kirpiye yönelik husumetin kaynağı, lezzetli eti için avlanma isteği ve erkek doğurganlığı da dâhil olmak üzere, iyileştirici özellikleriyle ilgili efsaneler mi, bilemiyorum. Yoksa çiftçilere ve tarım ürünlerine zarar verdiği için bu hayvan düşman olundu?

Oklu kirpi, kemirgen bir memelidir. Kirpilere çok benzer, ancak ondan daha büyüktür, farklı adlara sahiptir. Arapçada “Şeyham” olarak adlandırılır, bilimsel adı Histriks indikadır. Vücudu, kendini savunmak için kullanılan 10-35 cm uzunluğunda dikenlerle kaplıdır. 4 ila 16 kilogram ağırlığındadır. Etini denemenizi tavsiye ederim.

Oklu kirpiler, yer altında nispeten büyük deliklerde yaşayan ve bu deliklerin birbirine bağlı tünel ağlarında dinlenme yerleri oluşturan gece hayvanlarıdır. Kirpi, deliğine girip çıkmak için çeşitli teknikler kullanır; bu da hayvanı paranoyakmış ya da Filistin’de kullandığımız tabirle “yüksek güvenlik duygusu”na sahip biriymiş gibi gösterir.

Prater, oklu kirpileri inceleyen en ünlü bilim insanlarından biridir. Bölgemizde yaşayan oklu kirpiler tümüyle vejetaryendir, çoğunlukla acılığıyla bilinen acı karpuz bitkisini yerler. Bu nedenle oklu kirpileri silahla avlamak önerilmez, çünkü kurşunlar, karaciğere veya dalağa isabet ederse eti çok acı olur.

Oklu kirpi, Filistin halkının hafızasında ve halk hikâyelerinde önemli bir yere sahiptir. Filistinliler, oklu kirpi hakkında sayısız hikâye anlatmış, onu garip bir yaratık olarak tanımlamışlardır. İnsanlar gibi ağlar, inler, umutları ve istekleri vardır. İnsanlara benzediği, sinirlendiğinde dikenlerini avcılarına doğrultup fırlattığı söylenir. Sadece geceleri dolaşır. Yalnız ve bir başına, düşüncelere dalmış halde dolaşır. Kokulara, meyvelere ve köklere ilgi duyar. Kirpi, sessiz ve yalnızdır. İnleyebilse de yalnızdır; acısı derindir, ama avcısı dâhil tüm düşmanlarına karşı duyduğu kin daha derindir.

Avlanırken akılda tutulması gereken ilk ders şudur: avın davranışlarını yakından gözlemleyin. Filistinliler, oklu kirpiyi yakından incelediler, ona dair her şeyi öğrendiler (ben de iki av gezisine katıldım, çok şanslıydık ama avımızı kimseyle paylaşmadık). Avcının, avını avlayabilmek için onun yaşamına ve davranışlarına (uyumsamayı değil) uyum sağlamayı öğrenmesi gerekir. Ancak olan şu ki, Filistinliler, oklu kirpinin davranışlarını tamamen benimsediler, tehlike anında bile onun gibi davranıyorlar, âdeta kendileri de birer oklu kirpi oldular.

Bir Kurban Bayramı’nda ailem beş koyun kesti. Bu kesim işine ben de iştirak ettim. Derilerini yüzme ve etlerini kesme işlerinde yardımcı oldum. Ne yazık ki, koyunlarda pire vardı ve bana da bulaştı. Onları yakalamak ve öldürmek için çok uğraştım ama çok yorucu oldu, beni paranoyak yaptı. Pirelerden ancak sıcak su ve sabunla vücudumu tarayarak kurtulabildim.

Pire, Sifonaptera denilen türe mensup, uçamayan, küçük bir böcektir, çoğunlukla diğer hayvanlarda, özellikle memelilerde parazit olarak yaşar. Yaklaşık 1 ila 4 mm (0,04 ila 0,16 inç) uzunluğundadır. Normalde uzun arka bacaklarıyla hareket eder, konakçısını ısırarak, onda kaşıntılı kırmızı lekeler oluşturur.

Pirelerin büyüleyici savaş stratejileri ve teknikleri vardır: ısırır, zıplar ve tekrar ısırır, üzerine basmaya çalışan ellerden veya ayaklardan kaçınır. Konakçısını öldürmez (yani örneğin bir köpeğin tüm işlevlerini ortadan kaldırmaz), konakçısını yorar ve kanını tüketerek sürekli rahatsızlığa neden olur, en sonunda da konakçının dinlenmesini engeller. Konakçıyı sinirli ve moralsiz kılar. Bunun gerçekleşmesi için pirelerin üremesi gerekir, bu nedenle, belirli bölgeye bulaşan maraz, pire ürediğinde daha kapsamlı bir sorun haline gelir ve daha yakın bölgeleri ısırır.

Mao Zedong şöyle der: “Düşman ilerlerse, biz geri çekiliriz; düşman kamp kurarsa, biz taciz ederiz; düşman yorulursa, biz saldırırız; düşman geri çekilirse, biz takip ederiz.” Mao’nun gerilla savaşı teorisi, pire savaşı olarak tanımlanabilir.

“Sanayileşmemiş bir ulus, sanayileşmiş bir ulusu nasıl yener?” bilmecesini Mao çözdü. Engels, sermaye üretebilen ulusların düşmanlarını yenme ihtimalinin daha yüksek olduğunu gördü. Yani, savaşlarda son sözü ekonomik güç söyler çünkü silah üretmek için gerekli sermayeyi bu güç sağlar.

Mao’nun çözümünde ise fiziksel olmayan (veya maddi olmayan) unsurlara vurgu yapılıyordu. Güçlü ordulara sahip güçlü devletler, genellikle maddi güce odaklanırlar; silahlar, idari konular, ordu; ancak Katzenbach’a göre Mao, zamana, mekâna (toprak) ve iradeye vurgu yaptı. Yani, iradeyi sağlamlaştırmak adına zamandan istifade edilmeli, (zamanla zemin/mekân değiş tokuş edilmeli), zamanı gözetip zemini terk etmeli, büyük muharebelerden kaçınılmalı. Asimetrik savaşın ve gerilla savaşının özü budur.

Şimdi kıyaslama dâhilinde hayvanlara geri dönersek, gerillanın savaşlarını pireler gibi yürüttüğünü, düşmana, ev sahibinin pire saldırısına uğradığında yaşadığına benzer bir zarar verdiğini görürüz. Savunulması gereken geniş bir alanda her yere yayılmış küçük düşmanın (hızlı hareket eden pirelerin) yakalanması zordur. Eğer savaş konakçıyı yoracak kadar uzun sürerse, pirelerin yerini bulamayan konakçı zayıfladıkça savaşta başarısız olur.

Robert Taber, bu durumu şu şekilde açıklıyor:

“Pratikte köpek kansızlıktan ölmez. Sadece kendini savunamayacak kadar zayıfladığından söz edilebilir. Askeri terimlerle ifade edecek olursak, gücünü çok geniş bir alana yaydığı için kendisini savunamaz duruma düşer. Politik düzlemde halk desteğinden yoksun olduğundan kendisini savunamaz. Ekonomik açıdansa kendisi savunması artık çok pahalıya mal olmaktadır. Bu noktada pire, her bir zaferde düşmanının bir damla kanını emdiği bir dizi küçük zaferin ardından, somutta âdeta bir pire salgınına dönüşür.”

Kirpi gibi yaşa, pire gibi savaş.

Besil Arac
1 Kasım 2013
Kaynak

, ,

Devrimci Zaferlere Doğru

İran’ın yürüttüğü başarılı saldırı, devrimci zaferler silsilesinin son halkası. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin tek gerçek emperyalist güç haline gelmesi ve finans kapitalin Amerika’nın SSCB ile ilişkisini sabote etmesiyle başlayan büyük yeni saldırılara cevap olarak ortaya çıkan kitlesel anti-emperyalizm, bu devrimci zaferler silsilesinin parçasıdır.

Wall Street’in anti-demokratik planları neticesinde oluşan bu siyasi ortamda, ABD, eşi benzeri görülmemiş bir savaşı yürütmeyi, yeni-sömürgeci siyasi darbeler gerçekleştirmeyi planladı. Emperyalist saldırganlığın bu yeni aşaması, esasında artık gücü zayıflayan, iç krizlerini ancak yeni savaşlarla çözebilen kapitalizmin çöküşünü telafi etme girişimiydi. 

Finans kapital, mücadelesinde epey yol aldı ama halk devrimine bağlı güçleri tam anlamıyla alt edemedi. Tam da bu sebeple, bugün Washington’ın İslam Cumhuriyeti ile savaşa girmeye kalkıştığı anda ezilişine ve aşağılanışına tanıklık ediyoruz.

ABD, Şah’ı iktidara getirdiği sırada, ABD’deki işçi hareketi de dâhil olmak üzere, dünya işçi sınıfına karşı acımasız bir saldırı başlatmıştı. ABD’de yaşayan insanlar olarak bizim bu tarihsel döneme geri dönüp bakmamız gerekiyor. Bu dönem bize, anti-emperyalist mücadelede bir vakit ne tür bir rol oynadığımızı, bu rolü yeniden oynayabilmek için hangi kurumları yeniden inşa etmemiz gerektiğini söylüyor.

Wall Street, kontrolünü arttıktan, dizginleri ele geçirdikten sonra, içeride Komünist Parti’yi, işçi sınıfının kültür merkezlerini ve örgütlü işçi hareketini hedef aldı. Düşman, çok hızlı bir şekilde ilerliyordu. Bir sonraki planları, Sovyetler Birliği ile üçüncü bir dünya savaşı ve (böyle bir savaşla haklı gösterilebilecek) anti-komünist toplama kampları aracılığıyla Hitler modelinin tekrarlanmasıydı. Ancak bankacılık rejimi, asla bu kadar ileri gidemedi, çünkü küresel devrimci ivmenin bir sonraki dalgası, Amerikan toplumunu saracaktı.

Çin devrimi, Kore devrimi, sömürgecilikten kurtulma hareketleri ve ardından işçilerin elde ettikleri zaferlerde somutlaşan bu ivme, kısmen o dönemde emperyalizmin iç çatlakları sayesinde bu denli etkili olabildi. Bugün İran’a yönelik savaşta büyük müttefiklerinden gerekli desteği göremeyen Washington, dün de Sovyetler Birliği ile çatışmaya girme konusunda Avrupalı güçlerle anlaşmazlık yaşadı. Düşman, dünya proletaryasına saldırmak için gerekli araçlara istediği ölçüde sahip değildi, devrimci güçler, bu zafiyetten istifade ettiler. Vietnam halkı devrim yaptığında ve Washington, onlara soykırımla karşılık verdiğinde, bu, Amerikan toplumunda ayaklanmaya yol açtı.

Bu karşı kültür hareketi, başlı başına bir hataydı. Neden hata olduğu üzerinde durmak zorundayız.

Savaş sonrası dönemde doğanların solculuğu, bencil bir idealizmle maluldü. Amerikan komünist hareketini tam da bu solculuk katletti. Ancak emperyalist devletin bu özel eğilimi yeniden kullanma, namluya sürme konusunda gösterdiği başarı, bu eğilimin ortaya çıktığı, dünya genelinde güçlenen dalgayı durduramadı. Anti-emperyalist birleşik cephe, Vietnam’ın zaferinde kritik bir rol oynadı. Bu önemli moment, İran halkının küresel finansa karşı gerçekleştirdiği kendi isyanına da katkıda bulundu.

İran devrimi, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en karanlık aşamalarında bile anti-emperyalist hareketin yaşama imkânı bulduğu halk zaferleri zincirinin bir halkasıdır. CIA, anti-komünist tasfiyelerde yüz binlerce insanı öldürmüş olsa da, Vietnam kazandı. Siyonist sömürgeleştirme projesi büyümüş olsa da, aynı süreçte Filistin’in kurtuluşu mücadelesi de büyüdü.

Yirminci yüzyılın tüm anti-komünist tasfiyeleri, Sandinista ve Bolivarcı devrimleri durduramadı, “Terörle Mücadele”, Ensarullah’ın zaferine mani olamadı. Şimdi Haiti, Washington’ın Latin Amerika halkını ezmeye yönelik çabalarını yoğunlaştırmasına rağmen, yeni sömürgeciliğe karşı bir başka başarılı isyanı gerçekleştiriyor. Kitleler ne zaman harekete geçmeyi bilseler, bunu örgütlü bir savaş gücü olarak kendi başlarına ayakta durmalarını sağlayacak şekilde yapsalar, mücadelede sürdürülebilir ilerleme kaydediyorlar.

Kapitalizm çağında düşman, her saldırıya geçtiğinde, karşısında bir güç bulmuştur. Şu anda karşı karşıya olduğumuz tüm tehlikeler karşısında bu gerçeği kendimize hatırlatmamız gerekiyor.

On yıllar boyunca on milyonlarca insanın hayatını kaybettiği emperyalist savaşların ortasında bile halk devrimlerinin devam etmesi, sermayenin uzun zamandır temelde kırılgan bir durumda olduğunu ortaya koyuyor. Oyun, saldırganların tüm bölgeleri kolayca boyunduruk altına alabildikleri sömürgeleştirme pratiğinin ilk döneminden bu yana değişti. Sömürgecilik ve emperyalizm, o dönemde etkili bir şekilde yayılmayı bildi, çünkü o zamanlar kapitalizm yükselişteydi. Kapitalizm, dünyadaki ekonomik ve toplumsal ilişkileri alt üst etmekteydi. Ancak bu süreç, tüm dünyayı tükettikten sonra, sömürgeleştirilmiş ülkeler, kaçınılmaz olarak yeni avantajlar elde ettiler. Ekonomilerini, ordularını ve teknolojik kapasitelerini öyle bir noktaya getirdiler ki, birçoğu, artık emperyalistlerle ciddi rakipler haline geldi. Rusya, Çin, İran gibi eskiden boyunduruk altında olan toplumlar, insanlığın başlıca itici güçleri olma yolunda ilerliyor, bu da finans kapitalin varlığını tehdit ediyor.

Nihayetinde, dünyanın sömürülen tüm halkları, bankacılığın egemenliğinden kurtulacak ve Çin gibi ülkelerin geliştiği muazzam seviyeye ulaşacaklardır. Bizi bundan alıkoyan en büyük engel, Amerikan finansının elinde tuttuğu merkezi güçtür. Bu güç, “blok”tan kısmen kurtulmuş ülkelerin içindeki burjuva unsurlarının tamamını da kapsamaktadır. Bu engel, ancak ABD’deki halk, kendi görevini ifa edip Washington merkezli bankacılık diktatörlüğünü devirdiğinde ortadan kalkacaktır.

İran hakkında konuşurken, Amerika’daki sınıf mücadelesinin tarihini bu kadar vurgulamamın nedeni de budur: Benim gibi Amerikalıların İran için yapabileceği tek pratik şey, kendi hükümetimizi dizginlemek ve bu hükümeti ortadan kaldırmaktır. Bunu ancak kendi mücadelemizin geçmişini anlarsak başarabiliriz.

Yirminci yüzyılda dünya genelinde açığa çıkmış olan devrimci dalganın Amerika’da halk mücadelesini nasıl mümkün kıldığına ve bu kitlesel kazanımların nasıl kendi kendini beslemeye devam ettiğine ilişkin hikâye, bize nasıl hareket etmemiz gerektiği konusunda bir fikir veriyor. Küresel Güney’in kurtuluş mücadelelerinden örnek almalı, böylece büyüyen dünya çapında ivmelenen halk hareketlerini ABD’ye taşımalıyız. En nihayetinde bu canavarı, hükümetimizin şiddetine karşı koyanlarla, direnenlerle birlikte çalışarak alt edeceğiz.

Rainer Shea
4 Mart 2026
Kaynak

05 Mart 2026

Liberal Cereyan



Biz Marxistler için liberal demokrasi, zaten baştan bir ufuk daralmasıdır. Çünkü politikayı gerçek güç ilişkilerinden koparıp, ahlaki tercihler ve doğru fikirler meselesine indirger.

Sanki toplumdaki sorunlar, üretim ilişkilerinden, sınıf dengelerinden, devlet biçiminden değil de insanların yanlış düşünmesinden kaynaklanıyormuş gibi anlatılır. Bu yüzden liberal düşünce, teoride kendisini bilgi tartışmasına, yani “nasıl düşünmeliyiz” sorusuna hapseder; pratikte ise siyaseti ahlak dersine çevirir. Bu da bize göre yalnızlık mabedi anlatısı kuran liberalin kaçışıdır. Kim doğru dili kullanıyor, kim kaba konuşuyor, kim eleştiriyi aşırıya kaçırıyor… Tartışma çoğu zaman buraya sıkışır.

Tanıl Bora’nın metni[1] bunun tipik bir örneği. Ahlaki bir rahatsızlık, teoride psikolojizme dönüşüyor ve mesele, “öğrenme korkusu” diye açıklanıyor. Oysa ortada psikolojik bir problem değil, siyasal bir kriz var. Kendisine yöneltilen eleştirilerin bazıları gerçekten ölçüsüz “görünebilir”. Ama bugün yapılan şey, o eleştirilerin siyasal içeriğiyle, yani hakikatiyle yüzleşmek yerine, meseleyi psikolojik bir arızaya indirgemek. Politik bir tartışmayı insanların ruh haline bağlayarak etkisizleştirmek.

Marx’ın politik ekonomiciler için söylediği şeyi hatırlayalım: görüntü ile hakikati sürekli birbirine karıştırırlar. Bu, çoğu zaman salt kötü niyetten kaynaklanmaz. Belirli bir maddi zeminde oluşmuş düşünme alışkanlıkları zamanla doğallaşır, niyet haline gelir. Ama bu alışkanlık yerleştiğinde, insan, ne kadar inkâr etse de hakikati görmezden gelme hali giderek düşünsel körlüğe ve yer yer düpedüz kötülüğe bulaşır.

Türkiye’de yıllarca liberaller, demokrasi dediğimiz şeyi kurumlara, prosedürlere ve doğru dile indirgedi. Sanki doğru kavramlar konuşulursa siyaset de düzelecekmiş gibi anlatıldı. Oysa bu çerçeve, aynı zamanda büyük bir iktidar transferinin ve sınıfsal yeniden yapılanmanın ideolojik zeminiydi. Demokrasi tahayyülü kuruluyordu. Bunun tam da anlattığımız çerçevede imkânsız olduğunu söyleyenlere ise gerçek bir tartışma zemini hiçbir zaman açılmadı.

Liberal değerlere destur vermeden yazılan hiçbir metnin o mecralarda yer bulmadığını bilen bilir. Eleştiri, biraz daha zorlayıcı ve teorik olduğunda, o meşhur kibarlık da hızla ortadan kalkar.

Şimdi düşünün: Bir fikriniz var, düşünmeye başlamışsınız, kendi cümlelerinizi kurmak istiyorsunuz. Ama size önerilen tartışma zemini, baştan sınırları çizilmiş bir “demokratik tartışma” yordamı. O çerçeveyi kabul etmezseniz, zaten tartışmanın dışına düşüyorsunuz. İşte o noktada gerilim doğar. Gerçekten demokrasi eksikliği gibi “görünür”, ama demokrasiyi kendi küçük dünyalarında fetheden liberaller, onun kapitalist maddi yapısal ilişkilere “gerekçe” ürettiğini görmezler. Onu maddi neden gibi anlamak isterler, kendi küçük varlığının bir anlamı olsun ister. Neden teoride psikolojizme gittiklerinin cevabı tam olarak burada.

Demokrasi, o temelde zaten toplumun onda dokuzu için yoktur; sınıfsaldır. İnsanlar, düşündüklerini ifade edecek kanallar bulamadıkça söz sertleşir, öfke büyür. Bu, boş bir slogan değil; siyasetin gerçek gerilimidir. Biz, buna politika diyoruz. Onlarsa, işler iyi gittiğinde kapitalizmin yapısal zincirlerini daha da sağlamlaştıracak hayal satmaya “politika” diyorlar, işler kötü gittiğinde, sınıfsal çelişki su yüzüne çıkmaya çalışırken uydurulan yalanları -liberalin beğenmediği ve çeşitli kulplar taktığı- “mevcut bilinç durumuyla” parçalamaya başladığında ise insanlık halini psikolojiyle ve kendi kovuğuna çekildiği vicdanıyla açıklıyor. İlki, tam olarak bir teorik tıkanmanın sonucu, İkincisi de pratik tıkanmanın. Bunu kaba bir otoriter zorbalıkla yapmıyorlar. Tam tersine, ince bir şekilde yapıyorlar. Sizin normatif düşünce alanında donanımsız ve silahsız olmanızdan faydalanarak ustaca manipüle ediyorlar. Üstelik her zaman “suçun birazı sizde” diyebilecekleri bir zemin de var. Ama bilgi onların tapulu malı değil. Tecrübe de salt liberallerin dar psikolojist teorik-ahlakçı pratik denklemine sığdırılamaz.

Düşüncenin bütün inceliklerini bilmese de insan, bazı şeyleri fark eder, bazı şeyleri bilir, çünkü deneyimler. Elbette insanın bu ince, demokratikleştirilmiş kibar manipülasyon karşısında kendisini eğitmesi gerekir. Ama bizi öfkelendiren ve bu öfkeyi politik kılan şey, olgu heveslisi liberalin bu sınıfsal olguyu hiçbir şekilde dikkate almamasıdır. Hatta ustaca manipüle etmesidir. Bunları yaptığı açığa çıktığında, yüzleşmekten kaçmasıdır. Halen kendi özel politik katkılarıyla küçültülen insana kendi dar teorik ve pratik çerçevesinden kibarca don biçme cüretidir. Bize göre aymazlığı kimlik edinmesidir.

Burjuvazinin gericiliği 1848 devrimleriyle birlikte tescillenmişti. Liberallerin ve liberal kurumların kaderi ise I. Paylaşım Savaşı sonrasında belirginleşti. Anti-Bolşevik histeriyle liberal kurumlar, bizzat burjuvazi tarafından delik deşik edildi ve yerleri siyasal sağ ile dolduruldu. Liberaller, kısa bir bocalamadan sonra yönlerini seçtiler: Sovyetler’i hedef alarak, emperyalist düzenin anti-komünist liberal demokratları oldular. Bu yüzden, bugün kriz dönemlerinde en akıllı liberalle bile konuşsanız, dönüp dolaşıp aynı Soğuk Savaş reflekslerine sarılıyor. Çünkü mesele, artık düşünmek değil; düşüncenin sınırlarını korumaktır. Teoride psikolojizm, pratikte ahlakçılık… Liberalizmin bugünkü hali budur.

Liberalizm düşünceden korkmaz; düşüncenin kendi sınırlarını aşmasından korkar. Bu, kriz zamanlarında sadece belirginleşir.

Minima Politika
5 Mart 2026
Kaynak

Dipnot:
[1] Tanıl Bora, “Öğrenme Korkusu”, 4 Mart 2026, Birikim.

, ,

Rojava, Sol ve Zokalar


Mart 2011’de, Arap Baharı’nın ardından Suriye’de bir isyan başladı. Başlangıçta Daraa şehrinde patlak veren isyan, hızla ülkenin geri kalanına yayıldı. İlginç bir şekilde, bu olay, Suriye hükümetinin bir dizi reformu uygulamaya istekli olduğunu ortaya koyduğu bir dönemde gerçekleşti.

Burada kimse, halk protestolarının ve hoşnutsuzluk ifadelerinin (gerçekten meşru olan kısmıyla) meşruiyetini sorgulamıyor.

Ancak bir gözlemde bulunmak gerekiyor: Bence dünyada nüfusun bir kesiminin bir nedenden dolayı memnuniyetsiz olmadığı ve bu memnuniyetsizliğin sıklıkla hükümete karşı protesto gösterilerine dökülmediği hiçbir ülke yok (“yapay” ülkeler olarak kabul edilebilecek vergi cennetleri müstesna). Bununla birlikte, neredeyse bu tür durumlarda, hızla organize olmuş, çok sayıda silah ve kaynakla donatılmış, iyi finanse edilmiş ve savaşmaya hazır gerçek ordulara dönüşen silahlı grupların hızla oluşmasına ve yayılmasına asla tanık olmayız.

Tüm bunlara, başta o zamanki ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere, neredeyse tüm Batılı liderlerin Esad’ın devrilmesi ve “Suriye rejimi”nin yıkılması çağrısında bulunmalarını da eklersek, Suriye’de silahlı ayaklanmanın tümüyle kendiliğinden geliştiğine ve ülke dışından (en hafif tabirle) açık katkılarla bir süredir planlanmadığına ancak saflar inanabilir. Gerçekte, kısa bir süre içinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve aralarında IŞİD’in de bulunduğu diğer gruplar zuhur ettiler.

Suriye iç savaşı sırasında, Kürt milis gücü YPG, ülkenin kuzeyinde ortaya çıktı. Suriye ordusunun zayıflığından yararlanarak idareyi ele geçirdi, büyük Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerde bağımsız bölgeler kurdu. Yüzyıllardır zulüm gören Kürt halkına duyduğumuz tüm saygı ve Kürt davasına olan tüm sempatiyle birlikte, YPG’nin neden böyle bir yol izlediğini, alenen ABD, dolayısıyla fiilen İsrail ile ittifak kurduğunu merak etmiyor değiliz.

Bu iki ülke, çeşitli nedenlerle stratejik kabul edilen Ortadoğu gibi bir bölgeye hâkim olmaya yönelik emperyalist ve savaşçı emellerini hiçbir zaman gizlemedi. Aynı şekilde, bölgedeki Arap nüfusuna ve diğer tüm etnik gruplara (Ermeniler, Kürtler vb.) karşı kayıtsızlıklarını (hatta küçümseyici tavırlarını) da hiçbir zaman gizlemediler. Ayrıca, ABD ve İsrail’in en önemli stratejik hedeflerinden birinin Suriye devletini daha küçük, daha kolay kontrol edilebilir devletlere bölmek olduğu, bu nedenle, YPG’nin “kurtarılmış bölgeler” oluşturmasının, niyetlerinden bağımsız olarak, aslında bu yönde bir adım olduğunu da bu tespite eklemek gerek.

Suriye savaşında İtalya ve Avrupa’da, YPG’nin IŞİD’e karşı gösterdiği başarılar sayesinde Kürt davası, birdenbire medyanın ilgisine mazhar oldu. Sosyal medyada her gün yüzlerce, hatta binlerce Kürt kadın savaşçının görüntüleri yer alıyordu, kurtardıkları bölgeler, oldukça gelişmiş, hatta yarı komünist bir siyasi ve sosyal sistemin hüküm sürdüğü bölgeler olarak tanımlanıyordu.

Bütün bunlar, kaçınılmaz olarak, İtalya’da (diğer Avrupa ülkeleri hakkında bilgim yok) özellikle radikal sol olmak üzere, solun geniş kesimlerinden YPG’ye yönelik büyük bir sempati ve destek dalgasına dönüştü, hatta “Kürtler için” gösteriler bile düzenlendi. Buna karşılık, Ortadoğu’da sürekli olarak İsrail ve ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği için “suçlu” görülen Suriye hükümetine karşı yapılan kapsamlı saldırının aleni emperyalist niteliği kavranamadı. Bu saldırı, ABD, İsrail, Suudi Arabistan (ve bazı emirlikler), Fransa, İngiltere ve Türkiye gibi ülkeleri bir araya getirdi (Türkiye, daha sonra diğerlerinden uzaklaştı, ancak ülkenin bazı bölgelerini işgal etmeye ve Kürtlere karşı savaşmaya devam etti).

Sıklıkla söylendiği gibi, her şey bir noktada doruğa ulaşır. Suriye iç savaşının sonu gibi görünen olaylardan birkaç yıl sonra, Esad hükümeti, nihayetinde çöktü ve şimdi ülke, her zamankinden daha bölünmüş bir halde, esasen Cevlani’nin “ılımlı” acımasız mücahitlerinin elinde. Bu mücahitler, ABD ve İsrail’e Esad’dan çok daha fazla uyum sağlıyor. Artık hedeflerine ulaşmış olan YPG ve Kürtlere ihtiyaç kalmadı. Bugünkü mücahit Suriye ordusu, Kürt milislerini Rojava’dan ve diğer tüm “kurtarılmış bölgeler”den kovuyor. YPG’nin eski müttefikleri olan ABD ve İsrail, olan bitene aldırış etmeden gülümsüyor, olayların gelişmesine izin veriyor.

Şunu söylemek mümkün: YPG liderleri, Washington ile ittifak kurma kararı alırken basiretsiz davrandılar: ABD’nin özellikle Ortadoğu’da “müttefikler”ini önce kullanıp sonra bir kenara attığı birçok örnek var (örnek: Saddam Hüseyin). Şu tespiti de yapmak mümkün: solumuzun büyük bir kısmı, kitle iletişim araçlarının cazibesine kapılmaya devam ediyor ve en iyi ihtimalle, (Rojava örneğinde görüldüğü üzere) kapsamı son derece sınırlı ve kısa ömürlü olan, ancak birçok durumda da iyi gizlenmiş darbe girişimlerinden başka bir şey olmayan “renkli devrimler” peşinde koşuyor. Bu “devrimler” hakkında hüküm de bulunmadan önce, onların emperyalizme, bilhassa tüm ezilen halkların birincil düşmanı olan ABD’ye karşı tutumunu değerlendirmek gerekiyor.

David Insaidi
28 Ocak 2026
Kaynak

,

“İki Doğru Var” Diyen Yalan Söylüyor


Filistin kurtuluş hareketi, yeni bir dönüm noktasında. Kapıları o kadar çok açtık, o kadar geniş bir koalisyon kurduk ki, aramıza liberal faşistler de sızdı. Filistin’in yanında olduklarını iddia eden ama en büyük sınav olan direnişe destek ve Filistin kurtuluş mücadelesini desteklemek için bütçesinde kalıcı bir madde bulunduran tek ülke olarak İran söz konusu olduğunda, “ince ayrımlar”dan dolayı, bebek tecavüzcüsü pedofillerin yanında yer almayı seçen insanlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz.

BM Özel Raportörü Francesca Albanese, Filistin ve İran direnişini kınayan, İran liderliğini bir “rejim” olarak nitelendirerek, ABD’nin emperyalist söylemlerini tekrarlayan birçok Batılı isimden biri.

ABD tarafından yaptırımlara maruz kalmasına rağmen, İran’ı “özgürlükçü olmayan zalim bir rejim” olarak tanımlayarak, bebek tecavüzcüsü pedofilleri korumaya devam ediyor.



Albanese, faşizmin ortağı olan liberalizmi[1] olumlu bir kimlik olarak yakasına iliştiren isimlerden. Ne yazık ki, yalnız değil. “İki şey aynı anda doğru olabilir” şeklindeki CIA söylemini dile getiren geniş bir insan grubunun temsilcisi. Hepsinin sırtını dayadığı senaryo aynı. Tıpkı Siyonist botlar gibi konuşuyorlar. Bu, size garip gelmiyor mu?

“İki şey aynı anda doğru olabilir. İran zalim bir rejimdir. Ama tabii ABD/İsrail de İran’ı bombalamamalı, darbe yapmamalı.” Ağızlarında çevirip durdukları sakız bu.

Oysa “iki doğru var” diyen, yalan söylüyor. Aslında bu sözlerden sadece biri doğru: ABD ve İsrail, İran’ı bombalamamalı, darbe yapmamalı. Eğer bu cümlenin ilk kısmını söyleyen veya İran hükümetini ABD emperyalizmiyle ön cephede savaşırken karalayan biriyseniz, İranlı okul çocuklarının üzerine düşen bombaları haklı çıkarmak için zemin hazırlıyorsunuz demektir. Savaş suçlusu Binyamin Netenyahu ve pedofil tecavüzcü Donald Trump ile aynı safta yürürken bir yandan da “ince ayrımlar”ı gözetmek denilen kurnazlığı tercih ediyorsunuz. Utanmıyor musunuz?

Ayetullah Hameney’in şehit edildiği gün, sadece İran’daki Şiiler için değil, dünya çapındaki Müslümanlar ve devrimciler için de karanlık bir gündü. Ölümü, insanların Şiiler ve İslam hakkında kendilerine anlatılan yalanları araştırmaları için bir katalizör görevi gördü. Onun çabaları sayesinde birçok insan, hayatını adalet davasına adayacak.

2021 yılında Filistin Yönetimi tarafından öldürülen Filistinli şehit Nizar Benet[2], şu sözlerle durumu çok açık bir şekilde ifade ediyordu:

“İran'ı onaylamayanlara (Filistinlilere) sesleniyorum, roketlerinizi nereden aldınız habibi? Direnişi desteklemek için roketleri alkışlamıyor, tezahürat yapmıyor musunuz? Gazze’yi koruyan roketleri nereden aldınız? Kendinizden utanmalısınız!!”

Bazılarınız, Filistin şehitlerinin öğretilerinden o kadar kopuk ki, kibrinize hayret ediyorum. Bazılarınızla aynı ortamda bulunmaktan utanıyorum, diğerlerini ise kilometrelerce uzaktan fark ettim ve asla yanıma yaklaşmama izin vermedim.

Tamam, beni dinlemeyin ama bari Hamas’ın eski lideri şehit Yahya Sinvar’a kulak verin:

“İran’ın Filistin direnişine desteği olmasaydı, bu kapasiteye asla ulaşamazdık. [...] Arap milleti bizi yüzüstü bıraktı. En zor ve acı dolu anlarımızda bizi yalnız bıraktılar. Oysa İran, bize silah, teçhizat ve uzmanlık desteği sağladı.”[3]

Batıdaki bazı aptallar, hâlâ o kirli ağızlarını açıp İran hakkında olumsuz laflar edebiliyorlar. Estetikli burunlarıyla ortalıkta dolanıp caka satanlar, İran’ın “vahşet”inden bahsederken, onlarla ittifak halinde olan yamyam, bebek yiyen tecavüzcüler grubu, alenen, düzenledikleri ayinlerde insan kurban ediyorlar, İran’ın köylerindeki kız ve erkek okullarını bombalıyorlar. Yüzlerce çocuk hayatını kaybetti. Bu gerçekle hiç ilgilenmiyorlar. Sanki 11 Eylül’müş gibi[4] sokaklarda İsraillilerle birlikte dans ediyorlar.

Size İranlı seslere odaklanmanızı söylüyorlar, ama dinledikleri tek ses, Beverly Hills’ten gelen faşistlerin sesi. İran’daki İranlı kadınları dinlediğinizde[5] ise her zaman ABD emperyalizmini ve İsrail’i kınadıklarını görüyorsunuz.

Bu noktada, CIA’nın “ince ayrım” kılıfına bürünmüş söylemlerinin tekrarına ihtiyacımız yok. ABD destekli diktatör ve onun acımasız gizli polisiyle olan bağlantıları nedeniyle kaçan diaspora nüfusunun duygularına odaklanmaya ve onları dikkate almaya ihtiyacımız yok. İhtiyatlı insanlara, uluslararası çocuk yiyen pedofil suç örgütüne karşı durmaya istekli insanlara ihtiyacımız var. Adaletin rehberliğinde hareket eden, kapitalizmin ve Yahudi üstünlüğünün geçici lüksleriyle dikkati dağılmayan insanlara ihtiyacımız var. ABD ve İsrail denilen canavarlarla yüzleşmeye ve füzelerle karşılık vermeye istekli insanlara ihtiyacımız var. Popüler olmadan evvel popüler olmayan görüşleri dile getirmekten korkmayan daha fazla insana ihtiyacımız var. Kısacası, Ayetullah Hameney gibi (Allah rahmet eylesin), onun izinden yürümeye ilham verdiği tüm insanlara daha fazla ihtiyacımız var.

Michael Schirtzer
5 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Philip Coupland, “H. G. Wells’s ‘Liberal Fascism’”, Journal of Contemporary History, Cilt 35, Sayı 4 (Ekim 2000).

[2] The East is a Podcast, “Nizar Banat On Iranian Support Of Palestinian Resistance”, 21 Mart 2023, Youtube.

[3] Professor, “Sinwar”, 4 Mart 2026, X.

[4] “Were Israelis Detained on Sept. 11 Spies?”, 20 Haziran 2002, ABC.

[5] “Listen to Iranian Women”, 4 Mart 2026, X.

,

Dağıstan Halkları Kongresi


Dağıstan Halkları Kongresi, 13 Kasım 1920’de Temir Han Şura kasabasında toplandı. Kongreye yaklaşık 300 delege katıldı. J. V. Stalin’in Dağıstan’ın özerkliğini ilan etmesinin ardından, G. K. Orconikidze, kongreyi selamlayan bir konuşma yaptı. Kongre, Dağıstan halkları ile Sovyet Rusya’nın emekçi halkları arasındaki kopmaz bağları teyit eden bir karar aldı.

* * *

1. Dağıstan’a Özerk Sovyet Statüsü Verilmesiyle İlgili Açıklama

Yoldaşlar, Rusya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti Sovyet Hükümeti yakın zamana kadar hem Güney'de hem de Batı'da Polonya ve Wrangel'e karşı dış düşmanlara karşı savaşla meşguldü ve enerjisini buna adamaya ne zamanı ne de fırsatı vardı.

Wrangel'in ordusunun ezilmesi ve zavallı kalıntılarının Kırım'a kaçması ve Polonya ile barışın sağlanmasıyla birlikte, Sovyet Hükümeti Dağıstan halkının özerkliği sorununu ele alma konumundadır.

Rusya'da geçmişte iktidar çarların, toprak ağalarının, fabrika ve atölye sahiplerinin elindeydi. Geçmişin Rusya'sı, çarların ve cellâtların Rusya’sıydı. Rusya, eski Rus İmparatorluğu’nun halklarını ezerek, onlara zulmederek yaşıyordu. Rus Hükümeti ise, Rus halkı da dâhil tüm zulmettiği halkların iliğini emerek, gücünü sömürerek ayakta duruyordu.

O vakitler tüm halklar Rusya’ya lanet okuyorlardı. Artık o dönem geride kaldı. O Rusya öldü, toprağa gömüldü ve bir daha asla dirilmeyecek.

Çarların zalim Rusya’sının küllerinden yeni bir Rusya doğdu: İşçilerin ve köylülerin Rusyası.

Rusya halkları için yeni bir hayat başladı. Çarların ve plütokratların, toprak ağalarının ve fabrikatörlerin boyunduruğu altında acı çeken bu halklar için bir kurtuluş dönemi başladı.

Ekim Devrimi’nin, iktidarın işçi ve köylülerin eline geçip komünist iktidar haline geldiği yeni dönemi, yalnızca Rusya halklarının kurtuluşuyla işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda Batılı emperyalistlerin zulmüne maruz kalan Doğu halkları da dâhil olmak üzere genel olarak tüm halkların kurtuluşu sorununu da gündeme getiriyor.

Rusya, kurtuluş hareketinin bir kolu haline gelmiş, sadece ülkemizdeki halkları değil, tüm dünya halklarını harekete geçirmiştir.

Sovyet Rusya, tüm dünya halkları için zalimlerin boyunduruğundan kurtuluş yolunu aydınlatan bir meşaledir.

Düşmanlarına karşı kazandığı zafer sayesinde artık iç kalkınma sorunlarıyla meşgul olabilecek duruma gelen Rusya Hükümeti, Dağıstan’ın özerk olması gerektiğini, iç yönetim hakkına sahip olacağını, ancak Rusya halklarıyla kardeşlik bağlarını koruyacağını söylemeyi gerekli görmektedir.

Dağıstan, kendine has özelliklerine, yaşam biçimine ve geleneklerine göre yönetilmelidir.

Dağıstan halkları nezdinde şeriatın büyük önem taşıdığı söyleniyor. Ayrıca, Sovyet iktidarının düşmanlarının, şeriatı yasakladığına dair söylentiler yaydığı da bize bildirildi.

Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti Hükümeti tarafından, bu söylentilerin asılsız olduğunu burada belirtmem için yetkilendirildim. Rusya Hükümeti, her halka kendi yasaları ve gelenekleri temelinde kendini yönetme hakkını tam olarak bahşetmektedir.

Sovyet Hükümeti, müşterek hukuk olarak şeriatın, Rusya’da yaşayan diğer halkların hukuku gibi tam yetkiyi haiz olduğunu düşünmektedir.

Dağıstan halkı kendi kanun ve geleneklerini korumak istiyorsa, bunlar korunmalıdır.

Aynı zamanda, Dağıstan’ın özerkliğinin Sovyet Rusya’dan ayrılması anlamına gelmediğini ve gelemeyeceğini belirtmeyi gerekli görüyorum. Özerklik, bağımsızlık anlamına gelmez. Rusya ile Dağıstan arasındaki bağ muhafaza edilmelidir, çünkü ancak o zaman Dağıstan özgürlüğünü koruyabilir. Sovyet Hükümeti’nin Dağıstan'a özerklik vermesinin nihai amacı, yereldeki güçler içerisinden dürüst, sadık ve halkını seven kişileri seçip, Dağıstan’ın hem ekonomik hem de idari tüm idari organlarını onlara emanet etmektir. Dağıstan’daki sovyet iktidarı ile halk arasında tesis edilecek güçlü bağ ancak bu sayede kurulabilir. Sovyet Hükümeti’nin, yereldeki güçlerin iş birliğini sağlayarak Dağıstan’ı daha yüksek bir kültürel seviyeye yükseltmekten başka bir amacı yoktur.

Sovyet Hükümeti, halkın en büyük düşmanının cehalet olduğunu bilmektedir. Bu nedenle, yerel dillerde faaliyet gösteren mümkün olduğunca çok sayıda okul ve idari organın kurulması gerekmektedir.

Sovyet Hükümeti, bu yolla Dağıstan halklarını eski Rusya’nın içine sürüklediği cehalet bataklığından kurtarmayı ummaktadır.

Sovyet Hükümeti, Dağıstan’da, Türkistan ile Kırgız ve Tatar cumhuriyetlerinin şu an sahip olduğu özerkliğin aynısının kurulmasının gerekli olduğunu düşünmektedir.

Sovyet Hükümeti, Dağıstan halklarının temsilcileri olan sizlerin, Dağıstan Devrim Komitesi’ne, Dağıstan için bir özerklik planı üzerinde çalışmak üzere Moskova’ya gönderilecek temsilcileri seçmesi talimatını vermenizi tavsiye ediyor. Bu amaçla, en yüksek Sovyet yetkilileriyle birlikte, Dağıstan için bir özerklik planı üzerinde çalışılacaktır.

Son zamanlarda Güney Dağıstan’da yaşanan olaylar, General Wrangel’in ajanı olarak hareket eden hain Gotsinski’nin Dağıstan’ın özgürlüğünü ortadan kaldırmaya çalışmasıyla ilgilidir. Aynı Wrangel, Denikin komutasında Kuzey Kafkasya’daki isyancı dağlılarla savaşmış ve köylerini tahrip etmiştir. Bu olaylar çok manidardır.

Kızıl partizanlar tarafından temsil edilen Dağıstan halkının, Sovyet iktidarını savunmak için Gotsinski’yle savaşarak kızıl bayrağa olan bağlılığını gösterdiğini belirtmeliyim.

Dağıstan emekçi halkının düşmanı Gotsinski'yi kovarsanız, Dağıstan’a özerklik verilmesi konusunda en yüksek Sovyet otoritesinin size duyduğu güveni haklı çıkarmış olursunuz.

Sovyet Hükümeti, Dağıstan’a gönüllü olarak özerklik tanıyan ilk hükümettir.

Dağıstan halkının Sovyet Hükümeti’nin güvenini haklı çıkaracağını umuyoruz.

Yaşasın Dağıstan Halklarının Rusya Halklarıyla Birliği!

Yaşasın Dağıstan Sovyeti’nin Özerkliği!

2. Son Sözler

Yoldaşlar, Sovyet iktidarının son düşmanının da yenildiği düşünüldüğünde, Sovyet Hükümeti’nin Dağıstan’a gönüllü olarak tanıdığı özerkliğin siyasi önemi daha da belirginleşmektedir.

Dikkat edilmesi gereken bir gerçek var. Çarlık hükümeti ve genel olarak dünyadaki burjuva hükümetleri, çoğunlukla halka taviz verir, ancak koşulların zorlamasıyla mecbur kaldıklarında bir veya iki reformu gerçekleştirmekle yetinir. Sovyet Hükümeti ise Dağıstan’a özerkliği tümüyle gönüllü olarak, başarısının zirvesindeyken tanımaktadır.

Bu, Dağıstan’ın özerkliğinin Dağıstan Cumhuriyeti’nin hayatının güvenli ve yıkılmaz temeli olacağı anlamına geliyor. Çünkü yalnızca gönüllü olarak verilen özerklikler güvence altındadır.

Sonuç olarak, gelecekte ortak düşmanlarımıza karşı mücadelede Dağıstan halklarının, Sovyet Hükümeti’nin kendilerine duyduğu yüksek güveni haklı çıkaracağına dair umuduna vurgu yapmak isterim.

Yaşasın Özerk Sovyet Dağıstan!

J. V. Stalin
Sovetsky Daghestan

Sayı. 76
17 Kasım 1920
Kaynak

, ,

İran’a Saldırının Sebepleri


Trump, 2024 yılının sonlarında kısmen, ABD’nin onlarca yıldır savaş yürütüyor olması gerçeğinden bıkıp usanmış seçmenlere ülkeyi yeni savaşlara sokmayacağına dair verdiği söz sebebiyle seçilmişti. Ayrıca, Kasım 2025’te açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne göre, ABD, artık net bir enerji ihracatçısı haline geldiği ve petrolünü yurt dışından temin etmesine gerek kalmadığı için, ülkeyi Ortadoğu’da yaşanacak olası bir savaşa dâhil etmeyecekti. Yani belgeye göre, Ortadoğu, artık ABD dış politikasının merkezi bir parçası olmamalıydı.

Peki, ABD’nin İsrail ile birlikte İran'a karşı yürüttüğü saldırganlığın sebepleri nelerdir? Elbette, Trump ve Netenyahu’nun defalarca dile getirdiği gibi, sebeplerden biri, İran halkını mevcut rejime karşı destekleme arzusu değil. Savaşı esas olarak ABD’nin ekonomik ve siyasi çıkarları yönlendiriyor. Özellikle, bu savaş, başta hangi partinin hükümeti olursa olsun, ABD’deki hâkim ekonomik sektörün, yani finansal sermayenin arzuladığı bir savaştır. Dolayısıyla bu savaş, ABD’nin Ortadoğu'daki etki alanını koruyarak kendi gerilemesine karşı koyma girişiminin parçasıdır.

Amerika’nın Ortadoğu’daki nüfuz alanını korumasının nedeni, bu bölgenin en önemli ham madde olan enerjinin en büyük kaynağı olmasıdır. Aslında, Ortadoğu, 871 milyar varil ile Latin Amerika’nın (344 milyar) ve Afrika’nın (119 milyar) önünde, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir. Yani, Ortadoğu, dünya toplam petrolünün yüzde 55’ine sahiptir. Buna ek olarak, Ortadoğu’nun 82,5 milyar metreküp doğalgaz rezervine sahip olması, Rusya’nın (46,8 milyar) neredeyse iki katı ve dünya toplam rezervlerinin yüzde 40’ını oluşturmaktadır.[1]

Dolayısıyla, Ortadoğu, enerji tedarikinde merkezi bir öneme sahiptir. Ancak bu enerji hammaddelerinin tamamı ABD’ye gitmiyor. Kendi kendine yeterli olan ABD, aslında net petrol ithalatçısı olsa bile yönünü bölgeye çevirmez. Ortadoğu petrolü, Uzak Doğu’nun büyük ekonomilerine gidiyor: Hindistan, Japonya ve özellikle Çin. Bu nedenle, Ortadoğu’nun ABD için öneminin temel nedeni, bu bölgeyi kontrol ederek, dünyanın en önemli ekonomik bölgesi ve ABD’nin en büyük rakibi ve küresel hegemonya mücadelesindeki en büyük düşmanı olan Çin’in de bulunduğu Hint-Pasifik bölgesini kontrol etmesidir.

Nitekim, Ulusal Güvenlik Stratejisi de, enerji hammaddelerinin net ihracatçısı haline gelmesine rağmen, “Amerika’nın Körfez’deki enerji kaynaklarının aleni bir düşmanın eline geçmemesini, Hürmüz Boğazı'nın açık kalmasını sağlamakta her zaman stratejik bir çıkarı olacağını” söylüyor. Gerçekten de, dünya petrolünün yüzde 20’si, İran’ın kontrolündeki Hürmüz Boğazı’ndan Uzak Doğu’ya doğru akarken, Katar’ın sıvılaştırılmış doğalgazı da Avrupa ve İtalya’ya doğru bu boğazdan geçiyor. Bu nedenle, Ortadoğu’nun kontrolü, dünyanın diğer büyük ekonomik bölgelerinin, özellikle de Çin’in kontrolünü sağlar, Çin’in Körfez petrol ve doğalgazının eline geçebileceği “aleni düşman” haline gelmesini önler. Dahası, Çin, son yıllarda bölgede giderek daha önemli bir siyasi ve diplomatik rol oynamaktadır.

Ancak Ortadoğu’nun kontrolünün ABD için hayati önem taşımasının başka bir nedeni daha var. ABD, özellikle büyük ticaret fazlası olan ülkelerden gelen tasarrufların finansal faaliyetlerine, özellikle de büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinin ve her şeyden önce ABD Hazinesi tahvillerinin satın alınmasına bel bağlıyor. Yakın zamana kadar mekanizma şöyleydi: Çin ve Japonya gibi Uzak Doğu’daki ihracatçı ülkeler ürünlerini ABD’ye satıyor, ticaret fazlasını ABD Hazinesi tahvillerine yatırıyordu. Ancak bu mekanizma, ABD doları dünyanın rezerv para birimi olarak kaldığı sürece işliyor. Gerçekten de, ABD devlet tahvilleri dolar cinsinden oldukları için oldukça cazip ve sadece Uzak Doğu’da değil, Ortadoğu’da da büyük ihracatçı ekonomiler, merkez bankalarının döviz rezervlerini beslemek için bunları satın alıyor. Sorun şu ki, dolar, dünyanın ticari işlem para birimi olarak kaldığı sürece dünyanın rezerv para birimi vasfını koruyor. Dünyanın başlıca ham maddeleri olan petrol ve gazı üreten ülkeler, bunları dolarla sattığı sürece de mevcut durum değişmiyor. Bu nedenle ABD, onlarca yıl önce Körfez’deki petrol monarşileriyle, en önemlisi Suudi Arabistan’la bir anlaşma imzaladı: Bu ülkeler petrollerini dolar karşılığında satmaya devam edecek, karşılığında ABD’den askeri koruma alacaklardı.

Bu nedenle, finansal sermayesini beslemek ve hem ticari hem de kamu borcunu karşılamak için ABD’nin Ortadoğu’yu askeri olarak kontrol etmesi gerekiyor. Ancak, ABD’nin Ortadoğu’daki kontrolünü zorlaştıran unsur, kuruluşundan bu yana ABD’den bağımsızlığı ve bölgedeki ABD ittifak sisteminin temel taşı olan İsrail’e karşı muhalefeti varoluşunun temel taşı haline getiren İran İslam Cumhuriyeti’dir. Dahası, İran’ın sadece Rusya ile değil, Çin ile de çok güçlü bağları vardır. İran’ın petrol ihracatının yüzde 77’si Çin’e gitmekte, bu da petrol ihtiyacının yüzde 7,6’sını karşılamaktadır. Ayrıca Çin, tarihsel rakipler olan İran ve Suudi Arabistan arasında arabulucu rolü üstlenerek, Ortadoğu’da diplomatik açıdan belirgin bir öneme kavuşmuştur.

Ancak Trump’ın İran’a şimdi saldırmaya karar vermesinin başka bir sebebi daha var. ABD’nin finansal sermayesini beslemesine, ticari borçlarını ödemesine ve devlet borçlarını olması gerekenden daha düşük faiz oranlarıyla ihraç etmesine imkân tanıyan mekanizma, giderek daha kırılgan hale geliyor. Nitekim, tarihsel olarak ABD devletinin borcunun en büyük sahipleri olan Çin ve Japonya, son bir yılda ABD devleti tahvilleriyle ilişkilerni önemli ölçüde azalttılar. 2025 yılına kadar Çin’in ABD devlet tahvillerindeki payı, 1,3 trilyon dolarlık zirve noktasından 700 milyar dolara düştü. 2013 yılında Çin, ABD borcunun neredeyse üçte birine sahip olarak en büyük Hazine tahvili sahibi iken, bugün bu oran sadece yüzde 7,6. Buna karşılık, İngiltere’nin payı yüzde 9,7’ye yükseldi.[2] Uzak Doğu ve diğer gelişmekte olan ekonomilerdeki büyük merkez bankaları, özellikle altın olmak üzere, farklı varlıklara yönlenme eğilimini takip ederek, dolar rezervlerini, yani Hazine tahvillerini azaltıyorlar. Altının değeri de son zamanlarda katlanarak arttı. Dolayısıyla, yabancı ülkelerin elinde tuttuğu Hazine rezervlerinin 2025 yılında 2017’den bu yana en düşük seviyelerine düşmesi bekleniyor.

Trump yönetiminin kararları nedeniyle ABD ekonomisinin bu haliyle devam etmesi güçleşiyor. Mali açıdan bakıldığında, Trump, kısmen artan askeri harcamalar nedeniyle devletin borç yükünü artırıyor. Bu harcamalar 36 trilyon dolara ulaşırken, faiz ödemeleri de 1 trilyon dolara yükseldi. Öte yandan, gümrük vergilerine rağmen, ticaret borcu düşük miktarda azaldı. Nitekim, Çin ve ABD’ye imalat ürünleri ihraç eden diğer büyük ülkelere karşı uygulanan agresif gümrük vergisi politikası, ABD’nin borcunu finanse eden mekanizmayı baltalıyor. Dahası, yaptırımlar yoluyla doların siyasi baskı aracı olarak kullanılması, Hazine tahvillerini giderek daha güvensiz yatırımlar haline getiriyor, dolayısıyla, tahvillerin cazibesi azalıyor. Tüm bu nedenlerden dolayı, doların son bir yılda büyük uluslararası para birimleri karşısında değer kaybetmesi, tesadüf değil.

Dolayısıyla İran’a karşı savaş, ABD’nin finansal sermayesini savunmak ve Ortadoğu’yu ABD’nin nüfuz alanı içinde tutmak için yürütülen emperyalist bir savaştır. Trump’ın gümrük vergileriyle başlayan ABD ekonomisindeki gerilemeyi durdurma politikalarının başarısızlığı, onu şu anda belirgin bir üstünlüğe sahip olduğu tek araca, yani orduya başvurmaya itiyor.

Domenico Moro
1 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1]
OPEC, Opec, Annual Statistical Bulletin, 2025.

[2] Vito Lops, “Cina e Giappone riducono l’esposizione ai Treasury”, il Sole24ore, 3 Aralık 2025.

04 Mart 2026

, ,

AOC’nin “Savaşa Hayır” Sloganı


21 Şubat 2026’da, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez (AOC), X platformundaki bir paylaşımında “İran’la savaşa hayır” dedi. Bu paylaşım, 8 milyondan fazla görüntülenme aldı. İlerici kesim, bu tviti epey paylaştı. Tviti okuyanlar, onu sergilenen bir direnişin yansıması zannettiler.

Oysa değildi.

Çünkü AOC, Ocak ayında, İran hükümetinin eşi benzeri görülmemiş ölçüde korkunç, şiddet uygulayan, karşı koyulması gereken bir rejim olduğunu söyleyendi. Bu yalanı bizzat besleyen AOC, ABD’nin harekete geçmesi gerektiğinin sinyalini verdi. Şubat ayında ise “İran’la savaşa hayır” yazdı. Ancak eğer “rejim”in canavarca olduğuna, ABD’nin onu durdurma konusunda bir rol oynaması gerektiğine dair önermeyi kabul etmişseniz, savaşa “hayır” diyor olamazsınız. Sadece savaşın son aşamasına “hayır” diyorsunuzdur. Gerekçeyi onay veriyor ama sonuca itiraz ediyorsunuzdur.

Bu, ilkeli bir savaş karşıtı duruş değil. Bu, bombalara karşı çıkmış olmanın takdirini kazanmak isteyen, ancak bombaların gerekliymiş gibi görünmesini sağlayan ahlaki zemini hazırlayan birinin tavrıdır.

Instagram paylaşımında ise savaşın tırmandırılması fikrine karşı çıkmayan AOC, sadece herkesçe görünür olan son aşamasına karşı çıktı. “Tam kapsamlı bir savaş”a ve “kitlesel bir bombardıman”a karşı olduğunu söyledi. ABD’nin elinde başka “araçlar” olduğunu ısrarla dile getirdi. “Rejim”i kınadı. “Protestocular”la dayanışma içinde olduğunu ifade etti.

Savaş Gerçekte Nasıl İşliyor?

Modern savaş, bombalarla başlamaz. Bir hikâyeyle başlar.

Birinci adım, her zaman aynıdır: Hedef ülkeyi eşi benzeri görülmemiş ölçüde canavar bir ülke olarak gösterin. Medya aracılığıyla, abartılı, çarpıtılmış veya tamamen uydurulmuş vahşet iddialarını zihinlere boca edin. Ahlaki öfkeyi açığa çıkarttın. Halkın bir şeyler yapılması gerektiği hissine kapılmasını sağlayın.

İkinci Adım: Bu öfkeyi yaptırımları haklı çıkarmak için kullanın. Yaptırımlar, genelde savaşa karşı barışçıl bir alternatifmiş gibi takdim edilir. Oysa öyle değiller. Yaptırımlar, ekonomik savaştır. Bankacılık sistemlerini boğar, ilaç ithalatını engeller, yakıt tedarikini keser ve altyapıyı çökertir. Maliyeti hükümetler veya ordular değil, tüm sivil halk omuzlar. Bir ekonomi çöktüğünde, istikrarsızlık ortaya çıkar. Bu istikrarsızlık, daha sonra dış müdahalenin gerekli olduğunun kanıtı olarak gösterilir.

Çember, şu şekilde tamamlanır: Zulüm Propagandası Yaptırımlar İstikrarsızlaştırma Askeri Müdahale.

Bu, bir teori değil. Bu, ABD dış politikasının belgeli ispatlı tarihidir. Irak’ta, Libya’da, Venezuela’da, Suriye’de aynı şey olmuştur. Senaryo değişmez. Sadece hedef değişir.


Batı İran’a Her Zaman Müdahildi

İran’da Ocak ayı başlarında canavar bir hükümete karşı kendiliğinden gelişen halk ayaklanması yaşandığına dair zokayı yutmadan evvel, tarihi anlamanız gerekiyor. Çünkü ABD, yetmiş yılı aşkın süredir İran’ın siyasi hayatına müdahale ediyor.

1953’te CIA ve MI6 (İngiliz istihbaratı), Ajax Operasyonu ile İran’ın demokratik olarak seçilmiş başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilip Şah’ın iktidara geldiği süreci organize ederek, on yıllarca sürecek olumsuz sonuçların zeminini hazırladı. Bu, tartışılmaz bir gerçektir. Darbe süreciyle ilgili belgelerin üzerindeki gizlilik kaldırılmıştır. ABD hükümeti yaptıklarını kabul etmiştir.

Müdahale altyapısı, hiçbir vakit ortadan kaldırılmadı, sadece modernize edildi. Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Batı tarafından finanse edilen STK’lardan oluşan ağ, onlarca yıl İranlı muhalif medyaya, sivil toplum örgütlerine ve aktivist ağlarına para aktardı. 2006 yılında Bush yönetimi, İran içinde rejim değişikliğine yönelik ortaya konulan çabaları finanse etmek için 75 milyon dolar talep etti. Obama yönetimi, bu programları sürdürdü, kapsamını genişletti. CIA ve Mossad, İran içinde sabotajlar düzenledi, İranlı bilim insanlarını öldürdü, İran topraklarında faaliyet gösteren silahlı örgütleri silahlandırdı ve finanse etti, birçok gizli operasyon yürüttü. Protesto haberlerini aktaran uydu kanalı Iran International, Körfez monarşileri ve İran’ın istikrarsızlaştırılmasında doğrudan çıkarları olan Batılı hükümetlerle bağlantılı kaynaklar tarafından destekleniyor. Voice of America Persian ve Radio Farda, bağımsız gazetecilik değil, ABD devletinin araçlarıdır.

Geçtiğimiz ay açığa çıkan toplumsal huzursuzluğun bu bağlamda anlaşılması gerekiyor. İran’daki istikrarsızlığa yol açan ekonomik sıkıntılar, İran hükümeti tarafından yaratılmadı. Sıradan İranlıların hayatını çekilmez hale getirmek için tasarlanmış, on yıllarca süren ağır yaptırımlar tarafından kasıtlı olarak kurgulandı. Batı, baskı tenceresini ocağa koydu, ateşi harladı, sonra da kameraları kaynayan tencereye çevirip buna “ayaklanma” dedi.

İran, topraklarında istikrarsızlaştırma operasyonları yürüten CIA ve Mossad destekli silahlı unsurlara karşı kendini savunma hakkına sahiptir. Bu baskı değil, egemenliktir. Batı medyası ve AOC gibi politikacılar, bu savunmayı “barışçıl protestocular”a yönelik bir baskı olarak nitelendirdiklerinde, haber yapmış olmuyorlar, enformasyon alanında rejim değişikliğine hizmet eden operasyonlar yürütüyorlar.

AOC’nin bu bağlamın hiçbirini dikkate almadan “protestocular”la dayanışma içinde olduğunu söylemesi, safdillik değil. Bu destek, görev gereğidir. Washington ve işgal altındaki Tel Aviv’de İran’a karşı gerçekleştirilecek saldırıları haklı çıkarmak için oluşturulan dile ilericiler nezdinde güvenilirlik kazandırıyor.

Her Şey Savaşın Bir Veçhesi

Bilgi savaşı, savaştır. Ekonomik savaş, savaştır. Psikolojik operasyonlar, savaştır. Rejim değişikliği altyapısı, savaştır. Döngünün sonunda gerçekleştirilen füze saldırısı ise kameraların gösterdiği kısımdan ibarettir.

AOC, rejim değişikliği propagandasını besleyip güçlendirdiğinde, İran hükümetini Batı müdahalesini savunanların diliyle kınadığında ve ABD’den “yardım etmesini” istediğinde tarafsız kalmış olmuyor. Gerilimi tırmandırma mekanizmasının çarklarına yağ döküyor. Birinci adımı atıyor.

Sonra da “İran’la savaşa hayır” diye tvit atıyor, üstelik bir de bunun için övgü bekliyor.

Kontrollü muhalefet, işte böyle işliyor. İnsanlara güçlü birinin kendi yanlarında olduğunu hissettiriyor. Oysa bu kişi, aslında savaşı üreten sisteme hiçbir şekilde itiraz etmiyor. AOC, “savaş karşıtı” duygunun yüzü olarak kendini konumlandırırken, savaşı kaçınılmaz kılan çerçeveyi bizzat destekliyor. Bombalara karşı çıkarken, sivilleri açlıktan ve ölümden öldüren ekonomik kuşatmayı alkışlamak, kesinlikle ilkeli bir duruş değil. Bu, bir kılıf.

“Savaşa Hayır” Salt Bir Slogan Olmamalı

İran halkıyla gerçek dayanışma, ABD hükümetinden “bir şeyler yapmasını” talep etmekle olmaz. Gerçek dayanışma, şu anda sıradan İranlıların hayatlarını mahveden yaptırımlara karşı çıkmakla olur. Kamuoyunu bir sonraki müdahaleye hazırlayan medya kampanyalarını reddetmekle olur. Hangi parti tarafından kontrol edilirse edilsin, ABD hükümetinin yurt dışında insan hakları için meşru bir araç olarak iş göremeyeceğini kabul etmekle olur.

İran’la savaşı haklı çıkaran propagandayı güçlendirirken “İran’la savaşa hayır” diyemezsiniz. Bombalara karşı çıkarken, bombaların önünü açan ekonomik kuşatmayı destekleyemezsiniz.

Gerçek anti-emperyalizm, sadece son darbeyi değil, süreci tırmandıran aklı da reddetmeyi gerektirir. Bu, sürecin her aşamasında hayır denilmelidir. Savaşın öncesinde onu mümkün kılan her şeye destek verip savaşın çıplaklaştığı, herkesçe görünür olduğu anda ona karşı çıkamazsınız.

“Savaşa hayır” bir slogan değildir. Bir ilke olmalıdır.

Emperyalistlerin kendilerini anti-emperyalist hareket olarak yeniden adlandırmalarına izin vermeyin. Süreci bilince çıkartın. Her aşamasını reddedin.

Bronx Savaş Karşıtı Koalisyon
23 Şubat 2026
Kaynak