Totalitarizm
ve Faşizm
Faşizmin
yol açtığı dehşet, ne ilk ne de sondu. Kim ne derse desin, en kötüsü de
değildi.[1] faşizmin sebep olduğu dehşet, savaşlar ve kıtlıklar gibi olaylar
sebebiyle yaşanan “normal” katliamlardan daha beter değildi. Proleterler
içinse, 1832, 1848, 1871, 1919’da yaşanan dehşetin daha sistematik bir
versiyonuydu...
Gelgelelim
faşizm, dehşet gösterisinde özel bir yere sahiptir. Bu sefer, gerçekten de bazı
kapitalistler ve siyasi sınıfın önemli bir kısmı, resmi işçi sınıfı
örgütlerinin liderleri ve tabanlarıyla birlikte baskı altına alındı. Burjuvazi
ve küçük burjuvazi için faşizm, ancak psikolojik açıklamalara başvurularak
açıklanabilen anormal bir olgu, demokratik değerlerin yozlaşmasıydı.
Liberal
antifaşizm, faşizmi Batı medeniyetindeki bir sapma olarak ele aldı, böylece
olumsuz bir sonuca, Nazi dönemine ait antika eşyaları toplayanlarda görülen,
faşizme yönelik sado-mazoşist bir hayranlığa yol açtı.
Batı
hümanizmi, Cehennem Melekleri'nin taktığı gamalı haçların, kendi faşizm
vizyonunun ters görüntüsünü yansıttığını hiçbir zaman anlayamadı. Bu tutumdaki
mantığı şu şekilde özetlemek mümkün: Eğer faşizm nihai Kötülükse, o zaman
kötülüğü seçelim, tüm değerleri tersyüz edelim. Bu olgu, yönünü şaşırmış bir
çağın tipik bir örneğidir.
Marksist
analizse psikolojiye saplanıp kalamaz. Faşizmin büyük işletmelerin bir aracı
olarak yorumlanması, Daniel Guerin’den beri kabul gören bir anlayıştır.[2]
Ancak Guerin’in analizindeki ciddilik, temel bir hatayı gizler. “Marksist”
çalışmaların çoğu, her şeye rağmen faşizmin 1922 veya 1933’te önlenebilir
olduğu fikrini savunur. Faşizm, kapitalizmin belirli bir anda kullandığı bir
silaha indirgenir. Bu çalışmalar, “işçi hareketi sekterlik yapmak yerine baskı
uygulasaydı, kapitalizm faşizme yönelmezdi” derler. “Elbette bir ‘devrim’
yaşanmazdı, ama en azından Avrupa, Nazizmden, kamplardan vb. kurtulmuş olurdu”
diye düşünülür.
İlgili
bakış açısı, toplumsal sınıflar, devlet ve faşizmle büyük işletmeler arasındaki
bağlantı konusunda doğru tespitler dile getirse de faşizmin iki başarısızlığın
ürünü olduğu noktasını gözden kaçırmaktadır: Sosyal demokratlar ve liberal
müttefikleri tarafından ezilen devrimcilerin yenilgisi; Liberallerin ve sosyal
demokratların sermayeyi etkili bir şekilde yönetememesiyle sonuçlanan süreç.
Faşizmin
doğası ve iktidara yükselişi, önceki dönemin sınıf mücadeleleri ve bunların
sınırlılıkları incelenmeden anlaşılamaz. Biri olmadan diğeri idrak edilemez.
Guerin’in yalnızca faşizmin önemi konusunda değil, aynı zamanda “kaçırılmış bir
devrim” olarak gördüğü Fransız Halk Cephesi konusunda da yanılması tesadüf
değil.
Antifaşistler,
meselenin özü konusunda kafayı bulandıran sözler sarf ederler. Bu noktada
demokratların faşizmin doğasını mümkün olduğunca gizlediklerini, ama onu her
yerde kınamak suretiyle radikal pozu kestiklerini anlamazlar. Bu, elli yıldır
böyle devam ediyor.
Boris
Souvarine, 1925’te şunları söylüyordu:
“Faşizm her yerde. Action
Française’a bakın, alın size faşizm. Ulusal Blok’tan mı söz ediyorsunuz, o
da faşizm... Son altı aydır Humanite gazetesi, her gün faşizme işaret
ediyor. Bir gün gazete, altı sütuna manşet, şu şekilde bağırıyor: ‘Senato
iliğine kadar faşist.’ Başka bir gün, komünist bir gazeteyi basmayı reddeden
bir matbaacı kınanıyor: ‘Faşistlerin darbesi bu’. [...] Bugün Fransa’da ne
Bolşevizm ne de faşizm var, Kerenskicilikten hallice bir düzen bu. Liberte
ve Humanite boş laflar ediyor: Hayallerindeki faşizmin uygulanma
ihtimali yok, varoluşunun nesnel koşulları henüz oluşmadı. [...] Sahayı
gericiliğe bırakamayız. Ama bu gericilikle mücadele etmek için onu faşizm
olarak adlandırmaya da gerek yok.”[3]
Kelime
zenginliğinin arttığı bir dönemde, “faşizm”, solcuların radikalliklerini
göstermek için kullandıkları moda bir kelimeden ibaret. Ancak bu kullanım, hem
bir kafa karışıklığını hem de devlete ve sermayeye teorik alanda sunulmuş bir
tavizi ifade ediyor.
Antifaşizmin
özü, demokrasiyi desteklerken faşizmle mücadele etmekten, yani kapitalizmin
yıkılması için değil, totaliter biçiminden vazgeçmesi için mücadele etmekten
ibaret. Sosyalizm tam demokrasiyle, kapitalizm ise faşizmin büyümesiyle
özdeşleştirildiğinden, proletarya/sermaye, komünizm/ücretli emek,
proletarya/devlet karşıtlıkları bir kenara atılıyor, öte yandan, devrimci bakış
açısının özü olarak sunulan “Demokrasi”/”Faşizm” karşıtlığı öne çıkartılıyor.
Antifaşizm,
yalnızca iki olguyu bir araya getirme konusunda başarılı. Antifaşizm, “faşizm”
denilen şeyle sermaye ile devletin totalitarizme doğru evrimini birlikte ele
alma konusunda önemli bir birikim ortaya koyuyor. Bu iki olguyu birbirine
karıştırıp, bütünün yerine parçayı koyarak, faşizm ve totalitarizmin davasını
gizemli kılan antifaşizm, esasında mücadele edilmek istenen şeyi güçlendiriyor.
Sermayenin
ve totaliter biçimlerinin evrimini, “gizli faşizmi” kınayarak kavrayamayız.
Faşizm, sermayenin totalitarizme doğru evriminin belirli bir aşamasıydı;
demokrasinin faşizm kadar karşı-devrimci bir rol oynadığı ve oynamaya devam
ettiği bir evrim bu. Bugün, işçi hareketinin geleneksel kurumlarına
dokunmayacak, şiddeti dışlayan, “dostane” bir faşizmden bahsedenler,
yanlıştalar.
Faşizm,
zaman ve mekânla sınırlı bir hareketti. 1918’den sonra Avrupa’da oluşan durum,
faşizme tekrarlanması mümkün olmayan, ona has özellikler kazandırdı.
1914’ten
itibaren yaygınlaşan bir eğilim, faşizmi sermayenin ekonomik ve siyasi
birliğini sağlamakla ilişkilendirdi. Faşizm, devrimi ezmiş olmasına rağmen,
devletin düzeni sağlama konusunda aciz kaldığı İtalya ve Almanya gibi kimi
ülkelerde bu düzeni sağlama hedefini gerçekleştirme konusunda başvurulan özel
bir yoluydu. Faşizmin özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkün:
1.
Sokakta doğar;
2.
Düzen vaaz ederken düzensizliği körükler;
3.
Az ya da çok şiddetli bir yıkımla sonuçlanan, orta sınıflara ait bir
harekettir;
4.
Kapitalist krizi çözme yeteneğinden yoksun olan geleneksel devleti hariçten
yeniden canlandırır.
Faşizm,
sermayenin toplum üzerindeki mutlak egemenliğine geçiş döneminde yaşanan devlet
krizine bir çözümdü. Devrimi bastırmak için belirli türde işçi örgütlerine,
düzensizliğe son vermek içinse faşizm ihtiyaç vardı.
Faşizm,
krizi hiçbir vakit gerçek manada aşamadı: Faşist devlet, işçi sınıfının
toplumsal yaşamdan sistematik olarak dışlanmasına dayandığı için yalnızca
yüzeysel bir şekilde etkili oldu. Bu kriz, günümüzde devlet tarafından daha
başarılı bir şekilde aşıldı.
Demokratik
devlet, faşizmin tüm araçlarını, hatta daha fazlasını kullanır zira o, işçi
örgütlerini yok etmez, onları bütünleştirir. Toplumsal birlik, faşizmin
sağladığının ötesine geçer, ancak özgül bir hareket olarak faşizm ortadan
kalkmıştır. Faşizm, devletin baskısıyla yüzleşildiği koşullarda, burjuvazinin
gerçekten benzersiz bir durumda uyguladığı zorunlu disipline denk düşer.
Burjuvazi,
esasında “faşizm” adını İtalya’daki işçi örgütlerinden almıştır; bu örgütler,
kendilerine sıklıkla “fasces” olarak nitelerdi. Faşizmin kendisini
öncelikle bir program olarak değil, bir örgütlenme biçimi olarak tanımlaması
önemlidir. Tek programı, herkesi fasces’te (demet halinde) birleştirmek,
toplumu oluşturan tüm unsurları bir araya getirmekti:
“Faşizm, proletaryanın
gücünün ardındaki sırrı, örgütlenme anlayışını çalıyor. [...] Liberalizm,
örgütü olmayan, salt ideolojiden ibaret bir olgu iken faşizm, ideolojiden
arınmış örgütlenme pratiğidir.” (Bordiga)
Diktatörlük,
sermayenin bir silahı değil, onda gerektiğinde ortaya çıkan bir eğilimdir.
1945’ten sonra Almanya’da olduğu gibi, bir diktatörlük döneminden sonra
parlamenter demokrasiye geri dönüş, yalnızca diktatörlüğün (bir sonraki döneme
kadar) kitleleri devlete entegre etmede işe yaramadığını ifade eder.
Demokrasinin diktatörlükten daha yumuşak bir sömürü imkânı sunduğunu kimse
inkâr edemez: Herkes bir Brezilyalı gibi sömürülmektense bir İsveçli gibi
sömürülmeyi tercih eder. Peki bir tercih hakkımız var mı?
Demokrasi,
gerekli olduğu anda kendini diktatörlüğe dönüştürecektir. Devlet, tek bir
işleve sahiptir ve bu işlevi ya demokrasi ya da diktatörlük yoluyla yerine
getirir. Kişi, ilk yöntemi ikinci yönteme tercih edebilir, ancak devleti
demokratik kalmaya zorlayamaz. Sermayenin kendine kattığı siyasi biçimler,
burjuvazinin niyetlerine bağlı olmadığı gibi, işçi sınıfının eylemine de bağlı
değildir.
Weimar
Cumhuriyeti, Hitler’e teslim oldu, hatta onu açık kollarla karşıladı.
Fransa’daki Halk Cephesi ise faşizmi “önleyemedi”, çünkü Fransa’nın 1936’da
sermayesini birleştirmesi veya orta sınıflarını küçültmesi gerekmiyordu. Bu tür
dönüşümler, proletaryanın herhangi bir siyasi tercihte bulunmasını gerekli
kılmaz.
Genelde
Hitler, gençliğinde Viyana sosyal demokrasisinden salt propaganda yöntemlerini
aldığı için küçümsenir. Bunda küçümsenecek bir yan yok aslında. Neticede
sosyalizmin “özü”, Avusturya Marksizminin seçkin yazılarından ziyade, bu
yöntemlerde mevcuttu. Sosyal demokrasi ve Nazizmin ortak sorunu, kitlelerin
nasıl örgütleneceği ve gerekirse nasıl bastırılacağıydı.
Proleter
ayaklanmaları bastıranlar, Naziler değil, sosyalistlerdi. (Bu, 1919’da olduğu
gibi yeniden iktidara gelen mevcut Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD)
1919’da öldürdüğü Rosa Luxemburg onuruna bir posta pulu bastırmasına mani
değil.)
Diktatörlük
her zaman, proleterlerin sendikaların ve sol partilerin yardımıyla demokrasi
tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından gelir. Öte yandan, hem sosyalizm
hem de Nazizm, yaşam standartlarında (geçici) bir iyileşmeye katkıda
bulunmuştur. SPD gibi Hitler de, içeriğini anlayamadığı bir toplumsal hareketin
aracı haline gelmiştir. SPD gibi o da iktidar için, işçilerle sermaye arasında
arabuluculuk yapma hakkı için mücadele etmiştir. Hem Hitler hem de SPD,
sermayenin araçları haline gelmiş, görevlerini ifa ettikten sonra bir kenara
atılmıştır.
Antifaşizm:
Faşizmin En Kötü Ürünü
“Faşizm” terimi, iki dünya
savaşı arasında tanık olduğumuz faşizmden bu yana revaçta. Hangi siyasi grup,
rakiplerini “faşist yöntemler” kullanmakla suçlamadı ki? Sol, yeniden dirilen
faşizmi kınamaktan asla vazgeçmiyor, Sağ ise Fransız Komünist Partisi’ni
“faşist parti” olarak yaftalamaktan geri kalmıyor. Her şeyi ifade eden bu
kelime, uluslararası liberal görüş her türden güçlü devleti “faşist” olarak
tanımladığı için anlamını yitirdi. Otuzlu yılların faşistlerinin vehimlerinin
yeniden dirilmesinin, günümüze ait gerçeklermiş gibi takdim edilmelerinin
sebebi bu. Franco, akıl hocaları Hitler ve Mussolini gibi faşist olduğunu iddia
etti, ancak hiçbir zaman faşist bir Enternasyonal kurulmadı.
Bugün
Yunan albayları ve Şilili generaller, egemen ideoloji tarafından faşist olarak
adlandırılsalar da, gene de kapitalist devletin birer türevini temsil ederler.
Devlete “Faşist” etiketi yapıştırmak, o devletin başındaki partileri kınamakla
eşdeğerdir. Dolayısıyla, onu yönetenleri kınamak suretiyle devlet
eleştirisinden kaçınılır.
Solcular,
devlet eleştirisini ihmal ederken, faşizm hakkındaki yaygaralarıyla
aşırılıklarını kanıtlamaya çalışırlar. Pratikte ise mevcut devletin yerine
başka bir devlet biçimini (demokratik veya halkçı bir biçimini) önermekten
başka bir şey yapmazlar.
Komünist
ve sosyalist partilerin devrimci harekete karşı ileride kurulacak devlette
merkezi bir rol oynayacakları gelişmiş kapitalist toplumlarda “faşizm” terimini
kullanmanın bir anlamı yok. Bu durumda, salt devletten bahsetmek ve faşizmi
onun haricinde tutmak, çok daha doğrudur. Faşizm, sermaye ve etkin devletin
birleşmesi gibi ilkeleri genele teşmil ettiği için başarılı oldu. Ancak
günümüzde faşizm, hem siyasi bir hareket hem de bir devlet biçimi olarak
ortadan kalktı. Bazı benzerliklere rağmen, 1945’ten beri faşist olarak kabul
edilen partiler (örneğin Fransa’daki Fransız Halkının Buluşması-RPF, sağcı
popülist lider Pierre Poujade’a atfen Pujadizm, bugün bir dereceye kadar
Dögolcü Cumhuriyetçi Seferberlik-RPR), güçsüz bir devleti dışarıdan fethetmeyi
hedeflememiştir.[4]
Faşizm
tehdidinin tekrar tekrar ortaya çıktığını söyleyenler, gerçek faşizmin
üstlendiği göreve pek uygun olmadığı ve başarısız olduğu gerçeğini görmezden
geliyorlar: gerçek faşizm anlamında Nazizm, Alman ulusal sermayesini
güçlendirmek yerine, onu ikiye böldü. Bugün faşizmden ve hakkında sürekli
övgüler işittiğimiz demokrasiden çok uzak duran başka devlet biçimleri ortaya
çıktı.
İkinci
Dünya Savaşı ile birlikte faşizm mitolojisi, yeni bir anlayışla
zenginleştirildi. Bu anlayışa göre savaş, hem ekonomik (1929 çöküşü) hem de
toplumsal (devrimci olmasa da disiplin altına alınması gereken isyankâr işçi
sınıfı) sorunlara sunulmuş bir çözümdü. İkinci Dünya Savaşı, faşizm biçimini
almış totalitarizme savaş olarak tasvir ediliyordu. Bu yorum, günümüze kadar
geldi. 1945’te savaştan galip olarak çıkanlar, Nazi zulmünü sürekli
hatırlatarak, savaşa insani bir haçlı seferi niteliği kazandırdılar, böylelikle
savaşı meşrulaştırdılar. Atom bombası da dâhil olmak üzere her şey, böylesine
barbar bir düşmana karşı meşrulaştırılabilirdi. Ancak bu meşrulaştırma,
kapitalizme ve Batı plütokrasisi ile mücadele ettiğini iddia eden Nazilerin
demagojisinden daha inandırıcı değildi.
“Demokratik”
güçler, saflarına Hitler Almanyası kadar totaliter ve kanlı bir devlet olarak
görülen, ceza kanununda on iki yaşından büyük kişilere ölüm cezası veren
Sovyetler’i dâhil etti. Müttefiklerin ihtiyaç duyduklarında stratejik bombalama
gibi benzer terör ve imha yöntemlerine başvurduklarını herkes bilir. Batı,
Sovyet kamplarını kınamak için Soğuk Savaş’ı bekledi. Ancak her kapitalist
ülke, kendi özel sorunlarıyla uğraşmak zorunda kaldı; İngiltere’nin başa
çıkması gereken bir Cezayir savaşı yoktu, ancak Hindistan’ın bölünmesi
milyonlarca kurbana mal oldu. ABD, işçilerini susturmak ve küçük burjuvaziden
kurtulmak için toplama kampları kurmak zorunda kalmadı[5] ancak Vietnam’da
kendi sömürgeci savaşını yürüttü. Bugün tüm dünyada kınanan Gulag’ıyla Sovyetler
Birliği ise, eski kapitalist ülkelerde yüzyıllara yayılan dehşeti birkaç on
yıla sığdırmakla yetindi. Ama Batı, yalnızca Siyahlara yönelik zulmünde
milyonlarca insanı öldürdü. Sermayenin gelişimi, şu türden sonuçlara yol açar:
1.
İşçi sınıfı üzerinde egemenlik tesis edilir, devrimci hareket, sert ve yumuşak
yollardan ortadan kaldırılır;
2.
Diğer ulusal başkentlerle rekabet, savaşa yol açar.
İktidara
“işçi” partileri geldiğinde ise sadece tek bir şey değişir: İşçici demagoji
daha belirgin hale gelir, ama gerekli görüldüğü hallerde işçilere en ağır
baskılar uygulanır. Sermayenin zaferi, işçiler “daha iyi bir yaşam” arayışıyla
kendi hesaplarına harekete geçene dek tamamlanmış sayılmaz.
Antifaşizm,
bizi sermayenin aşırılıklarından korumak için, doğalında devletin müdahalesine
başvurur. Paradoksal olarak, antifaşizm, güçlü bir devletin savunucusu haline
gelir. Örneğin, FKP bize şunu sorar: “Bugün Fransa’da nasıl bir devlete ihtiyaç
var? Devletimiz, Cumhurbaşkanı’nın iddia ettiği gibi istikrarlı ve güçlü mü?
Hayır, zayıftır, ülkeyi içinde bulunduğu toplumsal ve politik krizden çıkaracak
güçte değildir. Aksine, düzensizliği teşvik etmektedir.”[6]
Diktatörlüğün
de demokrasinin de amacı, devleti güçlendirmektir. Diktatörlükte bu güçlendirme
bir ilke meselesi iken demokrasi bizi korumak ister. Ama sonuç ikisinde de
aynıdır. İkisi de aynı hedefe, totalitarizme doğru yürür. Her iki durumda da
mesele, herkesin “yukarıdan aşağıya” ya da “aşağıdan yukarıya” doğru topluma
katılmasını sağlamaktır. İlki diktatörlüğün; ikincisi demokrasinin işidir.
Diktatörlük
ve demokrasi derken, bunların sermayenin sosyolojik olarak farklılaşmış iki
fraksiyonu olduğunu söyleyebilir miyiz? Aslında diktatörlük de demokrasi de
proletaryayı disiplin altına almanın iki farklı yoludur. İlki işçi sınıfını
zorla bütünleştirir, ikincisi “kendi” örgütleri üzerinden bir araya getirir.
Sermaye, anın ihtiyaçlarına göre bu çözümlerden birini veya diğerini tercih
eder.
1918’den
sonra Almanya’da sosyal demokrasi ve sendikalar, işçileri kontrol etmek ve
devrimcileri kitlelerden kopartmak için vazgeçilmez unsurlardı. Öte yandan,
1929’dan sonra Almanya, sanayisini yoğunlaştırmak, orta sınıfın bir bölümünü
ortadan kaldırmak ve burjuvaziyi disiplin altına almak zorunda kaldı. Siyasi
çoğulculuğu ve işçilerin acil çıkarlarını savunan aynı geleneksel işçi
hareketi, daha fazla gelişmenin önünde bir engel haline gelmişti. “İşçi
örgütleri”, kapitalizmi sadakatle desteklemiş, ancak özerkliklerini
korumuşlardı; örgütler olarak her şeyden önce hayatta kalmayı amaçlamışlardı.
Bu nedenle işçi örgütleri, Alman devriminin başarısızlığında da görüldüğü
üzere, 1918-1921 arası dönemde karşı-devrimci bir rol oynadılar.
1920’de
sosyal demokrat örgütler, faşizmin ismen var olmasından önce, anti-devrimci
antifaşizmin ilk örneğini sundular.[7] Daha sonra bu örgütlerin hem toplumda
hem de devletin kendisinde kazandığı ağırlık, onların toplumsal muhafazakârlık
ve ekonomik Maltusçuluk rolü oynamalarına yol açtı. Ortadan kaldırılmaları
gerekiyordu.
1918-1921’de
ise anti-komünist bir işlev gördüler, çünkü ücretli emeğin savunusunun
ifadesiydiler; ancak aynı gerekçe, onların, sermayenin bir bütün olarak yeniden
örgütlenmesinin aleyhine olacak şekilde, ücretlilerin acil çıkarlarını temsil
etmeye devam etmelerini gerektiriyordu.
Buradan
Nazizmin, günümüzün sözde faşist partilerinin aksine, işçi hareketini şiddet
yoluyla yok etmeyi neden hedeflediğini anlamak mümkün. İşte temel fark burada.
Sosyal demokrasi, işçileri evcilleştirme görevini fazlasıyla yerine getirmişti.
Sosyal demokrasi, devlette önemli bir konuma sahipti, ancak tüm Almanya’yı
ardında birleştirememişti. İşsizlerden tekelci kapitalistlere kadar tüm
sınıflara nasıl hitap edeceğini bilen Nazizmin görevi, birleştirmekti.
Benzer
şekilde, Şili’deki Halk Birliği (Unidad Popular) işçileri kontrol
edebildi, ancak tüm ulusu etrafında toplayamadı. Bu yüzden, onu zorla devirmek
gerekli hale geldi. Aksine, Portekiz’de Kasım 1975’ten beri kitlesel bir baskı
yaşanmadı ve mevcut rejim “subay devrimi”ni sürdürdüğünü iddia ediyorsa, bunun
nedeni, işçi sınıfının ve demokratik örgütlerin sağdan gelecek bir darbeyi
engellemesi değildi. Sol partiler ve sendikalar, darbenin erken olduğu durumlar
(örneğin 1920’deki Kapp darbesi) dışında, böyle bir şeyi hiçbir zaman
engellemediler. Portekiz’de Beyaz terör diye bir şey yaşanmadı, çünkü buna
ihtiyaç yoktu. Sosyalist Parti, bugüne kadar tüm toplumu ardında birleştirmeyi
bilmişti.
Kabul
etsin ya da etmesin, antifaşizm, hem işçi sınıfı reformizminin hem de
kapitalist reformizmin ihtiyaç duyduğu biçim haline gelmiştir. Antifaşizm,
sermayenin ihanet ettiği burjuva devriminin gerçek idealini temsil ettiğini
iddia ederek, bu iki reformizmi cem eder. Demokrasi, toplumumuzda zaten mevcut
olan sosyalizmin bir unsuru olarak görülür. Sosyalizm ise tam demokrasi olarak
tahayyül edilir. Sosyalizm mücadelesi, kapitalizm çerçevesinde giderek daha
fazla demokratik hak kazanmaktan ibarettir. Faşist günah keçisinin yardımıyla
demokratik aşamacılık, yeniden dirilir.
Faşizm
ve antifaşizmin kökeni de programı da birdir, ancak ilki sermayenin ve
sınıfların ötesine geçtiğini iddia ederken, antifaşizm, demokrasi ilâcının
verilmesiyle sonsuza dek mükemmelleştirilebilecek “gerçek” burjuva
demokrasisine ulaşmaya çalışır. Oysa gerçekte burjuva demokrasisi, sermayenin
iktidarı ele geçirmesinde bir aşamadır. Bu devrimin tüm yirminci yüzyılı
kuşatması neticesinde bireyler, giderek daha fazla yalnızlaşmıştır.
İnsan
faaliyeti ile toplum arasındaki ayrım sorununa yönelik yanıltıcı bir çözüm
olarak ortaya çıkan demokrasi, tarihin en fazla ayrışmış toplumu denilen soruna
asla çözüm sunamaz. Antifaşizm, her daim totalitarizmdeki artışla
neticelenecektir. Antifaşizmin “demokratik” bir devlet için verdiği mücadele,
devleti güçlendirecektir.
Faşizm
ve antifaşizmin devrimci analizleri, özellikle de daha karmaşık bir örnek olan
İspanya İç Savaşı’nın analizi, muhtelif sebeplere bağlı olarak, sürekli göz
ardı ediliyor, yanlış anlaşılıyor veya her daim çarpıtılıyor. Bu türden
analizler, en iyi ihtimalle idealist bir bakış açısını temel alıyor, en kötü
ihtimalle ise faşizme dolaylı bir destek olarak görülüyorlar. Dikkat edilsin:
bu türden analizler, İtalya Komünist Partisi’nin faşizmi ciddiye almayı
reddederek ve özellikle de demokratik güçlerle ittifak kurmayarak Mussolini’ye
yardım ettiğini veya Alman Komünist Partisi’nin SPD’yi “baş düşman” olarak
görmek suretiyle Hitler’in iktidara gelmesine izin verdiğini söylüyorlar.
İspanya’da ise, tam aksine, Stalinistlerin, sosyalistlerin ve anarşistlerin eksiklikleri
olmasaydı başarılı olabilecek kararlı bir antifaşist mücadeleye tanık
olunduğundan bahsediliyor. Bu tür ifadeler, gerçekleri çarpıtıyor.
İtalya
ve Almanya
1918-1922
arası dönemde İtalya’da proletaryanın önemli bir kısmı, faşizme karşı kendi
yöntem ve hedefleriyle mücadele etti. Bu mücadele antifaşist değildi: Sermayeye
karşı mücadele etmek, parlamenter demokrasiye karşı olduğu kadar faşizme karşı
da mücadele etmek anlamına geliyordu. Bu bölüm önemli, çünkü söz konusu
hareket, Komintern’e katılan reform sosyalistler (örneğin FKP) veya Nazilerle
milliyetçi demagoji düzleminde rekabet eden (otuzların başında “ulusal devrim”
söylemine başvuran AKP türünden) Stalinistler değil, komünistler tarafından
yönetiliyordu.
Tuhaf
bir şekilde, mücadelenin proleter karakteri, antifaşistlerin İtalyan
deneyimindeki her türlü devrimciliği reddetmelerine imkân sağladı: Bordiga ve
dönemin sol komünistlerinin liderliğindeki İKP, Mussolini’nin iktidara gelişine
destek sunmakla suçlandı. Bu bölümü romantikleştirmeden, incelemeye değer,
çünkü bu tarihsel kesit, devrimcilerin “demokrasi” ile “faşizm” arasındaki
savaşa (İspanya İç Savaşı veya İkinci Dünya Savaşı’na) dair geliştirdikleri,
yenilgici yaklaşımın, o büyük güne dek taviz vermeyen, saf devrimcilerin
“devrim” ısrarındaki tutumuna benzemediğini ortaya koyuyordu. Bu yenilgicilik,
yirmilerde ve otuzlarda proletaryanın Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda
kendisini kısmen teşkil etmesi ardından uğradığı yenilgi sonrası tarihsel bir
güç olarak ortadan kaybolduğu gerçekliğin eseriydi.
Faşist
baskı, ancak proletaryanın yenilgisinden sonra gündeme gelebildi. Faşizm,
geleneksel işçi hareketinin hem doğrudan hem de dolaylı yöntemlerle kontrol
altına alabildiği devrimci güçleri yok etmedi. Devrimcileri askeri müdahale de
dâhil olmak üzere, mevcut tüm araçlara başvurmaktan çekinmeyen demokrasi mağlup
etti.
Faşizm,
daha fazla gelişmenin önünde engel haline gelen reformist işçi hareketi de
dâhil olmak üzere, yalnızca küçük muhalifleri yok etti. Faşizmin iktidara
gelişini, faşistlerin işçileri yendiği sokak çatışmalarının sonucu olarak
görenler, yalan söylüyorlar.
Diğer
birçok ülkede olduğu gibi İtalya’da da 1919 önemli bir yıldı. Proleter
mücadele, hem devletin doğrudan eylemiyle hem de seçim siyasetiyle tam da bu
yılda mağlup edildi. 1922’ye dek devlet, faşistlere en geniş hareket
özgürlüğünü tanıdı: yargı süreçlerinde faşistlere hoşgörü gösterildi, işçiler
tek taraflı olarak silahsızlandırıldı, zaman zaman faşistlere silahlı destek
sunuldu, ayrıca Ekim 1921’de faşist saldırı gruplarına liderlik etmek üzere
60.000 subay gönderilmesini öngören Bonomi Muhtırası yayınlandı.
Silahlı
faşist saldırıdan önce devlet, sandığa başvurdu. 1920’deki atölye işgalleri
sırasında devlet, proleterlere saldırmaktan kaçındı ve grevleri kıran Genel
İşçi Konfederasyonu’nun (CGL) yardımıyla mücadelelerinin kendi kendine
tükenmesini sağladı. “Demokratlar” ise, Mayıs 1921 seçimleri için faşistleri de
içeren, (liberaller ve sağcılardan müteşekkil) bir “ulusal blok” oluşturmaktan
çekinmediler. Haziran-Temmuz 1921’de İtalyan Sosyalist Partisi (PSI),
faşistlerle hiçbir işe yaramayacak, altı boş bir “barış paktı” imzaladı.
1922’de
bir darbe yaşandığını kimse söyleyemez. Yaşanan, bir iktidar devriydi. Trenle
yolculuğu tercih eden Mussolini’nin “Roma Yürüyüşü”, yasal hükümete baskı yapma
aracı değil, bir reklâm kampanyasıydı. 24 Ekim’de hükümete verdiği ültimatom iç
savaş tehdidi taşımıyordu: Bu, kapitalist devlete yapılmış, bundan böyle
devletin birliğini sağlamada en etkili gücün Ulusal Faşist Parti (PNF) olduğuna
dair bir uyarıydı. Devlet de meseleyi bu şekilde görüyordu.
Devlet,
çok çabuk teslim oldu. Uzlaşma girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından
ilan edilen sıkıyönetimi yürürlükten kaldıran kral, sonrasında Mussolini’den
liberalleri de içeren yeni bir hükümet kurmasını istedi. İKP ve İSP haricindeki
tüm partiler PNF ile anlaştı ve parlamentoda Mussolini’ye oy verdi. Böylelikle
demokrasi, diktatörün iktidarını onayladı.
Aynı
senaryo, Almanya’da da tekrarlandı. Hitler, 1932’de, kendisini Hitler’e karşı
bir siper olarak gören sosyalistlerin desteğiyle seçilmiş olan devlet başkanı
Hindenburg tarafından devletin başına geçirildi. Naziler, Hitler’in ilk
kabinesinde azınlıktaydı. Sermaye, bir süre tereddüt ettikten sonra, Hitler’de
devleti ve dolayısıyla toplumu birleştirmek için gerekli siyasi gücü gördüğü
için onu destekledi. (Sermayenin, Nazi Devleti’nin ileride alacağı kimi
biçimleri öngörmemiş olması, tali bir meseledir.)
Her
iki ülkede de “işçi hareketi”, faşizm tarafından yenilgiye uğratılmaktan çok
uzaktı. Proleter toplumsal hareketten tamamen bağımsız olan işçi örgütleri,
yalnızca kurumsal varlıklarını korumak için faaliyet yürütüyor, kendilerine
hoşgörü gösterecek sağ veya sol her türlü siyasi rejimi kabul etmeye hazır
olduğunu ortaya koyuyordu.
İspanya
Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ve Genel İşçi Federasyonu (UGT), 1923-1930
yılları arasında Primo de Rivera diktatörlüğüyle işbirliği yaptı. 1932’de Alman
sosyalist sendikalarının liderleri, her türlü siyasi partiden bağımsız
olduklarını, devletin biçimiyle ilgilenmediklerini açıktan söyleyerek, önce
Hitler’in talihsiz selefi Schleicher ile, ardından da bu liderleri Nasyonal
Sosyalizmin yaşamalarına izin vereceğine ikna eden Hitler ile bir anlaşmaya
varmaya çalıştılar. Ardından, 1 Mayıs 1933 tarihinin “Alman İşçi Bayramı” ilan
edilmesiyle birlikte aynı dönemde Alman sendikacılar, gamalı haçların ardında
yitip gittiler. Naziler, sendika liderlerini hapishanelere ve kamplara
göndermeye devam ettiler, ve bu da geride kalanlara ilk andan itibaren kararlı
“antifaşistler” olmanın itibarını kazandırdı.
İtalya’da
sendika liderleri, faşistlerle karşılıklı hoşgörü anlaşmasına varmak istiyordu.
1922’nin sonlarında ve 1923’te Mussolini’nin partisiyle temasa geçtiler.
Mussolini, iktidara gelmeden kısa bir süre önce bu liderler şunu söylediler:
“Siyasi ihtirasların
alevlendiği ve sendikal harekete yabancı iki gücün (İKP ve UFP’nin) iktidar
için kıyasıya rekabet ettiği bu dönemde, Genel İşçi Konfederasyonu, işçileri,
proletaryayı, bağımsızlığından ödün vermek istemiyorsa kesinlikle uzak durması gereken
bir mücadeleye dâhil etmeyi amaçlayan partilerin veya yeni siyasi
gruplaşmaların müdahaleleri konusunda uyarmanın görevi olduğunu düşünmektedir.”
Öte
yandan, Şubat 1934’te Avusturya’da, Sosyal Demokrat Parti’nin sol kanadı,
faşistlere karşı giderek diktatörce ve uzlaşmacı bir tavır sergileyen devlet
güçlerine karşı silahlı bir direniş başlattı. Bu mücadele, devrimci nitelikte
değildi, ancak 1918’den sonra Avusturya’da neredeyse hiç sokak çatışması
yaşanmadığına dair o gerçekten neşet etmişti. En hırçın proleterler (komünist
olmasalar da) yenilmemiş ve sosyal demokrasi içinde kalmış, bu da bazı devrimci
eğilimlerin varlığını sürdürmesini sağlamıştı. Elbette bu direniş,
kendiliğinden patlak verdi ve koordine olmayı başaramadı.
Bu
olayların devrimci eleştirisi ya hep ya hiç dememeli. “Sadece en saf, en sert
komünistlerin safında, sadece “devrim” için mücadele edilir” denilemez. Devrimi
yapmak mümkün olmadığında reformlar için de mücadele etmek gerektiği
söyleniyor. reformlar için iyi yönetilen bir mücadelenin devrimin yolunu
hazırladığından bahsediliyor. “Elinden daha fazlası gelen, yol alamayabilir.
Daha aza razı olan, daha fazlasını yapamaz” veya “Kendisini nasıl savunacağını
bilmeyen, nasıl saldıracağını da bilemez” deniliyor.
Tüm
bu genellemeler, asıl meseleyi gözden kaçırıyor. İkinci Enternasyonal’den bu
yana Marksistler arasında süren polemik, her halükarda bir gerçeklik olan
reformist mücadelelere komünist katılımın gerekliliği veya değersizliğiyle
ilgilenmez. Mesele, belirli bir mücadelenin işçileri sermayenin ve özellikle de
devletin (doğrudan veya dolaylı) kontrolü altına sokup sokmadığını, bu durumda
devrimcilerin hangi pozisyonu benimsemeleri gerektiğini bilmektir.
Bir
devrimci için (solcuların hoşuna giden bir kelime olarak) “mücadele”nin kendi
başına bir değeri yoktur; en şiddetli eylemler, çoğu zaman, daha sonra
komünizmin düşmanı oldukları kanıtlacak olan parti ve sendikaların kurulmasıyla
neticelenmiştir. Ne kadar kendiliğinden veya ne kadar enerjik olursa olsun,
işçileri kapitalist devlete bağımlı kılan her mücadele, ancak karşı-devrimci
bir işleve sahip olabilir. Ehven-i şer peşinde koşan (“kapitalist faşizmdense
kapitalist demokrasi olsun” diyen) antifaşist mücadele, yanmak için tavadan
aşağı atlayan balıktır. Dahası, devletin güdümüne giren kişi, devletin işçilere
ve devrimcilere uygulayacağı baskı dâhil her türden sonucu kabullenmek
zorundadır.
Mussolini’nin
zaferinden Bordiga’yı ve 1921-1922 döneminin İKP’sini sorumlu tutmak yerine,
sicili alabildiğine olumsuz olan antifaşizmin sürekli zayıf olduğu gerçeğini
sorgulamak daha doğru olacaktır: Antifaşizm, ne zaman totalitarizmi engellemiş
veya yavaşlatmıştır?
İkinci
Dünya Savaşı’nın demokratik devletlerin varlığını güvence altına alması
gerekiyordu, gelgelelim bugün parlamenter demokrasiler istisnaidir. Sosyalist
olduğu söylenen ülkelerde, geleneksel burjuvazinin ortadan kalkması ve devlet
kapitalizminin talepleri, eski Mihver ülkelerinin diktatörlüklerine hiçbir
şekilde tercih edilemeyecek diktatörlüklerle neticelendi. Çin’e dair
yanılsamaları besleyenler var, ancak mevcut bilgiler, daha önce yayınlanmış
Marksist analizleri doğruluyor[8], son otuz yıldır Sovyet kamplarının varlığını
inkâr eden Stalinistler gibi Maoistlerin de gerçekliğini hâlâ inkâr ettiği
kampların var olduğunu ortaya koyuyor.
Afrika,
Asya ve Latin Amerika, tek parti sistemleri veya askeri diktatörlükler altında
yaşıyor. Brezilya’daki işkenceler insanı dehşete düşürüyor, ancak Meksika
demokrasisi, 1968’de göstericilere ateş açmaktan ve 300 kişiyi öldürmekten
çekinmedi. En azından Mihver Devletleri’nin yenilgisi barış getirdi... ama
sadece Avrupalılar için, o zamandan beri aralıksız savaşlarda ve kronik
kıtlıklarda ölen milyonlarca insan için değil. Hâsılı, tüm savaşları ve
totalitarizmi sona erdirecek savaş, bir hataydı.
Antifaşistler,
bu konuda otomatikleşmiş bir cevap veriyorlar: Bu Amerikan veya Sovyet
emperyalizminin, ya da her ikisinin de suçudur; en radikaller bile, bunun
kapitalizmin ve beraberindeki kötülüklerin hayatta kalmasından kaynaklandığını
söylüyorlar. Kabul ediyorum. Ama sorun devam ediyor. Kapitalist devletler
tarafından yaratılan bir savaşın, sermayenin güçlenmesinden başka nasıl bir
sonucu olabilir ki?
Antifaşistler
(özellikle “devrimciler”) tam tersi bir sonuca vararak, mümkün olduğunca
ilerlemesi için sürekli radikalleştirilmesi gereken yeni bir antifaşizm dalgası
çağrısında bulunurlar. Faşist “dirilişler”i veya “yöntemleri” kınamaktan asla
vazgeçmezler, ancak buradan kötülüğün kökenini, yani sermayeyi yok etmenin
gerektiği sonucuna ulaşmazlar. Aksine, “gerçek” antifaşizme geri dönmenin, onu
proleterleştirmenin, Sisifos’un kapitalizmi demokratikleştirmekten ibaret olan
işine yeniden başlamanın gerekli olduğu sonucuna varırlar. Bugün bir kişi,
faşizmden nefret edebilir ve hümanizmden hoşlanabilir, ancak hiçbir şey, şu
kritik noktayı değiştirmeyecektir:
1.
Kapitalist devlet (yani her türden devlet), kendisini giderek daha fazla
baskıcı ve totaliter bir yapı olarak ortaya koymaya mecburdur;
2.
İşçiler veya “özgürlükler”den yana olsunlar diye devletlere baskı uygulamak, en
iyi ihtimalle hiçbir sonuç vermeyecektir, en kötü ihtimalle, devletin toplum
üzerinde bir hakem, sınıfların üstünde az çok tarafsız bir güç olduğuna dair o
yanılsamayı güçlendirmekle sonuçlanacaktır.
Solcular,
devletin sınıf egemenliğinin bir aracı olduğu yönündeki klasik Marksist analizi
durmaksızın tekrarlamak ama öte yandan, aynı devleti “kullanmayı” önermek
konusunda oldukça mahirdirler. Benzer şekilde, solcular, Marx’ın ücretli emeğin
ve değişimin ortadan kaldırılması üzerine yazılarını inceler, ardından devrimi
ücretli emeğin aşırı demokratikleşmesi olarak tasvir ederler.
Daha
da ileri gidenler var. Sermayenin “faşizm”le eşanlamlı olduğunu, dolayısıyla
faşizme karşı demokrasi mücadelesinin sermayenin kendisine karşı mücadele
anlamına geldiğini söyleyerek, devrimci tezin bir kısmını benimsiyorlar. Peki
hangi alanda mücadele ediyorlar? Bir veya daha fazla kapitalist devletin
liderliğinde mücadele etmenin kendisi, bunlar mücadeleyi kontrol edip
sürdürdükleri için, sermayeye karşı mücadelede yenilgiyi garantilemek anlamına
gelir.
Demokrasi
mücadelesi, işçilerin farkına varmadan devrimi gerçekleştirmelerine imkân
sağlayan kestirme yol değildir. Proletarya, totalitarizmi ancak demokrasiyi ve
tüm siyasi biçimleri aynı anda yok ederek ortadan kaldıracaktır. O zamana
kadar, zaman ve mekânda bir dizi “faşist” ve “demokratik” sistem kurulacaktır;
diktatörlük rejimleri, ister istemez demokratik rejimlere dönüşecek, demokratik
rejimler diktatörlüğe evrilecek, demokrasilerle birlikte var olan
diktatörlükler, diğerinin tezatı olarak, kendisini haklı çıkarma işlevi
görecektir.
Dolayısıyla,
demokrasinin diktatörlükten devrimci faaliyete daha elverişli bir toplumsal
sistem sağladığını söylemek saçmadır; çünkü demokrasi, devrim tehdidiyle
karşılaştığında, hemen diktatörlük yöntemlerine başvurur, özellikle de “işçi
partileri” iktidardayken. Antifaşizmi mantıksal sonucuna kadar götürmek
istenseydi, bize şunu söyleyen bazı sol liberallerin şu akıl yürütmesini
yinelemek gerekirdi: “Madem devrimci hareket Sermaye’yi diktatörlüğe doğru
itiyor, o halde tüm devrimlerden vazgeçelim ve sermayeyi ürkütmeden, reform
yolunda olabildiğince ileri gitmekle yetinelim.” Oysa bu ihtiyatlılık, başlı
başına ütopiktir, çünkü kaçınmaya çalıştığı “faşistleşme”, yalnızca devrimci
eylemin değil, aynı zamanda kapitalist yoğunlaşmanın da bir ürünüdür.
Yirminci
yüzyılın başına dek devrimcilerin demokratik hareketlere katılımının
zamanlaması ve pratik sonuçları hakkında tartışma yürütmek mümkünse de
sermayenin toplum üzerinde mutlak egemenlik tesis etmesiyle birlikte bu seçenek
ortadan kalkar, çünkü artık sadece tek bir siyaset türü mümkündür: demokrasi,
dikkatsizler için bir mistifikasyon ve tuzak haline gelir.
Proleterler,
sermayeye karşı bir silah olarak demokrasiye her bel bağladığında, demokrasi
onların kontrolünden çıkar veya tam tersine dönüşür... Devrimciler, antifaşizmi
reddederler çünkü politikanın diğer biçimlerini desteklemeden yalnızca tek
bir biçimine karşı mücadele edilemez. Oysa antifaşizmin tanımı budur.
Antifaşizmin hatası, faşizme karşı mücadele etmek değil, onu etkisiz kılan bu
mücadeleye öncelik vermektir. Devrimciler, antifaşizmi “devrimi yapmamakla”
değil, totalitarizmi durduramamakla ve isteyerek veya istemeyerek sermayeyi ve
devleti güçlendirmekle suçlarlar.
Demokrasi
her zaman, neredeyse hiç mücadele etmeden faşizme teslim olmakla kalmaz, aynı
zamanda faşizm, sosyo-politik güçlerin durumunun gerektirdiği şekilde
demokrasiyi kendi içinden yeniden üretir. Örneğin, 1943’te İtalya, galipler
safına katılmak zorunda kaldı ve böylece lideri “diktatör” Mussolini, Faşist
Büyük Konsey’de azınlıkta kaldı ve bu organın demokratik kararına boyun eğdi.
Üst düzey faşist yetkililerden Mareşal Badoglio, demokratik muhalefeti
toplayarak bir koalisyon hükümeti kurdu. Mussolini tutuklandı. Bu, İtalya’da
“25 Ağustos 1943 Devrimi” olarak bilinir. Demokratlar tereddüt ettiler, ancak
Ruslar ve İKP’nin baskısı onları, Togliatti ve Benedetto Croce’nin de üyesi
olduğu, general Badoglio liderliğindeki ulusal birlik hükümetini Nisan 1944’te
kabul etmeye zorladı. Haziran 1944’te sosyalist Bonomi, faşistleri dışlayan bir
hükümet kurdu. Bu, savaş sonrası dönemin ilk yıllarına hâkim olan
(İKP-İSP-Hristiyan Demokrasisi’nden oluşan) üçlü formülü meydana getirdi.
Böylelikle, faşistler tarafından arzulanan ve kısmen de organize edilen bir
geçişe tanık olduk. Tıpkı demokrasinin 1922’de devleti korumanın en iyi yolunun
onu faşist partinin diktatörlüğüne emanet etmek olduğunu anlaması gibi, faşizm
de 1943’te ulusun bütünlüğünü ve devletin devamlılığını korumanın tek yolunun
devleti demokratik partilerin kontrolüne geri vermek olduğunu anlamıştı.
Demokrasi, koşullara göre faşizme, faşizm de tam tersine dönüşüyordu: Söz
konusu olan, kapitalizmin garantörü olarak devletin korunmasını güvence altına
alan siyasi biçimlerin bir dizilimi veya birleşimiydi.
Demokrasiye
“dönüş”ün kendi başına sınıf mücadelesinin yenilenmesini sağlamaktan uzak
olduğunu belirtelim. Aslında iktidara gelen işçi partileri, ulusal sermaye
adına mücadele eden ilk partilerdir. Böylece, “önce faşizmi yenmek gerekli”
anlayışı üzerinden gerekçelendirilen maddi fedakârlıklar ve sınıf
mücadelesinden vazgeçme, Mihver’in yenilgisinden sonra, her zaman Direniş
ideali adına dayatıldı. Faşist ve antifaşist ideolojilerin her biri, koşullara
göre, sermayenin anlık ve temel çıkarlarına uyarlanabilir.
Başından
beri, ne vakit “faşizme geçit yok” sloganı atılsa faşizm geçiş yapıyor. Ama
buna karşın, tuhaf bir şekilde faşizmle faşizm dışı arasındaki sınır çizgisi
kesintisiz geleceğe uzanıyor. Örneğin, Fransız Solu, 13 Mayıs 1958’den sonra
“faşist” tehlikeyi kınadı, ancak İşçi Enternasyonali Fransız Seksiyonu (SFIO)
genel sekreteri, Beşinci Cumhuriyet’in anayasasının yazımına katkıda bulundu.
Portekiz
ve Yunanistan, diktatörlüklerin demokrasiye dönüşmesinin yeni örneklerini
sundular. Portekiz için sömürge sorunu, Yunanistan için Kıbrıs sorunu gibi dış
koşulların yol açtığı şok karşısında ordunun bir bölümü, devleti kurtarmak için
rejimi yıkmayı tercih etti.
Demokratlar
da “faşistler” iktidara geldiğinde, aynı şekilde akıl yürütüp aynı şekilde
hareket ediyorlar. Mevcut İspanyol Komünist Partisi, tam da bu görüşü dile
getiriyor (İspanyol sermayesinin İspanya Komünist Partisi’ni (PCE) isteyip
istemediği ve buna ihtiyaç duyup duymadığı henüz belli değil):
“İspanyol toplumu,
devletin olağan işleyişinin sarsıntı veya toplumsal çalkantılara mahal vermeden
sağlanmasını, buradan her şeyin dönüştürülmesini arzuluyor. Devletin
sürekliliği, rejimin kesintiye uğramasını talep ediyor.”
Burada
bir siyasi biçimden diğerine geçiş söz konusudur. Üstelik bu geçiş momentinde
proletarya dışlanmıştır ve o moment üzerinde hiçbir denetime sahip değildir.
Proletarya müdahale etmeye kalkarsa, sonunda devlete entegre olur, Portekiz
örneğinin açıkça ortaya koyduğu üzere, sonraki mücadeleleri daha da
güçleştirir.
Şili
“Demokrasi
x Faşizm” denilen anlamsız karşıtlığın gerçekte bir karşılığı olmadığını
ispatlayan en önemli örnek, muhtemelen Şili örneğidir. Şili örneği,
proletaryanın üç kez yüzleştiği yenilgiyi içeren süreçte diktatörlüğün nasıl
muzaffer olduğunu ortaya koyuyor.
Avrupa’da
yaşanan olaylarla aynı dönemde, Otuzların Şili Halk Cephesi, düşmanını
“oligarşi” olarak belirlemişti. En muhafazakâr güçlerin bastırılması olarak
sunulan, yasama organının oligarşik kontrolüne karşı mücadele, reformları, yani
endüstriyel gelişimi teşvik edebilecek, güçlendirilmiş devlet gücüne sahip,
daha merkezi bir başkanlık sistemine doğru evrimi kolaylaştırdı. Esas olarak
1936’dan 1940’a kadar faaliyet yürüten Halk Cephesi, kentli orta sınıfların
(burjuvazi ve beyaz yakalı işçilerin) öne çıktığı, işçi mücadelelerinin
yaşandığı konjonktürün ürünüydü. İşçi sınıfını bu süreçte, devletin zulmüyle
ezilecek olan sosyalist işçi federasyonu, Amerika’daki Dünya Sanayi İşçileri
Sendikası’ndan etkilenmiş olan, toplamda 200.000 sendikalı işçi içerisinde
ancak yirmi ila otuzun örgütleme imkânı bulan anarko-sendikalist Genel İşçi
Konfederasyonu (CGT), özellikle de Komünist Parti’nin etkisi altındaki
federasyon örgütledi. Beyaz yakalı işçi sendikaları, işçi sınıfı militanlığının
iki kalesi olan nitrat (daha sonra bakır) ve kömür endüstrileri hariç, yirmili
yıllarda sanayi işçilerininki kadar şiddetli grevler yürüttüler.
Sosyalist-Stalinist-Radikal
koalisyonu, tarım reformunda ısrar etmesine rağmen, bunu oligarşiye dayatmayı
başaramadı. Koalisyon, doğal kaynakların (öncelikle nitratın) yabancılar
tarafından sömürülmesinden kaynaklanan serveti geri kazanmak için fazla bir şey
yapmadı. Şili’deki endüstriyel üretim, bu süreçte daha önce hiç tanık olmadığı
bir sıçrama gerçekleştirdi. ABD’deki Yeni Düzen’in inşa ettiği türden kurumlar
aracılığıyla devlet, yatırımların büyük bir bölümünü güvence altına aldı, ağır
sanayi ve enerjiye odaklanan bir devlet kapitalizmi tesis etti. Endüstriyel
üretim, bu dönemde yıllık %10 oranında arttı; bu dönemden 1960’a kadar yıllık
%4; altmışlı yıllarda yıllık %1 ila %2 arttı.
Sosyalist
ve Stalinist işçi federasyonları 1936’nın sonunda yeniden birleşti, bu birleşme
CGT’yi daha da zayıflattı; Halk Cephesi, gerçekten yıkıcı olan her şeyi ortadan
kaldırdı. Bir koalisyon olarak bu rejim, Sosyalist Parti’nin çekildiği 1940
yılına kadar sürdü. Ancak rejim, Radikaller ve Komünist Parti’nin yanı sıra
faşist Falanj’ın (Şili Hristiyan Demokrasisi’nin sağcı atası ve Hristiyan
Demokrat lider Eduardo Frei’in kök aldığı partinin[9]) kesintili desteğiyle
1947’ye kadar varlığını sürdürebildi. Komünist Parti rejimi, Radikaller
tarafından yasaklanacağı 1947 yılına dek destekledi.
Solcuların
her zaman söylediği gibi, Halk Cepheleri de işçi sınıfı mücadelesinin bir
ürünüdür; ancak bu mücadele, kapitalizmin çerçevesi içinde işler, sermayeyi
modernleşmeye zorlar. 1970’ten sonra Halkın Birliği (Unidad Popular),
işçileri entegre ederken Hristiyan Demokrat Parti’nin (PDC) altmışlı yıllarda
korumanın yolunu bir türlü bulamadığı Şili ulusal sermayesini yeniden
canlandırmayı kendine hedef olarak koydu.
Sonunda
Şili proletaryası, üç kez yenilgiye uğradı. İlk yenilgi, proletaryanın ekonomik
mücadelelerini terk edip sol güçlerin bayrağı altında toplanması, “işçi”
örgütleri destekliyor diye yeni devleti kabullenmesi ile ilgiliydi. Allende,
1971’de kendisine yöneltilen soruya şu şekilde cevap veriyordu:
“ - Proletarya
diktatörlüğünden kaçınmanın mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?’
- Öyle düşünüyorum: Bu
amaç doğrultusunda çalışıyoruz.”[10]
İkinci
yenilgi, darbeden sonra sol basının “silahlı direniş”e dair söylediklerinin
aksine, ordunun baskısı altında ezilen proleterlerin Allende hükümeti
tarafından maddi ve ideolojik olarak silahsızlandırılmasıyla ilgiliydi. Allende
hükümeti, işçileri defalarca silahlarını teslim etmeye zorlamıştı. İçişleri
bakanlığının başına bir generali getiren hükümet, esasında askeri hükümete
geçiş sürecini bizzat kendisi başlatmıştı.
Neticede
devlet demokrasi ve diktatörlük için var değildir. Devlet, diktatöryel ya da
demokrat, esasen devletin kendisi için vardır. Dolayısıyla, fıtratı uyarınca
totalitarizmden uzak durması imkânsız olan devletin kanatları altına sığınan
proleterler, sağdan gelecek bir darbe karşısında kendilerini daha baştan felç
edecek ilişkilere mahkûm etmişlerdi. Halkın Birliği ve Hristiyan Demokrat Parti
arasında imza edilmiş olan o önemli mutabakatın söylediği de bundan başka bir
şey değildi:
“Polisin ve silahlı
kuvvetlerin demokratik düzenimizi güvence altına almaya devam etmesini
istiyoruz. Bu, ordu ve polisin örgütlü ve hiyerarşik yapısına saygı duyulmasını
gerekli kılmaktadır.”
Şili
proletaryasının yüzleştiği en onur kırıcı yenilgi, üçüncü yenilgiydi. Bu
noktada beynelmilel aşırı sola hak ettiği madalyayı vermek gerekir. Kapitalist
devleti daha da ileriye götürmek için ona destek sunan sol ve aşırı sol,
sonrasında kâhinlik pozu kesti: “Sizi uyardık: Devlet, sermayenin baskıcı
gücüdür” dedi. Altı ay önce orduya radikal unsurların girmesini veya
devrimcilerin tüm siyasi ve toplumsal hayata sızmasını isteyenler, şimdi
ordunun “burjuvazinin ordusu” olarak kaldığını ve bunu hep bildiklerini
söylediler.
Kaçınılmaz
başarısızlıklarını önce haklı çıkarmaya çalışarak, darbenin yarattığı duyguyu
ve şoku, Şili gibi bir yerde proleterlerin bu olaylardan ders çıkarma
teşebbüslerine mani olmak için kullandılar. Halkın Birliği’nin ne yapıp ne
yapamayacağını ortaya koymak yerine, bu solcular, aynı eski siyaseti yeniden
canlandırarak, ona solcu bir renk çaldılar. Allende’nin darbe sırasında
elindeki otomatik silahla çekilmiş fotoğrafı, nihayet faşizme karşı etkili bir
şekilde mücadele etmeye kararlı sol demokrasinin sembolü haline geldi. Oy
pusulası tamam, ama yeterli değildi, silaha da ihtiyaç vardı. Sol, Şili’den bu
dersi çıkarttı. Allende’nin demokrasinin başarısızlığının kafi düzeyde
“fiziksel” kanıtı olan ölümünün mücadele etme iradesinin kanıtı olduğu
gerçeğinin üzeri örtüldü.
“İcraata dökülmüş haliyle
bu demokratların çıkarlarının yavan ve kudretsiz olduğu görüldüğünde, aynı
demokratlar, tüm suçu bölünmez tek bütün görülen halkı farklı düşman kamplara
bölen kötü niyetli safsatacıların ya da demokrasinin saf amaçlarının kendisinin
hayrına olduğunu göremeyecek kadar kör ve sersem olan ordunun sırtına
yükleyecektir. [...] Her halükârda demokratlar, mücadeleye girdiğinde ne kadar
masum ise o kadar pirüpak çıkacağı en rezil yenilgiden çıkacaktır.”[11]
Halkın
Birliği’nin niteliğini, (bir gün oy pusulalarına, ertesi gün kurşuna odaklanan)
ünlü stratejisinin muhtevasını sorguladığımızda, faşizmin saldırdığı noktada
komünizmin, kapitalizmin ve devletin niteliğine dair soruşturmanın lüks olduğu
görülecektir. Partinin egemen olduğunu düşündüğü sanayi bölgelerinde yaprak
kımıldamaması da ayrı bir meseledir. Zaten artık mesele, kenetlenmektir.
Yaşanan yenilgi, antifaşistleri zaferden bile daha kesin bir şekilde
kenetlemektedir.
Öte
yandan, Portekiz örneğinde görüldüğü üzere, “harekete mani olmamak adına hiçbir
şey yapmamak gerek” bahanesiyle her türden eleştiriden kaçınmak, zorunlu hale
gelmektedir. Nitekim Portekizli Troçkistler, 25 Nisan 1974 sonrası yaptıkları
ilk açıklamalardan birinde, demokrasi oyununu oynamak istemeyen “aşırı
solcuları” kınamayı tercih ettiler.
Neticede
uluslararası aşırı sol, proleterleri komünist perspektiften daha da
uzaklaştırmak için Şili olaylarının çözümlenmesini engelleme çabası konusunda
birleşti. Sol, böylece sermayenin tekrar ihtiyaç duyduğu bir günde Şili
demokrasisinin geri dönüşüne hazırlanıyor.
Portekiz
Yeni
gelişmelere açık olsa da, Portekiz örneği, yalnızca devrimin ne olduğunu
bilmeyenler (ki bunlar en kalabalık kesimi teşkil ediyorlar) için çözümsüz bir
bilmece sunuyor. Samimi ama kafası karışık devrimciler bile, birkaç ay önce
kendilerine çok önemli görünen bir hareketin çöküşü karşısında şaşkınlığa
düşüyorlar. Bu kavrayışsızlık, bir kafa karışıklığına dayanıyor. Portekiz,
proletaryanın neler yapabileceğinin delili, sermayenin bu gerçeği hesaba
katarak hareket edeceğinin ispatı. Proletaryanın eylemi tarihin motoru
olmayabilir, ancak politik ve toplumsal düzlemde herhangi bir modern kapitalist
ülkenin evriminin temel taşını teşkil ediyor. Ancak, tarih sahnesine bu ani
çıkış, otomatik olarak devrimci ilerlemeyi koşullamaz. İkisini teoride bir
görmek, devrimi karşıtıyla karıştırmaktır.
Portekiz
devriminden bahsedenler, devrimi sermayenin yeniden örgütlenmesiyle
karıştırıyorlar. Proletarya, kapitalizmin ekonomik ve politik sınırları içinde
kaldığı sürece, toplumun temeli değişmeden kalmakla kalmaz, elde edilen
reformlar (siyasi özgürlükler ve ekonomik talepler) bile geçici bir varoluşa
mahkûm olur. Sermayenin işçi sınıfına baskı neticesinde verdiği her şey, bu
baskı azaldığı anda tamamen veya kısmen geri alınacaktır: kendisini kapitalizme
baskı uygulamakla sınırlayan her hareket, başarısızlığa mahkûmdur. Proleterler
bu şekilde davrandıkları sürece, kafalarını duvara vuruyorlar demektir.
Portekiz
diktatörlüğü, sömürge sorununu çözmedeki yetersizliğinden de anlaşılacağı gibi,
ulusal bir sermayenin gelişimi için yeterli bir yönetimi biçimi olmaktan zaten
çıkmıştı. Sömürgeci ülkeyi zenginleştirmek şöyle dursun, sömürgeler tersten
Portekiz’i istikrarsızlaştırdı. Neyse ki, “faşizmle” savaşmaya hazır bir ordu
vardı elde.
Ülkedeki
değişimi ancak tek örgütlü güç olan ordu başlatabilirdi. Değişimi başarıyla
gerçekleştirmekse bambaşka bir meseleydi. Alışkanlıklarına göre hareket eden,
sermayenin tayin ettiği politik çerçevede kendisine bahşedilmiş rolleri ve
iktidar iddiaları üzerinden körleşen sol ve aşırı sol, ordunun tepeden tırnağa
tahrip edildiği tespitinde bulundu. Daha önce subayları yalnızca “sömürgecilere
çalışan işkenceciler” olarak gören sol, şimdi karşısında bir Halk Ordusu
görüyordu. Sosyolojinin yardımıyla, sosyalizme yöneldiklerini iddia ettikleri
komutanların halka dayanan köklerine ve özlemlerine işaret etti. Geriye, bize
sadece “Marksistler eliyle aydınlatılmak istiyorlar” denilen bu subayların iyi
niyetlerini beslemek kalıyordu. Sosyalist Parti'den en aşırı solculara kadar
tüm dünya, kapitalist devletin ortadan kalkmadığı, ordunun onun vazgeçilmez
aracı olduğu ile ilgili o basit gerçeğin üzerini örtmek için elbirliğiyle
hareket etti.
Devlet
aygıtındaki bazı yerler işçi sınıfı militanlarına tahsis edildiği için,
devletin işlevini değiştirdiği söylendi. Kendisini popülist bir dille ifade
ettiği için ordunun işçilerin yanında olduğu düşünülüyordu. Nisbi ifade
özgürlüğü hüküm sürdüğü için, (herkesin bildiği gibi, sosyalizmin temeli olarak
gördüğümüz) “işçi demokrasisi”nin iyice yerleştiğine hükmedildi. Elbette,
devletin eski halini sergilediğine, otoritenin yeniden sağlandığına dair kimi
uyarıcı işaretler alınmasına rağmen sol ve aşırı sol, gene de devlete daha
fazla baskı uygulanması gerektiği sonucuna vardı, ancak bunu “sağ”ın ekmeğine
yağ sürme” korkusuyla, ona saldırmadan yapmak istiyordu. Oysa sol ve aşırı sol,
sağın programını uygulamaktan başka bir şey yapmadı. Bunu yaparken, sağın genellikle
başaramadığı bir şeyi, kitlelerin bütünleşmesini sağladı. Oysa devletin “sol”
kaynaklı etkilere açılması, onun sönüp gitmesi değil, güçlenmesi anlamına
geliyordu. Sol, popüler bir ideolojiyi ve işçilerin coşkusunu Portekiz ulusal
kapitalizminin inşasının hizmetine sundu.
Sol
ve ordu arasındaki ittifak, istikrarsız bir nitelik arz ediyordu. Sol kitlelere
ve orduya istikrar kazandırdı. Artık istikrar, ordunun silahının güvencesi
altındaydı. Portekiz Komünist Partisi (PCP) ve Sosyalist Parti’nin (PS)
kitlelerin dizginlerini dikkatle tutması gerekiyordu. Bunun için söz konusu
partilerin, zayıf bir kapitalizm için tehlike arz eden maddi avantajları
kitlelere sunmasına ihtiyaç vardı. Açığa çıkan her çatışmayı politik
düzenlemeler takip etti.
“İşçi”
örgütleri, sermayeye ihtiyaç duyduğu kârı sağlayamayacak, işçilere
hükmedebilecek kapasitedeydi. Dolayısıyla, çelişkiyi çözmek ve disiplini
yeniden tesis etmek gerekiyordu. Sözde devrim, en kararlı olanları tüketmeye,
diğerlerini caydırmaya ve devrimcileri tecrit etmeye, hatta bastırmaya hizmet
etmişti. Ardından devlet, asla ortadan kaybolmadığını ikna edici bir şekilde
göstererek, tüm acımasızlığıyla müdahale etti. Devleti içeriden fethetmeye
çalışanlar, onu ancak kritik bir anda ayakta tutmayı başarmışlardı.
Portekiz’de
devrimci bir hareket mümkün değildir. Böylesi bir hareketin ortaya çıkması,
daha geniş bir bağlamın oluşmasına bağlıdır. Her halükârda devrimci hareket,
Nisan 1974’teki kapitalist-demokratik hareketten farklı temellerde varolma
imkânı bulacaktır.
İşçilerin
mücadelesi, reformist hedefler için bile olsa, sermaye için zorluklar yaratır
ve dahası, proletaryanın devrime hazırlanması için gerekli deneyimi teşkil
eder. Mücadele geleceği hazırlar, fakat bu hazırlık, olumlu ya da olumsuz
sonuçlanabilir. Neticede hiçbir şey otomatik ve kendiliğinden işlemez.
Mücadelenin hazırlayacağı gelecek, komünist hareketi kolayca boğabilir de
güçlendirebilir de. Bu koşullarda, işçi eylemlerinin “özerkliği” konusunda
ısrarcı olmak yetmez. Özerklik, bir azınlığın hazırladığı “plan”dan daha
devrimci bir ilke değildir. “Devrim, diktatörlükten daha çok demokraside
ısrarcıdır” denilemez.
Proleterler,
mücadelenin dizginlerini ancak belirli önlemler almak suretiyle
kavrayabilirler. Kendilerini reformist eylemle sınırladıkları takdirde,
mücadele er ya da geç onların kontrolünden çıkacak, kendisine sendika veya
“taban komitesi” diyebilecek sendikal tipte uzmanlaşmış bir organ tarafından
ele geçirilecektir. Özerklik, kendi başına devrimci bir erdem değildir.
Her
türden örgütlenme biçimi, yaratıldığı amacın içeriğine tabidir. Vurgu,
işçilerin öz-faaliyetine değil, yalnızca gerçekleştirilmesiyle işçi sınıfı
eyleminin geleneksel parti ve sendikaların liderliği altına girmekten
kaçınmasını sağlayan komünist perspektife yapılmalıdır. Belirleyici ölçüt,
eylemin muhtevasıdır: devrim, yalnızca “çoğunluğun” ne istediğine bağlı
değildir. İşçilerin özerkliğine öncelik vermek, çıkmaza yol açar.
İşçicilik,
bazen sağlıklı bir tepki olabilir, ancak kendi başına bir amaç haline
geldiğinde, kaçınılmaz olarak felâketle neticelenir. İşçicilik, devrimin
belirleyici görevlerini göz ardı etme eğilimindedir. İşçi “demokrasisi” adına,
proleterleri üretim sorunlarıyla birlikte kapitalist işletmeye hapseder
(devrimi, işletmenin yıkımı olarak tahayyül etmez). Ayrıca işçicilik, devlet
sorununun idrak edilmesini güçleştirir. En iyi ihtimalle, “devrimci
sendikalizmi” yeniden icat eder.
İspanya:
Savaş mı, Devrim mi?
Demokrasi,
her yerde diktatörlük karşısında diz çöküyordu. Daha doğrusu, diktatörlük, her
yerde kucaklanan bir yönetim biçimiydi. Peki ya İspanya’da durum neydi?
İspanya,
bu konuda istisna değildi. O, mücadelenin doğasını değiştirmeden demokrasi ve
faşizm arasındaki silahlı çatışmanın en uç örneğini temsil ediyordu: Demokrasi
ve faşizm, her zaman karşıt olan iki kapitalist gelişme biçimi, kapitalist
devletin iki siyasi biçimi, bir ülkede yasal ve olağan kapitalist devletin
meşruiyeti konusunda kavga eden iki devletçi sistemdir. Dahası, çatışma,
yalnızca işçilerin faşizme karşı saf tutması nedeniyle şiddetlenmişti.
İspanya’daki
savaşın karmaşıklığı bu ikili boyuttan kaynaklanıyordu; proletarya ve sermaye
arasında cereyan eden bir iç savaş, proleterlerin her iki kampta da rakip
kapitalist devlet yapılarını desteklediği kapitalist savaşa evriliyordu.
“İsyancılara”
kendilerini hazırlamaları için her türlü kolaylığı sağladıktan sonra
cumhuriyet, proleterler faşist darbeye karşı ayaklanıp darbenin ülkenin
yarısında başarıya ulaşmasına mani olduğu vakit, müzakere yürüttü ve/veya
teslim oldu. İspanya Savaşı, bu kendiliğinden bir patlamadan daha fazlasını
ifade eden gerçek proleter ayaklanması olmadan başlayamazdı. Gelgelelim bu, tek
başına tüm İspanya Savaşı’nı ve sonraki olayları tanımlamak için kafi bir
değerlendirme değildir. Sadece mücadelenin ilk anını, yani fiilen bir proleter
ayaklanmasını tanımlar.
Faşistleri
çok sayıda şehirde yendikten sonra işçiler, iktidarı ele geçirdiler.
Ayaklanmalarının hemen ardından durum bu şekildeydi. Peki bu iktidarla ne
yaptılar? Onu cumhuriyetçi devlete geri mi verdiler, yoksa komünizme doğru daha
da ilerlemek için mi kullandılar? Yasal hükümete, yani mevcut kapitalist
devlete güvendiler. Sonraki tüm eylemleri bu devletin yönetimi altında
gerçekleşti. Meselenin özü buydu.
Sonuç
olarak, Franco’ya karşı yürüttükleri silahlı mücadelelerinde ve bu mücadelenin
yol açtığı sosyo-ekonomik dönüşümlerde, İspanyol proleterlerinin tüm hareketi,
kendisini doğrudan kapitalist devletin çerçevesine yerleştirmişti, bu anlamda,
ancak doğası gereği kapitalist olabilirdi. Toplumsal alanda daha ileri gitme
girişimlerine tanık olundu (ki bu konuya ileride değineceğiz) ancak kapitalist
devlet korunduğu sürece bu girişimler farazi kaldı.
Devletin
yıkılması, komünist devrim için gerekli koşuldur ama yeterli değildir.
İspanya’da gerçek iktidar, örgütler, sendikalar, kolektifler, komiteler vs.
değil, devlet tarafından kullanılıyordu. Bunun kanıtı, güçlü Ulusal İşçi
Konfederasyonu’nun (CNT) Temmuz 1936’dan önce çok zayıf olan İspanya Komünist
Partisi’ne (PCE) boyun eğmek zorunda kalmasıdır. Devletin gerektiğinde gücünü
acımasızca kullandığı Mayıs 1937 olayları, bu gerçeğin teyididir. Devlet
yıkılmadan devrim olmuş sayılmaz. İspanya’da yaşanan trajedi, “Marksistlerin”
%99’unun unuttuğu bu “bariz” Marksist gerçeğin ispatıdır.
“Devrimlerin
tuhaflıklarından biri de halkın büyük bir başlangıç yapıp yeni bir çağ açacakmış
gibi göründüğü anda, geçmişin yanılsamalarının kendisini yönetmesine izin
vermesi, büyük bir bedel ödeyerek elde ettiği tüm gücü ve nüfuzu, geçmiş bir
dönemin halk hareketini temsil eden ya da temsil ettiği varsayılan kişilerin
eline teslim etmesidir.” (Marx)[12]
1936’nın
ikinci yarısındaki silahlı işçi birliklerini, sonrasında askeri unsurlara
dönüştürülüp burjuva ordusuna bağlı yapılara dönüştürülmüş olan halleriyle
kıyaslamak mümkün değil. Bu iki evre arasında önemli bir fark vardı, ancak bu
fark, devrimci bir evreyi devrimci olmayan bir evre izlemesi anlamında değildi:
İlk olarak, işçi hareketinin belli bir özerklik, belli bir coşku, hatta
Orwell’ın çok iyi betimlediği, komünist bir tavır sergilediği, devrimci
uyanışın bastırıldığı bir evre söz konusuydu.[13] Sonra, yüzeysel olarak
devrimci görünen ama aslında klasik bir anti-proleter savaş için gerekli
koşulları yaratan bu evre, doğal olarak hazırladığı şeye yol verdi.
Bu
askeri birlikler, başta Zaragoza olmak üzere, diğer şehirlerde faşizme karşı
savaşmak için Barselona’dan yola koyuldular. Devrimi cumhuriyetçi bölgelerin
ötesine yaymaya çalışıyor olsalardı, o cumhuriyetçi bölgeleri önceden veya eş
zamanlı olarak devrimcileştirmek gerekirdi.[14]
Durruti,
devletin yıkılmadığını biliyordu, ancak bu gerçeği görmezden geldi. Başında
olduğu, yüzde yetmişi anarşistlerden oluşan birlikle ilerlerken
kolektivizasyonu savundu. Milisler köylülere yardım etti ve onlara devrimci
fikirler öğretti. Ama bir yandan da “Tek bir amacımız var, o da faşistleri yok
etmek” diyorlardı. Bu düzlemde Durruti, meramını gayet güzel dile getiriyordu:
“Milislerimiz burjuvaziyi asla savunmayacak, ama ona saldırmayacak da.”
Ölümünden iki hafta önce (21 Kasım 1936’da) Durruti şunu söylüyordu:
“Tek bir düşüncemiz, tek
bir hedefimi var, o da faşizmi yok etmek. [...] Şu anda hiç kimse, ücretleri
artırmak veya çalışma saatlerini azaltmakla ilgilenmiyor. [...] Kendini feda
etmek, gerektiği kadar çalışmak, tek derdimiz. Granit gibi sağlam bir blok oluşturmalıyız.
Sendikaların ve siyasi örgütlerin düşmanın işini sonsuza dek bitirmelerinin
vakti geldi. Cephe gerisinde idari becerilere sahip olmamız gerekiyor. [...] Bu
savaş bittikten sonra, beceriksizliğimizle kendi aramızda yeni bir iç savaş
başlatmayalım. [...] Faşist istibdadın karşısına tek bir güç olarak çıkmalıyız:
Sadece tek bir örgüt, tek bir disiplinli yapı olmalı.”
Mücadele
iradesi, devrimci bir mücadelenin yerini asla tutamaz. Dahası, siyasi şiddet
kapitalist amaçlara kolayca uyarlanabilir (son terör olayı bunun kanıtı).
“Silahlı mücadele”nin cazibesi, darbelerini devletin kendisine değil, yalnızca
belirli bir devlet biçimine indirdiği vakit, proleterler üzerinde hızla olumsuz
sonuçlar doğurmaya başlar.
Farklı
koşullar altında antifaşist kampın askeri evrimi (ayaklanma, ardından milisler,
en sonunda düzenli ordu) Marx’ın anlattığı Napolyon karşıtı gerilla savaşını
hatırlatmaktadır:
“Gerilla savaşının üç
dönemini İspanya’nın siyasi tarihiyle karşılaştırdığımızda, hükümetin
karşı-devrimci ruhunun halkın ruhunu dinginleştirme konusunda ne kadar başarılı
olduğu görülür. Tüm nüfusun ayağa kalkmasıyla başlayan partizan savaşını
sonrasında gerilla çeteleri sürdürdü. Bu çeteler, tüm bölgelerde yedek
kuvvetler meydana getirdi. Bu çeteler sonunda ya gönüllü birliklerine ya da
belirli bir mevkiye yerleşmiş alaya evrildi.”[15]
Koşullar
birbiriyle karşılaştırılamaz. 1936’da olduğu gibi 1808’de de askeri evrim
yalnızca askeri sanatla ilgili “teknik” değerlendirmelerle açıklanamaz: siyasi
ve toplumsal güçlerin ilişkisi ve bunların karşı-devrimcilik açısından yol
açtığı değişim de dikkate alınmalıdır. 1936’daki birliklerin düzensiz birlikler
olarak savaşamadıkları görüldü. Bu birlikler, neticede Zaragoza önlerinde
durdu.
Yukarıda
Durruti’nin bahsettiği (“ne pahasına olursa olsun birlik şart” diyen) uzlaşmacı
tavır sadece, önce cumhuriyetçi devlete (proletarya karşısında), sonra
Franco’ya (cumhuriyetçi devlet karşısında) zafer kazandırabilirdi.
İspanya’da
bir devrimin başladığı açıktı, ancak proleterler, mevcut devlete güvendikleri
anda başarısızlığa uğradılar. Niyetlerinin ne olduğu pek önemli değildi.
Devletin önderliğinde Franco’ya karşı mücadele etmeye hazır olan proleterlerin
büyük çoğunluğu, her şeye rağmen gerçek iktidara tutunmayı tercih etmiş,
devleti yalnızca bir çıkar uğruna desteklemiş olsalar da, belirleyici olan
niyetleri değil, eylemleriydi.
Darbeyi
püskürtmek için örgütlendikten ve kendilerine özerk bir askeri yapının
(milisler) temellerini attıktan sonra işçiler, yasal devletin otoritesini kabul
eden (çoğunlukla açıktan karşı-devrimci olan) bir “işçi örgütleri"
koalisyonunun yönetimi altına girmeyi kabul ettiler. Proleterlerin en azından
bir kısmının, resmi devlete yalnızca iktidarın görüntüsünü bırakarak gerçek
iktidarı (kısa bir süre için de olsa fiilen ele geçirmişlerdi) ellerinde
tutmayı umdukları kesin. Bu, gerçekten de ağır bir bedel ödedikleri bir
hataydı.
Önceki
analizi eleştiren bazı isimler, İspanya Savaşı’na dair açıklamalarımıza katılsa
da durumun belirli kapıları “açık” bıraktığını, başka yönde gelişebileceğini
söylüyorlar. Bu nedenle, İspanyol proleterlerinin özerk hareketini (en azından
Mayıs 1937’ye kadar), bu hareket gerçek duruma oldukça yetersiz biçimler vermiş
olsa bile, desteklemek gerektiğini iddia ediyorlar. Bir hareket gelişiyordu ve
olgunlaşmasına tabii ki katkıda bulunmak gerekiyordu.
Proletaryanın
özerk hareketi, herhangi bir radikal eğilimi bastırmakta gecikmeyen devlet
yapısınca özümsendikçe hızla yok olur. Bu durum, 1937’nin ortalarında herkes
tarafından anlaşılmıştı. “Barselona’nın kanlı günleri”, Temmuz 1936’nın
sonundan beri var olan gerçeğin maskesini düşürmekten başka bir işe yaramadı:
fiili iktidar, işçilerin elinden kapitalist devlete geçti. Faşizmi burjuva
diktatörlüğüne indirgeyenlere, cumhuriyetçi hükümetin işçilere karşı “faşist
yöntemler” kullandığını söylemek gerekiyor. Elbette kurban sayısı Franco’nun
zulmüne kıyasla çok daha azdı, ancak bu durum, iki baskının, demokratik ve
faşist baskıların farklı işlevleriyle bağlantılıydı. Temel bir işbölümü söz
konusuydu: Cumhuriyetçi hükümetin hedef kitlesi çok daha küçüktü (bu kitle,
Marksist Birlikçi İşçi Partisi (POUM)) gibi CNT’nin solunda yer alan kontrol
edilemeyen unsurları içeriyordu).
Ekim
1917 ve Temmuz 1936
Bir
devrimin bir günde gelişmediği apaçık ortada. Her zaman karmaşık ve çok biçimli
bir hareket söz konusu. Asıl sorun, devrimci hareketin giderek daha net bir
şekilde eylem ortaya koyma ve geri dönülmez bir şekilde ilerleme becerisidir.
Rusya ve İspanya arasında, çoğu zaman kötü yapılan karşılaştırma bunu açıkça
göstermektedir.
Şubat
ve Ekim 1917 arasında sovyetler, devlete paralel bir güç meydana getirdiler.
Uzun bir süre yasal devleti destekleyen bu yapılar, hiçbir şekilde devrimci bir
tavır sergilemediler. Hatta sovyetlerin karşı-devrimci olduğu bile
söylenebilir. Ancak bu, onların kendi yürüdükleri yolda hiç değişmedikleri
anlamına gelmez; aslında salt Bolşeviklerce temsil edilmeyen ama Bolşeviklerin
önemli bir ağırlığa sahip olduğu devrimci akım sovyetler bünyesinde
uzlaşmacılarla uzun ve çetin bir mücadele yürüttü. Sovyetler ancak bu
mücadelenin sonunda devlete karşı bir tavır alabildi.[16]
Bir
komünistin Şubat 1917’de “Bu sovyetler devrimci bir şekilde hareket etmiyor,
onları kınayacağım ve onlarla savaşacağım” demesi saçma olurdu. Çünkü o
zamanlar sovyetler istikrarlı bir yapı değildi. Sovyetlerin canına aylarca can
katan çatışma, bir fikir mücadelesi değil, gerçek çıkarların çatışmasının bir
yansımasıydı.
“Devrimi harekete
geçirecek olan, çıkarlar olacaktır, ilkeler değil. Aslında ilkeler, tam da
çıkarların, sadece çıkarların ürünüdür; yani devrim, yalnızca siyasi değil,
aynı zamanda toplumsal bir nitelik de arz edecektir.” (Marx)[17]
Rus
işçileri ve köylüleri, hükümetin onaylamadığı barış, toprak ve demokratik
reformlar talep ediyorlardı. Bu karşıtlık, hükümeti kitlelerden ayıran ve
çatışmaya yol açan düşmanlığı izah ediyor. Dahası, daha önceki sınıf
mücadeleleri, ne istediğini az çok bilen (bkz. Şubat’tan sonra Bolşevik
liderliğinin kararsızlıkları) ve bu amaçlar doğrultusunda örgütlenen, hükümete
karşı kullanmak üzere halkın taleplerini benimseyen devrimci bir azınlığın
oluşmasına yol açmıştı. Nisan 1917’de Lenin şunu söylüyordu:
“Hiç şüphe yok ki
insanların iç savaşın gerekli olduğu gerçeğini idrak etmesinden evvel iç
savaştan bahsetmek, Blankizm bataklığına saplanmaktır. [...] Artık silahlar ve
tüfekler kapitalistlerin değil, askerlerin elinde; kapitalistler artık
istediklerini zorla değil, aldatmacayla elde ediyorlar ve şimdi şiddetten
bahsetmek anlamsız. [...] Şimdilik bu ‘iç savaş’ sloganını geri çekiyoruz, ama
sadece şimdilik.”[18]
Sovyetlerde
çoğunluk Eylül ayı içerisinde el değiştirir değiştirmez Lenin, iktidarın
silahla ele geçirilmesi çağrısında bulundu.
İspanya’da
ise böyle bir şey yaşanmadı. Sıklığına ve şiddetine rağmen, Birinci Dünya
Savaşı’ndan sonra yaşanan bir dizi çatışma, proleterleri bir sınıf olarak
birleştirmeye hizmet etmedi. Reformist hareketin baskısı nedeniyle şiddetli
mücadeleyle sınırlı kalan proleterler, aralıksız savaştılar, ancak darbelerini
düşmana karşı yoğunlaştırmayı başaramadılar. Bu anlamda, İspanya’da devrimci
bir “parti” yoktu. Bunun sebebi, devrimci bir azınlığın kendisini örgütlemeyi
başaramaması değildi: bu, soruna tersten bakmak olurdu. Aksine, mücadeleler, ne
kadar şiddetli olursa olsun, proletarya ile sermaye arasında net bir sınıfsal
karşıtlıkla neticelenmediği için parti yoktu.
Bir
“parti”den bahsetmek, ancak onu komünist hareketin örgütü olarak anlarsak bir
anlam ifade eder. Ancak bu hareket her zaman çok zayıf, (coğrafi olarak değil,
darbelerini dağıtma derecesi açısından) çok dağınıktı, düşmanın kalbine hiç
vurmadı. Radikal militanların baskısına rağmen, tüm sendikal örgütlerin mahkûm
olduğu gibi, özünde reformist bir örgüt olan CNT’nin vesayetinden kurtulamadı.
Hâsılı, bu hareket, komünist bir tarzda örgütlenmedi, çünkü komünist bir
şekilde hareket etmiyordu.
İspanya
örneği, İspanya’da sınıf mücadelesinin yoğunluğunun, otomatik olarak komünist
eylemi, dolayısıyla, devrimci partiyi eylemi sürdürmeye teşvik etmediğinin
delilidir. İspanyol proleterleri, hayatlarını feda etmekten asla çekinmediler
(bazen hiçbir amaç gütmeden), ancak onları sermayeye (devlete, ticari ekonomik
sisteme) karşı bir saldırıdan ayıran engeli asla aşamadılar. Silahlandılar,
kendiliğinden inisiyatifler aldılar (1936’dan önce liberter komünler,
sonrasında kolektifleştirmeler), ancak daha ileri gitmediler. Çok kısa bir
sürede milisler, dizginlerini Milis Merkez Komitesi’ne teslim ettiler. Bu
komiteyi de İspanya’da ilgili dönemde ortaya çıkmış hiçbir yapıyı da Rusya’daki
sovyetlerle kıyaslayamayız.
“Milis
Merkez Komitesi’nin muğlak konumu”, aynı zamanda “Katalan hükümetinin önemli
bir uzantısı” ve “çeşitli antifaşist askeri örgütleri içeren bir tür
koordinasyon komitesi” olması, (kapitalist) devlet iktidarı için dövüşen
örgütlere karşı savunmasız olması nedeniyle devlete entegre olması ile
ilgiliydi.[19]
Rusya’da
ise, örgütlü ve devrimci perspektifi formüle edebilen radikal bir azınlık ile
sovyetlerdeki çoğunluk arasında bir mücadele söz konusuydu. İspanya’da radikal
unsurlar, neye inanmış olurlarsa olsunlar, çoğunluğun tutumunu benimsediler:
Durruti, Franco’ya karşı mücadele etmek için harekete geçti, ama devlete
dokunmadı. Radikaller devlete karşı çıktıklarında, kendilerine “ihanet eden”
(CNT ve POUM türünden) “işçi” örgütlerini yok etmeye çalışmadılar. “İspanya’nın
Ekim’inin” olmamasının asli sebebi, İspanya’da proleterler ile devlet arasında
gerçek bir çıkar çatışmasının yaşanmamasıydı.
"Nesnel
olarak” proletarya ve sermaye birbirine karşıdır, ancak bu karşıtlık, ilkeler
düzeyinde mevcuttur ve bu durum gerçeklikle örtüşmemektedir. Etkili toplumsal
hareketinde İspanyol proletaryası, bir blok olarak sermayeye ve devlete karşı
çıkma zorunluluğuyla yüzleşmedi. İspanya’da işçileri devlete saldırmaya
zorlayabilecek, kesinlikle gerekli görülen barış, toprak gibi yakıcı, acilen
karşılanması gereken talepler gündemde değildi. Bu uzlaşmaz çelişkilerle
tanımlı olmayan durum, bir “parti”nin yokluğuyla bağlantılıydı; bu yokluk,
olaylara ağır bir yük bindirerek, uzlaşmazlığın daha sonra olgunlaşıp
patlamasını engelliyordu. Şubat ve Ekim ayları arasında Rusya’daki
istikrarsızlıkla karşılaştırıldığında, İspanya, Ağustos 1936’nın başından
itibaren normalleşme yolunda ilerleyen bir süreçle tanımlıydı. Rus devletinin
ordusu Şubat 1917’den sonra dağılırken, İspanyol devletinin ordusu, Temmuz
1936’dan sonra, yeni ve “halkçı” bir biçimde de olsa, yeniden toparlandı.
Paris
Komünü
Dikkatle
yapılması gereken bu türden kıyaslamalar, bizi bir ara Marx’ın da benimsediği,
kanıksanmış Marksist görüşü eleştirmek zorunda bırakmaktadır. Paris Komünü’nden
sonra Marx, şu meşhur dersi çıkarmıştı: “İşçi sınıfı, hazır devlet
mekanizmasını öylece ele geçirip kendi amaçları doğrultusunda kullanamaz.”[20]
Ancak Marx, 18 Mart 1871’de başlayan ayaklanma hareketi ile 26 Mart’ta
“Komün”ün seçilmesiyle sonuçlanan daha sonraki dönüşümü arasındaki ayrımı net
bir şekilde ortaya koyamamıştı. “Paris Komünü” formülü, her ikisini de içerir
ve evrimi gizler. Başlangıçtaki hareket, karışıklığına rağmen kesinlikle
devrimciydi ve imparatorluğun toplumsal mücadelelerini genişletti. Ancak bu
hareket, daha sonra kendisine siyasi bir yapı ve kapitalist bir toplumsal içerik
kazandırmaya istekliydi. Aslında seçilen Komün, burjuva demokrasisinin yalnızca
dış biçimlerini değiştirdi. Bürokrasi ve daimi ordu, kapitalist devletin
karakteristik özellikleri haline gelmiş olsalar da, gene de özünü teşkil
etmiyorlardı. Marx’ın tespiti şu yöndeydi:
“Komün, burjuva
devrimlerinin sloganı olan ucuz yönetimi gerçeğe dönüştürdü ve harcamaların en
büyük iki kaynağını, yani sürekli orduyu ve devlet bürokrasisini ortadan
kaldırdı.”[21]
Bilindiği
gibi, seçimle tayin edilmiş olan Komün, büyük ölçüde burjuva cumhuriyetçilerin
egemenliğindeydi. Temkinli hareket eden örgütleri zayıf, nüfusları az olan,
eskiden beri kendilerini cumhuriyetçi basın yoluyla ifade etmek zorunda kalan
komünistler, seçimle tayin edilmiş Komün’ün hayatında önemli bir ağırlığa sahip
değillerdi. Komün programı, belirleyici bir ölçüt olarak esasen Üçüncü
Cumhuriyet’in programının habercisiydi.
Burjuvazi
makyavelist davranmamış olsa bile, Paris’in Versay’a karşı savaşı (çok kötü
icra edilmiş ve tesadüfi olmayan bir şekilde) devrimci içeriğin tükenmesine ve
ilk hareketin salt askeri faaliyete yönlendirilmesine katkıda bulundu.
Marx’ın
Komün’ün yönetim biçimini, fiilen yaptıklarından ziyade, her şeyden önce
işleyiş biçimiyle tanımlaması ilginçtir. Gerçekten de Komün, “Fransız
toplumunun tüm sağlıklı unsurlarının gerçek temsiliydi, dolayısıyla gerçek
ulusal hükümetti”, ancak neticede kapitalist bir hükümetti, kesinlikle bir
“işçi hükümeti” değildi.[22]
Marx
kamuoyu nezdinde, Birinci Enternasyonal bünyesinde Komün’ü sahiplenirken özel
sohbetlerinde onu açıktan eleştiriyordu.[23] Ama burada bu çelişkili konumu ele
almayacağız.
Her
halükârda, devrimci hareketi bastırma mekanizması 1936’dakine benziyordu.
1871’de olduğu gibi, İspanya Cumhuriyeti, İspanyol ve yabancı radikal unsurları
(doğal olarak faşizmi yok etmeye en yatkın olanları) ciddi bir mücadele
vermeden, elindeki tüm kaynakları kullanmadan, birer “mayın eşeği” olarak
kullandı. 1871’de olduğu gibi bu devlet gücü sınıfsal analize tabi
tutulmadığında, tüm gerçekler birer “hata” hatta “ihanet”miş gibi görünür. Ama
dayandıkları mantık ele alınmaz.
Meksika
Başka
benzer bir örneğe de bakılabilir. Meksika burjuva devrimi sırasında örgütlü
işçi sınıfının büyük bir kısmı, burjuvaziyi ileri taşımak ve sermaye içinde
ücretli işçiler olarak kendi çıkarlarını güvence altına almak için bir süre
demokratik ve ilerici devletle ilişki kurmuştu. 1915-1916 yıllarındaki “kızıl
taburlar”, o dönemde Carranza’nın başında olduğu devletle sendika hareketi
arasındaki askeri ittifakı temsil ediyordu. 1912’de kurulan Casa del Obrero
Mundial [“Dünya İşçileri Evi”], “mesleki sendika örgütlenmesini askıya
almaya” ve cumhuriyetçi devletle birlikte “burjuvazi ve onun yakın müttefikleri
olan askerler ve din adamlarına” karşı mücadele etmeye karar verdi. İşçi
hareketinin bir kesimi, Dünya İşçileri Evi’ne (COM) ve müttefiki devlete
şiddetle karşı çıktı. COM, “ordunun desteğiyle anayasal bölgelerdeki her türden
işçiyi sendikalaştırmaya çalıştı.” Kızıl taburlar, kapitalist devleti kontrol
etmeyi hedefleyen diğer siyasi güçlere (“gericiler”e), bunun yanında, isyancı
köylülere ve radikal işçilere karşı aynı anda mücadele yürüttü.[24]
Bu
taburların matbaacılar, demiryolu işçileri türünden işkoluna ve mesleğe göre
örgütlenmiş olması, ilginç bir durum. İspanya Savaşı’nda bazı milisler de
meslek adlarını taşıyorlardı. Benzer şekilde, 1832’deki Lyon ayaklanmasında
tekstil işçileri, emek sahasındaki cari hiyerarşiye göre gruplara ayrılmış,
işçiler, ustabaşlarının komuta ettiği atölye gruplarında bir araya gelmişlerdi.
Bu şekilde, ücretliler, mevcut emek sistemini sermayenin “tecavüzlerine” (Marx)
karşı savunmak için ücretliler olarak silaha sarıldılar.
Devlete
karşı gerçekleştirilen 1832 isyanı, örgütlü işçilerin devleti desteklediği
Meksika ve İspanya örneklerinden farklı. Ancak asıl mesele, işçi sınıfı
mücadelesinin emeğin örgütlenmesi temelinde sürdüğünü idrak etmekte.
Devletle
bütünleşsin ya da bütünleşmesin, böylesi bir mücadele, ya devlet tarafından
yutulur ya da onun altında ezilir. Bu anlamda, başarısızlığa mahkûmdur.
Komünist hareket, ancak proleterler ücretli emek düzenine silahla saldırdığı
ilkel ayaklanma tarzının ötesine geçtikleri vakit zafere ulaşabilir. İşçiler,
silahlı mücadeleye ancak ücretli emekçi olarak kendilerini yok ettikleri
takdirde önderlik edebilirler.
Emperyalist
Savaş
Devrim
yapabilmek için en azından toplumun köklerine, devlete ve ekonomik örgütlenmeye
karşı bir saldırının başlaması gerekir. Rusya’da Şubat 1917’de böylesi bir
saldırı başlamıştı. Mücadele sonrasında hızla gelişti.
Proleterlerin
devlete boyun eğdikleri İspanya’da ise böyle bir başlangıçtan söz edilemez.
Başından beri yaptıkları her şey (Franco’ya karşı askeri mücadele, toplumsal
dönüşümler) sermayenin himayesinde yürütüldü. Bunun en iyi kanıtı, solcu
anti-faşistlerin açıklayamadığı faaliyetlerin hızla gelişmesidir. Askeri
mücadele hızla, aşırı sol tarafından verimlilik gerekçesiyle kabul edilen (ve
neredeyse her zaman etkisiz oldukları kanıtlanan) devletçi burjuva yöntemlerine
yöneldi.
Demokratik
devlet, faşizme karşı silahlı mücadele yürütemeyeceği gibi, faşizmin barışçıl
yollarla iktidara gelmesini de engelleyemez. Burjuva cumhuriyetçi bir devletin,
düşmanı demoralize etmek için gereken toplumsal mücadele yöntemlerini
kullanmayı reddetmesi ve bunun yerine, bu tür bir mücadele için daha iyi
donatılmış ve eğitilmiş modern bir ordu karşısında hiçbir şansı olmayan
geleneksel bir cephe savaşına razı olması, son derece normaldir.
Toplumsallaştırma
ve kolektifleştirme çabalarına gelince, bunlar da komünizmin itici gücünden
yoksundu; özellikle de devletin yıkılmaması, onları toplumun tamamı düzeyinde
ticaret karşıtı bir ekonomi örgütlemekten alıkoyuyor, bu girişimleri ortak
eylemden yoksun, izole yapılara dönüştürüyordu. Devlet, kısa sürede otoritesini
yeniden tesis etti. Sonuç olarak, Ağustos 1936’dan sonra İspanya’da ne bir
devrim oldu ne de devrimin yola koyulduğuna şahit olundu. Aksine, devrime doğru
ilerleyen hareket, giderek daha fazla engelle karşılaştı, yenilenmesine dönük
adımlar giderek daha da imkânsızlaştı.
Mayıs
1937’de proleterlerin, silahlı ayaklanma yoluyla devlete (bu sefer demokratik
devlete) karşı tekrar bir araya gelmeleri, ancak mücadeleyi devletle bağlarını
koparacak noktaya kadar uzatmayı başaramamaları dikkat çekici bir gelişmedir.
1936’da yasal devlete boyun eğen proleterler, Mayıs 1937’de bu devletin
temellerini sarsmayı başardılar, ancak silahlarını bırakmaları için onları
teşvik eden “temsilci” örgütlerin karşısında boyun eğdiler. Proleterler,
devlete karşı çıktılar, ancak onu yıkmadılar. POUM ve CNT’nin ılımlılık
tavsiyelerini kabul ettiler. “Durruti’nin Dostları” isimli radikal örgüt bile
bu karşı-devrimci örgütlerin yıkılması çağrısında bulunmadı.
İspanya’da
savaştan bahsedebiliriz, ancak devrimden değil. Bu savaş İspanya’da,
proletaryayı devletle bütünleştirirken, ulusal sermayeyi en verimli şekilde
geliştirecek, meşru bir devletin inşası konusunda önemli bir işlev gördü. Bu
açıdan bakıldığında, iki karşıt ordunun sosyolojik bileşimine dair analizler,
tıpkı bir partinin “proleter” karakterini üyeleri arasındaki işçi oranına göre
ölçen analizler gibi, bize hiçbir şey söylemezler. Bu tür olgulardan tabii ki
bahsedilebilir ama bunlar, anlamaya çalıştığımız, parti denilen meselenin
toplumsal işleviyle kıyaslandığında, talidirler.
Kapitalizmi
destekleyen, işçi sınıfından üyelere sahip bir parti, karşı-devrimcidir. Çok
sayıda işçiyi bünyesinde barındıran ancak kapitalist hedefler için savaşan
İspanyol cumhuriyetçi ordusu, Franco’nun ordusundan daha devrimci değildi.
Söz
konusu çatışmaya uygulanan “emperyalist savaş” formülü, emperyalizmi salt
ekonomik egemenlik mücadelesiyle ilişkilendirenleri şoke edecektir. Ancak
1914-1918’den günümüze emperyalist savaşların temel amacı, sermayenin hem
ekonomik hem de sosyal çelişkilerini çözmek ve kitlelerin komünist harekete
yönelme potansiyelini ortadan kaldırmaktır.
İspanya’da
savaşın doğrudan pazarlar için mücadeleyle ilgili olmaması pek de önemli
değildir. Savaş, hem faşist hem de demokratik ülkelerdeki tüm dünya
proleterlerini, faşizm-antifaşizm karşıtlığı etrafında kutuplaştırmaya hizmet
etti. 1939-1945 arası dönemin Kutsal İttifak’ının zemini bu koşullarda
hazırlandı. Ancak ekonomik ve stratejik güdüler de eksik değildi. Henüz tam
olarak tanımlanmamış olan karşıt kampların kendilerine müttefikler edinmeleri
veya kendilerine cömert yardımlar sunacak tarafsız bir kesim oluşturmaları,
ayrıca ittifakların sağlamlığını sınamaları gerekiyordu. Ayrıca İspanya’nın
İkinci Dünya Savaşı’na katılmaması da oldukça olağan bir gelişmeydi.
İspanya’nın buna ihtiyacı yoktu, çünkü kendi toplumsal sorununu kendi savaşında
proleterlerin demokrasi ve faşizm yoluyla ezilmesiyle çözmüştü; ekonomik sorunu
ise, toplumsal bir patlamayı önlemek için üretim güçlerinin gelişimini
sınırlamaya devam eden muhafazakâr kapitalist güçlerin zaferiyle çözüme
kavuşturdu. Ancak gene de, ideolojisi hilafına, bu anti-kapitalist, “feodal”
faşizm, altmışlı yıllarda, kendi iradesine rağmen, İspanyol ekonomisini
geliştirmeye başladı.
Gilles Dauvé
1979
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Kamuoyu, Nazizmi yol açtığı dehşet sebebiyle kınamıyor, zira o günden beri
diğer devletler, esasında dünya ekonomisinin kapitalist örgütlenmesi, savaşlar
ve yapay kıtlıklar yoluyla insan yaşamına Naziler kadar zarar verdiklerini
kanıtladılar. Aksine, Nazizm kasıtlı davrandığı, bilinçli olarak istediği ve
Yahudileri yok etmeye karar verdiği için kınanıyor. Tüm halkları yok eden
kıtlıklardan kimse sorumlu değil, Nazilerse yok etmek istediler. Bu saçma
ahlakçılığı ortadan kaldırmak için, toplama kamplarına dair materyalist bir
anlayışa sahip olmak gerekir. O kamplar aklını yitirmiş bir dünyanın ürünü
değillerdi. Aksine, özel koşullarda uygulamaya konulan olağan kapitalist mantık
uyarınca inşa edilmişlerdi. Hem kökenleri hem de işleyişleri itibarıyla kamplar,
kapitalist dünyaya aitti.
[2]
Daniel Guerin, Fascism and Big Business, New York (1973).
[3]
Bulletin communiste, 27 Kasım 1925. 1895’te Kiev’de dünyaya gelen Boris
Souvarine küçük yaşta Fransa’ya göç etti. Kendi kendisini eğitmeyi bilen bir
işçi olarak Souvarine, Komintern ve FKP’nin kurucularından biri olmasına karşın
1924’te sol sapma iddiaları üzerinden her iki örgütten kovuldu.
[4]
Rassemblement du Peuple Francais (Fransız Halkının Buluşması-RPF),
Dögolcü parti (1947-1952). Pujadizm, Dördüncü Cumhuriyet’te kurulan sağcı küçük
burjuva hareketi. Rassemblement pour la Republique (Cumhuriyetçi
Seferberlik-RPR), hâlâ faal olan Dögolcü parti.
[5]
İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD 100.000 Japonu kamplara yerleştirdi, oysa o
insanları tasfiye etmeye gerek yoktu.
[6]
Humanite, 6 Mart 1972.
[7]
1920 tarihli Kapp Darbesi’ni genel grev mağlup etti. Buna karşın, Ruhr
bölgesinde darbeden hemen sonra patlak veren, demokrasinin savunulması
iddiasının sınırlarını aşan ayaklanma bizzat devlet adına, o darbeye destek
vermiş ordu tarafından bastırıldı.
[8]
Simon Leys, The Chairman's New Clothes: Mao and the Cultural Revolution,
Londra (1977).
[9]
Rejime aşırı sağdan sola herkesin destek vermiş olmasında şaşılacak bir yan
yok. Latin Amerika’daki komünist partiler, İkinci Dünya Savaşı süresince
Müttefiklere destek sunan, ulusal kapitalizmi geliştiren veya işçilere tavizler
veren diktatörlük rejimlerine ya da askeri rejimlere arka çıkmışlardır. Bkz.:
Victor Alba, Politics & the Labor Movement in Latin America,
Stanford (1968). Bolivya gibi örneklerde Maoistler ve Troçkistler sıklıkla aynı
tavrı sergilemişlerdir.
[10]
Le Monde, 7-8 Şubat 1971.
[11]
Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International, New
York (1972), s. 54.
[12]
Marx & Engels, Collected Works, Cilt. 13, Lawrence & Wishart,
Londra (1980), s. 340.
[13]
George Orwell, Homage to Catalonia, Londra (1938).
[14]
Abel Paz, Durruti: The People Armed, Black Rose Books, Montreal (1976).
[15]
Marx & Engels, Collected Works, Cilt. 13, Londra (1980), s. 422.
[16]
Oskar Anweiler, The Soviets: The Russian Workers, Peasants, and Soldiers
Councils 1905-1921, New York (1974).
[17]
Marx & Engels, Ecrits militaires, L’Herne (1970), s. 143.
[18]
V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 24, Moskova (1964), s. 236.
[19]
C. Semprun-Maura, Revolution et contre-revolution en Catalogne, Mame
(1974), s, 53-60.
[20]
Marx & Engels, Writings on the Paris Commune, Monthly Review, New
York (1971), s. 70.
[21]
A.g.e., s. 75-76.
[22]
A.g.e., s. 80.
[23]
Yayına Hz.: Saul K. Padover, The Letters of Karl Marx, Prentice-Hall
(1979), s. 333-335.
[24]
A. Nunes, Les revolutions du Mexique, Flammarion (1975), s. 101-2.


0 Yorum:
Yorum Gönder