20 Kasım 2012

,

İşgalin Tek İlâcı Direniştir

“Direniş de yok müzakere de”

Bu, Katar Emiri’nin Gazze Şeridi’ne yakın dönemde yaptığı ziyarette ettiği laf. Emir bu lafı Filistinlileri uzlaşmaya teşvik etmek için sarfetti. Lafın arkasındaki mana ise şuydu: direniş kampınız direnmiyor ve barış kampınız da müzakere etmiyor, o hâlde neden barış yapmıyorsunuz?

Katar Emiri neden uzlaşılması gerektiği, uzlaşmanın ne üzerine kurulacağı meselesini ise izah etmedi. Emir, ayrıca müzakere ya da barış istemeyen tarafın İsrail olmasına karşın, barış kampının neden müzakere etmediğine de açıklık getirmedi. Dahası direniş kampının direnişe son verdiğini Emir’in kulağına üfleyen kim? Bu lafın sebebi, Hamas’ın Müslüman Kardeşler çizgisinde olması ve bu kardeş örgütün önceliklerinin direniş ihtiva etmemesi mi? Emir’in kastettiği bu mudur?

Hatalı kimi dayanakları olan bu laf, tam da Arap devrimlerinin patlak vermesinden hemen sonra dile döküldü. Bu lafın amacı, Mısır, Tunus ve Libya gibi iktidardaki yöneticilerin devrildiği ülkelerde hâkim hâle gelen politik güçlerin Arap devrimlerinin batılı ve Arap destekçileri ile uyumlu politikaları benimsemelerini sağlamak. Bu destekçiler yeni tesis edilen iktidarların ülke içi meselelerle sınırlı kalmalarını istiyorlar.

“Direniş de yok müzakere de” lafı, Filistinlilerin, işgalin varlığını muhafaza edeceği ve onların tam da yaşanan devrimler yüzünden herhangi bir yardım beklememeleri varsayımına göre hareket etmeleri talebine işaret ediyor. Körfez’deki bir devletin yetkilisi yaşananları şakacı bir yaklaşımla karşılıyor ve Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Hamas lideri Halid Meşal’e ne söylemiş olabileceğine ilişkin şu tarz bir tahminde bulunuyor: “Geç bunları adamım. Mısır sokakları kitlelerce işgal edilirse, bizim buna gücümüz yetmez. Sen ne istiyorsun ki? Vazgeç artık. Ateşi kes ve efendine güven.”

Lübnan Dışişleri Bakanı Adnan Mansur, geçen gün Arap bakanlar toplantısında gayet yakışıksız duruyordu. Boykot ve direniş gibi, “modası geçmiş” kelimeleri kullanarak, toplantıdakileri bayağı bir öfkelendirdi. En uygun ve en moda kelimeleri ise Katar dışişleri bakanı sarfetti ve acziyet ifadesi olarak Filistinlilere şunları söyledi: “Mevcut yeteneklerimizin sınırlarını biliyoruz ve kesinlikle savaşa girmeme kararı alıyoruz.” Bu lafın ardından da Gazze Şeridi’nin kararlılığını desteklediğine ilişkin mecburen bir iki kelam etti.

“Direniş de yok müzakere de”. Bu laf, sadece mevcut acziyeti meşrulaştırmakla kalmıyor ayrıca iktidar mekanizmalarında belirli bir değişimi gerçekleştirmek gibi gerçek bir hedefe sahip olan Arap devrimlerinin sınırlandırılacağına işaret ediyor. Bu düşünce tarzı dâhilinde, örneğin Mısır’ın yegâne meselesi, Cemal Mübarek’in dinî ibadetleri yerine getirmemesi ya da sakal bırakmaması oluyor. Mısır’daki kitlesel gösterilerin ilk tehlikeli sonucu, sakallı da olsa ülkenin eski yöneticilerinin iktidar taklitlerine eşlik etmek oldu. Bir yandan ekonomi politikaları aynı kalıp İsrail ile ilişkiler ve ülkenin işgal altındaki Filistin halkı ile düşman arasında kurulu bulunan arabulucu rolü değişmezken, eski ahbapların yerini başkaları aldı.

“Direniş de yok müzakere de” lafının yandaşları çok kirli bir oyun oynuyorlar. Bunlar, başka fırsatlardan istifade etmenin aslî öncelik olduğuna inanıyorlar. Söz konusu kesimlerin pratikte herhangi bir direnişin mevzubahis olmadığını söylemelerinin nedeni, bu kesimlerin savaştan kaçmayı, direnişi reddetmeyi ve onu işgalin verili gerçeğine boyun eğdirmeyi seçmiş olmaları. Kendi duruşlarını müdafaa etmek için bunlar dinî ayrışmaları teşvik ediyorlar ve direniş güçlerinin kurtuluşu bir hedef olarak belirlemediğini iddia ederek, onları suçluyorlar.

Ama bu noktada Katar dışişleri bakanının Gazze konusunda aciz kaldıklarını söylemesini ve diğer yandan da her türlü silâh ve medya desteği ile diğer Körfez ülkeleri ile birlikte Suriye muhalefetine yardım etmelerini nasıl okumak gerekiyor?

Peki, bunlar Filistinlilerin de benzer bir desteğe ve ilgiye muhtaç olmadığına nasıl karar veriyorlar ve bizim gerçekten de bu türden bir desteğe Filistinlilerin muhtaç olmadığına inanmamızı nasıl bekleyebiliyorlar?

Suriye muhalefetine desteğe devam eden söz konusu ülkeleri aynı desteği Filistinlilere vermekten alıkoyan nedir?

Mücadeleye ilişkin köklü bir geçmişi bulunan bir halk nasıl oluyor da Körfez İşbirliği Konseyi devletleri, ABD ve sömürgeci Avrupa’nın teşkil ettiği kutsal ittifakla kurulan mevcut bağları meşrulaştırabiliyor? KİK devletlerinin kontrolünde bulunan akademik, bilimsel, diplomatik kurumlar ve medyada faal olan Filistinliler bu türden politikaları içlerine nasıl sindirebiliyorlar?

Filistin’de olup bitenler tek bir şeye şehadet ediyor: işgal sürüyor ve varlığını muhafaza ediyor, bu, direnişin de sürdüğü ve varlığını muhafaza ettiği anlamına geliyor. Direniş her gün her saat mevcut becerilerini ortaya koyuyor ve İsrail üzerinde daha fazla tesirde bulunma imkânlarını sınıyor.

Tüm bu direnişin tek bir alternatifi var, o da teslim olmak. “Direniş de yok müzakere de” diyenlerin ortaya koyduğu alternatife meyil göstermeye gerek yok, zira bu teslimiyetten başka bir anlam taşımıyor.

İbrahim Emin

18 Kasım 2012

,

Solun Tezgâhları


Teorinin mal sahipleri, malumatfuruşlukları içinde, taktik ve strateji meselesini pratik mücadeleden kopartıyorlar. Diyelim, açlık grevleri yapılıyor, demirden taktisyenler, çinkodan stratejistler, ortaya çıkıp bu eylemi akıl terazisine vuruyorlar ve açlık grevindeki onca insana “akılsız” diyorlar. Üstelik bunu sosyalistlik veya demokratik solculuk adına yapıyorlar.

Bunlar, başarıcılığın ve tersten hayalciliğin ancak kendilerinde dengelenebildiğini, kendilerinin özel insanlar olduklarını iddia ediyorlar. Başarıcı, esasında derin bir hayale, hayalci ise derin bir akla önsel olarak sahip olduğunu söylüyor. Diyelim ki başarılı oldu, diyelim ki hayali gerçekleşti, o vakit bunu kendinden menkul, ilahi ve özel bir başarı olarak takdim ediyor ve sonuçta ortaya çıkan sonucun maddî ilişkiler temelinde egemenlerle kurduğu temasın bir ürünü olduğunu gizlemiş oluyor. Eğer hayalci, başarılı olamazsa, birilerinin kendisine karşı komplo kurduğuna inanıp ömrünü tamamlıyor; eğer başarıcının hayali gerçekleşmezse, gerçekleşme imkânı bulunan, başkalarına ait hayalleri sahiplenerek yol almaya çalışıyor. Devrim ve sosyalizm, başarıcı için basit hesaplamaların bir ürünü, hayalci için gerçekleştirilmesi gereken güzel bir hayale indirgeniyor.

“Egemen sınıflar; bürokratlaşmış dar kafalar, sadece var olan gerçeğin ufku içinde sorunları tartışırlar ve çözümler ararlar; içinde yaşadıkları dünyanın dışında başka bir dünyayı tasavvur edemezler ve edilmesinden de rahatsız olurlar. Devrimciler ise, her zaman gerçeğe hayallerin aynasından bakarlar. Hayaller ise, geçmişte veya mümkün olan başka şimdilerdir.”[1]

Bu cümleleri bir taktik âlimi, bir strateji dehası kuruyor. Burada devrimci kendisi, hayal de kendi hayali. Bu sözler, baştan sona, Lenin’in “somut durumun somut tahlili”ni berhava ediyor. Tarihi, geçmiş bilgisine, geçmiş bilgisini de hayal dünyasına kapatıyor ve bu hayalleri satıyor. İşine geldiği yerde de bu hayalcilikten anında sıyrılıp birden başarıcı bir edebiyata sığınıyor, “akıl bizden sorulur” diyor. Kimse bu aklı ciddiye almayınca, küçük burjuva bir yerden, küsmeler, kızmalar ve bir dizi duygusal tepki ortaya konuluyor. Bu tepkiler de bir biçimde taktiğe indirgeniyor, geri çekilerek birilerinin kendisinin yanına geleceği hesap ediliyor. Gelmeyene kızıyor, gelene daha fazla akıl dayatıyor.

Yukarıdaki cümlede Melih Gökçekvari, “bu sol hiç çözüm sunmuyor, proje üretmiyor” diyen bir akıl işliyor. Aslında devrimcinin görevi, sorunları tartışıp bunlara çözümler bulmak değil, devrim ve iktidar için verili sorunları devrimcileştirmek. Yani mahalledeki su kesintisine çözüm bulmak değil, su sorununu devrimcileştirip kitleyi belediye binasını işgal etmeye yöneltmek.

Verili bir şimdide, ânda, hayal âleminin kendi “özel” zaman ve mekânını deneyimlemek, devrimcinin işi olmamalı. Geçmiş bilgisine sırtını veren bir hayalciliğin verili ânı anlamaya imkân verdiği yanılsamasından kurtulmalı. Aksine, Marx’ın 11 tezinin ikincisine atfen, bu tarz skolastiklikten çıkıp, pratiğe yüzünü çevirmeli, hayal tüccarlarına değil.

Anarşizan, liberal, küçük burjuva tepkilerle bir yere varılmıyor. Enternasyonal’i geleceğin toplumunun çekirdeği olarak gören Bakunin, tam da pratiği bu hayalciliğe kapattığı için eleştiriliyor ama bugünün utangaç anarşistlerinde ve liberallerinde bu hayalcilik, demokrasi edebiyatı şeklinde vücut buluyor. Birileri, hayal dükkânlarının, tezgâhlarının ya da ticaretinin kesintiye uğramasını istemediğinden, “taktik ve strateji” başlığı altında büyük laflar edip duruyor.

Gerçeğe hayallerin aynasından bakmayı öğütlemek, teorik, ideolojik ve politik faaliyeti benmerkezci, bireyci ve giderek keyifçi bir şahsî pratiğe indirgemek anlamına geliyor. Bu işlem, akademideki koltuğu ve tecimsel kaygıları ağır basıp zamanla sosyalizmi ve Marksizmi budayan ya da redde tabi tutan kişilerdeki küçük burjuva tepkilerle tamama erdiriliyor.

Evet, HDK çeşitli veçheleriyle eleştiriye tabi tutulabilir ama burada bulduğu boncuğu sürekli HDK’nin gözüne kulağına sokmak, siyaset ya da teori olarak kabul edilmemeli. Yani “devletin millî ve dinî niteliğini tanımazsak, yok olur gider” diyen iki yüz yıllık anarşistliği sol sosa bandıran bir yaklaşımın partili mücadeleyle bir ilişkisi de yok. Devlet eleştirisini Kürd üzerinden ısıtmak, mücadeleye zerre katkı sunmuyor.

Evet, HDK, en fazla “seçim partisi” olabilecek bir niteliği haizdir. Ondan fazlası beklenemez. Zaten seçim dönemlerinde yapılan görüşmeler resmî bir zemine kavuşturulmuştur, o kadar. Ondan hayal dünyasında, tasavvurunda ya da kafasında teşkil ettiği bir partililiği beklemek anlamsızdır.

HDK “örgütler kolektifi olarak bir komünist parti”nin inkârından, mas edilmesinden ya da premature doğumundan başka bir şey değildir. Bütün teorik, ideolojik ve politik faaliyetin sığ bir seçim gündemine endekslenmesini talep etmek, başka türden bir sonuç vermeyecektir.

HDK, artık HDP, “başınızı dört yılda bir kaldırın” talimatından başka bir şey değildir. Aradaki süre örgütlere terk edilmiş, eskiden mevcut olan muhtemel temas, ortaklaşma ve beslenme imkânları ortadan fiilen kaldırılmıştır.

Taktik ve strateji diye sunulan hayalcilik ve başarıcılığın HDP bahsinde dile getirdiği, “herkesin anadilinde aynı tarih kitabını okuması” önerisi de komiktir. Bu programatik ve stratejik öneri, ya HDP’nin “parti” olmadığının ya da öneriyi yapanın “apolitik” olduğunun kanıtıdır.

1992’de Avrupa Birliği, böylesi bir tarih kitabı hazırlamış, hatta bir İngiliz devlet adamı, “Bizim Waterloo’muz Fransızları, İngilizleri, Almanları ve Hollandalıları eş ölçüde tatmin etmelidir” demiş, esasta kitap, nihayetinde Avrupa Birliği projesinin mutlaklığına işaret eden, ona halel getirilmesine izin vermeyen ideolojik bir metin olarak somutluk kazanmıştır.

Bu açıdan, “Herkesin anadilinde aynı tarih kitabını okuması” da Mustafa Sarıgül’ün “Türkiye Birleşik Devletleri” projesine denk düşer. Sarıgül, kendini Erdal İnönü ve Özal sentezi bir adam olarak sattığına göre, bu tarih kitabı önerisini yapan demirden taktiğin Özal’ın Kürd açılımını bugünde desteklemesi şaşırtıcı olmasa gerektir. “Çok kanlı çatışmalara yol açacak bir ayrılma programı”na alternatif hazırlamak, aba altından sopa göstermek, yani kanlı çatışmalarla milleti korkutmak ve herkesi, özelde Kürd hareketini kendisine kul etmeye çalışmak, bu aklın kaçınılmaz bir ürünüdür.

Tarih boyunca tüm yaşanan kanlı çatışmalardan kaçma pratiklerini bir program olarak bugüne takdim etmek, ama öte yandan, hâlâ kandan ve çatışmadan azade, havada asılı bir sınıflar mücadelesinden bahsetmek tutarsızdır. Sınıflar mücadelesi havada asılı olunca ve suya sabuna dokunmayınca, hayal âlemine hapsedilince, “kanlı çatışmalar” edebiyatının sınıfsal mahiyeti de görülmez olacaktır.

Demirden taktiğin bir diğer ayağı da ateşkes ile ilgilidir. “PKK’yi sınır dışına itecek adımlar”ın HDK tarafından atılmasını beklemekse tam bir komedidir. Genelde Kürdleri, özelde Kürd kurtuluş hareketini aptal ve ahmak zannetmek, bunun sonucu olarak en iyisinden, “bunların içinde bir akıllı, Apo” deyip onunla eşöznelik üzerinden bir tür tek taraflı diyalog içerisine girmek, onun üzerinden kendisini gerekçelendirmeye ve kabul ettirmeye çalışmak, onun aracılığıyla şeklen Türk Solu’na ama özünde Kürd hareketine akıl vermek, Marksizm ya da sosyalizm malumatfuruşluğu üzerinden harekete anlam giydirmek ya da onu belli bir bağlama oturtmaya çalışmak, ülke ve bölgeye dönük liberal eğilimlerini hareketin suyuna yatırıp temize çıkartmak, giderek demokrasicilik edebiyatına hareketi kul etmeye çalışmak ve Kürd’ün koltuk altına sığınan bilcümle yaklaşım, kıyasıya eleştirilmeyi beklemektedir.

Seksenlerde açıktan eleştirilmesi gereken, Avrupa’ya sığınmış solcuların oradan buraya estirdikleri rüzgârlar idi; şimdi de Kürd’ün koltuk altına sığınarak ateşten kaçacağını zannedenler, benzer bir eleştiriye tabi tutulmalıdırlar. Bu tip eğilimler, özünde hareketi akılsız kabul etmekte, kendi yüce bilinciyle hareketten nemalanabileceğini düşünmektedirler. Oysa kavganın, mücadelenin ve savaşın içinde olanın farklı yoğunluklarla da olsa, belli bir kolektif aklı ve yüreği mevcuttur, esas olarak oraya bakılmalıdır. Pratik düzlemde her şeyi ve herkesi bir kenara itip ya da alta alıp, salt Apo üzerinden taktik-strateji hesaplamalarına girenler, fena hâlde yanılmaktadırlar.

“Gerçeğe hayallerin aynasından bakalım” diyenin Marksistliği tartışmalıdır. “Onca Ermeni öldürülmeseydi, Türkiye daha müreffeh olurdu” diyerek Ermeni üzerinden bir siyaset algısı ve ideolojik zemin inşa etmek apolitiktir, üstelik bu yaklaşım, Ermeni’nin devrimci siyaset imkânlarını da öldürür. Siyaset sahnesinde Ermeni’nin sözünü gaspeder ve onu bir oyuncağa çevirir.

Tüm çıkarımlar, hep huzurlu ve müreffeh olana çıkmakta, insanlar hep huzurlu ve müreffeh olana kul edilmekte, burjuva siyasete özgü bir propaganda her daim devrede tutulmaktadır. Açlık grevlerinin “aptalca” bulunmasının sebebi de onun huzuru bozuyor olmasıdır.

Demirden taktiklerin (Demir Küçükaydın’ın) sürekli, “Demokrasilerde açlık grevlerine yer yok” diyen Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten gibi konuşmasının nedeni buradadır. Demokrasilerde açlık grevi yok, ne var, oy var, hepsi bu. Oy kullan, evine git. Sürece dâhil olma, ortaklaşma, sorumluluk alma, hesap sor(ul)ma, politik olanın takibini yapma, ortak bir karara katılma, ne yap, sadece oyunu kullan ve evine git! Bu demokrasiciliği hele ki Kürd hareketine dayatmak ya da kendi demokrasicilik bayrağını Kürd’ün sırtına basıp yükseltmeye çalışmak, nafile bir uğraştır.

Demokrasi, genelin yani devletin tüm halk kesimlerine yedirilmesi meselesi ise, demokrat, dolaylı olarak mevcut devletin gizli bir failidir. Demokrasi, dönüşüm hâlindeki devletin kitleler içindeki hareket etme tarzıdır. Avrupa Birliği projesini Ortadoğu’ya yansılayıp “yepyeni” bir program önerdiklerini düşünenlerin önlerine koymaları gereken şapka budur. Zira baştaki kelin nasıl oluştuğu, o saçların nasıl döküldüğü herkesin malumudur.

Kendini tek, mutlak, hakiki ve öz “proleter” olarak kodlayıp geri kalanı “burjuva” şeklinde tanımlamak, kolaycı bir yaklaşımdır. “Kürd hareketi içinde bir sınıf mücadelesi yaşandığını ve kendisinin Apo dolayımı ile "proleter kanadı temsil ettiğini” söylemek, kimseyi ikna etmez. Zira sonuçta ortaya konulan, burjuva siyasetten başka bir şey değildir. Kendini “proleter” olarak kodlayıp bu tarafgirliğin eylemini ve söylemini sınıflar mücadelesinden azade kıldığını vehmetmek, yaygın bir durumdur.

Sınıflar mücadelesinden azade olmayı, sınıfsız ve sınırsız âlemin bugündeki tecellisi olarak “komünist” olmanın birincil özelliği olduğunu iddia etmekse, ciddi bir yanılsamadır. Sınıflar mücadelesinden azade olmak, sadece azade olmak isteyenlere seslenir ve onları örgütler. Bunların demokrasi yaygarası, dipten derinden bir despotizm barındırır.

HDP’de sol tüccarlığın ve sol tezgâhların üzerinde, onlara halel getirmeden, “devlet” olmak isteyenlerin galebe çalması muhtemeldir. Sol tüccarlığın ve sol tezgâhların dağılmasına neden olan her türden “mücbir sebeb”e karşı birilerinin gerçekten kopuk taktik ve stratejilerle koruma altına alınması, ne teorik ne ideolojik ne politik açıdan bir anlam ifade eder.

Teorinin, ideolojinin ve politikanın o ticareti kıran, o tezgâhları dağıtan mücbir sebeplere göre tanımlı kılınması şarttır. O mücbir sebepler, o ticarete konu olan, o tezgâhlara akan kanın ve terin gerçek sahiplerinin adsız sözsüz eylemlerinden ibarettir.

Eren Balkır
17 Kasım 2012

Dipnot:
[1] Demir Küçükaydın, “HDK Kongresi ve Ölüm Oruçları”, 10 Kasım 2012, DK.

14 Kasım 2012

,

Amilcar Cabral’ın Sınıf İntiharı Teorisi


Devrimci sosyalistler, zor zamanlardan geçiyorlar. Sovyetler Birliği’nin hızlı çöküşü ve dağılması, Sandinistlerin seçim mağlubiyeti, Küba’da yaşanan birçok mesele, Afrika’da devrimci Marksizm-Leninizm’in terk edilişi, temel fikirlerin ve stratejilerin ciddi anlamda sorgulanmasını gerektiriyor. Küresel sermayenin dünya genelinde neredeyse herhangi bir itirazla karşılaşmaksızın hâkim olduğu bir dönemden geçiyoruz. Eğer devrimci sosyalizm yeniden dirilecekse, devrim ve sosyalizmle ilgili gerçeklerin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Mevcut ciddi sorunlar sorgulanmayı bekliyor. Birçok başarısız devrim, neden bazı seçkinci yönetim biçimleri ile sonuçlandı? Bu soruya verilen birçok cevap, yeniden dirilen kapitalizmin küresel bağlamına vurgu yapıyor. Ancak aynı zamanda sosyalist devrimlerin içeriden de incelenmesi önem arz ediyor.

Sosyalist devrimler, çoğunlukla merkezden çok, dünya kapitalizminin çevresinde meydana geldiler. 1917’de Marksist devrim, Marx’ın devrim beklentisi içinde olduğu Büyük Britanya ya da Almanya’da değil, Rusya’da gerçekleşti. 1949’da ise devrim sahnesi, Çin’di. 1959’da sıra Küba’daydı. Güney Asya, Afrika ve Orta Amerika’da da yakın dönemde devrimler gerçekleşti.

Gelişmiş tekelci kapitalizmin temel çelişkisinin gelişmiş merkez ülkelerle sömürülen çevre arasında yaşandığını söyleyen Lenin, Buharin ve yakın döneme ait bir isim olarak Samir Amin, muhtemelen haklı. Elbette klasik Marksizm, sosyalist devrimi çoğunluğu teşkil eden endüstriyel işçi sınıfının failliği altında gelişmiş dünyada gerçekleşecek bir olay olarak gördü. Oysa çevrede meydana gelen devrim, farklı bir toplumsal fail aracılığıyla gerçekleşiyor ve öte yandan ikamecilik mantığına ilişkin kimi tehlikeleri içeriyor.

Sosyalist devrimler, tam anlamıyla endüstrileşmemiş, üretim güçlerinin en iyi ihtimalle gelişme aşamasında bulunduğu, sanayi proletaryasının çok küçük olduğu, halkın önemli bir bölümünün köylü ve çiftlik emekçisi olarak yaşadığı yerlerde gerçekleşti.

Küresel kapitalizmin mevcut niteliği ve yapısal ayarlamalarla yeniden sömürgeleştirme sürecinin koşulladığı ekonominin yol açtığı giderek artan sefalet, özellikle Üçüncü Dünya’da devrimci durumlar oluşturmaya devam ediyor. Bir kez daha sosyalizmin geleceği, Marx ve Engels’in çok az çalışma imkânı bulduğu bölgelerde yatıyor. Sosyalistlerin küresel kapitalizmin çevresiyle ilgili bir devrim teorisi geliştirmeleri gerekiyor. Bereket versin ki fikirleri doğrudan bu durumu ele alan Amilcar Cabral gibi devrimci sosyalist teorisyenlerimiz var.[1]

Amilcar Cabral

Amilcar Cabral, Gine-Bisav’ı Portekiz sömürgeciliğinden kurtaran millî kurtuluş hareketinin devrimci sosyalist lideridir. Önemli bir tarihsel aktör olmasına karşın, ben, burada daha çok çevrede gerçekleşecek sosyalist devrimin genel teorisi dâhilinde deneyimlediği gelişimle ilgileneceğim.

Portekiz sömürgesi Gine’de 1924’te doğan Amilcar Cabral, eğitimini Cape Verde Adası’nda tamamladı ve Lizbon’da tarımbilim bölümünü bitirdi. 1951’de Gine’ye tarımbilimci olarak dönen Cabral, burada sömürge ülkesi için ulus genelinde kapsamlı bir ziraat araştırması yaptı. Bu çalışma, onun ülkesindeki sömürgeciliğin sosyo-ekonomik yapısı konusunda derinlikli bir bilgi edinmesini sağladı. 1954 ise ileride Gine ve Cape Verde için Afrika Bağımsızlık Partisi’ne (GCABP) dönüşecek olan kurtuluş hareketinin örgütlenme sürecine katkı sundu.

GCABP, küçük bir örgüttü ve merkez kadroları küçük burjuva memurlarla diğer maaşlı çalışanlardan oluşuyordu. Cabral’ın devrimci stratejisi, kitlelerin büyük teorik ideallerden ziyade, pratik maddî meseleler üzerinden politik anlamda seferber edilmesine vurgu yapıyordu. Cabral, Portekizlilerin ve içteki muhaliflerin tasarladığı bir parti içi darbe sonucu gerçekleşen trajik bir suikasta kurban gitti. Gine-Bisav 1962’de, Cabral’ın vefatından sekiz ay sonra onsuz, bağımsız oldu.

Cabral’ın Teorisi

Cabral’ın sosyalist devrim teorisi, Üçüncü Dünya’nın gerçek sosyo-ekonomik durumuna dair kapsamlı bir anlayışa dayanan, Marksizmin metodolojik materyalizmine sadık bir teoridir. Cabral, bu bağlamda üretim güçlerinin gelişiminin tarihi harekete geçiren güç olduğu kanaatindedir. Belirli üretici teknolojilere dayanan her bir üretim biçimi özel bir toplumsal sınıf yapısı ile sonuçlanır. Sömürge ekonomileri ve tarım politikaları, toprak mülkiyetindeki yoğunlaşma ve üretimin makineleşmesi üzerinden, sömürgelerin iç durumunu önemli ölçüde değiştirmiştir. Yani özel küçük ya da komünal arazilerdeki tarım faaliyeti, yerini giderek makineleşmiş ziraatın hüküm sürdüğü özel mülk arazilerine bırakmıştır.

Toplumsal sınıflar, zamanla özel mülkiyete ve teknik bilgiye bağlı hâle gelmişlerdir. Yüksek maliyetli makineler ve ihracata dayalı üretim, yabancı kapitalistlerin, teknisyenlerin ve yereldeki müttefiklerinin ülkenin ekonomik yönü üzerinde kontrolü ele geçirmelerini sağlamıştır. Ayrıca sömürgecilik, Avrupa yaşam tarzının özümsenmesi ve yerel kültürlerle kimliklerin inkâr edilmesi ile sonuçlanmıştır. Cabral’a göre emperyalizm, emperyalist gücün bir başka toplumda üretim güçlerinin gelişiminin kontrolünü ele geçirdiği ve ülkenin tarihine hükmetmeye başladığı sömürüye ait bir yapıdır.

Bir yandan emperyalizmin ülkesindeki üretime ait faal güçleri değiştirdiğinin farkında olan Cabral, aynı zamanda ülkedeki millî proletaryanın da kütle olarak çok küçük olduğunun da gayet farkındadır. Gine-Bisav halkının önemli bir bölümü köylüdür. Şehirlerde hâkim olan ana nitelik, kırsaldan gelen genç ve yeni göçmen grupları ile lümpen proletaryadan oluşan “sınıf dışı” unsurlardır. Aynı zamanda ülkede görece az sayıda olan küçük burjuvazi de meslek sahipleri ile üst düzey memurlar ile alt kesimdeki memurlar ve çiftçilerden oluşan iki ana bölüme ayrışmış durumdadır. “Üst” küçük burjuvazi olarak nitelenebilecek ilk grupta genel eğilim, emperyalist/sömürgeci politikaları kabul etmek yönünde iken, alt küçük burjuvazi eğitimine ve sömürgeci ayrımcılık ile emperyalist sömürü deneyimine bağlı olarak millî kurtuluş mücadelesine katılma imkânı barındırmaktadır. Bir de bu noktada küçük bir komprador seçkin grubundan da söz etmek gerekir. Elbette bu grup, küresel kapitalizmin çevresinde epey yaygın olan bir sınıfsal yapıdır. Kimilerinin teorik dogmatizmine aldırış etmeksizin söylemek gerekir ki küresel kapitalizmin çevresindeki toplumlar, büyük ölçüde şehirlerin dış mahallerinde yaşayanlar, köylüler, küçük burjuvazi ve küçük bir millî seçkin grubundan oluşurlar. Cabral, çevre toplumlarının çoğunlukla köylülerden müteşekkil olduğunu ve başarılı bir toplumsal devrimde bu sınıfın en önemli fizikî güç olması gerektiğini kabul eder.

Cabral’a göre, tekelci kapitalizm çağında emperyalizme karşı sürdürülen Üçüncü Dünya hareketleri tarihin merkezî unsuru hâline gelmiştir. Bir yandan üretim güçlerinin yereldeki kontrolünü içeren gerçek bir toplumsal değişim bir yandan da saf bir politik bağımsızlık yeni sömürgecilik olarak zuhur eden emperyalizmin sürekliliğine halel getirmemektedir. Politik bağımsızlık kurtuluş mücadelesinin sonu değildir, sadece bu mücadelenin aşamalarından biridir. Her şeyin ötesinde tarihi belirleyen, üretim güçlerinin gelişimidir, o hâlde bir halk kendi tarihini ancak kendi üretici teknolojilerinin kontrolünü eline aldığı takdirde kazanabilir. Bundan daha azını yapmak, basit anlamda yeni sömürgecilikten başka bir şeye işaret etmez.

Cabral’ın Gine’nin sınıfsal yapısına ilişkin tespiti, onun Üçüncü Dünya’ya dönük kimi Marksizm uygulamalarının aksine, başarılı bir devrimi yapabilecek tek bir sınıfın bulunmadığı fikrine dayanır. Ona göre, çevre toplumlarındaki ana toplumsal sınıf çelişkisi, emperyalizmin içeride ve dışarıdaki destekçileriyle bir “millet sınıfı” olarak kitleler arasındaki çelişkidir. Devrim için gerekli potansiyel, köylülük ve küçük burjuvaziyi içeren muhtelif toplumsal sınıflar arasında anti-emperyalist bir ittifakın oluşmasına bağlıdır. Bu “millet sınıfı”, kendi bütünlüğü dâhilinde politik bağımsızlığı arzulayabilir ama tek başına ancak görece daha radikal kesimlerinin öncülük edeceği bir toplumsal devrimle sonuçlanacak bir süreci başlatabilir. Ancak bağımsızlık ardından bir millî burjuvazi, seçkinler ve alt küçük burjuvazi ile Cabral gibi aydınlar grubunu içeren “alt toplumsal sınıflar” oluşacak, bu aydınlar grubu devrimin teorik liderliğini üstlenecek, devrimci sosyalist hedeflere ulaşma noktasında büyük bir işçi sınıfının olmadığı koşullarda önemli roller oynayacaktır.

Şurası açığa kavuşturulmalıdır ki, Gine’nin kimi özel niteliklerini dışarıda tutarsak, Cabral, Üçüncü Dünya genelinde yaygın olan bir toplumsal-sınıfsal yapıyı tarif etmektedir. Buralarda gerçekleşecek sosyalist devrimler işçi sınıfı çoğunluğu olmaksızın yapılmalıdırlar. Rusya’dan Nikaragua’ya dek yaşanan tüm tarihsel sosyalist devrimlerin içinde bulunduğu durum bu şekildedir. Üçüncü Dünya devrimcileri, “işçi sınıfı olmayan bir toplumda bir işçi sınıfı bilinci tesis etmelidirler.” Devrimin ana “fizikî” gücünü teşkil eden toplumsal çoğunluk, köylülerdedir. Köylüler, anti-emperyalist olabilirler ama onların ideoloji ve liderlik olmaksızın sosyalist devrimci olmaları gayet güçtür. Liderlik, küçük burjuvazinin devrimci kanadı üzerinden kurulur, bu sınıfsa hem emperyalizm hem de devrimci sosyalist teori ile doğrudan temas içerisindedir.

“Sınıf İntiharı”

Cabral, çevrede başarılı bir devrimci sosyalizmin oluşma imkânının millî hareketin küçük burjuva liderliğinin bağımsızlık sonrası üstleneceği role dayandığını düşünür. Bu sınıf, politik açıdan saf anlamda bağımsız olmakla yeni sömürgeciliğin vaatlerine kanacak mı, ellerindeki politik kontrolü devleti hâkim sınıfsal formasyona ait bir araca dönüştürmekle mi yetinecekler, ana mesele budur. Eğer öyle ise, politik bağımsızlık, üretim güçlerinin halk kontrolüne geçmesi olarak tarif edilebilecek hakiki kurtuluşu asla getirmeyecektir. Eğer milliyetçi liderlik, küresel kapitalizmin bağlamı içinde kendi dar sınıfsal çıkarı uyarınca hareket ederse, küçük burjuva sınıfı kendisini imtiyazlı bir sınıf olarak muhafaza edip kendi varlığını yeniden üretecek ve belki de sahte bir millî burjuvaziye dönüşecektir. Küçük burjuvazinin millî bir politik zafer sonrası liderlik konumunu ve iktidarını muhafaza etmesine neden olan da bu cazip durumdur. Ancak toplumsal devrim, bağımsızlık hareketlerinin küçük burjuva liderliğinin bir tür “sınıf intiharı” gerçekleştirmesini gerektirir.

Devrimci küçük burjuva liderliğin gerçekleştireceği sınıf intiharı, sınıfın kendi toplumsal ve maddî çıkarları uyarınca hareket etmek yerine, kendi devrimci bilincine kulak vermeyi emreder. Liderlik, kendisini emekçi sınıflarla tanımlamak suretiyle sınıfsal konumunu, imtiyazlarını ve gücünü feda etmelidir. Bu ise küçük burjuva kesimlerindeki devrimci bilincin gücüne ve maddî temeline tabidir. Devrimci liderliğin sınıf intiharı gerçekleştirmesine ilişkin fikir, muhtemelen Cabral’ın bugünün sosyalist devrimcilerine dönük en önemli mesajıdır.

Sınıf intiharının yaşanmadığından, başlangıç itibarıyla sosyalizm bayrağı altında harekete geçen birçok devrimin ilerici potansiyeli körelmiştir. Muhtemelen devrimci mücadelelerin liderlerinden “sönümlenme”lerini ve iktidarı sosyalizme geçiş aşamasında iktidarı terk etmelerini beklemek, romantik bir beklenti olacaktır. Böylesi bir şey asla mümkün değildir. Ancak şurası açık ki, bu yapılmazsa, sosyalist devrimler gerçek bir sosyalist demokrasiden ziyade, ister sahte sosyalist isterse devletçi kapitalist olsun, şu veya bu şekilde otoriter bir devletçiliğe meyledeceklerdir. Kapitalizmin küresel bir sistem olarak elde ettiği iktidar, ulusötesi kapitalizmi, kendi sınıfsal çıkarlarına uygun düştüğü için benimsemeyi seçen milliyetçi küçük burjuvazinin muhafazakâr hizbine dayanır.

İlk bakışta küçük burjuva liderliğin gerçekleştireceği “sınıf intiharı” anlayışı gerçek dışıymış gibi gelebilir ancak Üçüncü Dünya’da sosyalist devrimle ilgili, halklar arasında mevcut rakip birçok imaj için “sınıf intiharı” ilgili gerçekliğini bir biçimde muhafaza etmektedir. Kimilerine göre, “gerçek” sosyalist devrimler, kitlelerin kendiliğinden patlamaları şeklinde gerçekleşmelidir. Bu yaklaşıma göre söz konusu olaylar, resmî bir politik örgüt ya da liderlikle kitleler arasında politik rol paylaşımları olmaksızın yaşanırlar. Buradaki tartışma, sosyalizmin hükümet olma arzusu taşımayan devrimci bir hareket ya da hatta silâhlı bir mücadelenin uzun soluklu ateşi içine giren bir hareket olarak bile olsa, radikal manada demokratik olması ile ilgilidir. Kendiliğinden kitle demokrasisi olarak sosyalist devrim imajı, sınıf intiharı fikrinden daha da romantik bir fikirdir. Hiçbir devrim, örgüt ya da liderlik olmaksızın başarılı olamaz. Sosyalizmin ancak liderleri, takipçileri, örgütü, ideolojisi ve yönü olmaksızın gerçekleşeceğini söylemek, sosyalizmin hiç gelmeyeceğini söylemek demektir.

Üçüncü Dünya’da sosyalist devrime ilişkin ikinci imaj da onun işçi-köylü ittifakı liderliğinde, bu sınıflardan çıkan “organik liderlik” ile birlikte örgütlenen bir hareket eliyle gerçekleştirileceğine ilişkindir. Benim de eğimli olduğum bu imaj da tarihsel gerçeklikle örtüşemeyecek kadar romantik bir yaklaşımdır. Tarihin verdiği derslerin de gösterdiği üzere, çevre ülkelerdeki sosyalist devrimler, Çin’de Mao, Vietnam’da Ho, Küba’da Castro ve Che, Nikaragua’da Ortega, Mozambik’te MonDlane ve Machel, Zimbabwe’de Mugabe liderliğinde gerçekleşmiştir. Elbette bu, Marksist sınıf analizinin bu noktada köylü bilincinin radikal olduğunu ve köylülerin büyük toprak sahiplerinin elindeki toprakları almak istediğini, Üçüncü Dünya’da işçi sınıfının, kendisi için sınıf anlamında, sayıca az ve yeni olduğunu, henüz sosyalist dönüşümlere dönük maddî bir çıkara sahip toplumsal bir sınıf hâline gelmediğini keşfetmesiyle ilgilidir.

Üçüncü Dünya’da işçiler ve köylüler, sosyalist teoriyi bilen ve bu sınıfları temsil edebilecek bir politik liderlik üretebildiği noktada, sosyalizm için temel bir güç hâline geleceklerdir. Çevre toplumlarının önemli bir bölümünde hem Marksist bilgi birikimine sahip olan hem de emperyalizm ve sömürgeciliğin elinde zulüm gören tek sınıf, küçük burjuvazidir. Her şeyin ötesinde sosyalizm, eğitim, düşünce ve hatta tartışmanın bulunmadığı koşullarda, ancak az sayıda insanın vakıf olabildiği “bilimsel” bir teori ve davranıştır. Üçüncü Dünya’daki sosyalist hareketlerin liderlerinin küçük burjuvazinin çeşitli kesimlerinden çıkması tesadüfî değildir. Dolayısıyla sosyalizmin bir tür “sınıf intiharı” gerçekleştirmesi gereken küçük burjuva liderlere sahip politik örgütler aracılığıyla çevre ülkelere taşınacağını düşünmek asla romantik bir yaklaşım değildir. Esasında romantik olan, bunun aksini düşünmektir.

Gerçek bir ihtimal hâline gelebilmek için sınıf intiharının küçük burjuva liderliği iktidarın cazibelerinden alıkoyacak ve onu imtiyazlı konumlarını terk etmeye zorlayacak radikal manada yeni toplumsal kurumlar gibi belirli bir maddî zemine yerleştirilmesi zaruridir. Kanaatime göre bu, görevdekilerin derhal görevden alınmaları, politik liderlere işçi ücreti verilmesi, görev rotasyonu, halk mahkemeleri ve halk milisleri gibi, Marx ve Engels’in savunduğu doğrudan demokrasiye ait politik mekanizmaların nihai önemini izah eder.[2]

Şurası açık ki eğer liderler sürekli görevde kalırsa, çok yüksek maaşlar alırsa ve özel becerilere sahip olduklarını iddia ederlerse derhal görevden alınırlar. Bu noktada “sınıf intiharı”, irade gücü ya da bilinç üzerinden gerçekleşmez. Ancak liderlerin maddî deneyimleri, radikal sosyalist demokrasinin kurumsal yapıları eliyle oluşturulduğu takdirde gerçekleşir. Askerî örgütlenme ve “demokratik merkeziyet”, silâhlı mücadele ve iktidarın alınması öncesi yaşanacak belirli dönemler için gerekli olabilir ancak bunların “devrim sonrası”na ait politik kurumların tasarlanması aracılığıyla reddedilmeleri gerekir.

Hem kurtuluşun bizatihi kendisi hem de sosyalizm, devrimci hareketin içindeki ve dışındaki imtiyaza dayalı tüm hiyerarşilere bir son vermeyi gerektirir. İşçi sınıfı çoğunluğuna dayalı kendiliğinden bir sosyalist devrim romantikliği üzerinden gerçekliği inkâr etmek yerine, “sınıf intiharı” gibi gereklilikleri de içeren bağımsızlık sonrası sınıf mücadelesi için hazırlık yapan ve kendisini buna göre örgütleyen liderlere ve yapılara sahip olmak evladır.

Tom Meisenhelder
Kasım 1993
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Cabral’ın çalışmaları ve hayatı ile ilgili iyi bir inceleme için bkz.: Jock McCulloch, In The Twilight of Revolution (1983) ya da Ben Magubane, “Amilcar Cabral: Evolution of Revolutionary Thought”, Ufahama (1973), Cabral’ın yazılarının iyi bir takdimi için Revolution in Guinea (1969) isimli çalışmaya bakılabilir.

[2] Fransa’da İç Savaş ve Gotha Programı Eleştirisi’ndeki tartışmalara bakınız.

13 Kasım 2012

, ,

F…..N ve K…..N


İster “Madde” ister “Allah”, önce ve öncenin bilgisi arasında, zamanın deştiği bir uçurum var. Bilmek, önce’ye öykünmektir ve kimi vakit gereksiz öyküler devşirmekle yetinilir. Öncenin bilgisi hiçbir şeyi öncelemez, sadece öyle zannedilir. Zan, her daim kan akıtır.

Arapların Yahudilerden ya da Kürdlerin Türklerden önce o topraklarda olmasının bir önemi yoktur yani. Ya da Yahudiliğin en eski din olmasının. Köyleri bombalayanlara konuştuğu düşünülen Allah ile o köylerde zeytin ağaçlarıyla birlikte kavrulan insanların Allah’ı aynı olamaz. Mazlumun Allah’ı o zeytin ağacı olur gerekirse, ama asla sadece özel birilerine yüzünü göstermiş bir Allah değil. İşte o Allah yoktur ama zeytin ağacı vardır ve bizimle birlikte yanar, kimi vakit. Kürd’ün dili, dağları Allah’ın ayetidir, kavgası da… Bunlar yoksa, Allah da yoktur. Ayetler delildir, önceye, hayata ve sonraya. Delil ses ister, çığlık ister hep, önce de delil.

Mesele önce’lik değildir ama. Sonraya dair kavga önceye doğru yankılanır, o kadar. Bir Yahudi, artık hiç Yahudi olmadığı bir vatan toprağını Tevrat misali göğsünde taşır, bebelerine Araplara atılacak bombaların üzerine küfürler yazmayı öğretir sonra. Filistinli çocuklara ise olmayan bir milletin, olmayan bir devletin silik gölgesinde o küfre direnmek düşer.

Kefiye ile poşu aynı şehidin boynuna sarıldığından, hep kardeştir.

Tüm tarihe, rüzgâra, ekine, zeytinlere hüküm koyan, bunları mülkiyet hanesine yazanların Allah’ı birlemesi, kendilerinin gerçeğine karşı hakikati çıkartanları ezmek içindir. Siyonistler kapı kapı dünyanın herhangi bir yerinde, misal Afrika’da, ülke kurmak için toprak dilenirken, kulaklara Filistin üflenir. Bugün hâlâ efendiler, misal IMF, “Ortadoğu’da köklü reformlar şart” emri vermektedir zira. Tarih, milletin zamanına, coğrafya mekânına sahip olmak için inşa edilmiş ilim kapılarıdır. Burada bağı kuran dil ise bugünü kuşatmak adına, sivriltilir. Üçü bir araya gelip cumhuriyetin kurucu üniversitesi olur. Temellerinde Kürd’ün, Ermeni’nin, Alevi’nin, Müslüman’ın, komünistin, kemikleri çürür.

Solcusu da dâhil, herkes, tüm Siyonistlerin geri kalmış Ortadoğu’ya medeniyet bayrağı dikmeye geldikleri yalanına inanır. İsmet İnönü’nün “Kürt Raporu” da medeniyetleştirme projesidir öte yandan. Dersimli kızlar medeniyet öğrensin diye devlet memurlarının yanına hizmetçi verilir. Medeniyet bayrağı bugün Müslüman değil, misli’manlardadır. Devletin düşmanına misliyle cevap verebilmek için.

“İman edenler, iman ediniz” buyuran Allah, “güveniniz” demektedir aslında. Önceye güvenmeden, sonraya yol alınmaz. Efendilerin önceye ipotek koyması, bugünde sarsıntı hâlinde olan mülklerinin, burçlarının tahkimatı için şarttır. Türkiye Kürd, Ortadoğu Arap ezilmeden kurulmaz zira. Sonrası, yani 2071 için bu toprakların fethini kutsayacak bir iki dua bulunmalıdır, bulunmuştur. Seçimlerde bir iki milliyetçiyi avlamak için ördek düdükleri çalınmalıdır, çalınmıştır. İp atlanan, bahçeli müstakil devlet, plaza devlet olmak için yeniden ilmeği yağlamalıdır. Olsun, örgütlü halkı hiçbir güç yenemez, yazmıyor mu tarihte?

Gene de birileri çıkar, öncenin bilgisi ile önceye sahip olduklarını zannederler. O bilgi, sahip olmak içindir zaten. Zan, kan demektir. Devletten, şimdilerde burjuvaziden yana saf tuttukları için AVM’lerde refah içinde geziyor olmalarını ilahi bir nimet gibi karşılarlar, zemzem “birik” demek ya, biriktirirler, bu iktidarın köküne gül suları dökerler. “Bu memleket bizim” diyerek, kibirle yürürler sokaklarında. Arada zevahiri kurtarmak için Kemalist selefleriyle kayıkçı dövüşüne girişirler, hepsi bu.

O AVM’lere ne çok güvenlik ne çok kamera yerleştirmiş olmak, pimi çeker bir yerlerde, fitili tutuşturur. Abid olmakla abad olmak arasında ilahi bir uçurum vardır, aşılmaz zira.

Birileri o huzursuzluğunun penceresinden kafasını uzatıp, öncenin bilgisi ile önceyi kendisinde örtüştürür. Allah, onda dile gelmiştir artık. Susmaz, susmak ölümü çağırır, çağrıştırır, konuşur durmadan, sussa, haksız olacağı korkusuna kapılır, “gelenek, muhafazakârlık” diyerek daha çok bağırır, kadim geleneğe bağlılığın efendilerin eteğini hiç bırakmamak olduğunu iyi bilir, dişlerini sivrilterek, gözlerini kör ederek konuşur. Hep devletin ve zalimin yanında olmuşluğu, öncesini, geçmişini, postmodern, liberal suya yatırır. Halkın nabzıyla yaşamak ile nabza hep şerbet vermeyi birmiş gibi satar. Kendi sesine âşıktır, şiir yazar, okur, Atatürk’e o ulu geçmişe set çektiği için kızar sadece. Atatürk dirilip boşbakan olduğu vakit, puthanesinin başköşesine yerleştirir onu. Geçmişin onda ululandığını anlar aniden. Hep devletin kökü dışarıda diye ürküttüğü, mala ve dolayısıyla devlete daha çok sarılsın diye, öcü hâline getirdiği “sol” yanlarından Atatürk’ü arındırdığında, birden, kendisini bulur onda. Kışın ortasında on katlı apartmanındaki kiracısını sokağa atar, apartmanın kapısında Arapça “lehülmülk” yazmaktadır, alay edercesine.

“İsrail zindanlarında yükselen çığlığa sessiz kalmayalım” der bir yandan, bir yandan da kendi zindanlarında olanı biteni “şov” gibi seyreder. Aradaki farkı da kendisi ikrar eder: “onlar Zerdüşt, onlar Ezidi.”

“Ermeni” denir, “İngiliz” sonra “Amerikan uşağı” denir, “dış mihrakların oyunu” denir, “hain” de, ortadaki iradeyi küçük gösterecek tüm kelimeler özel odalarda seçilip yan yana dizilir hep. Bu cümleler kulaklara bebeğin kulağına okunan ezan gibi üflenir. Devletin birliği ile Allah’ın birliği arasındaki açı, birileri şahsında, kapanır zamanla. Müşrik İslam’ı, artık muktedirdir.

Eskiden Diyarbekir zindanlarının işkencehanelerinde “burada Allah yok, peygamber izne çıktı” denilirdi, şimdi tüm ülkeyi zindana, hayatı işkenceye çevirerek bu lafı anbean eder olurlar. Meseleyi önce’liğe, kimlik meselesine indirgemek, evet, liberal bir küfürdür ama bugün bu zindanda her çığlık Kürtçedir biraz.

“Ez lıvırım”, esasında her mazlumun kütüğündeki gerçek ismidir. Burada olduğunu söylemek, geçmişten geleceğe, kavganın mevcudiyetine dair bir delildir. Mesele, önce-sonra ya da Türk-Kürd değil, bu kavganın salahiyetidir. Zalim mazlumu bölmek, talileştirmek, şahsileştirmek, tekilleştirmek, lime lime etmek, münferitleştirmek, bağsız-köksüz bırakmak, kendi bağlarını korumak için tüm bağ emekçilerini dövmek ve özünde, kavgayı belli bir mekâna ve zamana boğmak ister. “Ben buradayım” demek, ayağa kalkmak ve tüm tarihe, coğrafyaya mazlumlar adına dil vermek demektir. O kemikler haşrolsun diye.

Kavgada en uzak diyarlar etine değer, en silik hatıralar ıslık olur. Böyle bir vakitte, “Mazlumun dini sorulmaz” diyeni sırtından bıçakladıkları dipdiri, capcanlıdır. Gazze sokaklarını cehenneme çeviren pilotları eğitmeleri, daha bugün gibidir. Roboski ile Gazze, öyle komşu, öyle iç içedir ki, değil mi yoksa?

Kinini din yapanı muktedir kılacakları bu efendilerin, öyle bellidir ki. Önce’nin tanrısının sonranın evlatlarına kan kusturacağı, o kadar kesin ki. Kürd de yok Filistinli de yok o öncede. Sonra da olmasın diye vurmak gerek kellesine.

Şimdi Suudilerin bir prensi, “Ortadoğu’daki devlet başkanları Filistin meselesini kendi iktidarlarını korumak, halklarını susturmak için istismar ediyorlar.” diyor. Bu zamana dek Filistin için ettikleri tek laf bu. Bu beylerin sofralarına servis edilecek bir Filistin yaratmak için Katar Emiri Gazze’yi ziyaret ediyor. “O ablukada, musluklardan kan aktığı günlerde neredeydi?”, diye sormak gerekiyor.

Muhtemelen Siyonistlerin kontrolündeki uluslararası bir şirketin iş yemeğinde.

O iş yemeklerinin huzuru için İslamî siyaseti eğip bükenler, bugün “Filistin’le Kürdistan’ın ne alâkası var?” diyor. Filistin’deki açlık grevine giren tutsakları yalandan göğe çıkartırken, Kürd tutsakları diri diri toprağa gömüyor. Filistin’in çok uzak, Kürdistan’ın çok fazla yakın olduğunu biliyor. Aklı birincisine, yüreği ikincisine körleşiyor. Mevzubahis kavgadan kaçanların, o kavgaya silâh çekmişlerin, kavganın yelinde düşmanın koltuğuna sığınmışların iktidarı bu çünkü. Onlar, peçesi yırtıldı diye antebi, maraşı düşmana mezar edenin iradesinden hep korktu, korkuyor. O nedenle Filistin masal, Kürdistan bir cin hikâyesi.

Bugün önceyle ilgili bilgilerimizi yarıştırmanın, çarpıştırmanın vakti değil. Bugün artık o önce, gelip, kendisine dair olduğu söylenen bilgiyi inkâr ediyor. Ümmi bir yetim ayağa kalkıp kavganın hakikatini haykırıyor. Duymamak şirk, duymak haktır.

Eren Balkır
12 Kasım 2012

06 Kasım 2012

İrlanda'dan Türkiye'ye Açlık Grevleri


Bobby Sands de dâhil olmak üzere on kişinin öldüğü 1980/1981 açlık grevleri, siyasî bir silâh olarak açlık grevlerinin en meşhur kullanım örneğidir. Ancak, açlık grevlerinin İrlanda siyasî kültüründe çok eski bir tarihi vardır. Eski Keltlerde kişinin kendisine haksızlık yapan zenginin kapısının eşiğinde kendini aç bıraktığı, Troscadh ya da Cealachan adı verilen bir açlık grevi biçiminin uygulandığı söylenir. Bazı tarihçiler, bunun bir ölüm orucu olduğunu; adaletin de kapı eşiğinde birinin ölmesine izin vermenin utancıyla gerçekleştirildiğini söylerler. Diğer tarihçiler ise bunun ölmek için yapılmadığını, sembolik bir eylem olduğunu, asıl amacının suçluyu kamusal olarak utandırma olduğunu ifade ederler. Her hâlükârda, bu protestonun iki biçimi de modern İrlanda’da siyasî bir silâh olarak oldukça düzenli bir biçimde kullanılmıştır.

Britanya sömürgeciliğine karşı İrlandalıların direnişinin tarihi, açlık grevinde ölen kahramanlarla doludur. En çok tanınanlardan biri, Dublin’deki Mountjoy Hapishanesi’nde Britanya tarafından zorla beslendikten sonra ölen, 1916’daki “Paskalya Ayaklanması” gazisi Thomas Ashe’tir. 1920’de, Cork belediye başkanı Terence MacSwiney’nin de aralarında bulunduğu üç erkek, İngiltere’nin Brixton Hapishanesi’ndeki açlık grevinde ölürler. 1921’de İrlanda’nın parçalanmasının ardından kurulan yeni “Özgür İrlanda Devleti” tarafından hapse konulmalarını protesto etmek için yaklaşık 8.000 IRA tutsağının 1923’ün Ekim ayında girdiği açlık grevi sırasında 2 erkek ölür. 1940’larda İrlanda hükümetine karşı yaptıkları açlık grevi sırasında üç erkek hayatını kaybeder. 1970’lerde IRA’nın kurulmasının ardından, açlık grevleri tekrar yaygınlaşır. IRA’lı Michael Gaughan, 1974 yılında bir Britanya hapishanesinde zorla beslendikten sonra ölür. Ve 1976’da Frank Stagg yaptığı 62 günlük açlık grevinin ardından ölür.

Her ne kadar pek çok açlık grevcisi eylemlerine kimsenin ölmemesi gibi bir niyet olmadan başlamış olsa da, Türkiye’dekinden farklı olarak İrlandalılar, “açlık grevi” ve “ölüm orucu” arasında bir ayrım yapmazlar. 1972’de IRA’lı tutsaklar, kimsenin ölmediği bir açlık grevinde başarılı bir biçimde siyasî tutuklu statüsü kazandılar. Daha sonra yatakhane şeklindeki barakalarda yaşadıkları ve (gerilla eğitimini de kapsayan) eğitimlerini, (el işi üretim kooperatifini de içeren) işlerini, boş zaman faaliyetlerini, kaçıp savaşa yeniden katılma girişimlerini de kendilerinin organize ettiği Long Kesh hapishane kampına taşındılar. Tutsaklar, kendi göreli özgürlüklerini Britanya’nın İrlanda işgaline karşı mücadeleleriyle ilgili kolektif ve bireysel bilinci artırmak için kullandılar. Che Guevara gibi uluslararası devrimcileri, James Connolly gibi İrlandalı sosyalistleri okudular. Bu, IRA’nın silâhlı mücadelenin bir parçası olarak toplumsal siyasete daha çok önem veren, daha az hiyerarşik ve daha katılımcı bir yapıyı içerecek şekilde yeniden kurulması için temel sağlıyordu.

IRA hapishanede kendi örgütlenmesini yeniden inşa ettikçe, Britanya hükümeti de stratejisini değiştirdi. Bu yeni stratejinin temel sacayağı, genç Katolik erkeklerin yaygın tutuklanmasını, işkence altında ağır sorgulamaları ve genellikle sadece sorgu altında alınan sözlü ya da yazılı ifadelere dayanılarak tek bir hâkimin suçluyu ilân ettiği jürisiz mahkemeleri kapsayan bir dizi güvenlik operasyonuydu. Bu sürecin sonunda yeni bir hapishane yapısı ortaya çıktı. Mart 1976 sonrasında yaptıkları eylemlerden dolayı suçlu bulunan tüm tutsakların siyasî statüsü geri alındı ve bunlar, Long Kesh Hapishanesi’nin yeni inşa edilen “H-Blokları”nda hücre hapsine çarptırıldılar. Daha sonra Güney Afrika’daki Robben Adası’nda da kopya edilen bu sistemde, her iki kanadında 25 hücrenin ve orta hattında da idarî alanın olduğu, “H” şeklindeki sekiz tane hücre bloğu bulunmaktaydı.

2000 yılında Türkiye’de gerçekleşen “Hayata Dönüş” operasyonu ve tutsakların F-tipi hapishanelere şiddet yoluyla yerleştirilmesi gibi, İrlanda’daki bu yeni hücre tipi hapishane yapısı, kaçınılmaz olarak, içlerinde Bobby Sands’in de bulunduğu on kişinin ölümüne sebep olan yoğun bir açlık grevine yol açmıştı.

2000-2006 yıllar arasında Türkiye’de gerçekleşen açlık grevine ilişkin benzerlik, bu noktada ortadan kayboluyor. IRA tutsakları hemen açlık grevine başvurmak yerine, hücre hapsine karşı beş yıl boyunca süren amansız bir mücadele verdiler. İçinde bulundukları hapis koşulları korkunçtu: herhangi bir IRA tutsağı suçluluğunu meşrulaştıracak hapishane üniformasını giymeyi reddettiğinde; hiçbir giyecek, kalem, kâğıt, radyo ya da (İncil ve başka dinî metinler haricinde) okuyacak materyal verilmeden küçük bir hücreye atılıyordu. Hücrelerde yatak, masa ve dolaplar gibi temel eşyalar dışında bir şey bulunmuyordu. Tutsaklara yasak olmayan bireysel eşyalar, sabun, diş macunu, diş fırçası, tarak ve aylık dört ufak paket tuvalet kâğıdından ibaretti. Hiç kıyafetleri olmadığı için tutsaklar battaniyelere sarınıyorlardı ve bu yüzden “battaniye adamlar” diye anılır olmuşlardı. Bu tutsaklar, beş yıl boyunca haftanın her günü 24 saat süresince kapalı tutuldular. Hücrelerinden yalnızca Pazar günleri blok kafeteryasındaki dinî törenlere katılmak ve ayda bir kez yarım saatliğine arkadaşları veya aileleri ile görüşmek üzere ayrılabiliyorlardı.

Bu kısıtlı koşullarda inanılması güç olan gerçekleşti; tutsaklar, rejime karşı birkaç yıl sürecek olan toplu direnişi başlattılar. Otoriteler, her protesto eylemine dehşet verici yeni cezalandırmalar ve mahrumiyetlerle cevap verdiler. Gardiyanlar, tutsakların duşa girmelerine izin vermemeye başladılar; tutsakların dışkı kovalarını, ağızlarına kadar dolu olmalarına rağmen, boşaltmayı reddettiler. Köpükten yapılma döşekleri haricinde, tutsakların tüm eşyalarına el koydular. Tutsakların ellerine geçen tek şey, ayda bir kez ailelerinden edinebildikleri ufak paket tuvalet kâğıtlarıydı.

Tutsaklar, biriken idrarı hücre kapılarının altından atmaya çalıştığında gardiyanlar bunu hücrelerine geri süpürüyor ve bu da köpük döşeklerinin idrarla sırsıklam olmasına neden oluyordu. Dışkılarını pencereden dışarı attıklarında ise, gardiyanlar bunları hücrelerine geri atıyordu. Nihayetinde, tutsaklar, duvarları dışkılarıyla sıvanmış, köşelerine yemek artıkları yığılmış hücrelerinde çırçıplak yatmaya zorlandılar.

Her yeni ceza, tutsakları şaşırtıcı bir şekilde daha da güçlü kılmıştı. Her ay tanıdıklarının ziyaretlerine gittiklerinde tütün, tükenmez kalem yedekleri, (üzerine yazmak için) sigara kâğıtları, eğitim materyalleri (sigara kâğıtları üzerine yazılmış küçük yazılar) ve (tutsağın vücudunda sakladığı her şeyi vücut sıvılarından korumak için) plastik ambalaj gibi küçük şeyleri kaçak yollarla elde edebilmişlerdi. Bu sayede tutsaklar, dışarıdaki hareketle de temas hâlinde kalabilmişlerdi. Dışarıya sızdırdıkları hapishane koşullarına ilişkin bilgiler, halkın destek hareketinin ana dayanağı olmuştu.

En mühimi ise, IRA destekçilerine ya da onların siyasî partisi Sinn Fein üzerindeki yasaklara rağmen, tutsaklar, beş yıllık bu süreçte İrlanda’daki herkesin H-Blokları’nda ne olup bittiğini bilmesini sağlayan bir kamuoyu hareketi oluşturabilmişti. Her tutsağın sigara kâğıtları üzerine günde birkaç tane mektup yazdığı ve bunların dışarı sızdırılıp dünya çapındaki etkili isimlere ulaştırıldığı bir “propaganda fabrikası” inşa etmişlerdi. Bobby Sands, tutsakları destekleyen kitlesel bir kamuoyu hareketinin taslağını çizen bir mesajı dışarı sızdırmış ve şöyle yazmıştı:

“İnsanlara ulaşma fikrinin amacı, onlara basit bir mesajı iletmektir. Herkese gönderdiğimiz mesaj basitçe şöyle olabilir: ‘H-Blokları Parçala’ … Bu mesajın herkese ulaşmasını; unutulmasının herkes için imkânsız hâle gelmesini; kim ve nerede olursa olsunlar, bunu görmelerini, duymalarını istiyoruz. H-Blok’a ilişkin materyaller, insanların duygularını harekete geçirmeye, onları tetiklemeye ve ayaklandırmaya yardımcı olacaktır.”

Sands’in önerisine göre, hareket kapsamında “milyonlarca afiş” asılacak, sloganları “H-Blokları Parçala” olacak ve bu, İrlanda’daki hatta İngiltere’deki tüm duvar, köprü, otoban ve kamu binalarına yazılacaktı. Ayrıca, “Babamın H-Blok’ta Ölmesine Göz Yumma” yazılı tişörtler giyen ya da görseller taşıyan çocukların resimleri halka gösterilecekti.

Bunlar gerçekleşti. İngiltere ve İrlanda’da medyanın kör edilmesine karşın, IRA tutsaklarının mesajları kısa süre içinde herkesçe bilinir oldu. Gittikleri her yerde, hatta harcadıkları paralarda bile bu gerçekle karşılaştılar (insanlar, paralarının üzerine harcamadan önce “H-Blok” yazmışlardı). Sonrasındaysa mesaj, Kuzey Amerika, İngiltere ve Avustralya’daki kalabalık İrlandalı göçmen toplulukları arasında da yayıldı.

Altı yılımı Bobby Sands’in biyografisi üzerine yaptığım araştırmayla geçirdim. Bana “Bobby Sands hakkında öğrendiğin en önemli şey nedir?” diye sorulduğunda, cevabım oldukça basit. Bobby Sands’e ilişkin en önemli şey, onun açlık grevinde nasıl öldüğü değil, nasıl yaşadığıdır. Onun ortaya koyduğu eylem gücüyle, H-Blok içerisinde dünyanın duyarsız kalamayacağı bir hareket ve topluluk inşa edebilmiş olmasıdır.

Böylece İrlandalı tutsaklar, 1980 yılının sonlarına doğru başlayan korkunç süreçte ucu ölüme varabilecek açlık grevine başlamış oldular. İlk açlık grevi, Aralık 1980’de örgütün o alandaki yöneticilerinden birinin, ölmek üzere olan açlık grevi eylemcisi tutsağa yemek verilmesi için hapishane yetkililerine çağrıda bulunmasıyla başarısızlıkla sonlanmıştı. 1 Mart 1981’de Bobby Sands’in açlık grevine başladığı dönemde, açlık grevinde olan tutsaklar, ölümle yüz yüze olduklarının bilincindeydiler.

Hiçbir tutsağa greve katılmaları konusunda baskıda bulunulmadı. Tam aksine, IRA’nın Birlik Komutanı, açlık grevinde gönüllü olarak yer alan tüm erkek ve kadınlara grevden çekilmeleri çağrısında bulunan bir mektup gönderdi. Mektupta, açlık grevine başlanıldığı takdirde ölümün en olası sonuç olduğu yazılıydı. Eylemcilerin kendilerinden emin olmaları gerektiği, aksi hâlde “son anda vazgeçmeleri” durumunda açlık grevindeki diğer tutsaklar için telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkacağı belirtildi. Mektupta, isimlerinin silinmesini isteyenlerin utanç duymalarının yersiz olduğu, açlık grevinin bütünüyle gönüllü bir eylem olduğu ifade edildi. Bir kez başladığında, gerekli olması hâlinde, ölüme uzanan bu süreçte yer alıp alamayacağından her tutsağın emin olması gerekmekteydi.

Bobby Sands öncülüğündeki açlık grevinde on tutsak yaşamını yitirdi. Tutsaklar tüm çıplaklığı ile, ahlâkî bir zafer kazandılar. Dünya medyası etkin bir biçimde arkalarında durdu. New York Times, ölümünden önce İngiltere Parlamentosu’na üye seçilen Bobby Sands’in “gözü pek İngiltere Başbakanı’nın hakkından geldiğini” yazdı. Ulusal parlamentolar, açlık grevindeki tutsakları, susma eylemleri yaparak ve deklarasyonlar yayınlayarak onurlandırdılar. İlerleyen zamanlarda Zapatista hareketini oluşturan Meksika-Çiapas’taki siyasî tutsaklar, 1981 Yaz’ında İrlanda’daki durumu örnek alarak açlık grevine başladılar. Güney Afrika’daki ANC tutsakları ve Nelson Mandela da benzer girişimlerde bulundular. Tüm bunlar, onlarca İrlandalı tutsağın başlattığı ve on insanın hayatını yitirdiği açlık grevi sebebiyle gerçekleşti. Önemli bir diğer neden ise, hareketin temsilcilerine yönelik saldırganca yasaklamalara rağmen, battaniye adamların ve onların dışarıdaki destekçilerinin beş yıl boyunca sürdürdükleri mücadele idi.

Açlık grevi sona erdiğinde, İrlandalı tutsaklar siyasî statülerine tekrardan kavuşabildiler. Vakit kaybetmeden H-Blokları’ındaki hapishane alanları üzerinde denetim edinip bunları kolektif hatlarda yönettiler. Hapishaneden çıktıktan sonra birçok tutsak, siyasetlerini kendi topluluklarına taşıyıp alternatif İrlanda okulları, konut projeleri, kooperatifler, geliştirme teşkilatları, sanat grupları ve benzerlerine hayat verdiler, bunlara katılımda bulundular.

Açlık grevindeki İrlandalı tutsaklar, dünya genelinde hafızalara kazındılar. Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önündeki caddenin adı hâlen daha “Bobby Sands Caddesi”dir. Türkiye’deki tutsaklar da 2000 ve 2006 yılları arasında tüyler ürpertici bir ölüm orucu süreci yaşamışlardı. Görüştüğüm tutsaklar, eylemleri için “Bobby Sands” kod adını kullandıklarını anlatmaktaydı. Birleşik Devletler’in Ohio eyaletinde 2011 yılında ölüm cezasına çarptırılmış üç tutsak, yaklaşık yirmi yıldır istisnasız tecrit hâlinde tutulmaktaydı. Bobby Sands’i ve açlık grevi yapan İrlandalı tutsakları öğrendiklerinde, sevdikleriyle güvenlik camı arkasında görüşmek yerine temasın mümkün olduğu ziyaret haklarını edinmek için kendi açlık grevi eylemlerini örgütlemeye niyetlendiler. 12 gün sonra mücadelelerini kazandılar. Aynı şekilde, Bobby Sands ve İrlanda’daki yoldaşlarından haberdar olduklarında, yaklaşık yirmi yıldan fazla içinde bulundukları korkunç tecrit koşullarına ilişkin eyleme geçebileceklerine ikna olmuşlardı. Hem Ohio hem de Kaliforniya’daki tutsaklar, Bobby Sands ve İrlandalı yoldaşlarından önemli mesajlar aldılar: kendilerini manevî olarak destekleyecek ve haklı taleplerinin k’ale alınması konusunda hükümete baskıda bulunabilecek bir kitle hareketi başlattılar.

Açlık grevi, oldukça ürkütücü bir eylemdir. Yavaş ve acı içinde ölmek anlamına gelir. Bunu yeğleyenlerin içinde yaşadığı koşullar o kadar tahammül edilemez hâle gelmiştir ki, bu korkutucu sürece göğüs germek bile söz konusu koşullarda hayatta kalmaya çalışmaktan daha elverişlidir. Direnişin son basamağıdır bu. Tutsak arkadaşlarına karşı öylesine çetin bir bağlılık ve sevgi beslerler ki bu, bizim tahayyül edebileceğimizin ötesindedir.

Belki de açlık grevinin ehemmiyetini ifade etmeye en çok yaklaşan, Bobby Sands ve yoldaşlarını överken söyledikleriyle Fidel Castro’dur:

“Altmış gün boyunca açlık grevinde kalarak idealleri uğruna ölme kudretine sahip insanların huzurunda despotların eli ayağı titriyor! Bunun yanında, yüzyıllar boyunca insanî feda ruhunun simgesi hâline gelen İsa'nın çarmıhtaki üç günü nedir ki?”

Şimdiyse açlık grevi tekrar Türkiye’nin gündeminde. İrlanda ve Kuzey Amerika’daki deneyimler gösteriyor ki, bu mücadelenin kazanılmasını sağlayan tek şey var: halkın bilgisi ve desteği. Bu destek ve bilgi olmadan tutsaklar kendi başına bırakılmış olacaktır.

Denis O’Hearn
5 Kasım 2012
Kaynak
Çeviri: Başak Can ve Samet Çamoğlu

[Denis O’Hearn, New York Eyalet Üniversitesi (Binghamton) Sosyoloji Bölümü’nde Profesördür ve  Nothing But an Unfinished Song: Bobby Sands, The Irish Hunger Striker Who Ignited a Generation [“Hiç Bitmeyecek Şarkı: Bobby Sands, Bir Nesli Ayaklandıran İrlandalı Açlık Grevcisi”] başlıklı Bobby Sands biyografisinin yazarıdır. O’Hearn, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Hapishane Deneyimleri dersi vermiştir.]

01 Kasım 2012

, ,

İran ve İmparatorluk Karşı Karşıya


Batı’nın, ithalat, petrol ihracatı ve ticarî işlemler için banka kullanımları gibi alanlarda giderek artan tedbirleri aracılığıyla İran ekonomisini yok etme çabaları sonuç vermeye başladı. Johns Hopkins Üniversitesi profesörü Steve Hanke’ye göre, aylık yaklaşık yüzde 70’lik enflasyon oranı ve para birimi riyalin batı ülkelerine ait para birimleri karşısında değer kaybetmesi ile birlikte İran, yüksek enflasyonla karşı karşıya kalıyor. İran, aylık en az yüzde 50’lik fiyat artışına tanık olmuş Fransa (1795), Almanya (1922), Şili (1973), Nikaragua (1986), Arjantin (1990), Rusya (1992), Ekvator (1999) ve Zimbabwe’yi (2007) içeren Hanke-Krus Hiperenflasyon Endeksi’nde yer verilen en son kazazede.

Bu kabusvari olgu konusunda dünya genelinde uzman olarak oynadığı rolden gayet memnun olan Hanke, Endeks’inde 57 olaydan 10’unda aşırı enflasyonu önleme noktasında, yaşayan diğer ekonomistlerden daha fazla rol oynamış olan bir isim. Dolarizasyon (Zimbabwe’de görüldüğü türden, insanların karaborsaya dolar için riyal yüklemesi), resmî dolarizasyon (Ekvator’da yaşandığı türden, dolar lehine hükümetin riyali piyasadan çekmesi) ya da tahmin edilebileceği üzere, yüzde yüz dolarla desteklenecek yeni bir ülke para birimi ihraç eden para kurulu teşkil edilmesi. Hanke, ABD dolarının yabancı para birimi olarak kullanılmasının zaruri olmadığını söylüyor. Örneğin Pitcairn Adası, Yeni Zelanda doları kullanıyor.

Enflasyon doktoru, İranlı teröristlerin desteklenmesi, önde gelen bilim insanlarına dönük suikastlar ve (ABD’nin 1980’de İran’ı işgal etmesi için yüreklendirmesi sonucu çıkan) savaş aracılığıyla, İran’ın fiiliyatta baskı altına alınmasına ve yürürlükteki müeyyidelere karşı herhangi bir eleştiri izine rastlanmadığını ağız ucuyla kabul etmiyor elbette. Hanke, “İran’ın kompleks sübvansiyonları, sermaye kontrolleri ve çoklu döviz kurları”na ama özellikle “aşırı para basımları”na vurgu yapıyor ama öte yandan da “İran İslam Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın uzun zamandır herhangi bir istatistik sunmadığı”nı söyleyerek şikâyette bulunuyor. Sanki acil durum koşullarında yaşıyormuş gibi, İran’ın bu türden bilgileri ifşa etmesi isteniyor.

Hanke, “askerî gerilimlerin yol açtığı korkunun İranlılar için yeni bir şey olmadığını” söyleyerek, serinkanlılıkla, tüketicilerin fiyatları etkileyen beklentilerini ihmal ediyor. Hattizatında İran’ın, özellikle diğer Müslüman ülkeler için tehlikeli bir emsal teşkil eden, 1979’da sömürge zincirlerini söküp atmasından beri ABD İran’ı hedef alıyor. Dolayısıyla İran’ın mütemadiyen kurban ilân edilmesine karşın, devrimden beri ekonomik düzlemde gayet iyi durumda olması mucizevî bir durum. Diğer Müslüman milletlerin imparatorlukla müttefik olduğu koşullarda, İran’ın dünya imparatorluğunun karşısında durarak, İslamî bir toplumu inşa etmek için gösterdiği inatçı cesarete tanık olmak insanı gerçekten hayrete düşürüyor.

Son dönemde İran’daki enflasyon oranının neden bu denli arttığını sorgulamak gerekli. Elbette bunun nedeni müeyyideler. Bu müeyyideler neden tatbik ediliyor? Gerçekten de İran’ın aksi yönde beyanlarda bulunması ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na üye olmasına karşın, bir nükleer bomba yapmasından mı korkuluyor? Hayır. İran’ın Ortadoğu’daki “İslamî Uyanış”a ilham vermesi ihtimali yanında diğer önemli bir neden de İran’ın Hanke’nin kendisi için önerdiği o “üç seçenek”e karşı çıkıyor olması.

Üç seçeneği toplamda tek bir seçenek olarak görmek mümkün: ABD doları diktatörlüğünü kabul edin. İran, Petrol Borsası’nı açtığı 2008 tarihinden beri ABD doları kullanmaksızın petrol ticareti yapmaya çalışan bir ülkeydi. Irak bu işlemi 2000’de yapınca ABD ülkeyi işgal etti ve dolarizasyon silâh zoruyla gerçekleştirildi. Müeyyideler meselesi esasında, bugün ABD dolarının dünyanın rezerv dövizi olarak daimi surette kabul edilmesinde örneklendiği biçimiyle, İran’ı ABD dünya nizamına uymaya zorlamak için son çaredir.

Hanke’ye göre, ABD dolarını yedek döviz olarak kullanmak İran için pek gerekli bir şey değil. Bu çaba, mevcut koşullarda her hâlükârda saçma olacaktır. Ancak Yeni Zelanda dolarının alternatif kullanımı, tüm para birimlerinin uluslararası rezerv döviz olan ABD dolarına fiilen bağlı olduğu mevcut gerçekliğin ustalıkla yönetilmesini sağladı. Bu durum otuzlardan beri geçerli. Dünya o tarihlerde altın standardını terk etti. Bu gerçeği kabul eden yirmiden fazla ülke ulusal para birimlerini “dolar” olarak takdim etti.

İran devleti, Ekvator’da ya da geç de olsa Zimbabwe’de olduğu gibi, beyaz bayrak çekse de veya Arjantin’de olduğu gibi borsa kurulu aracılığıyla ABD dolarına yüzde yüz bağlı yepyeni senet çıkartsa da, her şey tüm çıplaklığıyla ortada. Şili, Nikaragua ve Zimbabwe’deki olaylarda mesaj gayet açıktı: sizin sosyalist politikalarınız kabul edilemez. İran örneğinde ise mesaj şu: petrolünüz karşılığında dolar alın.

Hanke’nin monetarist amentüsü, “para basmak enflasyona yol açar”, enflasyonun asıl sebeplerini göz ardı eder. Onun da kabul ettiği biçimiyle, İranlılar otuz yıldır savaşa dönük korkularla karşı karşıya. Döviz denetimleri ve sübvansiyonlar, “devlet tekelleri, fiyat kontrolleri ve Sovyet tarzı ekonomik planlama”, Hanke’ye göre, gidişata terstir ve esasında enflasyona yol açmamaktadır. Temelde devlet enflasyonu kontrol altında tutmak için bir yol olarak bu olguları kullanmaktadır. Ancak belli bir noktada bu tip tedbirler başarısız olduğu ölçüde “dış etmenler” daha da korkunç bir hâl almaktadır. Bugün de yaşanan budur; müeyyideler İranlı için çok yoğun bir acının oluşmasına neden olmaktadır. Boşalan raflar ve işgal tehdidinin yol açtığı panik para birimini değersizleştirecek ancak öte yandan devlet daha çok riyal basacaktır.

Almanya’nın ağır savaş tazminatlarını ödemek için altın satın almak amacıyla her şeyi ihraç etmeye zorlandığı 1922 yılında da yaşanan şey budur. Bu süreç, Hanke’nin döviz kuruluna başvurulup ve altın karşısında mark basılması ile son bulmuş, ancak ana neden, yani Britanya ve Fransa’ya ödenen tazminatlar, Hitler’in iktidarı alıp tazminat ödenmesine son vermesi ile ortadan kalkmıştır. “Dış etmenler”in yol açtığı yıkım, nihayetinde faşizmin iktidara gelmesine neden olmuştur.

Missouri Üniversitesi profesörü Michael Hudson’ın tespitine göre, “tarihteki tüm aşırı enflasyon örnekleri yabancı döviz piyasalarından kaynaklanmıştır. Aşırı enflasyonun ana nedeni, devletlerin dış borçları ödemek için piyasaya kendi para birimlerini sürmeye çalışmasıdır.” Kanadalı yorumcu Stephen Gowans buna “başka araçlarla yürütülen savaş” adını vermektedir. Düşmanının para birimini değersizleştirme taktiği Amerikalı yerleşimcilere karşı Britanyalılar, Ruslara karşı Napolyon tarafından kullanılmış bir taktiktir.

Hanke’nin Hiperenflasyon Endeksi’ne ilişkin bir değerlendirme, her bir vakadaki hiperenflasyona yol açan ana soruna son verecek gerçek nedenlerin ve yolların izlerinin bulunmasına katkı sunabilir. Örneğin Ekvator, Rafael Correa iktidarında, kendi ekonomisinin kontrolünü eline almış ve IMF’ye olan dış borcunu azaltmış, bugün de tüm Amerika ülkelerinde en popüler politik lider hâline gelmiştir. Böylelikle politik istikrara kavuşulmuş ve enflasyon tehdidine son verilmiştir. Benzer bir gelişme, Nestor Kirschner idaresindeki Arjantin ve Vladimir Putin idaresindeki Rusya’da da yaşanmıştır.

Hanke, silâhla vurulan bir hastanın bacağının kesilmesini söyleyen doktorlar gibi. O sebepsiz yere İran halkını hedef alan, bir insan hakları ihlali olarak müeyyideleri kınamayı reddediyor. Hanke, hastayı kurtarmak için onun bacağını kesmek istiyor. İran devleti ise mermiyi çıkartmak ve metanetle sabra muhtaç katı bir rehabilitasyon rejimine başvuruyor. Bu koşullar altında enflasyon sorununu çözmek için elde herhangi bir büyülü tedavi yöntemi bulunmuyor.

Ancak öte yandan ABD, Afganistan ve Irak’taki savaş suçlarını yineleyeceği, bir başka Müslüman ülkeyi işgal etme teşebbüsünde daha bulunacak. İran yeniden savaşla karşı karşıya. Savaş süresince, tüm ülkelerde emtia karneye bağlanır, halk birleşir ve düşman karşısında fedakârlığı tercih eder. Bugün İran, ABD dolarına tabi imparatorluğa küçük bir üye olarak dâhil olmayı kabul etmediği takdirde, onun için yegâne çözüm yolu bu. Hanke’nin hastası, ABD-İsrail bombalarının tatbik ettiği “anestezi” altında, en iyi ihtimalle ölecek ancak İran halkı gururludur ve son nefeslerine kadar şerefleri için dövüşeceklerdir. Bu noktada gerçekteki “dış etmenler”e karşısında, hiperenflasyon tehlikesi ortadan kalkacak ve ABD suçlu olduğu eylemleri için tarihin intikamı ile yüzleşecektir.

Kafa tutma noktasında birçok ülke ABD denilen bu kurttan korkuyor. İstisnalar var elbette. Çin, Rusya, Hindistan ve Güney Kore “hasta”yı terk etmedi. Mısır, ABD’ye karşı çıkarak, İran’la diplomatik ve ekonomik ilişkiler kuruyor. Bölgede ABD emperyalizminin korkunç mirasını silip atmak için birlikte çalışan ve Ortadoğu için adalet üzerine kurulu bir siyaset yürütmek için İran’la birleşecek başka “Arap Baharı” ülkelerinin olması ihtimali umut verici. Bir gün dolarizasyon “tarihin kül yığını”na karışacak ve artık kullanılmayan bir tabir hâline gelecektir.

Eric Walberg
1 Kasım 2012
Kaynak