Güngören-Bağcılar

Gelinen momentte politik varlığı Acunn’a SMS atmaktan ibaret olanların Duvarr’ıdır mesele. Acunn, özel olarak bir Müslüman Rap’çiyi sahneye ite kaka çıkartmış, yanına da solculuktan sıkılmış, “yeter artık, ekmeğime havyar sürmek benim de hakkım” diyen birini iliştirmiştir. Devlet ve sermaye, o çarklar böyle dönecektir.
Mesele, Müslüman Rap’çinin Güngören’in, Bağcılar’ın çilesini; Duvarr’a asılan Dodan posterlerinin türkülerdeki çığlığı susturmasıdır. R’leri artık kırık telaffuz etmek şarttır. Çünkü bu yarışma ses değil, tizlere çıkma yarışmasıdır. Duvarr’daki R’ler fazladır. Bugün devrim, kimilerinin tahayyülünde, bar-kafe zincirini Güngören’e, Bağcılar’a uzatmaktan ibarettir.
Bu nedenle kusmaya çareler sıralar Redaktif gibi siteler. [Bkz. Alkol Aldıktan Sonra Mide Bulantısı ve Baş Ağrısı Nasıl Geçer?] Solculuk kusmuklarıdır. Artık banyo köpüğü, küvet ve brokolidir solculuk. İçki sofralarındaki esrik hal, onlara kâfidir. Balkondan sarkan sepet geri, kredi kartları ileridir. Güngören’i, Bağcılar’ı hor görmek, küçümsemek, oralardan tiksinmek, bir kılıfa kavuşturulmalıdır. Haberdar olunan “sol” veya “Marksizm” tarihinin hiçbir karşılığı, kıymeti yoktur. Sadece kaynayan katran, kendisini şeker zannedeceği yerlere akmaktadır. Bu nedenle muhayyilede Güngören’e, Bağcılar’a girmek, nüfuz etmek gibi bir dert yoktur. Girmek, ancak kentsel dönüşümle açılan kanaldan, sosyetik sanat galerileriyle olabilmektedir. Misal, Halkevleri gibi örgütlerdeki halkçılık, eskinin disiplinine izin vermediği için kıymetlidir, halkın kendisi talidir, değersizdir. Bireye saklanma imkânı verdiği için bir anlamı vardır. Tek tip kortejlere izin vermediğinden, halkçılık yapılmaktadır. Dert de dava da halk değildir bunların.
AKP’yle olansa şudur: eskiden kendi dünyalarında yaşayan, laiklerin pek görmedikleri kesimler, görünür hale gelmişlerdir. Soldaki dönüşüm, benzer yeğinlikte, politik sağ kesimlerde de gerçekleşmiştir. İddialar, dava, çöpe atılmış, iman bireysel bir pratiğe indirgenmiştir. Laikler, görünürlüğe bile tahammül edememektedirler. Sol da laik kesimlerdeki bu hasedi örgütlemek derdindedir. Haset hasat yeridir. Yarıştırılan, bireyliklerdir, bireyler üzerinden sermaye ve devlet ilişkilerinin yeniden teşekkül etmesidir.
Dolayısıyla ezilen, emekçi gibi ayrımlar hükmünü yitirmiştir. Yoksul bir semtteki Müslüman Rap’çiye bile tahammül edilememekte, onun karşısında lüks semtlerin lüks barlarında boy göstermek isteyen biri tercih edilebilmektedir. Sınıfa, mazluma dair hassasiyetler, sol limanı terk etmiştir. Aynı şekilde AKP de Müslümanlığını başkasıyla bir nebze tamama erdirebileceğini düşünenleri bir bir öldürmektedir. “Fırsat bu fırsat, İslam’dan kurtuluyoruz, AKP’ye buradan saldıralım” diyenler, onu İslam üzerinden eleştirenler, devletin dönüşümüne yedeklenmektedirler. Tüm liberal salvolar, ordudaki dönüşüme tabidir. Dolayısıyla Acunn yarışmasından-şovundan referanduma dair önnot çıkartanlar, aslında devletin hangi koltuğunun altına sığındığını da belirlemek zorundadır.
Demir Küçükaydın gibi isimlerin sesinin duyulması buradadır. Doksanlardan beri düzen, ezilene, yoksula çare olan, onların sesine yoldaşlık eden isimleri değil, çareye ve yoldaşlığa düşman isimleri parlatmıştır. DSİP ve Küçükaydın’daki milliyet ve devlet eleştirileri yüzeyseldir. Her ikisi de 2000’lerin başına Avrupa Birliği’nde modellendirilen, demokrasi, sivil devlet ve ordunun dönüştürülmesi programının basit bir bileşenidir.
Doksanlarda ittihatçılara şiirler dizen Roni Margulies, 2000’lerin başında 1908 kadrolarının mezarı başında ağlayarak selam duran Chris Stephenson (Cem Uzun), sonrasında ordu eleştirisi ile belirli bir popülerlik kazanmıştır. Bu isimler, ordunun sivil üniformalılarıdır. Bu açıdan Kemalistlerin liberalizm eleştirisi temelsizdir. En fazla, ordudaki liberalizme eklemlenme sürecine örtü görevi görmektedirler. Hepsi el eledir. Kemalistlerin liberalizm eleştirisi, kayıkçı dövüşünün parçasıdır. Özel şirkete güvenlik müdürü olan albayları bu liberalizm eleştirisi gizlemektedir. Sokakta askerileşen isimleri İslamcılık eleştirileri örtbas etmektedir. Devlet ve sermaye içerisinde söz sahibi olunca siyaset yapabileceklerini düşünenlerden arınılmadığı sürece yol almak mümkün değildir.
Küçükaydın’daki kesif milliyetçi düşmanlığı da ordudaki dönüşüme uygundur ve özünde sola saldırı temelinde yaldızlanmaktadır. Yani burada belirli bir reçete ve program sunulmamakta, neoliberal dönüşüm bağlamında sol da dönüşüme tabi tutulmaktadır. Esas olarak yazılanlar, sola nizamat vermekle alakalıdır.
Son dönemde yanlış bilgiler çöplüğü olarak sosyal medyada Dev-Genç Marşı ile ilgili bir tezvirat dolanmaktadır. Bu sözleri sarfedenler, o marşın zaten bir asker marşı olduğundan habersizdir. Bugün gelinen noktada Küçükaydın ve Margulies gibilerin misyonu, o bağları kopartmak üzerine kuruludur. Rasim Ozan’la aynı şeyleri söyleyenler, kirlerini ona küfrederek gizlemeye çalışmaktadır. Ayşe Hür’e yoldaş olan Emrah Cilasun, Hür’ün her fırsatta sosyalizme ve Sovyetler’e eleştiri yöneltmesine ses etmemekte, yıldızını o mecrada parlatabileceğini düşünmektedir. R’leri kırdırarak telaffuz etmek gibi, Maoizmi de Amerikan troçkizmiyle yumuşatmak hiçbir sonuç üretmeyecektir. Ayşe Hür, Denizlere “darbeci” demek için çıkartılmış gazetenin ürünüdür. Benim diyen sol örgütler, ya o gazeteden beslenmiş ya da oralarda yazı yazmak için birbirleriyle yarışmışlardır. Ve kimse o sürecin hesabını vermemiştir. Dolayısıyla bugün ordunun da pek ses etmeyeceği, bir iki İslamî derneği molotoflamadan önce o sürece dönüp bakmak, “ben ne yaptım, ne yapmadım” demek gerekecektir.
Temelde doksanların Marksizm ve sol tartışmaları, iktidar, parti ve devrim kavramları etrafında dönmüştür. Bugün Başkaya’dan Küçükaydın’a, bildiğimiz tüm isimler, bu kavramların tasfiyesi ile alakalı olarak yaldızlanmışlardır. Yumuşama, rahatlama, R’leri kırdırma bu kavramlarla alakalıdır. Bu isimlerin söyledikleri hiçbir sözün iç dönüşüm ve sıçrama çabası ile bir ilişkisi yoktur. Dertleri, kendi bireylikleri, bireysel tercihleri; davaları bu doğrultuda iktidar, parti ve devrim gibi kavramlardan kurtulmaktır.
Bunların doksanlarda “Marksizmin krizi” dedikleri şey, üç kavramın tasfiyesi ile alakalıdır. Panel panel, dergi dergi arzı endam eden bu isimlere biçilen rol, tasfiyecilikle tanımlıdır. İktidar, parti ve devrim kavramları tasfiye edilmek, en azından belirli bir alt düzeye çekilmek zorundadır. Bunun için Güngören’den, Bağcılar’dan uzaklaşmak, zaten belirli bir devrimci ekibin ağırlıkta olduğu mahallelerde o ekibe saldırmak gerekmektedir. Saldıranların, sonrasında avukat örgütü bölündüğünde ve bölünen avukatlara devlet saldırdığında ses çıkmamasına laf etmeleri mümkün değildir. O saldırıda Alevileri bahane edenlerin Alevilerle de bir alakaları yoktur. Zaten bugün hepsi Alevilere, “dedelerin kıçına tekmeyi basın, cemevlerini dinamitleyin” demektedir.
Ordu, neoliberalizm, devlet-sermaye ilişkilerinin reorganizasyonu, bölgesel siyasette taşların yerlerine oturtulması solun teorik âleminde de karşılık bulmak zorundadır. Geriye dönük olarak tüm teorik işlemler, bu dönüşüm bağlamında yeniden okunabilir. Tasfiye işlemi dahilinde, teorik alanda, Althusser’in hümanizm eleştirisinin sahip olduğu ağırlığın hafifletilebilmesi için Althusserci görünmek şarttır örneğin. Althusser, hümanizmle bireycilik arasındaki bağa işaret etmekte, bireylerin tekilliğine ve biricikliğine saldırmakta, onların tercihlerinin kutsallaştırılmasına karşı çıkmakta, bu tür yaklaşımların tarihe ve topluma dair bir teoriyi imkânsızlaştıracağını söylemektedir. Bugün “Althusserciyim” diyenler bile Althusser’in karşısında konumlanmaktadır. "Althusser" kalesi ele geçirilerek, onun olası darbeleri bir biçimde göğüslenmiş olacaktır. Batı’da bol bol alıntıladıkları isimlere denk bir üretimin altına imza atan herhangi bir kişiye rastlanılmamaktadır. Tercüme büroları, tırtıkçılar, tırşikçiler el ele kol koladır. Yaptıkları, teorideki tasfiyeyi kökleştirmek, gerekli kılıfları örmek ve kendilerine biçilen rolleri ifa etmektir.
“Soma’da ölen işçinin kendi tercihi, inmeseydi madene” veya “inşaatta çalışmak işçinin tercihi, çalışmasaydı” diyen bir tür solculuk türemiştir artık. Bu solculuğa ne AKP ne devlet ne de başka bir şey bahane olabilir. Güngören’e küfretmeden önce düşünülmesi gereken budur. Güngören “tercihler”e saygı duymadığı için Kadıköy’e sığınılmaktadır.
Gençlere ve kadınlara iktidar, parti ve devrim gibi sözcüklerden tiksinmek öğretilmektedir bugün. Bu iki dinamik, ilgili kavramlardan kurtulmak için bir tür manivela olarak kullanılmaktadır. Zaten kendilerini şeker zannedenler, şekerleşenler, herkese bu kavramlardan kurtulmayı aşılamaktadır.
Bugün mangalda kül bırakmayan sol örgütlerin yayınlarında kadrolara yönelik yazılar, şirketlerin kendi içlerinde yürüttükleri kişisel gelişim seminerlerinden çıkmadır. “Sürdürülebilir devrimcilik” kavramını üreten özne, teknokrattan ya da orta sınıfa mensup bir yuppie’den başka bir şey değildir. Çünkü örgütler, kitlelere, kolektife, müşterek öfkeye-derde değil, bireylere ve onların tercihlerine seslenmekte, o bireyin kendisini beğenmesini istemektedir. Bu da teoriyi ve eylemi biçimlendirmektedir. Bu örgütler için, Kadıköy’deki bar ve kafeler, Güngören’de, Bağcılar’da açılana dek devrim bir hayalden ibarettir.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: