Atlı Süvari

Askerde, muhtemelen gerçek bir olaya dayanan, bir fıkra anlatılır: kışlada bulunan bir bankın boyanması gerekmiş, komutan askerlerin yanlışlıkla oturmasına mani olmak için başına bir nöbetçi dikmiştir. İkinci bir emir gelmediğinden, senelerce bankın başına bir asker nöbetçi dikilmiştir. Bugün devletin bankın rengini, yerini değiştirdiği, nöbet uygulamasının anlamsızlığını gördüğü açıktır. Ama şu da görülmelidir: bu fıkra bile askeriyenin parçasıdır.
Devletin sivil-asker diye bölünmesi, ezen-ezilen, işçi-burjuvazi ayrımları yerine bu ayrıma kilitlenilmesi, politik bir marazdır. Bu bölünmeden bahsetmek, “atlı süvari” demektir. Atla süvariyi ayırdıklarında ata binebileceklerini zannedenler, fena halde yanılmaktadırlar.
Sivil-asker ayrımına en çok 12 Eylül mağdurları örgütlenmektedir. Asıl kırılma bu momentle alakalıdır. Söz konusu ayrımı yapanların orduyu eskinin kralı, kendilerini Jakoben zannetmeleri, ne büyük bir yanılgıdır. Bu, mevcut orta sınıf siyasetlerini yaldızlamaktan başka bir şey değildir.
Taner Timur’un Mustafa Koç’a ağıt yakıp “jakobenizme düşmanlık karşı-devrimciliktir” demesi normaldir. Onun gibi solcuların ufku, burjuvaziden, tüccarlardan ve esnaf-zanaatkârlardan oluşan kesimin ufkunu aşamaz. Buna göre ordu, sermayenin iç ve dış ihtiyaçlarına uygun bir yapılanma içine girmelidir. Timur’un yoldaşı Yalçın Küçük’ün Kral Louis’nin sağ kolu Colbert’e işaret etmesi tesadüf değildir. Çünkü ufkundaki “sosyalist iktidar” ancak bir Fransız Devrimi ile mümkündür. Buna göre ordu profesyonelleşmeli, ülkenin dışarıdaki çıkarları korunmalı, içerisi ezilmelidir. Ve evet, Diyarbekir’in ortasında bir genç vurulmalıdır.
Ordudaki dönüşümü önemli bir devrimci mevzi, bir ilerleme olarak satanlar sahtekâr olarak nitelendirilmelidir. Tüm politik teorisi sivil-asker ayrımı üzerine kurulu olanlar, ordunun tüm topluma sirayet etmesinin araçlarıdır. Karşılıklı dönüşüm dâhilinde bu ordu, hapishanelere silahla, topluma BBG Evi ile saldırmıştır. Bugün askerden kaçan on binlerce genç, askeriyenin postmodern hali olan Survivor yarışmasına katılmak için çabalamaktadır. Bu seneki yarışmada eski bir Özel Kuvvetler mensubu vardır. Hesaplar mevcut dönüşüme uygundur. Dolayısıyla her yere ayna dikip sadece kendisini görenler, “a ben de Kürdüm, ben de Aleviyim o da Alevi hem de Kürd, demek ki ses yarışmasında ben de kazandım” diyenlerin görmedikleri gerçek burada saklıdır. Dodan ve o Survivor’cı asker iç içedir.
İç içeliğin bir anlığına kırıldığı moment, Kemal Kurkut’tur. Yurtsever medyanın bu gencin katlini hemen gündeme taşımaması, politik müdahalede bulunmaması, “yazık oldu gence” demesinin sırrı buradadır. Solun maruz kaldığı son yirmi yıllık teorik-ideolojik-politik dönüşüm, devlet ve ordunun dönüşümü ile birlikte okunmalıdır. Bu okuma olmaksızın, müdahale ve mücadele de mümkün değildir.
Dolayısıyla Demir Küçükaydın’ın yazdığımız yazıya düştüğü nottaki devletlu ağız garipsenmemelidir. Küçükaydın’ımızın, “algı oluşturma”dan, “dezenformasyon”dan dem vurması doğaldır. Ona Kıvılcımlı’nın sözünü anımsatmak gerekir: “Çığlıkta ahenk aranmaz.”
Bu tip isimlerin Marksizmi aşmaları, Marx’tan uzaklaşıp güya markizleşmeleri, özünde orta sınıf siyasetine yakınlaşma amacını güder. Fikret Başkaya’nın Ekim Devrimi’ni devrimden saymaması, Fransız devrimciliği ile alakalıdır. Bu tür isimler, orta sınıfın yönetsel ilişkilerde rol alma çabasını mutlak, tek devrimci olgu olarak görmeye mecburdurlar. Kitlelerdeki kaosu, kaosun kitleselleşmesini devlet gibi onlar da sevmezler.
Bu açıdan Perinçek’in “ordu-millet elele”si iç liberalizm; DSİP’gillerin ebrulîliği dış liberalizmdir. Perinçek ordu ve milleti ayırmakta, aradaki tire işareti olmakla güçleneceğini düşünmekte, devletse “haddini bil, ben varım, ikisi iç içe geçecek” buyurmaktadır. Her iki tür liberalizmin birbirini tamamladığını görmek gerekir. Kuveyt emirine takılan nişanda Atatürk’ü arayanlar, bu dönüşümü perdeleme gayretindedirler. Aynı şekilde, kadının bacak arasına, cinselliğine, hormonlarına bakan kadıncılar, kadının kolektif-tarihsel gücünü perdelemek için vardır. Saf, mutlak demokrasi arayışı devleti görmez, göstermez. Bu perdenin gerisinde görülmeyen şudur: AKP devletin basit bir alt ideolojik aygıtıdır, onda ne İslam, ne Ortadoğu, ne Ortaçağ ne de kişisel kibir mevcuttur. Bunlara işaret edenler, devletin safındadır.
Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi ise Survivor savaşın siyasette sürdürülmesidir. Bu savaş, her bireyin birbirinin kurdu olmasıyla alakalıdır. Emekçi kitleler bu tür bağlarla ana trafoya bağlanmaktadır. Ordunun tarihsel dönüşümünde devlet kitleleri silahlandırma ihtiyacıyla yüzleşmiş, bundan korkmuş, söz konusu adımı atarken, gerekli yerlere sigortalarını yerleştirmiştir. Bu sigortaları STK’larda, partilerde ve derneklerde arayıp bulmak şarttır. Bunların içindeki kurtlarla mücadele edilmelidir.
Dolayısıyla ordunun milliyetçilikten vazgeçtiğine sevinenler, bir avuç efendinin milliyetçi kudretini kitlelere yedirmesine dönük çabalarına katkı sunarlar. Zira bugün “devletsiz demokrasi”den söz edenler, bu lafı nedense aynı masada oturdukları devlet görevlilerine değil, ezilenlerin kudretini örgütlemeye çalışanlara etmektedirler. Küçükaydın’ın yirmi yıldır sürekli bağırdığı “aşın, taşın, özgürleşin, bireyselleşin” şiarı devlete veya orduya değil, elinde devleti veya ordusu olmayanlara, bu sebeple Avrupa’ya koşanlara haykırılmaktadır. Asıl sorun buradadır.
Asıl sorun, en komünistinin bile düne kadar "dönek" denilen Livaneli çizgisine gelmesidir. Livaneli, “bu cahiller karanlığı sever, hiçbir şey üretemezler” buyurmuştur. Oysa kendisi, o “cahil” halkın ürettiği türküleri mülk edinip satarak ünlenmiş bir isimdir. Birçok türküyü kendi bestesi gibi takdim etmiş, boru gibi sesiyle, müziğin tıkanmasına sebep olmuştur. Onun önerisi ise aydınlanmış bir avuç efendinin silahlarıyla birlikte ülkeye ayar vermesidir. AKP’nin açıklarını bu tür isimler kapatmaktadır. Onlar Avrupaî AKP’nin üyesidir.
Sivil kıyafetin altındaki hakilik görülmek zorundadır. Devrimci örgütlerin kadrolarına bu hakiliği veya laciliği önermesi tuhaftır. Yoksullara hamamböcekleri gibi bakan gözler çoğalmıştır. Mazlumlara işaret edip zulme ortaklığını örtbas etmeye çalışanların sayısı artmıştır. İhanet zincirini tutanlar, utanmadaki devrimciliği gerici görmektedirler.
Öğle sıcağında ağır teçhizatıyla o bankın başında bekleyen erin alnından akan terdir önemli olan. Her gün her kanalda asker, özel harekat dizilerini piyasaya sürenlerin bu terin değerini bilmesi mümkün değildir. Doktrin merkezlerine çalışanlar da o teri anlayamazlar. Güzel atlar, yiğit atlılar… gün onlara hasrettir.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: