“Bugün aslolan, sol eleştirisi değil, kurucu
iktidardır” diyen, iktidarı bizzat kendi iradesiyle kurduğunu sanan kişi, iktidarın kendi
varlığı üzerine inşa edildiğini görmüyordur. Ya da görüyor, ama buna onay
veriyordur. Kılıçdaroğlu’na ve Millet İttifakı’na bakıp çıkınındaki,
ezberindeki “ikili iktidar”la ilgili sözleri parlatanların anlamak istemediği,
kendi öznelliklerinin de birileri eliyle parlatıldığıdır. O cilâ ve cilânın
sahibi, sorgulanmayı beklemektedir. Ortada iki değil, tek bir iktidar vardır.
Onu iki yaptığını zannedenler, bunun için silâhın eleştirisine ihtiyaç olduğunu
bilmelidirler. O eleştiri olmadan, iktidar ikilenmez.
Teori, gerçekteki kargaşaya mesafe alma imkânıdır. O
kargaşadan nemalananlar, onu kendi varlığını göstermek için fırsat olarak
görenler, teorik aklı öldürmeye mecburdurlar. Teori, bir adım çekilme imkânı
sunar. Marx ve Lenin ile ilgili ezberlerini, alıntılarını bugünkü tercih ve kararlarına süs
kılanlar, önce Marx ve Lenin’in teori ve pratikte verdikleri kavgayı bilmeli,
kendi kavgalarını buna göre tartmalıdırlar. Örneğin CHP’ye vereceği oya Sol
Komünizm eserine işaret ederek kılıf bulmaya çalışanlar, öncelikle
kronolojiye sadık kalmalı, bu anlamda, gidip o kitaba atıfta bulunmadan önce
devrim yapmalıdırlar. Çünkü o kitap, yapılmış bir devrimin kitabıdır.
Kitabın daha girişinde Lenin, işin
legalitesini-illegalitesini iyi tarttıkları için başarılı olduklarını söyler.
Bir anlamda, devrim konusunda ayak sürüyen Avrupalı sosyalistlere Ekim Devrimi
dersleri verir. Kendi Ekim’i ise Avrupa’nın anlamak istemediği, Komün dersleri
üzerine bina edilmiştir. Komünü organik domates ekip “benim kararım, benim tercihim”
duasını mırıldanmak sananların Ekim’i anlaması beklenemez. O, onlar için basit
bir darbeden ibarettir.
CHP gibi bir burjuva partisine verecekleri oyu Marx ve
Lenin’le gerekçelendirenler, düştükleri komik durumun idrakine varmalı, söz ve
eylemdeki yalanları bu tür alıntılarla örtbas etmeye çalışmamalıdırlar. Marx ve
Lenin, sizin burjuva siyasetinizin alı pulu değildir.
Dillerine doladıkları “somut durumun somut tahlili”,
kolektif ve nesnellik redde tabi tutularak yapılamaz. Somuta ve duruma dair bir
fikriniz yoksa tahlil etme melekeniz de olamaz. “Biz, somut bir özneyiz.
Kararlarımız ve tercihlerimiz var. Ne yaptığımızı biliyoruz” diye birilerini ve
kendinizi kandırabilirsiniz, ama teorik birikimi kandıramazsınız. “Tercih” ve “karar”
dediğiniz putlar, sizin dininizin dayanaklarıdır.
Egemen ideoloji, size karar alabilmenin yolunun nesnel olana; tercih yapabilmenin yolunun kolektif olana küfretmek olduğunu öğretir. Vura vura öğretir. Mutlak nesnel ve mutlak kolektif olarak egemen burjuvaziye işaret ederek yapar bunu. Siz de gider, öznelliğinizi, varlığınızı o egemen burjuvaziyle açıktan ya da gizli olarak, tanımlarsınız. Ona eleştiri yöneltildiğinde de dininize küfredilmiş gibi bağırmaya başlarsınız.
Sizdeki nesnele yönelik eleştiri, zaten bir nesnelliğe kul
olmanın, kolektife yönelik eleştiri, zaten bir kolektifin malı
olmanın bir sonucudur. Aynı mantıkla: komplo eleştirisi yapanlar, zaten bir
komplonun fiili parçasıdırlar.
Marksizm, egemenin, burjuvanın nesnelliğini ve kolektifliğini idrak etme meselesidir. Sen, uçtuğunu zannedersin, ama Marksizm, seni uçurana ve uçtuğunu düşündürene bakar. Siyaset felsefesi ile felsefenin siyaseti arasındaki fark, katılık-esneklik gibi niceliksel bir farklılık değildir. “İdeolojisiz dünya” veya “ideolojiler üzerilik” de bir ideolojidir.
Felsefe de siyaset de burjuva kürsüleridir. Marksizm, o kürsüleri yıktığı için vardır, o kürsülerin süsü olduğu için değil.
Bize lazım gelen, devrimci proleter politikadır. O, karar almayı ve
tercih yapmayı yüceltip, onları burjuvaziyle veya devletle mümkün görenlerin
harcı değildir.
Solu, karar alma ve tercihte bulunma özgürlüğü olarak
tarif edenler, halk düşmanı birer liberaldirler. Erdoğan’a yönelik hasedin,
kinin ve düşmanlığın temeli, bu liberalizmdir. Reddedilmelidir. Bu liberalizm,
sömürülen-ezilen halk kitlelerini Erdoğan’dan da ait olduğu nesnellikten ve
kolektiften de kurtarmaz. O, söz konusu nesnelliğin ve kolektifin bileşenidir.
Özellikle Gezi’den beri bu liberalizm, Fethullahî kanallar üzerinden, sosyalist hareketin içine sızmıştır. Nüfuz etmiştir. Sokağa
çıkacak gerekçeyi de varlık gerekçesini de kitlesel ayaklanma sonrası yitirmiş
olan, esasında Haziran kıyamı ile tasfiye olmuş, ama Gezi direnişi ile liberal
yaşam ünitesine bağlanmış olan örgütler, yaşamak adına Fethullah’ın rüzgârına kapılmışlardır.
2007 öncesi AKP içinde olan liberallerin IMF programının sona ermesi, Suriye
hazırlıkları, başkanlık sisteminin inşa süreci gibi başlıklar üzerinden dışa
düşmesi ile birlikte bu isimler, sosyalistleri evcilleştirmek adına onların yanına
ilişmişlerdir. HDP, bu ortak zeminin ürünüdür. Sonrasında sosyalist hareketi
içten içe çürütme ve etkisizleştirme operasyonu dâhilinde bu liberaller,
sosyalistleri belirli bir fikrî kazığa bağlamışlardır. Bu kazık,
“liberalizm-faşizm karşıtlığı” denilen fikirdir.
Liberalizmle faşizmin karşıt şeyler olduğu masalı,
Amerikan menşelidir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’dan ABD’ye
göç etmiş olan aydınlar, bu karşıtlığın teorik zeminini örme karşılığında, o
ülkede barınma imkânı bulabilmişlerdir. Liberalizm/faşizm ayrımı ve
karşıtlığına dair masal, tümden reddedilmelidir.
Bu reddiye, liberalizmdeki (ön)faşist içerikle faşizmdeki (ön)liberal içeriği birlikte görmemizi sağlayacaktır. Liberalle faşisti
karşıt kutuplara yerleştirip, arasında tercihte bulunan, bu yönde kararlar alan
solcular, bu kurguya teorik bir mesafe alıp nesnelliğini ve kolektif içeriğini
anlamaya çalışmalıdırlar. Bizim meselemiz, liberal-faşist kavgasında taraf
tutmak olamaz. Liberaldeki faşizm, faşistteki liberalizm, vura vura görülmelidir.
Liberalizm-faşizm karşıtlığı fikrine kaynaklık eden
Amerika, Hitler’in askerlerini, istihbarat subaylarını yeni dönemin inşasında
görevlendirmiştir. Sovyetler’e karşı inşa edilen yeni düzende faşistler, CIA,
NATO, Pentagon içinde ve uzantısı olan kurumlarda önemli mevkilere
gelmişlerdir. Aşağıya “faşizm liberalizm düşmanıdır” masalı anlatılmış,
yukarıda ise o faşistler, bilfiil liberalizm için çalışmışlardır. Zaten faşizm,
liberalizmin yürüyeceği yolu açmakla ilgili bir pratiktir. Tersi de doğrudur.
Gezi sonrası sosyalistler, nesnel ve kolektif olana dair teorik birikimlerini çöpe attılar ve bu liberalizm-faşizm masalına inanmaya başladılar. Bu masalın türevlerini en iyi kim yazıyorsa o, ön plana çıkartıldı.
CHP, TİP’e vekil verdi, o vekil, sosyalist hareketi liberal
mahfillerin, kurumların eşiğine bağladı. Aynı vekil, Ergenekon avukatıydı. “Bu
devlet, bize neden vekil verdi ki?” diye kimse sormadı. “Akşener bacım” diye
konuşan bu vekili, kimse tartışmadı. Çünkü liberalizme karşı faşizm masalı,
herkesi uyutmuştu. O avukat vekil de bizatihi Amerika’daki liberal solcunun
kötü bir taklidi idi.
Bugünse “Akşener, “AKşener oldu” diye dizler
dövülüyor. Küfürler ediliyor. Bir kadına, bir bacıya edilmeyecek laflar çıkıyor ağızlardan!
Onun bir faşist olduğu hatırlanıyor, nasıl oluyorsa, çekmecelerden Mehmet
Ağar’la fotoğrafları çıkartılıp piyasaya sürülüyor. Ama kimse, 15 Temmuz
sonrası devlete “bu solculara para verin” diyen Ağar’dan bahsetmiyor. HDP'nin başındaki ismin kocasının o dönemki işlerini kimse anmıyor. Ağar'ın devletinin verdiği paraları saymakla, kaynağına hizmet etmekle geçiriyor gününü. Ağar ekibinin
haberini yapan Aydınlık, bugün Ağar’la kol kola yürüyor. İyi Parti
yerine HDP-Sol Parti-TİP gelecekse, bu gelişme “oh ne güzel ya, bizim değerimiz nihayet
anlaşıldı. Bizi sonunda gördüler. Yolumuz açıldı” denilip avuç ovuşturularak
geçiştirilemez. Bilinçli ve bilinçsiz biçimde verilen tavizler konusunda halka günbegün
hesap verilmelidir. Örneğin TİP, bir sosyalist parti ise CHP ile görüşmesinin içeriğini halka ve sınıfa aktarmak, hesap vermek zorundadır.
Burjuvazinin devleti ve devletin burjuvası, kendi nesnelliğinde, kolektif olarak bir yönelim içine giriyor. Bu yönelimin zorunlu sonucu olarak yaşanacak gerilimleri kontrol altında tutacak memurlar sahaya sürülüyor. Kılıçdaroğlu sahaya sürülüyorsa, devlet de sermaye de zayıf halka kadar güçlü olduğunu bildiği içindir.
Zayıf halka, Alevi ve Kürt’tür. Acun’un
yarışmalarında Alevi ve Kürt gençleri ağırlayıp birinci yapmasında olduğu gibi
bu memur da bir devlet operasyonunun parçasıdır. Ona dair oluşturulan imaja
kanmamak gerekir. Karar ve tercihin özgürlüğüne dair bir imge olarak satılan
Kılıçdaroğlu’nun arkasındaki kolektife ve nesnelliğe bakılmalı, imaja ve görüntüye aldanılmamalıdır. Onu
antikapitalist solcu lider olarak satmaya çalışanların kalpleri ve gözleri
mühürlüdür. O lafları devlet adına, birilerini avlamak için ettiğini anlamayan bir Cehil'dir. 10 Aralık, Alman vakıfları, Soros dernekleri ile bağları sorgulamayanlar, ya cahildir ya da o bağların kölesi.
Egemenler, dün Akşener’i övmeni, bugün yermeni
isterler. Bu sayede tercihin ve kararın aslında egemenlere ait olduğu gerçeği
gizlenir. Sadece sana, “karar ve tercih kendine ait zannederek gün geçirme imkânı”
verilir.
Mesele, polisin kitlenin kaçacağı bir açık kapı
bırakmasıdır. Kılıçdaroğlu, Tayyip’in ait olduğu iktidar mekanizmasının
memurudur. İngilizceden tercüme olduğu belli olan basın açıklamalarında dile
getirdiği üzere, onun Erdoğan’ın “propaganda makinası”nı parçalaması mümkün
değildir. Kılıçdaroğlu, o mekanizmanın parçasıdır. Onu besler, durur. (İngilizcede “machine”
sözcüğü kullanılıyor. Bunu “mekanizma, örgüt” gibi kelimelerle karşılamak
gerekiyor. Bu anlamda, Kılıçdaroğlu için yazılan metinleri Türkçeye çevirenler, Türkçe de bilmiyorlar!)
"Uyuşturucu tacirlerinden vergi alınsın" diyen Kılıçdaroğlu’nun ne olduğunun, ona dair gerçeğin görülememesi,
ancak uyuşturucuyla mümkündür. Fethullah siyaseti, sosyalist hareketin zihnine
ve iliklerine işlemiştir. Artık onsuz yapamaz. Bir tür eroin gibi, vücudu ele
geçirmiştir. Her şeyi yapabileceğine dair bir hissiyata, altı boş bir güçlülük
hissine teslim olmuştur. Ne denirse onu yapacak, sonra da “ben yaptım, ben tercih ettim,
ben karar aldım” diyecektir. Bunu diyenlerin derdi, kul ve köle oluşlarını gizlemektir.
Bu uyuşukluk içerisinde bazı kerizler, Kılıçdaroğlu
ile 1908 devrimi, bazıları da Ekim Devrimi yaptığını sanıyorlar. Bunlara
Fransız Devrimi yaptığını sananlar ekleniyor. Üç kuruşluk devrim malumatına
sahipler diye kendilerini devrimci zanneden kişiler, kelimelere ve fikirlere
taklalar attırıyorlar, mevcut gerçekliği o kelimelere ve fikirlere uygun bir
biçimde eğip büküyorlar. Herkes, masal âleminde yaşıyor. Kendi yapmadıkları, yapamadıkları devrimi Kılıçdaroğlu'na yaptırmaya çalışıyorlar. Aldanıyorlar, aldatıyorlar.
Kendilerini özne kılan gücü, kimse sorgulamıyor. Onun ardındaki kolektife ve nesnelliğe kimse bakmıyor. Kılıçdaroğlu’nun “ikinci çözüm süreci”ne öncülük edeceğine inanılıyor. Birincisinin hesabını vermemiş, birincisini sorgulamamış, hendeklere gömülen gençleri tartışmamış küçük burjuvalar, tercihlerin ve kararların özgürlüğü aşkına, yeni bir kavalcının peşine düşüyorlar.
Kenara çekildiğini, siyaseti bıraktığını
açıklayan, ilk çözüm sürecinin aktörü Sırrı, ikincisinin figüranı olarak
yeniden sahneye çıkartılıyor. Üstelik bu, masa çatlamadan önce yaşanıyor. Sonra Kılıçdaroğlu,
örtük olarak, “ben HDP, TİP vs. ile masayı büyütmek istedim, Akşener istemedi”
diyor. Akşener, “bizi ölümle korkutup sıtmaya razı etmeye çalıştılar” diyor.
İmralı Notları isimli
kitabında Öcalan’a MİT görevlisi, “sizin bu önerilerinize sosyalist örgütler
itiraz edecektir” diyor. Bunun üzerine Öcalan, “onları siz bana bırakın” diyor
ve HDP süreci bağlamında tüm örgütlere çağrı yapılıyor.
İkinci çözüm sürecinin Öcalan’ı, o hâlde Kılıçdaroğlu. Soldan, devrimden ve sosyalizmden geriye kalanın hakkından o gelecekmiş gibi görünüyor. Sofrayı büyüteceğini, birliği sağlayacağını, uzlaşma zeminini teşkil edeceğini söyleyen Kılıçdaroğlu, örtük olarak, devrim ve sosyalizm mücadelesini tasfiye eden güçlerin memuru olduğunu ikrar ediyor. Bu anlamda o, Tayyip’in de içinde olduğu nesnel ve kolektif kurgunun bileşenidir.
O sofra, tasfiye için büyüyor, birlik, o tasfiye adına tesis ediliyor, uzlaşma, tasfiye zemini için sağlanıyor. O sofra büyüyorsa, demek ki bizim soframız daha da küçülecektir.
Şu görülmeli: Burjuvazinin ve devletin sofrasında kaşık sallayanlar, işçi ve
yoksul halkın düşmanı oldukları için oradalar. Varlıklarının başka bir anlamı
yok.
Eren Balkır
5 Mart 2023
0 Yorum:
Yorum Gönder