23 Şubat 2012

, ,

Arap Baharı ve Emperyalizm

“Bugün Libya yarın New York Borsası”


Aralık 2010’da Tunus’ta beklenmedik bir biçimde başlayan ve hızla Mısır, Libya, Bahreyn, Suriye ve Yemen’e, küçük ölçekli de olsa bir dizi gösteri üzerinden, Lübnan, Moritanya ve Suudi Arabistan’a sıçrayan kitle hareketleri dalgası, (a) Arap dünyasındaki sosyo-ekonomik dinamikleri ve (b) Arap dünyasının emperyalizmle arasındaki ilişkileri tümüyle değiştirme potansiyeline sahiptir.

Giderek genişleyen bu hareketlerin dinamiklerini ve anlamlarını kavrama noktasında, belirli ülkelerdeki hareketlere ilişkin olarak, mevcut ayrıntılardan kimi soyutlamalara ulaşmak ve geniş planda bir tarama yapmak faydalı olacaktır. Dahası, böylesi bir tarama işlemini yapmak, sadece bugünlerde herkesin dikkat kesildiği Suriye değil, genel anlamda tüm Arap dünyasındaki verili durumun iki yönünün (ya da temel çelişkilerinin) açığa çıkmasını sağlayacaktır.

İlk ve başat yön, genelde kitlesel ayaklanma biçimi alan tüm bu hareketlerin kendi toplumlarının demokratikleşmesi ve onlarca yıl emperyalizmin desteği ile ayakta kalmış otoriter ve zorba rejimlerin yıkılması amacıyla başlamış olmasıdır. Birçok örnekte, yirmi yıldan fazladır iktidarda olan bu rejimler, otoriteryanizm ve neoliberalizm arasındaki çakışmayı temsil etmişlerdir. Meseleyi bu şekilde tespit etmek, eski terminolojiye başvurursak, bu hareketleri yönlendiren başat çelişkinin otoriter (çoğunlukla liberal) rejimlerle ilgili ülkelerdeki geniş halk kitleleri arasında cereyan ettiğini söylemek demektir.

İkinci ve bana kalırsa tali yön ise emperyalist müdahalenin gerçek ya da muhtemel olmasıdır. Gene eski terminolojiye başvuracak olursak, burada ilgili hareketi yönlendiren, emperyalizmle geniş halk kitleleri arasındaki çelişkidir.

Bu noktada verili bir durum dâhilinde, faal olması sebebiyle, her iki çelişkinin de temel olduğunu tespit etmek gerekir; mevcut konjonktür her iki çelişki arasındaki karşılıklı etkileşim üzerinden biçimlenmektedir. Ancak ayrıca iki çelişkiyi başat ve tali olarak ayrıştırmak da zorunludur. Geniş halk kitleleri ile otoriterlik arasındaki çelişkiyi başat çelişki olarak tanımlayanların gerekçesi nedir? Gerekçe, genelde şu tarz bir gözleme dayanmaktadır: istisnasız her bir hareket, demokratikleşme amacıyla ve neoliberal otoriter rejimlere muhalif olarak yola çıkmışlardır. Hiçbirisi, söz konusu itkiyi asla kaybetmemişlerdir. Dolayısıyla görünüşe göre, neoliberal otoriter hareketlerle halk sınıfları arasındaki olgunlaşan çelişki söz konusu hareketlerde ifadesini bulmuştur. Eğer ülkeyi sömürgeye dönüştürmek amacıyla oraya dönük olarak emperyalist güçler askerî bir işgal hareketi başlatmışlarsa, yukarıda bahsi geçen, tali çelişki, yani emperyalizmle halk kitleleri arasındaki çelişki, başatlaşacaktır.

Eğer bu tanımlama doğru ise, o hâlde karşımıza iki sonuç çıkar.

1. Öncelikle Sol, Tunus’tan Mısır ve Suriye’ye dek uzanan bu rejimleri tanımlayan neoliberal otoriteryanizme karşı duran demokratikleşme hareketlerini desteklemelidir. Meseleyi buradan ele almayan her türden analiz kusurlu ve tek taraflı olacaktır, zira bu türden bir analiz, hareketi yöneten başat çelişkiyi kaçırmaktadır. Bu görüş, örneğin Tunus İşçilerinin Komünist Partisi’nde ifadesini bulmaktadır. Aynı yaklaşımı Mısır’da oluşturulan geniş sol koalisyon da dile getirmektedir. Ömer S. Dahi ve Yasir Münif de, biraz farklı bir biçimde, Suriye’deki isyanların analizine vakıf olmak üzerinden, bu türden bir görüşü savunmaktadır.

2. Sol, özellikle ABD emperyalizminin gerçekleştireceği tek taraflı müdahalelere benzer, her türden yabancı askerî müdahaleye şiddetle karşı çıkmalıdır. Bu noktaya vurgu yapmayan her türden analiz eksik ve yanlış olacaktır zira böylesi bir analiz de tali (ama temel) çelişkiyi unutmaktadır. Bu ikinci yön iki ayrı gözleme dayanır.

İlk gözlem, söz konusu otoriter devletlerin çoğunlukla başka devletlerin aracılığıyla, emperyalist güçlerden birinin desteğini arkasına alması ile ilgilidir. Dolayısıyla demokratikleşme hareketi doğası gereği anti-emperyalisttir. Anti-emperyalistlerin söz konusu demokratikleşmeyi tereddütsüz desteklemelerinin ana gerekçelerinden biri de budur. Ama sadece otoriter rejimlerin emperyalizm tarafından destekleniyor olmaları, emperyalizm ile halk kitleleri arasındaki çelişkiyi başat çelişki hâline getirmez. Devlet iktidarını kullanan, yabancı yönetici sınıflara ait herhangi bir koalisyon değil, yereldeki yönetici sınıf koalisyonudur. Bu sebeple halk kitleleri ile yereldeki yönetici sınıf koalisyonu arasındaki Devlette temsil olunan çelişki, ilgili ülkelerdeki sosyo-ekonomik değişimin başat faktörüdür.

İkinci gözlem de şu şekildedir: bu demokratikleşme hareketleri güçlendikçe “Büyük Güçler” eskiden destekledikleri rejimlere dönük bağlılıklarını zamanla terk edip ayaklanma sonrası dönemde varlıklarını sürdürebilmek adına müdahale için yeni yollar aramaya başlarlar. Bu arayış dâhilinde emperyalist güçler, her daim muhalefet içindeki gerici güçlerin safını tutarlar, bu noktada da çelişkiyi militarize ederek ilerici ve demokratik güçleri marjinalleştirirler. Tüm ilerici ve demokratik güçlerin askerî bir emperyalist müdahaleye karşı çıkmasının bir zorunluluk olmasının nedeni tam da budur.

Bu nedenle, esas olarak meselenin emperyalist müdahale boyutuna odaklanan solun önemli bir kısmı başat çelişkiyi kaçırmaktadır. Aynı ölçüde emperyalist müdahale ihtimallerini ve bunun sonucunda oluşacak sorunları tanımayan sol ise tali çelişkiyi bir kenara itmektedir. Ama burada son olarak eklemek gerekir ki ilk grubun hatası ikinci grubun hatasından daha ağırmış gibi görünmektedir.

Deepankar Basu
20 Şubat 2012
Kaynak

20 Şubat 2012

,

Marksizm ve İslam: Bir Polemik İçin Notlar


Devrim

Devrimlerin, vurgu ile belirtmekte fayda var, politik devrimlerin kaderi ortak: devrim sonrasında tarih, bu devrimler bir daha tekrarlanmasın diye, özellikle aydınlar cenahında, birilerini görevlendiriyor. Bu birileri, “devrimci”ymiş gibi görünüp, devrimi talileştiriyorlar, yani onu belli bir yere ve zamana hapsediyorlar ya da o birileri, karşı-devrimci olup, dışarıdaki yer ve zamanı dondurmaya çalışıyorlar. Özetle, “devrimciler”, devrimlerin içindeki, karşı-devrimciler ise devrimlerin dışındaki zamanı ve mekânı dondurmaya gayret ediyorlar.

Marx’ın ayırıcı özelliği burada: o, tüm teorisini belli bir politik-ideolojik “dert”le yazıyor ve sürekli, devrime işaret ediyor. Bu amaçla Marx, içeriden ve dışarıdan çürütülen devrimi kitlelerin hareketliliği ile örülen bir zaman ve mekânla yeniden kuruyor.

Bu inşa, Fransız Devrimi ile Sanayi Devrimi içinde, ama bu devrimlerin toplumsal-tarihsel ürünleri ile birlikte gerçekleşiyor. Tarih boyunca Marksizm dâhilinde, “işçi sınıfı” bağlamında kopan fırtınaların nedeni de burada: sınıf, ilk, yoksa ikinci devrime göre mi görülecek ve anlam kazanacak?

Devrimin içerisindeki ve dışarısındaki zaman-mekânın dondurulması girişimi, akıllarda ve eylemlerde, geçmiş bir devrimin tarihsel plandaki sabitlenişinde karşılığını buluyor. Örneğin Fransız Devrimi, ya her yere Fransa muamelesi yapılıp, herkes Fransız kılınmaya çalışılarak sürdürülmeye çalışıyor ya da başka ülkelerin Fransa’ya, halkların da Fransızlara benzeştikleri noktalar silinerek özel bir alana hapsediliyor.

1789 sonrası yeniden inşa edilen Paris’te sokaklar, halk kolayca barikat kurmasın diye genişletiliyorsa, kafanın içindeki sokaklar da aynı şekilde genişletiliyor. Mimarî, devrime göre, devrim bir daha olmasın diye biçimleniyor.

Yıllar sonra hiç umulmayan bir yer, Rusya, devrim adına ses veriyor. Ekim Devrimi’nin “rastlantısal”lığı, birilerini ürkütüyor ve o da söndürülmeye çalışılıyor. Bu noktada önemli bir saldırı cephesi, bu devrimi Fransız Devrimi’nin bir uzantısı kılmak oluyor.

Birey = Sınıf

Fransız Devrimi, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” idealini Aydınlanma’nın “insan-birey”i temeli üzerinde inşa ediyor. Ama bu temel, tersten, bir kılıf görevi görüyor ve ilgili şiarın altındaki toplumsal-tarihsel gerçekliği gizliyor. Krala karşı mücadelenin ortak cephesi sonradan bölünüyor, Jakobenler şehrin, Jirondenler köyün temsiliyetini üstlenip meclisteki yerlerini alıyorlar. İlki meclisin soluna, ikincisi sağına oturuyor, ortada ise kral duruyor.

Şehrin temel talebi, istikrar; istikrarın talebi ise ücret ve fiyatların sabitlenmesi. Ama bu sabitleme önerisi, köylülerin işine gelmiyor. Özetle liberalizm, bir köylü ideolojisinin içinden neşet ederek, serbestiyeti bayrak ediniyor.

Her iki kesim ise devrimsiz bir toplum ve tarih kurgusunda ortaklaşıyor. Devrim gününden başlayan bir takvimin kullanıma sokulması bile, devrimin gerçekleştiği bir boyutu, zamanı silmeyi ifade ediyor esas olarak. Devrim, bu sayede zihinlerde ve pratikte ötelenmiş oluyor.

Ekim Devrimi’nin içinde de zamanla onu Fransız Devrimi’nin yeni hâli olarak karşılayanlar zuhur ediyor. Süreç içinde “birey” yerine “sınıf” ikame ediliyor. Birey ve sınıf, dolaylı olarak Aydınlanma’nın “insan”ına bağlanıyor. İnsan, Tanrı’nın yeryüzündeki hâli olarak tasavvur ediliyor.

Aydınlanma dininin tanrısı olan insan, işçi sınıfı donunda yeniden zuhur etmiş oluyor.

Politik/Toplumsal Devrim

Herhangi bir olaya “devrim” denildiğinde, hemen toplumsal devrimlerle ilgili bilgi çıkınının devreye sokulması şaşırtıcı. Bu noktada akla Sadri Alışık’ın o ünlü repliği, “bu da mı gol değil?” geliyor. Her zaman ofsaytta kalmışların, kaybedenlerin, mazlumların çığlığını anlamayı, o çığlıkla ortaklaşmayı asla kabul etmemek. “Sosyalizmi biz kuracağız” demek için başkalarının ayaklanmasını küçümsemek. Devrim ve sosyalizm, her daim uhrevi bir âlemde kalsın, bugüne, gerçeğe değmesin diye, bugüne, gerçeğe ait çıkışları tırpanlamak. Yapılan bu.

İslam Devrim mi?

Fransız Devrimi ya da onun Rus versiyonu Ekim Devrimi zaviyesinden baktığımızda, değil. Ama bu devrimlere Aydınlanma penceresinden bakmıyorsak, İslam tabiî ki devrim. İslam, devrim olmayı bile batıda olumlu ya da olumsuz açıdan bir biçimde devrim diye kodlanmış bu iki olaya göre hak edebiliyor. Kendi toplumunu ve dönemini aydınlattığı için İslam, birden devrim oluveriyor ya da aydınlatamadığı ispatlanmış ise gerileme, en iyisinden “reform” olarak niteleniyor.

İbrahimî gelenek içinde bir devrim olduğu açık. Sadece putperestler, pagan gelenekler, çoktanrıcılar değil, Hristiyanların ve Yahudilerin hüküm sürdüğü topraklarda “din karşıtı din” olarak cisimleşiyor İslam. Hristiyanlığa ve Yahudiliğe göre ve onlara karşı devrim oluşunun, hüküm sürme noktasında, geriye çekilmiş olması, bu hakikati hiçbir biçimde değiştirmiyor. Sınıfsallık ve toplumsallık arayacaksak eğer, birinde toprak sahipliği, diğerinde tefecilik duruyor geri planda. “Hepsi aşiret değil mi?” türünden anakronik, tarihdışı bir yaklaşımla, Muhammed’in bir aşiret üyesi oluşuna abanmak, hiçbir şeyi çözmüyor kısacası.

“Alman halkı, hiçbir surette devrimci bir gelenekten mahrum değil. Almanya’nın diğer ülkelerin devrimlerindeki en iyi insanlara denk karakterler ürettiği, Alman halkının merkezîleştirilmiş bir millet dâhilinde muhteşem sonuçlar üretebilmesine imkân veren bir dayanma gücü ve kudret ortaya koyduğu, Alman köylülerinin ve alt tabakaların kendi evlatlarını bile çoğunlukla ürperten kimi fikir ve planların hamili oldukları zamanlar oldu.”[1]

Engels, Alman Köylü Savaşı isimli bu çalışması ile özellikle Fransa’ya ve Fransız devrimcilerine bakıp hayıflanan Alman devrimcilerine seslenerek, onlara kendi devrimci geleneklerini hatırlatıyor. Bugün birçoklarının tüylerini diken diken edecek bir dil ve içerikle, Almanlara, kendi geçmişinde, özellikle din bayrağı altında savaş alanlarını dolduran halkını gösteriyor.

Köylü Savaşı’nı toplumsal-sınıfsal analiz açısından okumak da mümkün, bu yönde politik gerekçelerle değerlendirmek de. Ama birileri, bu topraklarda Muhammed’e veya İslamî kıyamlara işaret etse, hemen “İncil” misali, Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı’nın “Önsöz” bölümü çıkartılıyor ve böylelikle “üretici güçlerin gelişmesini beklemeyen” sabırsız ahmaklara akıl ve ayar verilmiş oluyor.

En kolayından, kısa devre yaparak, işçi sınıfı, üretici güç ilân edilip, sınıfçılık, devrimcilik ve sosyalistlik olarak yutturuluyor. Dolayısıyla, örneğin İslam’ın ve Müslümanların “sınıfî”, “devrimci” ve “sosyalist” yanları mutlak bazı kabuller adına çöpe atılıyor. Tarihi ve toplumu dönüştürenin, kabuller ya da sözler değil, somut eylemler ve güçler olduğu görülmüyor. Daha doğrusu, bu görülüp sözlere ve kabullere yükleniliyor.

Üstelik bahsi geçen “İncil” gösterisi, Fransız Devrimi veya Ekim Devrimi adına yapılıyor. Yani bunlar, bir daha tekrarlanmasın diye, örtük olarak “üretici güçler” öne çıkartılıyor. Burada, teoride belirlenmiş güçle, gerçekteki güç arasında kısa devre yapılarak, güç sahibi olunabileceği vehmine teslim olunuyor ve bu nedenle üretici olmayanların isyanları yok hükmünde kabul ediliyor. Bu o denli abartılıyor ki, “işçi sınıfı” salt ürettiği için göklere çıkartılıyor ve neredeyse işten atılan işçiler, “üretim” adına sahiplenilip geri işe alınmaları için çalışılıyor. İşçi, kentli orta sınıfın maskesi, bazı durumlarda zırhı, bazen de kendisine dair bir mecaz olarak iş görüyor.

Sömürü ve zulüm, bu üretim planlamacılığı karşısında anlamını yitiriyor. Dolayısıyla devrimi yapacak olan sömürülenler ve mazlumlar, üretim tanrısı önünde, parti, örgüt, sendika, dernek adı verilen sunaklarda kurban ediliyorlar. Kendi işçisine ve sosyalizmine bunu yapan, Müslüman’a ve İslam’a neler yapmasın?

Demir vs. Garbis

Demir Küçükaydın bir röportaj verdi[2], Garbis Altınoğlu da burada söylenenleri kendi zaviyesinden cevaplamaya çalıştı.[3] Esasen Küçükaydın, Fransız Devrimi’nin; Altınoğlu, Ekim Devrimi’nin şanlı günleri karşısında körelen bir çift gözle meseleleri değerlendiriyordu.

Garbis’in Muhammed ve dönemin Arabistan’ı ile ilgili sözleri, kendisinin eleştirdiği troçkistlerin ve bu cenahtan kopup liberalizme yelken açan teorisyenlerin Sovyetler’e dönük eleştirilerini hatırlattı. Zira bu kesimler de geri bir ülkede devrimin olamayacağına inanıyorlardı. Dolayısıyla bu kesimler, Rusya’da olana devrim, yaşanana da sosyalizm dememeyi maharet saydılar.

Demir “Stalin Muaviye’dir” diyerek, gençliğinden beri Lenin’in yanında olmuş, ölümüne yakın onu pohpohlayanların “büyük öğretmen” nidalarına karşı “ben hâlâ Lenin’in öğrencisiyim” diyen Stalin’i, Muhammed’in düşmanı iken korkudan ve çıkarları gereği Müslüman olmuş bir aşiret reisinin oğlu Muaviye ile eş tutuyordu. Böylelikle o, esasında Stalin üzerinden Lenin’e küfrediyordu. Garbis ise Muhammed ve İslam ile ilgili söyledikleriyle, geçen yüzyılın başlarında sosyalizme, Lenin’e ve Rusya’ya eleştiriler yağdıran sağcıların tezleri ile ortaklaşıyordu.

Demir, ayrıca şehirli olduğu için önemsediğine dair kimi vurgularda bulunmasına karşın, İslam’ın Şam gibi bazı güç merkezlerinde yoğunlaşarak yeniden inşa edilmesinin sembolü olan Muaviye’yi kötü bir örnek olarak kullanıyordu.

Buradaki hinlik şuydu: Demir, Müslümanları kendi ulus karşıtlığı siyasetine yâr ya da kul etmek istiyor, bu amaçla Stalin’e küfretmek için Muaviye’yi öne çıkartıyordu.

Temelde ulus karşıtlığı siyaseti de Avrupa solculuğunun bir ürünüydü. Zira doksanların başında tüm üye ülkelerdeki okullarda okutulacak tarih kitabını, Demir’in aklına uygun olarak, birlikte yazan Avrupa, bu kitapla esasında birliğin sürekliliğini güvence altına almayı amaçlıyordu.

Garbis, “işçi sınıfı yoksa sosyalizm de yok”, Demir “birey yoksa sosyalizm de yok” dedi. Oysa ikisi de insan denilen tanrıya tapma noktasında din kardeşiydi.

Garbis için aşiretler, Demir için milletler gericiydi. Durdukları nokta farklı olsa da kendi konumlarına göre tayin ettikleri “ileri-geri”, aynıydı.

Garbis, Demir’in “bayrağın önemi yok” lafından rahatsız oldu. Elbette bu rahatsızlık, Engels’in şu sözünü bilmemek ya da bilse de onu anlamlandıramamaktan kaynaklanıyordu:

“Benim için önemli olan, Rusya’da ilk itkinin verilmesi ve devrimin patlak vermesidir. İşareti şu ya da bu hizbin vermesi, devrimin şu ya da bu bayrak altında olması benim için önemli değil.”[4]

Demir, “bu dünyada Müslüman olmak imkânsız” dedi ve aksini iddia etmenin Aydınlanma’nın dinine tabi olmak olduğunu söyledi, ama devamında da Müslümanlara ulusla hesaplaşıp tüm dünyaya bakmayı, bu noktada da Aydınlanma’nın dinine tam anlamıyla biat etmeyi önerdi.

Özetle Demir, insanlığı bölen uluslara; Garbis de dinlere karşıydı. İnsanlık dedikleri ise burjuvazide maddileşen tanrı-bireyden başka bir şey değildi. Öz çekirdekteki birey denilen hülyalı güzelliğin açığa çıkabilmesi için din ve millet denilen kabuklardan kurtulmak zorunluydu. Demir, bunun için dindarlarla; Garbis de millî olanla işbirliğine hazır olduğunu söylemiş oldu.

Garbis, devrimi yapmış ve sosyalizmi şu veya bu şekilde kurmuş bir ülkenin devrimcisine, örnek olsun, Stalin’e öykünmenin bugün devrim yapmamış, sosyalizme de uzak bir ülke, bölge ve dünya gerçekliğinde sonuçsuz olduğunu görmüyordu. Aynı şekilde tersten, Demir de devrimin ve sosyalizmin politik olarak anlamını ve değerini yitirdiği uzak bir âlemden konuşarak, bugüne hiçbir şey söyleyemeyeceğini anlamadı.

Bu açıdan Demir’in “bu dünyada İslam imkânsız” ve “bu dünyada hiç sosyalizm yaşanmadı” sözleri aynı kafanın ürünüydü. O, başka galaksilerde hayatın olduğunu somut olarak bilse, “tek dünyada sosyalizm” eleştirileri yazmak için yanıp tutuşacak bir ruh hâli sergilemekteydi. Çünkü onun gibilerde sosyalizm, imkânsızlıkla aynı anlama sahipti.

Oysa Troçki, “sönmüş yıldızlara hayat götüreceğiz” diyen şair Mayakovski’yi eleştirdiği yazısında, ona cevapla, “sen önce Moskova’nın elli kilometre uzağında aç köylülere ekmek götür” diyen bir devrimciydi.

Bu polemiğin de gösterdiği üzere, Garbis’in yazılarında Stalin’in; Demir’in yazılarında Troçki’nin cenaze marşı çalıyordu. Zira bir işçi, ancak bir sınıfa ait ise anlam ve değer kazandığı gibi, söz konusu iki isim de devrim ve sosyalizm bağlamında anlam ve değer edinebiliyordu, kişisel özellikleri, hırsları ve arzuları ile değil. Bu kişiliklerin öne çıkartılması, devrimin ve sosyalizmin geri çekilmesi demekti.

Devrim ve sosyalizm, sınır çekmek, sınır silmek ve sınır boylarında dövüşmekti. İşi gücü, kendi bilgi dağarcığını ve hayat algısına ait sınırları korumak olan Garbis ile işi gücü bir kuş misali sınırlara kör bir hayat sürmeyi erdemmiş gibi taşıyan Demir arasındaki bu polemikte politik açıdan devrime ve sosyalizme dair hiçbir şey yoktu.

Sınırlara içeriden ya da dışarıdan kör olmak, teori ve pratik arasındaki sınıra karşı da körleşmeyi beraberinde getiriyordu.

Garbis, teorisini pratik; Demir pratiğini teori gibi yaşıyordu. İlki için eylemsiz söz, ikincisi için sözsüz eylem önemliydi. İlkinde Marksizm ve İslam, birbirine asla değmeyecek bir diyara atılıyor, ikincisinde ise zaten değmeyeceği bir alana hapsediliyordu.

Bugün özellikle Ortadoğu ölçeğinde, İslam ve Marksizmin tarihsel ve toplumsal düzlemde değdiği yerlerde olmak, çıkan kıvılcıma iştirak etmek, devrimcilik ve sosyalistlik olmalıydı.

Eren Balkır
20 Şubat 2012

Dipnotlar:
[1] Marx-Engels, Collected Works, 10. Cilt, Frederick Engels: “The Peasants War In Germany”, s. 399.

[2] “Sosyalizmin Muaviye’si Stalin’dir”, 27 Ocak 2012, Adil Medya.

[3] Garbis Altınoğlu, “İslâm ve Marksizm”, 17 Şubat 2012, Adil Medya.

[4] Marx-Engels, Collected Works, 47. Cilt; “Engels’ten Vera İvanovna Zasuliç’e Mektup”, 23 Nisan 1885, s. 281.

17 Şubat 2012

,

Hıdır Adnan

Filistinli tutsak Hıdır Adnan 62 gündür açlık grevinde. Ellerinden kelepçelendiği yatağında, bir İsrail hastanesinde ölüm tehlikesi ile karşı karşıya.

Geçenlerde yüksek mahkemeye kurtarılması için bir tıbbî rapor sunuldu.

33 yıl önce Cenin yakınlarındaki bir köyde doğan, geçimini fırıncılık yaparak sağlayan Hıdır Adnan, İsrail devleti tarafından herhangi bir suçlamada bulunulmaksızın, dört aydır “idarî gözaltı” altında tutuluyor. Adnan açlık grevine, tutuklanmasından bir gün sonra, 18 Aralık’ta başladı.

Adnan’ın avukatları serbest bırakılması için İsrail yüksek mahkemesine dilekçe sundular ama bugüne dek cevap gelmedi dilekçeye. Avukatı Mahmud Kasandra’nın ifadesiyle durumu gayet ciddi: “Muhtemelen bu son şansı. Tıbbî rapora göre her ân ölebilir. Umarım ölmez ama ben pek iyimser değilim bu konuda.”

Adnan açlık grevine, sebepsiz yere gözaltına alınması, herhangi bir delilin olmaması ve gözaltı sürecinde yaşadığı saldırıları protesto etmek için girdi. Raporlara göre, bu onun dokuzuncu gözaltısı. O geçmişte İslamî Cihad’ın sözcülüğünü yapmış bir isim.

Geçen Çarşamba günü Safid’de İnsan Hakları için Doktorlar grubundan bir doktor tarafından muayene edildi. Doktorun raporuna göre Adnan’ın el ve ayaklarında kelepçe vardı.

Süreç içinde otuz kilo kaybetmiş, şimdi altmış kiloda. Mide ağrısı çekiyor, bazen kan kusuyor ve şiddetli başı ağrıyor. Yüzü çok solgun, vücudu ise çok güçsüz. Dili düzleşmiş, diş etleri kanıyor, derisi kuru, saçları dökülüyor ve kasları körelmiş. Kalp atışları zayıf, kan basıncı 100/75. Sürekli bir kalp monitörüne bağlı tutuluyor.

Adnan sıvı ve tuz alımını kabul etti. Buna glikoz ve vitaminler de eklenmiş. Ancak doktorun dediğine göre, “açlık grevine son vermeyi kesinlikle reddediyor.” Bilinci gayet yerinde ve açık.

Doktorun tespitiyle, “Adnan her ân ölebilir. Açlık grevi elli günü geçti ise kaslar bozulur ve vücutta toksinler oluşur. Ölüm, kalpteki bir soruna ya da bağışıklık sistemindeki çökmeye bağlı olarak oluşan bir enfeksiyon sonucu aniden gerçekleşebilir. Sindirim sisteminde bir kanamanın ya da karaciğerle böbrekte bir hasarın oluşması da muhtemeldir.”

"Yetmiş günü aşan bir oruçta insan kesin olarak ölür. Damardan sıvı verme, tuz takviyesi, glikoz ve vitamin temini uzun soluklu bir açlık grevinde ölüme mani olamaz.”

Adnan’ın karısı Randa, iki kızı ve babasına Çarşamba günü görüş izni verildi. Annesine, kız kardeşine ve kardeşine ise verilmedi.

Arrada’daki evinde kız kardeşi Maali, "Randa’nın bana söylediğine göre, abim çok zayıfmış, sağlığı giderek kötüleşiyormuş ama aklî sağlığı iyiymiş” diyor. “Tüm aile endişeyle bekliyor ve Randa kocasını bir daha görüp göremeyeceğini bilmiyor.”

Adnan'ın büyük kızının da adı Maali. Dört yaşındaki Maali, babasının çok hasta olduğunu anlıyor ve o da onu bir daha kucaklayıp kucaklayamayacağı konusunda kaygılanıyor. Halası onunla ilgili olarak şunu söylüyor: “Annesine sürekli ağlamamasını söylüyor.” Küçük kardeşi Bissan henüz 18 aylık. Üçüncü çocuğunu bekleyen Randa, altı aylık hamile.

Görüş sonrası Adnan’ın babası Cihad Adnan, hastanenin dışında oğluyla dayanışmak için yaptığı konuşmasında onun moralinin yüksek olduğunu söylüyor. “Oğlum açlık grevine kendisi için girmedi, o bu açlık grevine işgal sona ersin, ülkesindeki yurttaşları başları dik yürüsün ve halkın hürriyete olan hasreti son bulsun diye girdi.”

Binlerce Filistinli ve Adnan’ı destekleyen başka isimler Batı Şeria ve Gazze’de ya da Kudüs yakınlarındaki Ofer askerî hapishanesinin dışında protesto gösterileri düzenlediler. Kitle polisle çatıştı ve polis göz yaşartıcı bomba ile plastik mermi kullandı.

Filistinli tutsaklarla dayanışma grubu Addamir’e göre, diğer hapishanelerdeki tutsaklar da yiyecek almayı reddetmeye başladılar.

Birçok gösterici, Adnan’ın İsrail işgalinin ve onun tutsaklara dönük muamelesinin bir sembolü hâline geldiğini söylüyor. İsrail hapishanelerinde üç yüzden fazla Filistinli “idarî gözaltı” denilen tutuklama sürecine tabi tutuluyor.

Filistin devleti de Adnan’ın serbest bırakılması çağrısında bulundu. Perşembe günü İnsan Hakları için Doktorlar grubu İsrail cumhurbaşkanı Şimon Perez’den onun kötüleşen tıbbî durumuna müdahale etmesini talep etti.

Bu haftanın başında İsrail’deki askerî mahkeme Adnan’ın süregiden tutukluluğu ile ilgili temyiz başvurusunu reddetti. İsrail Hapishaneler İdaresi'nin dediğine göre, Adnan’a gayet insanî davranılıyor ve o “özel” muamele görüyor.

1981’de Kuzey İrlanda’da gerçekleştirilen açlık grevinde ölen IRA tutsağı Bobby Sands açlık grevine 66 gün dayanabilmişti. Britanya Tıp Derneği’ne göre, ölüm genellikle ölüm orucunun 55 ila 75’inci gününde gerçekleşiyor.

Harriet Sherwood
16 Şubat 2012
Kaynak

08 Şubat 2012

Allah’ın Boyası ve Tiner


Bir tinerci-dindar tartışmasıdır kopup gitti son günlerde. Tayyip, kimsenin tinercinin safını tutmayacağı fikri ile salladı sopasını.

İhsan Eliaçık, “hâlihazırda varolan dindarı müteahhit yaptınız zaten” diye eleştirdi. Tayyip, ona (da) “zavallı” dedi ve “biz, işleri ehil kişilere veririz” sözüyle, Eliaçık’ı da kendince marjinalleştirmiş oldu, elindeki çanağı yalayanlara gerekli mesajı iletti. İşi veren de alan da, ekmeği insanın önünden çalan da, filmlerdeki kötü karakterler gibi, kendisinden su isteyen düşmüşe suyu verir gibi yapıp yere döken de oydu. Tayyip, İhsan Eliaçık’a verdiği cevapla açıktan şunu söylüyordu. “Suyun başını biz tutuyoruz.”

Helak olsun Ebu Leheb! Helak oldu da.” [Tebbet, 1]

Oysa bu, Ebu Leheb dindarlığıdır. Kâbe etrafında çöreklenmek ve köleyi ölümle, zengini köleyle korkutmaktır. İslam, bu korkuyu silmek değil midir? Korkuyu yaşatmak isteyen İslam, kâfirse değilse nedir?

Yani dindar-tinerci tartışması, özünde güç gösterisidir. Kemalist manada “yurtta sulh cihanda sulh” aşamasını ifade eder. Sulh, sermayenin dış huzurudur. AKP’nin Onuncu Yıl Marşı’dır bu gösteri. “On yılda on beş milyon genç yaratmak”, “tarihten önce var olan ve tarihten sonra da var olacak olan” bir devlet teşkil etmektir. “Ne mutlu Türküm diyene” aşamasının pekiştirilmesidir. “Türk”, yani devletin kölesi, yani iktidarın uşağı olmayanın mutluluk hakkı olmamasıdır.

Tayyip’in “Tinerci” saldırısı, Uludere’dir. “Bizim önümüzde diz çökmezseniz, ekmeğinizi bile yiyemezsiniz” demektir.

Özal gibi, seçim zamanı dağıttığı ev tapularını, Demokles’in kılıcı misali, milletin başının üzerinde sallamaktır.

Bu saldırı, faşist Almanya’da güçsüzlerin, evsizlerin, yaşlıların, hastaların, toplumun zayıf noktalarının sokak ortasında dövülmeleri, öldürülmeleridir. Ancak Yahudi olduğu takdirde adam yurduna konulanların sessiz çığlığıdır. Bu, biyopolitikadır. Ateist Richard Dawkins’in Darvinci, “gen” merkezli biyopolitikasının din sosuna bandırılmasıdır.

Tinercilere saldırmak, geçen seçimlerde istikrar masalları ile avuttuğu milleti gulyabani hikâyeleri ile korkutmak ve onu Allah’a değil, korkuya kul etmek demektir.

Gündeme gelen bu tartışma, “artık iktisat, sosyoloji ve politika benim, benim dışımdakiler gebersin, gebermek istemiyorsa, bana kul olsun” diyen müstekbirlerin partisi AKP’nin attığı son çığlıktır. Evet, o, cami duvarına işemiştir.

Tinerciyi tekfirle işaretlemek, kırmızı içine alıp sonra aynı boya fırçası ile üzerine çarpı atmak, maaş zammı alamamış memura, üç kuruşa taşeron işlerde çalışan işçilere, toprağı, suyu, hayvanı çalınan köylüye “sus!” demektir.

Bu tartışma, “bize biat etmezseniz, sokakta tinerci olursunuz” demektir. Marjı belirlemek, sosyolojik, iktisadî ve politik manada sınır çekmektir. İktidarın perçinlenmesidir. Dini dışarıda tutup donduran Kemalist devletin bu donuk puta göre kendisini yeniden inşa etmesidir.

Esad’a seslenen Tayyip, Irak’ta ve Libya’da halkın özgürleştiğini söyler ve “mazlumun ahını aldığını” iddia eder. Çekilen marj, çizilen sınır, emperyalizme teslim olmuş komprador aklın muhafazasıdır. Tayyip’in bahsini ettiği “mazlumlar”, sosyolojik, iktisadî ve politik manada tinercileri ve bilcümle fukarayı asla içermezler. Burada “mazlum”, ülkenin İttihatçılardan bu yana temsilciliğini yaptığı “millî burjuvazi, toprak ağası, mütegallibe ve eşraftır”. Sınır, onlar için, onlara dair ve onlar içinde çekilmektedir.

Tayyip, müstekbir pozlarında herkesi “zavallı” olarak nitelemektedir. Mütedeyyin bir yerden konuşmadığı buradan bellidir, zira Kur’an, miskinlere, mustazafa, fukaraya dair, onlar için ve onlar içindedir. Mustazaflar, yeryüzünün halifesi olsun diye inmiş olan Kur’an, müstekbirin ağzında, Allah’ın kudretini istismara dönüşür.

Bu tartışmaya “din afyondur, tinerdir” diye duhul etmeye çalışmak ise ahmaklıktır. Burjuvazinin saldırısına eklemlenmek, “AKP” isminde parti kurma başvurusu yapıp, iktidardan “meşruiyet” dilenmektir. Sonuçta programında “laik ve aydınlanmacı” olduğunu söyleyen komünistlerin likidasyonudur.

Allah’ın boyası ile boyanınız; boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim vardır? ‘Biz O’na kulluk edenleriz’, deyin.” [Bakara, 138]

Yahudi Yahudi olun, Hristiyan Hristiyan olun dedi, ama biz İbrahim’in dinine uyarız” diyor Kur’an bu ayetin öncesinde. Tayyip’in “AKP’li olun” diye emretmesi karşısında da Allah’ın boyası gerek demek ki.

Bakara-138, bu ayet, vaftize itirazı ifade eder; bugünün koşullarında vaftiz AKP rozeti takmaksa, bu ayet, AKP “dindarlığı”nı, daha doğrusu “muhafazakâr demokrat”lığı redde tabi tutuyor demektir.

Öte yandan, Sıbgatullah’tır AKP’nin tineri ile incelip dökülen. Emperyalizmin fethi, Fethullah’tır kazanan. Sıcağa muhtaç, ateşli hülyaları ile tinercidir, bu dünyayı eninde sonunda yakacak olan.

Eren Balkır
8 Şubat 2012

07 Şubat 2012

, ,

Bütün Yollar Tahran’a Çıkar


İsrail, Tahran’a doğrudan “önleyici” bir askerî saldırı gerçekleştirmek niyetinde iken ABD ve İngiltere Şam dolayımı ile Tahran’a saldırılması gerektiğine inanıyor.

Bu, eğer geçerse, Libya’dakine benzer sonuçlar üretecek olan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının teşvik edildiği, giderek büyüyen bir kargaşaya sahne olan Suriye’deki durumu izah ediyor.

Son günlerde Suriye’nin Humus kentinde iki yüzden fazla insanın silâhlı saldırılar ve bombardıman sonucu katledilmesi ile vücut bulan korkunç bir şiddet ortamına tanık olundu. Batılı ana akım medyaya göre tüm suç Beşar Esad’ın. Obama da benzer bir suçlamada bulundu: “Esad, kendi halkını katletmeye son vermeli. Esad, kenara çekilip acilen demokratik geçiş sürecinin başlamasına izin vermeli.” Batılı müttefiklerin Suriye ve İran’a dönük saldırıları paralel ve ardışık bir seyir izliyor. Mantık şu: Suriye düşerse İran da düşer.

Irak ve Libya’da olduğu gibi, ABD, BK ve Fransa tüm suçu hükümetin üzerine atan bir BM Güvenlik Konseyi kararı çıkartmaya çalışıyor ve hükümeti istifa etmeye zorluyor. Ancak bu kez batının küresel zorba taktiklerine kafa tutan Rusya ve Çin ilgili kararı veto etti.

Bu aslında az buz bir şey değil! Batılı müttefikler bir yana, Rusya ve Çin bir yana düşüyor. Her iki taraf, Suriye’deki ve genel olarak bölgedeki kargaşa ve şiddetin köklerini farklı algılıyor. Resmî ABD/İngiltere/Fransa/İsrail hattı, “Arap Baharı”nın nihayet Suriye’ye ulaştığı kanaatinde. Bunların holivudvari “İyi Adam-Kötü Adam” hikâyeleri, “Suriye’ye (elbette ABD menşeili) demokrasiyi getirmek için kahramanca dövüşen özgürlük savaşçıları”ndan bahsedip duruyor. “Köktenci anti-demokratik Esad rejiminin halkı ezdiği” anlatılıyor. Bu tip senaryolar, ağlak Stephen Spielberg filmlerine uygun düşse de gerçek dünya farklı bir seyir izliyor.

Esad hükümetinin halkın karşısında konumlandığından bahsetmek yerine, Rusya ve Çin görece daha dengeli bir konum alarak farklı bir dizi hizbi içeren Suriye iç ilişkilerini değerlendiriyor. Bir yanda Suriye’nin yasal görevlileri, bir yanda da ülke genelinde yaşanan şiddet ortamından toplumsal öfkeden istifade eden silâhlı terörist kalabalıklar duruyor. Daha düşük yoğunlukta olsa da benzer sahnelere Londra, Manchester, Manchester, New York, Oakland, Atina ve diğer batılı şehirlerde de tanık olunuyor.

Suriye’de bu tür gruplar, ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail istihbarat kurumları eliyle silâhlandırılıyor, eğitiliyor, finanse ediliyor ve kışkırtılıyor. Bu yardımlar, kamusal ya da özel, resmî ya da gayriresmî, gizli ya da açık yollardan yapılıyor.

Yaşananlar, Washington ve Londra’nın voltdisneyvari “kötü kedi kuşa karşı” çizgi film algısından görece daha karmaşık.

Batılı müttefiklerin Suriye’ye dayatmak istediği BM kararı, batı yanlısı politik ve diplomatik bir aygıta dönüşen Arap Birliği’nin mevcut genel sekreteri Nebil Arabi’nin sunduğu bir rapora dayanıyor. Benzer bir süreç, Yukiya Amano’nun başkanlığında toplanıp İran’ın nükleer programını lanetleyen bir karar alan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu için de geçerli. Burada da rapor, ABD, BK, Fransa ve İsrail’in sunduğu istihbarata dayanılarak hazırlanmıştı.

Bugün Suriye’de olup bitenler, batılı devletlerin destekledikleri bir terörizmin kurbanları hâline gelen Suriyeliler için gayet kötü. Ama dünyanın geri kalan kısmı için iyi haberler de var. Rusya ve Çin, ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’e karşı duruyor. Bu iki ülke yeni bir Irak ve Libya vak’asını hoş göremeyeceğini söylüyor.

Bugünün en önemli jeopolitik sorunu, ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’i yöneten güçlerin iyiden iyiye zıvanadan çıkmış olmaları. Bu güçler, kendi politik, mali, hatta mesiyanik hedeflerine ulaşmak için küresel bir nükleer savaş başlatma konusunda herhangi bir vicdanî rahatsızlık duymuyorlar. Bu güçlerin kesin olarak durdurulması gerekiyor.

Geçen yıl batılı güçler, “Arap Baharı” kılıfı altında, Libya’da binlerce insanın ölüp yaralanmasına ve ülkenin harap olmasına neden olan gizli bir dizi operasyon yürüttüler.

Acaba bu batı güçler, Arap Baharı listesine Irak, Afganistan ve Filistin’i de dâhil edip buradaki halkların ülkelerini işgal eden güçlere karşı silâhlı ayaklanma başlatmalarını önerecekler mi? Asıl soru bu.

Suriye, batının çifte standartçı yaklaşımının yeni bir örneği. Batı, Esad’ın kendisinin finanse ettiği teröristlere karşı savaşmasından şikâyet ederken, öte yandan da İsrail’in Gazzeli sivillere misket ve fosfor bombaları ile saldırmasına ses etmiyor. Libya’yı istila edip yağmalayan Batılı güçler, Mısır ordusu halkı ezip genç kadınları Kahire sokaklarında acımasızca döverken yüzünü başka yöne çeviriyor nedense.

Bir zamanlar ABD başkanı Franklin Roosevelt, Nikaragua’nın başındaki diktatör Anastasio Somoza’nın “tam bir orospu çocuğu” olduğunu söyleyen yardımcısına şu şekilde cevap vermişti: “Evet, o bir orospu çocuğu ama bizim orospu çocuğumuz!”

Bugün Suriye bir iç savaşa sürükleniyor. Bu noktada batı medyasından gelen raporlara ve batılı hükümetlerin papağanlarına inanmamız mümkün mü? Geçmişte dillendirilen, “şehirlerinizin üzerinde mantar şeklinde bir bulutun yükseldiğini görmek istemiyorsanız, Saddam’dan kurtulun” retoriğini hatırlayan var mı?

Bugün Suriye haber ajansı SANA, Humus’ta yaşananlara ilişkin oldukça farklı bir hikâye anlatıyor. “Humus’un bir dizi bölgesinde silâhlı terörist gruplar Pazartesi günü halka ve kolluk kuvvetlerine saldırdılar. […] Şehirdeki devlet güçleri onları takip edip onlarla çatışmaya girdiler. Silâhlı terörist gruplar Dablan Mahallesi’ndeki Teknik Hizmetler binasının arkasında iki ayrı bomba patlattı. Birkaç karargâha havanla saldırdılar ve bir kısmı da İdlib Kaymakamlığı’nın binalarını yağmaladılar. Rastan’da bu terörist grupların elinden kurtulanlar bir camiye sığındılar ama teröristler camiyi ateşe vererek içerideki yurttaşların ölmesine ve yaralanmasına neden oldular.” İyi de batı medyası bu olayları neden haber yapmıyor?

Düşünün, eğer Mossad, CIA ve MI6 devlet destekli terörizm faaliyeti ile Tahran sokaklarında İranlı nükleer bilimcilere suikast düzenleyebiliyorsa, bu işi Suriye içlerinde daha geniş ölçekte neden yapıyor olmasın?

Mısır, Suriye, İran, Libya, New York’taki 11 Eylül ya da Londra’daki 7 Temmuz gibi şiddet olaylarında iki kilit faktör açığa çıkıyor: (1) Bunlar kimin yararına? (2) Paranın akışını takip et (bombaların, lojistiğin, mermilerin, uydunun parasını ve insansız uçak desteğini veren kim?)

Sonuç:

ABD, İngiltere ve Fransa, İran’a saldırmak istiyor ama önce Suriye’ye vurmak istiyor olabilir.

İsrail, İran’a saldırmak ve işe oradan başlamak istiyor olabilir.

Muhtemelen bu iki seçenek de madalyonun iki ayrı yüzüdür.

Adrian Salbuchi
7 Şubat 2012
Kaynak

,

Laal Band


Pakistan’daki toplumsal ve ekonomik sefalet karşısında insanın gurur duyacağı bir şey bulması imkânsız. Ama imtiyazlı bir kişi, kendince gururlanacağı bir şeyleri elbette ki bulabilir. İmtiyazlı kişi, sefaletin ve açlığın zincirlerinden muaf olma hâli üzerinden, kimi şeyleri tecrübe edip bunların keyfini de çıkartabilir. Ancak Pakistan halkının büyük bir çoğunluğu, gerçekte bu tarz imtiyazlardan tümüyle mahrumdur. Halkın çok büyük bir bölümünün hiçbir şeyi yoktur, önemli bir kısmı kıt kanaat geçinmektedir, iflasın eşiğinde durmaktadır ve paryalaşıp zincirlenmiştir. Bu ülkede kimse, halkın o fakir ruhlarını nasıl idame ettirdiğini sormaz bile. Mevcut fizikî mahrumiyet, bu halkın fukaralığının delilidir. İşte Laal [“Kızıl”] müzik grubunun şarkılarında dil bulan halk, bu halktır.

Laal’ın son rock müzik videosu, İnqılab, borçlarını emekleri karşılığında ödemek zorunda olan köle işçilerin hâlini anlatır. Bu şarkı, var olan sömürünün bir gün elbet sona ereceğine ilişkin bir umudu içerir. Pakistan’da başka hiçbir müzisyen, bu mevzua parmak basmaya cüret edememiştir. Ama Laal, bu taşın altına elini koyar ve meseleye eğilir. Şarkıyı birlikte söyleyen Teymur Rahman ve Ammar Aziz öyle zekâ pırıltıları ile de yaklaşmaz mevzua. Mesele, tümüyle hakikî, anlatılanlar, gerçek insanlar ve gerçek insan hikâyeleridir. Bu, elbette şirketlerin beslemesi olan ana akım medyanın ortalığa saçtığı hayâllerden ve hülyalardan azade, saf bir hakikattir. Şarkı, Pakistan’ın bizim pek görmek istemediğimiz yüzünü haykırır bizlere. Şarkının Youtube’da yayınlanan videosunda şu sözlere yer verilir: “On üç yıl sonra Yüksek Mahkeme köle emeğinin anayasaya aykırı olduğunu söyledi ve Köle Emeğinin Özgürleşmesi yasasını Millet Meclisi ancak on yıl sonra geçirebildi, ama bugün hâlâ tuğla ocaklarında 1 milyon köle işçi çalışıyor. Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’nun tahminlerine göre, toplamda ülke genelinde çalışan köle işçi sayısı 20 milyon.”

Videonun en çarpıcı yönü de ekrana yansıyan müzisyenlerle emekçiler arasındaki karşıtlık. Her iki tarafın ortak yanı ne olabilir ki? Ortak bir arka plana sahip değiller; müzisyenler özgür ve tuzu kuru iken emekçiler fakir ve köle. Teymur Rahman, Lahore Üniversitesi Yönetimi Bilimi’nde hocalık yapıyor, Ammar Aziz de Ulusal Güzel Sanatlar Koleji mezunu. Emekçilerse tuğla ocaklarında çalışıyorlar. Laal müzik grubundaki müzisyenler, şirketlerin desteğine muhtaç değil, şöhretli olmak istemiyorlar, servet biriktirmek gibi bir dertleri de yok. Açıktan sosyalizmi benimseyip bu tarz konularla ilgileniyorlar. Sosyalizm, dünya genelinde birçok devrimcinin ekonomik krizler ve halk gösterileri içinde ölüme gittiği ama gene de her dönülen köşede yakalanılan bir hayalet. Bu, müzisyenlerin sahip oldukları toplumsal statülerini aşmalarını sağlayan ve onları inkâr edilenlere dikkat çekmeye, insanlıklarına ait boşlukları şarkı söyleyerek doldurmaya iten güç. Laal’ın videoda ortaya koyduğu anlatıda emekçiler, ilkin işlerinin tutsakları, ardından da birleşip örgütlenmiş özgür insanlar olarak takdim ediliyor ve kaderlerini tayin eden bir konuma geliyorlar. Şarkının (İngilizceye de çevrilmiş) sözleri meseleyi daha açık hâle getiriyor:

“Söküp atacağız bu karanlığı,
Boyun eğdireceğiz muktediri.
Mesul kılmalıyız hepsini.
Hakikat asla gizli kalamaz.
Şiarım devrim benim.”

Pakistan’ın politika karşıtı olan gençliğine Laal, gayet açık olan şu mesajı iletiyor: örgütlen ve politikleş.

Kısa süre önce yaptığım tartışmada Hintli bir dostum, Pakistan menşeli müzik videoları ile alay etmiş, bu çalışmaları yaratıcılıktan uzak ve genel anlamda vasatın altında bulduğunu belirtmişti. Ben de ona Laal’ın bir videosunu izlettirmiştim [Meray Dil Meray Musafir –“Benim Kalbim, Misafirim”]. Videoyu izlediğinde, hafifçe başını salladı ve videonun eşsiz bir çalışma olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. İşte bu da benim gurur ânımdı. Çünkü ben biliyorum ki uluslararası düzeyde bile, Laal kadar ilerici politik duruşunu bu denli açıktan ifade eden başka bir grup yoktu. Bu da ancak kıyametin içine doğmuş, dünya müziğinin boğucu sisini dağıtan, o yalçın dağlara ilk önce tırmanmayı bilen Pakistanlı bir gruba mahsus bir özellikti.

İmran Barlas

02 Şubat 2012

,

Küçük Burjuva Sosyalizmi


Küçük burjuva solculuğu, burjuvaziyi yukarı doğru aşmak derdindedir. Belli bir süre onunla aynı seviyede, aynı mekân ve zamanda dolaşmayı sever, bu oluş, mutlaklaştırılır. Emeksiz kazanılan para, bu zemini teşkil eder. Temelde buradaki aşma iradesi, burjuvaziye aittir. Proleter sosyalizmi ise burjuvaziyi yerin dibine geçirmenin gayretindedir, onu aşmanın değil. Burjuvaziyi yukarı doğru aşmak isteyenler, küçük burjuvalardır.

“Bireycilik, toplum tarafından insan üstünde yapılan baskının doğurduğu bir sonuçtur. Bireycilik, kendini zorbalığa karşı savunmak için kişinin giriştiği boş bir teşebbüstür; oysa, kendini savunmak, kendini sınırlamaktan başka bir şey değildir.” [Maksim Gorki, Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi, Ortam Yayınları, 1980, s. 76-77.]

Küçük burjuva sosyalizmi, ekonomi, coğrafya ve biyoloji hususunda belli bir tekleşmeye muhtaçtır. Kendini savunmak anlamında, bir sonuç olarak, belli bir bütünlük figürü teşkil edilmelidir. Kan değerleri, bedensel tepkiler, maddeci terennümler, buradadır. Savunma ve sınırlama, doğası gereği, devreye girer. Ekonomi, coğrafya ve biyoloji çitlenir, sınırlar pekiştirilir. Bu ayrım, bu çitler, bir süre politikmiş gibi savunulur. Laf, düşünce, ideoloji, kalem ve kaba hayat pratiği, “namus” gibi korunur. Sürekli hak istenir, tanınma ve kabul talep edilir. Burjuvaziyle kurulan eşitlik, hukuku ve ahlakı tayin eder.

Faşizm, premature emperyalizmdir. Faşizm, dışa açılamayan ve içe bükülen emperyalizmdir. Küçük burjuva sosyalizmi, faşizmle liberalizm arasında salınmaya mecburdur. Salınmak, onun temel eylem biçimidir. Tanınana, kabul edilene dek bu salınım devam eder. Ama tatminsizlik hâkimdir ve bu kabul, hiçbir şekilde gerçekleşmez.

Küçük burjuva sosyalizmi, Kürd’ün saldırısı sonrası, faşizmle ilişkisi üzerinden, birden Türk’leşir; Müslüman’ın saldırısı sonrası ise liberalizmle ilişkisi üzerinden, birden laikleşir. Onca muhalefete, itiraza ve “devrimcilik pozları”na rağmen teslim olunan yer, gene egemenin kucağıdır, onun devletidir.

Küçük burjuva, burjuvanın rahat ve huzuruna öykünür, dolayısıyla o rahatı ve huzuru bozacak, alttan gelen saldırılara dalgakıranlık yapmak zorundadır. Liberalizm ve faşizm, bu dalgakıranlığın teorik ve politik adlarıdır. Burada esas olan, alttakilerin lafını ve eylemini talileştirmek, münferitleştirmek, sıradanlaştırmaktır. Liberalizm ve faşizm, küçük burjuvazinin burjuvazi adına, mazlum-sömürülen kitlelere yönelttiği saldırı ve savunma biçimidir. İlki savunma, ikincisi saldırı hâlidir.

Küçük burjuva sosyalizmi, bu anlamda, birlikçidir. Tek olmak içindir bu. Başı sonu belli olmayan bir iş pratiğinin içinde olmayı, işçileşmeyi hiç sevmez. Hep vazgeçilmez olmak ister. Marx’ın kullandığı tabirle, “sürekli saygı duyulmayı bekler.” Onun için iş değil, kendisi önemlidir. Kendi öznelliği başa alınmadıkça, kimseye iş de yaptırmaz. İşin başı ve sonu olmayı sever, zira o işi gereksizleştirmek derdindedir. Mülkiyeti sever, aidiyetten nefret eder. İş pratiği, doğası gereği, her türden bütünlük tasavvurunu dağıtacağından, işin gereksizleştirilmesi ve boşa düşürülmesi zorunludur.

“Küçük burjuvanın temel şartı şudur: Böyle gelmiş böyle gider.” [Gorki, s. 10]

Her türden işin bütünlük tasavvurunu dağıtması karşısında bu kaderci düstur, söylem, bazen örtük bazen de açıktan savunulur. Küçük burjuva, “su akar yatağını bulur” der, su olduğunu zanneder ve sürekli gece yatacağı yatağını düşünür. Su gibi her forma girmek zorunludur onun için.

“Topografya ve psikosomatik” gibi sözcüklerle örülü cümleler faşizme işaret ederler örneğin. İlki “coğrafî determinizm”e, ikincisi “sosyal darvinizm”e dairdir. Her ikisi de faşizmin teorik payandalarıdır.

Küçük burjuva sosyalizmi, burjuvazinin birikiminden memnundur. Onu sorgulamak kendisini sorgulamak olduğundan ve sürekli kendisini eleştiri hedefi olmaktan kurtarma gayretince belirlendiğinden, bu birikime toz kondurmaz. “Tarih, sınıf savaşımları tarihidir” cümlesi böylelerinin ağzında tarihsizleşir, kimi zaman da sınıfsızlaşır. Küçük burjuva sosyalizmi, ya tarihi kendinde toparlamak için “sınıf”ı ya da sınıfı toparlamak için “mücadele”yi bu cümleden çıkartmak zorundadır. Onun her daim kendisini işaret eden ideolojik ezberler çıkını mevcuttur.

Küçük burjuva, ikbal peşinde koşar. Tecimsel niyetleri, politik-ideolojik gayretin üzerindedir. Burjuvaziyi aşmak olarak anladığı sosyalizm, gerisin geri burjuvazinin kucağına düşmek zorundadır. Sosyalist mücadele, gündelik çıkarlar ve tecimsel-maddî kâr için istismar edilecek bir seviyeye çekilir. Onun nezdinde yaşamak değil, hayatta kalmak önemlidir. Sosyalizm, ancak bu düzeyde makuldür.

Küçük burjuva, üretim değil, tüketime endeksli bir algı ve bilginin üzerinden düşünür ve eyleme geçer. Aşmak, ama aşmanın verili durum ve dönemdeki imkânsızlığına iman etmek, ciddi bir gerilimdir. Aşılmak istenen dağ düzlenmez, aksine bir Kaf Dağı hâline getirilerek, herkes, aşma pratiğinin sonsuz zorlu bir uğraş olduğuna inandırılır. Sosyalizm, böylelikle satılabilir bir meta hâline gelir ya da sığ bir rekabetin konusu olur. Mülkiyet, ön veri olduğundan, rekabet tayin edicidir. At yarışındaki gibi sosyalizm, çeşitli ideolojilerle yapılan bir yarışa hapsedilir ve “sosyalizm kazanacak” denilir.

“Sosyalizm kazanacak!”

Neyi kazanacak? İktidarı mı? Peki, bu iktidar, kazı-kazandan mı yoksa lotodan mı çıkacak? Var olan iktidara karşı mücadele etmeksizin, bu “mücadele”nin anlamı var mı?

“Sosyalizm, bu partinin büyümesi, güçlenmesi ile kazanacak. Sosyalizm mutlaka kazanacak” diyor TKP, yani anlaşılıyor ki sosyalizm eşittir parti. Bu formül, aslında kendi dışındaki sola çekilmiş bir ihtar: Cezayir’de bir dönem iktidara gelmiş olan İslamî hareket FİS’in İslam’ın beş şartına bir de parti üyeliği şartını eklemesi türünden, kendilerine yönelik her eleştiriyi sosyalizme küfür olarak algılatıp, kadrolarını seferber ve motive etmeyi hesap ediyorlar. Oysa sosyalizm, parti bürolarına sığmaz, sığmıyor olmalı.

Sosyalist İktidar çizgisi, sınıf ve devrimle ilgili tüm “pürüz”leri düzlemek için vardı. Düzleme işleminde sınıfa ve devrime ait tarihsel-toplumsal tüm ilişkiler de düzlendi. Birileri, “her şey boş, iktidar olmadıkça” lafına ikna edildiler. Alt siyasetten sıkılanlar için, yönetsel ilişkilerle, jeopolitik gelişmelerle, devletli yönelimlerle uğraşmak, daha cazip geldi. Birileri, küçük işlerle uğraştıklarına inandırıldılar ve büyük oynamayı seçtiler. Komünist hareket, teknokrat âlimlerin önünde diz çöktürüldü.

Bu SİP çizgisi, sonradan düzleme işlemini sonuca götürerek TKP ismini aldı. Başka birileri de bu ismi “biz alacaktık, her şeyi biz düzleyecektik” diye sitem ettiler. Bu yarışta yenildiler.

TKP, 10 Eylül 1920 tarihinde Bakû’de kuruldu, ama öncesi vardı. Türkiye 29 Ekim 1923’te kuruldu, ama öncesi vardı. Eski TKP başkanı Aydemir Güler’in sahip çıktıklarını söylediği, Mustafa Kemal’in tüm politik rakiplerini saf dışı bırakma gayreti ile bu üç yıl içinde her şey düzlendi. Neticede başkan, “Kemalizmin Edirne’den Hakkâri’ye tüm coğrafyaya bütünlüklü bir irade ile hükmetmesine de sahip çıkıyor”du.

Saf dışı edilen en önemli politik rakip, Mustafa Suphi’ydi. Mustafa Kemal, Kızıl Ordu’nun bir bahane ile Ankara’ya gelip, Suphi’yi başa geçirmesinden korkuyordu. Bu olmasa bile, Sovyetler’den alacakları yardımları büyük olasılıkla Suphi dolayımı ile alacaklardı ki bu da, iktidar koltuğunun altından kayması anlamına geliyordu.

Geçenlerde o Suphi ve yoldaşlarının, o sahip çıktıkları iktidar tarafından katledilişlerini kutladılar Ankara’da.

“Küçük burjuva, bütün düşünceleri ve bütün duyguları ile tamamıyla bireycidir. Küçük burjuvanın başka türlü olmak elinden gelmez. Çünkü, küçük burjuvanın bireyciliği, burjuva toplumunun asıl temelini oluşturan ‘kutsal özel mülkiyet kurumu’na dayanır.” [Gorki, s. 44]

İblis Naim Şahin’in ifadesi ile, “devlet demek mülkiyet demek”. TKP, bu devlet katında yürüttüğü politik olmayan, saf ideolojik çalışmasında, mülkiyete kul olmuş kesimleri örgütlemekle görevlendirildi. “Sosyalist iktidar” diye bir mit yaratıldı ve her şey oraya kilitlendi, burası, bugün, bu dünya unutularak.

Parti’nin gerçek, yegâne sahibi, bugün “kolektif önderlik”ten dem vuran, koltuğunu kaybetmemek için türlü dalavereler yapan Kemal Okuyan, aynı kutlamada şunları söyledi:

“Mücadele sosyalist iktidara ulaşmak için değilse, bir komünist parti niye vardır.”

Kendisi, sosyalist iktidar imkânlarının olmadığı koşullarda komünist bir parti olamayacağını da ikrar etmiş oluyordu böylelikle. Zaten toprak ağalarının, Rum ve Ermeni’nin malını çalmış burjuvazinin kurduğu bir cumhuriyeti savunmak da onlara düşmüştü, dolayısıyla KP değil, burjuva-milliyetçi bir parti olmak, sosyalist iktidar yolunda yeterli bir hamleydi. Devlet, mülkiyet demekse ve işçiler, mülk bağlamında patronlarla uzlaştırılmak zorunda ise TKP gibilerin varlığı zorunluydu.

SİP’in TKP’si, tarihsel TKP ile bu türden bir mülkiyetçi refleksle ilişki kuruyor. O, işin başı ve sonu olma derdinde: “Solun önemli bir bölümü ‘ha devlet sektörü, ha özel sektör’ dediğinde kamuculuğu bayrak yapan hangi partiydi?” diyerek övünüyor, sirkatin söylüyor Okuyan. Oysa kamuculuk politikası ile doksanların başında burjuva devletine işmar edilmiş, ondan cevaz alınmış oldu. Bunun dışında da bir politik anlamı yoktu. Bu Gelenek, Ergenekon tutuklamaları baş gösterdiğinde, tutuklanma korkusuyla yönetici kadronun görevlerini terk etmesinde de devam etti.

SİP’in TKP’si, geçmişte TKP’yi fazla Sovyetçi olduğu için eleştiriyor, “yerli” bir siyasete vurgu yapıyor ve bu açıdan, TİP geçmişini öne çıkartıyordu. Böylelikle, partii Mustafa Kemal’in emriyle kurulan Resmî TKP’deki önde gelen isimlerin “Bolşevizm iyi de bize uymaz, bizim gerçekliğimiz farklı” sözlerine bağlandı.

Suphilerle ancak ve sadece biyolojik yaşları düzeyinde ilişki kurabilen ex-prezidant, eskiden de TV’de, “onlar ölmeye geldi, biz yaşamak istiyoruz” diyerek, küçük burjuva tabanına sesleniyor, efendilerine gizli bir mesaj iletiyor, onlara “Suphileri öldürmenize neden olan gerekçeler bizde yok” diyerek sözlerine sadık olduklarını o efendilere arz ediyorlardı. “Türkiye Müslüman’dır, komünizm olmaz” diyenleri eleştiriyormuş gibi görünüyor, ama esasında bu sözü kendi pratiği ile onaylıyordu.

Oysa bugün devletten icazetli TKP, Mustafa Suphi’nin parti içinde bu yönde çıkan tartışmada Müslüman halk içinde Bolşeviklerin yürüttüğü siyaseti devam ettirmeyi savunanların başında yer aldığını (ki bu tavrı, “Müslüman halkımıza” diye başlayan bildirilerine de yansıyor.), Müslüman Kızıl Ordu’su kurulmasını savunduğunu, bağlı bulunduğu Müslüman Halklar Komiserliği’nin dönemsel siyasetini somutladığını görmüyor.

Partinin eski başkanı, Mustafa Suphi’nin “emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşında, kurtuluş için sosyalizm” dediğini iddia ediyor ve kendi siyasetini meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa Suphi, ortada bir ulusal kurtuluş mücadelesinin ya da bir anti-emperyalist mücadelenin olmadığının gayet net farkındaydı.

TKP, tarihsel süreç içinde, Sovyetler’in üstte, devletler katında, yüksek siyaset düzeyinde attığı adımların küçük bir figüranı olmayı kabul ettiği için, bu siyaset tarzı bugüne kadar bozulmadan gelmiş görünüyor.

Zahirde Suphi, Ankara hükümetine yardıma geliyor, ama batında o, komünist mücadelenin, kendi tabiriyle, “devrimci ocaklar”ını teşkil etmek için geliyor Anadolu’ya. Küçük burjuvanın gözü ocakta yanmayı kesmediği için, o, bu derindeki gerçekleri örtbas etmek zorunda kalıyor.

“TKP, ilk gününden beri anti-emperyalisttir, yurtseverdir.” diyor Güler. Suphi’yi Kemalistlerle kurduğu ittifakın mezesi yapmak istiyor, hepsi bu. Bir ittifak unsuru hâline gelmeyi, Kemalistleri sosyalizme ikna etmeyi umuyor. Oysa onların varoluş sebebi, anti-komünizm.

“Yurt” dediği Misak-ı Milli ise eğer, Suphi’nin Balkanlar’a, İran’a ve Kafkaslar’a uzanan kollarını görmüyor. Biraz da bu kollar kesilsin diyedir ki o ve yoldaşları Karadeniz’de katlediliyorlar. Güler, Kemalizmden, onun izin verdiği ölçüde öğrendiği “komünistliğini” Suphi’nin komünistliği ile karıştırıyor.

Yoldaşı Kemal Okuyan’ın tüyleri “Kürd” deyince diken diken olurken, Suphi’nin komünistliği öğrendiği ocakta “ittifak içinde olunan ittihatçıların samimiyetini anlamak için onları ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, özellikle Kürdistan konusunda sıkıştırmak gerekir” türünden analizler yapılıyor. İlk TKP programına da yansıyan “plebisit” önerisi, bunun sonucu. Oysa şimdiki TKP, Barzani’den Apo’ya tüm politik Kürd unsurlarını toprağa gömmek istiyor, devlete, Kemalistlere, sağcılara, milliyetçilere hoş görünmek adına. Bu tip unsurlar, alttan gelen çığlığı siyasî-ideolojik hamlelerle boğmak için varlar.

“Türkiye solunun Kürtlerin çilesine duyarsız kalması mümkün mü? Bu soruyu hakaret sayarız. En başta TKP üyesi olan binlerce Kürt yoldaşımız hakaret sayar. Biz komünistiz, bizde milliyetçiliğin kırıntısı bulunmaz. Sınıf işbirlikçiliğini kabul etmeyiz. Türk patronu Kürt işçisine, Kürt patronu da Türk işçisine yeğlemeyiz.” [Kemal Okuyan]

Duyarsız kalan bir kesim var ama. Kürtlerin hakaretine maruz kalan bir kesim. Biraz siyaset var, o da milliyetçilik denilen kırıntı üzerine kurulu zaten. Partinin Kürt siyaseti gayet açık ki Türk patronunun istediği bir siyaset. Türk işçisini hiç mi hiç yeğlemediği ise zaten ortada. Ama her şeyden önce TKP’de “mazlum millet” kavramı hiç yer etmemiş bilinçte. Şoven siyasetini biraz sınıfçı sosa daldırıyor, hepsi bu. Birilerinin bütünlük tasavvuruna adam topluyor, kan taşıyor. Bu bütünlük savunusu, bağımsızlık vurgusunda dile geliyor ve efendilerin coğrafî tasavvurlarına eklemleniyor. “Sınıf” diyerek, oradan kalkınmacılığa sıçrıyor, iktisadî tasavvuru da buradan örüyor. Bireysel bütünlük ve bireyin kılını her tür rüzgârdan koruma ise aydınlanmacılık ve laiklik vurgusu ile pekiştiriliyor, bu da biyolojik kurguları oluyor. İşin, pratiğin, mücadelenin, eylemin kolektif düzeyde ürettiği her tür fazlalık, bu tip küçük burjuva müdahalelerle düzleniyor (faşizm) ya da lime lime ediliyor (liberalizm).

“Ruhu hiç sosyaliste benzemediği hâlde, yüzü sosyaliste benzeyen insandan daha kötü bir şey olamaz.” [Gorki, s. 69]

Eren Balkır
2 Şubat 2012