11 Şubat 2023

,

Türkiye Büyükşehir Belediyesi


“Üstinsan, iki düşmanla dövüşmek zorunda kalacak: Kitle ve Tanrı. Tanrı ile mücadele, herhangi bir tehlikeye yol açmayacak. Çünkü Tanrı öldü, öyle değil mi? […] Üstinsanın gelişimine esas engeli, kitle teşkil edecek. Kitle, fazla Hristiyan ve fazla eşitlikçi, o, üstinsan yücelsin diye zulüm düzeyinin daha da yukarı çekilmesi gerektiğini hiç anlamayacak. […] Gene de üstinsan, hem kitleyi hem de Tanrı’yı aşacak. Tüm iradesini cesurca dayatmayı bilecek.”[1]

Sınıfsal yapısı gereği, bugün sol, Mussolini gibi düşünüyor, Mussolini gibi konuşuyor. Çünkü o, kendisini Üstinsan sanıyor. Bu masala inanıyor. Meslekî ve sınıfî durumu gereği, üstinsan mertebesine yükseldiğini sanıyor. Sırtını sıvazlayanlar, küçük burjuvalığını okşayanlar, solu gemilerine alacaklarını fısıldıyorlar. Sol, bugün o fısıltıya göre hareket ediyor.

Küçük burjuvazi, “sınıfsız-sınırsız, imtiyazsız kaynaşmış 500 milyonluk kitle”[2] içinde yer aldığını sanıyor, eskinin on yılda yaratılan “on milyonluk ulusal özel kitle”siyle el ele ilerliyor. Yoksullara, ezilenlere, işçilere bu kibirle ve imtiyaz bilinciyle bakıyor. Siyasetini kendi çıkarından ve imtiyazından kuruyor.

Özellikle son pandemi döneminde daha da güçlenen, “nüfus fazla!” diyen, öjeni fikrini savunan, Malthusçuluğu dirilten ideolojik saldırıya en çok da solcular örgütlendi, o saldırıyı en çok da solcular örgütledi. Dolayısıyla, bugün solun kitleyle kurduğu yalandan ilişkiye kanmamak gerekiyor.

Bugün sağ da sol da “nüfus fazla!” diyen ideolojiyi savunuyor. Bu açıdan, deprem bölgesinde dökülen gözyaşları, timsahlara ait!

* * *

Mine Kırıkkanat, İmamoğlu başkan olduğu vakit “yoksulu, açı doyurmak zordu, zenginin başa gelmesi iyi oldu” mealinde bir tweet atmıştı. Bu açıdan, CHP ve ona iltisaklı sosyalist örgütlerdeki AKP düşmanlığı, sınıfsaldır. Bu düşmanlığın ardındaki yoksul, işçi ve halk düşmanlığına itiraz etmek gerekiyor. Bu düşmanlık, Mussolini’nin düşman bellediği Tanrı ve kitleyle ilgilidir. Kolektif olana dairdir.

Neticede devlet ve sermaye, üstinsan masalı üzerinden küçük burjuvaziyi ve fikrini kendisine düşman olacak kolektif dinamiklere karşı seferber etmiştir. Sol, bu seferberlikte pay istemektedir. O, küçük burjuvazinin özel ve biricik hâlini yüceltmekle meşguldür. O hâlin bekçiliğini yapmaktadır.

* * *


Bahadır Özgür, yıkılan binalardan birinin Antakya Belediyesi’nin CHP’li meclis üyesi tarafından inşa edildiğini söylüyor. Özgür, kendisini CHP’ye hizaladığı için fazla yaygara kopartmıyor. Mahkemelere işaret etmiyor, eline teslim edilen dosyaları paylaşmıyor, Antakya’da belediyenin kaç yıldır CHP’de olduğunu sorgulamıyor. O belediye başkanının depremde binası yıkılmış müteahhidi savunuşuna tek laf etmiyor. Bordaladığı düzen gemisinden ayrılamıyor. Herkes nereden besleniyorsa, ora adına konuşuyor.

Devlet ve sermaye, AKP ve CHP ile birlikte ilerliyor. Birilerine el altından raporlar veriliyor, sayıştay, aile bakanlığı, emniyet, MİT gibi yerlerden gelen belgeleri aktaranlara “gazeteci” payesi veriliyor. Bu gazeteci siyaseti, kitle ve halk düşmanı, bu görülmeli.

Bu düzen, kendisine özel bir kitle inşa ediyor. O özel bireyler toplamı, kendisini “üstinsan” oldukları yalanıyla avutuyor.

CHP limanına yanaşma konusunda Özgür yalnız değil. Birçok isim, belediyelerden, derneklerden vs. besleniyor. Olmadı, Twitter’da kendisine CHP kitlesinden özel bir dinleyici kitlesi oluşturuyor, kitap ve fikir satıyor, danışmanlık hizmeti veriyor, trollük yapıyor, bir süre sonra gerçeğe karşı körleşiyor, CHP’nin yalan ve yalandan siyasetine kul köle oluyor. O siyaseti eleştiremeyecek bir yere savruluyor.

Bu durum, bir zamanlar akademide yıldız parlatmak için, Althusser üzerinden isim yapmaya çalışan Kansu Yıldırım için de geçerli. “İşçi sınıfı”, akademik bir veri ve olgu, onun için. Kariyer basamağı.

Onun gibiler yüzünden sosyalist hareketin tepelerinde içi boş işçi tulumları dolaşıyor. Soyut bir işçicilik üzerinden düşünülüp hareket ediliyor. “İşçi”, aslında üstinsana, üstinsanın liberal versiyonuna denk düşüyor. Bu tür kişiler, vantrolog gibi, işçi tulumu içine geçirdikleri elleriyle, kendi küçük burjuvalıklarını konuşturuyorlar. Kendi imtiyazlarını ve çıkarlarını o “İşçi”ye söyletiyorlar.


Çünkü Kansu Yıldırım, CHP’nin ve HDP’nin “ikili iktidar” oluşturduğunu, oluşturabileceğini düşünüyor. Ya yalan söylüyor ya da yalana iman ediyor. Çünkü Yıldırım, Rifkin’e sarılan CHP’nin içinde Foggo ve “ülke IMF programından ayrıldığı için Sayek Böke gibi “solcular”dan medet umuyor. Gaz alıyor. Bu isimlerin kimlere hizmet ettiğini bile bile halkı kandırıyor. Çünkü Yıldırım, ülkede “TÜSİAD ve AKP projesi var”[3] diye yazı yazıyor, aslında herkesi TÜSİAD projesine kul köle etmek için uğraşıyor. Ekmeğin oradan geldiğini, geleceğini iyi biliyor.

İşçi sınıfı kisvesine bürünen liberalizm, her yerde ahkam kesiyor. Yoksul, işçi ve halk düşmanı Serhat Can Halis gibi isimler, “sosyalist hareketin içerisine sızmış CHP ajanlarından başka bir şey değil.”[4] Sosyalist hareketi tasfiye etmek için varlar. Kitleyle ve Tanrı’yla devlet ve burjuvazi adına dövüşüyorlar. Çanaklarını bu düşmanlığın doldurduğunu iyi biliyorlar. Halk düşmanlığının para ettiğini görüyorlar. Deprem gibi gündemi bu düşmanlığı göstermek ve üç beş beğeni alıp takipçi kazanmak için bir fırsat olarak kullanıyorlar. Bugün üzerlerindeki kızıl kazağı yırtıp alttaki kara ve kahverengi gömlekleri açığa çıkartmak gerekiyor.

* * *

TKP, esasen bir inşaat şirketi. Partinin üst düzey isimlerinden biri, deprem sonrası bu tweeti atıyor. AKP’nin inşaatçılığını beğenmiyor, “benimki daha iyi, daha akılcı” diyor. Kendisine piyasada yer açmaya çalışıyor. Para ve kâr hırsı yüzünden bölünen partinin şefi, deprem anında, tıpkı Erdoğan gibi, yapılacak binaları düşünüyor, düşlüyor. Geçmişte kendi yoldaşları Van’da evler yaptı, o evlerin depremdeki akıbetini hiç sorgulamıyor.

“Bizden feyz alıyor, bizden öğreniyor” dedikleri Erdoğan, bu TKP’li kişiyi duyuyor, “on şehri yeniden inşa edeceğiz” diyor. TKP ise ancak zaten seçim çalışması yapmayı düşündüğü mahallelere ekip göndermeyi akledebiliyor. Hiç girmediği topraklara sırtını dönüyor.

* * *

Solcular, doksanların Sovyet eleştirmeni liberaller gibi konuşuyorlar. “Tek adam, bürokrasi ve diktatörlük”ten başka bir şey söylemiyorlar. Bir yerlere yaranmaya, hoş görünmeye çalışıyorlar. AKP eleştirisi, Sovyet, Kuzey Kore, Küba ile algının kirinden arınmak için kullanılıyor. AKP’ye zerre zarar vermiyor. AKP oldukça kendilerine ekmek verileceğini iyi biliyorlar.

Herkes, özellikle bu tür momentlerde siyaseten kendilerine verilen ekmeği düşünüyor. Varlık gerekçelerini sorgulayanlar, kendisini var eden kurguya abanıyorlar.

Ayhan Bilgen’in tek esprisi, devletteki liberal açılım. Kendi varlığını o açılıma borçlu. Depremin ilk saatlerinde o devletteki askeriye adına, sahaya askerin sürülmesi önerisini eleştirme gereği duyuyor. Siyaseti kendi imtiyazından ve çıkarından kuruyor. Liberal bir yerden, ordusunu koruyor. Bu zihniyet yönetti yıllardır HDP’yi, kimse bu durumun hesabını vermiyor. Bu liberalizmin son on yılda sosyalist hareketi nasıl tasfiye ettiğini, hareketi halk, işçi ve ezilene karşı sorumluluktan nasıl koparttığını kimse sorgulamıyor.

* * *

Basın kuruluşları, yaşanan felâketi ve yıkımı bireyselleştirmekle, özelleştirmekle ve etkisizleştirmekle meşgul. Erdoğan’ın dine küfrederek ettiği “kader planı”, esasen liberal bir laf. “Herkes, kendi özel kişisel şansına tabi” demek istiyor. Liberalizmini konuşturuyor. Yoga yapan, taşın enerjisine tapan, kendi talihli konumunu üstinsan olarak yücelten kesim de aynı şeyi diyor.

Medya, onca yıkılan binanın altından “mucize eseri” çıkan tek tek bireylerin hikâyesine odaklanıyor. Sahadaki kriz hâli, örgütsüzlük, sessiz ve zımni kıyım, gözlerden kaçırılıyor.

Çünkü sağ da sol da “nüfus çok fazla” diyen Malthusçuluğa ve öjeni fikrine örgütlenmiş durumda. Malthus ise karşı-devrimci bir liberal.[5] Ayaktakımının devriminden çok korkuyor. Bugün o sebeple OHAL ilân ediliyor.

Yapısal, nesnel sorunlar ve ardındaki gerçekler, kimseyi ilgilendirmiyor. Ülkede solu da sağı da “Fransız Devrimi bir belâydı, iktidarı ayaktakımı ele geçirdi, ayaktakımı iktidarı ele alırsa kötü olur” diyen akıl yönetiyor. O sebeple, o ayaktakımının öfkesi, acı, derdi, kahrı ve umudu, kimseyi ilgilendirmiyor. Sol da sağ daTwitter’da kendi ucuz propagandasını yapmanın derdinde. Halkın derdi kimseyi ilgilendirmiyor. Solun propagandası ile Ümit Özdağ’ın propagandası arasında hiçbir fark yok.

* * *

CHP ve Kılıçdaroğlu, ikilik çıkartıyor, ama ikiliği birlikçi. “Devletin nefes almasını istiyoruz” diyor. AKP ve Erdoğan “birlik” deyip duruyor, ama birliği ikilikçi. Devlete nefes aldırmak için uğraştığını söylüyor. Neticede Erdoğan ve Kılıçdaroğlu, aynı devletin memuru. Devletin sınıfsal niteliğini sorgulamamak, gizlemekse sosyalistlere düşüyor.

Bu devlet, Selçuklu-Osmanlı geleneğinde de etkili olan siyasetnameleri üzerinden, bir aslandan ve yılandan bahsediyor. Devlet başkanını aslanın sırtına binmiş, elinde kırbaç niyetine yılan tutan bir kişi olarak resmediyor. O aslanın kâğıttan olup olmadığını, yılanın kimleri soktuğunu en iyi bu tür dönemlerde idrak ediyoruz.

Kılıçdaroğlu, aynı akılla, “o aslana ben bineceğim”den başka bir şey söylemiyor. Esasında böyle bir niyeti yok. Hükümetin muhalefet bakanı olarak işini yapıyor. Aynı hükümet, eleştiriyi boğacak belgeleri bizzat kendisi servis ediyor. AFAD’ın tartışıldığı noktada, AFAD’ın namuslu bürokratlar içerdiğini, özeleştiri yapan önemli raporlar hazırladığını söylüyor.

CHP’nin başvurduğu liyakat edebiyatı üzerinden siyaset, esasen özel olana ve bireye indirgeniyor. Talih, kader, şans düzleminde ele alınıyor. “Üstinsan” fikri, devlete ve sermayeye hizmet edecek kadroları yetiştirmek için kullanılıyor. Asıl üzücü olansa ayaktakımının iktidarına karşı örgütlenmiş fikrin ve eylemin sosyalist hareketi kendisine örgütleyebilmiş olması.

Neoliberal dönemde devletin içeriği ve biçimi değişiyor. Devlet küçülüyor, gücü etkin kılınıyor, büyütülüyor. Devlet, halkla, milletle kurduğu bağlarını kopartıyor, sorumluluklar, bir zamanlar vergi kaçırmış, hapse girmeme karşılığında mecburen yardım faaliyetleri yürüten, Sezgin Baran Korkmaz gibi isimlerle ilişkili olan Haluk Levent gibi isimlere bırakılıyor. Oğuzhan Uğur ve Haluk Levent, bugün dolaylı olarak devlet adına çalışma yürütüyorlar. Devlete bağlı casting ajansı olarak iş görüyorlar. Kendi çektiği dizi batmasın diye o Ahbap’a yardım eden dizi oyuncusu, “setler durmasın, ben gereken yardımı Ahbap’ta yaptım” diyor. Kendisini buradan aklıyor. Ahbap, geçmişte kuryelerin grevine de müdahale edebiliyor. Sol, bu durumu sessizce onaylayarak karşılıyor.

Bu ajansın üyeleri, ileride siyasete daha fazla dâhil edilecek, kitleler, bu tür isimler üzerinden yönlendirilecek. Yeter ki kitlenin bağrında taşıdığı potansiyel tehlikeler açığa çıkmasın. Halkın örgütlülüğü ve halkın iktidarı gibi bir derde sahip olması gerekenler de sorumluluklarını böylesi isimlere ve basit imajlara teslim ediyorlar.

* * *

Bu yaşanan, Türkiye Büyükşehir Belediyesi’nin yıkımıdır. Onun rantıyla yaşayanların yol açtığı bir yıkımdır.

Neoliberal dönemde Özal’la birlikte birçok yetki, belediyelere geçti. Bir belediye başkanı, yıllardır özlemi duyulan başkanlık sisteminin başına geçirildi. Bugün yerine, gene belediye başkanları aday olarak öneriliyor, vasfına, niteliğine bakılmadan. Aday listesine yıkılan Hatay’ın, müteahhidini savunan belediye başkanı da dâhil ediliyor. Halkın önüne alternatif olarak belediye müfettişi rolü kesen biri çıkartılıyor, koltuğunun altındaki dosyalarla memurluğunu ifa ediyor. Yeni belediye seçimi de karşımıza aday diye gene o müteahhitleri, mimarları ve inşaat mühendislerini çıkartacak. Rant ve sömürü düzeni bunu emrediyor.

Devletin liberal müdahaleyle belediyeler ve belediye pratiği üzerinden dönüştürüldüğü, rant paylaşım sürecinin belediyeler aracılığıyla işletildiği momentte sola, Dünya Bankası’nın yardımı hazineye değil, belediyelere yapmasına sevinmek düşüyor. Bugün emperyalizmden medet uman bir solculuk türüyor.

Sosyalist hareket, üstinsan olduğuna ikna edilmiş, kandırılmış kişilerin eline geçtikçe “Kitle ve Tanrı” ile mücadele etmeyi siyaset zanneden kadrolar yetiştirecek, bu kadrolar, sosyalist hareketi düzenin gemisine bağlayacaklar. O gemide olmanın imtiyazına tapan kadrolar, hareketi her yönden tasfiye edecekler. Sosyalist hareket, seçim gibi burjuva siyasete ait iplerle bağlı olduğu limandan uzaklaşıp emekçi halk denizine ve onun kavgasına açılmazsa liberal bir gevezeliğe dönüşecek.

Eren Balkır
10 Şubat 2023

Dipnotlar:
[1] Aktaran: Ishay Landa, Fascism and The Masses: The Revolt Against The Last Humans, 1848-1945, Routledge, 2018, s. 1.

[2] Eren Balkır, “Malthus, Pandemi, Sol”, 21 Ekim 2020, İştiraki.

[3] Kansu Yıldırım, “Sermaye Yeniden Hegemonya Tesis Ederken: Devlet Projesi ve Kriz”, 22 Aralık 2021, .

[4] Eren Balkır, “Özel”, 10 Aralık 2022, İştiraki.

[5] Ishay Landa, The Apprentice’s Sorcerer: Liberal Tradition and Fascism, Brill, 2010, s. 236.

0 Yorum: