Postinsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Postinsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2026

, ,

Yapay Zekâ, Transhümanizm ve Teknobilimin Gücü


Urbino Üniversitesi’nde felsefe profesörü ve İnsan Bilimleri Bölümü’nde araştırmacı olan Paolo Ercolani, Melangolo [“Melankolik”] dergisinin yayınladığı, kapsamlı ve düşünmeye sevk eden denemesi “Hiperborealı Nietzsche”de okuru, teknolojinin gücünü savunanların önemli bir kısmının beslediği, her dönemin hayali olan ölümsüzlüğü ulaşılabilir bir hedef olarak gören tehlikeli bakış açısına karşı uyarıda bulunuyor.

Hemen bir yanlış anlamayı düzeltelim: Ercolani, hiç de “kıyametçi” bir isim değil. Dijital teknolojiyi iyi biliyor, onu günlük derslerinde kullanıyor, öğretim sürecini daha kapsamlı ve etkili kılmak için bu teknolojiye başvuruyor, sosyal medyada meslektaşları, öğrencileri ve okurlarıyla canlı bir diyalog kuruyor.

Peki o zaman sorun nerede?

Sorun, bilişim teknolojisi ve sinir ağlarının olağanüstü uygulamalarıyla gösterildiği gibi, fırsatlarla dolu bir çağda yaşadığımız için ortaya çıkıyor: bunlar, yaşam süresinin uzamasını, teşhis yeteneklerinin geliştirilmesini, hatta trafiğin düzenlenmesini, bizi bu modernite “hapishanesinden” kurtarmayı vaat ediyor, ancak her şey, insanlık durumunda gerçek bir ilerlemeye denk düşmüyor.

Fizik ve bilişim alanındaki risklerde yaşanan artışa, nesilleri etkileyen genel rahatsızlığa, çağımızın yeni hastalığı olarak teknolojik tekbenciliğe, Vittorino Andreoli’nin ünlü makalesinde gayet iyi özetlendiği gibi, dokunulmaz görünen sapiens türünün karşıtı olarak homo aptalus’un ortaya çıkışına tanık olduğumuza göre, bir şeyler ters gidiyor. Bu ışık ve gölge oyununda, yapay zekânın ve en gelişmiş teknik araçların gelişimiyle birlikte, birden güncel hale gelen post-insan beklentisi denilen perdeye Nietzsche’nin gölgesi düşüyor.

Tanrı’nın Ölümü

Ölümsüz insanın üretileceği laboratuvarın kurdelesi kesildi. Metaverse, klasik metafiziğin vaatlerini yeniden dillendiriyor.

“Sonuçlar çok ciddi olabilir. Yapay zekânın ardındaki felsefi akım olarak transhümanizmin teorisyenleri, Nietzsche’den ve onun Tanrı’nın ‘öldüğünü’ ilan edişinden çıkış alıyorlar. Özünde bu teorisyenler, insana aşkın olana atıfta bulunan her şeyin son bulduğunu söylüyorlar. Özetle, tüm spekülatif muhakeme, temel bir teze odaklanmayı amaçlıyor: ‘Üst-insan’, tüm kısıtları ve sefil yanlarıyla birlikte, şimdiye kadar bildiğimiz insanlığı aşarak bu hayatta somutlandırılmak zorunda. Bu, insanların makinelerle birleşmeye, siborg olmaya, en eski ve en çok arzulanan rüyanın, ölümsüzlüğün herkese garanti edileceği Metaverse âlemine geçmeye istekli olmaları koşuluyla ulaşılabilir bir hedeftir. Hiç şüphe yok ki Hristiyanlığın krizinden de istifade eden, bu fırsatı kullanarak herkese umut veren yeni bir dinle karşı karşıyayız. Madem ki sema bomboş, ‘dünyaya sadık’ kalmalı, burada süper insanlığı inşa etmenin bir yolunu aramalıyız. ‘Evrimleş ya da öl’, transhümanistlerin sloganı budur.”

Kaleminden Kan Damlayan Yazar

Ercolani, Nietzsche’nin divitini kana daldırdığını, yazılarını kanla yazdığını, deliliğin eşiğinde duran yazarın hastalıkla malul olduğunu söylüyor. Çağımızın en karmaşık düşünürlerinden biri olan Nietzsche konusunda Ercolani, şu tespiti yapıyor:

“Nietzsche okumak, beynin saf oksijenle nefes alması, ruhun adrenalin iğnesi yemesidir. Kendi ifadesiyle geliştirdiği fikriyat, bir ‘dinamit’tir. Bu dinamit ki çok tehlikeli olabilir, bu sebeple tefekkür etmeli, eşyayı analize tabi tutmayı öğrenmeliyiz. Nasıl ki yirminci yüzyılda Naziler onun düşüncesinden ilham aldılarsa yirmi birinci yüzyılda da transhümanistler de ondan ilham alıyorlar. Bu, Nietzsche’nin büyüklüğünü ve önemini teyit eden bir gerçek. Ancak öte yandan bu gerçek, müşterek varoluşsal koşullar düzleminde mümkün olduğunca özgür, eşit ve kardeş olan bireylerden oluşan insanlık ailesi yerine Ari ırk mensupları ile siborglardan oluşan bir insanlığı tercih edenleri teyakkuza geçirmeli.”

Üst-İnsan

Makalede ele alınan sonuçlar silsilesi geniş kapsamlı olup, şirketlerde çalışan ve siber güvenlik gibi zorlu bir mesleği üstlenenler için bile belirleyici pratik sonuçlar doğurur.

Paolo Ercolani’nin akıl hocası Domenico Losurdo’nun öğretilerine uygun olarak, Hegel, Marx ve Gramsci’den öğrendiğimiz dersi hatırlamak zorundayız: “Teori, pratik yoksa kısırdır, ancak pratik de teori yoksa kördür.”

Bugün gerçekten de teori kurma becerisine ve vizyona ihtiyaç var: içinde yaşadığımız yüzeyselleşmiş dünyada nadir bulunan özellikler bunlar.

Perspektiften yoksun bir görecelikçilik tuzağına düşmekten kaçınmak gerek. Bu görecelikçiliğin yön kaybına ve gerçekliğin yitip gitmesine yol açtığı bilinmeli. Çarkları arasında insanları ezen küresel piyasa, yurttaşların gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak. Kamu yararını yok ediyor. Oysa kamu yararı, tüm çabalarımızın yönünü tayin etmesi gereken kutup yıldızı.

Nietzsche, yanılsamaların sebep olduğu kuzey ışıklarına aldanmıyor. Ötesine bakıyor. O, kör bir iktidar hırsının esiri olarak, uçuruma doğru çeviriyor gözlerini.

Biz de toparlanmalı, sahtekârlıkların kafesinden kurtulmalı, bugünü eleştirel bir şekilde okuma yeteneğimize tekrar kavuşmalıyız.

Nietzsche ve Transhümanizm: “Felsefe Güçtür”

Transhümanist hareketin ön plana çıkardığı bir diğer yeni yön ise, güçle el ele giden felsefedir. Ercolani, “Bunu bir ittifak olarak adlandırmadığını” söylüyor.

“Transhümanizm, gücün ta kendisidir. Musk, Zuckerberg ve Page gibi isimler, kendilerini transhümanist olarak adlandırıyor. Bu figürlerin dünya kamuoyu üzerinde muazzam bir etkiye sahip olduklarına hiç şüphe yok. Silikon Vadisi’nin en büyük yedi şirketinin gelirleri, birçok orta ve büyük ölçekli devletin GSYİH’sini fazlasıyla aşmış durumda. Günümüzde güç denilen şey, politik hükümetlere ajandalarını dikte edebilen teknolojik ve finansal bir güçtür. Bu gücün demokrasilerimiz açısından yol açtığı sonuçlar apaçık ortada: İnsanların eleştirme yeteneklerini azaltmayı bilen, aynı zamanda bu insanların seçtikleri hükümetlerin politik ajandasını belirleyen bir sistem, kendisini eşi benzeri görülmemiş yeteneklere sahip bir güç türü olarak ortaya koyuyor.”

Düşünürün kınadığı şey, kendini dayatmak için sansüre bile ihtiyaç duymayan bir totalitarizmdir. “Hepimiz, renkli ekranların hipnotize ettiği, bu ‘güçlere’ tıpkı ‘yeni’ Pinokyolar gibi büyük bir coşkuyla teslim olmuş varlıklarız.” Kısacası, “bağnazlık uykumuzdan” uyanmanın vakti geldi: Ercolani’nin metninden okurlar olarak aldığımız mesaj bu. Zaten neticede filozoflar, her daim tam da bu sebeple var olmuşlardır, öyle olmasa adlarını niye analım ki?

Massimiliano Cannata
5 Kasım 2024
Kaynak

10 Mart 2026

,

Erkekler Lezbiyen Olamaz


Norveçli bir feminist, erkekler ve kadınlar arasındaki biyolojik farklılıklara dikkat çektiği için üç yıl hapis cezasıyla karşı karşıya. Dramatik bir gelişmenin doruk noktası bu.

Şu an feminizm de muazzam bir siyasi baskı altında. Feministler, hem devlet baskısına hem de kendilerini “transseksüel lubunya” olarak adlandıran aktivistlerin saldırılarına maruz kalıyor.

Norveçli bir feminist, Twitter’da kadınların erkek olamayacağını söylediği için üç yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya.

Nefret Söylemi mi?

Kadın hakları örgütü Kadının Beyanı Enternasyonali’nin sözcüsü Christina Ellingsen, transseksüel ve biyolojik bir erkekle Twitter’da yaptığı bir tartışmanın ardından polise ihbar edildi. Aktivist, kendisini “lezbiyen” olarak tanımlıyor, ancak Ellingsen, “erkeklerin lezbiyen olabileceğine” neden inandığını soruyor. Ardından ihbar ediliyor.

Norveç’te nefret söylemi yasası 2021’den bu yana toplumsal cinsiyet kimliklerini de kapsıyor. Mahkeme şimdi Ellingsen’in temel bir biyolojik ilkeye dayanan itirazının “nefret söylemi” olup olmadığını belirleme yükümlülüğüyle karşı karşıya.

Bu trans aktiviste Uluslararası Af Örgütü de destek verdi. Bu STK, kısa süre önce Ellingsen’i aktivisti “taciz etmekle” suçladı. Feminist, bir televizyon tartışmasında, “Sen bir erkeksin. Anne olamazsın.” dedi.

Bir Twitter kullanıcısı, görünüşte absürt konuşmaya, “Biyoloji artık nefret söylemi haline geldi. Bodoslama Ortaçağ’a doğru ilerliyoruz” yorumunu yaptı. Bu söz gerçekten doğru olabilir.

Cinsiyetlere Saldırı

Trans bireyler ve feministler arasındaki çatışma, ilk olarak ABD’de yaşandı. Tartışma, Harry Potter yazarı J.K. Rowling’in daha önce “rahimli insanlar”ın net bir terim olup olmadığını sormasıyla popüler oldu.

“Kadın” kelimesi, bu nedenle tartışmalı ve keyfi bir hale getirilmek isteniyor. Erkekler de bazı ülkelerde kendilerine “kadın” diyebiliyor. Bunu yakın zamanda (yani son 100 yıldır) yapan feministler için bu, kadınların kendilerine yönelik büyük bir saldırı. Ancak muazzam bir baskı altındalar: Trans aktivistlerin saldırgan söylemleri neredeyse hiç ciddiye alınmıyor; saldırılanlar “transfobik” yaftası yiyor, oldukça yalın olan eleştirileri susturulmaya çalışılıyor.

Feministler “TERF” (transları dışlayan radikal feminizm) terimiyle yaftalanıyor. İktidardaki siyasi güçler bile bu ideolojinin arkasında birleşiyor. Bu gelişmenin birkaç yıl içerisinde kadınlara özel alanların ortadan kalkmasına yol açacağı yönündeki uyarılar ise önemsizleştiriliyor.

Donna Krasniqi, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi içerisinde bu gelişmeye karşı çıkan isimlerin öncüsü. Mayıs ayı başlarında partinin Kadınlar Günü'nde düzenlediği toplantıda duygusal konuşma, parti içerisinde maruz kaldığı baskının delili niteliğinde.

Konuşmanın ardından Viyana Emek Odası Eğitim Dairesi Başkanı İlkim Erdos, onu “kendini övme ihtiyacı” ve “saygısızlık” ile suçladı. Haziran 2021’de Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ), herkesin kendi cinsiyetini belirleyebilmesi gerektiğini belirten bir karar aldı. Norveç, biraz daha ileri gitmiş gibi görünüyor.

Kadın ve Erkeğin Yerini Translar Üzerinden Sibernetik Organizmalar mı Alıyor?

Bu tartışmanın daha önce göz ardı edilmiş bir yönü, transgender ideolojisi ile transhümanizm arasındaki (olası) bağlantıdır. Eğer insanlar, giderek daha çok devasa makinenin mekanik dişlileri, insandan ziyade makine haline gelmeye zorlanıyorsa, toplumsal cinsiyet kimliklerinin ortadan kaldırılması mantıklı olacaktır. Sonuçta ortada ne erkek ne de kadın kalacak, ortaya sibernetik organizmalar çıkacaktır.

Bu gelişmenin başlangıç noktalarından biri, Donna Haraway’in 1985 tarihli “Posthümanist” metni “Siborglar İçin Manifesto” olabilir. Metnin son cümlesi şu şekildeydi: “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim.”

Thomas Oysmüller
31 Mayıs 2022
Kaynak

26 Nisan 2025

, ,

Skinner Kutusu



Avusturyalı yazar Ivan Illich, ünlü kitabı Şenlikli Toplum’da, sanayi sonrası kapitalist toplumların büyüme sürecini sonsuz kılma arzusunun nihayetinde yapısal bir krize veya totaliter bir kontrol sisteminin kuruluşuna yol açacağı öngörüsünde bulunur. Yazarın kitapta bu ihtimali tarif etmek için kullandığı en çarpıcı imgelerden biri de T. E. Frazier’in Skinerci toplama kampıdır.

Bu güçlü metafor, okuru tahrik etmeyi amaç edinmiş, basit bir girişim değildir. Burada yazar, esasında toplumun sadece tekniği ve algoritmayı esas alan, kendisini insanların davranışlarının dürtü ve teşvikler üzerine kurulu, kontrol altında tutulan bir sistem üzerinden biçimlendiği, devasa bir Skinner Kutusu olarak örgütlenme tehlikesinden söz etmektedir.

Skinner’in Walden İki çalışmasında adı geçen Frazier’e atıfta bulunan Ivan Illich, bireyin özerkliğine dönük arzu dâhilinde verimliliğin ve yukarıdan aşağı doğru işleyen kolektif planlama faaliyetinin belirleyici olduğu bir dünyaya işaret etmektedir. Kitabın üzerinden elli yıldan fazla bir zaman geçti ve görüyoruz ki Illich’in öngörüsü gerçekleşmiş.

Bu makalenin amacı, eğitime dair yaklaşımları, dijital teknolojileri, toplumsal kontrol politikalarını ve akılı şehirlere uzanan yolu radikal davranışçılığın nasıl biçimlendirdiğini ortaya koymak. Yazı bu amaç doğrultusunda, yirminci yüzyıl psikolojisinin en etkili isimlerinden biri olan Skinner’in mirasına odaklanıyor.

Bilindiği üzere Skinner, ABD Kara Kuvvetleri için intihar bombası olarak kullanılacak güvercinleri eğitmeyi amaçlayan projenin arkasındaki isim. Bu proje başarısız oldu, kendisi para kaynağından mahrum kaldı ama İkinci Dünya Savaşı sonrası aldığı parayla dünya genelinde şöhrete kavuştu. Fikirleri deneysel psikolojiyi dönüştürmekle kalmadı, ayrıca eğitim, ekonomi ve yeni teknolojiler gibi alanları epey etkiledi.

Radikal Davranışçılık ve Skinner Kutusu

Bir uyarıcıya verilen otomatik tepkiyle sınırlı olan klasik koşullanmadan farklı olarak edimsel koşullanma, uzun bir süre boyunca faaliyet yürüten öznenin aktif eylemliliğine ihtiyaç duyar. Skinner’in ortaya koyduğu biçimiyle, bir davranış, belirli sonuçlara ulaşmak için ayarlanabilen bir işlem dâhilinde verilen teşviklerin idaresi üzerinden pekiştirilebilir veya engellenebilir. Bu tür bir davranış analizi somut ifadesini, Skinner’in edimsel koşullama ilkelerini göstermek için kullandığı deneysel cihaz olarak Skinner Kutusu’nda bulur.

Skinner Kutusu, bir fare veya güvercin gibi bir hayvanın davranışlarını etkilemek için belirli uyarıcılara maruz bırakıldığı, izole edilmiş, kontrol altında tutulan bir ortamdır. İçinde bir kol ya da düğme bulunur. Bununla hayvana yiyecek gibi teşvik edici şeyler verilir ya da hayvan, elektroşok gibi kaçınmalı uyarıcılara maruz bırakılır. Deneyi yapan kişi, ortamdaki değişkenleri kontrol ederek, hayvanın kendi davranışını değiştirmeyi nasıl öğrendiğini analize tabi tutar.

Skinner’in yürüttüğü araştırmanın en önemli bulgularından birisi, aralıklı pekiştirme programlarının etkisiyle ilgilidir. Yaptığı bir deneyde Skinner, aralıklı teşvikler verilen bir güvercinin hiç ödül almadığı binlerce girişimden sonra bile koşullu bir davranış sergilemeyi sürdürdüğünü ortaya koymuştur. Kendiliğinden ortadan kalkma ihtimali bulunmayan bu türden bir koşullanma, şans oyunları ve dijital platformlar gibi alanlarda da uygulanmaktadır.

Çalışmasının kapsamını laboratuvar sınırlarının dışına çıkartan Skinner, toplumda aynı tekniklerin kullanıldığı vakit, tüm toplumun biçimlendirilebildiğini görmüştür. Walden İki isimli ütopik romanı, teknokratik bir toplumdan söz eder. Burada herkesin iyiliğini düşünen tek bir kişi vardır. Frazier isimli bu bilim insanı, herkesin hayatı için neyin doğru olduğunu bilmektedir. Burada toplum, yoğun koşullama pratiği üzerinden örgütlenmektedir. Kontrol altındaki bir ortamda büyüyen çocuk, pozitif pekiştirme teknikleriyle yetiştirilir. Burada amaç, işbirliğine dayalı, topluma faydalı davranışların sergilenmesini sağlamaktır. Toplumun politik örgütlenme pratiği ise otoritesizlik üzerine kuruludur. Bu toplumda uzmanlık alanlarına göre seçilmiş bir grup plancı ve yönetici, kararları bilimsel veriler ışığında almakta ama hiçbir şekilde kişisel bir güce sahip olmamaktadır.

Bu anlayış, gücünü eğitim felsefesiyle deneysel metodoloji arasında kurulan bağa borçludur. İlgili anlayışta “insanın özgürlüğü ve onuru” yerini davranışların teknik ve bilimsel açıdan yönetilmesini esas alan projeye bırakır. 1971 yılında Skinner, bu felsefi anlayışı Özgürlüğün ve Onurun Ötesinde isimli çalışmasında sistemleştirir. Bu anlayışı temel alan bazı cemaatler kurulur. Bunlar, toplumun davranışçılık üzerinden planlanması denilen fikri uygulamaya koyar.

Düşünce planında itibarsızlaşmasına rağmen radikal davranışçılık, eğitim, otizm spektrum bozukluğu ve son dönemde dijital kapitalizm gibi alanlarda uygulama imkânı bulmaya devam eder.

Eğitim ve Disiplin

Soğuk Savaş süresince ABD, ulusal savunma konusunda eğitimin oynadığı rolün önemli olduğu tespiti üzerinden, 1958 tarihli Ulusal Savunma İçin Eğitim Kanunu gibi araçlarla bu türden teknolojilere para akıttı. 1962’de gizliliği kaldırılan bir belgede görüldüğü üzere, CIA personelini programlanmış eğitim üzerinden eğitti. Bu eğitimlerde kullanılan metinlerden birinde Skinner’in ismi açıktan zikrediliyordu.[1]

Altmışlarda IBM gibi şirketler, öğretici makineler ürettiler. Buna karşın, ilgili hareket altmışların sonuna doğru zayıfladı. Hızlı öğrenmeyle ilgili vaatler yerine getirilmedi. İnsanlar, güvercinlerde geçerli yöntemin insanların eğitiminde geçerli olup olmadığını sorgulamaya başladılar. Hareket başarısız olsa da Skinner’in muhtevayı birimlere ayıran, ilk elden hızlı geri bildirim sağlayan, ufak adımlarla ilerlemeyi esas alan yaklaşımı, bilgisayarlı eğitim alanında yaşanan gelişmeleri bir biçimde etkiledi, böylelikle e-öğrenme ve uyarlanır öğrenme gibi yaklaşımlar için gerekli yolu açtı.

Eğitim sahasında Skinercilik hep diri kaldı. Radikal davranışçılık, süreç içerisinde geriye uygulamalı davranış analizi gibi önemli bir miras bıraktı. Bu yaklaşım, davranışların pozitif ve negatif teşvikler üzerinden modellenmesini esas alıyor, bu noktada öğretim, biçimlendirme, sönümleme ve zincirleme gibi teknikler kullanılıyordu. Eğitim ve otizm spektrum bozuklukları sahasında kullanılan bu yöntemler, mekanist yaklaşımı üzerinden yoğun bir eleştiriye tabi tutuldu. Bu eleştirilere göre ilgili yaklaşım, öznelerin kültürel ve kişisel özelliklerini görmezden geliyor, bireyin özgül yanlarını veya sebepleri anlamak yerine sorunlu görülen davranışların bastırılmasına odaklanıyordu.

Artan şikayetlere rağmen uygulamalı davranış analizi, otizmli ve ruhsal açıdan uyumsuz olan kişilerin tedavisinde standart yöntem kabul edilmeyi sürdürdü. Bu anlamda Skinerci model, pratikte hükmünü yürütmeye devam etti. Günümüz koşullarında bu gerçeğe bir de bireyi belirli usuller, ölçümler ve geri bildirimlerle düzeltilebilecek, kusurlu bir makine olarak gören eğilim eşlik etti.

Dijital İçin Model

Shoshana Zuboff, Tristan Harris, Jaron Lanier gibi araştırmacılar, sosyal ağların ve uygulamaların kişilerin dikkatini çekmek için farklı teşvik ve pekiştirme yöntemlerini kullandığını söylüyorlar. Aralıklı olarak bildirimlere ve sanal ödüllere maruz kalan insanlarda dopamin üretim devresi aktive oluyor, böylelikle kullanıcılar, belirli bir davranışı sürekli tekrar etme ihtiyacı duyuyor. Örneğin ekranı kaydırıyor, paylaşımda bulunuyor, başkalarıyla ilişki kuruyor.

2021 yılında Nature Communications dergisinde yayınlanan Lindström vd. imzalı bir araştırma, sosyal platformlarla kurulan ilişkinin Skinner Kutusu’nda deneyi yapılan modeller üzerinden tarif edilebileceğini ortaya koyuyor. Bu araştırmaya göre bugün hepimiz, özgürlükle manipülasyon arasındaki sınırın silikleştiği, devasa bir edimsel koşullandırma deneyinin kobaylarıyız.

Ivan Illich’in sözünü ettiği “Skinerci toplama kampları”na benzer bir ortamda yaşıyoruz. Hatta bugün Skinner Kutusu, tüm toplumsal ve teknolojik dokuyu gündelik rutinlerle birleştiren kafesler yanında çok masum kalıyor.

Skinerci toplama kampı, bugün kendisini dikkat ekonomisinde ortaya koyuyor. Araştırmacılar, aralıklı uyarıcılara maruz kalan bir tür kobay faresi olarak kullanıcının oyunlaştırma, ekran kaydırma, beğeniler ve bildirimler gibi etkileşimlerle, tekrarlanan eylemler üzerinden zaman ve enerji harcamaya zorlandığını söylüyorlar.

Dikkat denilen mesele, Facebook, Google, Twitter, TikTok gibi şirketlerin ana hammaddesi hâline geliyor. Bu şirketler, kullanıcıların profilini çıkartma, gelecekte oluşacak tatların, arzuların ve davranışların öngörülebilmesi için gerekli zemini oluşturma konusunda eldeki tüm kıymetli verileri kullanıyorlar. Buradan şirketler, reklam alanlarını ve analiz hizmetlerini üçüncü taraflara satıyorlar. İnternet deneyimini koşulluyorlar, onun giderek şahsileşmesini sağlıyorlar, bilgisayar ve telefonda daha fazla zaman geçirilmesi için uğraşıyorlar.

Kıymetli teşvik ve pekiştirme imkânları sunan internet platformları ile ödüller alan, davranışa dair veriler üreten ve internete bağlı kalan kişiler arasındaki geri bildirim, söz konusu mekanizmanın özünü teşkil ediyor. İlgili ortamda koşullandırma pratiği ölçüme tabi tutuluyor. Dijital platformları kuranlar, karmaşık yapıyı sadeleştirmek, kullanıcıları önceden tanımlanmış veya tavsiye edilen seçeneklerden oluşan bir sistem dâhilinde kafesliyorlar.

Bugün yeni yeni gündeme gelen eleştiriler, bireyin sömürülecek bir kaynağa indirgendiği gerçeğine işaret ediyorlar. Bir dizi söyleşisinde ve makalesinde bu hususu ele alan Jaron Lanier, davranışçılığın ürettiği popüler kültürü mahkûm ediyor. Bu anlayışa göre, bir tvitle bir hususa aşırı dikkat kesiliyorsunuz. Bu da dopamin akınına yol açıyor.

Shoshana Zuboff ise gözetim kapitalizminin kullanıcıların dikkatini maniple eden pratikleri esas aldığını, onları bir tür kaynak çıkartma sistemine esir ettiğini söylüyor. Google’ın eski ürün müdürü ve Asana şirketinin kurucularından Justin Rosenstein, ilgili mekanizmayı yalın bir dille tarif ediyor. Sosyal İkilem isimli filminde şunu söylüyor:

“Finansal açıdan bir ağacın veya bir balinanın canlıyken ölü hâlinden daha değersiz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. [...] Bugün hepimiz birer ağacız veya birer balinayız.”

Bu, özünde oldukça yıkıcı bir model. Bu modelde sadece doğa değil, biz insanlar da bir metayız. Hepimiz internete daha çok bağlandıkça dijital platformlarda daha fazla zaman ve enerji harcıyoruz. Davranışsal verileri daha fazla üretiyoruz. Böylece ortaya hepimizi baştan çıkartan, herkesi kuşatan ortamlar, gerçek ekosistemler oluşturmaya iten bir dinamik açığa çıkıyor. Bu ekosistemlerde edimsel koşullama kuralları işliyor.

Havuç ve Sopanın Ötesine Geçildi: Artık Dürtmek ve Soft Paternalizm Esas

Teknolojik kontrolün en tartışmalı yönlerinden biri de ondaki paternalist nitelik. Bu, sadece radikal davranışçılığın bir özelliği değil. Dürtme ve kibarca itme gibi eylemler, dünyanın çeşitli yerlerinde hükümetlerin eylemlerine ilham veren pratikler. Kamuoyu, kibarca dürtme meselesiyle Kovid döneminde tanıştı. Yeşil pasaport gibi politikalar, ideolojik planda bu dürtme anlayışı üzerinden meşrulaştırıldı. Manipülatif mekanizmaların kullanımı, bu dürtme ve davranış teknolojileri ile birlikte gündeme geldi. Bu mekanizmaları kullananlar, ilgili araçların bireylerin refahını arttırdığını, onları daha rasyonel ve daha faydalı tercihlere yönelttiğini söylüyorlardı.[2]

Ama dürtmenin edimsel koşullama pratiği olmadığını söylemek lazım. Bu pratik, daha gelişkin tetikleyicileri ve tercih oluşturma pratiğini esas alıyor. Kibarca dürtme pratiklerinde amaç, kişiyi belirli tercihlerde bulundurmaya çalışmak değil, onu belirli bir tercihi yapacak konuma taşımak veya bilinçsizce belirli bir tercihi yapmaya itmektir.

Yeşil pasaport, kibarca itme pratiği değil, eskiden başvurulan güvercini kafese alma politikasının yeniden diriltilmiş hâlidir.

Dürtme konusunda en iyi örnekse Amsterdam’daki Schiphol Havalimanı’nda bulunan pisuvarlardır. Pisuvarlardaki temizlik maliyetlerini düşürmek için havalimanı müdürü, pisuvarların içine bir karasinek görseli yerleştirir. İşeyen kişinin bu sineği hedef alacağını varsayan müdür, sıçrama sonucu kirlenmenin azalacağını düşünmüştür.

Skinner Kutusu Artık İşyerlerinde

Dürtme ve davranışların koşullanması ile ilgili teoriler, sadece dijital dünyada değil, çalışma hayatında, daha da özelde, iş sürecinin yönetilmesinde önemli bir güce kavuştular. Makine öğrenimi platformlarına bağlı olan farklı tipte sensörler ve giysiler üzerinden çalışanlar sürekli gözetleniyor. Bu noktada algoritmik yönetim sistemleri kullanılıyor. Bir yandan, algoritmik yönetim ve dijital alandaki dürtme pratikleri insanlara mola verecekleri veya fiziksel egzersiz yapacakları vakti hatırlatmak suretiyle rahatlık vaat ederken bir yandan da bağımsız hareket etme imkânını azaltıyor, karar alma konusunda sahip olunan özgürlüğü kısıtlıyor, şirketlerde edimsel koşullama modelinin etkin bir biçimde uygulanmasını sağlıyor. Yapay zekâ temelli dürtme pratikleri, neoliberal ve sömürücü iş ahlakının dışavurumları. Bunlar, bir yandan da ayrımcılığı teşvik ediyor, şeffaflığı ortadan kaldırıyor.

Bu konuda Microsoft MyAnalytics önemli bir örnek. Bu uygulama sayesinde işçiler, üretkenlikle esenlikleri arasında belirli bir denge tesis ediyorlar. McKinsey, dürtme uygulamalarının organizasyonun performansını artırdığını, işletmedeki güçlüklerin çözüme kavuşturulmasını kolaylaştırdığını söylüyor.

Virgin Atlantic Havayolları, yakıt tüketimini bu sayede düşürdü. Google gibi şirketler bu tekniği, çalışanlarının ve kullanıcılarının güvenliğini artırmak ve yaşam tarzına ait alışkanlıklarını iyileştirmek için kullandı. Giysiler veya makine öğrenimi platformları gibi araçlarla kişiye özel tavsiyeler sunulabiliyor. Bu noktada yapay zekâ üzerinden değerlendirilen dinamik veriler kullanılıyor. Burada bireylerin özgürce rasyonel kararlar alamayacakları varsayımı temel alınıyor. Böylece seçim yapma özgürlüğünü sınırlayan ve politik pratiğe, kişisel hayata ve iş sahasına dair ihtimalleri belirleyen dışsal kontrol pratiği meşrulaştırılıyor.

“Akıllı Şehirler”in Ufku

Skinerci toplama kamplarını tam da bu bağlamda ele almak gerekiyor. Skinner’in anlayışında birkaç bin kişinin yaşadığı, kısıtlı bir mekâna mahkûm olan, davranışçı ilkeler üzerinden biçimlendirilmiş bir cemaat esası teşkil ediyor. Bugünse tüm şehrin hatta tüm dünyanın kontrol altına alınması riski söz konusu. Akıllı şehirler, bu kontrol pratiğinin bir tezahürü. Bu şehirler, sensörlerle donatılmış, trafik, enerji, hareket ve güvenlik yönetimi için akıllı sistemlerin internet üzerinden kullanıldığı, şehirdeki akışı gerçek zamanlı olarak okuyan ve yurttaşların davranışlarını yöneten bir sistemi ifade ediyor.

Genelde bu akıllı şehirler, olumlu bir şeymiş gibi anlatılıyor. Bunların verimliliği artıracağı, çevrenin korunacağı, kolaylıkların sağlanacağı söyleniyor. Ancak öte yandan, bu şehirlerin somuttaki uygulamaları kimi önemli soruları gündeme getiriyor: şehirlerdeki hizmetler ve kurulan ilişkilerin algoritmik yönetimi insanların temel hak ve özgürlüklerine ne ölçüde saygı gösterecek? Akıllı şehirleri destekleyenler, şehrin şehir sakinlerinin ihtiyaçlarını önceden tespit ettiğini söylüyorlar. Eğer öyleyse bu şehirler, insanların ihtiyaçlarını biçimlendirecek mi, insanları sürekli gözetlenen, yurttaşı sahne pratiğine göre değerlendiren modele mahkûm edecek mi?

Ivan Illich de aynı uyarıyı yapıyordu: Biz, büyüme imkânlarını artıracak, şenlikli toplum zeminini oluşturacak, gerçek mübadeleyi besleyecek fırsatların arttığı bir bağlamda yaşamak istiyor muyuz, altından yapılmış bile olsa sürekli maniple edildiğimiz bir tür kafeste yaşamayı seçiyor muyuz? Tüm dünyayı bir Skinner Kutusu’na dönüştürecek akıllı şehir pratiği, bizim asli tercihimiz olabilir mi?

Norberto Albano
Kaynak
4 Ocak 2025

Dipnotlar:
[1] Smuts, C. (2024). “The myth of being modern: Digital machines and the loss of discovery”, Curator: The Museum Journal, 67 (1), s. 329–351. Cura.

[2] Bu yaklaşımı kutsal kabul eden bir çalışma için bkz.: Thaler, R. H., & Sunstein, C. (2009). “Nudge Improving Decisions about Health, Wealth, and Happiness”, New York Penguin.

24 Haziran 2024

,

Tek Boynuzlu Truva Atı: Kuir Teori ve Pedofili


Kuir Teori, çocukların yetişkinlerle cinsel ilişkiye rıza gösterebileceğini iddia eden bir iktidar yorumuna dayanıyor.

“Kuir Feminist” ya da “Kuir Feminizmi” sözcüklerini gördüğümde, onları kullanan kişilerin hiç okumadıklarından şüpheleniyorum ya da belki de okumamış olmalarını umuyorum. Eski bir deyişte belirtildiği gibi: “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” Tüm bu genç woke insanların, hayır kurumlarının, enstitülerin, sanat festivallerinin tecavüzü ve pedofiliyi, kuirleşmeyi ve feministlerin kurmak için yorulmadan çalıştıkları sınırları aşmayı desteklediğine inanmıyorum.[1] Oysa kuir teorinin amacı tam da bu.[2]

Sarah Beresford’un analiz ettiği gibi, “Kuir terimi... tanımı gereği normal, meşru ve egemen olanla çelişen her şeydir ve ister bireysel ve toplumsal cinsiyetle ister etnik, ulusal ve politik kimlikle ilgili olsun, egemen kimlik fikirlerini istikrarsızlaştırmayı hedefler.”[3]

Bu, kulağa özgürlükçü ve yenilikçi gelir, ta ki “normal, meşru ve egemen” olanın yetişkinlerin çocuklarla cinsel münasebette bulunmaması gerektiği fikrini de içerdiğini hatırlayana kadar.

Rahatsız edici bir şekilde, çocuk istismarının yeniden çerçevelendirilmesi ve pedofilinin toplumun marjinlerinden kurtarılması, kuir teori içinde baskın bir fikirdir. Her ne kadar kendini gökkuşağının altına gizleyip gey, lezbiyen ve biseksüellerin onlarca yıldır uğruna mücadele ettiği enerjiyi, iyi niyeti ve kazanımları kullanmaya çalışsa da kuir teori her şey olabilir ama ilerici olamaz. Gerçekte kuir teori, aynı cinsiyetteki iki kişi arasındaki çekime karşıdır.

Profesör Alassandra Tanesini’nin de belirttiği gibi, “Kuir teorinin karakteristik özelliklerinden biri, cinsel yönelimi sosyal olarak inşa edilmiş bir şey olarak ele alan her türlü görüşe karşı çıkmasıdır”.[4] Dolayısıyla, aynı cinsiyete duyulan çekim, öğrenilemeyen ya da dışlayıcı olduğu için bağnaz olarak nitelendirilebilen bir tercih haline gelmektedir. Bu da homofobinin parlak ve yeni kılıfıdır.[5] Kuir teorinin içerdiği gerçek homofobi hakkındaki analizimi sonraki makalelerde paylaşacağım. Kuir teori tarafından desteklenen trans ideolojinin aksine, elimizde, kuir teorinin ana savunucularını sorgulayabileceğimiz bir alanyazın külliyatı mevcut. Dört bölümden oluşan bu makale dizisinin birinci bölümü, kuir teori ve pedofili meselesine geçmezden evvel, teorinin postmodernist temellerini ele alacak.

Kuir Teorinin Postmodernist Temelleri

Kuir teori, postyapısalcılık ve postmodernizm felsefi anlayışlarının üzerine inşa edilmiştir. Michel Foucault, gerçekliği ve insanlık durumunu kavramsallaştırmanın bu yeni yolunun kurucu babasıydı.[6] Tamsin Spargo, Foucault’nun “cinsellik, iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiler üzerine analizi”nin kuir teori için en önemli çalışma olduğunu iddia ediyor.[7] Aynı şekilde, Margaret A. McLaren da Foucault’nun çalışmasının kuir teori için bir temel niteliğinde olduğunu öne sürüyor.[8]

Foucault, iktidarın ilişkilerde mündemiç olduğu, her yerde ve her şeyin içinde bulunduğu fikrini geliştirmiştir. Foucault, iktidarın ve yasaklamanın yukarıdan dikte edilen ve tek yönlü bir şey olmaktan ziyade, söylem aracılığıyla inşa edilen menkul ve nüfuz edici olduğunu iddia etmiştir. Jane Clare Jones’un açıkladığı üzere Foucault, iktidar ve bilgi rejimleri türünden söylemsel rejimlerin açıkladıklarını iddia ettikleri konu başlıklarını kendilerinin ürettiklerini” söyler.[9]

Pratikte bu yaklaşım misal tecavüz konusunda şunu iddia eder: mesele, tecavüz denilen fiziki eylemin kendisi değil, mağdurun ve suçun failinin söylem düzeyinde nasıl inşa edildiğidir. Dahası Foucault, olaylar ya da materyallerle desteklenen temel ya da gerçek yapıların, örneğin metinlerin, birer safsata olduğunu söyler.

Foucault'nun söylemi, iktidarı ve bilgiyi anlama çabası direniş meselesinin de yeniden ele alınmasını gerekli kılıyordu. Normların özellikle de cinsel normların ihlali, Fukocu düşüncede iktidara ve baskıya meydan okuyacak ceza ve sınıflandırmaya verilecek yegâne cevap hâline geldi. Foucault’nun heteronormatife, hâkim düşünceye meydan okuyuşu, hoş bir müdahale olmasına rağmen, tüm normların kötü, bastırılmış sapkın cinselliği serbest bırakmanın iyi olduğu şeklinde dile getirdiği fikir, ciddi problemler oluşturmaktadır.

Feministler, tecavüzün kötü olduğu, çocukların cinsel aktiviteye rıza göstermelerinin mümkün olmadığı tespitini kültürel bir norm hâline getirmek için uğraşıp durdular. Ama postmodernizm, tecavüzü ve çocuklara yönelik cinsel istismarı yeni bir çerçeveye kavuşturdu. Onu, sınırları silip aşmanın iktidara meydan okumak olduğunu, bunun bireyi özgürleştireceğini söyleyen kuir teori takip etti. Örneğin, Foucault, bir çocuk tacizcisinin yargılanması olayını, söylemin bir suçlu ve mağdur inşa ettiği, devlet iktidarının bir birey üzerinde uygulandığı önemsiz bir kolektif hoşgörüsüzlük örneği olarak takdim etti.

“1867’de bir gün Lapcourt’dan cahil, mevsime göre oradan oraya dolaşarak çalışan, sadakayla ya da emeğin en kötü türünü takas ede ede kıt kanaat geçinen, ahırlarda ve damlarda yatan bir çiftlik işçisi yetkililere teslim edildi. Bir tarlanın kenarında küçük bir kızdan birkaç okşama alınmıştı, tıpkı köyün civarındaki çocuklar gibi, çünkü ormanın tenha bir kenarında ya da Saint Nicolas’ya uzanan hendeğin içinde onlarla ‘kesik süt’ denen oyunu oynardı. Bu yüzden, çiftlik işçisi, kızın ailesi tarafından belediye başkanına ihbar edildi, olaya jandarma komutanı karıştı, jandarmalar tarafından dava edilen adam, incelenmesi için bir doktora yönlendirecek olan hâkime götürüldü, ardından iki uzman durum hakkında yalnızca raporlarını yazmakla kalmadı bir de bu raporları yayımladı. Bu hikâye neden önemli? Oysa gayet olağan bir olay. Taşrada her gün beliren bu taşra cinselliğinin, bu pastoral önemsiz zevklerin, belirli bir zamandan itibaren yalnızca toplumsal hoşgörüsüzlüğün değil, aynı zamanda hukuki işlemin, tıbbi muayenenin, titiz klinik incelemenin ve bütün bir teorik açıklamanın konu haline gelmiş olmasıdır mesele.”[10]

Foucault'ya göre bu senaryodaki kötülük, “köyün yarım akıllısını”, “büyüklerin reddettiği iyilikler için küçük kızlara birkaç kuruş vermekten” bahsetmeye zorlayan “otoriter soruşturmaydı.”[11] J. C. Jones, Foucault’nun bu çocuk istismarı vakasına olan yaklaşımı için daha fazla bilgi sunar ve bunu şu şekilde detaylandırır:

Abnormal’in (1974-75 yıllarında College de France’da verdiği derslerden oluşur) yayımlanmasıyla birlikte, Foucault’nun Cinselliğin Tarihi adlı eserinde bu vakaya yaklaşma şeklinin yeni bir şey olmadığını artık biliyoruz. Bu vesileyle, ‘alınan okşamalar’ hakkında baskıya koymak istediğinden daha fazla ayrıntı verirken, yine de kararlı gizleme tutumunu sürdürür ve izleyicisine konunun ‘son derece sıradan’ olduğu konusunda güvence verir. […] Foucault'nun eğlenceli bir şekilde hayal ettiği Jouy adındaki çiftlik işçisinin, ‘neredeyse, kısmen ya da az çok tecavüz ettiği küçük bir kızın ailesi tarafından ihbar edildiğini’ öğreniyoruz. Saldırı, ‘köy festivalinin yapıldığı gün’, ‘Jouy, genç Sophie Adam’ı (Charles Jouy'u sürükleyen Sophie Adam değilse tabii) Nancy yolunun kenarındaki hendeğe sürüklediğinde meydana geldi. Orada bir şeyler oldu: belki de neredeyse tecavüz.’ Ama bu kendimize dert edeceğimiz bir şey değil. Jouy, içiniz rahat olsun, ‘çok terbiyeli bir şekilde küçük kıza dört kuruş verir’ ve kız da hiç rahatsızlık duymadan, ‘kavrulmuş badem almak için hemen panayıra koşar’ […]”[12]

Cinsel şiddet ve çocuk istismarı Foucault için ‘son derece sıradan’ şeyler. Gerçekleştirilen eylemden sonra verilen parayı çocuğun rızasını satın alma ve böylece olayın gerçekliğini değiştiren bir şey olarak sunar. Söylemi değiştiren anlayış, tecrübe edileni de gerçeği de erkeklerin cinsel haklarını ve pedofiliyi destekleyen kuir teorinin özellikle istifade edebileceği şekilde değiştirir.

Çocuklarla yetişkin cinsel faaliyetinin sözde sıradanlığına rağmen, Foucault rıza yaşı mevzuatıyla ilgilenmeye devam etmiştir. Foucault, 1977’de Fransız Parlamentosu’na rıza yaşına ilişkin tüm mevzuatın kaldırılmasını, yani pedofilinin etkin bir şekilde yasallaştırılmasını savunan bir dilekçeyi imzalamıştır.[13]

1978 yılında Foucault, bir kez daha rıza yaşı yasasının kaldırılması ve çocukların cinselliğinin ve yetişkinlerle cinsel ilişkiye girme arzularının kabul edilmesi gerektiğini savunan bir radyo yayınına katıldı. “The Danger of Child Sexuality, Michel Foucault ile söyleşi” adını taşıyan bu yayında Foucault’nun giriş yazısının ardından, Guy Hocquenghem üç erkek düşünürün pozisyonunu özetlemektedir:

“Altı ay önce yasadaki bazı maddelerin, özellikle de yetişkinler ile on beş yaşından küçükler arasındaki ilişkilerin suç olmaktan çıkarılmasını talep eden bir imza kampanyası başlattık. Bu dilekçeyi çeşitli siyasi görüşlere mensup çok sayıda insan imzaladı.”[14]

İşte pedofilinin sözde popülaritesine dayanarak yasallaştırılması için bir gerekçe. Bu radyo yayını aynı zamanda çocukların cinsel istismarına ilişkin videoların ürkütücü bir savunmasını da içeriyordu. Hocquenghem şunu belirtiyordu:

“Biri, çocuk pornografisinin günümüz skandalları arasında en korkuncu olduğunu söylediğinde, insan fuhuş bile olmayan çocuk pornografisi ile örneğin ABD’deki siyahî insanların dayanmak zorunda olduğu şeylerle arasındaki orantısızlığa bakınca şaşırmadan edemiyor.”[15]

Evet, Foucault ve onun iki çağdaşı, bu radyo yayınında “Amerika’daki siyahîler ırkçılıktan muzdarip olduğu için, çocuk cinsel istismarı filme alınmalı ve dağıtımı yapılmalı” diyor. Şok edici. Foucault, şöyle devam ediyor:

“Kendi cinsel arzularına sahip olan çocuk o yetişkini arzulamış olabilir, hatta rıza göstermiş ve ilk adımı atmış olabilir. Hatta şu konuda fikir birliğine varabiliriz: yetişkin tarafından ayartılan değil de yetişkini ayartan o olabilir ve kanunların çocuk ile yetişkin arasındaki cinselliği had safhada sorgulanabilir gördüğünü iddia edebiliriz.”[16]

İşte postmodernizmin kurucu babası ve kuir teorinin dayanak noktası olan kişi. Hocquenghem bu fikre katılarak devam ediyor:

Burada hem oğlancılığa yönelik dini yasaklamaları hem de Michel Foucault’nun az önce söz ettiği, insanların bir çocuğun dünyası ile bir yetişkinin dünyası arasındaki toplam fark hakkında düşündükleri şeylerle ilgili tamamen yeni fikirlerden oluşan bir ahlaka karşı saldırı ya da suç fikrini üretmeyi mümkün kılan bir düşünceler bütünü söz konusu. Fakat bugünlerde genel eğilim, şüpheye yer bırakmayan bir şekilde, sadece bir yetişkin ile bir çocuk arasındaki oldukça basit bir erotik ya da tensel ilişkiden ibaret olan bir tür suç türü icat etmek değildir.[17]

Evet, bu adamlar açıktan, “Çocuk ile yetişkin arasındaki cinsel ilişki yapay, üretilmiş, bir suçtur çünkü insanlar, bir çocuğun ve yetişkinin dünyası arasındaki farkı değerlendiremeyecek ve anlayamayacak kadar cahil ve kendini beğenmiştir,” diyor. Onların bir sonraki kampanyalarının çocuk başbakanlar, çocuk entelektüeller ve eğer tıbbi yardıma ihtiyaçları olursa onlarla ilgilenmesine izin verecekleri bir çocuk için olacağını mı varsaymalıyız? Çocuk istismarcısı, bir çocuğun cinselliğini anlayabildiğini ve yetişkinlerle seks yapmaktan zevk aldığı yönünde entelektüel tartışmalar yaptığında, bunu hayatlarının diğer alanlarına taşımazlar. Çocuğun rızası kavramı ve çocuğun aktivitelerinin genital bölgelerine odaklanan bir şey olduğu fikrini kuir teori tarafından sürdürülen trans çocuk konseptinde görüyoruz. Bu tür bir entelektüel soyağacıyla alarm çanlarının çalması şaşırtıcı değil.

Üçüncü konuşmacı, Jean Danet, pedofili ve rıza üzerine daha fazla kuram öne sürüyor:

“Biz rıza, pedofili konusunda oldukça merkezi bir konudur dediğimizde, rızanın her zaman var olduğunu söylemiş olmuyoruz. Ancak bu noktada hukukun tecavüz ve pedofili konusundaki tutumunu birbirinden ayırabiliriz, tecavüz durumunda hâkimler kadının rızası olduğuna dair bir varsayım olduğunu ve bunun aksinin kanıtlanması gerektiğini düşünmektedir. Pedofili söz konusu olduğunda ise... Şiddet içeren, yani... rızaya dayalı zevk içeren bir uygunsuz eylem suçlamasının yapılmadığı bir davada bile bir rıza göstermeme karinesi, bir şiddet karinesi olduğu düşünülmektedir; çünkü bu şiddetsiz eylemin rızaya dayalı zevkin baskıcı, yasal tercümesi olduğu söylenmelidir. İspat sisteminin kadınlara tecavüz ve reşit olmayan bir kişiye uygunsuz saldırı davalarında farklı şekillerde manipüle edildiği oldukça açıktır.”[18]

“Rızaya dayalı zevk” ifadesinde meseleyi olumlu gören bir yan var. Kadın ve çocuk rızası kıyaslanabilecek şeyler değil. Kadınlar cinsel faaliyette bulunmak için yetişkin yetilerine ve anlayışına sahiptir, çocuklar değil. Foucault, “yasalar tarafından konulan bir yaş engelinin pek bir anlamı olmadığı” konusunda netti. “Çocuğun şiddete maruz kalıp kalmadığına dair sözüne güvenilebilir” diyordu.[19]

Foucault’nun, “bir çocuğun ne olup bittiğini açıklamaktan ve rıza göstermekten aciz olduğunu varsaymak, tahammül edilemez, kabul edilemez iki suistimal biçimidir”[20] görüşüyle bu söylediklerini destekliyordu. İşte postmodernizmin babası ve kuir teorinin büyükbabası, bir çocuğun bir yetişkinle cinsel aktiviteye rıza gösteremeyeceği, kendi istismarını onaylayamayacağı fikrinin “tahammül edilemez” ve “kabul edilemez” olduğunu beyan ediyor. Bu tür fikirleri öne süren düşünürler, nasıl oluyor da felsefi dehalar olarak övülüyorlar? Kabul edilemez olanın bu şekilde yeni bir çerçeveye oturtulması ve dilin gerçekliğin yerine geçtiği düşüncesi, kuir teorinin kendini oturtacağı kaideyi sunmuştur.

Dr. Em
10 Ağustos 2019
Kaynak
Çeviri: Funda Deniz

Dipnotlar:
[1] Rıza yaşı ve tecavüz yasası, birinci dalga feminizmin ajandasının önemli bir kısmını teşkil ediyordu: Bkz.: J. E. Larson, “Even a Worm Will Turn at Last”: Rape Reform in Late Nineteenth-Century America’, Yale Journal of Law & the Humanities, Cilt. 9, Sayı. 1 (Ocak 1997), s. 1–71.

[2] J. C. Jones, “Queer Theory, Foucauldian Feminism and the Erasure of Rape Historical Notes for a Present War”, PDF.

[3] Beresford, ‘The Age of Consent and the Ending of Queer Theory’, Laws (2014), 3, s. 763.

[4] A. Tanesini, Feminism: Oxford Bibliographies Online Research Guide (Oxford, Oxford University Press, 2010), s. 12.

[5] Kuir teorinin doğası gereği homofobik olduğuna dair görüşlerimi ilerleyen makalelerde dile getireceğim.

[6] Dr. Em, ‘Sex and Social Constructionism’, s. 7–9. Uncommon.

[7] Spargo, Postmodern Encounters: Foucault and Queer Theory (Icon Books, Cambridge, 2000), p. 8.

[8] M. A. Mclaren, Feminism. Foucault, and Embodied Subjectivity (State University of New York Press, Albany, 2002), s. 144.

[9] J. C. Jones, ‘Queer Theory, Foucauldian Feminism and the Erasure of Rape Historical Notes for a Present War’, s. 8 PDF.

[10] M. Foucault, The History of Sexuality Volume I: An Introduction (Pantheon Books, New York, 1978), s. 31.

[11] A.g.e., s. 32.

[12] J. C. Jones, ‘Queer Theory, Foucauldian Feminism and the Erasure of Rape Historical Notes for a Present War’, s. 11–12. PDF.

[13] Yayına Hz.: L. D. Krizman, Sexual Morality and the Law (Routledge, London, 1990), s. 275.

[14] “The Danger of Child Sexuality”, s. 2-3. Foucault’nun Guy Hocquenghem ve Jean Danet ile gerçekleştirdiği sohbeti yayınlayan 4 Nisan 1978 tarihli programın yapımcısı Roger Pillaudin. Program France Culture’da yayınlandı. Yazılı hâli şurada: “La Loi de la pudeur”, RECHERCHES 37, Nisan 1979. İlk İngilizce baskı. Semiotext(e) Magazine (New York): Semiotext(e) Special Intervention Series 2: Loving Boys / Loving Children (Yaz 1980), çeviri: Daniel Moshenberg. PDF.

[15] A.g.e., s. 3.

[16] A.g.e., s. 7-8.

[17] A.g.e., s. 8.

[18] A.g.e., s. 14-15.

[19] A.g.e., s. 16.

[20] A.g.e., s. 15.

18 Şubat 2024

, , ,

Eşcinsel Evliliği ve Çocuk Haklarına Etkisi


Yunanistan Komünist Partisi Merkez Komitesi, kısa süre önce toplanarak, Yeni Demokrasi Partisi’nin kurduğu sağcı/liberal hükümetin meclise sunduğu karar tasarısı vesilesiyle “Eşcinsel Evliliği ve Çocuk Haklarına Etkisi” başlığını taşıyan bir karar yayımladı. Aşağıda karar metninden kimi alıntılara yer verilmektedir. Metnin tamamı, yakında farklı dillerde yayımlanacaktır.

* * *


Yunanistan Komünist Partisi Merkez Komitesi, 25 Ocak 2024 günü kamuoyunun görüşü alınmak amacıyla gündeme getirilen Medeni Evlilikte eşitlikle ilgili olarak Medeni Kanun’da ve diğer hükümlerde yapılan değişiklikle ilgili konumunu tartıştı. Kanun tasarısındaki hükümler, çözüme kavuşturacağını söylediği ana meseleye dair net ifadelere yer veriyor.

Kanun tasarısı, eşcinsel çiftlerin birlikte yaşama biçimlerini seçme imkânının toplumsal düzeyde tanınıp kabul görmesi ve aralarındaki kişisel, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin hukuk düzleminde düzenlenmesi ile alakalı değil. Tasarı, eşcinsel çiftlerin birlikte yaşama kararlarına mani olabilecek toplumsal önyargıları ortadan kaldırma ihtiyacıyla, örneğin ev kiralama veya iş bulma gibi konularda yaşanan güçlüklerle de alakalı değil.

2015’te resmi evlilik meselesinin kapsamı genişletilip, eşcinsel çiftlerin birlikteliği de resmiyete kavuşturulduğundan, eşcinsel çiftlerin resmi evliliğinin kurumsallaşması durumunda bu çiftlerin ortak ebeveynlik sorumlulukları zaten doğal olarak tanınacaktı. Lâkin, ortak ebeveynlik sorumluluğunun eşcinsel çiftlerce de üstlenilmesi durumunda, üreme alanında, türlerin çoğalması sürecinde kadın ve erkeğin birbirlerini nesnel düzlemde tamamlama özellikleri ortadan kaldırılacaktır. Bu sorumluluk, ancak ilgili özellik yok edildiği vakit tanınabilir.

Onuncu Madde, üreme sahasının ve evlat edinme pratiğinin ticarileşmesi ve böylelikle annelik-babalık ilişkisinin ortadan kalkması için gerekli meşruiyeti kazandırmaktadır. Özünde kanun tasarısı, ayrıca eşcinsel erkek çiftlerin uluslararası planda ticari taşıyıcı annelik kurumunun, tüp bebek pratiğinin (IVF) ve eşcinsel kadın çiftler için donör sperm alınmasını öngören pratiğin tanınması ve kurumsallaşması üzerinden, çocuk sahibi olma sürecinin ticarileşmesine katkıda bulunmaktadır.

Aynı kanun, evlat edinme konusunda da geçerlidir. Çiftlerin veya bireylerin evlat edinme konusunda yaptıkları başvuru sayısının, çocuk koruma amaçlı evlat edinmek için yapılan başvurulardan çok yüksek olduğu koşullarda, kanun, mülteci çocuklar yanında, insanların açlıktan kırıldığı, doğum kontrolü yöntemlerinin yürürlükte olmadığı veya bu yöntemlere başvurulmadığı, insan hayatının, bilhassa bebek ve çocuk hayatının değersiz kılındığı ülkelerdeki çocukların kaçırılması için gerekli yolu açacaktır.

Dolayısıyla, YKP, ortak ebeveyn sorumluluğunu yücede tutan resmi evlilik alanının eşcinsel çiftlerin evliliğini kapsayacak şekilde genişletilmesine, bu işlemin her şeyden önce üreme ve evlat edinme sürecini ticarileştireceği gerekçesiyle karşı çıkmaktadır.

Partinin kanun tasarısına yönelik itirazının aynı ölçüde önemli ve ilk gerekçeyle bağlantılı diğer bir sebebi de uygulamada kanun tasarısındaki maddelerin çocuğun değişip gelişen biyolojik ve toplumsal bir ilişki olarak annelik-babalık ilişkisi konusunda sahip olduğu toplumsal hakkı es geçiyor olmasıdır.

Partimiz ebeveynliği, birey düzleminde mevcut toplumsal ilişkilerin yansıması olan ebeveyn ve çocuk arasında cereyan eden bir ilişki olarak görür. YKP’nin aldığı konum, çocuğun haklarını, yani çocuğun annesi ve babasıyla bağlara sahip olmakla ilgili toplumsal haklarını temel almaktadır. Bu ihtiyaç, nesnel bir zemine sahiptir: annelik-babalık arasındaki çift taraflı ilişki, erkeğin ve kadının üreme sürecinde üstlendiği, birbirini tamamlayan işlevin bir sonucudur. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili olarak çıkartılacak kanunların ilgili hakkı ortadan kaldırması değil, onu savunması gerekir.

Annelik-babalık ilişkisine yönelik diyalektik-materyalist yaklaşım, ne mutlak biyolojizm tuzağına düşmeli ne de annelikle babalığın birbirini tamamladığı fikrini inkâra yönelmelidir. Annelik-babalık ilişkisi, kendi soyunu, evlatlarını koruma konusunda her memelinin sahip olduğu içgüdünün ötesinde, insana has bir özelliktir. Bu iki tarafın birbirini tamamladığı ilişki, doğal bir zemine sahiptir, zira insan, doğal olarak ürer ve ilk andan itibaren bu ilişki toplumsal bir nitelik kazanır.

Doğal varlıklar olarak insanlar toplumsaldırlar, yani onların toplumsal ihtiyaçları gibi doğal ihtiyaçları da sadece toplumsal yoldan karşılanabilir. Bu sebeple, annelik ve babalık, insan türünün doğasında olan özelliklerdir. İnsanlar, girdikleri toplumsal ilişkilerin toplamıdır, lâkin bu gerçek, insanların biyolojik bir niteliğe sahip oldukları gerçeğiyle çelişmez, toplumsal ilişkiler, o biyolojik niteliği kapsar. Bu anlamda, annelik ve babalık, insanın biyolojik arka planından ve toplumsal ilişkilerinden kopartılamaz.

İnsanlar, toplumsal açıdan değiştikçe ebeveynlerine, bilhassa annelerine önemli bir süre bağımlı olan evlatlarına yönelik sorumluluklarını idrak etmek ve üremeyle ilgili bireysel sorumluluklarını bilinçli bir şekilde ele almak zorunda kalırlar. İnsani-toplumsal anneliğin süreçten dışlanması durumunda, annelik, insanın o uzun evrim sürecinin bir ürünü olma vasfını yitirir.

YKP’nin resmi evliliğin kapsamının eşcinsel evliliğini içerecek şekilde genişletilmesine yönelik itirazı, her bir bireyin cinsel yönelimiyle, partinin cinselliğin birer ifadesi olarak eşcinsellik veya biseksüellikle ilgili tavrıyla ilgili değildir. Burada hatırlatmak isteriz ki parti, eşcinsel yönelimi olan insanlara yönelik her türden ırkçılığı mahkûm etmek, tecrit politikasının her türden biçimini ortadan kaldırmak amacıyla kanun tekliflerinde bulunmuş, bu konularla ilgili politik eylemler gerçekleştirmiştir. Biz, bu kanun tasarısı bağlamında, eşcinsellerin çıraklık faaliyetlerinden, istihdam ve barınma imkanlarından, spor gibi toplumsal ve kültürel faaliyetlere, diğer türden faaliyetlere erişim imkânından mahrum bırakılmasına karşı çıkıyoruz. İşçi sınıfının sınıfsal birliğinin temel ihtiyaç olduğu, Yunan halkının büyük çoğunluğunun ve dünyanın tüm halklarının müşterek çıkarlarının gözetilmesi gerektiği görüşü temelinde YKP, ırk, toplumsal cinsiyet, deri rengi, din, milliyet ve cinsel yönelik temelli her türden ayrımcılıkla mücadele eder.

Yunanistan Komünist Partisi
16 Şubat 2024
Kaynak

11 Mayıs 2023

,

İlerici Neoliberalizmin Hegemonyası

Trump öncesinde Amerikan siyasetine hâkim olan hegemonik blok, ilerici neoliberalizmdi. Bu tespit oksimoronmuş gibi çalınabilir kulağa, ama dost olması ihtimali bulunmayan bu iki gücün gerçekte güçlü bir ittifak kurduğundan söz edebiliriz.

Bu ittifak, feminizm, ırkçılık karşıtlığı, çokkültürcülük, çevrecilik ve LGBTQ+ hakları gibi yeni toplumsal hareketlerin dayandığı ana liberal akımlardan ve New York Borsası, Silikon Vadisi ve Hollywood gibi ABD ekonomisi içinde yer alan, oldukça dinamik, en fazla güce ve “sembolik öneme sahip” sektörlerden oluşuyor. Bu tuhaf ikiliyi bir araya getirense gelirin dağıtılması ve kabulle ilgili görüşlerin kendisine has bir biçimde bir araya gelerek oluşturduğu bileşke.

İlerici neoliberal blok, liberal meritokratik kabul siyasetiyle mülksüzleştirici plütokratik programı birleştirdi. Bu bileşkede dağıtımı gerçekleştiren unsur, neoliberalizmdi.

Piyasa güçlerini devletin kontrolünden, ayrıca vergi ile harcama denilen değirmen taşlarının arasında öğütülmekten kurtarmaya kararlı olan ve bu bloğa öncülük eden sınıfların amacı, kapitalist ekonomiyi liberalleştirip küreselleştirmekti. Bu çaba, gerçekte finansallaşmadan başka bir şeye yol açmadı.

Sermayenin özgürce hareket etmesi önündeki engeller kaldırıldı, korumalar hükmünü yitirdi, bankalar denetim dışı kılındı, yıkıcı borçlar şişti, sanayi zayıfladı, sendikalar eridi, güvencesiz, kötü ücretler alan işler yaygınlaştı.

Herkesin Reagan’la ilişkilendirdiği, aslında Bill Clinton tarafından uygulamaya konulan ve tahkim edilen bu türden politikalar, işçi sınıfının ve orta sınıfın yaşam standartlarını geriye çekti, bir yandan da serveti ve değeri yukarıya, tabii esas olarak en tepedeki yüzde birin, bunun yanında, profesyonel yönetici sınıfların üst kademelerindeki insanların cebine akıttı.

İlerici neoliberaller, bu türden bir politik ekonomi hayal etmiyorlardı. Onu hayal etme işini Friedrich Hayek, Milton Friedman ve James Buchanan gibi âlimler; Barry Goldwater ve Ronald Reagan vizyoner siyasetçiler, ayrıca Charles ve David Koch gibi zengin ve muktedir isimler üstlendi. Gelgelelim neoliberalizmin sağcı “köktenci” versiyonu, sağduyusunu hâlen daha Yeni Mutabakatçı düşüncenin, “haklar devrimi”nin ve yeni soldan türemiş yığınla toplumsal hareketin biçimlendirdiği ABD’de hegemonyasını tesis edebilmiş değil.

Neoliberal projenin muzaffer olabilmesi için onun daha fazla cazip kılınması adına yeniden ambalajlanması ve özgürleşmeyle ilgili ekonomi dışı arzularla süslenmesi gerekiyordu. Bu gerici politik ekonomi, yeni hegemonik bloğun dinamik merkezi hâline ancak ilerici olarak allanıp pullandıktan sonra gelebildi.

Bu kurgunun temel bileşeni olan ilerici kabul siyasetini yürütme işini yeni Demokratlar üstlendiler. Sivil toplumdaki ilerici güçlerden istifade eden yeni Demokratlar, şeklen eşitlikçi ve özgürlükçü olan kabul anlayışını her yana yaydılar. Bu anlayışın özünde ise “çeşitlilik”, “kadınların güçlendirilmesi”, LGBTQ+ hakları, post-ırkçılık, çokkültürcülük ve çevrecilik gibi idealler duruyordu. Bu idealler, ABD ekonomisinin Goldman Sachs’laşması süreciyle tam bir uyum içerisinde olan özel ve sınırlı bir yoldan, çevreyi korumayı karbon ticareti olarak anlayan bir yoldan yorumlandılar. Ev sahipliği teşvik edildi ki yüksek risk faizli ipotek kredileri verilebilsin, evler ipoteğe dayalı menkul kıymetler olarak yeniden satılabilsin. Eşitlikse bu düzlemde meritokrasiden başka bir şeyi ifade etmiyordu.

Eşitlik, mecburen meritokrasiye indirgeniyordu. Adil bir statü düzeninden yana olan ilerici neoliberal programın amacı, toplumsal hiyerarşiyi ilga etmek değil, onu “çeşitlendirmek”, “yetenekli” kadınları, beyaz olmayan insanları ve cinsel azınlıkları onların yukarıya tırmanmalarını sağlayacak şekilde “güçlendirmek”ti.

Bu ideal, doğası gereği belirli bir sınıfa has. Amacı, “yeterince temsil edilmeyen gruplar” içinde yer alan, “hak eden” bireylerin kendi sınıfından beyaz erkeklerle aynı ücrete ve konuma kavuşmasını güvence altına almak. Feministler, bu idealin etkileyici ama, ne yazık ki sıradan bir türevini dile getirdiler. Camdan tavana yaslanıp onu çatlatmaya odaklanan bu yönelimden esas olarak gerekli toplumsal, kültürel ve ekonomik sermayeye sahip olanlar istifade edebileceklerdi. Sahip olmayanlarsa bodrum katında sıkışıp kalacaklardı.

Eğilip bükülen bir konu olarak bu kabul ve tanınma siyaseti, ilerici toplumsal hareketlerin ait olduğu önemli ve büyük akımları yeni hegemonik bloğa örgütlemek için uğraştı. İlerici neoliberalizm davasına tabii ki tüm feministler, ırkçılık karşıtları ve çokkültürcüler vs. örgütlenmedi, ama örgütlenenler, bilerek ya da bilmeyerek, ait oldukları hareketlerin en büyük ve en fazla görünür kesimini meydana getirdiler, bu akıntıya karşı çıkanlarsa kıyıya köşeye atılıp kuşatıldılar.

İlerici neoliberal blok içerisinde yer alan ilericiler, New York Borsası, Hollywood ve Silikon Vadisi denilen o büyük müttefiklerine kıyasla daha güçsüzlerdi ve ittifak içerisinde nispeten küçük bir paya sahiplerdi. Ama buna karşın aynı ilericiler, bu kurulan tehlikeli ilişkiyi daha da etkili ve çekici kılmak suretiyle önemli bir katkı sundular, “kapitalizme yeni bir ruh kazandırdılar.”

Özgürlükçü olduğuna dair bir imaja kavuşan bu yeni “ruh, neoliberal ekonomik faaliyetin heyecan ve coşkuyla birlikte yürütülmesini sağladı. Eskiden rahatsız edici ve iç karartıcı olan şey, ilerici ve özgürlükçü, dünya vatandaşı olan, ahlaken gelişkin bir şeye dönüştürülüp heyecan verici bir yapıya kavuştu. Bu anlayış sayesinde servetin ve gelirlerin yukarıya doğru dağıtıldığı sürece destek çıkan politikalar, meşruiyet zırhına kavuştular.

Öte yandan, hegemonyasını tesis edebilmek için bu yeni ortaya çıkan ilerici neoliberal blok, iki hasmını mağlup etmek zorundaydı. Bu noktada, ilkin Yeni Mutabakat denilen koalisyondan kalan kalıntılar ortadan kaldırılmalıydı. Tony Blair’in “Yeni İşçi Partisi”nden önce Demokrat Parti içindeki Clinton’cı kanat, eski ittifakı parçaladı.

Örgütlü emeği, göçmenleri, Afrikalı Amerikalıları, kentli orta sınıfları ve büyük sanayiyi kontrol eden sermaye güçlerinin belirli kesimlerini onlarca yıl başarılı bir biçimde bir arada tutmuş olan tarihsel bloğun yerine, müteşebbislerden, bankacılardan, gecekondululardan, “sembolik işçiler”den, yeni toplumsal hareketlerden, Latin kökenlilerden ve gençlerden oluşan yeni bir ittifakı geçirdi, bir yandan da gidecek başka bir yeri olmadığını düşünen Afrikalı Amerikalıların desteğini muhafaza etmeyi bildi.

1991-1992’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığı için yürüttüğü kampanyada Bill Clinton, çeşitlilikten, çokkültürcülükten ve kadın haklarından bahsetmek, bir yandan da Goldman Sachs’ın işlerini görmeye hazır olduğunu ortaya koymak suretiyle başarılı oldu.

Nancy Fraser

[Kaynak: The Old is Dying and the New Cannot Be Born, Verso, 2019.]