25 Ocak 2012

,

Suphi'lerin Katli

Maruz kaldıkları zulme rağmen Türk komünistlerine şunu söylüyoruz: ‘Devrim için hayli önemli olan Türkiye’nin bağımsızlığını müdafaa göreviniz henüz bitmedi. Zulmü protesto edin ancak şunu da unutmayın ki burjuva devrimcileri ile işbirliği içinde kat edeceğiniz daha çok uzun bir yolunuz vardır.

[Karl Radek, 1922)][1]

 

28 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve önde gelen on dört Türk komünisti, Türkiye’ye varışlarından sadece bir ay sonra, Sovyetler Birliği’ne dönmeye mecbur edildikleri 28 Ocak 1921’de, Trabzon açıklarında katledildiler. Bu trajedi, Ankara’da kısa süre önce kurulmuş bulunan Türk millî hükümeti ile genç Sovyet devleti arasında tesis edilmiş olan yakın ilişkiye güvenen Türk komünistlerinin ilk dönem umutlarını kırdı. İyimserlik iklimi, Anadolu’da legal bir komünist hareket örgütleme hususunda TKP liderlerini yüreklendirdi, ancak Ocak 1921’de, daha rüşeym hâlindeyken sözkonusu proje, Karadeniz’in soğuk ve karanlık sularında boğuldu. İlgili vak’a, uzun süre Türkiye’deki sol hareketleri etkileyecek olan sürecin başlangıç noktasına işaret ediyordu: sol hareket, doksanlara dek kesintisiz devam eden bir baskı ve zulüm dönemine tanık oldu.

Diğer yandan Sovyet devleti ile Ankara’daki Mustafa Kemal hükümeti arasında vücut bulan yakın ilişki, iki ülke tarihinin ana niteliğini uzun süre belirledi ve bu ilişki, Moskova destekli Türk komünistlerin katlinden ciddî ölçüde etkilenmedi. Moskova’nın millî Türk hükümetine tedarik ettiği maddî ve diplomatik yardım, Karadeniz’de komünistlerin katliamı sebebiyle, hiç kesintiye uğramadı.

Genç Bolşevik devleti nasıl olur da burjuva-milliyetçi bir hükümet destekler ve hükümetin dost komünistlere yönelik kanlı bastırma eylemini görmezden gelirdi? O nasıl olur da Karadeniz vak’asını Ankara ile kurduğu ilişkiler dâhilinde göz ardı ederdi? Bu hususların izahatı, tarihsel momentin özgül etmenleri dâhilinde, savaş sonrası uluslararası konjonktürün hayli hassas ve karmaşık olan istikrarsız hakikatinde aranmalıdır.

Bakû Kurultayı ve Suphi grubunun Anadolu’ya ilişkin artan faaliyetleri Ankara nezdinde ciddi endişelere yol açıyordu. Moskova’daki yavaş seyreden görüşmeler Türk komünistlerin artan faaliyetleri ile inkıtaa uğruyordu. 14 Eylül 1920’de Ali Fuat’a yazdığı mektubunda Mustafa Kemal, Türkiye’de “sosyalist devrim” hedefleyen bir Türkiye Komünist Partisi örgütleme niyetlerinden kendisine acı veren duygularla bahsediyordu.

Aynı mektupta Kemal bu yaklaşımına, Türkiye’deki komünistlerde en ufak bir başarı ihtimali gördüğü takdirde Sovyetler’in Ankara hükümetine maddî yardıma başlayacağına ilişkin tespitini de ekliyordu. Sovyetler Ankara hükümeti ile TKP aracılığıyla temas edeceğini ilân ettiği takdirde neler olurdu? Kemal’in de işaret ettiği üzere, “Türkiye’deki komünist örgütlenmeler bu sebeple Türk millî hareketinin çıkarlarının aleyhinedir ve dolayısıyla bunlar durdurulmalı ve maliyeti ne olursa olsun uzak tutulmalıdırlar.”[2] Aslında Kemal, Türkiye’de Bolşevik tarzda bir devrim potansiyelinin asla mevcut olmadığına ve böylesi bir devrimin gelecekte de gerçekleşmeyeceğine kesin olarak inanıyordu. Ancak, Ankara’nın Moskova’dan önemli miktarda maddî destek bekliyor olduğu söz konusu özel dönemde yüzleşilen temel sorun, Sovyet hükümeti ile iyi tesis edilmiş ilişkilerin zarar görüp görmeyeceği ve Sovyet yardımının riske girip girmeyeceği idi.

Dönemin resmî Türk belgeleri hâlâ sırda olduğundan ve Türk millî hareketine önderlik eden şahısların değerlendirmelerinde Türk-Sovyet ilişkileri dipnot düzeyinde ele alındığından, Türk milliyetçileri arasındaki iç tartışmalarla ilgili elimizde fazla bir bilgi bulunmuyor. Bilinen, sadece Mustafa Kemal’in kurnaz ve şeytanî bir teşebbüse girişmiş olduğudur.

M. Kemal, 18 Ekim 1920’de yakınlarına Ankara’da resmî bir KP kurmaları talimatı verir. Parti’nin Komintern’e üyelik için başvuru yapmasını da ister. Amacı, pek de alışılmadık bir yol olmasına karşın, kukla bir parti ile Bolşevik yardımını güvence altına almaktır.[3] Resmî parti Bolşevizmi tümüyle Rus bir tecrübe olarak tanımlar; bu sebeple kendisinin Bolşevik olmadığını ilân eder. Diğer yandan kendisini komünist olarak ilân eden parti, komünistliğini sınıf mücadelesine dayanmayan ancak yabancı zalimlerle dövüşmek için zengini ve fakiri örgütleyecek, “özgül bir Anadolu rejimi”ni hedefleyen, kendine has bir komünizm tipi olarak tarif eder.[4]

Bu noktada Sovyet devletine dönük duygusal yakınlığı artırmak amacıyla “komünizm” etiketi popülist bir jargon dâhilinde ifade edilir.

31 Ekim tarihli bir telgrafında Ali Fuat, Kemal’e, Türkiye için komünizm seçeneğinin uygun olmadığına ilişkin inancını aktarır. Devamında Ali Fuat, neden resmî komünist parti kurmak gerektiğini şu şekilde izah eder:

“Bu hareket (komünizm) iç ve dış kaynaklardan ülkemizin içine doğru yayılıyor ve muhtelif hedefler güdüyor, gerekli tedbirler alınmadığı takdirde Türk halkının birlik ve huzuru tehlikeye girecektir. Dolayısıyla hükümetin rehberliğinde bazı makul arkadaşlarımıza bir komünist parti kurdurmak en akıllı adım olacaktır.”[5]

Bu tespitte her türden şüpheli politik faaliyeti kontrol altında tutmak için resmî bir parti kurmanın en uygun yol olarak görüldüğü gayet açık bir biçimde anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Sovyet devletine yönelik halk arasındaki muhtemel sempatiden istifade edilmek istenmektedir. Bu tedbiri alarak Kemal önemli bir başarı elde eder. Yeşil Ordu Cemiyeti kendisini fesheder ve Çerkes Ethem Kemal’in resmî partisine girmeye ikna edilir. Ethem’in gazetesi Yeni Dünya bu resmî KP’nin yayın organı olur. Ancak bu anlaşma fazla uzun sürmez.[6]

Yılın sonuna doğru Ethem’e sadık olan köylü gerilla güçlerini düzenli ordu altında yeniden organize etmeye dönük Ankara hükümetinin gayretlerine yönelik bir tepki olarak Ethem Kemal’e başkaldırır.[7] Bu esnada Yeni Dünya hükümetin Ethem’e karşı başlattığı kampanyayı açıktan eleştirmeye başlar ve Ethem’in asi güçlerini bastırmak için, Ethem komutasındaki birliklerin aktarılmasına mani olmak amacıyla, demiryolu işçilerine grev çağrısı yapılır. 1920’nin sonunda ve 1921’in başında gazetenin sahibi ve Ethem’in birçok dostu onunla bağlantılı olmakla suçlanıp tutuklanır.[8]

Anadolu’da tüm bunlar olup biterken Bakû’de bulunan, Moskova destekli komünist partinin lideri Mustafa Suphi ve partinin diğer kimi önde gelen isimleri, parti faaliyetlerini Anadolu’ya taşıma kararını uygulamak amacıyla, yola çıkmışlardır. Bu tam anlamıyla kötü bir zamanlamadır. Grup, Türkiye’ye Aralık sonunda giriş yapar ancak Ankara’yı hedefleyen güzergâhlarında Trabzon’un ötesine geçemezler. 28 Ocak’ta Mustafa Suphi, karısı ve 14 yoldaşı bir kayığa bindirilip Batum’a gönderilir. Bu esnada arkadan gelen bir kayıkta bulunanların saldırısına uğrarlar.[9] Bu saldırı sonucu sağ kalan kimse olmaz.[10]

Komintern teftiş raporuna göre, Giresunlu Osman Ağa Türk komünistlerinin katlinden sorumlu olan kişidir. “Karadeniz Vak’ası” olarak bilinen bu katliamda aktif rol oynayan Osman Ağa Karadeniz bölgesinin etkin bir çete reisi ve Kemal’e sadık bir isimdir. Osman Ağa ve adamlarının Ankara hükümetinin direktifleri doğrultusunda doğu Karadeniz’deki Ermeni ve Rum köylerine saldırılar düzenledikleri bilinmektedir.[11]

Ankara hükümeti bu saldırıya dâhli olduğunu inkâr eder ve bunun bir deniz kazası olduğunu söyler. Mete Tunçay’a göre, yakın dönemde açığa çıkmış (Türk Tarih Kurumu Enstitüsü’nde bulunan) kimi telgraflar, katliamı gerçekleştirenlerle Erzurum’daki Kemalist vali ve Kâzım Karabekir arasındaki doğrudan bağlantıları açığa çıkartmaktadır.[12] 1921 Ocak’ının ilk günlerinde, Suphi’nin grubu henüz Kars’ta iken Karabekir (Erzurum valisi) Hamit Bey’e bir dizi telgraf çekmiş ve grubun Erzurum sonrası sınırdışı edilmesi amacıyla Trabzon’a yönlendirilmesi talimatını vermiştir. 16 Ocak’ta Hamit Bey bu hususta Kemal’i bilgilendirmiş, Kemal de 18 Ocak tarihli telgrafı ile bu kararı onaylamıştır.[13]

Eldeki bir dizi belge, “Karadeniz vak’ası”nda Ankara hükümetinin önemli bir rol oynadığını açıkça ortaya koymaktadır. Önde gelen milliyetçi komutanlardan biri olan Karabekir ve Ankara hükümetinin yereldeki önemli bir temsilcisi olan Hamit Bey, Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya girmesine mani olmak için ortaklaşa kumpas kurmuştur. Suphi ve grubu Trabzon’a yönlendirilmiş ve burada Batum’a gönderilmeleri için bir kayığa bindirilmiştir.[14] Telgrafların da gösterdiği üzere, Mustafa Kemal bu tertibatın gayet farkındadır. Ancak Türk komünistlerin sonunu getiren süreçte Kemal, Karabekir ve Hamit Bey’in rolleri tam anlamıyla açık değildir. Esas planı kimin yaptığı belirsizdir. Ancak TKP ve partiye yakın diğer kaynaklar, parti kurucularının katli ile ilgili olarak her zaman Kemal’i suçlamışlardır.[15]

Katliamın haberi Moskova’ya ulaştığında RKP(B) parti üyelerine özel olarak resmî bir bildiri gönderir. Burada temel olarak Türk komünistlerin nasıl öldürüldükleri izah edilir. Ancak bildiri esasta keyfî, solcu ve maceracı teşebbüslerle ilgilidir.[16] Bildiri her ne kadar bu suçlamayı doğrudan ilgili konuyla ilişkilendirmese de yaptığı gönderme gayet açıktır. Moskova, Türk komünistlerin kendi başlarına hareket edip parti faaliyetlerini Anadolu’ya taşımalarına ilişkin iyimserliklerini ve kararlarını paylaşmamaktadır.

1921’de Sultan Galiyev[17], Suphi’nin 1918 ve 1919’da Sovyetler Birliği’nde aykırı kimi politik koşullar altında çalışmak zorunda kaldığını söyler. “Uzun süre Suphi, güvensizlik ve şüphe atmosferi içinde çalışmaya mecbur edilmişti. Bu da onun moralini büyük ölçüde bozmuştu.”[18]

“Karadeniz vak’ası”nın Türk-Sovyet ilişkileri üzerinde ciddi bir etkisi olmaz. İlgili vak’a protesto edilmiş ve devlet adamı tarzında her iki taraf eliyle bir kenara itilmiştir. Ancak bu tecrübe önemli ve zengin kimi derslerle yüklüdür. 1921’in ilk günlerinde yaşanan bu gelişme, millî kurtuluş hareketlerinin anti-komünist liderliğini destekleme ve aynı zamanda Komintern üzerinden onları devirmek amacıyla yereldeki komünist hareketleri destekleyip örgütlemeye ilişkin Doğu’ya yönelik Sovyetler’e özgü ikilemin ortaya çıkardığı hatanın ilk örneğini temsil eder. Kemalist liderlik, Türkiye’deki tüm komünist faaliyetlerin kökünü açıktan kazımaya başladığında Sovyet hükümeti, Moskova’ya sadık yereldeki komünistlerin kaderine bakmaksızın, Ankara ile resmî işbirliği siyasetini sürdürmeyi tercih eder.[19]

Türk komünistlere dönük kumpasın yoğunlaştığı dönemde Moskova Eylül 1920’de açmaza giren tartışmaların sürdürülmesi için yeni bir Türk delegasyonunu karşılamak üzeredir. 20 Ocak 1921’de (Suphi’lerin Karadeniz’in karanlık sularında boğulmasından sadece sekiz gün önce) Türk delegasyonu Moskova’ya gider. Ekonomi Bakanı Yusuf Kemal’in başkanlığındaki hayli geniş tam yetkili delegasyonda dört adet de danışman bulunmaktadır. Askerî danışman grubunun başı Saffet Arıkan’dır. Kafkasya’dan gelen temsilciler politik danışman grubunu teşkil etmektedirler. Çalışma grubunun başında ise Dr. Tevfik Rüştü Aras vardır.[20]

“Karadeniz vak’ası”ndan bir aydan daha kısa bir süre sonra, 26 Şubat 1921’de resmî görüşmeler başlar. Burada iki ayrı başlık ele alınır. İlki politik, diğeri de askerî yardımlarla ilgilidir. Görüşmeler birkaç hafta içinde başarılı bir sonuca bağlanır.

Türk-Sovyet Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması Mart 1921’de imzalanır; gerekçesinde her iki ülkenin emperyalizme karşı mücadelesi ele alınır. Anlaşma, aşağıdaki başlıklar dâhilinde özetlenebilecek temel 16 maddeden[21] meydana gelir:

* Anlaşma, Türkiye’ye Kars ve Ardahan’ın verilmesini uygun bulur. Diğer yandan Türkiye Batum’un Gürcüstan’a verilmesini kabul eder. Devredilen bölgelerdeki nüfus mübadelesi için karşılıklı olarak bir dizi hüküm belirlenir.

* Sovyet hükümeti kapitülasyonların iptalini kabul eder ve her iki taraf birbirlerine zorla anlaşma dayatılmasını reddeder.

* Moskova, “Misak-ı Millî” dâhilinde iddia ettiği tüm bölgelerle birlikte Ankara hükümetini tanır.

* Taraflar, Boğazlar’ın serbestiyetinin garanti altına alınması ve tüm ülkelerin ticarî amaçlar doğrultusunda serbest geçiş imkânı elde etmesi ile ilgili olarak Karadeniz ve Boğazlar rejiminin değerlendirilmesi meselesini Karadeniz’e sahili bulunan diğer devletlerin delegelerinin buluşacağı özel bir konferansa bırakmayı kararlaştırır.

* Her iki taraf, diğer tarafın bölgesi üzerindeki yurttaşları için en iyi muameleyi göstermeyi kabul eder.

* Sovyet hükümeti mevcut anlaşmanın taraflarla doğrudan bağlantılı kimi şartlarının, Transkafkasya Cumhuriyetleri tarafından Türkiye ile ayrı olarak imza edilecek anlaşmalar dâhilinde, onaylatılmasını güvence altına almayı kabul eder.

* Anlaşmanın her iki tarafı, Türkiye ve Sovyetler’deki yurttaşların yıkıcı propagandalarına mani olacak adımlar atmayı kabul eder. Taraflar, diğer tarafın ülkesindeki hükümetin rolüne ilişkin hak iddiasında bulunan grupların oluşumuna izin vermez.

Sovyet tarafının isteği üzerine, Türkiye’ye yapılacak mali ve askerî yardım meselesi anlaşma metnine sokulmaz. Bu, İngilizlerle yapılacak anlaşmanın altını oymamak için alınan bir tedbirdir.[22] Görüşmelerde Sovyetler’in yapacağı mali ve askerî yardımların içeriği ve miktarı gizli mektupların değiş tokuşu üzerinden netleşecek ve bu mektuplar dostluk anlaşmasının ayrılmaz birer parçası olarak kabul edilir.[23]

Sovyet yardımının içeriği ve miktarı genel anlamda gizlidir.[24] Nutuk’unda Mustafa Kemal, Sovyet yardımlarına hiç atıfta bulunmaz. Ankara hükümetinin Moskova’daki ilk yarı resmî temsilcisi olan Halil Paşa, Sovyet hükümeti temsilcileri eliyle kendisine teslim edilen 100.000 Türk lirası değerindeki altın külçeyi Karaköse’deki (Erzurum yakınlarındaki küçük bir kasaba) tümen komutanı Cavit Bey’e Mayıs 1920’de verdiğini söylemektedir.[25]

Anılarında Ali Fuat Cebesoy, Yusuf Kemal’in Bekir Sami başkanlığındaki ilk Moskova misyonu dönüşünde, Eylül 1920’de, Ankara’ya 1 milyon altın ruble getirdiğini anlatır. Mart 1921 anlaşması sonrası ise Yusuf Kemal’in Türkiye’ye 400.000 altın ruble getirdiği, parayı Askerî Ateşe Saffet Arıkan ile birlikte gönderdiği iddia edilir[26] Selek’e göre ise, Binbaşı Saffet’e Cebesoy’un aktardığı miktarın on misli, yani 1 milyon altın ruble verilmiştir. Almanya’ya gönderildiği söylenen bu paranın kaderine ilişkin net bir bilgi mevcut değildir. Selek’in iddiasına göre, Binbaşı Saffet daha fazla silâh alabilmek için parayı borsada değerlendirmiş, artırmak isterken hepsini kaybetmiştir.[27]

Şevket Süreyya Aydemir’in tespitine göre, Ankara hükümeti “Bağımsızlık Savaşı”nın sürmesi için her yıl Sovyetler’den 10 milyon altın ruble talep etmiş[28], 1920 yılı boyunca yaklaşık 5 milyon altın ruble gönderilmiştir. Aydemir’e göre, 1921’den 1922’ye kadar toplam gönderilen miktar 10 milyondur.[29]

Karal’a göre, Sovyet kaynakları da Türkiye’ye dönük malî yardıma ilişkin şu bilgileri vermektedir: Eylül 1920’de 1 milyon altın ruble ve 200,6 kg altın büyükelçi Upmal Angarski eliyle Erzurum’da teslim edilmiştir. Nisan 1921’deki anlaşma sonrası Yusuf Kemal 4 milyon altın ruble almıştır. Mayıs ve Haziran 1921 süresince Binbaşı Saffet’e 1,4 milyon altın ruble verilmiştir. Kasım 1921’de (Ukrayna’daki Sovyet güçlerinin başkomutanı) General Mikhail Frunze Trabzon’a yaptığı ziyarette beraberinde 1,1. milyon altın ruble getirmiştir. Mayıs 1922’de Sovyet büyükelçisi Aralov’un Ankara’ya gelirken yanında getirdiği miktar ise 3,5 milyon altın rubledir. Karal’ın tespitine göre, Maliye Bakanı Hasan Fehmi son taksitin teslimi ardından 10 milyon altın ruble için hazırladığı makbuzu Aralov’a vermiştir.[30]

21 Kasım 1921 tarihli bir İngiliz istihbarat raporuna göre, Mart 1920-Ekim 1921 arası dönemde Moskova’dan Kemalistlere gelen yardımın miktarı şu şekildedir: Temmuz 1920’deki 50 milyon altın rublelik ödemenin ilk taksidi olarak 20 pud altın (yaklaşık 50.000 sterlin), Kasım 1920’de 2 milyon altın ruble ve Nisan 1921’de Almanya’da Türk casuslarına gönderilen 1 milyon altın ruble. Son olarak Eylül 1921’de teslim edilen 500 okka altın (yaklaşık 90.000 sterlin).[31]

Sovyetler’de bu ödemelerin tam bir listesi mevcut değildir ve arşivlerdeki belgeler tutarlı bir değerlendirme imkânı vermemektedir. Bazı belgelere göre, Moskova Anlaşması Türkiye’ye toplamda 10 milyon altın ruble verilmesini öngörmektedir.[32] Bu tutarın 5,4 milyon rublesi aynı yılın Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında ülkeye aktarılmıştır. 1,1 milyon ise 1921’e doğru Türk hükümetine verilmiştir.[33] 29 Aralık 1921 ve 29 Nisan 1922’de Sovyet hükümeti Novorossisk’teki Türk elçisi üzerinden büyük miktarlarda mayın, ağır silâhlar, tüfekler ve diğer silâhları teslim etmiştir. 1922’de Türkiye’ye fişek fabrikası için ekipman verilmiştir. 3 Mayıs 1922’de Sovyet hükümeti 10 milyonluk ödemenin son taksiti olarak 3,5 milyon altın ruble verir.[34]

Sovyet arşivlerinden ve muhtelif Türk kaynaklarından edinilen bilgiler, Sovyetler’den Türk milliyetçilerine verilen paranın toplamda 10 milyonu asla aşmadığını göstermektedir.[35] Ancak esas uzlaşmazlık temelde anlaşmanın yapısına ilişkindir: birçok Türk, Bolşeviklerin her yıl için 10 milyon ruble ödeme yapmaya söz verdiğini iddia ederken, Sovyet kaynakları, anlaşılan tutarın bu olduğu hususunda ısrar etmektedir.

Türk-Sovyet Dostluk Anlaşması birçok ihtilafın ve yorumun konusu olmuştur. Ankara hükümeti için bu anlaşma, doğu cephesindeki lehte konumunu güvence altına alan diplomatik bir başarıdır. Anlaşma, ülkenin diplomatik ve askerî konumunu güçlendirmiştir. Sovyet tarihçileri ise anlaşmanın Kemalistlere daha önce sahip olmadıkları ölçüde büyük bir uluslararası prestij kazandırdığını iddia ederler.[36]

Sovyet Rusya cephesinde ise anlaşma, genel anlamda Türkiye ile arasındaki Kafkas sınırlarını tayin etmiştir. Ayrıca anlaşma Sovyetler’in doğudaki prestijini de artırmış, Kafkaslardaki Müslüman halk arasındaki şüpheyi kaldırmıştır. Anlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Moskova’da yaptığı konuşmada Lenin, “birkaç gün önce Türklerle bizi Kafkaslar’da bitmek bilmeyen savaşlardan kurtaracak bir anlaşma imzaladık.” der.[37]

Anlaşmanın genel anlamda sahip olduğu kimi olumlu ifadelere rağmen, onun her iki tarafa da güven verdiği söylenemez. 15. Madde, Rusya’nın Transkafkasya devletleri ile anlaşma sağlamasını kolaylaştıracağını söylemesine karşın, Sovyet hükümeti hiçbir zaman ilgili anlaşmayı bu şekilde genişletme yoluna gitmemiştir. Tiflis’teki Gürcü Devrimci Komitesi’nin başkanı Mamya Dimitriç Orakileşvili’ye yazdığı telgrafta Çiçerin, oradaki cumhuriyetlerin Türkiye ile herhangi bir anlaşma içine girmemesini istemiş ve Moskova’dan gelecek talimatları beklemesini söylemiştir.[38] Türkiye, Ekim 1921’e dek doğu sınırını tam olarak belirleyememiştir. Bu dönemde Türkler, Sakarya Nehri yakınında Yunan ordusu ile önemli bir savaş yürütmektedir. Savaş sonucu, Moskova’nın gözünde hükümetin otoritesinin kanıtı olarak değerlendirilir. Tarafların kendi propagandacılarını uyardıkları 8. Madde’de ise her iki ülke arasındaki yakınlaşmanın aşırı ihtiyatlı içeriği aşikâr bir hâl alır.[39]

Görece daha genel bir düzeyde 26 Şubat’ta İran ve 28 Şubat’ta Afganistan ile yapılan benzeri anlaşmalarla[40] birlikte bu anlaşma Bolşeviklerle dış dünya arasındaki ilişkilerin hükümetler seviyesinde pekiştirilmesi aracılığıyla bir tür uyumlulaşma sürecinin ileri bir aşamasını teşkil etmiştir. Moskova yakın komşuları ile ilişkilerini düzene sokmuş, hassas sınır bölgelerindeki kilit öneme sahip devletlerle kurulan bu sıkı ilişkiler güvenlik sistemi için gerekli temel taşını teşkil etmiştir.

Bülent Gökay

[Kaynak: Soviet Eastern Policy and Turkey, 1920-1991, Routledge, 2006, s. 23-30.]

Dipnotlar:
[1] B. Lazitch ve M. M. Drachovitch, Lenin and the Comintern içinde, cilt. I, California: Hoover Inst. Press, 1972, s. 562.

[2] Aktaran: R. N. İleri, Atatürk ve Komünizm, İstanbul: Anadolu Yayınları, 1970, s. 155–9.

[3] Robert G. Wesson, Soviet Foreign Policy in Perspective (Homewood, 1969) isimli kitap şu yanlış değerlendirmeyi yapmaktadır: “‘O da [Mustafa Kemal] bir süre sahte TKP aracılığıyla Komintern’e üye olur.” (s. 75).

[4] A. Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1975, s. 507; Cerrahoğlu, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, s. 175–9; G. S. Harris, Origins of Communism in Turkey, Stanford, CA: Hoover Institute Press, 1967, s. 82.

[5] Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, s. 509. Cebesoy’un Kemal’in teşebbüsündeki aklı paylaşıp paylaşmadığı tam olarak açık değildir.

[6] A. Novichev, “Antikrest’ianskaia politika Kemalistov v 1919–1922”, Voprosy Istorii, 9 (1951), s. 70–1.

[7] Kasım ve Aralık 1920 süresince İstanbul’dan gelen İngiliz istihbarat raporlarına göre, Ankara ile Yunan hükümetleri arasında kimi gizli görüşmeler yapılmış, muhtemelen Kemal Ankara tarafının temsilcisi olarak Çerkes Ethem’i seçmiştir. Dolayısıyla Ethem’in isyanı bu gizli temasları örtbas etmek amacıyla bir zırh olarak kullanılmıştır. (8 Ocak 1921 tarihli Haftalık Rapor, Genelkurmay İstihbaratı, Konstantinopol, Londra, PRO; FO 371/6497.) Bu rapor her ne kadar ikna edici görünse de yukarıda belirtilen gizli görüşmelerin varlığını destekleyecek herhangi bir başka değerlendirmeye rastlamadım.

[8] TBMM Zabıt Ceridesi, VIII/ 1/1337, s. 227. Kandemir, Atatürk’ün Kurdurduğu TKP, s. 134–6. Türk kaynaklarınca temin edilen bu istihbarat bir İngiliz istihbarat raporunca da teyit ediliyor: Haftalık Rapor Sayı. 97, 4 Aralık 1920.

[9] GKH Genelkurmay İstihbaratı (Konstantinopol); Londra, PRO; FO 371/ 6497.

[10] Bir değerlendirmeye göre, bu trajediden bir tek Mustafa Suphi’nin eşi Semiramis kurtuluyor. Ancak bu tespiti doğrulayacak başka bir kaynağa rastlanmadı. (A. C. Emre, “1920 Moskova’sında Türk Komünistleri”, Türk Dünyası, Sayı. 1 (Aralık 1964), s. 151.)

[11] Bu olaya ilişkin bir değerlendirme için bkz. Bülent Gökay, “The Turkish Communist Party: The Fate of the Founders”, Middle Eastern Studies, Sayı. 29, 2 (Nisan 1993), s. 220–35.

[12] Türkiye, Yakın ve Ortadoğu Departmanı Hakkında Özet, Komintern, 10 Mayıs 1922; Moskova, TsPA; Fond: 5, Op. 3, D. 630.

[13] Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, s. 235–6.

[14] A.g.e., s. 236.

[15] Narkomindel İstihbarat Raporu Ocak 1921’deki ölümle sonuçlanan seyahatin ayrıntılarını özetlemektedir; Moskova, AVP; Fond: Türkiye hakkında belge, Sayı. 722.

[16] İnkılap Yolu, Temmuz–Ağustos 1930; Kızıl İstanbul, 7 Şubat 1931; Kızıl İstanbul, 24 Ocak 1932.

[17] İç Parti Raporu, RKP(B), 20 Şubat 1921; Moskova, TsPA; Fond: 5, Op. 2, D. 2.

[18] Mirza Sultan Galiyev 1880’lerde doğar, köken olarak Volga Tatar’ıdır, 1917’den itibaren önde gelen komünist eylemcilerden birisidir. 1918’in ikinci yarısında Millet Meseleleri Komiserliği’nde Stalin’in önemli yardımcılarından biri olur. Aralık’ta Merkezî Müslüman Askerî Okulu Komiserliği’nin başkanlığına getirilir. Sultan Galiyev, ayrı bir Müslüman Kızıl Ordu’sunun kurulmasını ve Müslüman komünistlere politik özerklik verilmesini savunmaktadır. Volga-Ural bölgesindeki büyük bir Sovyetik Müslüman özerk cumhuriyeti kurmak için çalışır. 1923’te Stalin tarafından milliyetçi ve Müslüman sapma içinde olduğu gerekçesiyle suçlanıp tutuklanır. Komünist partiden ihraç edilir ve 1930’da ortadan kaybolur.

[19] B. Lazitch ve M. M. Drachkovitch, Lenin and the Comintern içinde, cilt. 1, Kaliforniya: Hoover Institute Press, s. 375.

[20] Yereldeki komünistlerin Sovyet dış siyasetinin çıkarlarına trajik bir biçimde feda edilmesi vak’asına altı yıl sonra, üstelik görece daha geniş bir ölçekte, Çin’de de tanık olunur. “Çin Vak’ası” ile ilgili değerlendirmeler için bkz.: H. Isaacs, The Tragedy of the Chinese Revolution (Stanford: Stanford University Press, 1951) ve L. Trotsky, Problems of the Chinese Revolution (Londra: New Park, 1969).

[21] Cebesoy, Moskova Hatıraları, s. 102–3.

[22] Moskova, AVP; Fond: 132, Ref. Türkiye, Op. 4, D. 11, Pap. 5.

[23] Narkomindel’den Politbüro’ya, 30 Kasım 1920; Moskova, TsPA; Fond: 5, Op. 2, Ed. xp. 314.

[24] Cebesoy, Moskova Hatıraları, s. 144–5.2

[25] Ankara’nın Sovyet hükümetinden istediği askerî yardım miktarı ile ilgili farklı değerlendirmeler için bkz.: Cebesoy, Moskova Hatıraları, s. 144–5, 247–8; S. I. Aralov, Vospominaniia Sovetskogo Diplomata, Moskova, 1960, s. 17–19; ve Harris, The Origins of Communism, s. 59–60.

[26] Cebesoy, Moskova Hatıraları, s. 137; T. Bıyıklıoğlu, Atatürk Anadolu’da, Ankara: TTK, 1959, s. 19.

[27] Cebesoy, Moskova Hatıraları, s. 82.

[28] S. Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul: Burçak, 1966, s. 133.

[29] Ankara’nın isteği ile ilgili bu bilgi Narkomindel’in Stalin’e 14 Eylül 1921’de yazdığı mektup tarafından teyit edilmektedir; Moskova, TsPA; Fond: 5, Op. 2, D. 315.

[30] Aydemir, Tek Adam-II, s. 433.

[31] I. H. Karal, “Turkish Relations with Soviet Russia”, s. 270–1, 300. Karal aşağıdaki kaynaklardan istifade etmektedir: DVP, III, s. 675; International Affairs, Temmuz 1960, s. 120–2; Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 882, 953; Selek, Anadolu İhtilali, I, s. 112–3; Yakın Tarihimiz, I, s. 100.

[32] Londra, PRO; FO 371/6537, E 13780/ 143/44.

[33] Bu aslında Türk delegasyonunun talep ettiği miktarın onda birinden bile azdır. Delegasyon 150 milyon altın ruble istemiş, Narkomindel ise bunu “Doğulu zihniyetin saf mübalağası” olarak nitelendirmiştir. (Narkomindel’den Stalin’e, 10 Mart 1921; Moskova, TsPA; Fond: 5, Op. 2, D. 315.) Diğer yandan Cebesoy’a göre, Yunanistan ile yapılan savaşın devam etmesi hâlinde bir yıl için 10 milyon ruble vermeyi kabul etmiştir. (Moskova Hatıraları, s. 265–70.)

[34] 20 Eylül 1921’de Stalin’e yazdığı mektupta Çiçerin, Türklerin kabul edilen 10 milyona ek olarak toplamda 50 milyon altın ruble daha ödenmesi hususunda ısrar ettiklerini yazar. Bu talebin kabul edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir gösterge mevcut değildir. (Moskova, TsPA; Fond: 5, Op. 2, D. 315.)

[35] Rakamlar şu kaynaktan alındı: B. Ponomaryov, A. A. Gromyko and V. Khvostok, History of Soviet Foreign Policy, 1917–1945, University Press of the Pacific, 2001, s. 163–4.

Bir İngiliz istihbarat raporunda geçen ve bu miktarı aşan tutara ilişkin herhangi bir kayıt bulunamadı.

[36] Sovyetler’in Doğu siyaseti ile ilgili önemli çalışmalar kaleme almış olan Profesör A. Miller, “Pratik bir bakış açısından bakıldığında Moskova Anlaşması Türklerin kendilerine güvenmelerini ve Beyaz Muhafızlar’ın sayıca giderek artmasını sağladı.” (A. Miller, Ocherki Noveishei Istorii Turtsii, Moskova ve Leningrad, 1948, s. 114.)

[37] Lenin, “RKP(B) Moskova hücreleri ve Moskova Valiliğinin sorumlu temsilcileri ile sekreterlerinin toplantısında sunulan ayni vergi ile ilgili rapor”, 9 Nisan 1921, Toplu Eserler, Cilt: XXXII, s. 290.

[38] Çiçerin’den Orakileşvili’ye (Tiflis), 30 Mart 1921; Moskova, AVP; Fond: Türkiye hakkında belge, Op. 4, D. 10, Pap. 5.

[39] T. K. Tengirşek, Vatan Hizmetinde, Ankara, 1981, s. 293–9. Moskova Anlaşması’nın İngilizce çevirisi için bkz.: Eliot G. Mears, Modern Turkey, New York: Macmillan, 1924, s. 645–8; ve M. S. Anderson, The Great Powers and the Near East, Edward Arnold, 1970, s. 175–6.

[40] I. Spector, The Soviet Union and the Muslim World, 1917–1958, Washington: University of Washington Press, s. 85–103.

24 Ocak 2012

,

Komünist Hareket ve Kemalizm


Milletim nev’i beşerdir, vatanım ruy-u zemin.”[1]
[Tevfik Fikret]

I

Tarih araştırmaları, devrimci tarihsel dinamikleri kendi ölçü ve ölçeğinde önemseyen komünist hareketin yokluğunda, geçmişin rasyonalizasyonuna ve geçmişe ait unsurların sınıf dışı, nötr analizlerine yol açıyor. Komünist hareket, sınıfsal-politik bir ayraç olarak işlemiyor. 27 Mayıs ve 9 Mart gibi dönemsel ya da durumsal hesaplaşma, saflaşma ya da cepheleşmeler, kendi özgüllüğünde değer buluyorlar ama tarihsel sürece yayılan hesaplaşma, saflaşma ve cepheleşmelerin önemi görülmüyor. Komünist hareketin yokluğu, tersten, bu önemin görülmemesinde de aranmalı.

Sosyalist hareketin Kemalizmden koptuğunu, Kemalizmin sosyalist hareketle kurduğu teorik, ideolojik ve politik bağlardan memnun olanlar iddia ediyorlar. Bu bağların önsel olarak mutlak kabul edilmesi gerektiği söyleniyor. Kopuşun 9 Mart’ta ve 12 Eylül’de yaşandığını iddia edenler, sosyalist hareketin iki darbeye karşı somut cevaplar üretememiş olmasının üzerini örtüyorlar ve darbe karşıtlığı ile tanımladıkları kopuş sayesinde sosyalist hareketi sığ bir demokrasi mücadelesine indirgeme imkânı bulmuş oluyorlar.

Şu görülmeli: Sol Sosyalistler Kurultayı’nın ve Tüm Türkiye Komünistleri Kurultayı’nın bir ürünü olan TKP’nin bu oluşum sürecinde biraraya getirdiği dinamikler, hareketin Kemalizm tarafından ezilmesi ile birlikte, kendilerini Osmanlı’nın sonlarından itibaren ülkeye girmiş olan sosyalizan akımların cenderesinde buluyorlar. Bu, bir biçimde, Osmanlı’dan gelen dinamiklerin yeni fiilî duruma adapte olmak amacıyla Kemalist diktatörlüğü ve onun Türkiye’sini meşru kabul etmesini beraberinde getiriyor. Doğunun sert ikliminden gelen komünistlerle, Avrupa’da Spartakistler ve Fransız sosyalizminden (büyük ölçüde II. Enternasyonalcilikten) beslenen sosyalistler ayrışıyorlar. Yeni dönemin TKP’si, bu sosyalizmin eşiğinde yeniden doğuyor. Kürtlere ve Müslüman halk hareketlerine mesafe alınıyor, kendisini Kemalizmin yedeğine çekiyor, M. Kemal buna bile tahammül etmiyor. Toplumsal genişlemeci, meşruiyetçi ve ilerlemeci bir perspektif, sosyalist hareketin alâmet-i farikası olduğundan, sosyalist siyasetin içinde rüşt ispatlama yollarına giriliyor. Bu ölçüde de Kemalizm içinde ittifaklar ve oydaşmalar bulunması kolay oluyor. Osmanlı’dan gelen tarihsel-sınıfsal-kitlesel bağlar kesilince TKP özelinde hareket, sosyalizm yuvasına yerleşiyor ve Mustafa Suphi’nin Komintern’de önerdiği “devrimci ocaklar” sağa ve Kemalizme yâr oluyor. Tarihsel bağları simgeleyen ocakların yokluğunda, coğrafyada tarihten hız alan kitlesel-politik çıkışlarda komünistler (sosyalistler demek daha doğru) seyirci konumunda kalıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nda Nâzım şahsında barış politikası yürütülebiliyor, onun dışında parti desantralizasyonun sancılarını çekiyor. Kemalizmin komünist hareketin tarihsel bağlarını kesmesi, yani onun dişlerini sökmesi işlerini kolaylaştırıyor. Bu evcilleştirme işleminden Kadro hareketi doğuyor.

Çeşitli aranışlar göze çarpıyor ama bunlar da Kemalizmin çizdiği politik-ideolojik ve teorik çerçeveyi aşamıyor. Ulusal kurtuluşçuluk, BAAS’çılık, üçüncü yolculuk, sol Kemalizm, kalkınmacılık ve millî demokratik devrim, otuzlarda iktidar ideolojisi olarak belirlenen Kemalizmin altmışlarda muhalefet ideolojisine dönüştürülmesinin sonucu olarak formüle ediliyor. Altmışlarda emperyalizmle kurulan ilişkilere karşı geliştirilen doğal tepkiler, Kemalizmi devrimci politik anlamda parçalamaya götürüyor. Ancak o gün doğru olan bugüne dek süreklileştirilmişse yanlışa dönüşüyor ve ısrar, hatayı güncelleştiriyor.

Soğuk Savaş, Türkiye ve Kemalizmin kışkırttığı bir süreç olarak cereyan ediyor. Bu gelişme, iktidarın faşizan kurumları olan Halkevleri’nde verilen bir seminerde ifadesini buluyor. “İhtilâl merkezine -yani SSCB’ye- karşı çıkan iki memleket olarak Türkiye ve ABD”ye işaret edildikten sonra, şunlar söyleniyor:

“İhtilâl Merkezi, hiç te beklemediği hâlde, birdenbire, dünyayı kurtaracak bir program hazırlandı. Bütün Amerika, Truman-Marshal plânı etrafında toplandı ve bütün dünya, ‘Yurtta sulh, dünyada sulh’ü sağlamak yoluna girdi. Bununla, her millette ve Birleşmiş Milletler’de esen hava, İhtilâl Merkezine karşı, her gün biraz daha sertleşmeğe ve onun plânlarına karşı vaziyet almağa başladı.”[2]

Bu dar milliyetçi söyleme karşı, cumhuriyet öncesinde Arnavutluk’tan Kafkaslar’a kadar geniş bir coğrafyada farklı ulus ve dinlerden halklarla organik ilişkisi olan komünist hareket çaresiz kalıyor ve bu çaresizlik, onu Misâk-ı Millî’ye, onun sahiplerine kul ediyor.

Misak-ı Millî, bugün Kemalistler de söylüyor, ikili karakterdedir: hem müdafaacı hem de yayılma niyetleri taşır. Bu anlamda, Osmanlı’dan taşınan özellikler bir biçimde dönüştürülmüş ve süreklileştirilmiştir ama halkların mücadelesini kucaklayacak genişlikte bir komünist hareket artık kalmamıştır. Ayrıca, hilâfet ve bir biçimde saltanat TBMM’de mündemiçtir. Buradaki sürekliliğe karşı da bir şey yapılamamıştır. Osmanlı saltanatına ve hilâfete karşı cisimleşen dinamikler ya farklı kanallarda boğulmuş ya Kemalizmin içine hapsedilmiş ya da şiddet yoluyla ezilmiştir. Bunların ihtiyaçlarına ve varlıklarına seslenecek bir komünist hareket de ortada yoktur.

II

Kemalizm eleştirileri, büyük ölçüde TKP artığı aydınların Kadro ismiyle Kemalizmi ideolojileştirme işine soyunmalarıyla ilgilidir. İkinci eleştiri alanı, 27 Mayıs sonrasında solun Kemalizmle flört ettiği döneme yöneliktir. Eleştirilerin bir diğer kısmı da Kemalizmi altmışlarla birlikte politik ittifaklar dâhilinde düşünen, onu ideolojik ve teorik değil, salt politik açıdan okuyan kadrolarla ilgilidir (MDD karşıtlığı). İlk dönemdeki Kemalizmi iktidar ideolojisi, ikinci dönemin Kemalizmini ise iktidar karşıtı ideoloji olarak resmeder.

Sol, Kemalizm eleştirisini büyük ölçüde onu sınıfsal düşman derekesine çıkarmadan ifa etmiştir. Bu açıdan eleştiriler, Kemalizmin teorik ve pratik eksik ve zaaflarına oynama biçiminde işlev görmüştür. Çok kültürlülük, burjuva milliyetçiliği, demokrasi, devlet-toplum ilişkileri… Sosyalistler, bu dinamikleri havada asılı, kendinden menkul olgular olarak değerlendirmişler, bu açıdan, sınıfsal-politik olanı görmemişler ve bu kavramlar üzerinden işleyen sınıflar mücadelesine müdahale edememişlerdir.

Ermeni bir ayakkabıcının kendisine ayakkabı üretmesi önerisine bile şiddetle karşı çıkan M. Kemal, Greko-Romen içerikli bir Türk milliyetçiliği formüle etmiş, sol ise bu duruma çokkültürcülükle karşılık vermiştir. Meselelere sınıfsal-politik bakmamış, etnik, ulusal, mezhepsel ya da dinî yapılanmaları önsel, mutlak birer veri olarak almıştır. Tarihsel hayat kanallarının kesik olması bunda etkili olmuştur.

Nâzım’ın Kuvvayı Milliye’si ve Şeyh Bedrettin’i bu açıdan yan yanadır. Şairin şahsında komünistler, halk, ulus, etnisite ve cemaat oluşumlarının tarihsel kanallarını, kendi köksüzlüğü sebebiyle, görememişlerdir. Bu da iki eseri, dönemin Kemalist politikalarına hizmet eden bir niteliğe büründürür.

Eserin Bedrettin’den bugüne gelen, Alevî ya da değil, dinsel ideolojik yükle hareket eden dinamiklerin politize oluşu ile bir ilgisi yoktur. Kemal’in İslâmcılara bayrak açtığı dönemde Nâzım, bu mücadeleye ortak olmak istemiştir.

Kemalizme yönelik eleştiriler, Türkçü ve İslâmcı kesimlerden yükselmiş, komünistler, bu çığlığa ya duyarsız kalmışlar ya da Kemal’in safını tutmuşlardır. Bunların eleştirileri, organik ilişki düzlemi hiçbir zaman oluşmadığından, sol-sosyalist kesimlere etki etmemiştir. Kemalizmden bağımsız ve uzlaşmasız bir hareket oluşturması gereken komünistler, ne Türkçü-İslamcı kesimleri sınıfsal-politik anlamda bölebilmişler ne de onların eleştiri ve muhalif mevziilerini içerebilmişlerdir.[3]

Kemalizm eleştirileri, seksen sonrasında önemli ölçüde Kürt hareketi üzerinden somutlanmıştır. Kemalizm eleştirisi ile ilgili olarak bütünlüklü bir perspektif devreye sokulmamıştır. Diğer anti-kemalist dinamikler; sosyalistler ve İslamcılar ile ilişkide -böylesi bir ilişki mevcut olmadığından- bir Kemalizm eleştirisi geliştirilememiştir. İslâmcıların ve sosyalistlerin eleştirileri, büyük ölçüde liberalizme yâr olmuştur. Devrimci, komünist unsurlara ise Kürtlerin anti-kemalizmi kalmıştır. Bu üç önemli faal dinamik arasında, Kemalizm karşıtlığı düzleminde, bağlantı kanalları sağlanamamıştır. Kürt hareketi kendi coğrafyasında, kendi ölçüleri dâhilinde bu kanalları kurmuştur. Türk komünistlerine ise eksikliğini Kürtlerin artıları ile kapatmak düşmüştür. Kürt hareketinin Kemalizm eleştirilerine karşı, sosyalizme ya da liberal bir mantıkla, İslamî kültüre dönük katı bir savunu gündeme gelmiştir.

Kemalizm karşıtı üç dinamik; sosyalistler, İslamcılar ve Kürtlerdir. Seksen sonrasında sosyalistler Kürt eleştirilerinden beslenmeye başlamışlardır. Doksanlarda Kürtlerin İslamî temaları kullanması ile birlikte, kısmî olarak İslamcı eleştiriler içerilmiştir. Onların ve Kürtlerin liberalizme doğru meyli sosyalistleri kendi sosyalitesine kilitlemiş, kendisine kapatmıştır. Kürtlere mesafe alınmış, milliyetçilik eleştirileri yurtseverliğe; din eleştirileri, modernizm ve aydınlanma bağlamında, başka dinsel tematik (metafizik) algılamalara kapı açmıştır.

Kemalizm eleştirileri, İslamcıların yükselişe geçmesi ile sosyalizm vurgusu dâhilinde karşılanmıştır. Bu da sosyalist hareketin Kemalist ideoloji ile harmanlanmış tarihsel-toplumsal sürekliliğinin parçalanmasına izin vermemiştir. Örneğin Dev-Yol gibi güçlü bir hareketin önemli bir kolu Halkevci olmuştur. Köy enstitüleri, aydınlanma adına savunulmuştur. Kürt hareketi içinde komünist bir öznelliğin olmayışı ya da Kürtler içinde işleyen sınıflar mücadelesinin komünist parti biçiminde bir muhatapsızlığı, eleştirilere karşı geliştirilen eleştirilerin ya İslamî ama büyük ölçüde sosyalizan söylemler biçiminde oluşmasına neden olmuştur. Anti-emperyalizmin güncelleştiği momentlerde ise Kemalizm, tekrardan içselleştirilmiştir. Yurtseverlik (laik vatanseverlik) biçimi altında Kemalizm, ideoloji olarak sol hareket içinde kendi yerini tekrar bulmuştur.

Oysa Kemalizm karşıtlığının tek dayanağı Kürt dinamiği olmamalıdır. Kürtlerin demokrasi içinde yer bulması ile sonuçlanacak politik süreçte komünistler, böylesi bir demokrasi perspektifini devrime uğratacak yol ve yöntemi bulamamışlardır, silâhın tasfiye edilmesi zemininde, bulmalarına da imkân yoktur.

Oligarşi, kapitalizm, bürokrasi, gericilik ya da feodal yapılara karşı olmak üzerinden kendisini tanımlayan sol hareketler, Kemalizmin çizdiği genel ideolojik çerçevenin içinde konuşmuş, hareket etmişlerdir. Sosyalizmin, Kemalizme karşı somut ideolojik-teorik-politik mücadele verilmeden, Kemalizmden kopartıldığı iddia edilmiştir. Aslında yeni konumlanılan yer, Kemalizmin tarihsel-ideolojik ve politik eksik ve zaaflarıdır. Onun ülkeyi iyi yönetmediği iddia edilir ama bu iddia, sınıfsal-politik mücadele ile temellendirilmez. Bu nedenle, eksiklik ve zafiyet edebiyatı yeniden Kemalizme bağlanır.

Bugün “Kemalizmin içerilip aşılması” gerektiğinden bahsedenlere karşı komünistler, üç beş TKP artığının (Kadrocular) ve Batı solundan esinlenmiş, pozitivist ya da pragmatist aydının söylediklerine göre Kemalizmi teorik ve politik düzlemde olumlu bir yere koyamazlar. Onda olumlu unsurları ayıklayıp kendi sistematiğine ekleyemezler. Kemalizmin elinde ve ağzında her şey, bu ülkede devrim yürüyüşüne karşı bir silâha dönüşür.

Komünistler gerçeklerle uğraşmalıdırlar. Kemalizmi sınıfsal temelde parçalamanın imkânını yakalamak için uğraşan solun başarısızlığı, aksine, asimile oluşu, bugün için somut bir gerçektir. Bu açıdan Kemalizmle hesaplaşmak, bugün için komünistlerin birliği ile ilgili tartışmalara önemli katkılar sunacaktır.

Bir başka eleştiri kaynağı da Troçkistlerdir. Troçkistler, kısmî, parçalı, yerel ve özgül olanın devrimciliğini görmezler, gördükleri yerde ise ezerler. Enternasyonalcilik yaparken, ulus ölçeğindeki çıkışların devrimci politik etkileşimlerini önemsemezler. Kemalizmi dar milliyetçilik ve bürokratizm üzerinden eleştirirler. Geniş olanın zengin ufkuna güvenirler ama dar olanın derinleştirici faaliyetini anlamazlar. Bu nedenle, komünist hareketin somut bir varlık olabilmesi konusunda bir şey söylemezler. Troçkistler, mantıksal bir işlemle, Stalin ve Kemal arasında analoji kurarak, Stalin’e yönelik bürokratizm, anti-demokrasi ve tepeden inmeci askerî nizam eleştirilerini M. Kemal’e de yöneltirler.[4] Bu konuda Troçkistler içinde, eleştiriyi “Kemal-Lenin ittifakı” bağlamında, Kemal’i Lenin’e benzeterek Lenin’i ve Kemal’i aynı potada eleştirenler de çıkmaktadır.

Kemalizm konusunda TKP’ye yöneltilen eleştirilere sayısız örnek verilebilir. Ama tüm bu örneklerin ortak noktası, TKP’nin “Kurtuluş Savaşı” dönemindeki fiilî ağırlığının küçümsenmesidir. TKP dışı siyasetler, genelde onun sonraki ideo-politik eğilimlerini eleştirir, yanlışları kaynağa kadar uzatır ve bu sayede kendisini tek ‘komünist parti’, ‘ML parti’ ya da ‘işçi sınıfı partisi’ olarak gösterme imkânı bulur. Kendine yer açmak için teoriyi tarihsel-toplumsal düzlemlerde böler. Kendisini merkeze alarak yapılan her türlü tarih ve toplum çalışması, tarihi ve toplumu kendine bölecektir. Ya onları, öznenin fiilî etki alanını ölçü alarak bölecektir/dilimleyecektir ya da tüm tarihsel-toplumsal süreci kendisine doğru daraltacaktır. Kendi pratiğinin önsel olarak devrimci kabul eden her özne, bu iki pratik biçimini de doğru ve hayırlı kabul edecektir. Kendisinin bu kutsal ve ulvî pratiğine biat etmeyenleri de tarih ve toplum dışına atacaktır. Oysa TKP’yi küçümsemek, Komintern’i ve Ekim Devrimi’ni küçümsemektir.

III

Toplumun ve tarihin yasalarını, en genel biçimiyle de olsa, Marksizm üzerinden bilmek-öğrenmek, hiçbir politik öznenin (birey, örgüt ya da partinin) devrimci oluşunu güvence altına almaz.

Kapitalizm devrimci ise, onun bu niteliğinde belli bir eksikliğin, arızîliğin ve kısmîliğin olduğunu görmek gerekir. O, soyut, durağan ve mutlak kabul edildiği sürece, havada asılı olduğu ölçüde, onun devrimci olması mümkün değildir. O devrimci ise, devrimciliğinin tanımlı olduğu belli bir tarihsel ve toplumsal düzlem olması gerekir. O hâlde, kapitalizmin bir biçimde yerleşikleştiği bir tarihsel dönem ve toplumsal düzlemde, eldeki tarih ve toplumun yasalarına dâir bilgi, soyut bir silâh olarak görülmemelidir. Bu, politik mücadeledeki özne için hayallere ve ütopyalara neden olur. Eldeki tanrının asası Kızıl Deniz’i ikiye bölecek, âlemi cennet kılacaktır.

Kapitalizm eleştirisi, belli toplumsal ve tarihsel gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan politik tepki biçimlerinin bir ürünüdür. Tersten, o temel bütünsel bilgiyle ya da tüm o bilgileri kendi içinde bütünleyen Marksizmle işe başlamak, geçmişten bugüne paylaşılan aslî yanılsamayı verir. Marksizm tarihine bakıldığında, onun yeniden, Marx’ın kıyasıya eleştirdiği sosyalizan ve anarşizan eğilimlerin bulunduğu kapitalizme yönelik tepki biçimlerine bağlandığı görülür.

Kapitalizmin önünü açan bir devrimle, burjuvaların politik yönetime el koymaları biçiminde cereyan eden devrim farklı olgulardır. Kemalizmin burjuva devrimi bağlamında incelenmesi bu devrim tespitlerini anakronik biçimde içerir. Klasiklerden kapitalizmin önünü açan, feodaliteyi tasfiye eden devrimlere ilişkin sözlere bakarak Kemalizm anlaşılır. O, küçüklü büyüklü tüm burjuvazinin politik ve ideolojik çerçevesini verir. Bu anlamda, ikinci devrim tipine de yakındır. Bu açıdan BAAS’çı ideoloji ile paralellik kuran Avcıoğlu’nun Kemalizmi kutsaması tesadüf değildir.

Türkiye özgülü, 1908’de başlayan burjuva devrim sürecinde dönemsel bir değişim momenti olarak Kemalizmi üretmiştir. Bu açıdan, cumhuriyet öncesi komünistler bu gerçeğin farkındadırlar ama sonrakiler bunu unutmuş gibidirler. Onlar, klasiklerden öğrendikleri ilerlemeci toplumsal değişim formülleri uyarınca Kemalizme zımnen veya alenen arka çıkmışlardır.

Pratikteki özne için tarihin ve toplumsal sürecin önüne getirip bıraktıkları birer sonuçtur. O, bu sonuçların ışığında, onların ilksel malzeme oluşlarıyla ilgilenir ve onlardan devrime giden yolu döşemeye gayret eder. Bilimsel teorik faaliyet içindeki bir özne için o sonuçların nedenleri ve geleceğe yönelik etkileri önemlidir. Devrim ilki için özne, ikinci için nesnedir. Devrimci, geçmiş devrimleri nötr, tarafsız ve objektif anlamaz. “Burjuva devrimleri ve proleter/halk devrimleri” gibi ayrımlaştırmalar, böylesi bir nötr, tarafsız ve objektif (bilimsel) bakışın değil, tam aksine, devrimci, sınıfsal-politik bir bakışın ürünüdür. Bilimsel bakış, kendi teorik düzleminde meşrulaştırma, rasyonalize etme ve yerli yerine oturtma ile ilgilenir.

Bilimci olmak adına, politik devrimcinin burjuva devrimlerine yönelik aynı meşruluğu, rasyonaliteyi ve yerindeliği bulması doğru değildir. İlk bakış açısını ikinciye dayatmak, her burjuva devrimini tarihsel ve toplumsal süreçte kendince hak ettiği yere oturtur. Onu bir anlamda meşrulaştırır. Olması gereken ve olanı ikinci lehine bütünler. Bu bakış açısı, burjuva devrimlerinin yaşandığı dönemde bir proleter ya da halk devriminin yaşanmayacağını kesin bir biçimde öngörür. Oysa Marx Fransız Üçlemesi olarak adlandırılan çalışmalarında bunun böyle olmadığını, aksine, burjuva anlamda yaşanan devrimlerin bir yönüyle dipten derinden yaşanan proleter/halk devrimlerini ezme ve iktidarı fethetme yönünde iki başlı bir hareketi yürüttüğünü ispatlamıştır (Jakobenizm ve Bonabartizm ile ilgili tartışmalar).

Toz duman içinde olmakla dışarıdan izlemek, aynı teorik ve politik sonucu koşullamaz. Dışarıdan bakış, tozun dumanın dağılmasına ilişkin mevcut dinamiklere odaklanır, o tozun dumanın neden oluştuğuna değil.

Tarihte ve toplumda burjuva-proleter devrimler ayrımını saptayanlar, bu ayrımın devrimci anlamda takipçiliğini yapmalıdırlar. 1871’in 1789’un inkârı olduğunu düşünmeyen, Marksist olamaz. Marx’ın Paris Komünü ile ilgili eleştirileri bu minvaldedir. Komün’ün, 1789’un tarihsel-toplumsal etki alanını devrime uğratmayacaksa bir önemi olmadığı üzerinde durur.

Bu açıdan Kemalizm nereye yerleştirilmelidir? Kemalizme dört başı mamur, çerçevesi birkaç asker ve bürokrat tarafından çizilmiş, havada asılı bir proje olarak bakılamaz. Bu şekilde görmek isteyenler, yaşanan burjuva devrim momentinde dipten gelen bir sınıf ve halk hareketinin olduğunu düşünmezler. Bu da onların, bu sınıf ve halk hareketlerinin takipçiliğini ve savunuculuğunu yapmalarına imkân vermez. Esas olarak belli kişilerarası gerilimlere ve bu kişilerin hikâyelerine yüce anlamlar yüklenilir.

Kemalizm, 1876 ile başlayan sürecin 1908’deki tepe noktasında tanımlanmış ideolojik, teorik ve politik gelişmelerin içinde değerlendirilmelidir. Burjuva devrimi süreci içinde politik bir yönelim olan Kemalizme, “ulusal kurtuluşçuluk”[5], anti-emperyalistlik ya da birebir “burjuva devrimi” yakıştırması yapmak, Kemalistlerin kafalara kazıdığı bir yanlıştır. Kemalizme özgünlük ve özgüllük atfedenler, burjuvalar ve onların borazanlarıdır. Kemalizme özgünlük ve özgüllük atfetmek, onun ürünlerine ve başta “TC”ye de özgünlük ve özgüllük atfetmek anlamına gelir. İlk komünistlerin enternasyonal bağları, Komintern üyesi oluşları ve coğrafyayı kuşatması, bu özgünlüğün ve özgüllüğün yol açacağı marazlara karşı sigorta niteliğindedir.

Kemalizme Ekim Devrimi’nden esinlenmiş bir politik hareket olarak bakanlar, sol sahtekârlardır. Ekim’i var eden irade, ideoloji ve teorik birikimle Kemalizmin hiçbir ilişkisi yoktur. Bunu Kemal de onaylar. Onun sol tandanslı söylemleri ve eylemleri içeriyor görünüşü, taktik-stratejik bir meseledir. Bu taktiğin ve stratejinin amacı, dönemin sol-sosyalist dalgasını kırmaktır. Sol, devrimci, komünist damarın kopartılamayacağını Kemal de bilir, ancak ona göre o damarda akan kanın, ehlîleştirilen unsurlarının sistem içine akıtılmasında bir beis yoktur. Onun solculuğu, bir dönem İtalyan Sosyalist Partisi’nin genel sekreteri olan Mussolini’nin solculuğu kadardır.

IV

M. Kemal, “Sovyet Rusya ve batılı emperyalist güçler arasındaki politik gerilimleri doğru okumuş ve buna uygun yerinde taktik-stratejileri uygulamaya sokmuş bir isim” değildir. Onun zaten doğal sınıfsal-politik karakterinin doğal ürünlerini metafizik boyutta mitselleştirmek ve onu bir mitolojik kahramana çevirmek, Kemalistlerin işi olmalıdır. Komünistler, onu gerçekte yerli yerine oturtabilmeli, onun sınıfsal-politik karakterden bağımsız, kendince yetenekleri haiz ulvî bir kişilik olarak resmetmeyi reddetmelidirler. Bu da ancak mücadeleyle mümkündür.

Kemal’in bu “başarısı”, altmışların sol kabarışında aydınlara ve gençlere önemli bir ilham kaynağı olmuştur. Ama bu durum, tarihî bilgi ve bu bilincin taşıyıcısı olan kadroların eksikliğinden kaynaklanır. MDD, böylesi bir anakronizmin ürünüdür. Kemal döneminin karşı-devrimciliğinden ve anti-komünizminden devrimcilik ve komünistlik icad edilmeye çalışılmıştır.

Öznel niyet ve beklentilerden bağımsız olarak MDD, TİP’te vücut bulan sosyalizm anlayışının özündeki Türkiyeci ve modernist-ilerlemeci hatta karşı bir isyan bayrağıdır.

Latin Amerika’daki Sandino, Tupac Amaru, Zapata, Jose Marti ile eşdeğerde bir motif-kimlik olarak değerlendirilecek bir Kemal, tarihimizde hiç var olmamıştır. Üçüncü dünyadaki sol subaylara ya da milliyetçilere dayalı hareketlerle benzerliği ise biçimseldir.

Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya çıkardığı kolun öz itibarıyla Kemal’le ittifak kurma amacı taşıdığı söylenemez. Tarihsel gerçeklikte, bugün ortaya çıkan birçok belgenin ışığında görülür ki komünistlerin Anadolu’da daha güçlü kitlesel bağları vardır: Çerkes Ethem, Kemal’den daha popüler bir isimdir. Batı Anadolu’da bağımsız bir devlet kurma hayali kuran Çerkesleri Ethem mücadeleye katmıştır. Komünistler, Anadolu ve İstanbul’da önemli bağlara sahiptirler. Çerkes Ethem, anılarında ilk kurşunu gene kendi insanına sıkmak durumunda kaldığını yazar. İzmir valisi, kendisi gibi eski ittihatçı olan Rahmi Bey’in oğlunu kaçırıp fidye istemiş, amacının basit anlamda teçhizat için para temin etmek değil, Rahmi Bey’in hırsızlıktan kazandığı paraları biraz eksiltmek olduğunu söylemiştir. İşgalcilere destek olan ağanın ve bir imamın kafasına kurşun sıkmıştır. Bu kurşunda, halk nezdinde önemli bağlara sahip komünistlerin ideolojik ve politik etkisi vardır. Halk şûralarının etkisi Kemalist ideologlarca unutturulmuştur. Komünistlerin yasal zeminde kurduğu Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası’nın bileşenlerinden Halk Zümresi Meclis’te önemli bir güçtür, hattâ İçişleri Bakanı’nı belirleyecek konumdadır. İslamî dinamikler içinde de bağlar mevcuttur. Mayıs 1920’de kurulan Yeşil Ordu bunun bir ürünüdür.[6]

Altmışlarda devrim cephesi modeli olarak Kemal’in icraatlarına bakanlara komünistlerin cephesini hatırlatacak, öğretecek donanımda bir parti ve teorisyen kadrosuna cumhuriyet tarihinde tesadüf edilmemiştir. Örneğin, önemli teorik ve politik çalışmalara imza atmış Hikmet Kıvılcımlı, devrimci gençlerin yuvası olan iki TİP binasında seminerler verir ve “bugün II. Kurtuluş Savaşı gerekli”[7] der. Eski Kuvvayı Milliyeci Kıvılcımlı, bu özelliğinden kurtulamamış, bu ölçüde de Kurtuluş Savaşı’nı mitleştirmiştir.

V

Sınıf mücadelelerini tanımanın Marksist olmak için yeterli olmadığını, bunun proletarya diktatörlüğüne dek genişletilmesi gerektiğini söyleyen Lenin’in uyarısı önemsenmelidir.

Kemalizm gibi diğer ideolojik ve politik dinamiklere yaklaşımda komünist hareket, proletarya diktatörlüğü meselesini, sınıf mücadelelerini önemsememekle birlikte, sulandırmıştır. Kürt, İslam ve sosyalizmle ilgili hareketlerin içinde sınıf mücadelelerinin somut biçim ve işleyişlerini görmeden, oraya koşulsuz girmeden, sınıf mücadelelerini birkaç işçi hücresi, birkaç sendika ya da birkaç parti bürosuna indirgemiştir. Bunun sonucunda proletarya diktatörlüğü mefhumu, coğrafya gerçekliğinde somut tarihsel ve toplumsal zeminini oluşturamamıştır.

Sınıf mücadelelerinin dar anlaşılmış biçimi, TKP içindeki politik-ideolojik yönelimlerle uyum içinde gelişmiştir. Üst kadrolar, sınıf mücadelelerinin kızgın doğasından azade kıldıkları konumlarıyla partiyi somut maddî sınıf mücadeleleri alanından kaçırmıştır. Teori ve ideolojideki “sınıf mücadeleleri” daraldıkça toplumsal ve tarihsel düzlemde işleyen somut sınıf mücadeleleri zemini de, özne nezdinde, daralmıştır. Bu daralma, proletarya diktatörlüğü üzerinde ısrarlı olmak zorunda olan komünist hareketi muğlâk ittifak arayışlarına ve devrim kurgularına itmiştir. Halk ve sınıf içinde nefes almayan, bunların kanıyla beslenmeyen, onun toprağında yeşermeyen komünist hareket, süreci ölçüsüz ve ölçeksiz karşılamış, buradan da devrim kurguları ve devrimci iktidar anlayışı sulandırılmıştır.

Bu süreçte yaşın yanında kuru da yanmış, emperyalist kapitalizmin saldırılarına karşı gelişen doğal tepki biçimleri, organik bağlar olmaması sebebiyle, “gerici, faşist, sağcı ve sınıf düşmanı” olarak görülmüştür. Emperyalist kapitalizmin ve Kemalizmin politikalarına karşı verilen kendiliğinden mücadele biçimleri, masa başı kurgular ve boş, soyut ideolojik inatlaşmalara kurban edilmiştir. Onlara devrimci politik anlamlar kazandırılamamıştır.

Belli bir ideolojik yükle hareket eden kitlesel dinamiklerin içinde sınıflar mücadelesi bir biçimde işler. Komünistlerin görevi, o ideolojinin oluşma aşamasında bir yerlerde olabilmektir. Olamıyorlarsa, içte işleyen sınıf mücadelesinin kızışmasını sağlamalı, safını kesin bir biçimde belirlemeli ve o kütleyi sınıf hareketiyle ilişkilendirme yollarını bulmalıdır. Altmışlarda Kıvılcımlı ve belli kayıtlarla, sınıf mücadelesinden haberdar olan Avcıoğlu, ordu ve Kemalizme bu açıdan yaklaşmıştır. Ama hiçbir zaman sınıf mücadelesinin seyri ve onun devrimci mücadele ile ilişkisi üzerinde durmamıştır.

Kemalizm tüm varlığıyla, ülkedeki devrim sürecinin hem teorik hem de pratik düzlemde uluslararası devrim süreci ile ilişkilenmesini önlemek adına biçimlendirilmiştir. Sosyalist ya da komünist, sol tüm yapıların bir biçimde ülke özgülüne yönelirken Kemalizmle temasa girmesi kaçınılmaz olmuştur. Kemalizm, komünist hareketin ve her türlü düşman unsurun ülke gerçeğine sirayet etmesinin önlenmesi için eşraf, bürokrat ve orta sınıflar tarafından organize edilmiş fikir ve pratikler bütünüdür. Onun tarih içindeki tanım aralığı burasıdır. Onda olmayan değerlerin ona yüklenmesi, solun Kemalizmle tarih boyunca kurduğu tek taraflı gönül ilişkisinin bir ürünüdür.

Kürtler, İslamcılar ve sosyalistler, Kemalist devlet ve toplum nizamının karşısına çıkan üç temel dinamiktir. Komünistlerin bu üç dinamik içinde yuvalanması, sınıf mücadelesini burada fiiliyata dökmesi ve parçalanmayla birlikte ortak bir anti-kemalist devrimi biçimlendirmesi mümkün olmamıştır.

VI

Sosyalist, sosyal demokrat eğilimli, Spartakist, Galiyevci, Bolşevik birçok farklı unsurun biraraya gelmesi, programatik-teorik düzeyde değilse de, politik açıdan saf ve öz Komintern çizgisi dışında olmanın bir sonucudur. Komintern çizgisinde keskin bir uzlaşmazlık sözkonusudur. Çok özel ve katı ölçütlere göre oluşmuş bir birliktelik olan Komintern, diğer iki enternasyonalden niteliksel olarak farklıdır. İlk enternasyonalde işçilerin, ikincisinde sosyalist-işçi partilerinin, ikincisinde ise komünist partilerin biraradalığı söz konusudur. Son enternasyonali diğerlerinden ayıran nesnel tarihsel ölçü ise Ekim Devrimi’dir. Diğerlerinin bir devrimi yoktur ama Komintern’in vardır. Bu fark, birçok farklılaşmanın tetikleyicisidir. Bu anlamda, Türkiyeli komünistlerin biraraya gelmesinde Komintern temel bir ölçüt olamaz. Buradaki ölçü, coğrafyada süren savaş durumudur. Savaş durumu ile devrimci durum arasında ciddi farklar vardır. Bu açıdan, savaşa doğmuş bir komünistlerin birliği ile devrimci duruma doğacak komünistlerin birliği, nitel ve nicel açıdan farklı olacaktır. Marx ve Engels’in Manifesto’su da Avrupa’daki devrim dalgasına doğar. Bu gerçeğin içinde atılmış ortak bir çığlıktır.

Komintern politikalarını Avrupa merkezci ve batıcı bulan, batının proleterlerinden değil, doğunun proleterleri olan Müslümanlardan medet uman Galiyev çizgisi, TKP’nin oluşum sürecinde görece daha fazla aktiftir.

Birinci Umumî Türk Komünistleri Kurultayı ya da I. TTKK, 1919’da Sultan Galiyev’in önerisi ve desteğiyle Mustafa Suphi’ye yaptırılan Türkiye Sol Sosyalistler Kurultayı’nın bir devamıdır.

“Milletler Halk Komiserliği’ne bağlı olarak kurulan Müslüman Merkez Komiserliği üyesi Galiyev ve M. N. Vahitov Mustafa Suphi’yi, Türk, Arap ve İran dillerinde yayın yapmak; Yeni Dünya isminde gazete çıkartmak; devrimci gruplar yetiştirmek amacıyla, doğuya gönderilecek Müslüman kışkırtıcılar yetiştirmek üzere görevlendirir. Galiyev, Temmuz 1918’de Moskova’da 'Türk Sosyalistleri Konferansı'nı toplar ve bundan kısa bir süre sonra da Mustafa Suphi’nin yardımıyla Türk savaş tutsaklarını biraraya getirerek, Doğu ve Güney Cephesi savaşlarına katılmak üzere iki gönüllü alayı kurmaya koyulur. Bu kişiler, ileride Türkiye Komünist Partisi’nin kadrosunu teşkil edeceklerdir.”[8]

Bu tarihsel bağlar, Kemalizmin batıcılığı ve emperyalizmle ilişkileri daha sıkı tutmasına yol açmıştır. Tersten, Kemal, bu bağları kopartmak için batı kanalını daha fazla öne çıkartmıştır. Chester projesi ve Lozan görüşmeleri bunun sonucudur.[9] TTKK’nin durduğu zeminin kayması, bu coğrafya ve ülke gerçekliği ile kurulan somut ilişki biçimlerinin tasfiye edilmesi, sonraki TKP ve onun içinden çıkan akımların dışa bağımlı-güdümlü siyaset üretmelerini kolaylaştırmıştır. Ülkedeki komünist hareketin ideolojik-teorik-politik sigortaları kalmamıştır. SSCB-Çin-Küba-Avrupa merkezli siyasetler hiçbir kırılma ve dönüşüme tâbi tutulmadan, içerilmiştir.

Millet merkezli siyasetin içinde biçimlenen sosyalist hareket Ekim Devrimi ile yenilmiştir ama Türkiye’de değil. Öznel niyetleri ne olursa olsun, “Müslüman-Türkler” vurgusu yapan Galiyev’in millî-devlet bağlamını dışlaması devrimci sonuçlar doğurmuştur. Herkesin gözü önünde olan bir coğrafya vardır ve Avrupa’dan beklenen devrimin yaşanmaması Rus komünistlerinin yüzünü stratejik hesaplar dâhilinde doğuya çevirmiştir. Ama doğu devrimcileşmemiştir. Galiyev çizgisi, burada bir fay hattıdır.

Kemalizmin ölçeğinin soyut bir olgu olan Misâk-ı Millî’ye doğru daraltılması komünist hareketin güçlü bağlantılarını kesmek amacını taşır. Soyut olması bir göstergedir. Komünistlerin enternasyonalist bağlarını kesmek için “dar Anadolu” ölçektir ama içteki Osmanlıcılığın fiilîleşmesi için de yayılmacılığa açık kapı bırakır. (Bugün hâlâ Kerkük-Musul’un tartışılması manidardır.)

Kemalizmin fiilî varlığı, komünizmin ülkedeki sol, devrimci ve komünist dinamiklerin diğer ülkeler ve dünya ile devrimci anlamda daha verimli ve etkin ilişki biçimleri geliştirmesine engel olmuştur.

Galiyevcilerin ve doğu komünistlerinin ülke ile ilişkisi, ülke dinamiklerini farklı bir kanala yöneltmiştir. Grek komünistleri, Anadolu işgalinde işgal karşıtı çalışma yapmışlardır. Göçe zorlanan Ermeni ve Rum halkları, sosyalizmle ilişkide olma hasebiyle bu acıyı yaşamışlardır. Çerkesler, Ethem’le birlikte kenara atılmışlardır.

Diğer hareket de Kürtlerdir. Kürtler, Kemal’le işbirliğine gitmenin cezasını kısa sürede çekmişlerdir. Batıda Rum, doğuda Ermeni milliyetçisi hareketlere karşı savaşarak kendi milliyetçiliğini keşfeden İttihatçılar, Kemalizm şahsında iktidar olmuşlardır.

Belli bir coğrafyanın devrimcileşmesi ile o coğrafyanın devrimini yaşaması farklı anlaşılmalıdır. 1917 günlerinde Ruslar bu ayrımı görmeksizin, kendi devrimlerinin Avrupa’daki yaşanacak tek olası devrim olduğunu anlamamışlardır. Ancak öte yandan, Avrupa’daki politik-iktisadî-askerî gelişmelerin sömürge coğrafyası olan doğuyu da devrimcileştirdiği görülmemiştir. Devrim yerleşikleşme imkânı buldukça, doğu ve batı arasında “uzlaşı köprüsü” olmaya çalışan Rusya, bu biricikliği mutlaklaştırmıştır.

VII

Şu cümleler soldaki genel eğilimi vermektedir:

“Kemalizm kuşatıcıydı. Modernist, laik, ilerlemeci ve sosyal Darvinist tezleri belli bir kavşakta buluşturuyordu. Bu ortak hale kalmadı. O hâlde, sözkonusu angajmana giren teorik-ideolojik öğelerin taşıyıcılığı sola, komünistlere kalıyor.”

Oysa komünistlerin ısrarlı bir biçimde savunmaları gereken hat, tarihsel düzlemde de aranmalıdır. Adı geçen öğelerin sınıfsal edinime tâbi tutulması gerekir. Bu öğelerin ideolojik-teorik ve politik güç-iktidar dolayımları parçalanmalıdır.

I. TTKK, bu parçalanmanın önemli bir adımıdır. Kendisini burada tarif ediyor. Osmanlı elitinden ve onun toplumsal bağlarından kopuşu resmediyor. Ama Şefik Hüsnü çizgisi bu hattı, yenilgi sonrasında güncelleştiriyor. Modernizm bağlamında Kemalizm onaylanıyor. Onun yedeği olma fikri kabul görüyor. Kökleşiyor.

İttihatçıların 1908’i, Kemal şahsında, belli bir tarihsel-toplumsal perspektife ve eksene oturtulmuştur. Devrimin dağınık, çoğul ve heterojen yapısı, Kemalizmde toparlanma, tekilleşme ve homojenleşme imkânı bulmuştur. Bunun sınıfsal zemini, Ermeni ve Rum mallarını gasp eden Türk burjuvazisi, ideolojik-politik zemini ise Yahudi eliyle tekleştirilen Türklük ve Müslümanlıktır.

MDD’ciler, Kemalizme ideolojik ve teorik açıdan dışsal, politik açıdan içsel yaklaşmışlardır. SD’ciler ise tam tersi, ideolojik ve teorik düzeyde burjuva devrimleri bağlamında düşündükleri Kemalizmi içsel kabul etmişler, onu politik düzeyde dışta tutmaya çaba göstermişlerdir.

VIII

“Mustafa Kemal, Suriye cephesinden başkente 13 Kasım 1918’de döndü; aynı gün İtilaf donanması da Boğaziçi’ne girmişti. 1918-19 kışını yeni kabinede yer almaya uğraşarak geçirdi. Bu dönemde onun İngilizlerle bağlantı kurma girişiminde bulunduğu bildiriliyordu. Mustafa Kemal, Daily Mail’in İstanbul’daki muhabiri G. Ward Price’la yaptığı bir söyleşide şu ifadeyi kullanıyordu:

‘Eğer İngilizler, Anadolu’nun sorumluluğunu üstleneceklerse, emirlerinde çalışacak deneyimli Türk idarecilerinin işbirliğine ihtiyaç duyacaklar. Öğrenmek istediğim… bu kapsamda hizmet etmeyi teklif edebileceğim uygun makamdır.’

Price, bu görüşmeyi Selânik Ordusu İstihbarat Bölümü’nün kıdemli genelkurmay subayı Albay Heywood’a aktardığını söylüyor. Heywood bunu önemsiz görerek ciddiye almamış, ‘Bu Türk generallerinin birçoğu çok sürmez iş aramaya başlarlar.’ demişti. Mustafa Kemal, anılarının çok ayrıntılı bir şekilde yer aldığı, liderliği altındaki ulusal mücadelenin kronolojik anlatımı olan Nutuk’ta, açık nedenlerle, Ward Price’la yaptığı bu görüşmeden söz etmez.”[10]

Kemalizm, emperyalizmin terbiye ettiği ve ayar verdiği İttihatçılıktır. Bu anlamda, edindiği terbiye ve aldığı ayar üzerinden, Yalçın Küçük’ün tezi uyarınca, Abdülhamit’e yakınlaşır. Hamit, İttihatçıların üst kontrol ve disiplin aracıdır.

Kurtuluş savaşı ve Kemal’in rolünün geçen zaman içinde abartıldığı artık tarihî kayıtlar ışığında nettir. Anti-emperyalizm masalı etrafında dönen teorilerin ülke gerçeğinin özgüllüğüne vurgu ile birleştiğinde solu marksizmden uzaklaştırdığı bugün daha açıktır. Rusya ve Avrupa solunun ülke gerçeğine girememesinin nedeni buradadır. “Ülke özgüllüğü” vurgusu, dışarıdan gelen sol tasarılara karşı ülke aydınlarını ve pratisyenlerini şerbetlemiştir.

Seksen sonrasında Kemalizm eleştirisi, aydınları belli bir kanala itmiştir. Bu kanal, yukarıda saydığımız Avrupa Solu tasarılarıdır. Rus kanalıyla ilişkisini Çin, Latin Amerika ve Arnavutluk üzerinden koparanlar, belli ölçülerde, Avrupa solu tasarılarına iltihak etmişlerdir. Rus kanalı, Sovyetler’in yıkılmasıyla kendisini farklı aranışlara yöneltmiştir. Bunun içinde Rusya solunun Avrupacı yanları ayıklanmış, doğucu yönleri öne çıkartılmıştır. Milletler meselesi, Bakû Kurultayı ciddiye alınmış ama gerçeğe değil, meselenin edebî yönüne bakılmıştır.

“Bir ideolojinin ya da siyasal akımın yenilgisinden söz edilebilir. Oysa tanımdan kaçan, köşeli bir ideoloji veya siyaset olmamakta direnen Kemalizmi nasıl yenersiniz? Olsa olsa aşarsınız. Bu çalışmanın iddiası Kemalizmin sosyalist devrimimizle aşılmasıdır.”[11]

Metin Çulhaoğlu’nun Hegel’den aşırma yöntemi “içerip aşma” (Aufhebung), tilmizi Güler’de ses vermektedir. Aynı yöntemle Troçkizmi ve (eski TİP’li olarak) TKP ismini içerip aşma yoluna gidenler, Kemalizme karşı mücadele edilemeyeceğini 28 Şubat’ın ardından söylemektedir. O tür dönemeçlerde Kemalizm kuyrukçuluğu yapanlar, kendilerini aklamaktadırlar.

“Bütünlüklü bir ideoloji” ve “amorf olmayan bir siyaset” olabilmesi için Kemalizmin baştan mücadelenin konusu yapılmış olması gerekirdi. Mücadele, onu somut bir ideolojiye ve belirli bir siyasî hatta doğru daraltacak ve somutlayacaktı. Ancak bu yapılmamıştır. Bu tür sol tespitler, bundan sonra da yapılmayacağının delilidir.

Burjuva Kemalist Türkiye’nin bir evladı olan SİP-TKP başkanı, bu mücadelenin verilmesini yanlış bulmakta, durumdan vazife çıkartmaktadır. Kemalizm ve gericilikten kurtulabilmek için ülkenin “gelişmiş kapitalist dünyanın aynı nitelikleri taşıyan ve eşit kabul edilen parçası hâline gel”mesi gerektiğini söylemektedir.[12] Bir yandan, ideoloji ve siyaset düzleminde Kemalizmin yenilemeyeceğini iddia etmekte, öte yandan da, yenilmesi için gerekli olan anti-kemalizm başlığı altındaki ideolojik ve politik mücadelenin verilmemesi gerektiğini söylemektedir.

MDD karşıtı Güler, yeniden Kemalizm içi ittifaklar arayışına girmeyi önermektedir. Bunu da, anti-emperyalizm, liberalizm karşıtlığı ve şeriat düşmanlığında temellendirmektedir. TTKK’yi ve TKP oluşumunu görmeyen, onun kitle bağlarını anlamayan ve tarihsel sürekliliğini öne çıkartmayanlar, Kemalizme kapılanmakta, giderek kendilerini Kemalizmin izin verdiği ölçü ve ölçek dâhilinde biçimlenmiş sol, sosyalist ideoloji çorbasına daldırmaktadır. Bu tür kişilerin fason TKP’ler kurması gayet doğaldır!

IX

I. TTKK’nin yenilgisi, Kemalizmin zaferidir; tersten, II. TTKK’nin, yani komünist devrimci birlik süreci, Kemalizmin yenilgisini öngörmelidir. Bu süreç, devrimci işçi iktidarına uzanan yolu açacaktır. Kemalizm, kimilerinin iddiasının aksine, savaşımın konusudur. Onu savaşımın merkezine kaydırmayanlar, Kemalizmin açtığı ideolojik, politik ve teorik rant kapılarına tenezzül eden rantiyecilerdir. Rantiyecilerin eleştirisi, Kemalizmin eleştirisini gölgelememelidir. Kemalizmin ideolojik-teorik ve politik hegemonyası, içerip aşmayla değil, parçalamayla ve mücadeleyle ezilir. Solun kendi içinden Marksist devrimci, komünist bir hat çıkartabilmesi için bu şarttır. Solun içindeki Kemalizme ait kaleler topa tutulmalıdır ki sol, nesnel olarak devrimcileşme ihtiyacı duyabilsin. Tersten bu saldırı, devrimciliğin de aslî bir göstergesidir.

AB’ci liberal çevrelerin sözde “devrim”lerine karşı işçi sınıfının devrimini çıkartabilmek için Kemalizmin es geçilmemesi gerekir. Liberallerle yan yana gelmemek, onlara benzememek için kaçınılan Kemalizm eleştirisi, en çok da komünistlerin hakkıdır.

Teoride ve pratikte ayrı ayrı ya da birlikte savaşmadan yapılan Kemalizm eleştirileri, Kürt hareketini, İslamcıları ve sol-sosyalist dinamiklerin önemli bir bölümünü liberalizmin kucağına itmiştir. Bu durumun eleştirisi, farklı bir düzlemde yapılmalıdır. Önce komünistler, kendi fiilî, somut varlıklarının bulunmaması sebebiyle yaşanan bu sürecin hesabını kendi adlarına verebilmelidirler. Komünistler, Kemalizm karşıtı dinamiklerin içinde işleyen sınıf mücadelelerine kör bakmışlardır, dolayısıyla, süreç içinde mücadeleler, küçüklü-büyüklü burjuvazinin arzuladığı mecraya hapsolmuştur.

II. TTKK’nin oluşumu, devrimci durumun ilk işareti olacaktır. Bu, nesnel bir tespittir. Komünistlerin birlik kurultayı statik bir kurgu değil, teoride ve pratikte fiilî olan, gerilimli bir süreçtir. Bu ülkede Kemalizmin içine ve bütün olarak kendisine karşı geliştirilecek bir komünist hareket, ülkedeki politik dinamikleri belli bir mecraya çekecektir. Kurultay, dört duvarla çevrili bir salon değil, emeğin kavgasının verildiği tüm kolektif alanlardır.

Devrim, hayallerle, boş edebî üretimlerle ve teorik lafazanlıkla değil, gerçekliğin hem teoride hem de pratikte devrimci anlamda dönüştürülmesi ile gelecektir.

II. TTKK, bu ülkede karşı-devrimin önemli ideolojik-teorik-politik zemini olan Kemalizme karşı bir konumda tarif edilebilmelidir. Bu konum ve bu konum üzerinden verilecek mücadele, tarihsel bağlarımızı bize geri verecek, toplumsal kanallarımızı bize yeniden açacaktır.

Derviş Okan
2004

Dipnotlar:
[1] Osmanlı Sosyalist Partisi’ne bağlı İnsaniyet ve Medeniyet gazetelerinin ortak şiarı. Mustafa Suphi, Komintern konuşmasında bu sözü şu şekilde dillendiriyor: “Dünya vatanımız insanlık milletimiz” [Kerim Sadi, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, İletişim Yay., 1994, s. 313]. Esas olarak Tevfik Fikret’in bir dizesi.

[2] Cafer Seydahmet Kırımer, Rus Tarihinin İnkilâba, Bolşevizme ve Cihan İnkilâbına Sürüklenmesi, İstanbul 1948, s. 97.

[3] Sol, hep faşistlerin Almancı ya da ABD’ci olmasından yakınır, ama bu fiilî durumun kendi fiilî pratik eksik ve zaaflarından kaynaklandığını görmez. Güçlü bir komünist hareket ve onun Türkçü-İslamcı kesimlerdeki bağlarının sağcılaşmayı önleyeceği düşünülmemiştir. Oysa düşünenler var: “Lenin'in dinî mezheplerin üyeleri için (ki Rusya’da bunların sayısı 10 milyonun üzerindedir.) özel bir yayın çıkarmayı önermesi, tüm ezilenleri destekleme anlayışındandır.” [Tony Cliff, Lenin-I, Çev.: Tarık Kaya, Z Yay., Ekim 1994, s. 94.]

[4] Kemalizm Sol Değildir adlı çalışmasıyla Troçkist Cem Uzun, eleştirilerini bu düzlemde somutluyor. Demokrasi, çok kültürlülük ve aşağıdan yukarıya yönetim modelini sınıfsal-politik düzlemde, devrimci anlamda edinime tabi tutmuyor, Kemalizmi bunların nesnel yokluğunda sağa atıyor. Ama bir yandan da Kemalizmi anti-emperyalist, bağımsızlıkçı bir politik dinamik olarak kutsamayı da ihmal etmiyor. (“Bu kesimin -Kemalistlerin- savaş bittiği ânda emperyalizmle yeni ittifak arayışlarına girmesi, savaşın Britanya emperyalizmine karşı verilmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.” [Cem Uzun, Kemalizm Sol Değildir, İde yay., 2004, s. 161.]

[5] “En genel anlamda, Kemalizmi bir ulusal kurtuluşçuluk ideolojisi olarak tanımlamak mümkündür.” [Metin Çulhaoğlu, “Kemalizm ve Sosyalizm Yıllar Sonra Aynı Kaderi Paylaşıyor.” R. Çakır, L. Cinemre, Sol Kemalizme Bakıyor, Metis Yay., 1991, s. 158.]

[6] “Urfa Mebusu Şeyh Servet (Akdağ v. 1962) gibi İslam’ın komünizmle uyuşabileceğini düşünen bazı milletvekilleri vardı.” Üstelik Şeyh Servet Nakşibendî’dir. [Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşı’nda Bektaşiler, Kitap Yay., 2003, s. 53.]

[7] Hikmet Kıvılcımlı, Üç Seminer, Derleniş Yay., 2000, s. 191.

[8] A. Benningsen, C. Quelquejay, Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları, Hür Yay., 1981, s. 99-100.

[9] Bkz.: Tolga Ersoy, Lozan, Sorun Yay.

[10] Bülent Gökay, Bolşevizm ile Emperyalizm Arasında Türkiye, Tarih Vakfı Yurt Yay., 1997, s. 60.

[11] Aydemir Güler, “Restorasyon Kemalizmi”, Gelenek dergisi, Sayı: 57, s. 4.

[12] A.g.m., s. 26.