Bu Baran Kimin?

Yahudilik’te bir kabilenin; Hıristiyanlık’ta insan’ın; İslam’da özel kabile ve o özel insan dışı ne varsa onun kurtuluşu vardır. Kendi kabilesini bireyliği ile özdeşleştiren kişi itikadda Yahudi, amelde Hıristiyanlaşmak zorundadır. Meta sahibi oldukça Hıristiyanlaşmak; para sahibi oldukça Yahudileşmek kaçınılmazdır.
Bugün “Kürd” denilince akla gelen, belirli bir mücadelenin devrime uğrattığı bir gerçekliktir. Tarihte, diyelim bundan iki yüz yıl önce, aynı Kürd’ün varolduğunu iddia etmek, boş bir inançtır. Kürd’ün hikâyesini kendi durduğu yerden yazmaya çalışanlar, bu boş inanca sarılmak zorundadırlar. Kendi benmerkezciliğinin adını Kürd ya da başka bir şeyle adlandırarak gizleyenlerin topluma ve tarihe düşman oldukları açıktır.
“Twitter fenomeni” İbrahim Halil Baran da böylesi bir kişidir. İdealist bir yerden bir Kürd tarihi yazmakta, onu etkileşim içerisinde olduğu tüm kavimlerden, değerlerden, mücadelelerden ari olan bir yere hapsetmekte, kendi liberal bireyliği ile Kürd arasında kısa devre yapmaktadır. “En iyi teklifi Barzani verdiği için onun sitesinde yazdığını” söyleyen yazar, bu teklifin kimleri nelerden, neleri kimlerden uzaklaştırma amaçlı olduğunu gizlemektedir.
Baran gibiler, Kürd olmaktan sıkılmış, egemenlerin ideolojik ve politik dünyasına ikna olacak kesimlere seslenmektedirler. Kürd mücadeleye yazgılıdır. Baran, egemenlerin sarayına kapıcı da olsa girmek derdindedir. Mücadelesiz Kürd’ün kurtlar eliyle parçalanması istenmektedir. Yağan yağmur bunun içindir.
“Solcu, devrimci olmayın, saf Kürd olun” diye emirler yağdıran yazar, dönem itibarıyla doğan fırsatları değerlendirerek, Kürd’ü ortaklaşma imkânı bulduğu mazlumlardan-sömürülenlerden uzaklaştırmayı görev bellemiştir. Amerika’nın Cumhuriyetçi başkan adayı Rand Paul’ün “Kürdlere devlet vermeliyiz” lafına tam da bu nedenle iman etmektedir. Halkın kolektif mücadelesini birey adına tasfiye ettikten sonra secdeye duracağı kıble açık ve nettir.
Oysa Rand Paul, Kürd’e devlet vermek derdinde değildir. “Onlara verirmiş gibi yapalım, bizim için ölümüne dövüşsünler” demektedir. İ. H. Baran gibilerin hizmet ettiği Washington olta sallamakta, küçük burjuvalar zokayı yutmak için birbirini tepelemektedirler. Akıl oyunları, bilişsel birikim satılacak pazar arayışındadır. İğvasına kapıldığı yer işte bu pazardır.
PKK’nin kurduğu “Kürd”le Barzani’nin kurduğu “Kürt” arasında sınıfsal-politik bir ayrım mevcuttur. Fukara köylülerin, emekçi Kürd’ün hareketi, bu türden niyetleri hemen görüp kapı dışarı atmaktadır. Baran gibiler, Anadolu’dan, hatta Avrupa’dan Kobanê’ye gelen devrimcilere karşı kin kusmakta, “bunlara aldanmayın, hepsi sömürgeci!” demektedirler. Buradaki niyet, ileride kurulması öngörülen Kürdistan’da olası sınıflar mücadelesi bağlamında burjuvaziye ve tekellere bugünden hizmet etme sözü vermektir.
Anlattığı Hz. İsa hikâyesi üzerinden Kürd’e, “başkasının derdini yüklenme, sadece kendini düşün!” denmektedir. Oysa bugün o Kürd, başkasının derdiyle Kürd olmuştur, üç-beş toprak ağasının, petrol zengininin çıkarlarına göre değil. “Kürtçülük” diye kendine has, özel bir din icat edip kendisini peygamber ilân edenlerin hizmet ettikleri odak açıktır.
Baran, Kürtleri, tıpkı sağcı-devletçi Türklerden öğrendiği gibi, “Kürt’ün Kürt’ten başka dostu yok” lafına ikna etmeye çalışmaktadır. Burada Kürt’ün dostu ABD olmakta ama İran fitne-fesat peşinde koşan bir güç hâline gelmektedir. Bunu, IŞİD’e karşı İran güçlerinin yardımının alındığı momentte söylemektedir. İran’sa belki de Dolmabahçe’ye tepki olarak idamları hızlandırmıştır. Bölgede münferitleşme, yalnızlaşma, ABD gibi dış ama bir o kadar da iç odaklara kul olmayı getirecektir. Baran gibiler işte bu eğilimin adıdır. O, mülksüzleri kandırmak, onları mülk sahiplerinin çıkarına bağlamak için vardır.
Belirli bir eşikten geçilmekte, boşluk oluşmakta, oraya öncelikle liberaller akın etmektedir. Bu akın konusunda temkinli olmak şarttır. Ömrü devrimcilikten her şekilde uzak durmakla geçmiş kişilerin “Türk devrimcileri”ne karşı Kobanê’de savaşan devrimcileri çıkartma gayreti, kasıtlıdır. Burada edebiyatı yapılan güç, orada tutulmak istenmekte, burayla ilişki kurulmasına mani olunmaktadır. “(…) ‘Kobanê neresidir?’ diye sorana cevabımız Kobanê tam da yüreğimizdir.” diyen HDP aday adayı Pınar Aydınlar’ın 2014 seçimlerinde Mustafa Sarıgül için şarkı söylemesinde olduğu gibi, aslında “orası orada kalsın, burası bizden sorulur” tavrı eleştirilmeyi beklemektedir. Kobanê üzerinden batıya taşınan ideolojik yükü eleştirmek, Kobanê’deki direnişin mevzisini, siperini burada açmak içindir. Zira bu taşıma işleminde, Baran’da görüldüğü üzere, meseleyi bireye, özel olana, münferite, dışsallatırılana kapatma eğilimi güçlüdür. Örneğin parçalanmış IŞİD cesetlerini alaycı ifadelerle yerlerde sürüyen gerillalara konuyla ilgili eleştiri, gene Kandil’den gelmiş, onlara “bu bizim üslubumuz değil” denmiştir. Aynı şekilde Süleyman Şah türbesinin taşınması karşısında buradaki özel olanın yaldızlanması üzerinden sevinç naraları atan Kürd dostlara gereken uyarıyı Kandil yapmış, “tuhaf işler oluyor” diyerek meselenin arka planı anlatılmaya çalışılmıştır. Baran gibiler, mazlumlara tek bir pencereden hayata ve hakikate bakmayı telkin ederek, onları kendisine kul etmek istemektedir. Kürd’ünse Filistin’den İran’a, Arab’ından Türk’üne değdiği birçok yerde farklı pencereleri vardır; hem oralardan kendisine hem de kendisinden oralara bakmaktadır. Bu, mücadelenin kolektif seyrinin bir kazanımıdır.
Mücadelenin durulduğu momentlerde ortalığı kaplayan liberaller olacak, bunlar mücadele bir daha yükselmesin, yok olsun diye onu belirli bir yere ve zamana hapsedecek, sonra da bireysel karşılıklar içerisinde o mücadeleyi boğacaktır.
Kurtuluş için “tüm ülkelerin işçileri birleşsin” dediğimiz günleri tarihe gömenler, “her milletin kurtuluşu kendine!” demekte, sadece küçük burjuvalar üzerine kurulu bir gelecek tasavvur etmektedirler. Bu noktada “komünizm veya Marksizm benim, bu dağınıklığı ben birleştiririm” diyenler de yalan söylemektedirler. İçte ve dışta liberalizmle mücadele, halkların kurtuluşu için şarttır.
Mehmet Pervari

Hiç yorum yok: