Restorasyon

28 Şubat sürecinde Sol’da baskın olan kavram, restorasyondu. Düzenin kendisini restore etmek için bir hamle yaptığı söyleniyordu. Yalçın Küçük, Metin Çulhaoğlu, Kemal Okuyan ve Temel Demirer gibi isimler, çıktıkları panellerde, yazdıkları yazılarda verili dönemi bu kavrama göre analiz ediyorlardı. Teorik analiz, elbette ileride öznel olarak ne yapılacağına dair izler de taşıyordu. Bu yazarlar, esasta orduya dayalı yürüyen bu restorasyon sürecinde, egemenlerin sola belirli bir kapı aralığı bıraktığından söz ediyorlardı. Temel Demirer, sanata, edebiyata düşkünlüğü üzerinden, burada “parmak arası” türünden bir mecaza başvuruyordu. Hepsi de, “arkaik, geri kalmış” yapıların bu kapı aralığından veya parmak arasından geçemeyeceğini söylüyordu. Bu yapılar öz itibarıyla elinde silâh olanlardı. Aslında restorasyon analizleri, düzene uyumlulaşmak için gerekli bahaneleri üretmek amacıyla yapılıyordu. Nesnel herhangi bir karşılığı yoktu.
Bugün Kobanê’de, yirmi yıldır tek kurşun sıkmamış yapıların arz-ı endam ettiği konjonktür, söz konusu restorasyon sürecinin hâlâ devam ettiğini gösteriyor. Burada ordunun yerini “Ak Devlet”, yani AKP almış görünüyor. Her şey Erdoğan’a bağlanıyor, indirgeniyor ve verili acziyet, zafiyet örtbas edilmiş oluyor.
Ordunun siyasî bir güç olarak geri çekildiği, tüm öznel politik ağırlığını AKP’ye kaptırdığı, ciddi bir yanılsama. Fethullah’ın kenara itilmesi noktasında Öcalan’ın talebinin rol oynadığı bugün daha net ifade ediliyor. 2007’deki Dolmabahçe mutabakatında masada onun olduğu söyleniyor. Ordunun AKP’ye başıbozuk İslamî odakları, grupları sistem içerisine çekmeyi, sistem içine alamadıklarını da tasfiye etmesini emrettiği iddia ediliyor. Fethullah zaten sistem içinde olduğuna göre, IŞİD’e akan dinamikler dâhil, başka cemaatlerin ve dinî yönelimlerin pasifize ediliyor olduğundan söz etmek gerekiyor. Sol, bu liberal kuşatma karşısında İslamî kesimlerdeki kırılmanın, daralmanın üzerine salınıyor. Daha fazla alan kazanmak için AKP’nin içteki saldırısına ortak oluyor. Onların neden pasifize edildiğini asla sorgulamıyor. Gerisin geri, 1960’ta doğduğu rahme ve o rahmin sahibi orduya koşuveriyor.
28 Şubat sürecinde sol, “ordu kapı aralığını açtı, biz geçeceğiz, elde silâh olan devrimci yapılar tasfiye olacak” dedi. Gerçekten de birkaç yıl sonra Ecevit’in emriyle hapishanelere yönelik saldırı gerçekleştirildi. Önemli bir direniş gerçekleştirildi. O gün “kapı aralığından geçeceğiz” diyenler, ya timsah gözyaşları döktüler ya da “bu yol zaten yol değildi, iyi oldu” dediler. Bugün TV kanallarına çıkıp AKP’ye işaret edip, “ordunun yerini biz aldık, Haziran ayında birleştik” diyorlar. Gayet tutarlı. 1997’de kapı aralığından geçenleri bugün bu buluşmada bulmak ne büyük bir tesadüf!
Ordu, Kemalist cumhuriyetin “sınıfsız, sınırsız, imtiyazsız kütle”si aslında. O, bir boş gösteren. Her şeyin ölçüsü. Eline silâh alan, onu boşa düşürüyor demektir. O kütleyi dağıtacak riski ifade ediyordur. Ordu, “halk denize üşüştü, vatandaş denize giremiyor” sözünün özü, özetidir. O denize kimin gireceğini tayin eden, gerekli ehliyeti verendir. “Vatandaşlık bağıyla bağlı” olanların teşkil ettiği bir yapıya evriliyor olması, onun liberal kurguya bağlandığının işaretidir. Bugün liberalizmi sosyalizmmiş gibi takdim edenlerin anlamadıkları budur: temelde burada ordunun hükmü yürümektedir. Ordu, esas olarak Ergenekon, Balyoz süreçlerinde kendi safralarını atmıştır. Denize “halk” üşüşmesin diye, belirli sol ya da sağ siyasi öznelere rol dağıtımı yapılmaktadır. Sahil kenarlarına seslenip duran bir solun ideolojik yönelimi bu gerçekle ilgilidir. İç kesimlere seslense bile, ancak tatil yapma imkânı olanlar saflara çağrılabilmektedir. Bu ülkede feminizm, sahilde erkeğe cazip gelen, daha çok sayıda çıplak kadın görmekle; anarşizmse suda deve güreşi yapıp dipten kum çıkartmakla ilgilidir. Bu ülkede sol-sosyalist kesimin CHP-fuatavni çizgisine yakınlaşması, yaşamak değil, hayatta kalabilmek içindir.
Bugünün sorusu ise şudur: 2007’deki Dolmabahçe mutabakatı ile 28 Şubat 2015’teki açıklama arasında belirli bir rabıta var mı? İkincisini “İkinci Dolmabahçe mutabakatı” olarak nitelemek mümkün mü? Grup Yorum üzerinden kopartılan fırtınanın bununla (gene) ilgisi var mı?
Fırtına, nedense Berkin Elvan için boykot eyleminin örgütlendiği, Yorum’un Van’da konser vereceği momentte kopartılıyor. Manidar mı?
Geçen yaz Halkevciler, Gazi Mahallesi merkezli bir röportaj dizisi kaleme alıyorlar. Herkesle görüşüyorlar ama “mahallede görüşecek bir tek Cepheli bulamadık” diyorlar. Yapılan görüşmelerde ideolojik olarak öne çıkartılan husus ise şu: “Halk gece-gündüz her gün sokaklarda çatışmalar yaşanıyor olmasından rahatsız.” Demek ki Halkevleri, Okmeydanı, Gazi gibi yerlere yönelik kentsel dönüşümden pay almak, oradan tatil planları yapabilmek isteyenlere sesleniyor. Başka yerlerde yaptıkları gibi, belediyelerle, inşaat firmalarıyla vatandaş arasında kurulacak pazarlık masasında asli güç olmayı devrimcilik zannediyorlar. Bugün Halkevleri’nin HDP’ye destek çağrısı yapması tesadüf mü?
Berkin Elvan boykotunda polis eylemcilere saldırıyor, internet âleminde devrimcilerin halka yakaran, “kapılarınızı açın, sıkıştık” çağrılarına tanık olunuyor. Üzücü değil mi?
O devrimcilerin IŞİD’le, gericilikle, ergenlikle, cahillikle özdeşleştirildiği bir momentteyiz. Bu tepkilerin üzerindeki yaldızı kazımak gerekmiyor mu? Neye ikna ediliyoruz?
Yüz yıl önce II. Enternasyonal’de bir tartışma yaşanıyor. Solcular-sosyalistler, “ait olduğumuz ülkelerin sahip olduğu sömürgelerden vazgeçemeyiz. En fazla ‘sosyalist sömürgeler’ talebinde bulunabiliriz.” diyorlar. O gün bu lafı eden Fransız sosyalistinin önerisini dinleyen Cezayirli bir sosyaliste ne demek düşüyor?
Aradan yüz yıl geçtikten sonra ABD denilen emperyalist güç, Avrupalı ortaklarıyla Ortadoğu’ya geliyor ve buradaki kimi solcular-sosyalistler “sosyalist federasyonlar” talebinde bulunuyorlar. Oturduğu yerden “Ortadoğu Manifestosu” yazanlar, o manifestoda “tüm imam-hatipler kapatılsın” diyorlar! Çünkü ABD, federatif, küçük kent devletçiklerine bölünmüş bir Ortadoğu öngörüyor. Yüz yıl önce emperyalist ülkelerin sosyalistleri “sömürgeler kalsın, oralara sosyalizmin aydınlığını götürelim” diyorlardı. Bugün de “verili emperyalist gidişatta, rotada bir sorun yok, ona uyum sağlayalım, kızıl bayrağımızı dalgalandırdığımızda otomatikman orası sosyalist olur” deniliyor. Kitaptaki, kâğıdın üzerindeki, bilişsel alandaki kapitalizm ve/veya emperyalizm öznel bir yerden anlaşılıyor, o, abrakadabra ile üstesinden gelinebilecek bir şey zannediliyor.
Yani kapitalist restorasyona uyum sağlayanlarla emperyalist restorasyona uyum sağlayanlar sadece yöntemlerde anlaşamıyorlar. Yoksa restorasyona uyum sağlama, varlığını muhafaza etmek için sürecin rengini alma konusunda arada bir fark yok.
Uyum sağlamayı öğrendiğimiz bir odak da İngiliz menşeli DSİP. “Yetmez ama evet” tavrıyla Tayyip Erdoğan’ın selamına, tebrikine mazhar olmuş bu yapı, bugün HDP içerisinde. Söylem konusunda diğer sol yapıları tayin eden, şekillendiren belirli bir ağırlığa sahip. Onların Mısır’daki uzantıları da benzer refleksler gösteriyorlar. Emperyalizmin her adımına uyumlu hamleler gerçekleştiriyorlar.
Bugün Kabataş yalanı konusunda AKP’li gastecilere kızılacaksa, biraz da bu DSİP’lilere kızılmalı, çünkü o olayın yaşandığının söylendiği günlerde buna inanan, bu konuda yazılar yazan, söz konusu yalan üzerinden Gezi eylemini mahkûm eden bir DSİP vardı. Yani “Gezi’ye gerekli mesafeyi koyduk, orada darbeye zemin hazırlayıp AKP’yi yıkmak isteyenler vardı” lafı için gerekli teorik zemini başka bir yerde aramak gerekiyor. Aynı örgüt, güneyde halk, Suriyeli muhalif unsurların eğitildiği kamplara saldırdığında da gene tepki geliştiriyordu. Emperyalizmin yönelimine halel getirecek ne varsa, DSİP sayfalarında karşılık buluyordu. Bülent Uluer’in ağzından çıktığı biçimiyle, “emperyalizm karşıtlığı yabancı düşmanlığıdır” sözü bu kaynaklardan besleniyordu. Bu söz, yabancı olandaki emperyalizm uşaklığı ile; emperyalist olandaki yerlilikle mücadele etmeyi de geçersizleştirmek için sarfediliyordu.
Kapı aralığı ya da parmak aralığı, bir vehimden ibaret. Birileri kapitalizmin ve/veya emperyalizmin gidişatı içerisinde yaşamak için belirli bir fırsatın doğduğuna inanıyorlar. Kapitalizmi merkeze alanlarla emperyalizmi merkeze alanlar yöntemlerde anlaşamıyorlar.
Restorasyon, “yenilemek ama eski hâlini baskın kılacak şekilde inşa etmek” anlamına geliyor. Restorasyon analizcileri, devrimci kopuşa, kopuş imkânlarına asla inanmıyorlar. Onlar, kendisinin solcu olmasına imkân veren koşulları yücelttiklerinden, eski hâlin yeniden tesis edilmesine ses etmiyorlar, dış yüzeyde bir süs olmayı içlerine sindiriyorlar. “Yeniden tesis edilme” sürecinde yeni olanın kendileri olduğunu söyleyip insanları kandırabileceklerini söylüyorlar. O restorasyonun neden yaşandığına bakmıyorlar. Kürd hareketi ve Müslüman hareket şahsında Ordu özelinde karşılık bulan bir süreç gerçekleşiyor ve Kürd'e, Müslüman’a karşı tek alternatifin egemenler için kendileri olacağına inanıyorlar. Burada allı pullu ne kadar çok lafın ediliyor olması bir önem arz etmiyor. Restorasyon ‘revolüsyon’un inkârı olarak gerçekleşiyor. Doğal olarak restorasyonist sol, revolüsyonist solu tasfiye etmek zorunda.
Devrimcilik, bu ordu ve işaret ettiği ne varsa hepsine karşı konumlanmışlık üzerinden var oluyor. AKP’ye kilitlenip ardındaki orduyu ve restorasyonu görmemek, ordunun örneğin 12 Eylül momentinde yaptıklarının süreklileştiğini gizliyor. Fabrikalarda içtima alınması, esnafın, muhtarın, taksicinin “muhbir vatandaş” olarak kurgulanması bu sürecin dışavurumu. “Ordu liberalleşiyor” diye sevinenler, ülkenin her yerine, her düzleme ordunun nüfuz ettiği gerçeğini karartıyor. Demek ki onların bak dediği yere bakmamak, bakma dediği yere bakmak gerekiyor.
Kerem Kamoğlu

Hiç yorum yok: