Muhayyile ve Ufuk

Afiş yazısı: İşçiler ve Lenin, 1905 Devrimi’nin tozu dumanında birleştiler

12 Eylül Darbesi ardından İsviçre’ye iltica etmiş bir devrimci, arkadaşına bir mektup yazar ve şunu söyler: “Onca yıl uğruna mücadele ettiğimiz komünizmi adamlar bu ülkede kurmuşlar.”
Darbe inmiştir, yenilgi momenti özneleri geriye itmiştir, mevcut kişisel rahatlık ve serbestiyet imkânı, sosyalizme dair ne biliniyorsa, onun yerini almıştır. İsviçre’de “komünizm” bulmak, yaşanan yenilgiyle alakalıdır. Ülkenin kantonlar üzerine kurulu yapısı, bireyin serbestiyetine dair bir mecaz gibidir ve dolayısıyla komünizmin bireyin özgürlüğü ölçütünde anlamlandırılması, verili, içinde yaşanan gerçeği komünizm olarak kodlamayı beraberinde getirmiştir. Komünizm sınıf, toplum değil, birey üzerinden okunmaya başlanmış, bireyin rahatlığına dair zemine indirgenmiştir. Mektuptaki cümle, mülteci militanın eksik bilgisiyle ve kişisel zafiyetiyle izah edilmemelidir. Cümle, 12 Eylül sonrası yenilgi koşullarının somut bir ifadesinden başka bir şey değildir. Düşman, olması gerekene dönük kavgayı zihinden ve pratikten silmek, olana biat edilmesini sağlamak zorundadır.
Seksenler, bu açıdan, kaba tabirle, kuyruğu dik tutma, İsviçre, Fransa, Almanya gibi yerlerden gelen talimatları burada güncelleme, oranın mevcut hâlini ideal olarak sunmayla; doksanlar ise Sovyetler’in dağılışı/çöküşüyle birlikte, devrimi ve sosyalizmi kendi bünyesine, o bünyenin fiiliyatına indirgeme, onun etrafına belirli sayıda insan toplama ile geçmiştir. Seksenlerden miras kalan bir tür sosyal demokrasi; doksanlardan kalan ise liberalizmdir. Bu iki ideolojik yönelim, muhayyile ve ufku tayin etmiştir. Hakiki bir mücadeleyle geçmeyen iki on yılda düşman, kendi ideolojik evrenini kabul ettirmiştir. İçe dönük mücadelenin de akamete uğraması sonucu bu kabul kanıksanmıştır.
Sosyal demokraside makro-birey olarak devlet; liberalizmde mikro-devlet olarak birey konuşur. Geri çekilme, savaş alanına kitleleri çekme, onu kitlelerin var olduğu sahayı içerecek şekilde genişletme pratiğinin akamete uğramasına sebep olmuştur. Dolayısıyla savaşsız kitle devlete; kitlesiz mücadele bireye kapanmıştır. Savaşsız kitle ve kitlesiz mücadele, Sovyetler’le ilgili negatif ve pozitif yaklaşımlar üzerinden içerilmiştir. Avrupa’daki “refah devleti”, Sovyetler’in dolaylı kazanımı olarak anlaşılmış, bu tip devletin savunucularının önde gelen anti-komünistler olduğu görülmemiş, “refah devleti” formülündeki anti-sovyetizm anlaşılamamıştır. Sovyetler dolayımıyla, ona çarpan irade, negatif ve pozitif manada, Batı’ya savrulmuş, Batı, buradaki irade ve aklı sosyal demokrasi ve liberalizme mahkûm etmiştir.
Liberalizmin en pespaye biçimlerini içselleştirmek için, Sovyetler’e çarpıp batıya savrulan irade ve aklın ABD’ye iltihak etmesini beklemek gerekecektir. Seksenlerin sonunda kapitalizmin ilerleyişini kendi hülyaları için yolu açan güç olarak görenler, sosyal demokrasiyi ve liberalizmi aslî çıkış kapısı olarak kabul etmişlerdir.
Dönem, Reagan, Thatcher ve Özal bağlamında, “eski” Marksistlerin danışman kılındığı devirdir. Danışman olamayanlar, örgüt dükkânlarındaki ve atölyelerindeki esnaflıklarına ve zanaatkârlıklarına devam etmişlerdir. Gorbaçef’in sunduğu öneriler, altmışlı yılların İtalyan, Fransız ve Alman komünistlerinin önerileridir. Demek ki bu üç ülkenin ağırlığı, Sovyetler’in ideolojik çöküşünün birer alametidir. Demek ki Avrupalılaşmaktır Sovyetler’i yıkan.
Ama o komünistler veya onlara hasım olanlar da benzer bir Avrupalılaşmanın, ideolojik yönelimlerin acenteliğinden başka bir şey yapmamışlardır. Herkes, Sovyetler’in politik ideolojik veya teorik zafiyetten ötürü çöktüğüne ikna edilmiş, buradan da Sovyetler’siz, sosyalizmsiz, devrimsiz, politikasız bir ana akım türemiştir. Hayatta kalmak için çoğu sol özne, bu akıma kapılmıştır.
Bugün Gezi momentiyle birlikte yaşanan yenilgi ve geri çekilme, benzer psikolojik kodları, bilişsel çıkışları, ideolojik terk edişleri tetiklemektedir. Meselenin ilerleme üzerinden anlaşılması, hülyaların yeniden diriltilmesini koşullamıştır.
Kapitalizmin, sosyal demokrasi ve liberalizm dolayımıyla bilince sızdığı düşünülürse, bu iki ideolojik yönelimin Gezi sonrası pekiştirildiği, kitlelerin bu iki ideoloji önünde diz çöktürüldüğü daha net görülecektir.
Örneğin bugün prekarya bağlamında süren tartışma, yenilginin bir sonucudur ve öne çıkıp geri çekilen meslekî ideolojilerin kendilerini meşrulaştırma girişimidir. Prekarya tartışmasına, her devrim momentinde ezilmiş, geri düşmüş, ihanet etmiş, savrulmuş orta sınıfların geleceğe ait devrime bugünde ipotek ve hüküm koyma iradesi galebe çalmaktadır. Böylesi bir momentte biçimin içeriği, niceliğin niteliği bastırması, onu ikame etmesi, kaçınılmaz bir durumdur. Politik-ideolojik bir faaliyetin araçları bu aşamada amaçlaşacak, nihayetinde İsviçre’deki işleyiş temel ölçüt olarak kabul edilecektir.
Proletaryanın terk edilişi ilkin ezilenler, şimdi de prekarya türünden kavramlarla gündeme gelmektedir. Bu kavramın popüler olmasının sebebi, kavramın taşıyıcılarının işçi sınıfını teorik; ezilenleri pratik manada iğreti buluyor olmalarıdır. Burada işleyen ekonomizm ve biyolojizm, adımlarını Batı’nın yürüyüşüne uydurmaktadır. Ekonomiye ve biyolojiye dönük atıflar, egemenlerin ideolojik tahakkümü dairesinde gerçekleşmektedir. Zira verili olanı anlamakla, onu dönüştürme kavgası farklı düzlemlerdir. Dönüşüm ve devrimcilik, muhayyile ve ufuk meselesidir. Ekonominin, coğrafyanın ve biyolojinin kavramlarına yüce, ilahi öznelikler atfetmek, bu muhayyileyi verili olana çekecek ve ufku varolanın sınırlarına kapatacaktır.
Orta sınıflar, geleceğin devrimine geçmişten ve bugünden ipotek ve hüküm koyma konusunda ayrışırlar. Burada orta sınıfların, her şeyi kendi varlığına râm etme, diz çöktürme, mecbur etme arzusu söz konusudur. Devrim olacaksa bu, onun fikrî ve bedenî varlığı ile mümkündür ancak. Sovyetler okuması ve bilgisinin her döneme dayatılmasının nedeni, o okumanın ve bilginin mülk sahiplerinin kendilerini vazgeçilmez hâle getirme, başkalarını kendilerine mecbur kılmayı istemeleri ile ilgili bir durumdur. Hepimize “her şeyi Sovyetler ile okuyun” emrini verenler, bu emre uyduğumuzda, onların dizlerinin dibine oturacağımızı bilmektedirler. Sovyetler, refah devleti, sosyal demokrasi, insan hakları ve barış gibi kavramlar ve olgulardan söz etmek, bizi onlara mecbur edecektir. Onlar, durum-dönem bağlamında herhangi bir kırılmaya, sıçramaya ve dönüşüme maruz kalmamayı, “ilkelilik” kisvesine büründürecek, bize de buradan türetilecek ilkeli siyaseti emredeceklerdir. Vazgeçilmez olmak için ilke denilen kazığın toplumun ve tarihin tam göbeğine çakılması zorunludur. Dolayısıyla prekarya gibi başlıklarda süren tartışmalar, yeni değil eski tartışmalardır ve Soğuk Savaş sonrasının Sovyetler uzantısı veya Sovyetler kaçkını siyasetlerin ürünüdür. Uzanılan ve kaçılan yer ise, ya sosyal demokrasi ya da liberalizmdir. Bu da savaşsız kitleyi, kitlesiz mücadeleyi koşullamaktadır. Muhayyilemiz ve ufkumuz burada oluşmaktadır.
Muhayyile meselesi biçimle; ufuk içerikle ilgilidir. Dolayısıyla “özünde birkaç günde yurt sathında süren eylemler, devrim muhayyilemizi derinleştirmiş, devrim ufkumuzu genişletmiştir. Mesele, gerçekleri o muhayyile ve ufuk üzerinden dönüştürmek, dönüşümü mevcut muhayyile ve ufka yansıtabilmektir.” tespiti, bu biçim ve içerik bağlamında anlaşılmalıdır.
Geçen yıl Haziran’ın ilk günlerinde düşülen bu not, yaşanan gelişmelerin geleceğe dair kimi eksik ve yanlışları ifşa edişiyle ilgilidir. Bu notta, muhayyilemizin ve ufkumuzun Haziran Kıyamı ile birlikte dönüşüme tabi tutulmasına dönük ihtiyaç dile getirilmektedir. Eldeki malzeme (materyal) budur ve bu birikimle devrime uzanılacaktır.
Devrimi kendi öznel, biyolojik varlığına indirgeyenlerin göz kırpmalarına dikkat kesildiği momentte, dikkatlerden kaçan, bu muhayyile ve ufuktaki sığlaşma ve daralmadır. Kapsamlı, derinlikli bir teorik-ideolojik-politik mücadelenin verilmediği, öznenin kaprislerine, ihtiyaçlarına doğru daralan bir faaliyetin sürdürüldüğü koşullarda, muhayyilenin sığlaşması, ufkun daralması kaçınılmazdır. Bu süreç, doğalında, devrime, sosyalizme ve komünizme dair inancımızı ve bilgimizi de biçimlendirecektir.
Bir yıl sonra, AKP koşullarındaki sıkışmadan kurtuluşun kendisini sosyalizm zanneden bireyler türeyecek, sevgilisiyle el ele iki kadeh rakı içmeyi devrime eş görecek insanlar kaplayacaktır ortalığı. Bu ortamda, öznelerin kendi ekonomik, coğrafî veya biyolojik varlığını kutsallaştırması, verili ideolojik alana hapsolmakla sonuçlanacaktır. Biçimimizi düşman tayin edecek; özümüzü o belirleyecektir. Buna mani olacak şerbet, sömürülen-mazlum kitlelerle hemhal olmak, onların teorik-ideolojik-politik öncü kolu olmayı becerebilmektir. Bu olmadığı takdirde, düşman neyi düşleyeceğimizi söyleyecek, yapacaklarımızın sınırlarını koyacak, tarihsel özümüzü kendi toplumsallığında boğacaktır.
Söz konusu geri çekilme hâli, meslekî ideolojilerin yenilgisiyle ilgilidir. Ama şu tespit eksik bırakılmamalıdır: meslekî ideolojiler, genel sol ideoloji alanına galebe çalmaktadırlar.
Bu meslekî ideolojiler, işçileri, ezilenleri ve halkı kendi öznel ölçütlerine ve ölçülerine mahkûm etme yarışı içerisindedirler. Dolayısıyla düşmanın biçimi tayin etmesi, içeriği belirlemesi, içerideki meslekî ideolojilerin tahakkümü üzerinden gerçekleşmektedir.
Gezi’de işçilerin, ezilenlerin ve halk sınıflarının başkaldırısı, bu ölçü ve ölçütlere mahkûm edildiği için yenilgi kaçınılmaz olarak yaşanmıştır. Zira meslekî ideolojiler, bu başkaldırıdan en az düşman kadar korkmuşlardır. İktidardaki küçük burjuva kişiliklerle ideolojik yarışa giren örgütlerin muhayyileyi derinleştirmesi, ufku genişletmesi asla mümkün değildir.
Ama süreçte tüm sol, bu yarışın piyonu ve figüranı olmayı tek yol bellemiştir. Söz konusu yarışa kitlelerin ikna edilmesi, o kitlelerin meslekî ideolojilere dolaylı olarak bağlanmak istenmesiyle ilgilidir.
Meslekî ideolojiler, tüm özneleriyle, kitleleri ve süreci kendi öznel varlıklarına tabi ve mecbur kılmak derdindedirler. Sürecin başı ve sonu olma istemi, sürecin kaotik, kontrol edilemeyen doğasına karşı bir savunmadır. Bu ideolojilerin kurduğu öznellikler, kaosu devrime doğru bileylemekten uzaktırlar. Onlar, kontrollü, sakin, ılıman ortamlar inşa etmek zorundadırlar.
Doğalında, belirli bir kavganın içerisinde olan kitleler içerisinden, bu kontrollü, sakin ve ılıman ortamlar, o kavgadan sıkılmış, ondan kurtulmak isteyenleri kendisine çağırmaktadır. Geri çekilme, bu tür ortamların ekonomik, coğrafî ve biyolojik varlığı ile alakalıdır. Bu ortamlarda “takılmak”, artık politik olmak zannedilmektedir.
Politika, yapmakla değil, sorumsuz biri olmakla tanımlıdır artık. Öznenin kendi ekonomik, coğrafî ve biyolojik varlığını kutsallaştırması ve bu varlığı tek mutlak politiklik olarak sunması sorunludur. Herkesin bu kutsallığa ve mutlaklığa biat etmesini istemek, AKP’yi salt dinî bir yapı olarak görmekle sonuçlanmaktadır. Din, hasım dini hemen tanımaktadır. Şeriati’nin vurgusuyla, “Dine Karşı Din” diyalektiği, bu anlayış dâhilinde ölmek zorundadır.
Ekonomi, coğrafya ve biyoloji bilgisi, kendi öznelliğini kutsamak ve mutlaklaştırmak için varsa, kesinlikle hükümsüzdür. Nesnelleştirilmeye direnen öznenin hakiki bir icraat ve fiiliyat içerisinde olması mümkün değildir.
Meslekî ideolojilerin pratikteki varlığı, genelgeçer, ezel-ebed bir politikliğin güvencesi olarak sunulmaktadır. Herhangi bir STK’nin, meslek odasının ya da sendikanın bileşeni olmak, politik olmakla bir tutulmaktadır. Politik olmanın, bizatihi politikanın bu öznel pratiklere sığmayacak, oraya doğru daraltılamayacak somut-maddî bir yanı vardır.
Meslekî ideolojiler, bireylerin bir aradalığıyla meşguldür, tüm faaliyeti, bunun üzerinedir. Politika ise kitlelerle, kolektif mücadelelerle, müşterek sesle alakalıdır, olmalıdır. İlki mevkiiyle; ikincisi mevziiyle düşünür ve hareket eder. İlkinde kariyerizm; ikincisinde kolektivizm esastır. Meslekî ideolojilerin galebe çalması, sol alanı belirlemesi, gene aynı öznelcilikle, kariyerizmle ve mevki hayaliyle işçilerin, kitlelerin, mazlumların içerisine koşulsuz gitmekle giderilebilecek bir sorun değildir.
Mesele, boş kâğıda kızıl çizgiler çiziktirmek değil, zaten çağlayan bir nehrin yatağını, düşmanın bentlerini yıkacak şekilde örgütlemektir. Burada esas olan, politikanın, devrimin ve sosyalizmin nesnel boyutunu önkabul etmektir. Bu nesnel boyuttaki sıçramalar, kırılmalar ve atılımlar görülmüyorsa, localarına uygun üyeler aramaktan başka bir şey yapmayan meslekî ideolojilerin kozmosunda hareket ediliyor demektir. Bu locaya uygun soyut bir halk, işçi veya ezilene seslenmekle vakit geçirmek, nafiledir. Çünkü bu soyutluk, kavgasız, çelişkisiz ve politikasızdır. Politikanın kavgaya ve çelişkilere dair niteliğinin, meslekî ideolojiler nezdinde silindiğini görmek gerekir. Bu, mevzilerin mevkiler lehine yok olması demektir.
Devrim ve sosyalizm davasının politikasız ilerletilmesi, mevzilenmeden hareket etmesi mümkün değildir. Meslekî ideolojilerdeki düz, lineer, sabit, sakin ilerleme tahayyülü, düşmanın emrettiği bir tahayyüldür. Zira bu tahayyül onun aslî muradıdır: o düz, sorunsuz bir yolda ilerlemek derdindedir. Bu derdin dile dökülmesi için aracılara ihtiyaç vardır. Bu aracılar, söz konusu düz biçime içeriğin uydurulması için çalışır ki bu da ufuksuzluğa yol açar.
Dolayısıyla politikasızlık, devrimin ve sosyalizmin bugün, şimdi aranması ile sonuçlanır. Buradan da sosyalizmin önkoşulu olan devrim; devrimin önşartı olan politika, dirhem dirhem azalır. Böylelikle devrimle sosyalizm; devrimle politika arasındaki açı, öznel ihtiyaçlar uyarınca, genişler. Oysa bu iki açının daraltılması şarttır.
Meslekî ideolojiler, sosyalizmi devrim zorunluluğundan; devrimi politika yapma zorunluluğundan uzaklaştırmaktadırlar. Bu ideolojilerin sığlaştırdığı muhayyile, daralttığı ufuk, meslekî kuruluşların bizatihi sosyalizm, devrim veya politika zannedilmesiyle ilgilidir.
Bugün Marksizm diye bildiğimiz ya da bildiğimizi zannettiğimiz şey, bu meslekî ideolojilerle sahada dövüşerek oluşturulmuş bir yapıdır. Lenin’i meslekî ideolojisinin bir vitrin süsüne dönüştürenlerin ondaki Marksizm kuruluşunu yeniden meslekî ideolojiye tahvil etmelerine asla izin verilmemelidir.
Lenin’cilikte Lenin, sırf başarılı bir devrimin altında imzası var diye önemlidir, başka da bir değeri yoktur. Başarılı sonuca göre tüm tarih ve toplumu yeniden inşa etmeye kalkmak, idealizmdir. Meslekî ideolojilerin materyalizm diye bağırdıkları şey bile idealizm batağında debelenmektedir. Bu materyalizm, bireyin maddî gündelik çıkarlarının kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir. Marx ve Lenin’e böylesi bir kutsal bireyin tarihsel mecazı olarak yaklaşmak, Marksizmi ve Leninizmi iğdiş edecektir. Marx ve Lenin’de bireyin yüceliğine ait göstergeler bulmak, Marksizmi ve Leninizmi o göstergelerin gösterdiklerine doğru kapatacaktır. Marx ve Lenin’in verili politik mücadele içerisinde tahakküm kurmak için istismar edilmesine mani olunmalıdır. Meslekî ideolojilerin ağzında Marx ve Lenin, politik değildir, dolayısıyla devrim ve sosyalizmden uzaktır. Fransız Devrimi’nin dersleriyle yüklü Marx; Paris Komünü ve 1905’in dersleriyle yüklü Lenin, politik mücadeleyi yakınlaşma emrine uygun olarak yürütmüştür.
Meslekî ideolojilere gömülmüş, indirgenmiş bir sosyalizm devrime; aynı şekilde devrim politikaya asla ihtiyaç duymayacaktır. Sosyalizmin ya da devrimin somut geleceğe ait varlığını bugünde kendi varlığında görmekle malul bu ideolojiler, birer pranga olarak tüm militanların ellerini kollarını bağlamaktadırlar. Bu militanlar, devrimsiz sosyalizme; politikasız devrime ikna edilmeye çalışılmaktadırlar. Savaşmayan, dövüşmeyen bir sosyalizm için devrimin; savaşmayan, dövüşmeyen bir devrim için politikanın silinmesi şarttır.
Meslekî ideolojiler, arkadaş kulüplerinin izini takip ederler. O arkadaşlık ilişkilerindeki verili, mutlak kurgu, tüm zamana ve mekâna dayatılır. Dolayısıyla asıl iş, arkadaş ilişkilerinin mevcudiyetini korumak olur. Bugün solda sosyalizm, devrim ve politika bağlamında herhangi bir teorik tartışmanın yaşanmıyor oluşu, bu arkadaşlık kulüplerine halel gelmesin diyedir. Sosyalizm, devrim, politika adına heterodoks, sapkın, ortak kabul gören kitap dışı herhangi bir çıkışın başı derhal ezilmek zorundadır.
12 Eylül sonrası politik-teorik faaliyetin hikâyesi de bu minvaldedir. Sapkınlığın kaynağı ezilenlerse, işçilerse veya halksa, derhal yola getirilmeli, bunlar terbiye edilmelidir. Seksenlerde “işçi sınıfının yeterince demokrat olmamasını asli sorun olarak belirlemek”le övünen örgüt şefleri, Batı’dan cevaz, yardım, destek ve icazet beklemenin ceremesini işçi sınıfına ödetmişlerdir. Militanlar Avrupa’dadırlar, bürolar oralarda nefes almaktadır, yeni ideoloji orada pişirilmektedir ve hepsi de oradaki esnaf-zanaatkâr ideolojisiyle bağlantılıdır. Esnaf tarafı sosyal demokrasiye; zanaatkâr tarafı liberalizme yazgılıdır.
Burada kurulan özne, bilişsel evrenini, ideolojik gıdasını mutlaklaştırmıştır. Bu aşamada ya devrimi, sosyalizmi ve politikayı kendi bünyesinde, öznelliğinde eritip aradaki açıları kendi şahsında kapatmış; ya da açıları kendi öznel varlığı ölçüsünde genişletmiştir. Genişletme, ezilenlerin, işçilerin ve halkın politika yapma imkânlarının daraltılmasıyla sonuçlanmıştır. Özne, kendisine yer açmak için tüm bağları kendisinde koparmıştır ki bu, kendisini bizatihi bağ olarak kuramamış olması ile ilgilidir.
Sosyalizm, dövüşerek kurulur. Dövüşmeyen, devrimin disiplini, hiyerarşisi ve işbölümüne tabi olmayan bir sosyalizm, yoktur. Bu disiplin, hiyerarşi ve işbölümünün koşullamadığı politika ise hükümsüzdür. Batıdan öğrenilen, devrimsiz bir sosyalizmin mümkün olduğudur. Komintern, Ekim Devrimi ve Lenin çentiği silinmiş, gerisin geri II. Enternasyonal solculuğu galebe çalmıştır. Kautsky’nin dönekliği, yegâne teorik gerçeklik hâline gelmiştir. 2000’lerin başında “devrimler çağı bitti” diyenlerin üzerinde durduğu teorik zemin de burasıdır. Aslolan, meslekî ideolojilerin kurdukları öznelliklerin hayatta kalması olduğundan, devrimin, sosyalizmin ve politikanın yaşamsallığı ezilmiştir.
Muhayyile sosyal demokrasi; ufuk liberalizm kadardır. Bireyler şahsında kurulmuş öznelikler, meslekî ideolojilerin ürünü ise eğer, STK’ler ve örgütler şahsında bu ideolojilerin, birey-devlet bağlamını aşamadıkları söylenebilir. Bireyin devlet; devletin birey karşısında rahatlamasına dönük ideolojik arayışlar, bu sol siyasetler şahsında karşılık bulur. Hareket, bu aşamada kolektif niteliğini yitirir ve sadece kendinden menkul bireylerin yan yanalığına, geçici birlikteliklerine kilitlenir. Bunun için yetkin ve uygun olan neyse, -sosyal demokrasi veya liberalizm- o devreye girer. Devrim ve sosyalizm, bunların muktedir olması ile ilgilidir artık.
Ekonomi-politik, jeopolitik ve biyopolitik silsilesinde, ekonominin, coğrafyanın ve biyolojinin nesnel güçlerini öznelleştirmek, çıkışsızdır. Aynı şekilde, politikanın salt ekonominin, coğrafyanın ve biyolojinin hâl yoluna sokulması, düzeltilmesine indirgenmesi de sorunludur.
Bugün çeşitli liberal çevrelerde “liberalizm” suçlamasının savrukça kullanılmasının nedeni, bu çevrelerin ekonominin, coğrafyanın veya biyolojinin nesnel güçlerine dair bilgiyi “hakikat” zannetmeleridir. Bu çevreler, toplumun ve tarihin hakiki özüne vakıftırlar ve başkaları, kendi iradelerinin kontrolsüzlüğüyle hareket eden cahiller, benciller, serseriler ve başıbozuklardır.
Sadece kendi aklını ve iradesini akıl ve irade kabul eden bu yaklaşım, liberalizmin batağına batmış demektir. Zira sol ya da sağ, liberalizm, bizatihi kapitalizmin tanrılık atfettiği bireyin dinidir. Bu dinin müritleri, ekonomi-politik şahsında “işçi”, jeopolitik şahsında “halk”, biyopolitik şahsında “ezilenler” donuna girmekte; işçi, halk ve ezilenler, sırf ilgili bilimlerin belirlediği nesnel güçlerin metaforları olarak iş görmektedirler. Onların söz konusu bilimlerden çekilmiş hizaya göre dizilmeleri, gene bireyin liberal evreni için zorunludur. Bu liberal evren, devrimi ve sosyalizmi ister istemez kapitalizmin ilerleyişine kul ve mahkûm edecektir. Buradan da sosyalizmle devrimin; devrimle politikanın rabıtası kesilecektir.
Kapitalizmin üç-beş burjuva şahsın ideolojik salgısı sanılması, bir yanılsamaya yol açmaktadır. Bu yanılsama da ilgili ideolojik salgının alternatif salgılarla kuşatılmasının mümkün ve gerekli olduğunu söylemekle sonuçlanmaktadır. Devrim de sosyalizm de ancak kapitalist salgının her yana ve her ana yayılması suretiyle gerçekleşecektir. Dolayısıyla kolektif-müşterek kavganın neferlerine, “kapitalist olun” denilecek, bunun için de açıktan ya da örtük olarak sosyal demokrasi veya liberalizm öğütlenmiş olacaktır. Devrim, politikasızlığın kalıcılaşması sonucu geçersizleşecek; kapitalizmin kendi içinde veya sonrasında komünizmi bilfiil üreteceği iddia edilecektir. Bu tespitlerin desteklenmesi için ekonomi, coğrafya veya biyolojiye atıfta bulunulması arasında bir fark yoktur.
Ekonomiyi, coğrafyayı veya biyolojiyi merkeze alanların ideolojik rekabetleri bir değer taşımamaktadır. Bu bilimlerle ilgili malumat yığını, öznelerin sosyal demokratlığı veya liberalliği için kılıftan, bahaneden ibarettir.
On yıl önce “Kaz Dağları’ndan Adana’ya tüm dağ silsileleri maden yağmasına açılacak” denildiğinde kılını kıpırdatmayan sol, bugün en fazla “dostlar alışverişte görsün” türünden işler yapmaktadır. On küsur yıl önce “Özellikle İstanbul’da iç mahalleler kentsel dönüşüm adı altında ranta ve yağmaya açılacak” denildiğinde, sol ancak son demde şeklî tepkiler verebilmiştir.
Demek ki onca ekonomi-politik bilgisinin bir hükmü yoktur. Çünkü sol, içten içe kapitalizmin ilerleyişine dua etmek demektir. Meseleyi sınıfsal, politik, tarihsel tüm boyutlarından azade biçimde, devlet denilen mefhuma indirgeyenlerin varlık imkânı bulması, liberalizmin teorik zaferiyle ilgilidir. Çünkü devleti bu şekilde dost veya düşman addetmek, liberalizmin harcıdır.
İnşaattaki katliamda ölen işçilerin ailelerinin tazminatı kabul etmelerini “işçi sınıfının artık politik olarak var olmadığına, hükümsüz olduğuna dair bir delil” olarak gören bu kesimler, nedense kendi ezilenlerinin Almanlardan silâh almasına aynı minvalde yaklaşmamaktadırlar. Bu yaklaşım, proleterleşmemenin bahanesi, ezilenleri de örtük olarak silâhsızlandırma arzusunun bir alametidir.
Muhayyilemizin derinleşmesi ve ufkumuzun genişlemesi, esnaf-zanaatkâr solunun temrinleri ve pratikleriyle mümkün değildir. Tabanla, kitleyle mücadeleyi tefrik eden bu ideolojik katmanın tabana nüfuz etme imkânlarını ortadan kaldırdığı açıktır. Maddemiz odur, diyalektiğimizse ona karıştıkça onun emrini yerine getirmek, tevhid olmak, düşmanı bellemek, belirlemek, kalelerine saldıracak gücü ve mevzileri oluşturmaktır.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: