31 Aralık 2025

, , ,

Büyük Kıtanın Kapıları IV

Dördüncü Bölüm:

Dünya Savaşının İlanı


Bugün altmışları ve yetmişleri kapsayan, dünya genelinde devrimci hareketin yükseldiği dönemde görüldüğü üzere, İkinci Çin-Japon Savaşı’na dair hafıza üzerinden, Çin’in tarihsel deneyimi ile Filistin direnişi arasındaki güçlü duygusal ve teorik bağlar kuruluyor. Bugün çok az insan, Çin’de veya (özellikle) Batı’da, Japonya’nın kendisinin, daha doğrusu, Japon halkının küçük ama etkili bir azınlığının, bu duygusal bağın pekiştirilmesi konusunda yaptığı katkıların farkında.

Altmışlar boyunca Japonya, İkinci Dünya Savaşı döneminde başta olan faşist liderliği yeniden dirilten, ülkeyi Kore, Vietnam ve Çin’e karşı emperyalist saldırganlığın büyük bir arka üssüne dönüştüren ABD’ye yönelik bağımlılıktan kurtulmayı amaçlayan büyük devrimci ayaklanmalarla sarsıldı. 

Bu mücadelelerin bağrından çok sayıda silahlı Yeni Sol oluşum ortaya çıktı. En ünlüsü Birleşik Kızıl Ordu olmak üzere, bu örgütler ne yazık ki birbirlerine şiddet uyguladılar. Bu içteki savaşlardan somut bir çıkış yolu arayan Japon Kızıl Ordusu (JKO), 1971 yılında silahlı mücadeleyi iç sınırlarından kurtarıp dünya devriminin kalbine taşımayı amaçlayan bir doktrinle kuruldu.

JKO’nun kurucu başkanı Takaya Şiomi’nin formüle ettiği bu “uluslararası üs teorisi”, operasyonlarını ağırlıklı olarak Doğu Bloku’ndaki köklü sosyalist devletlerdeki güvenli üslere taşımayı öngörüyordu. Kızıl Ordu’nun bir diğer lideri Fusako Şigenobu, bu öneriyi kısa süre sonra değiştirerek, “özgürlüğe ve devrime geçiş sürecindeki mücadelenin savaş alanları uluslararası üslerimiz olmalıdır” dedi. Analizinde bu aktif devrimci savaş alanlarının başında Filistin geliyordu. Şigenobu liderliğinde JKO, kuruluşundan kısa bir süre sonra Lübnan’daki mülteci kamplarına taşındı ve FHKC ile güçlü bir askeri ittifak kurdu.

Bundan sadece bir yıl sonra, Mayıs 1972’de JKO, Tel Aviv’deki Lod Havalimanı’na düzenlediği saldırıyla halkın bilincine kazındı. Arap dünyasının büyük bir bölümünde kahramanlık, Batı’da ise “terörizm” olarak görülen faaliyetleri ününü pekiştirdi. Operasyon, 26 ölümle sonuçlandı. 7 Ekim’e dair söylem düzeyinde süren çatışmanın ilk habercisi olan değerlendirmelerde bu eylemler, “soğukkanlı bir katliam” olarak tasvir edilirken, JKO ve diğer görgü tanıkları, saldırıyı gerçekleştirenlerin havalimanı kontrol kulesi gibi açık bir askeri hedefe yöneldiklerini, kurbanların çoğunun çapraz ateşte öldürüldüğünü ısrarla dile getirdiler. Cang Şeng’in de ifade ettiği biçimiyle, JKO, Filistin içlerine yönelik saldırısıyla “kimilerinin İsrail’e karşı elde edilmiş ilk zafer dâhilinde İsrail’in yenilmezliğine dair efsaneyi yerle bir etti.” Operasyonun propaganda alanında sahip olduğu değer, aylar sonra doğrudan misilleme olarak FHKC sözcüsü Gassân Kenefâni ve yeğenini öldüren İsrailli liderlerin gözünden kaçmamıştı.

JKO’nun ilk faaliyet yılı, aynı zamanda militan belgesel film alanında kalıcı izler bırakan bir çalışmanın üretilmesini sağladı: Kızıl Ordu-PFLP: Dünya Savaşının İlanı (Sekigun-PFLP: Sekai senso sengen veya 赤軍PFLP・世界戦争宣言). Sinemaya otuz yıl ara verip Lübnan’da JKO’ya katılan, son dönemde Lod Havalimanı operasyonunu ve Şinzo Abe’yi öldüren suikastçinin hayat hikâyesini sinema perdesine aktarmak için sinemaya geri dönen Masao Adaçi’nin yönetmenliğini üstlendiği filmde Şigenobu, Kenefâni ve FHKC savaşçısı Leyla Halid ile yapılmış, kapsamlı röportaj görüntülerine yer veriliyor. Bu röportajlardan birinde Halid, JKO-FHKC ittifakının dünyaya yaptığı çağrıyı şu şekilde aktarıyor:

“Japon yoldaşlar, Çin, Vietnam ve dünyanın geri kalanındaki devrimci yoldaşlar, şu sloganı haykıralım, onun gerçekte karşılık bulması için mücadeleye devam edelim: ‘Dünyanın tüm anti-emperyalist devrimci güçleri, birleşin!’[...]”

Filmin başka yerlerinde de devrimci Çin’in teorik ilham kaynağı ve mücadelede aktif bir katılımcı olarak önemine tekrar tekrar değiniliyor. JKO’lu isimlerden biri, filmde şunu söylüyor:

“FHKC’li kardeşlerimizin önerdiği ve uyguladığı ‘Anti-emperyalist/Anti-Siyonist/Üçüncü Dünya Savaşı’ ile Çinli kardeşlerimizin dile döktüğü ‘Amerika ve Japonya’ya Karşı Savaş’, bizim önerdiğimiz ve uyguladığımız ‘Dünya Devrimi Savaşı’ ile aynı şeydir.”

Başka bir sahnede ise FHKC gerillalarının Başkan Mao Zedong’dan Alıntılar’ın (Küçük Kırmızı Kitap) Arapça baskısını inceledikleri görülürken, beş dakikalık bir etkileyici müzik arasına Çince “Enternasyonal”in üç kıtasının tamamı eşlik ediyor.

Otuz yıllık varlığı boyunca, özellikle Arap dünyası dışında, JKO gibi Filistin silahlı direnişinin örgütlü bir ortağı ve fiilen yabancı bir tugayı olarak hareket eden bir başka yapıya neredeyse hiç tanıklık edilmedi. Lillian Craig Harris’in 1977 tarihli makalesinde şu ilginç not yer alıyor:

“Kasım 1971’de Fetih, Pekin’deki FKÖ bürosuna yapılan bir teklif aracılığıyla Filistin gerilla örgütlerine katılmak için birçok Çinli gencin gönüllü olduğunu söyledi. Ancak sayısı açıklanmayan gençlerin mücadeleye katılması teklifini Fetih, kabul edip etmediğini söylemedi. Hiçbir Çinli, Filistin savaş birliklerinde yer almadı.”

Öte yandan, Japon Kızıl Ordusu’nun davaya olan bağlılığı, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ilk Kızıl Muhafızı Cang Şengci’nin olağanüstü hayat hikâyesinde somut ifadesine kavuştu. Şengji, bu mücadeleyi büyük bir hürmetle karşılayan bir isimdi.

Cang, 1948’de Pekin’de, Hui etnisitesine mensup Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak ailesi, ona laik ve devrimci bir eğitim verdi. Hayatının ilerleyen dönemlerinde, Nekbe’den sadece birkaç ay sonra doğmuş olmasının derin bir anlam taşıdığını dile getiren Cang, 2012’de Ürdün’deki bir Filistin mülteci kampında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Doğduğum yıl, ip aniden koptu, dünya büyük bir sarsıntıyla çöktü, Filistin’de adalet ayaklar altına alındı. O yıldan sonra, barışın hüküm sürdüğü güzel vatanınız Filistin, sömürgecilik tarafından işgal edildi, kıyıma tabi tutuldu ve harap edildi. 1948 yılıydı ve ben, evlerinden kovulan, topraklarından mahrum bırakılan, o sefaletin çizdiği mültecilik yolunda doğan bebeklerle aynı yıl doğduğumu bilmiyordum.”

Cang, Mayıs 1966’da Kültür Devrimi başladığında Pekin’de Çinghua Üniversitesi’nde öğrenim görüyordu. Kendi anlatımına göre, imza yer almayan, büyük harflerle hazırladığı bir afişte ilk kez “Kızıl Muhafız” ifadesini kullanan Cang, bu ismi alan ilk isyancı gençlik birliğini örgütledi. Mao’nun teşvikiyle örgüt, kısa süre içerisinde tüm ülkeyi kuşatan kitlesel bir hareketi tetikledi. Kültür Devrimi ardından ülkenin kültür ve edebiyat alanında faaliyet yürüten aydınları (birçok eski Kızıl Muhafız da dâhil olmak üzere), tüm Kültür Devrimi deneyimini travmaya yol açan, nihilist bir “on yıllık kaos” olarak görüp reddeden “yara edebiyatı”nın etkisi altına girdi. Ancak Cang, bu eğilime kararlılıkla karşı çıktı, devrimci idealizminden asla vazgeçmedi, “Kızıl Muhafız ruhu” dediği şeye inatla bağlı kaldı.

1968’de İç Moğolistan kırsalına “gönderildi”. Gönüllü olduğu bu çalışma dâhilinde, burada çobanlık ve ilkokul öğretmenliği yaptı. Daha sonra, yükseköğretim kurumlarının yeniden açılmasıyla, Pekin Üniversitesi’ne kaydoldu, özellikle Çin’in ulusal azınlıkları ve Japonya tarihi üzerine yoğunlaşarak, arkeoloji eğitimi aldı. Tarihsel düzlemde yüzyıllardır yoksulluğu, çileciliği ve hanedan otoritesine karşı direnişiyle öne çıkan Çin Sufi İslam’ının Cahriyye mezhebini yakından inceleyen Cang, Hui Müslümanlarının mirasıyla yeniden bağ kurdu ve dini bir uyanış yaşadı. 1987’de Müslüman oldu. Sonrasında bu süreçle ilgili olarak şu değerlendirmeye yaptı:

“Kızıl Muhafızlar ile Cahriyye arasında güzel bir bağ var. [...] Bir Kızıl Muhafız olarak Cahriyye’yle tanıştığım vakit halk içerisinde gerçek annemi buldum”

Cang, sonraki dört yılını Cahriyye’nin kapsamlı bir tarihçesini sunan Ruhun Tarihi’ni yazarak geçirdi. Bu eser, doksanların başlarında beklenmedik bir şekilde çok satanlar arasına girdi. 2012’de Ürdün'deki beş Filistinli mülteci kampına yaptığı ziyarette, bu kitabın sınırlı sayıda basımından elde edilen 100.000 dolarlık geliri 470 aile bizzat bağışladı. Konuşmasında, Çin’in dört bir yanında, farklı mezhep ve geçmişe sahip Müslümanların zekât olarak katkıda bulunduğunu hatırlattı. O zamana kadar, pişmanlık nedir bilmeden yaşamış eski bir Kızıl Muhafız ve (tabiri caizse) “yeniden doğmuş” bir Müslüman olarak yaptığı siyasi yolculuk onu, küresel İslam’ın Batı emperyalizmine karşı son derece az takdir edilen ve yeterince incelenmemiş bir direniş kutbu olduğuna, aslında Haçlı Seferleri’nden beri bu niteliğini koruduğuna ikna etmişti.

2000’li yılların başlarında Cang, İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği vahşi saldırılara dair, günümüzdeki soykırımla olan ilişkisi hiç azalmamış, sert eleştiriler içeren bir dizi yazı kaleme aldı. 2009’da yazdığı bir yazıda, 7 Ekim’den bir gün sonra “yüz yıllık Avrupa ve Siyonist sömürgeci işgaline karşı Gazze gettosu ayaklanması”ndan söz eden şehit şair Rıfat Arir’in yorumuna benzer bir yoruma yer verdi. Cang, orada Gazze’deki mücadeleyle Varşova Gettosu Ayaklanması arasında bağ kuruyordu:

“Elinde el bombası olan Mordechai Anielewicz isimli genç adam, Varşova Gettosu’nda Nazilerle karşı karşıya geldi. Ancak günümüzün Mordechai’ı artık bir Yahudi değil, Gazze adı verilen gettoda yaşayan bir Filistinli. İsrail ile mücadelesinde Hamas’ı destekleyen sayısız genç, günümüzün Mordechai’larıdır. Karşı karşıya oldukları düşman, artık Naziler değil, Nazileşmiş İsrail”dir.”

Cang, 2014 yılında yazdığı yazıda ise Gazze’de yas tutan Filistinlilerin, Siyonistlerin yürüttüğü istihbarat savaşına karşı bir tür gerilla eylemi olarak, sevdiklerinin sakat bırakıldığı, şehit edildiği anları canlı olarak yayınlamalarındaki ıstıraba değiniyordu:

“Gazzeli mültecilerin cep telefonlarıyla kaydettikleri görüntülerde, cesetler üst üste yığılmış, kanlar her yere sıçramış, insanlar ağlıyor, çocuklar kırık bacaklarının acısıyla dehşet içerisinde feryat ediyor. [...] Medeni bir dergi, yan yana dizilmiş, kefenlere sarılı bebek cesetlerini yayınlayabilir mi? Bugün hiçbir okur, bacakları veya kolları kopmuş, bağırsakları dışarı fırlamış küçük kızlarının cesetlerini kucaklayan babaların ağladığı fotoğrafları kabullenebilir mi? Medyanın aracılığı olmaksızın haberler, gene de hızla yayılıyor. Her gözyaşı, her kan damlası ve her sessiz ceset, bilinçaltında ve umutsuzluk içerisinde kitlelere ulaşıyor. Tencent’e, Facebook'a ve tüm sosyal ağlara gönderiliyor. Denize tuz serpildikten sonra dünyanın dört bir yanındaki binlerce eve ulaşıyor.”

Aynı yazısında, Güney Afrika’nın İsrail’i soykırım suçu sebebiyle Uluslararası Adalet Divanı’na çıkarma konusunda aldığı tarihi kararı neredeyse on yıl önceden haber veriyor:

“Anların geçici olduğunu biliyor gibiler. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeye hazır görünüyorlar. Adaletin ölmediğine diğerlerinden daha çok inanıyorlar. [...] Sanki benim duygularımı yankılamak istercesine, kısa süre sonra Güney Afrika’da yapılan eylemlerde siyahi insanlar üzerinde şu cümlenin yazılı olduğu pankartları taşıdılar: ‘Gazze! Cesaretiniz ve sarsılmaz inancınız bizi utandırıyor!’ [...]”

Filistin direnişiyle ömür boyu süren dayanışması, Çin devletinin yürüttüğü diplomasinin tüm tarihsel değişimlerine rağmen sergilediği sarsılmaz duruş ve Japonya’daki geniş deneyimi göz önüne alındığında, Cang Şengci’nin Japon Kızıl Ordusu ve lideri Fusako Şigenobu’ya etkileyici bir övgü yazısı yazması gayet doğal. Tamamını okumaya değer. Makine çevirisi bile onun etkileyici üslubunu neredeyse hiç azaltamıyor. Burada sadece Cang’ın, Japon Kızıl Ordusu’nun Filistin’le dayanışmasını, Japonya’nın kirli sömürge tarihi ve geçmişte Asya’nın birliği projesine yönelik ihaneti bağlamına yerleştiren bölümü aktaracağız:

“Yirminci yüzyılda devrimci mücadele, Japon militarizmine, beş yüzyıllık küresel sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı dile dökülmüş tek ve gerçek eleştiriydi. Aynı zamanda ‘Arap [Japon] Kızıl Ordusu’, Japonya’nın Asya’daki komşularını köleleştirdiği 150 yıllık karanlık tarihi karşısına aldı. Japonya’nın ‘Avrupa’nın parçası olmak için Asya’ya sırt dönmesi’yle tanımlı sömürgecilik projesine bir tek o itiraz etti. Adından da anlaşılacağı gibi, Arap Japon Kızıl Ordusu, Arap dünyasına, yani Asya Ana’nın kucağına koşan Japon evlatlarından oluşan bir gruptu.

Cang başka bir yerde, Kültür Devrimi’nin pratikte kendi içine kapanması karşısında duyduğu derin pişmanlığı dile getirdi. Cang’ı JKO örneği üzerinden, doğrudan Vietnam ve Filistin’deki devrimci savaş alanlarına katılma fırsatından, tam da bu içe kapanma süreci mahrum bırakmıştı:

“O zamanlar, dünyanın dört bir yanındaki sayısız ülkenin solcu ve ilerici öğrencilerini dünyayı kuşatan bir erdemliler hareketine dâhil ettiğimizin farkında değildik. [...] Bu hareketin iki temel unsuru vardı: Vietnam Savaşı ve Filistin kurtuluş hareketine yönelik küresel destek. Ancak on sekiz yaşına kadar aldığım siyasi eğitimin katı kuralları, bunu hayal etmemi veya buna katılmamı imkânsız kılıyordu.”

Ama öte yandan, JKO’nun “Asya Ana’nın kucağına” dönüşünün, Çin Devrimi’ne yönelik coşkulu ve militan savunudan kaynaklandığını gören Cang, Japon sömürgeciliğini mağlup etme konusunda Çin Devrimi’nin sunduğu katkının bilincindeydi:

“JKO, hem bizden hem de Çin Devrimi’nden etkilendi. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, onlar da karşılığında bizi cesaretle desteklediler. Japon Kızıl Ordusu’nun yargılanmasından sonra, asıl amaçlarının ‘Çin’in kuşatmasını kırmak’ olduğunu belirten birkaç hatırat yayımlandı. [...] Onların da karmaşık bir yönü vardı, ancak ömürleri boyunca Çin’i desteklediler, onun en iyi dostları olarak kaldılar.”

Cang Şengci’nin güçlü müdahaleleri, Çin’deki anti-emperyalist sola mensup genç nesilleri etkilemeye devam ediyor. Örneğin Cang Şeng, yazara gönderdiği bir mesajda şunları aktarıyor:

“Çinli ve Japon solcuların elli yıldan fazla bir süre önce tüm gençliklerini ve yaşamlarını kullanarak besteledikleri bu destansı idealizm marşı, ilk kez Cang Şengci’nin sözleri aracılığıyla karşımda yankılandı. Erken yaşlarımda enternasyonalizme ve Filistin’in özgürlük mücadelesine dair yeni yeni oluşan anlayışımı büyük ölçüde şekillendirdi. Bu nedenle, Cang Şengci’nin ortaya koyduğu Filistin çalışmalarının ilk manevi öğretmenim olduğunu söylemek kesinlikle abartı olmaz.”

2022'de Hintli tarihçi ve Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü direktörü Vicay Praşad, “Asya’nın Birliği mümkün mü?” gibi bir çarpıcı soru yöneltti. Yani aslında Praşad şunu soruyordu: “İlk Asya’nın birliği projesi, Japon yayılmacılığı yüzünden tümüyle yok olduktan, ABD emperyalizminin kolları ve Soğuk Savaş’ın kötülükleri tarafından boğulduktan sonra, uygulanabilir, ilerici bir Asya’nın birliği projesi pratiğe dökülebilir mi?”

Japon Kızıl Ordusu’nun Çinli yoldaşlarına selamları ve Cang Şengci’nin yürekten gelen hürmeti, bu yakıcı soruyu olumlu bir şekilde cevaplıyor. En parlak dönemlerinde, Filistin mücadelesi, Mao’nun “büyük kıtasının” diğer ucunda, bir zamanlar acımasız sömürge savaşına kilitlenmiş iki ulusa mensup kurtuluş güçlerini birleştirerek, sosyalist bir Asya’nın birliği fikrinin şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Filistin, bugün dünya devriminin beşiği olarak hak ettiği yere yeniden kavuştuğu, ABD’nin Çin’in hegemonya karşıtı itirazını ortadan kaldırmak için tüm gerici güçleri seferber ettiği koşullarda, bu tarihi asla gözden kaçırmamalıyız.

Bugün imparatorluğun kalbinde yaşayan Çinli, Koreli ve diğer ülkelere mensup ilericiler, devrimci atalarımızın izinden giderek, Siyonizmle her cephede mücadele ediyor, onu kendi vatanlarımızı bölüp parçalayan emperyalizmle ilişkilendiriyorlar. Milyonlarca insan gibi biz de bu zengin tarihî mirası temel alarak, bölgedeki Direniş Ekseni’ni “uluslararası direnişin beşiği” kılmak için uğraşıyoruz.

Direniş güçlerini inşa edelim. Ancak o vakit, Mao’nun dünyanın tanık olduğu o son büyük anti-faşist mücadelenin arifesinde öngördüğü üzere, “Buda’nın eli gibi, evreni boydan boya kuşatan Beş Unsur Dağı’na dönüşecek, bugünün Sun Wukong’ları, maymun kralları olarak faşist saldırganlar, en nihayetinde o dağın altına gömülecek ve bir daha asla ortaya çıkamayacaktır.”

[Yazar, araştırma konusundaki yardımları için Filistin Gençlik Hareketi'nden Meryem Osman ve Yara Şufani’ye, ayrıca Mao döneminde Filistin ile Çin arasındaki ilişkilere dair kıymetli görüşleri için Cang Şeng’e en içten teşekkürlerini sunar.]

Charles Xu
7 Mart 2024
Kaynak

30 Aralık 2025

,

SSCB’nin Batı’nın Kolektif Refahındaki Rolü


Hayaletler

Sovyetler Birliği’nin hayaleti, kapitalist Batı’ya yetmiş yıl boyunca musallat oldu. O hayalet ki servetlerini kasalarına biriktiren büyük zenginlere geceleri uyku uyutturmadı. O patronlar, sürekli, serbest piyasa ekonomisini ve özel kârı temel almayan, tümüyle farklı bir ekonomiyle mücadele etmek zorunda kaldılar.

Zengin kaynaklara sahip geniş topraklar üzerinde gerçekleşen Rus Devrimi, tarihin dizginlerinin gevşediği bir anda gerçekleşmiş bir olaydı. Gâfil avlanan egemen sınıflar, bu gelişmeye hiçbir şekilde mani olamadılar. Doğal olarak o egemenler, bu toplumsal ve politik deney karşısında hemen çok katmanlı bir savaş başlattılar. Asya’dan Güney Amerika’ya tüm dünyada işçi sınıfının gerçekleştirdiği deneyler, propaganda ve düşünce manipülasyonu, boykotlar, casusluk, tehditler ve fiili savaşlardan oluşan bir hibrit savaşla karşılandı. Bu süreç, 25 Aralık 1991’de Kremlin üzerinde dalgalanan kızıl bayrak indirilene dek devam etti. O gün büyük sermaye, sosyalist rüyayı mağlup etti. Sınıf mücadelesi sona erdi, mücadeleyi, Warren Buffett’ın dediği gibi, “Zenginler kazandı.”[1] Muzaffer kapitalizm, komünist ekonomik uygulamaların ulusların rehberliği ve halkların refahı açısından yetersizliğini dile getirip durdu.

Bunların Zaferi Vehimden İbaret

Amerikalı gazeteci Mark Ames[2], 4 Ağustos’ta X hesabında paylaştığı yorumunda, ABD Kongresi üyesi Marjorie Taylor’ın sunduğu, otuzlu yaşlardaki Amerikalılar arasında evli ve ev sahibi olanların oranının 1991’de %44 iken bugün %12’ye neden gerilediğini ortaya koyan bir çalışmadan bahsediyordu.

Grafikte de görüldüğü üzere, SSCB’nin dağılması ile birlikte, Amerikan egemen sınıfını sıradan Amerikalılara masadan birkaç kırıntı ayırmaya mecbur eden dış baskıların ortadan kalkması sonrası bahsedilen oran, ciddi ölçüde düşmüş. 1991’den itibaren egemen sınıflar, her şeyi son kırıntısına kadar yağmalamak, alabilecekleri her şeyi sıradan insanlardan almak ve vatandaşları kandırmak gibi bir tutum benimsemişler.

 

Warren Buffett ve şürekasının hayal gördüğüne hiç şüphe yok. Batı sermayesinin ve liberal düşüncenin muzaffer olduğu, vehimden ibaretti.

Çelişkili biçimde, bu geçici zaferin koşullarını, esas olarak ekonomik ve sosyal bir alternatifin mümkün olduğunun canlı örneği olan Sovyetler Birliği’nin varlığı yaratmıştı. Sovyetler, özel sermayenin elinde olan Batı’da baş edilmesi gereken bir modeldi. Meselenin özü de burada aranmalıydı: Komünist modelle sürekli yüzleşilmesi, işçilerin haklarından ve kaynaklarından mahrum bırakılması eğilimine mani oldu. Bunun yerine, Keynesçi teoriler ile kendisini üreten, birikim kapasitesini tam da karşıt toplumsal sınıfın zayıflığı sayesinde katlayan sermayenin aşırı iktidar arzusu arasında bir denge tesis edildi.

Başka bir deyişle, yeryüzünde cennet hayali kuran kitlelerin mutlu yaşamasını sağlama konusunda canlı bir örneği teşkil eden büyük Sovyet devleti karşısında, Batı’da yaygın refahın garanti edilebileceğini, bir işçinin bir ev ve bir araba satın alabileceğini, çocuklarına miras bırakabileceğini göstermek gerekiyordu.

Kapitalist Zorbalığa Yeşil Işık

Dolayısıyla, sosyalist rüyanın sona ermesiyle birlikte Batı’ya hâkim olan liberal düşünce, zincirlerinden kurtuldu. Herkes, her istediğini yapar hale geldi. Zafere ulaşan oligarşiler, sınıfsal hasımlarına meydan okudular. “Bilinçli, özgür ve eşit işçi kitlesi”nin[3] her türden rüyasını yok etti.

Buradan, savaş sonrası dönemde ortaya çıkan ekonomik sistemin dağıldığı aşamaya geçildi. Devletin etkin ve çoğulcu refah devlet olmasını sağlayan müdahaleler, hükmünü yitirdi. “Sosyal adalet” anlayışı ortadan kalktı. Tam da neoliberal teorilerin istediği gibi, serbest piyasanın dağıtım düzleminde belirleyici olduğu iktisadi model galebe çaldı.[4]

Batı Solu

Batı solu, gerçek politik eylem fikrini terk etti. Kaynakların yeniden dağıtılması vaadi terk edildi. Ekonomi politikası, egemen sınıfa bırakıldı. Böylelikle Batı solu, yanlış bir tarih anlayışına teslim oldu. Bu düzlemde Batı, solu, olan biteni, politik-ekonomik sistemin yanlış tercihinden ziyade, finans yönetimindeki geçici ve düzeltilebilir bir yanlış olarak değerlendirdi.

Liberalizmin kaçınılmaz olduğu fikri, solun iliklerine işledi. Bu sebeple Batı solu, koşulları üreten politik özden koptu. Egemen ülkelerin özgür yurttaşları olarak kapitalizm denilen canavarın önüne atılan kurbanlar olduğumuz görülmedi.

İyi Haber

Batı’da refah devletini destekleyen ekonomik ve toplumsal çerçevenin ortadan kalktığı, doksanlarda neoliberalizmin geçici zaferi ile tamama eren süreç, bugün hissedilen ağır sonuçlara yol açtı.

Bir avuç zenginin çıkarına uygun olarak işleyen, aşırı servet birikiminin gerçekleştiği, gerçek bir meta üretmeden yalnızca kendini yeniden üreten paranın hâkim olduğu, tek bir dünya görüşünün konuştuğu, ekonomik yöntem olarak sömürüyü esas alan yol, artık uygulanabilir değil.

İnsanlık tarihinde sıklıkla kendini gösteren, kimilerinin “amaçların heterojenezi" olarak adlandırdığı, neredeyse tarihin bir düşmanıymış gibi görünen bu olgu nedeniyle, Thatcher döneminden bu yana neoliberal düşüncenin yayılmasında ve üretimin özelleştirilmesinde bayraktarlık yapan İngiltere’de, halktaki yoğun hoşnutsuzluğu gidermek için, şimdilik demiryolu altyapılarından elektrik dağıtım şebekelerine kadar uzanan bir yeniden millileştirme süreci başladı.[5]

İyi haber şu ki, tarih henüz sona ermedi[6]. Hâlâ bir alternatif var: Üretim kaynaklarının toplumsallaştırılması ve toplumsal adaletten ilham alan, bu adaletle var olan bir devlet.

Bunun bir örneğini bulmak için biz İtalyanların çok uzağa gitmelerine gerek yok. Şu gerçekleri anımsamak yeterli: Bir kamu işletmesi, özünde kamu işletmesi olarak kalırken, kâr üretebilir, gelişme kaydedebilir, araştırmalar yapabilir. Ayrıca tarih, özel işletmelere sosyal hizmet işlevi kazandıranların ve bu yönde hayaller kuranlara tanıklık etti.[7] Devlet sorun değil, çözümdü.[8] Refah devleti, eşitliği ve refahı koşullamıştı. Bir ulusun kolektif geleceğine yatırım yapılıyordu, fikirler henüz satışa çıkartılmamıştı. İnsanlar, Yuri Gagarin’in yıldızlar arasında dolaşacağı günün hayalini kurabiliyorlardı.

Andrea Balloni
23 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] M. D’Eramo, Dominio, Feltrinelli, 2020.

[2] Mark Ames, “Graph drops”, 4 Ağustos 2025, X.

[3] Clara Mattei, L’Economia è Politica.

[4] F. A. von Hayek, The Constitution of Liberty, Londra, 1982, Cilt. 2.

[5] Scenari Eonomici, “Il Regno Unito nazionalizza l’operatore della rete elettrica”, 15 Eylül 2024, SE.

[6] Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man, 1992.

[7] Fabio Sarzi Amadè, Zappa sui piedi, 2024

[8] Bkz.: Ronald Reagan’ın 1981’deki ilk başkanlık konuşması: “Mevcut krizde, devlet sorunumuzun çözümü değil, sorunun ta kendisidir.”

29 Aralık 2025

,

Ebu Ubeyde


Yirmi yıl boyunca dünya, onun sesini işitti ama yüzüne aşina değildi. Cibaliye sokaklarından dünyayı sarsan bir çatışmanın merkezine dek uzanan yolculuğunda Ebu Ubeyde, Gazze direnişinin simgesi haline geldi. Bugün itibarıyla hikâyesi, şehadetle son buldu. Ardında, Filistin’de ve dünyada yankılanan sözler bıraktı.

Yıllarca dünya, onun sesini duydu ama yüzünü görmedi.

Hamas’ın askeri kanadı Kassam Tugayları’nın sözcüsü, hep maske takarak konuştu.

Onun görüntüsü, adı ve kişisel hikâyesi, hep gizli kaldı.

Ancak bu kez, tıpkı eylemleri ancak ölümünden sonra bilinen birçok direnişçi gibi, ona da halkın karşısına bir şehit olarak çıkmak nasip oldu.

Sanki büyük işler, gizliliğin perdesini yırtarak ortaya çıkmaya mahkûmdu.

Ebu Ubeyde Kimdir?

Uzun yıllar “Ebu Ubeyde” müstear adıyla bilinen Huzeyfe Samir Ubeyde Kahlut, 1984 yılında ailesinin o dönemde yaşadığı Suudi Arabistan’da bir mülteci olarak dünyaya geldi.

Ailesinin kökenleri, Siyonist milislerin 1948’de diğer yüzlerce Filistin kasaba ve köyüyle birlikte yerle bir ettiği Askalan bölgesindeki Neceliye köyüne dayanıyor.

Çocukken ailesiyle birlikte Gazze’nin kuzeyindeki Cibaliye mülteci kampına geldi.

Daha sonra Gazze İslam Üniversitesi’ne kaydoldu. Burada şeriat ve dinin esasları üzerine eğitim aldı.

Güçlü bir hitabet yeteneğine sahip olan Ebu Ubeyde, meziyetini direnişin sesini halka iletme konusunda kullandı.

Zamanla, halkın ve toplumsal bilincin derinliklerine yerleşerek, dünyanın en çok tanınan simgelerinden biri haline geldi.

Filistin’in kurtuluş davasına destek olanlar, özellikle gençler arasında, onun taktığı maskeyi takmak, mücadeleye dair bir ifade ve dayanışma biçimine dönüştü.

Yıllar boyunca dile getirdiği sözleri, geniş çapta yaygınlaşan sloganlar ve ikonik ifadeler haline geldi.

Savaş Alanına ve Dile Biçim Veren Ses

Kassam Tugayları’nın resmi askeri sözcüsü olarak Ebu Ubeyde, o güvenilir varlığıyla, işgale karşı çatışmacı bir üslup sergiledi.

Savaş alanındaki gelişmeleri aktardı. Askeri operasyonları izah etti. Mücadelenin yerel, bölgesel ve uluslararası bağlamını analize tabi tuttu.

Arap ve Müslüman kamuoyuna ve uluslararası eylemcilere doğrudan hitap ederek destek topladı ve dili biçimlendirdi.

İsrailli yerleşimcilerin yanı sıra İsrail’in askeri ve siyasi kurumlarının ortak hayal gücünde, medya savaşındaki etkisi ve psikolojik baskısı nedeniyle ortadan kaldırmak istedikleri merkezi bir figür haline geldi.

Cibaliye Mülteci Kampı’ndan Direnişin Yüzü Haline Geldiği Savaş Alanına

İşgalin gerçekliği, kamp sokakları ve aile hatıralarıyla şekillenen bir mülteci olan Ebu Ubeyde, Kassam Tugayları’na katıldı.

Bu katılım, Eylül 2000’de patlak veren Aksa İntifadası’nın ilk aşamasında gerçekleşti.

2004’teki “Öfke Günleri” denilen çatışmalar sırasında, direniş örgütleri, İsrail’in kuzey Gazze’yi işgaline karşı koyarken, Ebu Ubeyde ilk kez medyanın karşısına çıktı.

Gazze’deki bir caminin içinde düzenlediği basın toplantısında konuşan lider, bir dizi direniş operasyonunu duyurdu.

O andan itibaren direnişe bağlı askeri medya alanındaki yolculuğu başladı.

2006 yazında Refah’ın doğusunda İsrail askeri Gilad Şalit’in yakalandığının duyurulmasından, 2014 savaşında Doğu Gazze’de düzenlenen, ölümlerle neticelenen bir pusuda asker Şaul Aron’un yakalandığı haberinin iletilmesine varana kadar her olayda Ebu Ubeyde, Filistin direnişinin başarılarına ses verdi.

Bunu, kuşatma altında, tekrarlanan savaşlar ve kötü koşullar altında faaliyet gösteren diğer örgütlerin sözcülerinin yanında, askeri yeteneklerini geliştirmeye devam ederken yaptı.

Son yirmi yıl boyunca yaşanan çatışma sürecinin her aşamasında Ebu Ubeyde, İsrail’in kullandığı dile ve anlattığı hikâyelere karşı çıktı.

İsrail’in suçlarını ve kara savaşları sırasında askerlerinin ve subaylarının davranışlarını ifşa etti.

Halkın direnişe destek vermesini sağladı. Batı Şeria, Kudüs, 1948’de işgal edilen topraklar ve diasporadaki Filistinlileri mücadeleye katılmaya teşvik etti.

Analizleri ve mesajları, adının tek başına öfke ve endişe kaynağı haline geldiği İsrail toplumunda bile ona güvenilirlik kazandırdı.

Aksa Tufanı

7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı olarak bilinen operasyonun ilk saatlerinde Ebu Ubeyde, askeri açıklamalar yapmaya başladı.

Bu operasyon, Filistin’de ve bölge genelinde çatışmada önemli bir dönüm noktasıydı.

İsrail güçlerine karşı askeri ve istihbarat alanında bir yenilgi yaşatıldığını, İsrail’in “Gazze kuşatması” olarak adlandırdığı bölgelerdeki askeri tesislerin ve yerleşim yerlerinin ele geçirildiğini duyurdu.

Bu bölgeler arasında 1948’de boşaltılan köyler de bulunuyordu. Bunlardan biri de kendi ailesinin geçmişte yaşadığı kasabaydı.

Günler sonra, İsrail’in Gazze Tümeni’ne karşı yürütülen askeri planın ayrıntılarını açıkladı.

Yoğun risklere ve ABD ve diğer Batılı güçlerin desteğini arkasına almış olan İsrail istihbarat servislerinin sürekli takibine rağmen, Ebu Ubeyde, soykırıma tanıklık edilen aylar boyunca konuşmayı sürdürdü.

O, Filistinlilere, Arap ve İslam dünyasına, Filistin’e dünya genelinde destek sunanlara Gazze’nin sesi olduğunu gösterdi.

Son konuşmalarına kadar İsrail’in işlediği suçlara karşı mücadele çağrısında bulunmaya devam etti.

İsrail kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, Ebu Ubeyde’yi gerçekleştirdiği soykırımın temel hedeflerinden biri olarak takdim etti.

Söz konusu açıklamalar, özellikle direniş savaşçılarının kuşatmaya, sınırlı kaynaklara ve Gazze’deki benzeri görülmemiş yıkım düzeyine rağmen İsrail güçlerine kayıplar verdirmesiyle birlikte, İsrail yerleşimcileri arasında büyük yankı uyandırdı.

Ebu Ubeyde, soykırım amaçlı savaş sırasında Gazze’ye destek vermeyen Arap rejimlerini, başlarındaki zenginleri ve din adamlarını da sert bir şekilde eleştirdi.

Sözleri, kıtlık ve yıkım ortamında on binlerce çocuk, kadın ve sivilin öldürülmesiyle ortaya çıkan kamuoyundaki hayal kırıklığının yansımasıydı.

Aynı zamanda, Batı Şeria’da, Kudüs’te, 1948’de işgal edilen topraklarda, ayrıca, Lübnan’da, Irak’ta, Yemen’de, İran’da ve diğer cephelerde çatışmalara katılan savaşçıları sürekli olarak methetti.

Direniş örgütleri arasındaki birliğin önemini vurgulayan Ebu Ubeyde, Filistin’le dayanışma içerisinde hareket eden uluslararası destekçileri de takdirle karşıladı.

Kişisel kayıplara ve kendi ailesinin üyelerinin öldürülmesine rağmen, Ebu Ubeyde, İsrail’e kamuoyu önünde meydan okumaya devam etti.

Savaşta azimli olacağına dair yemin etti, mücadeleyi savunma, fedakârlık ve kurtuluş savaşı olarak nitelendirdi.

Ebu Ubeyde, vefatıyla birlikte, kendisinin de bir vakitler yasını tuttuğu o uzun direniş önderleri listesine adını yazdırdı.

Ancak o, Filistin’in hafızasında kolektif bir simge olarak kalmaya devam edecek.

Bilhassa Aksa Tufanı operasyonu sırasında yaptığı konuşmalar, geride kamuoyunun bilincinde yankılanmaya devam eden ifadeler bıraktı, onu Gazze direnişinin en kalıcı sembolik seslerinden biri haline getirdi.

Quds News Network
29 Aralık 2025
Kaynak

, , ,

Büyük Kıtanın Kapıları III


Üçüncü Bölüm:

Duvarları Yıkmak,

Güvenlik Duvarları İnşa Etmek, Dijital Kuşatmayı Kırmak

 

Son bölümde, Direniş Ekseni’ni ve maddi öz yeterlilik arayışını, ayrıca Basil Arac’ın teknolojik açıdan üstün bir düşmana karşı yürütülecek asimetrik savaşla ilgili olarak, Mao’dan ilhamla yaptığı güçlü analizi inceledik. Bu temel üzerinden, şimdi de mevcut konjonktürün kasten eksik veya yanlış aktarılan iki yönüne değineceğiz:

1. Filistin direnişinin Gazze’deki kuşatma koşulları altında yaptığı, özellikle silahlanma, karşı istihbarat, karşı gözetim ve bilgi savaşı alanlarındaki teknolojik yenilikler;

2. Savaşın başlangıcından beri yeniden eleştirilerin hedefi haline gelen bir konu olarak Çin’de yürütülen teknolojik kalkınma projesi ve Batı’nın dijital tekellerinden kopma çabaları, bu gelişmeleri nasıl mümkün kılıyor, güçlendiriyor, atılan adımları sayıca artırıyor?

Her iki olgu da, Max Ajl’ın Direniş Ekseni bağlamında “Teknolojinin güncellenmesine dönük adımlar, savunma sahasındaki endüstriyel gelişim ve savunma silahlarının kapasitesindeki artış arasındaki diyalektik ilişki” olarak tanımladığı hususun çok farklı koşullardaki tezahürleridir.

7 Ekim’den bu yana Kassam Tugayları (Hamas’ın silahlı kanadı), yerelde geliştirdikleri etkileyici silahları her gün kendi hazırladıkları videolarda sergiliyorlar. Çoğu video, silahların aktif çatışmadaki kullanımını gösterirken, bazıları ise geliştirme, üretim ve/veya test sürecinin belirli yönlerini aktarıyor. Belki de sürece dair en net fikir veren, bilhassa 7 Ekim öncesinde İsrail yerleşimcilerinin o imtiyazlı dünyalarına ait bakış açıları dâhilinde en fazla görünür olan örnek, Hamas’ın baş döndürücü bir hızla gelişmiş olan roketleridir. Bunlar, geliştirme süreci kapsamında, azami menzili yaklaşık 12 kilometre olan birinci nesil Kassam Q-12’den, 250 kilometrelik menziliyle işgal altındaki Filistin’in neredeyse tamamını hedef alan, yeni tanıtılan Ayyaş-250’ye evrildi.

Yerli üretim diğer silahlar da kara savaşlarında sıklıkla karşımıza çıktı; bunların çoğu, Filistin direnişinin geçmişteki ve mevcuttaki müttefiklerinin önceki tasarımlarına dayanarak, ustalıkla geliştirildi. Örneğin, Yasin adı verilen, roket güdümlü tanksavar el bombası, değiştirilmiş bir Sovyet modelini temel alıyor ve neredeyse her Kassam savaş videosunda yer alıyor. İsrail araçlarının tahkim edilmiş olan zırhını delmek için özel olarak tasarlanmış Şavaz patlayıcıyla şekillendirilmiş delici merminin, 2003-2011’de tanık olduğumuz ABD işgaline karşı Irak direnişi tarafından kullanılan cihazlardan esinlenildiği düşünülüyor. Aralık ayı sonlarında yayınlanan bir Kassam videosunda üretimi ve testleri belirgin bir şekilde yer alan Gulyabani marka keskin nişancı tüfeği, İran yapımı AM50 Seyyid’in tasarımını temel alıyor.

Bu silahların isimlerinin birçoğu büyük tarihi öneme sahip. 1936-1939’daki Büyük İsyan’ı başlatan devrimci din adamı İzzeddin Kassam, hem Tugaylara hem de ikonik roketlerinin birkaç nesline adını vermiştir. Şeyh Ahmed Yasin, 1987’de Hamas’ın kurucularından biridir. Yahya Ayyaş ve Adnan Gulyabani ise Kassam Tugayları’nın bomba ve füze geliştirme programlarına öncülük eden önde gelen mühendislerdi. İlki 1996’da, ikincisi 2004’te şehit edildi.

Aslında örgüt, mühendislik yeteneğine tesadüfen malik olmadı: Abdülcevad Ömer’in de dile getirdiği gibi , Batılı gözlemcilere çelişkiliymiş gibi gelse de, bilim ve teknolojinin sekülerizmle güçlü bir şekilde ilişkilendirilmesi göz önüne alındığında, bu yetenek, aslında dini muhafazakârlıklarının bir ürünüydü. Filistin bağlamında Hamas, beşeri bilimleri ve sosyal bilimleri (bir ölçüde haklı olarak) Batı etkisinin taşıyıcıları ve siyasi solun kaleleri olarak gördü, bu nedenle, öğrenci kadrolarını öncelikli olarak mühendislik ve “fen” bilimlerine yönlendirdi.

Bu son derece öngörülü karar, Hamas’ın Gazze’yi ele geçirmesinden ve İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukadan onlarca yıl önce alınmıştı. Bu gelişmeler neticesinde böylesine geniş bir yerli silah sanayii geliştirilebildi. Bu gelişmeyi esasen süreç zorunlu kıldı. Silah sanayiindeki gelişmenin dayandığı mantık ve öngörü, Çin’in son 30-40 yıllık dönemde izlediği kalkınma stratejilerinde de karşımıza çıkıyor. Örneğin, Cou Enlay tarafından 1963’te önerilen ve 1977'de resmiyette kabul edilen Dört Modernizasyon (tarım, sanayi, savunma ve bilim-teknoloji) stratejisi, Kültür Devrimi’ndeki “aşırı sol” ideolojik ayaklanmadan sonra Deng Şiaoping’in reformlarına teknokratik bir yön kazandırdı. Yakın dönemde Çin’deki internet ortamında “Sanayi Partisi”nin nüfuzunun arttığına dair ifadelere sıklıkla rastlıyoruz. Bu parti anlayışı, hem Maoist ve Yeni Sol çevrelerin hem de liberal sağın (ki ikisi de küçümseyici bir ifade dâhilinde, “Duyguların Partisi” olarak anılıyor) karşısına “saf” teknolojik kalkınmacılık anlayışını çıkartıyor.

Gazze’nin yerli silah endüstrisinin tarihinde sürekli tekrarlanan bir diğer tema ise, eski ve mevcut sömürgeci düşmanlardan elde edilen malzemelerin ustaca yeniden kullanılmasıdır. Özellikle, 2020 yılında yayınlanan Cezire belgeseli, Kassam Tugayları’nın önceki İsrail bombardımanlarından kalan patlamamış mermileri, hatta Birinci Dünya Savaşı sırasında Gazze kıyılarında batırılan enkaz halindeki İngiliz savaş gemilerinden kalan malzemeleri geri dönüştürdüğünü ortaya koydu. Örgüt ayrıca, 2005 öncesi işgal sırasında Gazze’nin tükenmenin eşiğine gelmiş olan yeraltı sularından İsrail’e su çekmek için döşenmiş boruları kullanarak roket gövdeleri üretti.

New York Times’da kısa süre önce çıkan bir haberde aktarıldığı kadarıyla, İsrail istihbarat yetkilileri, özellikle 7 Ekim’de yıkıcı sonuçlar doğuranların üretimi konusunda “patlamamış mühimmatın Hamas için ana patlayıcı kaynağı” olduğuna inanıyorlar. Bu geri dönüşüm işlemleri ve İsrail üslerinden doğrudan gasp edilen mühimmat karşısında İsrail, bugün şu itirafı yapıyorlar: “Düşmanlarımızı kendi silahlarımızla bizzat biz besliyoruz.”

Burada da Çin deneyimiyle tarihsel bir paralellik söz konusu. İç savaşın son aşamasında, yeni kurulan Halk Kurtuluş Ordusu, KMT’ye tedarik edilen milyarlarca dolarlık ABD silahını ele geçirdi; bir gazi, 1949’daki zafer üzerine düzenlenen geçit töreninde sergilenen silahların “yaklaşık %95’inin” Batı veya Japon yapımı olduğunu aktarır.

Sonraki on yıllarda Çin, Sovyet modellerini temel alarak, sonunda Sovyetler’den gelebilecek olası saldırılara karşı savunma amacıyla kullandığı yerli bir silah endüstrisi kurdu. ABD ile ilişkilerin baş döndürücü yükselişi ve aynı derecede dramatik çöküşüyle birlikte, bu döngü, Batı prototipleriyle tekrarlandı. Birinci Bölüm’de belirtildiği gibi, silahlar ve mühimmat, Sovyet sistemlerine karşı güvenilir savaş testleri gerçekleştirdiği için, kısmen İsrail’den temin edildi.

Direniş’te kullanılan silahların üretimindeki ilerlemeler, bilhassa Gazze’nin 7 Ekim’den önce de teknolojik bağımlılık ve geri kalmışlıkla tanımlı ağır koşulları altında mucizevi bir seyir izlese de düşmanla boy ölçüşecek düzeyde değildi. Nitekim İsrail, uzun zamandır sadece bölgenin tek nükleer silahlı devleti ve ABD askeri yardımının dünyadaki en büyük alıcısı olmakla kalmayıp, aynı zamanda yüksek teknoloji ürünü gözetleme araçları, bilgi savaşı, kontrgerilla faaliyetleri ve insanları kitleler halinde öldürme işlemini otomasyona tabi kılma çabaları konusunda öncü bir “girişimci ülke” olarak öne çıktı. Aksa Tufanı’nın başarısında, Hamas’ın kendi yetenekleri kadar, bu yeteneklerini gizleme, İsrail’in o aşılmaz teknolojik üstünlüğü karşısında sahte bir güvenlik duygusu yaratmak suretiyle onun elindeki avantajları etkisiz kılma çabası da önemli bir rol oynadı.

Siyonist rejimin bu sömürgeci kibrinin bedelini en çarpıcı şekilde ödediği an, 7 Ekim’de Demir Kubbe’nin ve Gazze’deki “akıllı duvar”ın" aynı anda devre dışı kaldığı andı. Otuzdan fazla farklı noktada eş zamanlı olarak gerçekleştirilen operasyonda, Demir Kubbe, roket ateşiyle etkisiz hale getirildi; bu roket ateşi, sınır çitindeki kameralara ateş eden Hamas keskin nişancılarının silah seslerini ve gözetleme kulelerini yok eden, Hamas’a ait yüzden fazla uzaktan kumandalı İHA’nın gerçekleştirdiği patlamaların sesini bastırdı.

Duvar aşıldıktan sonra, Kassam Tugayları’nın istihbaratı o kadar isabetliydi ki, bir saat içerisinde, aralarında seçkin isimlerden oluşan muhabere elektronik istihbaratı birimi Birim 8200’e de ev sahipliği yapan sekiz askeri üssü ele geçirdiler. Her noktada ilk adım olarak, İsrail’in Gazze’de öncesinde ve sonrasında rutin olarak uyguladığı karartmalara cevap anlamında, iletişim kesildi.

Bu elektrik kesintileri, İsrail’in Gazze’nin iletişim sistemini neredeyse tamamen kontrol etmesinin ve kasıtlı olarak geri plana itmesinin somut bir tezahürüydü. Nur Naim’in “Filistin’in Haklarını Geri Kazanmasında Kullanılacak Bir Araç Olarak Yapay Zekâ” (Gaza Writes Back 2021) başlıklı makalesinde yazdığı gibi:

“Filistin’de altyapının, internet, sabit hatlar veya cep telefonu iletişimi açısından İsrail’in altyapısına bağımlı oluşu, işgalci güç olarak İsrail’e izleme konusunda muazzam imkân ve beceriler kazandırdı.”

7 Ekim’e zemin hazırlayan, yılları bulan hazırlıkları gizlemek için Direniş, İsrail’in narsist teknolojik çözümcülüğünden faydalanmak için adımlar attı. Financial Times’da çıkan haberde de dile getirildiği biçimiyle, “Hamas, ‘taş devrine’ dönerek, kablolu telefon hatları kullanarak, hacklenebilir veya elektronik imzayı erişilir kılan cihazlardan kaçınarak operasyonel güvenliği muhafaza etti.”

Makalesinin başka bir yerinde Naim, “5G teknolojisini kullanan, bugünlerde 6G’ye hazırlık yapan İsrail, Gazze’deki insanları 2G’ye mahkûm ediyor” diyor. Bu uygulama, özellikle Küresel Güney’de ABD’nin, Çinli firma Huawei’nin büyük ölçekli 5G altyapısını engellemek için ortaya koyduğu, büyük ölçüde başarısız olan çabalarını hatırlatıyor. Paralelde işleyen, Huawei’yi en azından Batı’daki akıllı telefon pazarlarından yaptırımlar ve ihracat kontrolleri yoluyla çıkarma amaçlı kampanya ise çok daha başarılı oldu. İsrail’de olduğu gibi, nispeten daha makul yöntemlere başvurup daha küresel düzlemde gerçekleştirilse de her iki hamle, düşmanı geri plana itmeyi ve ABD’nin kendisine bağlı ihracat pazarlarındaki gözetim yeteneklerini korumayı amaçlıyordu. (İlginçtir, Batı’nın Huawei telefonlarıyla ilgili doğrudan bir deneyime sahip olmaması sayesinde, Hamas’ın bu telefonları İsrail gözetiminden kaçmak için kullandığına dair temelsiz spekülasyonlar dillendirildi. Bu iddia doğru olsaydı, inanılmaz bir pazarlama taktiği olarak görülebilirdi!)

7 Ekim’de İsrail’in tüm devlet aygıtının yaşadığı fiyaskonun ardından, önemli isimleri sorumluluktan kurtarmak için aklamaya yönelik muhtelif hikâyeler anlatıldı. Bunlardan biri, kendi çıkarlarını gözeten “muhalif” yetkililer tarafından New York Times’da ortaya atılan, belli ölçüde geçerliliği olduğu düşünülebilecek bir iddiaydı: Binyamin Netanyahu, görev süresinin büyük bir bölümünde Gazze’deki Hamas yönetimini kasıtlı olarak “desteklemişti.” İddiaya göre, örgütü “savaşmak yerine yönetmeye odaklanmasını” sağlamayı, Fetih liderliğindeki Batı Şeria ile siyasi ayrılığı derinleştirmeyi, Filistin devletinin hayatta kalma ihtimalini ortadan kaldırmayı umuyordu. Hamas ise, bu şekilde elde ettiği nefes alma alanını Aksa Tufanı’nı planlamak için kullanırken “kontrol altındaymış gibi” görünmekten tümüyle memnundu.

Burada da Çin’le paralellik söz konusu. Hamas’ın tavrı, az çok ABD’nin Nixon’ın yetmişlerin başında Çin’e yakınlaşmasıyla başlayıp onlarca yıl süren “angajman” stratejisini akla getiriyor. Orada amaç, sosyalist kamp içerisindeki zaten ölümcül hale gelmiş olan Çin-Sovyet ayrışmasını daha da derinleştirmek, Çin Halk Cumhuriyeti’ni doğrudan ABD liderliğindeki Sovyet karşıtı bir bloğa dâhil etmek ve öngörülebilir gelecekte kapitalist dünya sisteminin çevresinde tutmaktı. Çin ise bunun aksine, bilinçli bir şekilde “gücünü gizleme ve zamanını bekleme” (韬光养晦) stratejisini izleyerek, bu plana razı olmuş gibi göründü. Bu stratejinin sonuçlarına bugün herkes tanık oluyor.

Bu arada, yukarıda bahsi edilen New York Times haberine göre, Netanyahu’nun iddia edilen somut yardımlarından biri de “Çin Bankası aracılığıyla Hamas için yürütülen bir kara para aklama operasyonunu” örtbas etmekle ilgiliydi. Bu, 7 Ekim’den bu yana Batı medyasında âdeta bir sektör halini almış olan, Çin’i Filistin direnişine doğrudan maddi destek sağlamakla suçlayan hikâyelerin 2010’ların başında rastladığımız bir başka örneğiydi. Anti-emperyalist sol için bu tür hikâyeler bir tür arzu tatmini işlevi görebilir, ancak elbette, direnişi normatif ve yasal olarak belirgin bir şekilde “antisemitik” nitelik taşıyan “terörizm” ile denkleştiren ideolojik ortamda, bunların öncelikle Çin karşıtlığı bağlamında bir işlev gördüğünü kabul etmek zorundayız.

Somutta elimizde, 7 Ekim’de Gazze’deki “akıllı duvar”ı devre dışı bırakmak için kullanılan nispeten ucuz insansız hava araçlarının çoğunun Çinli ticari üretici DJI’dan temin edildiğine dair güçlü işaretler mevcut. Eğer doğruysa, ki oldukça muhtemel görünüyor, bu durum, Çin’in ölçek ekonomilerine ve genel olarak asimetrik insansız hava aracı savaşının dönüştürücü ve dengeleyici etkilerine tanık olduğumuzu ortaya koyuyor. Ensarullah’a ait olan, ABD donanmasının her birini engellemek için 2 milyon dolar tutarında füzeye ihtiyaç duyduğu, 2000 dolarlık İHA’lar bu durumun yansıması. Benzer bir dinamik, İsrail’e ait televizyon kanalı N12’nin, işgal ordusunun Gazze’deki Hamas militanları tarafından kullanılan “büyük bir Çin yapımı silah deposu” keşfettiğini iddia eden haberlerinde de açığa çıkıyor. Bu oldukça şüpheli kaynak bile, iddia edilen cephaneliğin kökeninin, Çin devleti tarafından onaylanmış doğrudan tedarikten ziyade, büyük ikinci el ve/veya karaborsadan kaynaklandığını kabul etti.

Daha spekülatif bir yaklaşımla, İsrailli “Çin uzmanı” Tuvia Gering, Ensarullah’ın gemisavar balistik füzelerinin, İran tarafından Fetih-110’a uyarlanan ve Yemen’e Halic Fars-2 olarak modifiye edilmiş haliyle tedarik edilen, onlarca yıllık bir Çin tasarımı olan HQ-2’ye dayandığını öne sürdü. (Bu değerlendirme, gerçek nitelikleri tartışmalı olan, Douyin’de kendisini Çinli “askeri analist" olarak tanımlayan bir kişiye ait.) Her ne olursa olsun, ABD donanması, Ensarullah’ın bu tür füzeleri savaşta kullanan ilk örgüt olduğunu iddia etti. Eğer öyleyse, bu, Arap bölgesinin en yoksul ülkesi ve Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerini tam olarak yerine getiren dünyadaki tek fiili devlet yönetimlerinden biri olan Yemen’in, teknolojik seyirdeki önemli dönüm noktası olarak, “tüm uzayda cereyan eden muharebenin ilk örneği”ne iştirak ettiğini ortaya koyuyor.

İsrail medyasındaki diğer haberler, ülkenin Çin ile olan kapsamlı ekonomik ilişkileri sebebiyle “güvenlik tehdidi”nin arttığına vurgu yapıyorlar; bu durum, Çin’in doksanlardan itibaren tam normalleşmeye yönelik çabalarının ironik bir sonucu. Bu haberlerden birinde, İsrailli elektronik firmalarının 7 Ekim’den bu yana Çin merkezli tedarikçilerin “bürokratik engeller”iyle giderek daha fazla karşılaştığı iddiasına yer veriliyor: “Çinliler bize bir tür yaptırım uyguluyorlar. Bunu resmi olarak ilan etmiyorlar, ama İsrail’e yapılan sevkiyatları geciktiriyorlar.” Şin Bet’in siber biriminin kurucu ortaklarından biri de, “zamanı geldiğinde Çin’in, bizzat kendisinin işlettiği Hayfa limanı gibi İsrail’deki kritik altyapıların faaliyetlerini durdurabileceği” uyarısında bulundu.

Öte yandan, ABD’de baskılarla tanımlı iç siyasi ortamda, Filistin’e yönelik kapsamlı ve süreklilik arz eden halk dayanışmasının ardında Çin’in müdahalesi olduğunu öne süren, nispeten daha sinsi bir hikâye gündeme geldi. Bu süreçte, sayısız üniversite boykotuna ve oturma eylemine, trafiği kesme eylemlerine, silah üreticilerini ve Siyonist soykırıma karışan diğer kurumları hedef alan doğrudan eylemlere, Washington’da 300.000 ila 500.000 kişiyi bir araya getiren iki yürüyüş de dâhil olmak üzere kitlesel eylemlere tanık olundu. Ekim 2023 gibi erken bir tarihte, eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, ateşkes yanlısı protestoculara “merkezinizin bulunduğu Çin’e geri dönün” dedi. Burada aslında, Ağustos ayında New York Times’ın, eylemleri örgütleyen Pembe Kod gibi çok sayıda anti-emperyalist örgütü ÇKP’nin paravan örgütü olmakla itham eden yazısına atıf yapılıyordu.

Pelosi’nin neredeyse karikatürize edilmiş, eskinin Makkarticiliğine has alaycı ifadeleri, akla, 7 Ekim’den sonra kalıcılaşan Çin karşıtı söylemi getirdi. Burada hedefte esas olarak Çin’in “Büyük Güvenlik Duvarı” olarak adlandırdığı yapıyı inşa edip, Batı’nın platformlar üzerindeki tekellerinden ayrılarak, özellikle sosyal medya için kendi yerel platformlarını özenle geliştirerek dijital egemenliğini koruma konusunda yürüttüğü, son derece başarılı projesi duruyordu. (Bugün Bonn Üniversitesi İleri Güvenlik, Stratejik ve Entegrasyon Çalışmaları Merkezi, “Dijital Bağımlılık” endeksinde Çin’i ABD’den sonra ikinci sırada gösteriyor.) İnternetteki insanları tümüyle kontrol ettiği, her şeyi kuşatan sansür aygıtıyla paranoyak ve totaliter bir gözetim devletine çalıştığı iddiası üzerinden Çin menşeli internetin mevcut özellikleri, Batı medyasınca alaya alınıyor.

Aslında bu anlatı, Çin'in bir milyardan fazla internet kullanıcısı için Siyonist propaganda faaliyetlerinden nispeten izole edilmiş ve Batı platformlarının sansüründen tamamen arınmış bir medya ve bilgi ortamı yaratmasından kaynaklanan yoğun öfkenin ürünü. (Elbette, kullanıcı tabanının büyüklüğü göz önüne alındığında, Çin’deki internette de İsrail yanlısı etki operasyonları kaçınılmaz olarak mevcut. Ancak bunların gerçek etkisi, net sınıfsal hatlara sahip, büyük ölçüde Batı liberalizminin medeniyet söylemlerine hâlen daha hayran olan, giderek daha fazla baskı altında kalan “sağcı” aydın tabakasıyla sınırlı kaldı.) Bu genel olguya, Çin dışında da rastlıyoruz: Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları gibi Filistinli direniş grupları, iletişim konusunda Rusya merkezli Telegram platformundan istifade ediyorlar. Buna karşılık Meta, (İnsan Hakları Gözlemevi’nin bile sert bir dille eleştirdiği yaklaşım dâhilinde) “ılımlı” Filistin yanlısı içerikleri bile sansürlüyor.

Savaşın bilhassa hararetli geçen ilk aylarında Batı medyasının yaptığı abartılı haberler epey ilgi gördü ancak bu haberler hızla unutuldu. Kasım ayı başlarında ortaya çıkan iddialardan biri, Alibaba ve Baidu tarafından oluşturulan Çin’in en büyük iki yerli haritalama uygulamasının, 7 Ekim olaylarının ardından bölgesel haritalardan İsrail’in ülke adını kaldırdığını öne sürüyordu. (Bu internette hızla yayılan, Falun Gong bağlantılı bir Twitter hesabından kaynaklanan iddiaya sonrasına “saygın” olduğu söylenen Batılı medya kuruluşları da sahip çıktı.) Gerçek şu ki, İsrail’in 1967’de ele geçirdiği topraklardaki yasadışı işgali ve kendi sınırlarını tanımlamayı kasıtlı olarak reddetmesi nedeniyle, adı en az Mayıs 2021’den beri her iki uygulamada da görünmüyordu. İlginç bir şekilde, Baidu Haritalar, 1948 tarihli Nekbe’den sonra İsrail’in çok daha fazla genişleyen fiili sınırlarına ek olarak, BM’nin 1947 tarihli Taksim Planı’na ait sınırlarını da gösteriyor; bu, onun ikincisini alenen gayrimeşru gördüğü anlamına geliyor.

Alibaba ve Baidu Haritalar’ın Batı ve dünyadaki güçlü rakibi Google’ı inceleyen Yarden Katz, Google’ın haritalama operasyonlarının her seviyesine, bütüncül bir Siyonist yerleşimci ideolojisinin nüfuz ettiğini ortaya koyuyor. Şirket, 2013 yılında doğrudan “İsrail kara kuvvetlerine bağlı Birim 8200’ün ürettiği Waze’i satın almak için 1,1 milyar dolar ödedi. Daha da önemlisi, “Google Haritalar da benzer şekilde topraklara Siyonist bir bakış açısı sunuyor.” Google Haritalar için Kudüs, İsrail’in başkenti. “Batı Şeria” ve “Gazze” terimlerinin yerini “İsrail” aldı. Google Haritalar, ayrıca Batı Şeria’nın büyük bölümlerini boş olarak gösterdi; bu da Google’ın kurucu ortağı Sergey Brin’in İsrail’e ait olmayan yerlerin ‘sadece topraktan ibaret’ olduğuna dair sözünü akla getiriyor.”

Aynı sıralarda, 7 Ekim’in yankıları, Çin merkezli ByteDance şirketine ait olması nedeniyle TikTok’a yönelik süregelen Çin karşıtı cadı avını yeniden alevlendirdi. Cumhuriyetçi ABD Temsilcisi Mike Gallagher, “Genç Amerikalılar Neden Hamas’ı Destekliyor? TikTok’a Bakın” başlıklı köşe yazısında, 18-24 yaş arası Amerikalıların %51’inin direnişin 7 Ekim’de başlattığı operasyonunun haklı olduğuna inandığını gösteren bir Harvard/Harris anketine atıft bulundu. Bu “ahlaki açıdan iflas etmiş dünya görüşü” konusunda suçu, Siyonist propaganda saldırısı karşısında genç nesillerin ulaştığı olağanüstü siyasi olgunluğa değil, doğrudan TikTok’a bağladı: Gallagher’a göre TikTok, “Amerika’nın en büyük düşmanı, çıkarlarımızı ve değerlerimizi paylaşmayan bir ülke olan Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından kontrol edilen bir siyasi sosyalleşme aracı”ydı. Ölçülü ama özlü bir cevap dâhilinde şirket, “gençlerin Filistin’e yönelik tutumlarının TikTok’un varlığından çok önce de mevcut olduğunu” söylemek zorunda kaldı.

İlginç bir şekilde, Gallagher, makalenin başka bir yerinde, Çin’in dijital egemenliğine dolaylı bir övgüde bulunuyor:

“TikTok’un tüm pazarı gözüne kestirmiş bir yapı olduğunu biliyoruz. Zira uygulamanın birkaç sürümü var. Çin’de, Douyin adı verilen güvenli bir şekilde sterilize edilmiş bir sürümü yürürlükte. [...] Başka bir deyişle, ByteDance ve ÇKP, Çinli çocukların ıspanak, Amerika’nın çocuklarının ise dijital fentanil yiyeceğine karar verdi.”

Saçma ve ırkçı bir şekilde tersine çevrilmiş “Afyon Savaşı” benzetmesini bir kenara bırakırsak, bu satır, hızla çökmekte olan Siyonist hegemonyanın direğine bağlı Batılı ideologların, Çin’e ait internetten epey rahatsızlık duyduklarının kanıtı.

Dolayısıyla, Çin'in dijital egemenliğine karşı inşa edilen saldırı hattının, şarkiyatçıların sürekli ilgisini çeken ülkedeki internet kullanıcılarını doğrudan hedef alması gayet doğal bir gelişme. 7 Ekim’den bu yana Batı medyasındaki haberlerde iki baskın anlatı kusursuz bir şekilde birleşti: Siyonizm karşıtlığının Yahudi karşıtlığıyla eşleştirilmesi ve Çin kamuoyunun, totaliter bir sansür rejimi altında bilinemez olduğu iddiası. Örneğin, New York Times, Ekim ayı sonlarında İsrail büyükelçiliğinin resmi Weibo sayfasındaki öfkeli yorumlarla ilgili olarak şu görüşü dile getirdi:

“Devlet medyasındaki İsrail karşıtı tutumların ve Çin internetindeki antisemitizmin koordineli bir kampanyanın parçası olup olmadığını söylemek zor. Ancak Çin’in devlet medyası, nadiren ülkenin Komünist Partisi’nin resmi pozisyonundan sapar ve son derece hassas internet sansürcüleri, özellikle jeopolitik öneme sahip konularda, kamuoyunu istenmeyen bir yöne çeken her türlü içeriği hızla kaldırarak, liderlerinin isteklerine epey hassasiyet gösterirler.”

Bu gazetenin ideolojik faaliyetine katkı sunan bir diğer kuruluş da, Aralık ayı sonlarında “son iki ay içerisinde Çin’deki internet kullanıcılarının Hamas’ı alkışladığı, Bilibili gibi Çin’e ait sosyal medya platformlarında Hamas savaşçılarını konu alan karikatürler paylaşıldığı” haberini yapan, ABD devletine ait propaganda kuruluşu Amerika’nın Sesi’dir. Haberde, söz konusu karikatürlerin İngiliz ve Amerikalılara ait Twitter hesaplarında ortaya çıktığı, orada aynı ölçüde coşkulu tepkiyle karşılandıktan sonra Büyük Güvenlik Duvarı’nı aştığı bilgisi kasıtlı olarak göz ardı edildi. Bununla birlikte haber, bir yandan da  Filistin direnişine ait savaş videolarını yerel izleyiciler için hevesle inceleyen, Çinli amatör askeri analistlerin sayısının giderek arttığını kabul ediyordu. Bu makalede çalışmalarından istifade ettiğim Bilibili kullanıcısı 黑猫星球 (“Kara Kedi Gezegeni”) bu analistlerden biri. Bu yazarın kişisel değerlendirmesine göre, bu videolar, Jon Elmer’ın Electronic Intifada için hazırladığı o mükemmel direniş haberleriyle aynı düzeyde işler.

Bu tür hikâyeler, Amerika’nın Sesi kitlesine değil de gerçek anti-emperyalistlere hitap ediyorlar. Bu hikâyelerde esasta ulusal, dilsel ve teknolojik farklılıkların bizi ayırmadığı üzerinde duruluyor.

Son aylarda karşılaştığımız diğer örneklerden biri de Gazzeli şehit yazar ve İngiliz profesör Rıfat Arir’in “Madem Ölmek Zorundayım” adlı şiirinin, Çinceye çevrilmesi ardından hızla diğer dillere aktarılması. Kısa süre önce Çinli internet kullanıcıları, 25 Şubat 2024’te Washington’daki İsrail büyükelçiliği önünde soykırımı protesto etmek için kendisini yakan ABD’li havacı Aaron Bushnell’in fedakârlığını, yürekten gelen övgüler ve çarpıcı görsel sanat çalışmalarıyla selamladılar.

Ne kadar çabalasalar da, internette antisemitizm ile ilgili yalanları yaymak için debelenip dursalar da Amerika’nın Sesi gibi medya organları, sıradan Çin halkının Filistin davasıyla kurduğu kalıcı dayanışmanın gerçek tarihsel temelini örtbas edemedi. Yukarıda bahsedilen haberde şu tespite yer veriliyordu:

“Bu videoların yorum bölümünde videoları izleyenler, Hamas’ı öven mesajlar bıraktılar. Hamas’ın İsrail ordusuna yönelik saldırılarını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin Komünist Partisi’nin Japonlara karşı yaptığı karşı saldırıya benzettiler. Çok beğenilen bir yorumda ise şu söyleniyordu: ‘Bunlarda, eski günlerde ülkenin kuzeydoğusunda, o beyaz dağlar ile kara sular arasında Japonlarla savaşan Birleşik Ordu savaşçılarını görebiliriz.’ [...]”

Charles Xu
7 Mart 2024