Dördüncü Bölüm:
Dünya Savaşının İlanı
Bugün
altmışları ve yetmişleri kapsayan, dünya genelinde devrimci hareketin
yükseldiği dönemde görüldüğü üzere, İkinci Çin-Japon Savaşı’na dair hafıza üzerinden,
Çin’in tarihsel deneyimi ile Filistin direnişi arasındaki güçlü duygusal ve teorik
bağlar kuruluyor. Bugün çok az insan, Çin’de veya (özellikle) Batı’da, Japonya’nın
kendisinin, daha doğrusu, Japon halkının küçük ama etkili bir azınlığının, bu
duygusal bağın pekiştirilmesi konusunda yaptığı katkıların farkında.
Altmışlar boyunca Japonya, İkinci Dünya Savaşı döneminde başta olan faşist liderliği yeniden dirilten, ülkeyi Kore, Vietnam ve Çin’e karşı emperyalist saldırganlığın büyük bir arka üssüne dönüştüren ABD’ye yönelik bağımlılıktan kurtulmayı amaçlayan büyük devrimci ayaklanmalarla sarsıldı.
Bu mücadelelerin
bağrından çok sayıda silahlı Yeni Sol oluşum ortaya çıktı. En ünlüsü Birleşik
Kızıl Ordu olmak üzere, bu örgütler ne yazık ki birbirlerine şiddet uyguladılar.
Bu içteki savaşlardan somut bir çıkış yolu arayan Japon Kızıl Ordusu (JKO),
1971 yılında silahlı mücadeleyi iç sınırlarından kurtarıp dünya devriminin
kalbine taşımayı amaçlayan bir doktrinle kuruldu.
JKO’nun
kurucu başkanı Takaya Şiomi’nin formüle ettiği bu “uluslararası üs teorisi”,
operasyonlarını ağırlıklı olarak Doğu Bloku’ndaki köklü sosyalist devletlerdeki
güvenli üslere taşımayı öngörüyordu. Kızıl Ordu’nun bir diğer lideri Fusako Şigenobu,
bu öneriyi kısa süre sonra değiştirerek, “özgürlüğe ve devrime geçiş
sürecindeki mücadelenin savaş alanları uluslararası üslerimiz olmalıdır” dedi.
Analizinde bu aktif devrimci savaş alanlarının başında Filistin geliyordu.
Şigenobu liderliğinde JKO, kuruluşundan kısa bir süre sonra Lübnan’daki mülteci
kamplarına taşındı ve FHKC ile güçlü bir askeri ittifak kurdu.
Bundan
sadece bir yıl sonra, Mayıs 1972’de JKO, Tel Aviv’deki Lod Havalimanı’na
düzenlediği saldırıyla halkın bilincine kazındı. Arap dünyasının büyük bir
bölümünde kahramanlık, Batı’da ise “terörizm” olarak görülen faaliyetleri ününü
pekiştirdi. Operasyon, 26 ölümle sonuçlandı. 7 Ekim’e dair söylem düzeyinde
süren çatışmanın ilk habercisi olan değerlendirmelerde bu eylemler, “soğukkanlı
bir katliam” olarak tasvir edilirken, JKO ve diğer görgü tanıkları, saldırıyı
gerçekleştirenlerin havalimanı kontrol kulesi gibi açık bir askeri hedefe
yöneldiklerini, kurbanların çoğunun çapraz ateşte öldürüldüğünü ısrarla dile
getirdiler. Cang Şeng’in de ifade ettiği biçimiyle, JKO, Filistin
içlerine yönelik saldırısıyla “kimilerinin İsrail’e karşı elde edilmiş ilk
zafer dâhilinde İsrail’in yenilmezliğine dair efsaneyi yerle bir etti.”
Operasyonun propaganda alanında sahip olduğu değer, aylar sonra doğrudan
misilleme olarak FHKC sözcüsü Gassân Kenefâni ve yeğenini öldüren İsrailli
liderlerin gözünden kaçmamıştı.
JKO’nun
ilk faaliyet yılı, aynı zamanda militan belgesel film alanında kalıcı izler
bırakan bir çalışmanın üretilmesini sağladı: Kızıl
Ordu-PFLP: Dünya Savaşının İlanı (Sekigun-PFLP: Sekai
senso sengen veya 赤軍PFLP・世界戦争宣言). Sinemaya otuz yıl ara verip Lübnan’da JKO’ya
katılan, son dönemde Lod Havalimanı operasyonunu ve Şinzo Abe’yi öldüren
suikastçinin hayat hikâyesini sinema perdesine aktarmak için sinemaya geri
dönen Masao Adaçi’nin yönetmenliğini üstlendiği filmde Şigenobu, Kenefâni ve FHKC
savaşçısı Leyla Halid ile yapılmış, kapsamlı röportaj görüntülerine yer
veriliyor. Bu röportajlardan birinde Halid, JKO-FHKC ittifakının dünyaya
yaptığı çağrıyı şu şekilde aktarıyor:
“Japon yoldaşlar, Çin,
Vietnam ve dünyanın geri kalanındaki devrimci yoldaşlar, şu sloganı haykıralım,
onun gerçekte karşılık bulması için mücadeleye devam edelim: ‘Dünyanın tüm anti-emperyalist
devrimci güçleri, birleşin!’[...]”
Filmin
başka yerlerinde de devrimci Çin’in teorik ilham kaynağı ve mücadelede aktif
bir katılımcı olarak önemine tekrar tekrar değiniliyor. JKO’lu isimlerden biri,
filmde şunu söylüyor:
“FHKC’li kardeşlerimizin
önerdiği ve uyguladığı ‘Anti-emperyalist/Anti-Siyonist/Üçüncü Dünya Savaşı’ ile
Çinli kardeşlerimizin dile döktüğü ‘Amerika ve Japonya’ya Karşı Savaş’, bizim
önerdiğimiz ve uyguladığımız ‘Dünya Devrimi Savaşı’ ile aynı şeydir.”
Başka
bir sahnede ise FHKC gerillalarının
Başkan Mao Zedong’dan Alıntılar’ın (Küçük Kırmızı Kitap) Arapça baskısını
inceledikleri görülürken, beş dakikalık bir etkileyici müzik arasına Çince
“Enternasyonal”in üç kıtasının tamamı eşlik ediyor.
Otuz
yıllık varlığı boyunca, özellikle Arap dünyası dışında, JKO gibi Filistin
silahlı direnişinin örgütlü bir ortağı ve fiilen yabancı bir tugayı olarak hareket
eden bir başka yapıya neredeyse hiç tanıklık edilmedi. Lillian Craig
Harris’in 1977 tarihli makalesinde
şu ilginç not yer alıyor:
“Kasım 1971’de Fetih,
Pekin’deki FKÖ bürosuna yapılan bir teklif aracılığıyla Filistin gerilla örgütlerine
katılmak için birçok Çinli gencin gönüllü olduğunu söyledi. Ancak sayısı
açıklanmayan gençlerin mücadeleye katılması teklifini Fetih, kabul edip
etmediğini söylemedi. Hiçbir Çinli, Filistin savaş birliklerinde yer almadı.”
Öte
yandan, Japon Kızıl Ordusu’nun davaya olan bağlılığı, Büyük Proleter Kültür
Devrimi’nin ilk Kızıl Muhafızı Cang Şengci’nin olağanüstü hayat hikâyesinde somut
ifadesine kavuştu. Şengji, bu mücadeleyi büyük bir hürmetle karşılayan bir isimdi.
Cang,
1948’de Pekin’de, Hui etnisitesine mensup Müslüman bir ailenin çocuğu olarak
dünyaya geldi. Ancak ailesi, ona laik ve devrimci bir eğitim verdi. Hayatının
ilerleyen dönemlerinde, Nekbe’den sadece birkaç ay sonra doğmuş olmasının derin
bir anlam taşıdığını dile getiren Cang, 2012’de Ürdün’deki bir Filistin mülteci
kampında yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Doğduğum yıl, ip aniden
koptu, dünya büyük bir sarsıntıyla çöktü, Filistin’de adalet ayaklar altına
alındı. O yıldan sonra, barışın hüküm sürdüğü güzel vatanınız Filistin,
sömürgecilik tarafından işgal edildi, kıyıma tabi tutuldu ve harap edildi. 1948
yılıydı ve ben, evlerinden kovulan, topraklarından mahrum bırakılan, o
sefaletin çizdiği mültecilik yolunda doğan bebeklerle aynı yıl doğduğumu
bilmiyordum.”
Cang,
Mayıs 1966’da Kültür Devrimi başladığında Pekin’de Çinghua Üniversitesi’nde
öğrenim görüyordu. Kendi anlatımına göre, imza yer almayan, büyük harflerle
hazırladığı bir afişte ilk kez “Kızıl Muhafız” ifadesini kullanan Cang, bu ismi
alan ilk isyancı gençlik birliğini örgütledi. Mao’nun teşvikiyle örgüt, kısa
süre içerisinde tüm ülkeyi kuşatan kitlesel bir hareketi tetikledi. Kültür
Devrimi ardından ülkenin kültür ve edebiyat alanında faaliyet yürüten aydınları
(birçok eski Kızıl Muhafız da dâhil olmak üzere), tüm Kültür Devrimi deneyimini
travmaya yol açan, nihilist bir “on yıllık kaos” olarak görüp reddeden “yara
edebiyatı”nın etkisi altına girdi. Ancak Cang, bu eğilime kararlılıkla karşı
çıktı, devrimci idealizminden asla vazgeçmedi, “Kızıl Muhafız ruhu” dediği şeye
inatla bağlı kaldı.
1968’de
İç Moğolistan kırsalına “gönderildi”. Gönüllü olduğu bu çalışma dâhilinde,
burada çobanlık ve ilkokul öğretmenliği yaptı. Daha sonra, yükseköğretim
kurumlarının yeniden açılmasıyla, Pekin Üniversitesi’ne kaydoldu, özellikle Çin’in
ulusal azınlıkları ve Japonya tarihi üzerine yoğunlaşarak, arkeoloji eğitimi
aldı. Tarihsel düzlemde yüzyıllardır yoksulluğu, çileciliği ve hanedan
otoritesine karşı direnişiyle öne çıkan Çin Sufi İslam’ının Cahriyye mezhebini
yakından inceleyen Cang, Hui Müslümanlarının mirasıyla yeniden bağ kurdu ve
dini bir uyanış yaşadı. 1987’de Müslüman oldu. Sonrasında bu süreçle ilgili
olarak şu değerlendirmeye yaptı:
“Kızıl Muhafızlar ile
Cahriyye arasında güzel bir bağ var. [...] Bir Kızıl Muhafız olarak Cahriyye’yle
tanıştığım vakit halk içerisinde gerçek annemi buldum”
Cang,
sonraki dört yılını Cahriyye’nin kapsamlı bir tarihçesini sunan Ruhun Tarihi’ni
yazarak geçirdi. Bu eser, doksanların başlarında beklenmedik bir şekilde çok
satanlar arasına girdi. 2012’de Ürdün'deki beş Filistinli mülteci kampına
yaptığı ziyarette, bu kitabın sınırlı sayıda basımından elde edilen 100.000
dolarlık geliri 470 aile bizzat bağışladı.
Konuşmasında, Çin’in dört bir yanında, farklı mezhep ve geçmişe sahip
Müslümanların zekât olarak katkıda bulunduğunu hatırlattı. O zamana kadar,
pişmanlık nedir bilmeden yaşamış eski bir Kızıl Muhafız ve (tabiri caizse) “yeniden
doğmuş” bir Müslüman olarak yaptığı siyasi yolculuk onu, küresel İslam’ın Batı
emperyalizmine karşı son derece az takdir edilen ve yeterince incelenmemiş bir
direniş kutbu olduğuna, aslında Haçlı Seferleri’nden beri bu niteliğini koruduğuna
ikna etmişti.
2000’li
yılların başlarında Cang, İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği vahşi
saldırılara dair, günümüzdeki soykırımla olan ilişkisi hiç azalmamış, sert
eleştiriler içeren bir dizi yazı kaleme aldı. 2009’da yazdığı bir yazıda, 7
Ekim’den bir gün sonra “yüz yıllık Avrupa ve Siyonist sömürgeci işgaline karşı
Gazze gettosu ayaklanması”ndan söz eden şehit şair Rıfat Arir’in yorumuna benzer bir yoruma yer verdi. Cang, orada Gazze’deki mücadeleyle
Varşova Gettosu Ayaklanması arasında bağ kuruyordu:
“Elinde el bombası olan Mordechai
Anielewicz isimli genç adam, Varşova Gettosu’nda Nazilerle karşı karşıya geldi.
Ancak günümüzün Mordechai’ı artık bir Yahudi değil, Gazze adı verilen gettoda
yaşayan bir Filistinli. İsrail ile mücadelesinde Hamas’ı destekleyen sayısız
genç, günümüzün Mordechai’larıdır. Karşı karşıya oldukları düşman, artık
Naziler değil, Nazileşmiş İsrail”dir.”
Cang,
2014 yılında yazdığı yazıda ise Gazze’de yas tutan Filistinlilerin, Siyonistlerin
yürüttüğü istihbarat savaşına karşı bir tür gerilla eylemi olarak,
sevdiklerinin sakat bırakıldığı, şehit edildiği anları canlı olarak yayınlamalarındaki
ıstıraba değiniyordu:
“Gazzeli mültecilerin cep
telefonlarıyla kaydettikleri görüntülerde, cesetler üst üste yığılmış, kanlar
her yere sıçramış, insanlar ağlıyor, çocuklar kırık bacaklarının acısıyla
dehşet içerisinde feryat ediyor. [...] Medeni bir dergi, yan yana dizilmiş, kefenlere
sarılı bebek cesetlerini yayınlayabilir mi? Bugün hiçbir okur, bacakları veya
kolları kopmuş, bağırsakları dışarı fırlamış küçük kızlarının cesetlerini
kucaklayan babaların ağladığı fotoğrafları kabullenebilir mi? Medyanın aracılığı
olmaksızın haberler, gene de hızla yayılıyor. Her gözyaşı, her kan damlası ve
her sessiz ceset, bilinçaltında ve umutsuzluk içerisinde kitlelere ulaşıyor.
Tencent’e, Facebook'a ve tüm sosyal ağlara gönderiliyor. Denize tuz serpildikten
sonra dünyanın dört bir yanındaki binlerce eve ulaşıyor.”
Aynı
yazısında, Güney Afrika’nın İsrail’i soykırım suçu sebebiyle Uluslararası
Adalet Divanı’na çıkarma konusunda aldığı tarihi kararı neredeyse on yıl önceden
haber veriyor:
“Anların geçici olduğunu
biliyor gibiler. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeye hazır görünüyorlar.
Adaletin ölmediğine diğerlerinden daha çok inanıyorlar. [...] Sanki benim
duygularımı yankılamak istercesine, kısa süre sonra Güney Afrika’da yapılan
eylemlerde siyahi insanlar üzerinde şu cümlenin yazılı olduğu pankartları
taşıdılar: ‘Gazze! Cesaretiniz ve sarsılmaz inancınız bizi utandırıyor!’ [...]”
Filistin
direnişiyle ömür boyu süren dayanışması, Çin devletinin yürüttüğü diplomasinin
tüm tarihsel değişimlerine rağmen sergilediği sarsılmaz duruş ve Japonya’daki
geniş deneyimi göz önüne alındığında, Cang Şengci’nin Japon Kızıl Ordusu ve
lideri Fusako Şigenobu’ya etkileyici bir övgü yazısı yazması gayet doğal.
Tamamını okumaya değer. Makine çevirisi bile onun etkileyici üslubunu neredeyse
hiç azaltamıyor. Burada sadece Cang’ın, Japon Kızıl Ordusu’nun Filistin’le dayanışmasını,
Japonya’nın kirli sömürge tarihi ve geçmişte Asya’nın birliği projesine yönelik
ihaneti bağlamına yerleştiren bölümü aktaracağız:
“Yirminci yüzyılda devrimci
mücadele, Japon militarizmine, beş yüzyıllık küresel sömürgeciliğe ve
emperyalizme karşı dile dökülmüş tek ve gerçek eleştiriydi. Aynı zamanda ‘Arap
[Japon] Kızıl Ordusu’, Japonya’nın Asya’daki komşularını köleleştirdiği 150
yıllık karanlık tarihi karşısına aldı. Japonya’nın ‘Avrupa’nın parçası olmak
için Asya’ya sırt dönmesi’yle tanımlı sömürgecilik projesine bir tek o itiraz
etti. Adından da anlaşılacağı gibi, Arap Japon Kızıl Ordusu, Arap dünyasına,
yani Asya Ana’nın kucağına koşan Japon evlatlarından oluşan bir gruptu.”
Cang
başka bir yerde, Kültür Devrimi’nin pratikte kendi içine kapanması karşısında
duyduğu derin pişmanlığı dile
getirdi. Cang’ı JKO örneği üzerinden, doğrudan
Vietnam ve Filistin’deki devrimci savaş alanlarına katılma fırsatından, tam
da bu içe kapanma süreci mahrum bırakmıştı:
“O zamanlar, dünyanın dört
bir yanındaki sayısız ülkenin solcu ve ilerici öğrencilerini dünyayı kuşatan bir
erdemliler hareketine dâhil ettiğimizin farkında değildik. [...] Bu hareketin
iki temel unsuru vardı: Vietnam Savaşı ve Filistin kurtuluş hareketine yönelik
küresel destek. Ancak on sekiz yaşına kadar aldığım siyasi eğitimin katı
kuralları, bunu hayal etmemi veya buna katılmamı imkânsız kılıyordu.”
Ama
öte yandan, JKO’nun “Asya Ana’nın kucağına” dönüşünün, Çin Devrimi’ne yönelik
coşkulu ve militan savunudan kaynaklandığını gören Cang, Japon
sömürgeciliğini mağlup etme konusunda Çin Devrimi’nin sunduğu katkının bilincindeydi:
“JKO, hem bizden hem de
Çin Devrimi’nden etkilendi. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, onlar da
karşılığında bizi cesaretle desteklediler. Japon Kızıl Ordusu’nun
yargılanmasından sonra, asıl amaçlarının ‘Çin’in kuşatmasını kırmak’ olduğunu
belirten birkaç hatırat yayımlandı. [...] Onların da karmaşık bir yönü vardı,
ancak ömürleri boyunca Çin’i desteklediler, onun en iyi dostları olarak
kaldılar.”
Cang
Şengci’nin güçlü müdahaleleri, Çin’deki anti-emperyalist sola mensup genç
nesilleri etkilemeye devam ediyor. Örneğin Cang Şeng, yazara gönderdiği bir
mesajda şunları aktarıyor:
“Çinli ve Japon solcuların
elli yıldan fazla bir süre önce tüm gençliklerini ve yaşamlarını kullanarak
besteledikleri bu destansı idealizm marşı, ilk kez Cang Şengci’nin sözleri
aracılığıyla karşımda yankılandı. Erken yaşlarımda enternasyonalizme ve
Filistin’in özgürlük mücadelesine dair yeni yeni oluşan anlayışımı büyük ölçüde
şekillendirdi. Bu nedenle, Cang Şengci’nin ortaya koyduğu Filistin çalışmalarının
ilk manevi öğretmenim olduğunu söylemek kesinlikle abartı olmaz.”
2022'de
Hintli tarihçi ve Üç Kıta Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü direktörü Vicay Praşad,
“Asya’nın Birliği mümkün mü?” gibi bir
çarpıcı soru yöneltti. Yani aslında Praşad şunu soruyordu: “İlk Asya’nın
birliği projesi, Japon yayılmacılığı yüzünden tümüyle yok olduktan, ABD
emperyalizminin kolları ve Soğuk Savaş’ın kötülükleri tarafından boğulduktan
sonra, uygulanabilir, ilerici bir Asya’nın birliği projesi pratiğe dökülebilir
mi?”
Japon
Kızıl Ordusu’nun Çinli yoldaşlarına selamları ve Cang Şengci’nin yürekten gelen
hürmeti, bu yakıcı soruyu olumlu bir şekilde cevaplıyor. En parlak
dönemlerinde, Filistin mücadelesi, Mao’nun “büyük kıtasının” diğer ucunda, bir
zamanlar acımasız sömürge savaşına kilitlenmiş iki ulusa mensup kurtuluş
güçlerini birleştirerek, sosyalist bir Asya’nın birliği fikrinin şekillenmesine
katkıda bulunmuştu. Filistin, bugün dünya devriminin beşiği olarak hak ettiği
yere yeniden kavuştuğu, ABD’nin Çin’in hegemonya karşıtı itirazını ortadan
kaldırmak için tüm gerici güçleri seferber ettiği koşullarda, bu tarihi asla
gözden kaçırmamalıyız.
Bugün
imparatorluğun kalbinde yaşayan Çinli, Koreli ve diğer ülkelere mensup
ilericiler, devrimci atalarımızın izinden giderek, Siyonizmle her cephede
mücadele ediyor, onu kendi vatanlarımızı bölüp
parçalayan emperyalizmle ilişkilendiriyorlar. Milyonlarca insan gibi biz de bu
zengin tarihî mirası temel alarak, bölgedeki Direniş Ekseni’ni “uluslararası
direnişin beşiği” kılmak için uğraşıyoruz.
Direniş
güçlerini inşa edelim. Ancak o vakit, Mao’nun dünyanın tanık olduğu o son büyük
anti-faşist mücadelenin arifesinde öngördüğü üzere, “Buda’nın eli gibi, evreni
boydan boya kuşatan Beş Unsur Dağı’na dönüşecek, bugünün Sun Wukong’ları,
maymun kralları olarak faşist saldırganlar, en nihayetinde o dağın altına
gömülecek ve bir daha asla ortaya çıkamayacaktır.”
[Yazar,
araştırma konusundaki yardımları için Filistin Gençlik Hareketi'nden Meryem Osman
ve Yara Şufani’ye, ayrıca Mao döneminde Filistin ile Çin arasındaki ilişkilere
dair kıymetli görüşleri için Cang Şeng’e en içten teşekkürlerini sunar.]
Charles Xu
7
Mart 2024
Kaynak




