Corç
İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş bir komünist, anti-emperyalist,
anti-Siyonist ve enternasyonalist militandır. Corç, bugün bile kapitalist dünya
sisteminin asla affetmediği, sarsılmaz direnişe olan bağlılığıyla bir fedai ve
bir özgürlük savaşçısı vasfını halen daha muhafaza etmektedir. Fransa’daki
emperyalist zindanda geçen kırk bir yıla, tecrite, işkencelere ve direncini
kırmaya yönelik saldırılara, burjuva “hukuk”unun ağırlığına rağmen ayakta kalan
Corç Abdullah, Temmuz 2025’te serbest bırakıldı, ardından Lübnan’a sınır dışı
edildi. Ülkesinden ayrıldığında neyse şimdi de o: disiplinli bir militan olma
vasfını korudu. Kendi ifadesiyle: “Ben, esir edilmiş bir militandım. Hiçbir
zaman militan faaliyetlerle kendimi meşgul etmek isteyen bir mahkûm olmadım. Ben
zaten bir militanım, bu sebeple, bu istisnai halin, yani hapis cezasının dayattığı
sınırlar içinde dahi mücadeleye devam ediyorum.”
Corç
İbrahim Abdullah'ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön
saflarına katılan genç bir Lübnanlı adamın somut hikâyesidir. Onun yolculuğu,
Lübnan’daki Filistin devriminin, 1967’den sonra alevlenen ve barışçıl bir
siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareketin
canlı hafızasıdır. Bu hareket, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin’i ve
diasporadaki yeni nesil yoksullar eliyle yeniden üretilip radikalleştirildi.
Corç’un
politik yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, bilâkis, altmışlı ve
yetmişli yıllarda tanık olunan enternasyonalist hücumun ateşi içinde
şekillendi. Politik bilinci, Vietnam’da ABD’ye karşı verilen, küresel bir niteliğe
kavuşan mücadele, 1968’deki öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki
Üç Kıta Toplantısı çağrısıyla şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal
görüşleriyle yarım yüzyıldan fazla bir süredir emperyalist projenin karşısına
dikilmeyi bilmiş bir militan yarattı.
Küresel
jeopolitik manzara değişti, ancak sermayenin yapısal krizi ve Corç Abdullah’taki
devrimci azim değişmedi. O, Arapların kurtuluşu projesine bağlılığını muhafaza
ediyor, Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken
temel çelişki olduğunu kabul ediyor: “Filistin’in kurtuluşunun tarihsel ve
stratejik bir değeri var: O, Arap coğrafyasındaki devrimci sürecin tarihsel
kaldıraç noktasıdır.”
18
Aralık 2025’te Lübnan’ın Beyrut kentinde, Masar Bedil’den
(Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi) yoldaşlarla bir araya gelip Corç
Abdullah ile bir röportaj gerçekleştirdik.
* * *
Kırk
yılın ardından ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Kırk yıllık esarete
nasıl katlandınız?
Ben,
esir edilmiş bir militandım. Hiçbir zaman militan faaliyetlerle kendimi meşgul
etmek isteyen bir mahkûm olmadım. Ben zaten bir militanım, bu sebeple, bu
istisnai halin, yani hapis cezasının dayattığı sınırlar içinde dahi mücadeleye
devam ediyorum. Dolayısıyla, temel kaygım mücadelenin kendisidir ve şahsen
içinde bulunduğum durum ikinci plandadır. Kişisel şartlarım, devrimci sürece imkân
verdiği sürece içim rahat. Kırk yıl bu bilinçle geçti.
Buna
göre, ilkelerim bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlarım
aracılığıyla günlük hayata tatbik edildi. Onlar için benimle dayanışmak,
Filistin halkı ve onu destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmanın
sadece bir bahanesiydi. Aynı zamanda Filistinli halk kitlelerinin Fransa’daki
sınıf mücadelesi içindeki konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler, daha iyi
koşullar veya siyasi talepler için seferber olduklarında, benimle dayanışma
içinde olanlar, doğrudan CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer
sendikaların gösterilerine katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir yazı da
yazıyordum. Gösteriler sırasında bir yoldaş, benim adıma bir konuşma yapma
görevini üstlenirdi: “Parmaklıklar ardındaki bir Filistinli ve Arap militanın
açıklaması diye başlayıp yazımı okurdu. Böylece, bir militan olarak tüm vaktim,
mücadelenin dışında değil, içinde geçti.
Tahliye
koşullarıma gelince, hâkimin kararı, temel bir hukuki önermeye dayanıyordu: Hâkim,
“Corç Abdullah hapisteyken, hapis dışında olduğundan daha büyük bir ulusal
güvenlik tehlikesi teşkil ediyor” dedi. Bu temelde serbest bırakıldım.
Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esarete, kendi başına bir
amaç olarak değil, mücadele mantığıyla yaklaştım. Yani, hapiste geçirdiğim
zamanı daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masumiyetimin
kanıtlanmasını isteyerek geçirmedim. Bunlar, benim kabul edeceğim şeyler değil.
Yargı
önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’da yürütülmüş militan eylemler meselesine
dair görüşlerimi dile getirdim. Ellerinde beni suçlayacak hiçbir kanıt yoktu.
Beni “suçlu” çıkartacak bir şey varsa o da politik duruşumdu. Bu askeri
operasyonların doğru olduğunu, bu eylemlere, sadece Fransa’da değil, tüm
dünyada, özellikle de seksenlerden beri halkımıza karşı savaş yürüten
emperyalist sistemin egemen olduğu, merkezini teşkil eden bölgelerde devam
edilmesi gerektiğini savundum. Üstelik bugünkü durum daha da kötü.
Esaretiniz
sırasında dış dünyayla ilişkiniz nasıldı. Gelişen haberler ve olaylarla nasıl
başa çıktınız?
İlk
cevabımda da belirttiğim gibi, ben esir bir militandım. Beni ziyaret edenlerin
hepsi de militandı. Öncelikli görevleri benim bakış açımı dışarıya iletmek,
ikinci görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla,
yoldaşlar bana gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm
materyalleri sağladılar. Aslında, okumam gereken her şeyi okumak için yeterli vaktim
yoktu. Çok fazla zamanım yoktu, aksine zamanım azdı. Bunu söylerken, şiirsel
olmak veya abartmak niyetinde değilim. Gerçek bu.
Her
hafta yoldaşlar, bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya veriyorlardı:
Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce olarak
yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Sadece Lübnan’daki Filistin
mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketiyle ilgili haberler
için haftada 450 sayfa. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: hem Le
Monde ve L’Humanité gibi burjuva basınına hem de özellikle küçük sol
partilerin yayınlarına ulaşabiliyordum. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültürel
materyale kapsamlı bir görüşe sahip olabiliyordum.
Teorik
çalışmalar konusunda ise zamanımı son derece disiplinli bir şekilde
yönetiyordum. Günüm, hapishane hücremden çıktığım sabah 8:30’da başlıyor, 10:45’te
geri dönüyordum; bu zamanı, tabiri caizse, vücudumu “savaş için zinde” tutmak
için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’a kadar: yıkanma
ve duş alma. 11:00’dan 16:00’a kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları
okuma, bu da oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar.
Akşamları, teorik notlarla ilgileniyordum: ne yapılmalı, ne yapılmamalı
meselelerini tartışıyordum. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’da kalkıyordum.
Sabah 4:00’dan 7:00’a kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar”
yapıyordum. Yani, kızıma, kardeşime veya başkalarına mektup yazıyordum. Basit
sözler ve selamlaşmalar, bir çocuğu görünce gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini
gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak
kendimi korumama imkân sağladı. Sabah 7:00’da gardiyan gelir, hapishane günü
başlardı. Böylece günüm tamamen dolu dolu geçerdi.
Filistinli
mültecilerin ve Lübnan’daki kampların koşulları hakkında bilgi verebilir
misiniz? Genel olarak mevcut Lübnan gerçekliği hakkındaki görüşünüz nedir?
Lübnan’daki
Filistinliler, Lübnan’daki tarihsel Arap kimliğinin organik bir bileşenidir.
Lübnan’da uzun ve ortak bir mücadele tarihini paylaşıyoruz. On yıllar boyunca
Filistin ve Lübnan arasında yaşanan kanlı çatışmalar, militan kimliğimizin
temelini oluşturmaktadır. Benim kuşağımın devrimci karakteri, Filistin devrimi
ve direniş hareketinin etkileriyle şekillenmiştir. Lübnan ve Filistin direniş
partilerimiz arasında derin bir tarihsel sinerji mevcuttur.
Kamplarda
gördüklerim, Filistin’in Arap Devrimi’nin tarihsel katalizörü olmaya devam
ettiğini doğrulayan bir gerçekliktir. Size de söylediğim gibi, ben
Filistinliyim, Lübnanlıyım ve Arap’ım, ama her şeyden önce bir komünistim. Bu
nedenle, tüm bu hareketleri, topyekûn sömürü sistemini ortadan kaldırma
perspektifinden görüyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir
değere sahiptir: Arap dünyasındaki devrimci sürecinin tarihsel kaldıraç
noktasıdır. Birini diğerinden ayıramazsınız.
Antropolojik
açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en
samimi şekline büründüğü mekândır. Bir
anlamda, Filistin’in tamamı bir dizi
mülteci kampından oluşmaktadır. Gazze’de
gördüğünüz de bir kamp kümesidir.
Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamanız, günlük yaşamın nasıl yeniden üretildiğine tanık olmanız kâfi gelecektir. Bu yaşamın 1948’den
beri, hatta daha öncesinden
beri devam ettiğini fark
ettiğinizde, emperyalist-Siyonist-gerici güçlerin kampları yok etme
konusunda neden bu kadar kararlı olduklarını anlamaya başlayabilirsiniz: kampı
yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmaktır.
Ancak
kamp, militanlığın ve devrimin yıkılmaz bir kalesi olarak kalmaya devam
ediyor. Buradaki bir kampı yıkabilirler, ancak Filistinliler, başka bir yere
taşınıp yeni bir kamp kuracaklardır. Mülteci kampları, “çölleşme” veya
yoksulluk nedeniyle var olmuyor; kamplar, bu insanların yaşadığı toprakları bir
varlığın işgal etmesi nedeniyle var. Filistin’de defalarca yıkılıp yeniden inşa
edilmemiş tek bir kamp bile yok.
Lübnan’da
kamp, ülkenin yoksulları için başlıca sığınak haline geldi. Artık sadece “Filistinli” değil. Şatila
gibi bir yerde belki de sadece yüzde 20’si Filistinli; geri kalanı Lübnan’ın yoksulları:
Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar.
Emperyalist ve Siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesi
sonucu ortaya çıkan nesnel devrimci sürecin odak noktası haline geldi.
Tüm
zorluklara rağmen dimdik duran insanları gördüm. Biz de yeryüzündeki diğer
insanlar gibiyiz; boynuzlarımız veya kanatlarımız yok. Uzlaşmaya ve teslim
olmaya meyilli sosyal sınıflarımız var. Ama İsrail askerlerinin ağladığını
görünce sevinçten coşan, Arap rejimleri ve orduları ile olan biteni sadece
seyretmekle yetinen büyük bir çoğunluğumuz, kitlelerimiz var. Bu kitleler, bu
devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arayışında. Mevcut liderler
bu göreve uygun olmayabilir, ancak sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini
oluşturacak, tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcımı
ateşleyeceklerdir.
Mevcut
duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir iradenin ve “kontrolsüz” bir
tüfeğin var olduğu tek yerdir. Sonuç olarak, muazzam bir baskıyla karşı karşıya
kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail’e bağlı güçler ve özellikle Arap
gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici
kini ortaya dökecekler. Ama halkımız teslim olmayacak.
Bu
tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayelerindeki kitleleri boğan
rejimleri patlatacak kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu:
yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve
bunun için son derece minnettarım. Gördüklerim bana huzur verdi: kitlelerde
gördüğüm sonsuz fedakârlığa hazır olma hali beni fazlasıyla mutlu etti.
Halkımız,
kitlelerin direniş kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtlamıştır.
İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, özellikle Filistin ve Lübnan’daki
Arap kitlelerimiz, en yüksek bilinç seviyesindedir. Tarihsel düzlemde Siyonist
yerleşime karşı koyma yükünü omuzlayan Filistin halkı gibi onlar da bu baskıya
dayanarak tarihsel rollerini yerine getireceklerdir. Bunu büyük ölçüde tek
başlarına yaptılar. Şimdi, Filistin ve Lübnan’daki halk kitleleri bu aşamanın
ağırlığını taşımalıdır ki, Arap kitleleri sonunda isyan edebilsin ve böylece
çıkarları küresel sermayenin hareketine organik olarak bağlı olan müstebitlerden,
zalimlerden kurtulabilelim.
7
Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Olay gerçekleştiğinde haberi nasıl
karşıladınız? O zamanki izlenimleriniz nelerdi ve şimdi ne düşünüyorsunuz?
Ben
Arabım, Lübnanlıyım ve Filistinliyim; bu meseleye Arap vatanındaki herkesi
ilgilendiren bir konu olarak yaklaşıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu
olayı küresel etkileri yanında Arap ve uluslararası devrimci hareketler
üzerindeki etkisi temelinde analiz ediyorum.
Askeri
bir operasyon olarak sahip olduğu nitelik konusunda şunları söyleyebilirim: 7
Ekim operasyonu büyük ölçekli değil, nispeten sınırlı bir operasyondu. Filistin
devrimi, kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bin kadar savaşçıdan oluşan
bir gücü seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucudur. Benzer
operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim operasyonu, farklı ve geniş
kapsamlı etkiler yarattı.
Sosyo-politik
düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halkının çoğu gibi, bir fedainin
bir Siyonist askeri tanktan başından çekerek çıkardığını gördüğümüzde hepimiz
alkışladık, çok sevindik. Elbette bu, fedailerin tam da fedai gibi davrandığını
gördüğümüzde sergilediğimiz, kendiliğinden bir tepkiydi.
Operasyonu
detaylı olarak analiz ettiğimizde, şu ya da bu daha iyi olabilirdi diyebiliriz,
ancak gene de herkesin göremediği bir gerçeği ortaya çıkaran son derece
başarılı bir operasyon olduğunu söylemeliyiz. İsrail, Filistin’in şiddetiyle
karşı karşıya kaldığında, karakterine özgü bir barbarlıkla karşılık verdi.
Ancak, sermayenin bakış açısından, bu karşılık tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye
dönüştürdü ki bu da meselenin özüdür.
İsrail
devletinin doğasını anlamamız gerekiyor. Yetmişlere kadar İsrail’in finans
kurumları yoktu. Bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları kamu
malıydı. Seksenlerin sonlarında, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon
yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir sermaye akışının
gerçekleşmesini sağladı. Bu milyonlar, kapitalist standartlara göre bile “yasa
dışı” sayılan yollarla, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin
dışında, fuhuş, kaçakçılık ve yasa dışı ticaret yoluyla geldi. Bu büyük sermaye,
Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusuyla
birleşerek, İsrail’in “Silikon Vadisi”ni inşa etmesine imkân sağlayan
niteliksel bir sıçrama yarattı.
7
Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve yetmişlerden beri inşa edilen kurumları tamamen
vurdu: fiziksel olarak yok etmedi belki ama sermayenin silahlı çatışma
ortamında güvenli bir şekilde akamamasını sağladı. Bu, öngörülemeyen bir
durumdu. İsrail’in şimdi hikâyesinin son bölümlerini yaşamasının nedeni de bu.
“Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçek zeminini
yitirir. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı
zamanda Körfez ülkeleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde tüm bölgenin
ekonomik ve idari egemenliğine de zemin hazırlıyor. Plan, tüm Arap bölgesinin
batı yakasının İsrail hegemonyası altına girmesi üzerineydi. 7 Ekim, bu özel
boyutun bilincinde olmadan bu projeyi tasfiye etti. Bu, 7 Ekim operasyonunun
temel boyutudur.
Elbette
7 Ekim, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşmesini de engelledi. Gazze’nin
devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O dönemdeki plan, bu hapishaneyi
genişletmekti, ancak 7 Ekim, bu hapishanenin duvarlarını yıktı, Siyonistlerin
tüm bölgeye yönelik planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suç çıkınında
ne varsa orta yere serdi, ancak Filistin halkı, yaralarına rağmen dimdik durdu,
teslim olmadı. İnsanlığın daha önce hiç görmediği türden bir direniş modeli sundu:
Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka hiçbir yerde bir halk, Gazze
kahramanları gibi varoluşu için savaştı.
Ayrıca,
bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir
sonucudur. Kitleler, mutlaka belirli bir fraksiyonu savunmak için ayaklanmıyor,
bilâkis, onlar, barbarlığın somutlaşmış halini gördüler. Tarihte ilk kez bir
soykırım canlı yayınlanıyor, olaylar tüm ayrıntılarıyla her an takip ediliyor.
Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da,
bir Arjantinli, bir Bolivyalı veya bir Pakistanlı, ilk kez bu soykırıma gerçek
zamanlı olarak tanık oluyor. Gençleri isyana iten de bu oldu. İnsani bir dürtü
olarak başladı, ancak yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir
ayaklanmaya dönüştü. Bunu, kriz içindeki küresel kapitalist düzen bağlamında
ele almalıyız. Emperyalistler arası çelişkilerle beslenen bir başka dünya savaşının
eşiğindeyiz. Faşist güçler, şu anda Avrupa ve emperyalist Batı’da iktidara
yükselme sürecindeler.
Bu
bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden çok daha
fazlası haline geldi. Bir yandan İsrail faşizmine karşı direnişin evrensel
göstergeleri, diğer yandan da Avrupa ve dünyada yayılmakta olan faşizme karşı
öncü güç haline geldiler. Başlangıçta, protestolar patlak verdiğinde,
yetkililer, bunları suç olarak değerlendirdi. Kefiye takmak tutuklanmayla
sonuçlanıyordu, bayrağı kaldırmak ise antisemitizm olarak damgalanıyordu. Bugün
Filistin bayrağı, dünyanın her yerindeki gösterilerde dalgalanıyor: sadece
halkla dayanışma amacıyla değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş
olarak.
İsrail
devleti, emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı,
bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. ABD nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da
yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar geldi, topyekûn bir soykırım
gerçekleştirdi: “Amerika Birleşik Devletleri”ni yaratmak için 25 milyondan
fazla insan yok edildi. Her zaman böyle adlandırılmıyordu, orası Kuzey Amerika’ydı.
Onu Avrupa kökenli bir “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25
milyon yerli insanın hayatı sona erdirildi.
Aynı
süreç, Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı da yarattı. Peki bu “Latinlik”
nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin. Milyonlarca
insan, sermayenin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için yok
edildi. Avustralya da yeryüzündeki en eski insanlara ev sahipliği yapıyordu.
Avustralya’nın “Avustralya” olabilmesi için onlar da yok edildi. Dolayısıyla, emperyalist
Batı’nı meydana getiren tarihsel süreç bir dizi soykırımın ürünüdür. İsrail, bu
Batı’nın en son tezahürü, organik bir uzantısıdır.
Filistin
halkı, tarihsel olarak bu soykırım sürecine direndi. Bu süreç Gazze’de
başlamadı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında başladı, 1948 sadece dönüm
noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün
ise 14 milyonu aşmış durumda. Tarihi Filistin topraklarında bugün yaklaşık 7,32
milyon Filistinli ve 7,2 milyon İsrailli yerleşimci yaşıyor. Her açıdan
bakıldığında, bu soykırım, büyük bir başarısızlıkla neticelenmiştir. Bu, İsrail’in
şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu İsrail’e şunu söylemek için gerçekleştirildi:
“Kendi sınırlarınıza dayandınız. Bu, sizin hikâyenizin son bölümü.” Bugün
Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “eşkiyalık”, bu son bölümün alametifarikasıdır.
İsrail, artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasi vahası” veya “insani yardım”
karakolu olarak poz kesemez. Artık o, barbarlığın nihai sembolüdür. Meşruiyet
kaynağı olarak bu imaj olmadan, İsrail başarısızlığa mahkûmdur. Belki bir
süreliğine ek silahlar sağlayabilirler, ancak bu tarihsel denklemleri temelden
değiştirmeyecektir. Bu gezegenin geleceğini insanlar şekillendirir. Filistin
halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş cephaneliklerinden daha güçlü
olduğunu kanıtlamıştır. Bu halk ki Arap bölgesinin tüm batı yakası adına
soykırıma direndi. Batı tarafından inşa edilen yerleşimci savaşı sadece
Filistin’i değil, “Büyük İsrail” dedikleri tüm bölgeyi hedef aldı. Ancak batı
yakasının öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının canlarıyla bedel ödedi ve
kazandı. Kitleler şimdi onlara şunu diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Kitleler,
Filistin’in yanında sadece ülkenin parçası oldukları için değil, kendi
topraklarına sızan faşizme karşı mücadeleyi başlatacak güç oldukları için
duruyorlar. 7 Ekim’in gerçek sonuçları
bunlardır.
Sosyo-ekonomik
durum her zamankinden daha kötü, ancak mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması
gerektiğini savunan sesler işitiyoruz. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Küresel
düzeyde şunu belirtmeliyiz: Mevcut durum, istikrarsız ve her an patlamalarla
başka bir yöne evrilme potansiyeli taşıyor. Sermayenin hareketi ve kapitalist
sistem, farklı ülkelerin burjuvazilerini birbirleriyle şiddetli çatışmalara
sürükleyen, iyileşmesi mümkün olmayan yapısal bir krizin içinde sıkışıp
kalmıştır. Bir asırdan kısa bir süre içinde üçüncü kez, kapitalist krizin
doğrudan bir sonucu olan Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Bu çıplak gerçeği
artık herkes görüyor.
Bu
süreç neyi doğuracak peki? Kitleler, giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya
kalacak. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor, bir zamanlar “temsili
demokrasi” olarak adlandırdığı alanı terk ediyor. Bugün Arjantin ve İtalya’da
faşistlerin iktidara geldiğini, Fransa, Almanya ve ABD’de ise iktidarın
kapısında durduklarını görüyoruz. Bu sürecin tamamı kitlelerin büyük ölçüde
yoksullaşmasına yol açıyor, üstelik bu sefalet daha da derinleşecek.
Acilen
cevaplamamız gereken soru şu: Faşizmle mücadele etmek için gerekli güçleri
başarıyla bir araya getirecek devrimci öncüler nasıl teşkil edilecek? Bu soruyu
cevaplamaya başlamak için, günümüz işçi sınıfının yapısının yirminci
yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Yoksul” sınıf, artık gezegen
nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya, oradan Fransa’ya
kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini
nasıl örgütleyecek?
Devrimci
güçlerin, devrimci değişimde maddi çıkarı olanların toplumsal bileşiminin,
mülksüzleştirilmiş kesimlerin, geleneksel işçi sınıfının ve diğerlerinin bir
karışımı olduğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu”, günlük pratiklerle inşa edilir.
Çağımızın tarihsel, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde
şekillenir.
Kazanacaksak
bunu ancak birlikte, yalnızca bir araya gelerek başarabiliriz. Birlikte ve
yalnızca birlikte ilerleyeceğiz. Her yerde, birlikte zafer kazanacağız:
Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı, kolektif bir
devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela
ile dayanışma, Filistin ile, Kanaki halkıyla veya Karayip halkıyla dayanışmayla
aynı düzlemdedir. Bu dayanışma, küresel kapitalizmle, barbarlıktan başka bir
şeye yol açmayan bir sistemle mücadelesinde halk bloğunun tarihsel karakterini
oluşturan şeydir.
Sermayenin
sunabileceği tek şey, barbarlıktır. Başka hiçbir şeyi yoktur. Bu barbarlığı
Gazze ve Batı Şeria’da, Arjantin’de, açlıktan kırılanların yaşadıkları gecekondu
mahallelerinde, Afrika ile Güneydoğu Asya’nın her yerinde görüyoruz. Ortak
hedefler için kolektif bir çalışma yürütebildiğimiz ölçüde, bu tarihi halk
bloğunun kimliğini inşa etmeye katkıda bulunuruz. Bu, devrimci değişimde çıkarı
olan güçtür ve bu güç, mücadelenin dışında değil, mücadelenin içinde oluşur.
Mücadele
süreciyle, kitleleri pasifleştiren burjuva güçleri elenecektir. Kitleler, kendi
çıkarlarını anlayacaklardır. Dünyayı değiştirecek olanlar onlardır. Devrimci
militanların görevi, bu halk bloğunu şu ilke doğrultusunda harekete
geçirmektir: Kazanacaksak bunu ancak birlikte, yalnızca bir araya gelerek
başarabiliriz.
Birlikte
kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeli, devrimci bilincimizi birlikte
şekillendirmeliyiz. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, hem acil
hem de tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin akışını anlamasının
yolunu açar. Gerçek kurtuluş işte budur: bu sürecin içinde bulunur, dışında
değil.
Son
olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlarımıza bir mesaj göndermek istiyoruz. Onlara
ne söylemek istersiniz?
Latin
Amerikalı militanlara mesajım açık: aynı savaşı veriyoruz.
Emperyalizmin
en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp,
kitleler tarafından benimsenen somut ve meşru bir gerçekliğe dönüşmesidir.
Emperyalizmin
üstesinden ancak birlikte, bir olarak gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız.
Parçalı halimizle yeniliriz. Latin Amerika’daki halk kitleleri Filistin bayrağı
altında seferber olduğunda, bunu faşizme karşı küresel bir mücadelenin parçası
olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutsaklar ve her devrimci savaşçıyla en etkili
dayanışma biçimidir. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir zorunluluktur.
Arjantin, Filistin ve Mısır’daki halk kitleleri, kapitalizmin barbarlığı
karşısında ortak çıkarlara sahiptir. Arjantin’in toplumsal tabanı kendi
faşizmine karşı seferber olduğunda, aynı zamanda Filistin’i de savunmaktadır.
Oradaki her zafer burada da bir zaferdir. Gezegendeki emperyalizme karşı her
zafer hepimiz için bir zaferdir. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım,
küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde bir mevzi
kazandığında bu mevzi bizim de mevzimizdir. Aynı şekilde, Filistin’in elde
ettiği her zafer, Arjantin, Peru ve diğer ülkelerdeki halkların da zaferidir.
Devrimci
liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu görmelidir. Küresel
ölçekte kapitalizm gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, ancak onun
içsel çelişkilerini tekrarlamadan. Kapitalizminden üstesinden ancak birlikte,
bir olarak gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza dek sloganımız olmalıdır. Devrimci
değişimde tarihsel çıkarı olan küresel hareketi ancak bu şekilde inşa ederiz.
Bu dayanışma, devrimci bir enternasyonali kuracaktır. İster Venezuela’yı, ister
Arjantin’i isterse başka bir ezilen halkı savunun, verdiğiniz mücadele bir ve
aynıdır. Küba’da, Rusya’da veya başka bir yerde elde edilen her zafer, kolektif
bir zaferdir. Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde
bulundurmalıdır. Düşmanımız küresel kapitalizm, müttefiklerimiz kitlelerdir.
Hareketin kimliği bu koordinasyon sayesinde oluşur. Mücadelenin başarısı,
liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip
geldiğinde, bu, tüm halk için bir yenilgidir. Ancak Filistin’de devrimci
liderlik geliştiğinde, bu, Arjantin için bir zaferdir.
Bu
etkileşim, sürekli kriz içinde olan kapitalist sistemi devirebilecek küresel
bir güç oluşturmamızı sağlıyor. Sistem, soyut söylemlerle değil, birlik
konusunda her gün ortaya konulan pratiklerle yıkılır. Düşmanla yüzleşmek,
Filistin’de ve her yerde asli görevimizdir.
Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi
14
Ocak 2026
Kaynak