04 Ocak 2026

, ,

İran'dan Latin Amerika'ya


İran bir haftadır hareketli. Gece vakti Venezuela’nın dört kenti vuruldu.

12 Gün Savaşı’ndan muzaffer çıkan İran’ın başarısındaki en önemli nokta, Siyonist İsrail’in hesaplamadığı kitle desteğidir. Savaş teorisyeni Mao Zedong’un işaret ettiği gibi yıkılmayacak tek kale, kitlelerdir.

İran’daki Kürt politik hareketi PJAK, İsrail’in nükleer gerekçesiyle İran’a saldırmasının ardından, bir açıklama yayınlamıştı: Mealen işgal destekleniyor, ülkenin demokratikleşmesi için “Jin, Jiyan, Azadi” sloganı etrafında birleşilmesi gerektiği söyleniyordu. PJAK’ın konumlandığı nokta, yıkılmaz tek kale olan kitlelerin zihnini bulandıran mevziidir.

Pragmatizmi aşan bir saldırgan söylemin demokrasi ve hak mücadelesi ile ilgisi yoktur. Bu saldırıların hemen öncesinde Yeni Yaşam’da yayınlanan bir yazıda, ABD’den çözüm sürecini başlatması talep ediliyor, olası İran harekâtı için Kürtlerin ve Türklerin “barıştırılmasının” gerekliliği, bir tür fırsat olarak emperyalizme sunuluyordu. Kalenin içten oyulması böyle de kalmıyor, süreç başlatıldıktan sonra, sivil toplumculuğu ve komünal yaşamı savunan Öcalan, egemenlerden bir talepte bulunuyordu: Medya ve tüm güç elinizde, sürece aykırı konuşanı susturun! İşte emperyalizm lehine politika üretip bunu “demokrasi, sol, sosyalizm” diye tezgâha çıkarmanın zavallılığı burada teşhir oluyor.

26 yıldır Öcalan’ın ağzından ve kaleminden “tecrit” diye bir sözün dökülmemesinin nedeni burada aranmalıdır. İran-Suriye-Venezuela denklemi, emperyalizmin çıkarları için sahaya sürülenler üzerine kuruludur.

Bu önermeler ve örnekler üzerinden Venezuela’ya dönecek olursak, Nobel Barış Ödülü’nü alan Venezuelalı kadının Trump’a teşekkür etmesi, açık işgal çağrısıdır. Daha önce de Trump, barış ödülünün kendisine verilmesini söylemişti. Sorun, bu ödülün hiçbir anlam ifade etmediği değildir, asıl sorun, bölgemizi de ilgilendiren “barış” kavramının içinin nasıl ve ne uğruna boşaltıldığıdır.

Yeni Yaşam, PJAK, Machado ve Kürt siyasi hareketinin buluştuğu politika aynıdır: "Emperyalistler gelsin, bizi özgürleştirsin! Tıpkı Balkanlar'da ve Kosova'da olduğu gibi!” Bu şu demektir: “Arap liderler bize katliam yaptı, o yüzden emperyalistler bizi özgürleştirirken Arap kadınlarına tecavüz edebilir, Ebu Gureyb’de erkek tutsaklara köpeklerle saldırabilir, her türlü işkenceyi yapabilir!” Nitekim, tüm bunlar oldu da. PJAK da aynısını diyor: “ABD-İsrail gelip bizi özgürleştirsin ama geriye kalan halklara dilediği saldırıyı gerçekleştirsin!” Marks’ın çok açık biçimde tarif ettiği gibi başka bir ulusu ezen/ezilmesine izin veren hiçbir ulus özgür değildir.

Venezuela’da gece yarısı görülen tablo, 2003 Irak İşgali’ni hatırlatır tarzdadır. Maduro, “uyuşturucu karteli” ilân edildi. Saddam “diktatör”dü, Kaddafi ve Esad “diktatör”dü, İran “nükleer üreticisi”ydi, “başında anti demokratik yönetim var”dı, “Filistin’de Hamas var”dı.

İran, Irak, Suriye ve Libya’nın demokrasi mücadelesi kendi halkının vereceği karara bağlıdır ve kendilerini bağlar. Diktatörlük gerekçesi, emperyalist işgali hiçbir şekilde meşrulaştırmaz. Emperyalizm açısından bu “gerekçelerin” hiçbir zaman sonu gelmez. Bugün nükleer, yarın uyuşturucu, diğer gün demokrasi... İşgalin tek gerekçesi vardır: Emperyalizmin bekası için petrolün, tarımın ve tüm kaynakların sömürülmesi. Bu sömürü gerçekleştirilirken, halkların karşı koyma direnci kırılmalıdır. Bu direnç işgalle kırılamaz.

Kaleyi ayakta tutan direnç, ideolojidir ve ideoloji de zihinde başlar. Zihinler, ideolojinin en yoğunlaşmış mevzileridir. Zihinler ele geçirilirse emperyalizme tek taş dahi atılamaz. Bugün Venezuela’nın bu denli kolay işgal edilmesinin nedeni, askerî açıdan görece zayıflığı değildir, halkın anti-emperyalist ideolojiyle kuşatılmamasıdır. Öyle ki daha birkaç hafta önce Maduro, “Sorun petrolse, ABD’nin petrol yatırımı yapması için anlaşırız” ve “Trump ile görüşmemiz sıcak ve samimiydi” demişti. İşgale karşı direncin kırıldığı ilk nokta burasıdır.

Bugün İran bunu demediği için 12 Gün Savaşı’nda halk, büyük ölçüde tek yumruk olup emperyalizmin karşısında durmuştur. Halk desteğini almayan hiçbir askerî gücün uzun vadede başarı sağlaması mümkün değildir.

Filistin, dünya halklarına direnişin tek usta, kitlelerin yıkılmaz tek kale olduğunu canla kanla kanıtladı. Gerisi bize, halklara ve halkların dostlarına kalmıştır. Ülkemizdeki solun büyük bir kısmı bu bilinci bulandırmaktadır.

Karakas’a saldırılar düzenlendiği andan itibaren en işçiciden en demokratına kadar kimse, “emperyalizm” sözünü manşetine ve yazısına taşıyamadı. “ABD Venezuela’yı vurdu” tarzı son derece diplomatik bir dil kullanıldı. Aynı ideolojik bulanıklık, (Partizan şahsında) Gürcistan’da halk hareketi aradı fakat Gürcistan’daki protestolar AB yanlısıydı, AB’den gelecek paranın reddedilmesine karşı çıkıyordu.

İran’daki “Jin, Jiyan, Azadi” sloganlı eylemlere ülkemizden destek verip alanlara çıkanlar, Venezuela için sesini çıkaramaz. Halklarımızın zihnini bulandıranlar bu soldur. Solda dost düşman ayrımı silinmiştir. Aynı şekilde, Latin Amerika solunun da anti-emperyalizmden uzaklaştıkça bu emperyalist saldırılara uğrayacağını kavraması gerekiyor. Hayat ve süreç, bu gerçeği acı deneyimlerle öğretiyor.

Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Neonazileri, İsrail’i karşısına almayan IŞİD’i, diktatörleri, uyuşturucu baronlarını, mafyaları destekleyen, darbecilikten medet uman, hücre tipi cezaevlerini ve anti-demokratik uygulamaları yoksul halklara dayatan, kadınlara fuhuşu “işçilik” adı atında pazarlayan, ABD emperyalizmidir. Ukrayna’daki Neonazilere moral-destek videoları ve erotik fotoğraflar yollayanlar, emperyalistlerin kadın subaylarıdır.

Cahit Külebi’nin şiirinde geçtiği gibi yaşanıyor süreç:

“Bir çocuk ağlarsa dağ başında
Gözyaşında Amerika akar.
Vurdularsa birini, kanı şorladıysa
Bilin ki o kurşunlarda Amerika var.
Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa
Darağaçlarında Amerika var.
Ama biz yine de direneceğiz
Sonuncumuza kadar.”

Biz de bulunduğumuz her yerde, elimizden gelen her imkânla, anlatarak, yazarak söyleyerek zihinlere ulaşmalıyız ki emperyalizm halklar nezdinde başarıya ulaşamasın. İşte bu nedenledir ki ısrarla belirttiğimiz gibi, politikanın beyni ideolojidir, onun da kök saldığı yer, zihinlerdir.

Sinan Akdeniz
4 Ocak 2026

03 Ocak 2026

, ,

Önümüzdeki 72 Saat Kritik



Eğer ABD, dünyanın en büyük petrol rezervlerinin bulunduğu Venezuela’yı kontrol altına alma girişimini başarıya ulaştıracak olursa, küresel güç dengelerinde önemli bir değişim yaşanır.

Bu hamlenin amacı, ülkede demokrasiyi tesis etmek veya insan haklarını korumak değil, enerji, ticaret güzergâhları ve bölgesel ittifaklar üzerinde yeniden stratejik hâkimiyet tesis etmektir.

Böylesi bir durumda İran, Vaşington’un stratejisinde en ön sıraya yerleşir.

Venezuela petrolünün kontrolünü ele geçirdiği vakit ABD, Körfez’deki enerji kaynaklarının akışında yaşanacak olası kesintilerin gerçekleşme ihtimalini azaltır, İran’la çatışma durumunda yaşanacak arz şoklarına karşı gerekli tampona kavuşur.

Ham petrol kaynaklarını kontrol eden Vaşington, savaş sırasında İran Körfezi’ndeki enerji altyapısının devre dışı kalması veya yok olması karşısında daha iyi bir konuma sahip olacaktır.

Böylelikle, İran’a karşı yürütülecek savaşın ekonomik maliyeti düşecek, askeri baskılar, politik ve ekonomik düzeyde daha kolay yönetilebilecektir.

Aynı zamanda, böylesi bir kontrole kavuştuğunda, ABD’nin petrolün aktığı kanalları ve petrol fiyatlarını biçimlendirme imkânı artacak, enerji piyasalarında doların oynadığı merkezi rol güçlenecek, ABD’nin elindeki finans gücünü ayakta tutan petrodolar sistemi muhafaza edilecektir.

Dolayısıyla, Venezuela, bölgesel bir meseleden daha fazlasıdır.

Venezuela’ya yönelik saldırı, küresel güç dengesini yeniden tesis etmek ve egemen devletleri yeniden yapılandırmak için güç kullanılması, politik mühendislik faaliyetlerinin devreye sokulması, ekonomik baskılar uygulanması konusunda strateji düzleminde emsal teşkil edecektir.

Ama ABD, Venezuela’da başı derde girecek olursa, güçlü ve kesintisiz ilerleyen bir direnişle karşılaşırsa, ortaya çok farklı bir sonuç çıkacaktır.

Uzun soluklu bir kriz, politik sermayenin tükenmesine, askeri ve ekonomik kaynakların daralmasına, Vaşington’un Ortadoğu gibi başka bölgelere güç aktarma becerisinin iyice azalmasına neden olacaktır.

Böylesi bir durum, aynı zamanda İsrail’in doğrudan ABD’nin bölgedeki nüfuzuna tabi olan stratejik planlarının suya düşmesine yol açacaktır.

Venezuela’da yaşanacaklar, Latin Amerika sınırlarının ötesine uzanan sonuçlar doğuracaktır.

Bu savaş, enerji kontrolü denilen meselenin geleceğini, Amerika’nın gücünün sınırlarını ve jeopolitik çatışma sürecinin Karakas ötesinde ilerleyeceği yönü tayin edecektir.

İbrahim Mecid
3 Ocak 2026
Kaynak

, ,

Venezuela Komünist Partisi Bildirisi



Kasım 2022’de düzenlenen 16. Ulusal Kongre’nin seçtiği Venezuela Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu, 3 Ocak gününün erken saatlerinden itibaren ABD askeri güçlerinin Karakas şehrine ve ülkenin orta bölgesindeki diğer bölgelere yönelik olarak gerçekleştirdiği bombardımanı uluslararası toplum önünde kınar.

Şu ana kadar elde edilen bilgilere göre, havalimanlarını ve diğer stratejik noktaları hedef alan saldırılar, ulusal egemenliği ciddi ölçüde ihlal etmiş, Venezuela halkına karşı doğrudan bir askeri saldırının gerçekleştirildiğini ortaya koymuştur. Şu an itibarıyla, bu suç teşkil eden bombardımanın yol açtığı maddi hasarın boyutunu veya ölü-yaralı sayısını belirten resmi bir rapor yayınlanmamıştır.

Venezuela Komünist Partisi, ABD hükümetinin saldırgan tutumunu ve uluslararası hukuka, halkların kendi kaderini tayin hakkına ve Latin Amerika ile Karayipler’deki barışa yönelik saygısızlığını teyit eden bu emperyalist saldırıyı şiddetle kınar.

Bu durum karşısında, VKP, diğer ülkelerdeki komünist hareketleri ve işçi hareketlerini, ayrıca dünya çapındaki halkçı, demokratik ve anti-emperyalist güçleri, bu yeni ve tehlikeli askeri saldırıya derhal karşı koymaya, Venezuela halkıyla aktif dayanışma göstermek üzere seferber olmaya çağırır.

Emperyalizmin askerleri, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defolsun!

Venezuela Komünist Partisi
Karakas
3 Ocak 2026
Kaynak

, ,

Filistin Direnişi’nden Venezuela’ya Destek


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ABD emperyalizminin Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik saldırısını kınar, bu saldırıyı egemen devletleri hedefleyen Amerika’nın örgütlü şiddet pratiğiyle tanımlı sürecin yeni bir kesiti olarak tarif eder.

Venezuela’nın başındaki liderlerle, halkıyla, özelde Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile tam dayanışma içerisinde olduğunu beyan eden FHKC, Venezuela’nın tam da Filistin davasına uzun zamandır sunduğu desteği ve hegemonyaya karşı sergilediği ilkeli duruş sebebiyle hedef alındığını tespit eder.

FHKC, ABD’nin askeri çatışma sürecini tırmandırma girişimlerinin dünyada yeni çatışma alanlarının oluşmasına yol açacağı, Venezuela’ya yönelik saldırının kendi bağımsızlığını ve kendi kaderini tayin hakkını savunan her millete yönelik gerçekleştirilmiş bir saldırı olduğu konusunda uyarıda bulunur.

FHKC
3 Ocak 2026
Kaynak

* * *

 

Hamas, ABD’nin Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik gerçekleştirdiği saldırıyı ve Devlet Başkanı President Nicolás Maduro ile eşini kaçırmasını güçlü bir biçimde kınar. Bu eylemlerin bağımsız bir devletin egemenliğine yönelik gerçekleştirilmiş bir saldırı olduğunu, uluslararası hukuku ihlal ettiğini dile getirir.

Hamas, gerçekleştirilen saldırıyı ABD’nin zulüm ve adaletsizlikle tanımlı politikalarının, uluslararası barışı ve güvenliği doğrudan tehdit eden emperyalist hırslarıyla birçok ülkeyi altüst eden müdahalelerinin bir uzantısı olarak tarif etmektedir.

Hamas, Vaşington’un saldırgan politikalarına karşı kararlı adımlar atmaları ve Venezuela topraklarına yönelik askeri saldırıyı derhal durdurmaları konusunda uluslararası topluma ve BM Güvenlik Konseyi’ne çağrıda bulunur.

Hamas
3 Ocak 2026
Kaynak

* * *

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Amerika’nın Venezuela Cumhuriyeti’ne yönelik gerçekleştirdiği acımasız saldırıyı, cumhuriyete sadakatle bağlı halkını ve başkent Karakas’ı hedef alan saldırıları kınıyoruz.

Doğrudan askeri saldırılara evrilmezden önce donanma eliyle gerçekleştirilen ablukalarla birlikte tırmanan bu saldırılar, güç ve baskı yoluyla bir ülkede hâkimiyet kurma, onu işgal etme ve kontrol altına alma niyetlerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu saldırılar, uluslararası hukukun ve ulusal egemenliğin açıktan ihlalidir. Halkları teslim alıp zenginliklerini yağmalama amacı güden emperyalist politikanın uzantısıdır.

Bugün Venezuela, BM’de dik durması, özellikle Filistin davasına ve bölgemizde direniş güçlerine sunduğu tarihi öneme sahip desteğini sürdürmesi, savaş suçları ve soykırım karşısında halkımızın yanında durması sebebiyle saldırıların hedefi olmaktadır. Venezuela halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, bizim milletimizin hegemonya ve yeni sömürgeciliğe karşı mücadelesinin parçasıdır.

Tüm bu saldırılar karşısında, Venezuela halkıyla ve onun Devlet Başkanı Nicolás Maduro liderliğinde hareket eden meşru hükümeti ile dayanışma içerisinde olduğumuzu beyan ediyoruz.

Ayrıca, dünyadaki tüm kurtuluşçu güçleri ve özgür halkları, devletlerin egemenliği ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkelerinin savunulması amacıyla bu saldırıya karşı koymaya çağırıyoruz.

Filistin İslami Cihadı Hareketi
3 Ocak 2026
Kaynak

,

Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti Bildirisi



Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut hükümetinin Venezuela topraklarına, cumhuriyetin başkenti Karakas’taki sivil ve askeri yerleşim yerlerindeki nüfusa, bunun yanında, Miranda, Aragua ve La Guaira eyaletlerine yönelik olarak gerçekleştirdiği ağır askeri saldırıyı uluslararası toplum huzurunda reddeder, mahkûm eder, kınar.

Bu eylem, Birleşmiş Milletler Şartı’nın, bilhassa Şart’ın devletlerin egemenliğini ve hukuki eşitliğini güvence alan, güç kullanımını yasaklayan birinci ve ikinci maddelerinin açık bir ihlalidir.

Bu tür bir saldırganlık, özellikle Latin Amerika ve Karayipler'de uluslararası barış ve istikrarı tehdit etmekte, milyonlarca insanın hayatını riske atmaktadır.

Bu saldırının, Venezuela’nın politik bağımsızlığını güç kullanarak ortadan kaldırma çabası dâhilinde, ülkenin stratejik kaynaklarını, bilhassa petrolünü ve madenlerini ele geçirmekten gayrı bir amacı bulunmamaktadır. Başaramayacaklar. 200 yılı aşkın bir süredir bağımsız olan halkımız ve meşru hükümeti, egemenliğini ve kendi kaderini tayin etmek denilen o devredilemez hakkı savunma konusunda kararlılıkla hareket edecektir. Cumhuriyetçi yönetim biçimini ortadan kaldırmak ve faşist oligarşiyle ittifak halinde bir “rejim değişikliği”ni zorlamak amacıyla sömürgeci bir savaşı dayatmaya çalışan bu girişim önceki tüm girişimler gibi başarısız olacaktır.

1811’den beri Venezuela, imparatorluklarla mücadele etmiş, onları yenmiştir. 1902’de yabancı güçler kıyılarımızı bombaladıklarında, Başkan Cipriano Castro şunu söylemiştir:

“Yabancılardaki küstahlık, vatanımızın kutsal topraklarını kirletmiştir.”

Bugün, Bolívar, Miranda ve kurtarıcılarımızın moraliyle, Venezuela halkı, imparatorluğun saldırısı karşısında bağımsızlığını savunmak için yeniden ayağa kalkmaktadır.

Halkımız sokaklara çıksın.

Bolivarcı Hükümet, ülkenin tüm toplumsal ve politik güçlerini harekete geçmeye, bu emperyalist saldırıyı kınamaya çağırıyor. Venezuela halkı ve Bolivarcı Ulusal Silahlı Kuvvetleri, halk-ordu-polis arasında tesis edilmiş mükemmel uyum dâhilinde, egemenliği ve barışı sağlamak için harekete geçti. Aynı zamanda, Bolivarcı Barış Diplomasisi, BM Güvenlik Konseyi, BM Genel Sekreteri, Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu (CELAC) ve Bağlantısızlar Hareketi (MNOAL) nezdinde gerekli şikâyetleri sunarak ABD hükümetinin kınanmasını ve hesap vermesini talep edecektir.

Devlet Başkanı Nicolás Maduro, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti Anayasası, Olağanüstü Haller Hakkında Organik Kanun ve Ulusal Güvenlik Organik Kanunu'na sıkı sıkıya bağlı kalarak, tüm ulusal savunma planlarının uygun zaman ve koşullarda uygulanması talimatını vermiştir.

Bu bağlamda, Devlet Başkanı Nicolás Maduro, halkın haklarını korumak, cumhuriyet kurumlarının tam anlamıyla işlemesini güvence altına almak ve derhal silahlı mücadeleye geçmek amacıyla ülke genelinde “Dış Tehdit Kaynaklı Olağanüstü Hal” ilan eden bir kararnameyi imzalamış, kararnamenin yürürlüğe girmesi talimatı vermiştir. Tüm ülke bu emperyalist saldırıyı bertaraf etmek için seferber olmalıdır.

Ayrıca Devlet Başkanı Nicolás Maduro, Ulusal Kapsamlı Savunma Komutanlığı ile Kapsamlı Savunma İçin Yönetim Kurumları’nın ülkedeki tüm eyaletlerde ve kentlerde derhal devreye sokulması talimatı vermiştir.

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca Venezuela, halkını, toprağını ve bağımsızlığını koruma amaçlı meşru savunma hakkını saklı tutar. Bu noktada Latin Amerika, Karayipler ve dünya halklarına ve hükümetlerine bu emperyalist saldırıya karşı aktif dayanışma içerisinde harekete geçmesi çağrısında bulunuyoruz.

Başkomutan Hugo Chávez Frías’ın da dediği gibi, “Tüm yurtseverler, ne kadar büyük olursa olsun, yüzleştikleri her türden güçlüğe birlikle, mücadeleyle, cenkle ve zaferle cevap verecektir.”

Karakas
3 Ocak 2026
Kaynak

Mamdani İşçi Sınıfına da İhanet Edecek


Sosyalizmin zaferi gökten zembille inmeyecek. O zafere ancak eski ve yeni güçler arasında cereyan eden, şiddetle tanımlı güç mücadeleleri neticesinde varılabilir.

[Rosa Luxemburg, Junius Broşürü, 1915]

 

Bu meselenin hiç tartışılmayacağına eminim.

“Solun kazanmaya yönelik alerjisinden, kaybetmeye olan sevdasından” dem vuran yorumlar yapmadan önce lütfen nezaket gösterin de sizi küplere bindirecek argümanımı açıklamama izin verin.

Burada derdim, Andrew Cuomo ülkeyi terk edip Staten Island’da sürgün hükümeti kurmak zorunda kalana kadar, Zohran Mamdani’nin New York hinterlandının, New Jersey’nin geniş köylü kitlelerini (banliyö sakinlerini) halk savaşı için seferber edememesini eleştirmek değil. Bu, ileride ele alınacak bir mesele.

Bu makalenin asıl konusu, en azından öncelikle, şu bariz gerçekleri yinelemek değil: Zohran Mamdani bir reformisttir. Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) denilen örgüt, tümüyle reformist bir örgüttür. Reformizm, yapısal olarak başarısızlığa veya tam teslimiyete mahkûmdur. Reformizm, ya Salvador Allende’nin yolundan gidip kafasına bir kurşun sıkar ya da Avrupa sosyal demokrasisinin yolunu takip edip, mermi dağıtım işine önemli yatırımlar yaparken sonunda büyükannenizin emeklilik fonunu BlackRock şirketine satar, ardından da Afganistan’ı bombalar. Bu iki seçenekten biri diğerinden evla olabilir pekâlâ, ama ikisinin de proleter devrime, hele ki sosyalizme hiçbir şekilde yol açmayacağı açıktır.

Umutlarını New York belediye başkanlığı seçimine giren Demokrat Parti adayına bağlayanlar bilmelidirler ki bu çaresizlik, esasen adayın yürüttüğü kampanyayla değil, emperyalizmin merkezinde bilhassa ABD’de devrimci bilincin içler acısı haliyle ilgilidir.

Tüm kusurlarına rağmen, Mamdani, Sanders sonrası dünyada anlamsızlaşmış olan “demokratik sosyalist” tabirinin somutlaşmış hali olduğunu hiçbir zaman iddia etmedi. Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütünün tabanını harekete geçirmek için radikal konumlar aldığı izlenimi yaratmaya yönelik muğlâk kimi ifadelere başvurdu. Söz konusu taban, siyaset anlayışlarının üzerine genellikle yüzeysel bir radikalizm maskesi takmış bir kesimdi.

Herkes, kendi hareketini gökleri fetheden Bolşevikler olarak tahayyül etmek ister. Kimse, hikâyesi tarihin çöplüğünde sona eren Menşevikler olmak istemez. Bu, yeni bir durum değil.

Bir de son olarak şunu eklemem gerek: bu makalede ben, dostum Lenin’in geçen akşam beni arayıp Zohran Mamdani’nin kötü, şeytani bir burjuva olduğunu, kötü politikaları savunduğunu, Kerenski’yi, Birinci Dünya Savaşı’nı ve Rosa Luxemburg’un öldürülmesini destekleyeceğini düşündüğünü söylediğinden bahsedecek değilim. Lenin, sonra telefonda “Sovyetler Birliği’ne ne oldu öyle?” diye bağırdı, muhabbet çok daha garip bir hal almadan, telefonu kapattım.

Şaka bir yana, çoktan ölmüş insanların, hiçbir bağlantılarının, hiçbir çıkarlarının olmadığı ve her açıdan dışında yaşadıkları koşullar konusunda ne düşündükleri sorusu üzerinden tartışma yürütmek, saçma. Aslında bu yaklaşım, o kadar materyalizm karşıtıdır ki tartışmaya bile değmez.

Bununla birlikte, Lenin, sadece etten kemikten bir insan olsa da, fikirleri, Marx, Engels ve diğerlerinin fikirleri gibi, kendi başlarına ayakta durur. O zamandan beri daha da geliştirilen evrenselleştirilmiş bir toplumsal ilişkiler teorisi olarak Marksizme entegre edilmiştir.

Bugün bu teoriye dair yorumunuz farklılık arz edebilir, hatta Marksizm-Leninizmin ondan neşet ettiği görüşüne karşı çıkabilirsiniz, ancak sizden tek ricam şu: fikirlerini temelde reddettiğiniz kişilerin adlarını siyasetinize vermeyin. Bağlamından kopartılmış alıntılara başvurarak, bu insanların aldıkları konumları yanlış aktarmayın. Bu tür yaklaşımların kafa karışıklıklarına yol açtığı görülmeli.

Diyelim ki hem devrimci öncü partiyi ve merkezi planlama üzerine kurulu ekonomiyi savunuyorum hem de kendime “anarşist” diyorum. Bu durum şaşkınlığa yol açardı, değil mi?

Tartışmalardan zaferle çıkmak için siyasi görüşleriniz konusunda, hatta kendinizle ilgili olarak yalan söylemenin iyi bir fikir olmadığı bilinmeli. Bu, son derece ciddiyetsiz ve dahası, işe yaramaz bir davranıştır.

Öyleyse, tüm bunları hallettiğimize göre, akla gelen bariz soru şu:

Bu makale neyle ilgilidir?

Bu makale, esas olarak teslimiyet ve ona yol açan çelişkilerle, burjuva devlet gücünü anti-kapitalist amaçlar için kullanma girişiminde var olan çelişkilerle ilgilidir.

Bu makale, Zohran Mamdani, Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders ve gezegendeki hemen her devlette onlara benzeyen yüzlerce ismin, mücadele henüz daha ciddi manada başlamadan evvel burjuvaziye boyun eğmesiyle ilgilidir.

Bu makale, bunun neden sürekli tekrarlandığı ve bu konuda neler yapabileceğimiz sorusuna cevap vermeyi amaçlıyor.

Şimdilik, anti-Siyonizm ve anti-emperyalizmden, bunların New York belediye başkanlığı seçiminde neden önemli olduğundan bahsedelim. Tüm mücadeleler birbirine bağlıdır ve dolayısıyla oportünizm, bunlardan birini bile satarsa hepsini birden satmış olur. Mamdani, bu hususu 2021’de şu şekilde ifade etmişti:

“Örgütlenme biçimimiz, çalışma şeklimiz ve önceliklerimizi belirleme biçimimiz açısından, hiçbir konuyu diğerinin önüne koymuyor oluşumuz önemli bir özelliğimizdir.”

Bu, gayet talihsiz bir ifade. Mamdani, Marksizmle az çok ilişkili olduğu zamanlarda ne kadar da güzel konuşuyormuş! Hiçbir şeyin görünüşte doğru gitmediği koşullarda doğru olanı söylemek kolaydır. Ancak siyaset yapanlar bilsin ya da bilmesin, siyasette her şey zaten doğru yolda ilerler.

Oportünizm: Satılık Gelecek

Bu tartışmaya bir tahminle, daha doğrusu, bu makale boyunca çözmeye çalışacağımız bir çelişkiyle başlayalım:

Belki de şaşırtıcı bulacaksınız ama Zohran Mamdani’yi tanımıyorum; dostum değil. Havalı ve komik bir adam olmasıyla da hiç ilgilenmiyorum. Ama öte yandan, Amerikalı Demokratik Sosyalistler geçmişine dair bildiklerimiz, bana Mamdani’nin bir Siyonist olmadığını söylüyor. Kan dökücü bir emperyalist olduğuna veya New York Emniyet Müdürlüğü’nün büyük bir hayranı olduğuna inanmak için de hiçbir nedenim yok. Ama gene de şundan eminim: Mamdani, New York belediye başkanı seçildikten sonra, aldığı konumlarla ABD’de resmi güce sahip diğer tüm burjuva politikacılarından ayırt edilemecek bir siyasetçiye dönüşecek.

Başkan Mamdani, Boykot, Tecrit, Yaptırımlar (BDS) ile ilgili kararları uygulamayacak, emperyalizmin ablukalarının aşılması için uğraşanlara sembolik bir destek bile sunmayacak. Polis devletine para akıtmaya devam edecek. O dilinden düşürmediği kira kontrolü ve ücretsiz toplu taşıma politikalarını görev süresinin ilk yılında uygulasın, dişimi kırarım.

Bazılarınız bu ilkesizlikle ilgili fikrim veya en azından bendeki karamsarlık karşısında öfkelenecektir. Ama herkes, bu noktada sevdalanılan onca sosyal demokratın süreç sonunda çoktan ilkesizleştiği, teslim olduğu gerçeğine bakmalı.

Bu noktada, Yugoslavya’nın yıkımına açıktan sunduğu desteğe ve Siyonizmle olan sorunlu ilişkisine rağmen, kariyeri çoğu “solcu” tarafından uzun süre yanlış değerlendirilen bir isim olarak Bernie Sanders’a bakılsın. Ya da Alexandria Ocasio-Cortez’e ve kadronun diğer üyelerine bakılsın. Bu isimler, dünyanın en yoksul ülkeleri arasında olan kimi ülkelere yönelik tahriklerde emperyalizm yanlısı konumlar aldılar.

İşin kötü yanı şu ki Mamdani, iktidara gelmezden çok önce zaten birçok geri adım atmış, düzene teslim olmuştu. Aşağıdaki liste, teslimiyete dair tüm örnekleri içermiyor. Sadece birkaç örneğe yer veriyor:

* Mamdani, İsrail’in “demokratik bir devlet” olarak var olma hakkını savundu, böylece devletin yerleşimci-sömürgeci niteliğini örtbas etti, bununla birlikte, Filistin’de mücadeleeden her bir direniş örgütünün siyasi çizgisini fiilen redde tabi tutmuş oldu. Aynı şekilde Mamdani, “İntifadayı küreselleştir” sloganını reddettiğine dair iddialara karşı çıksa da zamanla bu slogandan uzaklaştı.

* ABD polis teşkilatını ırkçı bir kurum olarak nitelendirdiği için özür diledi. 2020’de savunduğu gibi polis teşkilatının bütçesinin kesilmesi veya tamamen ortadan kaldırılmasını öngören ilk görüşünden geri adım attı. Tüm bunları yaparken de New York Emniyet Müdürlüğü’nün “her gün hayatlarını tehlikeye atan” memurlarıyla birlikte çalışma isteğini dile getirmeyi ihmal etmedi.

* “Solcu otoriter liderler”den dem vurduğu röportajının ardından kampanyası adına bildirileri kaleme alanlar, Küba lideri Miguel Díaz-Canel’i ve Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu doğal diktatör olarak gördüklerini, bu nedenle kınadıklarını yinelediler. Bu anlamda, esasen ABD emperyalizminin bu devletler konusunda belirlediği çizgiyle uyumlu olduklarını dile getirdiler.

* Bir zamanlar New York Eyalet Meclisi’ne seçildiği dönemde savunduğu, reformist sosyalizme dair radikal söylemlerinin çoğundan geri adım attı, büyük ölçüde Sandersvari, daha ılımlı bir sosyal demokrat çizgiye ricat etti.

Listeyi daha da uzatmak mümkün. Artık asıl noktanın net ve açık olduğunu düşünüyorum: bu tür reformist siyasetçiler tavizler verdiler. Bu da politik düzlemde uygun gördükleri her anda tavizler vermeyi sürdüreceklerinin kanıtı.

Tüm bunlar, oldukça tuhaf gelebilir size. Şu soruları da sorabilirsiniz: Anketlerde rakibinden yüzde 15 farkla önde olan, seçimi zaten kazanmış, nispeten radikalmiş gibi görünmeyi bilmiş bir siyasetçi, neden daha en başta bu tavizleri versin ki? En sadık tabanını neredeyse hiçbir sebep yokken neden kendisinden uzaklaştırsın?

Bunun seçim kazanmak için taktiksel bir tercih olduğunu ve işler iyi görünse de henüz bitmediğini söyleyerek cevap verebilirsiniz. Gerçekten de öyle. Yukarıda bahsini ettiğimiz başlıklar o kadar da önemli değil. Zaten bir belediye başkanının pek tesir edemeyeceği konu başlıkları bunlar.

Belki de Mamdani tavizler veriyor ama iktidara geldikten sonra büyük adımlar atacaktır. Bu noktada verilecek küçük tavizlerin pek bir önemi yoktur.

Burjuvaziyi yatıştıracak sözler sarf eden Mamdani, belki de ilk fırsatta burjuvazinin kitle tabanını dağıtmak için sessiz sedasız bir sosyalist darbe planlıyordur, kim bilir?

Ben, böyle bir plan uyarınca hareket etmediğine eminim. Tarih de Marksist devlet teorisi de benim gibi düşünüyor. Çünkü böylesi bir darbe, hiçbir zaman hiçbir yerde gerçekleşmedi. Mamdani’nin yapıp ettiklerinin çok daha tutarlı bir açıklaması var aslında:

Seçim kampanyaları, adayın seçmen kitlesi dışında başka kitlelere de hitap eder. Mamdani, Demokrat Parti’nin adayı haline geldiği koşullarda, Andrew Cuomo denilen şahıs, isminin bilinmesi dışında bir avantaja sahip değildi. Adamın arkasında sadece Mamdani’nin yürüttüğü kampanyayı sorun olarak gören zengin burjuvalar vardı.

Zengin burjuvalar, onu sorun olarak görüyor ama Mamdani, bu kesimin iktidarına son verecek biri değil. New York’un zenginleri, Mamdani’nin politikalarını şehri serbest yatırım alanı olarak herkese açık kılacak, onu cazip hale getirecek bir tehdit olarak görüyorlar. Açıktan dile döktüğü tavizlerle Mamdani, aslında kapitalist sınıfa ve ona bağlı devlet bürokrasisine hitap ediyor. Onlara hiçbir zaman ileri gitmeyeceği, gitse bile, Küba ve Venezuela’daki “solcu otoriterler” gibi olmayacağı, “hukuku ve düzeni” ortadan kaldırma taleplerine boyun eğmeyeceği, meşru endişelerine kulak veren makul bir belediye başkanı olacağı, aynı zamanda halktan o fosilleşmiş Cuomo’dan çok daha fazla destek alacağı konusunda güvence veriyor.

Her şeyden evvel bu tanık olduğumuz şey, bir tür iş mülâkatıdır. Size “hangi pozisyona başvurmuştunuz?” diye sorarlar. Siz de “Tabii ki burjuva devletinin makul bir yöneticisi olarak çalışacağım New York belediyesi başkanlığı için” cevabını verirsiniz. Zaten tehlikeli bir radikal de değilsinizdir. Öyle olsa, başvurunuz zaten kabul görmezdi.

Mamdani de burjuva hükümetine duhul edecek veya bu durumda, onun önde gelen figürü olacak. Orada “demokratik sosyalist” olarak görevini ifa edecek.

Rosa Luxemburg, bu siyasi çizginin sonuçlarını bir asırdan fazla önce tespit etmişti:

“Modern devletin başındaki hükümet, özünde sınıf egemenliğinin bir örgütüdür, düzenli olarak işlemesi, sınıf devletinin varoluş koşullarından biridir. Sınıf egemenliğinin sürdüğü koşullarda bir sosyalist, hükümete dâhil oldu diye burjuva hükümeti sosyalist hükümete dönüşmez, aksine, bir sosyalist, burjuva bir bakana dönüşmüştür.

İşçi dostu bir bakanın gerçekleştirebileceği toplumsal reformların kendi başlarına sosyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar, ancak sınıf mücadelesi yoluyla elde edildikleri ölçüde sosyalisttirler.

[…]

Bir sosyalistin burjuva hükümetine girmesi, sanıldığı gibi sosyalistlerin burjuva devletini kısmen ele geçirdiği değil, burjuva devletinin sosyalist partiyi kısmen ele geçirdiği anlamına gelir.”

[Rosa Luxemburg, Dreyfus Olayı ve Millerand Davası, 1899]

Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) ve seçilmiş temsilcileri, neredeyse on yıldır ABD burjuva devleti tarafından sürekli olarak ele geçirilme, iç edilme sürecindeler. Bu sırada kendileri de iktidarı kendilerinin ele geçirdiklerine, onu fethettiklerine inandırılmışlardır!

Oysa bu temsilciler, iktidara yaklaştıkça, burjuva devleti ve ilk etapta bu iktidar pozisyonlarına ulaşmak için kullandıkları Demokrat Parti kurumlarınca yutulmuşlardır. 2018’de New York Eyalet Meclisi’ne seçilen ilk DSA üyesi olan Julia Salazar gibi biri, Lenin ve Che Guevara’yı siyasi ilham kaynakları arasında saydığını (gerekli sonuçları ortaya çıkarmadan sefil bir konuma savrulduğu koşullarda) özgürce ifade ediyordu. 2025’te Kongre’ye aday olmayı düşünen birinin bu lafları seçildikten sonra etmesi tümüyle imkânsızdır.

Pratikte seçim yoluyla yüksek makam ve mevkilere getirilen reformistlerin asli görevi, Demokrat Parti ile aynı çizgide olmak ve tabanlarını belirsiz radikal söylemlerle oyalamaktır. Destekçileri için tek teselli, az sayıda üyeyle zaten dağılmış haldeki kitle tabanı üzerinden ufak da olsa güce sahip olmaktır. Asıl teslimiyet bayrağı, tam da bu vehimle birlikte açılır. Burada burjuva siyasetiyle kurulan bu türden bir ilişkinin dayandığı gerçeklik, yanlış idrak edilmektedir. Aslında bu, gerilemedir:

Bir “demokratik sosyalist”, gerçek iktidara ne kadar yaklaşırsa ki Mamdani, New York belediye başkanı olarak üstlendiği icra pozisyonuyla buna en çok yaklaşan kişi, burjuva devletine teslimiyet o kadar gerekli ve cazip hale gelir. İktidar olunduğuna dair izlenimin altında kaçınılmaz bir biçimde yüzleşilecek ihanetler saklıdır.

Ortada somut politikaya dair kararlar yoksa, görünüşte önemsiz sonuçlarla birlikte, mevcut konumları anında değiştirmek de o kadar kolay olacaktır. Bir “demokratik sosyalist”, burjuva hükümetine duhul ettiğinde veya onun lideri olduğunda, içinde yer aldığı devletin niteliğine kaçınılmaz olarak teslim olur. Ondan kaçınamaz.

Solcu, devletle açık mücadeleye girmeye hazır değilse, burjuvazinin genel çıkarlarını tehlikeye atan konularda teslimiyetçi bir tutum sergiler. Salvador Allende’nin Unidad Popular’ı, genel seçimleri kazanıp üç yıl iktidarda kaldıktan sonra, arkasında kitle hareketi olmasına rağmen, devletle mücadeleye hiçbir şekilde hazır değildi. DSA’in de bu konuda bir hazırlığı yok.

Esasında bu örgüt, siyaset anlayışında böylesi bir hazırlığa yer veren bir yapı değil. Dolayısıyla, varolabileceğine dair tahmin ve öngörülerde bulunmak bile onlara gereğinden fazla itibar kazandırıyor.

Neticede tarih tekerrür eder, “önce trajedi sonra fars” olarak. Fars, ABD’de ilk Sanders kampanyasından beri sahneleniyor ki bu kampanya da Eugene Debs’in sadece bir gölgesinden ibaretti.

Oportünizmin temel bir özelliği de şu: politik konumlar, faydalarına göre sürekli değiştiriliyor, böylelikle belirsizlik, siyasete hâkim oluyor. Yeni şehir yönetimi, seçmen tabanına verdiği sözlerle doğrudan çelişecek, burjuva devletinin koruyucusu olarak doğal rolüne uygun hareket edecek, bu da mevcut durumu daha da kötüleştirecek:

“Oportünist, doğası gereği, bir sorunun kesin ve nihai çözümünden kaçınmaya meyillidir. Her daim alternatifler arar. Birbirini dışlayan bakış açıları arasında bir yılan gibi kıvrılır. Tüm taraflarla ‘anlaşmaya’ çalışır, ancak anlaşmazlıklarını değişikliğe vurgu yapan ifadeler, şüpheler, saygın ve masummuş gibi görünen dilekler vb. ile dile döker.”

[Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, 1904]

Zohran Mamdani, karizmatik biri olabilir. Uzaktan bakıldığında çoğu zaman dürüst görünebilir, ancak dürüstlük, karizma, “saygın ve masummuş gibi görünen dilekler” kısa süre sonra şehir yönetimini dikenli tel gibi çevreleyecek olan nesnel koşulları pek değiştirmez.

Peki Mamdani’nin bu işin sonunda işçi sınıfının mücadelesi için kahramanca ama büyük ölçüde anlamsız bir fedakârlık yapacak mı? Şimdiye kadarki davranışlarına, çağdaşlarının davranışlarına ve küçük burjuvazi ile işçi aristokrasisindeki çıkarsız destek tabanına bakılırsa, bunun pek ihtimali yok. Seçim bittikten sonra muhtemelen öğleden sonra da toplanmamış olan kahvaltı sofrasına dönecekler. Mamdani’ye proleterleri sessizce satması için gerekli alanı tanıyacaklar. Sonuçta satılan, her daim proleterler olacaktır.

Bu durum, doğalında şu soruyu akla getiriyor: Alternatif ne?

Kısa cevap, ilkedir. Ama bu ilke, gerçekliği asla göz ardı edemez, ona kör bakamaz.

İlke ve Taviz: Kazanılacak Bir Dünya

Gerçeklik, siyasi mücadeleye her zaman sınırlar koyar. Yenilgi seçeneği gündeme geldiğinde, acı verici olsa bile, tavizler zorunluluk haline gelebilir. Ama gene de kimi ilkelerden vazgeçilmez. Aksi takdirde onca mücadele heba olur.

Genelde taviz denilen meseleye üç yaşındaki çocuklar karşı çıkar, siyaset değil. Buna karşın, tavizle teslimiyet arasında ayrım yapmak gerekir.

Lenin bu gerilimi Sol Komünizm kitabında net bir dille aktarır. Bu çalışmanın, Bolşeviklerin acımasız bir İç Savaş’la boğuştuğu, emperyalist kuşatma ve müdahalenin etkilerinden muzdarip olduğu bir dönemde ortaya çıkmış olması tesadüf değildir. Gerçeklik, devrimci mücadelenin mevcut koşulları, hepimizi olduğu gibi onları da tavizlerde bulunmaya mecbur etmiştir:

“[...] ‘İlke üzerinden’ uzlaşmaları reddetmek, genel olarak, ne türden olursa olsun, tavizlerin kabul edilebilirliğini reddetmek, ciddiye alınması bile zor olan bir çocukça davranıştır. Devrimci proletaryaya faydalı olmak isteyen bir siyasi lider, affedilemez olan somut taviz örnekleriyle oportünizmin ve ihanetin somut ifadesi olan tavizi birbirinden ayırabilmelidir. […]”

[Lenin, “Sol” Komünizm: Çocukluk Çağı Hastalığı, 1920]

Kabul edilemez tavizler ile gerekli tavizleri birbirinden ayırmak çok önemli. Ancak öte yandan, elimizde ikisi arasına net bir çizgi çizmemizi sağlayacak kurallar yok. Mücadelenin somut koşullarından bağımsız böylesi bir ayrım çizgisi çekmenin mümkün olduğu varsayımı, idealizmden başka bir şey değil. Genel bir cevap anlamında şu söylenebilir: Ayrım noktasında üzerinde durulması gereken husus, alınacak kararın komünist örgütün nihai amacı olarak proleter devrime hizmet edip etmeyeceğidir. Ancak gene de bu, gerçekte yapılması son derece zor bir ayrımdır.

Rus örneğine dönecek olursak, hangi tavizlerin kabul edilebilir olduğu sorusu, Ekim Devrimi’nin ilk yılında Bolşevikler içinde bir değil, iki değil, üç kez bölünmeye yol açmıştır. En ünlü bölünme de Lenin’in Merkez Komite’yi Brest-Litovsk Antlaşması’nın aşağılayıcı şartlarını kabul etmeyi reddederse görevinden istifa edeceği tehdidiyle birlikte gündeme gelmiştir. “Sol komünistler”, bu barışı Alman emperyalizmine verilmiş, kabul edilmesi mümkün olmayan bir taviz olarak değerlendirmişlerdir. Lenin ise savaşı derhal sona erdirmek ve Alman İmparatorluğu’nun Petrograd’a yürüyerek devrimi bastırmasını engellemek için barışın mutlak bir gereklilik olduğunu savunmuştur. Bugün Lenin’in görüşünün doğru olduğunu söylemek kolaydır, ancak o dönemde tartışmanın her iki tarafı da birbirini ihanetle suçlamıştır.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak, 2025 yılına geri dönelim. Soyut düzlemde oportünizmle taviz arasında ayrım yapmanın ne kadar zor olduğunu dikkate aldığımızda şu soruyla yüzleşiriz: mevcut yolun doğru yol olduğundan veya hangi yolun yanlış olduğundan nasıl emin olabiliriz? Her şeyde olduğu gibi, cevap, analizde ve tavizsiz eleştiride yatıyor, ancak bu tek başına yeterli değil.

Örgütler, kendilerini bağlayan bir siyasi çizgi bulmalı, iç eleştiri mekanizmaları oluşturmalı, siyasi çizgilerini buna göre ayarlayabilmelidir. Taktiksel tavizler, her zaman, tanımı gereği, bir partinin ilkelerinin, yani o partinin savunduğu şekliyle proletaryanın iktidar mücadelesinin ilkelerinin bir temsili olan siyasi çizgi içerisinde yer bulmalı, ona tabi olmalıdır.

Bu anlamda, bir partinin görevi, herhangi bir durumda devrimci çizgiyi oportünizmden ayırt edebilecek kadar keskin bir analiz yeteneğine ve herhangi bir durumda yanlış değerlendirme yapmasına ve oportünizme teslim olmasına neden olan siyasi çizgisindeki hatalar üzerine düşünmesini sağlayacak ölçüde güçlü iç eleştiri yapılarına sahip olmaktır. Bu bağlamda Lenin, partinin rolünü “Uzlaşma Üzerine” adını taşıyan metinde şu şekilde tanımlamaktadır:

“Gerçek bir devrimci partinin görevi, tüm tavizlerden vazgeçmenin imkânsız olduğunu ilan etmek değil, kaçınılmaz olduğunda tüm tavizler yoluyla ilkelerine, sınıfına, devrimci amacına, devrime giden yolu açma ve halk kitlelerini devrimde zafer için eğitme görevine sadık kalabilmektir.”

[Lenin, “Uzlaşma Üzerine”, 1917]

Sorunun özü burada yatıyor. Bu öze ilişkin tartışma, bizi en nihayetinde Zohran Mamdani’ye, DSA’e, temelde dünyanın her ülkesinde kendisine kökleşecek zemin bulan “geniş yelpazeli sosyalist” partilerin dile getirdikleri siyasi projeyle baş başa bırakıyor:

“Geniş yelpazeli sosyalist partiler”, temel yapıları itibarıyla, özden ziyade sahte bir birlik üzerine kuruludur. Bu da onları, en başta tutarlı bir siyasi çizgiye sahip olmadıkları için, uzlaşma ile tam teslimiyet arasında ayrım yapmaktan alıkoyar.

Elbette, DSA’in bir davranış kuralları ve (fazlasıyla) belirsiz tanımlanmış bir programı var. Gerçi örgüt, sanki bu iyi bir şeymiş gibi, parti olmadıklarını sürekli hatırlatıp duruyor. Zaten parti de üyeler için yeterli yaptırım mekanizmaları ve net hedeflere sahip değilse hiçbir işe yaramaz.

Kendilerini “Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayanla ABD emperyalizmini destekleyen, hatta Filipin Devleti’nin gerçek Maoistlere karşı silah kullanması fikrini savunan sosyal demokratlar, aynı örgütte aynı amaç için nasıl çalışma yürütebilirler?

Lenin, “Şu diyeceğime sakın gülmeyin: Artık bugün bütün sosyal şovenistler ‘Marksist’.” lafını boşuna etmemiştir.

Onca farklı görüşün tek çatı altında nasıl çalışma yürüttüğü ile ilgili sorunun cevabı gayet basit aslında: Bu unsurların kendilerini tanımlarken dile döktükleri siyasetin gerçek siyasetle bir alakası yok! Bir nebze olsun güç elde edenler, doğal olarak çok az direniş sergileyecekleri yolu yürürler. Bunlar, akla gelebilecek her türden oportünizme boyun eğerler.

Bir vakitler en coşkulu destekçileri olan ve onlarla aynı örgütü paylaşanlar ise anlaşmazlıklar konusunda homurdanarak etkisiz, dişleri sökülmüş bir radikalizm sergilerler.

Örgütlerinin yapısı, oportünizmin üstesinden gelmeyi imkânsızlaştırır, çünkü ilkeli eleştiri ve tartışma, akla gelebilecek en ılımlı birlikte yaşama biçiminin yerini alır. Açık çelişkiler, birliğin bedeli olarak görülüp çöpe atılır.

Daha önce de söyledim: Tüm mücadeleler birbirine bağlıdır, dolayısıyla oportünizm, bir mücadeleyi satmışsa hepsini satmış demektir. Bugün tüm mücadeleler tek seferde satışa çıkartılıyor. Artık gerisinin bir önemi yok.

Bugün sosyalizm mücadelesi zihinsel bir hale indirgeniyor. Harekete mensup olan kişileri kuşatan politik yapıdaki o büyük boşluğu doldurmak için o üyeler, sürekli toplumsal faaliyetlerle meşgul tutuluyor.

Bir anlığına, Zohran Mamdani gibi, bu örgütlerin seçilmiş temsilcilerinin, onları ilk etapta kuran örgüte karşı gerçekten hesap verebilir olduğu bir dünyayı benimle birlikte hayal edin.

Örgüt içerisindeki konumları ne olursa olsun, on binlerce üyenin, tek tek şubelerin ruh hallerine veya yerel liderlik yapısının düşüncelerine değil, yıllarca süren pratik deneyim ve öz eleştirinin keskin bir teorik silaha dönüştürülmüş hali olan ilkeli siyasi çizgiye karşı sorumlu olduğu bir dünyayı hayal edin.

Burjuvaziden taktiksel kazanç ve itibar kazanmak için örgütün kıdemli bir üyesinin anti-emperyalizmi ve anti-Siyonizmi reddetmesinin mümkün bile olmadığı, o üyenin kendi örgütlerinden yıkıcı müdahalelerle yüzleşeceği, bu durumda ilgili kişinin burjuva devletiyle mücadeleyi bile daha cazip bir şeymiş gibi göreceği bir dünyayı hayal edin.

Bu dünya bir hayal değil. Öncü partinin, demokratik merkeziyetçiliğin ve tüm üyelerin tabi olduğu açıkça tanımlanmış bir siyasi çizginin dünyasından söz ediyoruz. Kısacası, komünist kitle partisine götüren tek dünyadan. Bunu daha önce inşa ettik ve tekrar inşa edebiliriz, ancak bunun için bir kez ve sonsuza dek şunu söylememiz gerekiyor:

“İlkelere evet, uzlaşmaya evet, ama oportünizme hayır!”

O zamana kadar ihanetlerin sayısı artacak, çünkü zaten elde artık ihanet edilecek somut bir öz diye bir şey yok. Bir tek proleterlerin kendisi kaldı. Sonuçta her daim gemiyi en son proleterler terk eder. Bu sefer, onların ayağa kalkmalarını sağlamalıyız.

Ya da Rosa Luxemburg’un sözleriyle:

“Yarın devrim bir kez daha ayağa kalkacak, silâhlarını çekecek ve savaş davulları eşliğinde sizi dehşete düşürerek şu sözü haykıracaktır: ‘Vardım, varım, var olacağım!’[...]”

[Rosa Luxemburg, “Berlin’de Düzen Hâkim”, 14 Ocak 1919]

Lukas Unger
28 Ekim 2025
Kaynak

02 Ocak 2026

, ,

İran’ın Siyonizme Yaşattığı Yenilgi

Döviz yazısı: “Zirveye yaklaşıyoruz. Bugün yorulmanın ve yeise kapılmanın değil,
coşkunun, umudun ve hareketin vaktidir. Sonuna dek direneceğiz.”


İran’ın Siyonizme Yaşattığı Yenilgi:

Ulusal Kimliğin Saldırılar Karşısında Elde Ettiği Zafer

 

13 Haziran 2025 günün sabahı erken saatlerde Siyonist rejim, İran İslam Cumhuriyeti’ne çok yönlü bir saldırı gerçekleştirdi. Askeri, politik ve toplumsal düzeylerde gerçekleştirilen bu saldırıda kimi üst düzey komutanlar, bazı nükleer bilimciler ve masum siviller katledildi. Saldırı neticesinde 610 kişi öldü. (Chughtai 2025).

Siyonist rejim, askeri stratejisi bünyesinde, bir de ülke içerisindeki güçlerden istifade etti. İran halkını hükümetine karşı kışkırttı. Libya’da ve Suriye’de hükümetlerin devrilmesi esnasında yaşanan olaylara benzer olaylara tanıklık edildi (Beaumont 2025). Bahsi edilen ülkelerde içteki muhalif güçler, saldırıyı gerçekleştiren yabancı güçlerle işbirliği yaptılar, böylelikle, hükümetlerini zayıf düşürdüler, onlara karşı ayaklanma tertiplediler.

14 Haziran Cumartesi günü, belirli isimlere yönelik suikastlerin ve dron saldırılarının gerçekleştirildiği günün ertesi Netanyahu, İran halkına “Bu, ayağa kalkıp ‘Kadın, Hayat, Özgürlük’ sloganınız dâhil tüm çığlıklarınızın işitilmesini sağlamak için bir fırsattır” dedi (Wall Street Journal 2025). Netanyahu, İran’a yönelik saldırı neticesinde İran halkının yüzde sekseninin hükümete karşı ayaklanacağına, hatta ülkenin toprak bütünlüğünün ortadan kalkacağına inanıyordu (Beaumont 2025).

Trump’ın açıklamaları bu algıyı temel alıyordu. Mayıs ayında Suudi Arabistan’a yaptığı ziyarette Trump, “Onların başarılı bir ülke haline gelmesini gerçekten istiyoruz. Onların muhteşem, güvenli ve harika bir ülke olmasını istiyoruz” dedi (Metro TV 2025). ABD savaş uçaklarının İran’ın nükleer tesislerine yönelik gerçekleştirdiği saldırıların ardından Trump, X hesabından şu mesajı paylaştı: “Şu ‘rejim değişikliği’ ifadesini kullanmak politik açıdan doğru değil belki ama madem mevcut İran rejimi, İran’ı yeniden büyük yapamıyor, bir rejim değişikliği neden yaşanmasın? İran’ı yeniden büyük yap.” (Koch 2025). Bu ifadesi dâhilinde Trump, zımnen, İran’a yönelik bombardımanın amacının, ülkenin yeniden büyük olmasını sağlamak olduğunu söylüyordu.

Bu türden açıklamalar, ABD ve Siyonist rejimin başındaki liderlerin amacının, İran İslam Cumhuriyeti’nin liderleriyle halk arasına kama sokmak veya varolan ayrışmayı istismar etmek, böylelikle, ülkeye saldırıp rejimi değiştirmek, nihayetinde İran’ı bölmek için gerekli zemini oluşturmak olduğunu ortaya koyuyordu.

Ama onca saldırıya rağmen İran halkı, ABD’nin ve Siyonistlerin planlarından yana saf tutmadı. Halkın İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik zımni desteği, tüm planları suya düşürdü.

Bu makale ilk olarak, 12 günlük savaş sırasında İran halkının sergilediği tepkileri inceliyor, ardından da bu tepkilerin ardındaki sebepleri analiz ediyor.

Halkın Siyonistlerin ve ABD’nin Saldırısına Yönelik Tepki Dâhilinde
Yekvücut Olup Devlete Destek Sundu

Bazıları, İranlıların çoğunluğunun 12 günlük savaş sırasında sadece Siyonist ve ABD saldırganlığıyla işbirliği yapmaktan kaçındığını, İran İslam Cumhuriyeti’ni aktif bir şekilde desteklemediğini düşünüyor. Ancak bu, İran halkının verebileceği en düşük tepkidir. Gerçekte, çoğunluk (bir avuç sabotajcı ve casus hariç) İslam Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini koruyup desteklemiştir.

Genel olarak, 12 günlük savaş sırasında halkın tepkileri iki ana gruba ayrılabilir: destekleyenler ve yıkıcılar. Yıkıcı unsurlar, İslam Cumhuriyeti’ne karşı Siyonist ve ABD saldırılarıyla işbirliği yapan kişilerdi. Bu kişilerden bazıları, daha önce Mossad istihbarat servisleri tarafından organize edilmiş ve donatılmış olanlar, Netanyahu ve Trump’ın isyan ve sabotaj çağrılarına olumlu cevap verdiler (bkz. Mahamad 2025). Ancak bu kişilerin sayıları o kadar sınırlıydı ki ABD’nin ve Siyonizmin planları suya düştü.

İranlıların ezici çoğunluğunu kapsayan ikinci grup ise Netanyahu ve Trump’tan gelen “isyan ve sabotaj” çağrılarını reddetti, bunun yerine, İslam Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğini savunup ona destek sundu. İran’ı ve baştaki hükümeti destekleyenlerin kapsamı o kadar önemliydi ki, birçok yerli ve uluslararası analist, bunu İran’ın milli birliği ve bütünlüğünün bir delili olarak tanımladı (Heiran-Nia ve Doroh 2025; Zibakalaam 2025).

Bu tepkinin, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik desteği değil, sadece Siyonistlerin ve ABD’nin saldırganlığıyla işbirliğinin mevcut olmayışının delili olduğunu söyleyenlere şu cevabı vermek gerekir: Siyonist rejim ve ABD, yürürlüğe koyduğu planların ilk aşaması uyarınca İran’a saldırdığında, ardından ikinci aşamada halkı sokaklara çıkıp İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı isyan etmeye çağırdığında, halkın isyan etmeyi reddetmesinin, ülkenin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine destek verdiği anlamına geldiği belirtilmelidir.

Bu çatışmada iki cephe vardı: Siyonist rejim ve İran İslam Cumhuriyeti. Netanyahu ve Trump’ın çağrılarını reddederek, İran halkı, İran İslam Cumhuriyeti ile aynı safta yer aldı.

Ancak halk, İran İslam Cumhuriyeti’ne aynı düzeyde destek sunmadı. Bu destek, üç ayrı düzeyde verildi: aktif katılım, empati ve işbirliği, sabırla örülü ittifak. En üst düzeyde, sahada aktif olarak yer alan, İran İslam Cumhuriyeti’nin politika ve stratejilerini uygulayan kişiler yer alıyordu. Örneğin, sıradan vatandaşlar, hastane, belediye, banka gibi hizmet kurumlarında çalışan memurlar, işçiler ve personel metro istasyonları, taksiler, otobüsler, büyük ve küçük marketler ve benzin istasyonlarında İran İslam Cumhuriyeti’ni saldırılara karşı savunmak için aktif destek verdiler. Ramazan Bayramı’ndaki iftarlara benzeri toplu etkinliklere, Cuma namazlarına ve şehitleri anma törenlerine coşkulu ve kahramanca katılım da bu kategoriye dâhil edilmeli.

Terör faaliyetlerinde bulunan şüpheli kişi veya grupların faaliyetlerini raporlamak ve açığa çıkarmak, aktif desteğin bir diğer biçimiydi. Ayrıca, bazı kişiler, medyada ve internetteki sosyal platformlarda İran İslam Cumhuriyeti’ni aktif olarak destekledi. Buralarda İran’ın askeri güçlerine destek sunan içerikler paylaşıldı, vatan sevgisini gösteren paylaşımlarda bulunuldu, Siyonistlerin saldırıları kınandı, ülkeye yönelik destek ifadelerine yer verildi. Gazetecilerin, devlet medyası çalışanlarının ve çeşitli haber ajansları ile gazetelerin çabaları da dikkate değerdi.

İkinci düzeyde, resmi kurumsal çerçeveler dışında İran İslam Cumhuriyeti’nin direnişini gönüllü olarak destekleyenler yer aldı. Örneğin bu kişiler, benzin istasyonlarında ücretsiz içecek ve su dağıttı veya araçlarıyla insanları ücretsiz taşıdı (bu makalenin yazarı, bu tür davranışlara bizzat tanık olmuştur). Bazı insanlarsa fırınlarda veya dükkânlarda ihtiyaç sahiplerine ücretsiz ekmek ve yiyecek dağıttı. Turistlerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde (misal Kuzey İran’da) bazıları, evlerini ücretsiz olarak paylaştı.

Birinci gruba kıyasla sayıları daha az olsa da, ikinci düzeyde faaliyet yürütenler, kültürel açıdan etkili eylemler ortaya koydular. Bu eylemler, ülke genelinde işbirliği ve empati duygusunu güçlendirdi. Bu kültür, tüm İranlıların birbirine bağlı kaderini yansıtıyor, krizin üstesinden gelmek için kolektif desteğin önemini vurguluyordu.

Üçüncü düzeyde, İran İslam Cumhuriyeti ile bağını sabırla muhafaza eden kişiler duruyordu. Aktif olarak askeri veya siyasi çabalara katılmasalar da, kriz sırasında gösterdikleri sabır ve metanet, kritik öneme sahipti. Örneğin, bazıları, Tahran’daki evlerinden ayrılıp, saldırıların daha az olduğu, nispeten daha güvenli şehirlere taşındılar. Bu insanlar, kriz koşullarına uygun olarak hareket ettiler. Bunlar, sokaklara çıkarak isyan etmediler. Evlerini terk etmek, benzin istasyonlarında uzun kuyruklarda beklemek, iş yerlerini süresiz olarak kapatmak, güvenlik kontrollerinden geçmek veya yoğun trafikte yol almak gibi zorluklara sabırla katlandılar. Sakin davranışlarıyla, genellikle askerlerin ve güvenlik güçlerinin krizi etkili bir şekilde yönetmesine katkıda bulundular.

Halkın İran İslam Cumhuriyeti’ni Desteklemesinin Sebeplerinin Analizi

Şu önemli hususu belirtmem lazım: Yazar, 12 günlük savaş sırasında halkta oluşan genel kanaatin ve görüşün incelendiği, sahayı ele alan herhangi bir araştırmanın henüz yapılmamış veya yayımlanmamış olması nedeniyle, İran halkının İran İslam Cumhuriyeti’ne sunduğu desteği analize tabi tutarken, yapılmış haberleri, kişisel deneyimlerini ve gözlemlerini temel almıştır.

Yazarın tespitiyle, İran halkının Netanyahu ve Trump’ın sokak protestoları ve rejim değişikliği çağrılarını reddetmesinde iki ana faktör rol oynadı:

1. ABD’nin ve Siyonist rejimin emperyalist doğasının farkında olunması;

2. İranlılar arasında hâkim olan, vatanseverlik ve milliyetçilikle tanımlı ruhtur.

Düşmanın Tanınması

İlk faktör konusunda şu söylenebilir: Yukarıda da izah ettiğimiz üzere, İran halkının İran İslam Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine sunduğu destek, saldırgan düşmana karşı olan muhalefetiyle örtüştü. Genellikle, bir ülke saldırıya uğradığında, halkının kendisini savunmak için saldırgana karşı çıkacağı varsayılır. Ancak, Siyonist rejim ve ABD tarafından yapılan son saldırıda, saldırganlar, İran halkının saldırının ikinci aşamasına katılmasını ve kendi siyasi sistemine karşı hareket etmesini planladı. İran’daki geçmiş olaylardan kaynaklanan eksik anlayışı ve tamamlanmamış deneyimleri temel alan saldırganlar, (1) halk nezdinde varolan kimi hoşnutsuzluklar sebebiyle İranlıların İran İslam Cumhuriyeti’nin çökmesini istediğini; (2) onu devirmek için ABD’nin ve Siyonistlerin müdahalesini beklediklerini düşündüler (Beaumont 2025). Muhtemelen bu varsayım, son otuz yıl boyunca yaşanan, halkın sokaklara dökülmesine tanıklık eden, 2009 seçimleriyle ilgili protestolar[1] veya Mehsa Emini’nin ölümü ardından 2022’de yapılan eylemler[2] gibi olaylar üzerinden dile getiriliyordu.

Siyasi özgürlükler, seçimlerin şeffaf bir şekilde yapılması ve kadın haklarıyla ilgili taleplerin yanında bu eylemlerde İran İslam Cumhuriyeti karşıtı sloganlar da atılmıştı. Bazı örneklerde eylemlere liderlik edenler, ABD ve kimi Avrupa ülkelerinin İran’a müdahale etmesi çağrısında bulundular (Mashreg News 2015). Ayrıca, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı olan ve diasporada yaşayan Rıza Pehlevi, Mesih Alinejad, Ruhullah Zem gibi isimler, BBC Persian kanalı, Amerika’nın Sesi kanalı, Manoto ve Iran International türünden medya kuruluşlarında çalışanlar, İran halkının İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek istediğini, ABD’nin ve Siyonistlerin müdahalesini arzuladıklarını sürekli dile getirip durdular. (The Iran Primer 2011).

Bu olaylar, ABD’li ve Siyonist liderleri İran halkının kendilerini kurtarıcı olarak gördüklerine, halkın kendilerini İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmeye yardımcı olmakla görevlendirdiğine inanmalarına sebep oldu. Trump’ın “İran’ı Yeniden Büyük Yap” mesajı (Koch 2025) ile Netanyahu’nun “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketine sunduğu destek (Wall Street Journal 2025) bu yanlış anlamanın somut tezahürüydü.

İran İslam Cumhuriyeti’ne 12 boyunca gerçekleştirilen saldırı, bu varsayımın tümüyle yanlış olduğunu ortaya koydu. Bu yanlış hesaplamayı analiz ederken iki nokta üzerinde durmak gerekiyor:

1. İranlıların çoğu, İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasını hiçbir zaman talep etmedi. 2009 ve 2022’deki gösteriler de dâhil olmak üzere, son otuz yıl içerisinde tanık olunan eylemlerin merkezinde belirli talepler duruyordu. (Misal, 2009’da Mahmud Ahmedinecad’ın politikaları eleştirildi, seçimlerin şeffaf bir şekilde yapılması talep edildi, 2022’deki eylemlerse kadın hakları ve başörtüsü merkezli olarak ilerledi.) Bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması, merkezi bir talep değildi.

Bazı medya organları ve rejim karşıtı örgütler, bu protestoları sistem karşıtı hareketler olarak takdim etmeye çalışsa da, bunlar, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilmiş, yaygınlaşma imkânı bulmuş ayaklanmalar değildi. Bu protestoların lider kadrosu belirsizdi, halkın taleplerine dair tutarlı bir anlayıştan yoksundu, ayrıca bunlar, alternatif bir sistem önerisinde bulunmuyordu. Bu protestolara yönelik katılım, muhalifliğini dile dökmek için yurttaşlarca inşa edilmiş yapıların bulunmaması veya bu yapılara güven duyulmaması sebebiyle, belli bir örgüt eliyle düzenlenmeyen, ara sıra yapılan toplantıları akla getiriyordu. Dolayısıyla, İranlıların politik, toplumsal ve ekonomik talepleri olsa da, halkın ekseriyetinin niyeti dün olduğu gibi bugün de İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek değil.

2. ABD ve İsrail’in İran’ın sorunlarını çözecek güç olduklarına dair algı, darmaduman oldu. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze’de Siyonist rejimin kadın, çocuk, hemşire, doktor ve gazetecilerin ölümüne sebep olan saldırıları, İranlılara bu rejimin gerçek doğasını gösterdi. ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin Siyonist rejime verdiği askeri destek yanında, Gazze, Lübnan, Suriye’de işledikleri suçlar, ayrıca, Hamas ve Hizbullah liderlerine yönelik suikastler karşısında sessiz kalmaları, onların emperyalist ajandasını daha da görünür kıldı. Son iki yılda İranlılar, ABD’nin ve Siyonist rejimin sömürgeci ve saldırgan niteliğini bizzat, tüm çıplaklığıyla gördü, onların İran’ı kurtarmak değil, zayıflatıp parçalamak amacında olduklarını anladı (Tabnak 2025).

İran’da Vatanseverlik ve Milliyetçilik

Netanyahu ve Trump’ın çağrılarının reddedilmesine katkıda bulunan ikinci faktör, İran halkında derin köklere sahip olan vatanseverlik ve milliyetçiliktir. Tarihsel düzlemde İranlıların vatanlarıyla aralarındaki bağ, her daim güçlü olmuş, milli kimliklerini İran’ın tarihsel mirası ve medeniyet geçmişi tanımlamıştır.

İran tarihi ve edebiyatı, ülkelerini yabancı baskılara karşı şiddetle savunan Okçu Areş, Rüstem, Sohrab ve Demirci Kava gibi kahramanlarla doludur. Tarihsel açıdan İranlılar, toprak bütünlüklerini koruma fikrini her daim benimsemiş, savaşlar veya uluslararası anlaşmalar yoluyla gerçekleşebilecek her türden toprak kaybını tarihlerine düşecek bir leke olarak görmüşlerdir. Yakın tarihte İran’da, geç Kaçar döneminden itibaren açığa çıkan tüm milliyetçi hareketler, İran’ın milli kimliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı öncelikli görmüşlerdir. Bu hareketleri beş başlıkta ele almak mümkündür:

a. Seküler ve tarihsel milliyetçilik (çoğunlukla Pehlevi rejimi ve Pan-İranist Parti’de görülen bir yaklaşım);

b. Anayasacı milliyetçilik;

c. Milli Cephe’nin ve Musaddık’ın milliyetçiliği;

d. Dini milliyetçilik (Şeriati ve Bezirgan’ın önderlik ettiği hareket);

e. İslam Cumhuriyeti’nin İslami milliyetçiliği.

Batı kültürüne yönelik olumlu bakışına rağmen, laik milliyetçilik bile İran’ın antik tarihi ve kültürel kimliğiyle övünür. Örneğin, Pan-İranist Parti, Bahreyn’in Halife hanedanına devrini karşı çıkmış, Saddam’ın işgaline karşı İslam Cumhuriyeti’ni desteklemişti.

Bilhassa Musaddık’ın ABD ve İngiltere’nin yardımıyla devrilmesinden sonra, milliyetçiler arasında görülen Batı yanlısı görüşler azaldı, bunun yerini, Ali Şeriati, Mehdi Bezirgan ve İmam Humeyni gibi isimlerin önderliğinde geliştirilen anti-emperyalist, anti-Batı ve İslami milliyetçi bir söylem aldı.

Devrim sonrası İran İslam Cumhuriyeti’nin geliştirdiği milliyetçilik anlayışı, bağımsızlık, anti-emperyalizm ve toprak savunusunu öncelikli hale getirdi. Bu vatansever ruh, İran-Irak Savaşı sırasında zirveye ulaştı. Bu savaşta İran, toprak bütünlüğünü savunmak için yaklaşık 190.000 şehit verdi. Dini (İslamî ve Şii) temeline rağmen, İran İslam Cumhuriyeti’nin geliştirdiği milliyetçilik, “İranlılık”, (yerel diller ve lehçeleri tanıyan) milli dil anlayışı ve İran’ın resmi sınırları içindeki etnik birliğine vurgu yapıyordu. Sıklıkla “İslami milliyetçilik” veya “İrani İslami milliyetçilik” olarak adlandırılan bu İslam ve milliyetçilik karışımı, İranlıların tüm etnik ve dini gruplarından bireylerin ona bağlanmasını ve desteklemesini sağladı. İran kimliğini belirli bir grupla sınırlı görmedi.

Sonuç

12 günlük savaş sırasında İranlılar, emperyalist ABD ve mücrim Siyonist rejimin tarihin ve medeniyetin ürünü olan vatanlarına yönelik saldırısını bizzat tecrübe ettiler. Bu durum, İranlılar için kabul edilemezdi. ABD’yi potansiyel bir kurtarıcı olarak görebilecek olanlar bile, İran’ın zayıflatılmasını veya bölünmesini değil, kalkınma sorunlarına çözüm bulunmasını umuyorlardı. Böylece çoğunluk, kadim vatanlarını savunmak için ayağa kalktı, askeri ve siyasi savunma sorumluluğunu üstlenen İran İslam Cumhuriyeti’ni destekledi. Bazı İranlılar, İran İslam Cumhuriyeti’nin bazı iç ve dış siyasetlerini eleştirse de bu eleştiriler, onların devletin İran’ın varlığını ve toprak bütünlüğünü savunma çabasına destek sunmasına mani olmadı.

Rıza Bageri
17 Temmuz 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] İran Yeşil Hareketi olarak da bilinir.

[2] Kadın, Hayat, Özgürlük Hareketi olarak da bilinir.

Kaynakça:
Beaumont, Peter. 2025. “Netanyahu Speaks of Regime Change in Iran; What He Means is Regime Destruction.” Guardian, June 17, 2025. Guardian.

Chughtai, Alia. 2025. “Visualising 12 Days of the Isral–Iran Confilict.” Aljazira, 26 Haziran 2025. Cezire.

Heiran-Nia, Javad ve H. Hessam Doroh. 2025. “Why Israeli Attacks Brought Fear But Not Regime Change to Iran.” Stimson Centre, 1 Temmuz 2025. Stimson.

Koch, Alexandra. 2025. “Trump Hints At Regime Change In Iran While Declaring MAKE IRAN GREAT AGAIN After US Strikes.” 22 Haziran 2025. Foxnews.

Mahamad, Ata. 2025. “The Shadow War: How Israel’s Mossad Infiltrated Iran’s Security Apparatus.” Iran Wire, 03 Temmuz 2024. Iranwire.

Mashreg News. 2015. “Matn-e Khiat-Nameh Sar-kardegan-e Fetneh Hashtad-o-Hasht Be Vazir-e Kharejeh Amrica.” 19 Ağustos 2015. Maşrik.

Metro TV. 2025. “TrumpUrges Iran Toward New Deal in Saudi Speech.” Metro TV, 14 Mayıs 2025. Youtube.

Tabnak. 2025. “Emad-al-Din Baghi: Israel Be Donbal-e Tajzieh Iran.” Tabnak, 23 Haziran 2025. Tabnak.

The Iran Primer. 2011. “Clinton Interview with BBC Persian Service.” The Iran Primer, 27 Ekim 2011. Iranprimer.

Wall Street Journal News. 2025. “Netanyahu Calls on Iranian People to Overthrow Their Government.” WSJ News, 14 Haziran 2025. Youtube.

Zibakalaam, Sadiq. 2025. “Zibakalaam: Israel’s Calculations Did Not Turn Out Right.” Donya-e-eqtesad, 12 Temmuz 2025. DE.