“Sosyalizmin zaferi
gökten zembille inmeyecek. O zafere ancak eski ve yeni güçler arasında cereyan
eden, şiddetle tanımlı güç mücadeleleri neticesinde varılabilir.”
[Rosa
Luxemburg, Junius Broşürü, 1915]
Bu
meselenin hiç tartışılmayacağına eminim.
“Solun
kazanmaya yönelik alerjisinden, kaybetmeye olan sevdasından” dem vuran yorumlar
yapmadan önce lütfen nezaket gösterin de sizi küplere bindirecek argümanımı
açıklamama izin verin.
Burada
derdim, Andrew Cuomo ülkeyi terk edip Staten Island’da sürgün hükümeti kurmak
zorunda kalana kadar, Zohran Mamdani’nin New York hinterlandının, New
Jersey’nin geniş köylü kitlelerini (banliyö sakinlerini) halk savaşı için
seferber edememesini eleştirmek değil. Bu, ileride ele alınacak bir mesele.
Bu
makalenin asıl konusu, en azından öncelikle, şu bariz gerçekleri yinelemek
değil: Zohran Mamdani bir reformisttir. Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA)
denilen örgüt, tümüyle reformist bir örgüttür. Reformizm, yapısal olarak
başarısızlığa veya tam teslimiyete mahkûmdur. Reformizm, ya Salvador
Allende’nin yolundan gidip kafasına bir kurşun sıkar ya da Avrupa sosyal
demokrasisinin yolunu takip edip, mermi dağıtım işine önemli yatırımlar
yaparken sonunda büyükannenizin emeklilik fonunu BlackRock şirketine satar,
ardından da Afganistan’ı bombalar. Bu iki seçenekten biri diğerinden evla
olabilir pekâlâ, ama ikisinin de proleter devrime, hele ki sosyalizme hiçbir
şekilde yol açmayacağı açıktır.
Umutlarını
New York belediye başkanlığı seçimine giren Demokrat Parti adayına bağlayanlar
bilmelidirler ki bu çaresizlik, esasen adayın yürüttüğü kampanyayla değil,
emperyalizmin merkezinde bilhassa ABD’de devrimci bilincin içler acısı haliyle
ilgilidir.
Tüm
kusurlarına rağmen, Mamdani, Sanders sonrası dünyada anlamsızlaşmış olan “demokratik
sosyalist” tabirinin somutlaşmış hali olduğunu hiçbir zaman iddia etmedi.
Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütünün tabanını harekete geçirmek için
radikal konumlar aldığı izlenimi yaratmaya yönelik muğlâk kimi ifadelere
başvurdu. Söz konusu taban, siyaset anlayışlarının üzerine genellikle yüzeysel
bir radikalizm maskesi takmış bir kesimdi.
Herkes,
kendi hareketini gökleri fetheden Bolşevikler olarak tahayyül etmek ister. Kimse,
hikâyesi tarihin çöplüğünde sona eren Menşevikler olmak istemez. Bu, yeni bir
durum değil.
Bir
de son olarak şunu eklemem gerek: bu makalede ben, dostum Lenin’in geçen akşam
beni arayıp Zohran Mamdani’nin kötü, şeytani bir burjuva olduğunu, kötü
politikaları savunduğunu, Kerenski’yi, Birinci Dünya Savaşı’nı ve Rosa
Luxemburg’un öldürülmesini destekleyeceğini düşündüğünü söylediğinden
bahsedecek değilim. Lenin, sonra telefonda “Sovyetler Birliği’ne ne oldu öyle?”
diye bağırdı, muhabbet çok daha garip bir hal almadan, telefonu kapattım.
Şaka
bir yana, çoktan ölmüş insanların, hiçbir bağlantılarının, hiçbir çıkarlarının
olmadığı ve her açıdan dışında yaşadıkları koşullar konusunda ne düşündükleri
sorusu üzerinden tartışma yürütmek, saçma. Aslında bu yaklaşım, o kadar
materyalizm karşıtıdır ki tartışmaya bile değmez.
Bununla
birlikte, Lenin, sadece etten kemikten bir insan olsa da, fikirleri, Marx,
Engels ve diğerlerinin fikirleri gibi, kendi başlarına ayakta durur. O zamandan
beri daha da geliştirilen evrenselleştirilmiş bir toplumsal ilişkiler teorisi
olarak Marksizme entegre edilmiştir.
Bugün
bu teoriye dair yorumunuz farklılık arz edebilir, hatta Marksizm-Leninizmin
ondan neşet ettiği görüşüne karşı çıkabilirsiniz, ancak sizden tek ricam şu:
fikirlerini temelde reddettiğiniz kişilerin adlarını siyasetinize vermeyin. Bağlamından
kopartılmış alıntılara başvurarak, bu insanların aldıkları konumları yanlış
aktarmayın. Bu tür yaklaşımların kafa karışıklıklarına yol açtığı görülmeli.
Diyelim
ki hem devrimci öncü partiyi ve merkezi planlama üzerine kurulu ekonomiyi savunuyorum
hem de kendime “anarşist” diyorum. Bu durum şaşkınlığa yol açardı, değil mi?
Tartışmalardan
zaferle çıkmak için siyasi görüşleriniz konusunda, hatta kendinizle ilgili
olarak yalan söylemenin iyi bir fikir olmadığı bilinmeli. Bu, son derece
ciddiyetsiz ve dahası, işe yaramaz bir davranıştır.
Öyleyse,
tüm bunları hallettiğimize göre, akla gelen bariz soru şu:
Bu
makale neyle ilgilidir?
Bu
makale, esas olarak teslimiyet ve ona yol açan çelişkilerle, burjuva devlet
gücünü anti-kapitalist amaçlar için kullanma girişiminde var olan çelişkilerle
ilgilidir.
Bu
makale, Zohran Mamdani, Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders ve gezegendeki
hemen her devlette onlara benzeyen yüzlerce ismin, mücadele henüz daha ciddi manada
başlamadan evvel burjuvaziye boyun eğmesiyle ilgilidir.
Bu
makale, bunun neden sürekli tekrarlandığı ve bu konuda neler yapabileceğimiz
sorusuna cevap vermeyi amaçlıyor.
Şimdilik,
anti-Siyonizm ve anti-emperyalizmden, bunların New York belediye başkanlığı
seçiminde neden önemli olduğundan bahsedelim. Tüm mücadeleler birbirine
bağlıdır ve dolayısıyla oportünizm, bunlardan birini bile satarsa hepsini
birden satmış olur. Mamdani, bu hususu 2021’de şu şekilde ifade etmişti:
“Örgütlenme biçimimiz,
çalışma şeklimiz ve önceliklerimizi belirleme biçimimiz açısından, hiçbir
konuyu diğerinin önüne koymuyor oluşumuz önemli bir özelliğimizdir.”
Bu,
gayet talihsiz bir ifade. Mamdani, Marksizmle az çok ilişkili olduğu zamanlarda
ne kadar da güzel konuşuyormuş! Hiçbir şeyin görünüşte doğru gitmediği
koşullarda doğru olanı söylemek kolaydır. Ancak siyaset yapanlar bilsin ya da
bilmesin, siyasette her şey zaten doğru yolda ilerler.
Oportünizm:
Satılık Gelecek
Bu
tartışmaya bir tahminle, daha doğrusu, bu makale boyunca çözmeye çalışacağımız
bir çelişkiyle başlayalım:
Belki
de şaşırtıcı bulacaksınız ama Zohran Mamdani’yi tanımıyorum; dostum değil.
Havalı ve komik bir adam olmasıyla da hiç ilgilenmiyorum. Ama öte yandan,
Amerikalı Demokratik Sosyalistler geçmişine dair bildiklerimiz, bana
Mamdani’nin bir Siyonist olmadığını söylüyor. Kan dökücü bir emperyalist
olduğuna veya New York Emniyet Müdürlüğü’nün büyük bir hayranı olduğuna inanmak
için de hiçbir nedenim yok. Ama gene de şundan eminim: Mamdani, New York
belediye başkanı seçildikten sonra, aldığı konumlarla ABD’de resmi güce sahip
diğer tüm burjuva politikacılarından ayırt edilemecek bir siyasetçiye
dönüşecek.
Başkan
Mamdani, Boykot, Tecrit, Yaptırımlar (BDS) ile ilgili kararları uygulamayacak,
emperyalizmin ablukalarının aşılması için uğraşanlara sembolik bir destek bile
sunmayacak. Polis devletine para akıtmaya devam edecek. O dilinden düşürmediği
kira kontrolü ve ücretsiz toplu taşıma politikalarını görev süresinin ilk
yılında uygulasın, dişimi kırarım.
Bazılarınız
bu ilkesizlikle ilgili fikrim veya en azından bendeki karamsarlık karşısında
öfkelenecektir. Ama herkes, bu noktada sevdalanılan onca sosyal demokratın
süreç sonunda çoktan ilkesizleştiği, teslim olduğu gerçeğine bakmalı.
Bu
noktada, Yugoslavya’nın yıkımına açıktan sunduğu desteğe ve Siyonizmle olan
sorunlu ilişkisine rağmen, kariyeri çoğu “solcu” tarafından uzun süre yanlış
değerlendirilen bir isim olarak Bernie Sanders’a bakılsın. Ya da Alexandria
Ocasio-Cortez’e ve kadronun diğer üyelerine bakılsın. Bu isimler, dünyanın en
yoksul ülkeleri arasında olan kimi ülkelere yönelik tahriklerde emperyalizm
yanlısı konumlar aldılar.
İşin
kötü yanı şu ki Mamdani, iktidara gelmezden çok önce zaten birçok geri adım
atmış, düzene teslim olmuştu. Aşağıdaki liste, teslimiyete dair tüm örnekleri
içermiyor. Sadece birkaç örneğe yer veriyor:
* Mamdani, İsrail’in “demokratik
bir devlet” olarak var olma hakkını savundu, böylece devletin yerleşimci-sömürgeci
niteliğini örtbas etti, bununla birlikte, Filistin’de mücadeleeden her bir direniş
örgütünün siyasi çizgisini fiilen redde tabi tutmuş oldu. Aynı şekilde Mamdani,
“İntifadayı küreselleştir” sloganını reddettiğine dair iddialara karşı çıksa da
zamanla bu slogandan uzaklaştı.
* ABD polis teşkilatını
ırkçı bir kurum olarak nitelendirdiği için özür diledi. 2020’de savunduğu gibi
polis teşkilatının bütçesinin kesilmesi veya tamamen ortadan kaldırılmasını
öngören ilk görüşünden geri adım attı. Tüm bunları yaparken de New York Emniyet
Müdürlüğü’nün “her gün hayatlarını tehlikeye atan” memurlarıyla birlikte çalışma
isteğini dile getirmeyi ihmal etmedi.
* “Solcu otoriter
liderler”den dem vurduğu röportajının ardından kampanyası adına bildirileri
kaleme alanlar, Küba lideri Miguel Díaz-Canel’i ve Venezuela lideri Nicolás
Maduro’yu doğal diktatör olarak gördüklerini, bu nedenle kınadıklarını yinelediler.
Bu anlamda, esasen ABD emperyalizminin bu devletler konusunda belirlediği
çizgiyle uyumlu olduklarını dile getirdiler.
* Bir zamanlar New York
Eyalet Meclisi’ne seçildiği dönemde savunduğu, reformist sosyalizme dair
radikal söylemlerinin çoğundan geri adım attı, büyük ölçüde Sandersvari, daha
ılımlı bir sosyal demokrat çizgiye ricat etti.
Listeyi
daha da uzatmak mümkün. Artık asıl noktanın net ve açık olduğunu düşünüyorum:
bu tür reformist siyasetçiler tavizler verdiler. Bu da politik düzlemde uygun
gördükleri her anda tavizler vermeyi sürdüreceklerinin kanıtı.
Tüm
bunlar, oldukça tuhaf gelebilir size. Şu soruları da sorabilirsiniz: Anketlerde
rakibinden yüzde 15 farkla önde olan, seçimi zaten kazanmış, nispeten radikalmiş
gibi görünmeyi bilmiş bir siyasetçi, neden daha en başta bu tavizleri versin
ki? En sadık tabanını neredeyse hiçbir sebep yokken neden kendisinden
uzaklaştırsın?
Bunun
seçim kazanmak için taktiksel bir tercih olduğunu ve işler iyi görünse de henüz
bitmediğini söyleyerek cevap verebilirsiniz. Gerçekten de öyle. Yukarıda
bahsini ettiğimiz başlıklar o kadar da önemli değil. Zaten bir belediye
başkanının pek tesir edemeyeceği konu başlıkları bunlar.
Belki
de Mamdani tavizler veriyor ama iktidara geldikten sonra büyük adımlar
atacaktır. Bu noktada verilecek küçük tavizlerin pek bir önemi yoktur.
Burjuvaziyi
yatıştıracak sözler sarf eden Mamdani, belki de ilk fırsatta burjuvazinin kitle
tabanını dağıtmak için sessiz sedasız bir sosyalist darbe planlıyordur, kim
bilir?
Ben,
böyle bir plan uyarınca hareket etmediğine eminim. Tarih de Marksist devlet
teorisi de benim gibi düşünüyor. Çünkü böylesi bir darbe, hiçbir zaman hiçbir
yerde gerçekleşmedi. Mamdani’nin yapıp ettiklerinin çok daha tutarlı bir
açıklaması var aslında:
Seçim
kampanyaları, adayın seçmen kitlesi dışında başka kitlelere de hitap eder. Mamdani,
Demokrat Parti’nin adayı haline geldiği koşullarda, Andrew Cuomo denilen şahıs,
isminin bilinmesi dışında bir avantaja sahip değildi. Adamın arkasında sadece
Mamdani’nin yürüttüğü kampanyayı sorun olarak gören zengin burjuvalar vardı.
Zengin
burjuvalar, onu sorun olarak görüyor ama Mamdani, bu kesimin iktidarına son
verecek biri değil. New York’un zenginleri, Mamdani’nin politikalarını şehri
serbest yatırım alanı olarak herkese açık kılacak, onu cazip hale getirecek bir
tehdit olarak görüyorlar. Açıktan dile döktüğü tavizlerle Mamdani, aslında kapitalist
sınıfa ve ona bağlı devlet bürokrasisine hitap ediyor. Onlara hiçbir zaman
ileri gitmeyeceği, gitse bile, Küba ve Venezuela’daki “solcu otoriterler” gibi
olmayacağı, “hukuku ve düzeni” ortadan kaldırma taleplerine boyun eğmeyeceği,
meşru endişelerine kulak veren makul bir belediye başkanı olacağı, aynı zamanda
halktan o fosilleşmiş Cuomo’dan çok daha fazla destek alacağı konusunda güvence
veriyor.
Her
şeyden evvel bu tanık olduğumuz şey, bir tür iş mülâkatıdır. Size “hangi
pozisyona başvurmuştunuz?” diye sorarlar. Siz de “Tabii ki burjuva devletinin
makul bir yöneticisi olarak çalışacağım New York belediyesi başkanlığı için”
cevabını verirsiniz. Zaten tehlikeli bir radikal de değilsinizdir. Öyle olsa,
başvurunuz zaten kabul görmezdi.
Mamdani
de burjuva hükümetine duhul edecek veya bu durumda, onun önde gelen figürü
olacak. Orada “demokratik sosyalist” olarak görevini ifa edecek.
Rosa
Luxemburg, bu siyasi çizginin sonuçlarını bir asırdan fazla önce tespit
etmişti:
“Modern devletin başındaki
hükümet, özünde sınıf egemenliğinin bir örgütüdür, düzenli olarak işlemesi,
sınıf devletinin varoluş koşullarından biridir. Sınıf egemenliğinin sürdüğü
koşullarda bir sosyalist, hükümete dâhil oldu diye burjuva hükümeti sosyalist
hükümete dönüşmez, aksine, bir sosyalist, burjuva bir bakana dönüşmüştür.
İşçi dostu bir bakanın
gerçekleştirebileceği toplumsal reformların kendi başlarına sosyalizmle hiçbir
ilgisi yoktur. Bunlar, ancak sınıf mücadelesi yoluyla elde edildikleri ölçüde
sosyalisttirler.
[…]
Bir sosyalistin burjuva
hükümetine girmesi, sanıldığı gibi sosyalistlerin burjuva devletini kısmen ele
geçirdiği değil, burjuva devletinin sosyalist partiyi kısmen ele geçirdiği
anlamına gelir.”
[Rosa Luxemburg, Dreyfus Olayı ve Millerand Davası,
1899]
Amerikalı
Demokratik Sosyalistler (DSA) ve seçilmiş temsilcileri, neredeyse on yıldır ABD
burjuva devleti tarafından sürekli olarak ele geçirilme, iç edilme sürecindeler.
Bu sırada kendileri de iktidarı kendilerinin ele geçirdiklerine, onu
fethettiklerine inandırılmışlardır!
Oysa
bu temsilciler, iktidara yaklaştıkça, burjuva devleti ve ilk etapta bu iktidar
pozisyonlarına ulaşmak için kullandıkları Demokrat Parti kurumlarınca
yutulmuşlardır. 2018’de New York Eyalet Meclisi’ne seçilen ilk DSA üyesi olan
Julia Salazar gibi biri, Lenin ve Che Guevara’yı siyasi ilham kaynakları
arasında saydığını (gerekli sonuçları ortaya çıkarmadan sefil bir konuma
savrulduğu koşullarda) özgürce ifade ediyordu. 2025’te Kongre’ye aday olmayı
düşünen birinin bu lafları seçildikten sonra etmesi tümüyle imkânsızdır.
Pratikte
seçim yoluyla yüksek makam ve mevkilere getirilen reformistlerin asli görevi,
Demokrat Parti ile aynı çizgide olmak ve tabanlarını belirsiz radikal
söylemlerle oyalamaktır. Destekçileri için tek teselli, az sayıda üyeyle zaten
dağılmış haldeki kitle tabanı üzerinden ufak da olsa güce sahip olmaktır. Asıl
teslimiyet bayrağı, tam da bu vehimle birlikte açılır. Burada burjuva
siyasetiyle kurulan bu türden bir ilişkinin dayandığı gerçeklik, yanlış idrak
edilmektedir. Aslında bu, gerilemedir:
Bir
“demokratik sosyalist”, gerçek iktidara ne kadar yaklaşırsa ki Mamdani, New
York belediye başkanı olarak üstlendiği icra pozisyonuyla buna en çok yaklaşan
kişi, burjuva devletine teslimiyet o kadar gerekli ve cazip hale gelir. İktidar
olunduğuna dair izlenimin altında kaçınılmaz bir biçimde yüzleşilecek ihanetler
saklıdır.
Ortada
somut politikaya dair kararlar yoksa, görünüşte önemsiz sonuçlarla birlikte, mevcut
konumları anında değiştirmek de o kadar kolay olacaktır. Bir “demokratik
sosyalist”, burjuva hükümetine duhul ettiğinde veya onun lideri olduğunda,
içinde yer aldığı devletin niteliğine kaçınılmaz olarak teslim olur. Ondan
kaçınamaz.
Solcu,
devletle açık mücadeleye girmeye hazır değilse, burjuvazinin genel çıkarlarını
tehlikeye atan konularda teslimiyetçi bir tutum sergiler. Salvador Allende’nin
Unidad Popular’ı, genel seçimleri kazanıp üç yıl iktidarda kaldıktan sonra,
arkasında kitle hareketi olmasına rağmen, devletle mücadeleye hiçbir şekilde hazır
değildi. DSA’in de bu konuda bir hazırlığı yok.
Esasında
bu örgüt, siyaset anlayışında böylesi bir hazırlığa yer veren bir yapı değil.
Dolayısıyla, varolabileceğine dair tahmin ve öngörülerde bulunmak bile onlara
gereğinden fazla itibar kazandırıyor.
Neticede
tarih tekerrür eder, “önce trajedi sonra fars” olarak. Fars, ABD’de ilk Sanders
kampanyasından beri sahneleniyor ki bu kampanya da Eugene Debs’in sadece bir
gölgesinden ibaretti.
Oportünizmin
temel bir özelliği de şu: politik konumlar, faydalarına göre sürekli
değiştiriliyor, böylelikle belirsizlik, siyasete hâkim oluyor. Yeni şehir
yönetimi, seçmen tabanına verdiği sözlerle doğrudan çelişecek, burjuva
devletinin koruyucusu olarak doğal rolüne uygun hareket edecek, bu da mevcut
durumu daha da kötüleştirecek:
“Oportünist, doğası gereği,
bir sorunun kesin ve nihai çözümünden kaçınmaya meyillidir. Her daim
alternatifler arar. Birbirini dışlayan bakış açıları arasında bir yılan gibi
kıvrılır. Tüm taraflarla ‘anlaşmaya’ çalışır, ancak anlaşmazlıklarını değişikliğe
vurgu yapan ifadeler, şüpheler, saygın ve masummuş gibi görünen dilekler vb.
ile dile döker.”
[Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, 1904]
Zohran
Mamdani, karizmatik biri olabilir. Uzaktan bakıldığında çoğu zaman dürüst
görünebilir, ancak dürüstlük, karizma, “saygın ve masummuş gibi görünen
dilekler” kısa süre sonra şehir yönetimini dikenli tel gibi çevreleyecek olan
nesnel koşulları pek değiştirmez.
Peki
Mamdani’nin bu işin sonunda işçi sınıfının mücadelesi için kahramanca ama büyük
ölçüde anlamsız bir fedakârlık yapacak mı? Şimdiye kadarki davranışlarına,
çağdaşlarının davranışlarına ve küçük burjuvazi ile işçi aristokrasisindeki
çıkarsız destek tabanına bakılırsa, bunun pek ihtimali yok. Seçim bittikten
sonra muhtemelen öğleden sonra da toplanmamış olan kahvaltı sofrasına
dönecekler. Mamdani’ye proleterleri sessizce satması için gerekli alanı
tanıyacaklar. Sonuçta satılan, her daim proleterler olacaktır.
Bu
durum, doğalında şu soruyu akla getiriyor: Alternatif ne?
Kısa
cevap, ilkedir. Ama bu ilke, gerçekliği asla göz ardı edemez, ona kör bakamaz.
İlke
ve Taviz: Kazanılacak Bir Dünya
Gerçeklik,
siyasi mücadeleye her zaman sınırlar koyar. Yenilgi seçeneği gündeme geldiğinde,
acı verici olsa bile, tavizler zorunluluk haline gelebilir. Ama gene de kimi ilkelerden
vazgeçilmez. Aksi takdirde onca mücadele heba olur.
Genelde
taviz denilen meseleye üç yaşındaki çocuklar karşı çıkar, siyaset değil. Buna
karşın, tavizle teslimiyet arasında ayrım yapmak gerekir.
Lenin
bu gerilimi Sol Komünizm kitabında net bir dille aktarır. Bu çalışmanın,
Bolşeviklerin acımasız bir İç Savaş’la boğuştuğu, emperyalist kuşatma ve
müdahalenin etkilerinden muzdarip olduğu bir dönemde ortaya çıkmış olması tesadüf
değildir. Gerçeklik, devrimci mücadelenin mevcut koşulları, hepimizi olduğu
gibi onları da tavizlerde bulunmaya mecbur etmiştir:
“[...] ‘İlke üzerinden’
uzlaşmaları reddetmek, genel olarak, ne türden olursa olsun, tavizlerin kabul
edilebilirliğini reddetmek, ciddiye alınması bile zor olan bir çocukça
davranıştır. Devrimci proletaryaya faydalı olmak isteyen bir siyasi lider,
affedilemez olan somut taviz örnekleriyle oportünizmin ve ihanetin somut
ifadesi olan tavizi birbirinden ayırabilmelidir. […]”
[Lenin, “Sol” Komünizm: Çocukluk Çağı Hastalığı, 1920]
Kabul
edilemez tavizler ile gerekli tavizleri birbirinden ayırmak çok önemli. Ancak öte
yandan, elimizde ikisi arasına net bir çizgi çizmemizi sağlayacak kurallar yok.
Mücadelenin somut koşullarından bağımsız böylesi bir ayrım çizgisi çekmenin
mümkün olduğu varsayımı, idealizmden başka bir şey değil. Genel bir cevap
anlamında şu söylenebilir: Ayrım noktasında üzerinde durulması gereken husus, alınacak
kararın komünist örgütün nihai amacı olarak proleter devrime hizmet edip
etmeyeceğidir. Ancak gene de bu, gerçekte yapılması son derece zor bir ayrımdır.
Rus
örneğine dönecek olursak, hangi tavizlerin kabul edilebilir olduğu sorusu, Ekim
Devrimi’nin ilk yılında Bolşevikler içinde bir değil, iki değil, üç kez
bölünmeye yol açmıştır. En ünlü bölünme de Lenin’in Merkez Komite’yi
Brest-Litovsk Antlaşması’nın aşağılayıcı şartlarını kabul etmeyi reddederse
görevinden istifa edeceği tehdidiyle birlikte gündeme gelmiştir. “Sol
komünistler”, bu barışı Alman emperyalizmine verilmiş, kabul edilmesi mümkün
olmayan bir taviz olarak değerlendirmişlerdir. Lenin ise savaşı derhal sona
erdirmek ve Alman İmparatorluğu’nun Petrograd’a yürüyerek devrimi bastırmasını
engellemek için barışın mutlak bir gereklilik olduğunu savunmuştur. Bugün Lenin’in
görüşünün doğru olduğunu söylemek kolaydır, ancak o dönemde tartışmanın her iki
tarafı da birbirini ihanetle suçlamıştır.
Tüm
bunları göz önünde bulundurarak, 2025 yılına geri dönelim. Soyut düzlemde
oportünizmle taviz arasında ayrım yapmanın ne kadar zor olduğunu dikkate
aldığımızda şu soruyla yüzleşiriz: mevcut yolun doğru yol olduğundan veya hangi
yolun yanlış olduğundan nasıl emin olabiliriz? Her şeyde olduğu gibi, cevap,
analizde ve tavizsiz eleştiride yatıyor, ancak bu tek başına yeterli değil.
Örgütler,
kendilerini bağlayan bir siyasi çizgi bulmalı, iç eleştiri mekanizmaları
oluşturmalı, siyasi çizgilerini buna göre ayarlayabilmelidir. Taktiksel tavizler,
her zaman, tanımı gereği, bir partinin ilkelerinin, yani o partinin savunduğu
şekliyle proletaryanın iktidar mücadelesinin ilkelerinin bir temsili olan siyasi
çizgi içerisinde yer bulmalı, ona tabi olmalıdır.
Bu
anlamda, bir partinin görevi, herhangi bir durumda devrimci çizgiyi
oportünizmden ayırt edebilecek kadar keskin bir analiz yeteneğine ve herhangi
bir durumda yanlış değerlendirme yapmasına ve oportünizme teslim olmasına neden
olan siyasi çizgisindeki hatalar üzerine düşünmesini sağlayacak ölçüde güçlü iç
eleştiri yapılarına sahip olmaktır. Bu bağlamda Lenin, partinin rolünü “Uzlaşma
Üzerine” adını taşıyan metinde şu şekilde tanımlamaktadır:
“Gerçek bir devrimci
partinin görevi, tüm tavizlerden vazgeçmenin imkânsız olduğunu ilan etmek
değil, kaçınılmaz olduğunda tüm tavizler yoluyla ilkelerine, sınıfına, devrimci
amacına, devrime giden yolu açma ve halk kitlelerini devrimde zafer için eğitme
görevine sadık kalabilmektir.”
[Lenin, “Uzlaşma Üzerine”, 1917]
Sorunun
özü burada yatıyor. Bu öze ilişkin tartışma, bizi en nihayetinde Zohran Mamdani’ye,
DSA’e, temelde dünyanın her ülkesinde kendisine kökleşecek zemin bulan “geniş
yelpazeli sosyalist” partilerin dile getirdikleri siyasi projeyle baş başa bırakıyor:
“Geniş
yelpazeli sosyalist partiler”, temel yapıları itibarıyla, özden ziyade sahte
bir birlik üzerine kuruludur. Bu da onları, en başta tutarlı bir siyasi çizgiye
sahip olmadıkları için, uzlaşma ile tam teslimiyet arasında ayrım yapmaktan alıkoyar.
Elbette,
DSA’in bir davranış kuralları ve (fazlasıyla) belirsiz tanımlanmış bir programı
var. Gerçi örgüt, sanki bu iyi bir şeymiş gibi, parti olmadıklarını sürekli
hatırlatıp duruyor. Zaten parti de üyeler için yeterli yaptırım mekanizmaları
ve net hedeflere sahip değilse hiçbir işe yaramaz.
Kendilerini
“Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayanla ABD emperyalizmini destekleyen,
hatta Filipin Devleti’nin gerçek Maoistlere karşı silah kullanması fikrini
savunan sosyal demokratlar, aynı örgütte aynı amaç için nasıl çalışma
yürütebilirler?
Lenin,
“Şu diyeceğime sakın gülmeyin: Artık bugün bütün sosyal şovenistler ‘Marksist’.”
lafını boşuna etmemiştir.
Onca
farklı görüşün tek çatı altında nasıl çalışma yürüttüğü ile ilgili sorunun
cevabı gayet basit aslında: Bu unsurların kendilerini tanımlarken dile
döktükleri siyasetin gerçek siyasetle bir alakası yok! Bir nebze olsun güç elde
edenler, doğal olarak çok az direniş sergileyecekleri yolu yürürler. Bunlar, akla
gelebilecek her türden oportünizme boyun eğerler.
Bir
vakitler en coşkulu destekçileri olan ve onlarla aynı örgütü paylaşanlar ise anlaşmazlıklar
konusunda homurdanarak etkisiz, dişleri sökülmüş bir radikalizm sergilerler.
Örgütlerinin
yapısı, oportünizmin üstesinden gelmeyi imkânsızlaştırır, çünkü ilkeli eleştiri
ve tartışma, akla gelebilecek en ılımlı birlikte yaşama biçiminin yerini alır. Açık
çelişkiler, birliğin bedeli olarak görülüp çöpe atılır.
Daha
önce de söyledim: Tüm mücadeleler birbirine bağlıdır, dolayısıyla oportünizm,
bir mücadeleyi satmışsa hepsini satmış demektir. Bugün tüm mücadeleler tek
seferde satışa çıkartılıyor. Artık gerisinin bir önemi yok.
Bugün
sosyalizm mücadelesi zihinsel bir hale
indirgeniyor. Harekete mensup olan kişileri kuşatan politik yapıdaki o büyük
boşluğu doldurmak için o üyeler, sürekli toplumsal faaliyetlerle meşgul
tutuluyor.
Bir
anlığına, Zohran Mamdani gibi, bu örgütlerin seçilmiş temsilcilerinin, onları
ilk etapta kuran örgüte karşı gerçekten hesap verebilir olduğu bir dünyayı
benimle birlikte hayal edin.
Örgüt
içerisindeki konumları ne olursa olsun, on binlerce üyenin, tek tek şubelerin
ruh hallerine veya yerel liderlik yapısının düşüncelerine değil, yıllarca süren
pratik deneyim ve öz eleştirinin keskin bir teorik silaha dönüştürülmüş hali
olan ilkeli siyasi çizgiye karşı sorumlu olduğu bir dünyayı hayal edin.
Burjuvaziden
taktiksel kazanç ve itibar kazanmak için örgütün kıdemli bir üyesinin
anti-emperyalizmi ve anti-Siyonizmi reddetmesinin mümkün bile olmadığı, o
üyenin kendi örgütlerinden yıkıcı müdahalelerle yüzleşeceği, bu durumda ilgili kişinin
burjuva devletiyle mücadeleyi bile daha cazip bir şeymiş gibi göreceği bir
dünyayı hayal edin.
Bu
dünya bir hayal değil. Öncü partinin, demokratik merkeziyetçiliğin ve tüm
üyelerin tabi olduğu açıkça tanımlanmış bir siyasi çizginin dünyasından söz
ediyoruz. Kısacası, komünist kitle partisine götüren tek dünyadan. Bunu daha
önce inşa ettik ve tekrar inşa edebiliriz, ancak bunun için bir kez ve sonsuza
dek şunu söylememiz gerekiyor:
“İlkelere
evet, uzlaşmaya evet, ama oportünizme hayır!”
O
zamana kadar ihanetlerin sayısı artacak, çünkü zaten elde artık ihanet edilecek
somut bir öz diye bir şey yok. Bir tek proleterlerin kendisi kaldı. Sonuçta her
daim gemiyi en son proleterler terk eder. Bu sefer, onların ayağa kalkmalarını
sağlamalıyız.
Ya
da Rosa Luxemburg’un sözleriyle:
“Yarın
devrim bir kez daha ayağa kalkacak, silâhlarını çekecek ve savaş davulları
eşliğinde sizi dehşete düşürerek şu sözü haykıracaktır: ‘Vardım, varım, var
olacağım!’[...]”
[Rosa Luxemburg, “Berlin’de Düzen Hâkim”, 14 Ocak 1919]
Lukas Unger
28 Ekim 2025
Kaynak