25 Ocak 2026

, ,

Kagar Operasyonu



জনতার সাথে একাত্ম হও শ্রমজীবী

Emekçi halk kitleleriyle birleşin!

 

Devrimci Öğrenci Birliği Merkez Komitesi Basın Açıklaması

 

Devrimci Öğrenci Birliği, Çatisgar dâhil Orta Hindistan’da Maoistlere ve yerli halklara karşı “Kagar Operasyonu” adı altında gerçekleştirilen soykırımı ve uygulanan devlet şiddetini kınar ve protesto eder.

Devrimci Öğrenci Birliği, Hindistan’ın merkezinde, özellikle Çatisgar’ın Dandakaranya bölgesinde, ayrıca Carhand ve Odişa’da “Kagar Operasyonu” adı altında gerçekleştirilen saldırılarda yerli halkların katledilmesini şiddetle kınar ve protesto eder.

Ocak 2024’te başlatılan bu özel askeri operasyon, “ulusal güvenlik” ve “terörle mücadele” bahaneleriyle yürütülse de, gerçekte Hindistan’ı “Naksallılar”dan yani Maoistlerden arınmış bir yer haline getirme amacı güden bir komplodan ibarettir.

Bu operasyon, yerli halkların hayatta kalma mücadelesini kökünden yok etmeyi amaçlayan, planlı yürütülen bir savaştır.

Son bir buçuk yıl içinde, yerli halka mensup çok sayıda insan, bu operasyon dâhilinde yargısız infaza kurban gitti. Ayrıca, binlerce masum insan hapse atıldı. Köyler tek tek yakılarak yerle bir edildi.

Bu uygulanan şiddetin temel amacı, yerli halka mensup toplulukları topraklarından, ormanlarından ve su kaynaklarından çıkarmak, bu bölgelerdeki maden zenginliklerini sömürücü şirketlere teslim etmektir.

Bu noktada, Hindistan’daki devlet aygıtı, halkın koruyucusu değil, sömürücü şirketlerin çıkarlarının koruyucusu olarak rol oynamaktadır.

Bu devam eden operasyonun bir parçası olarak, 3 Ocak 2026’da Çatisgar’ın Bastar bölgesinde 14 kişi öldürüldü. Kısa süre önce, 17 Ocak’ta, Bijapur bölgesinde bir arama operasyonu bahanesiyle iki kişi katledildi.

Devrimci Öğrenci Birliği, hiçbir devletin kendi ülkesinde kıyıya köşeye atılmış, dışlanmış halk topluluklarına ve muhalif politik örgütlere karşı bu denli barbarca askeri operasyonlar yürütebileceğine inanmamaktadır.

Uluslararası dayanışma çağrısına cevap olarak, bu devlet terörüne karşı kararlı tutumumuzu beyan ediyor, aşağıdaki talepleri desteklediğimizi ifade ediyoruz:

1. “Kagar Operasyonu” da dâhil olmak üzere, yerli halkların yaşadığı bölgelerdeki tüm askeri operasyonlar ve şiddet derhal durdurulmalıdır.

2. Askeri kamplar, yerli halkların topraklarından çekilmeli, yerleşim yerleri ve ormanlık alanlar derhal askerden arındırılmalıdır.

3. Şirketlerin kârları için yerli halkların topraklarına el konulması işlemine son verilmeli, yerli halkların anayasal ve geleneksel hakları iade edilmelidir.

4. Kagar Operasyonu adı altında işlenen tüm yargısız infazlar ve insan hakları ihlalleri hakkında tarafsız bir uluslararası soruşturma yapılmalıdır.

Devrimci Öğrenci Birliği, demokratik öğrencileri ve halkı, ayrıca dünyanın dört bir yanındaki ilerici güçleri, Hindistan’ın dışlanmış yoksul yerli halklarının bu haklı mücadelesine destek vermek için seslerini yükseltmeye çağırıyor.

Hindistan’ın yayılmacılığına, her türlü emperyalizme ve şirketlerin sömürüsüne karşı uluslararası dayanışmayı inşa edin.

Devrimci Öğrenci Birliği
Tayyip İslam
Bangladeş
24 Ocak 2026
Kaynak

, ,

CIA ve MI6 IŞİD’i Nasıl Yarattı?


22 Mart’ta Moskova’daki Crocus Belediye Binası’nda meydana gelen, en az 137 masum insanın ölümüne, 60 kişinin de ağır yaralanmasına yol açan korkunç silahlı saldırının üzerinden 24 saat geçmeden ABD yetkilileri, katliamdan IŞİD’in Güney-Orta Asya kolu IŞİD-K’yi sorumlu tuttu. Birçok kişide bu alelacele suçluyu ifşa etme girişimi, Washington’ın Batı kamuoyunun ve Rus hükümetinin odağını gerçek suçlulardan, yani Ukrayna ve/veya Kiev’in en önemli destekçisi olan İngiltere’den uzaklaştırmaya çalıştığı yönünde şüphelerin oluşmasına neden oldu.

Dört saldırganın nasıl tutulduğu, yönlendirildiği, silahlandırıldığı ve kim tarafından finanse edildiğine dair tüm ayrıntılar henüz açıklanmış değil. Kremlin, saldırının arkasında Ukrayna Güvenlik Servisi’nin (SBU) olduğuna dair kanıtlar bulduğunu iddia ediyor. Ancak SBU, bu iddiayı reddediyor, Rus devletinin saldırıdan önceden haberdar olduğunu, saldırıyı önleyebilecekken Ukrayna’ya yönelik saldırılarını artırmak için gerekli önlemleri almadığını öne sürüyor. Ayrıca, katillerin, IŞİD’in Tacikistan kanadıyla bağlantılı bir kripto para cüzdanından para aldıkları söyleniyor.

Saldırının ardındaki gerçek ne olursa olsun, sorumlu dört kişinin eylemlerini kimin veya neyin finanse ettiğinden habersiz olduğu kesin. IŞİD’in bağnaz, aşırı dindar köktencilikten ilham aldığı yönündeki yaygın algının aksine, örgüt, esasen paralı askerlerden oluşuyor. Herhangi bir zamanda, ortak çıkarlarla birbirine bağlı bir dizi uluslararası bağışçının emriyle, hareket edebiliyor. Fonlar, silah ve emirler savaşçılarına dolaylı ve şeffaf olmayan yollarla ulaşıyor. Örgütün üstlendiği bir saldırının failleri ile nihai düzenleyicileri ve finansörleri arasında neredeyse her zaman bir dizi aracı bulunuyor.

IŞİD-K denilen yapının Çin, İran ve Rusya karşısında konumlandığını biliyoruz. ABD İmparatorluğu’nun rakiplerine karşı konum almış olan örgütün köklerini yeniden ele almak zorundayız.

On yıldan biraz daha uzun bir süre önce âdeta yoktan var olmuş gibi görünen, ana akım medya manşetlerine ve Batı kamuoyunun bilincine birkaç yıl boyunca hâkim olduktan sonra tekrar ortadan kaybolan IŞİD, bir dönem Irak ve Suriye topraklarının önemli bir kısmını işgal etmişti. Orada “İslam Devleti”ni ilan ederek, kendi parasını, pasaportlarını ve araç tescil plakalarını hazırlamıştı.

ABD ve Rusya’nın ayrı ayrı gerçekleştirdiği askeri müdahalelerle IŞİD, 2017’de ortadan kaldırıldı. Hiç şüphe yok ki böylece CIA ve MI6’in sırtından büyük bir yük kalkmış oldu. Neticede artık kimse, IŞİD’in gerçekte nasıl ortaya çıktığı konusunda rahatsız edici sorular sormayacaktı.

Esasında bu terör örgütü ve hilafet, karanlık bir gecede çakan şimşek gibi birden zuhur etmedi. O, Londra ve Washington’da tasarlanan, istihbarat teşkilatlarının uygulamaya koydukları kararlı ve özverili politikaların sonucuydu.

“Her Daim Düşmanca Hareket Eden Bir Yapı”

RAND, merkezi Washington’da bulunan, oldukça etkili bir “düşünce kuruluşu”. Pentagon ve diğer kuruluşların yıllık yaklaşık 100 milyon dolar tutarında para akıttığı kuruluş, düzenli olarak ABD ulusal güvenliği, dış ilişkiler, askeri strateji ve yurtdışındaki gizli ve açık eylemler hakkında tavsiyelerde bulunuyor. Bu açıklamalar, çoğu zaman daha sonra politika olarak benimseniyor.

Örneğin, Temmuz 2016’da RAND’in hazırladığı, “Çin’le savaşın akla dahi getirilemeyeceğini” söyleyen raporda, Rusya’nın bu türden bir çatışma durumunda komşusu ve müttefiki Çin’in yanında yer alacağı, Pekin ile “sıcak” çatışma öncesinde Doğu Avrupa’yı ABD askerleriyle doldurulmasına ihtiyaç duyulacağı öngörüsünde bulunuluyordu. Bu nedenle, Moskova’nın güçlerini kendi sınırlarında meşgul etmenin gerekli olduğu düşünülmüştü. Altı ay sonra, “Rus saldırganlığı”na karşı koymak için bölgeye çok sayıda NATO askeri sevk edildi.

Aynı şekilde, RAND, Nisan 2019’da “Rusya’yı Sündürmek” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu raporda, Moskova’yı tahrik edip güçlerini daha geniş bir alana yaymak zorunda bırakmaktan, böylelikle “rejimin istikrarını zayıflatmak”tan söz ediliyordu. Bahsi edilen yöntemler arasında, Ukrayna’ya “yoğun yardım” sunmak, Suriyeli isyancılara ABD desteğini artırmak, “Belarus’ta rejim değişikliğini” teşvik etmek, Kafkasya’daki “gerilimleri” istismar etmek, “Orta Asya’da” ve Moldova’da “Rus nüfuzunu” etkisiz hale getirmek gibi başlıklar yer alıyordu. Bunların çoğu daha sonra bir bir gerçekleşti.

Bu bağlamda, RAND’in Kasım 2008 tarihli “Uzun Soluklu Savaşın Başlaması” başlıklı makalesi, okuru rahatsız edecek bir içeriğe sahip. Makale, aynı ay Bağdat ve Washington tarafından imzalanan bir çekilme anlaşmasının şartları uyarınca koalisyon güçleri Irak’tan resmen ayrıldıktan sonra, ABD’nin Küresel Terörle Mücadele’sini nasıl yürüteceğine değiniyor. Bu gelişme, tanımı gereği, işgal resmen sona erdiğinde “stratejik öncelik” olarak kalacak olan Basra Körfezi petrol ve doğalgaz kaynakları üzerindeki İngiliz-Amerikan egemenliğini tehdit ediyordu.

RAND, “Bu öncelik, uzun sürecek savaşı yürütme önceliğiyle güçlü bir şekilde etkileşim içinde olacaktır” açıklamasını yaptı. Düşünce kuruluşu, geri çekilmenin yarattığı güç boşluğu sırasında Irak’taki ABD hegemonyasını sürdürmek için “böl ve yönet” stratejisi önerisinde bulunuyordu. Bu strateji kapsamında Washington, “Irak'taki çeşitli Selefi-cihatçı örgütler arasındaki fay hatlarını kullanarak, onları birbirlerine karşı kışkırtacak ve enerjilerini iç çatışmalara dağıtacak”, aynı zamanda “İran’a karşı sürekli düşmanca duygular besleyen otoriter Sünni hükümetleri destekleyecekti.”

“Bu strateji, büyük ölçüde gizli operasyonlara, enformasyon temelli operasyonlara, alışılmadık savaş yöntemlerine ve yerel güvenlik güçlerine sunulacak desteğe dayanıyor. [...] ABD ve yereldeki müttefikleri, milliyetçi cihatçıları kullanarak, yerel halkın gözünde uluslararası cihatçıları itibarsızlaştırmak için vekalet savaşları başlatabilir. [...] İşi daha ucuza halletmeyi düşünüyorsa ABD, bu yola başvurmalı, dikkatini tamamen bölgeye çevirene kadar zaman kazanmalıdır. [...] ABD liderleri ayrıca, Müslüman âleminde Şiileri güçlendirecek hareketlere karşı muhafazakâr Sünni rejimlerin yanında yer alarak, süregelen Şii-Sünni çatışmasından da faydalanmayı tercih edebilir.”

Büyük Tehlike”

Böylece CIA ve MI6, Batı Asya genelinde Sünni “milliyetçi cihatçıları” desteklemeye başladı. Ertesi yıl, Beşar Esad, Katar’ın Doha’nın geniş doğalgaz rezervlerini Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan 10 milyar dolarlık, 1500 kilometrelik bir boru hattı aracılığıyla doğrudan Avrupa’ya yönlendirme teklifini geri çevirdi. Wikileaks’in paylaştığı, önemli ayrıntılar içeren bir belgede de aktarıldığı üzere, ABD, İsrail ve Suudi istihbaratı, yerelde bir Sünni isyanını kışkırtarak, Esad’ı devirmek için derhal harekete geçti, bu amaçla muhalif örgütleri finanse etmeye başladı.

Bu çaba, Ekim 2011’de Muammer Kaddafi’nin televizyonda yayınlanan katli ardından, MI6’in Libya’dan Suriye’ye silah ve aşırılıkçı savaşçıları yönlendirmesiyle hız kazandı. CIA, Kongre’yi çevrilen dolaplardan haberdar etmemek için İngiliz istihbaratını aracı olarak kullanarak bu operasyonu denetledi. CIA’in Şam'daki gizli işbirliği, ancak Haziran 2013’te, dönemin Başkanı Barack Obama’nın resmi onayıyla resmileşti, sonrasında Çınar Kerestesi Operasyonu adı altında bir operasyonun yürütüldüğü itiraf edildi.

Bu dönemde Batılı yetkililer, Suriye’deki vekil güçlerini genelde “ılımlı isyancılar” olarak adlandırıyorlardı. Ancak Washington, bu vekil güçlerin işgal ettikleri topraklarda köktenci bir hilafet kurmaya çalışan tehlikeli aşırılıkçılar olduğunun gayet bilincindeydi. Ağustos 2012’de Bilgi Edinme Özgürlüğü yasaları kapsamında yayınlanan bir ABD Savunma İstihbarat Teşkilâtı raporu, bu dönemde Batı Asya’daki olayların “açık bir mezhepçi yöne doğru ilerlediğini” ve radikal Selefi grupların “Suriye’deki isyanı yönlendiren başlıca güçler” olduğunu belirtiyordu.

Bu örgütlerden biri Kaide’nin Irak kanadı, diğeri de onun çatı örgütü olan Irak İslam Devleti’ydi. Bu iki örgüt, daha sonra IŞİD’i meydana getirdi. Amerikan Savunma İstihbarat Örgütü (DIA) raporu, bu olasılığı sadece öngörmekle kalmamış, aynı zamanda ona onay da vermişti:

“Durum kontrolden çıkarsa, Doğu Suriye’de ilan edilmiş veya edilmemiş bir Selefi prensliği kurulması olasılığı var. [...] Bu, tam da muhalefeti destekleyen güçlerin Suriye rejimini izole etmek için istediği şey. [...] IŞİD, ayrıca Irak ve Suriye’deki diğer terör örgütleriyle birleşerek bir İslam devleti ilan edebilir ki bu da büyük bir tehlikeye yol açacaktır.”

Böylesine ciddi endişelere rağmen, CIA, Suriye’deki “ılımlı isyancılar”a ciddi miktarlarda silah ve para göndermeye devam etti. CIA, bu “yardım”ın kaçınılmaz olarak IŞİD’in eline geçeceğini çok iyi biliyordu. Dahası, İngiltere, aynı anda muhalif paramiliter unsurları insan öldürme konusunda eğitmek için milyonlarca dolara mal olan gizli programlar yürütürken, bir yandan da yaralı mücahitlere tıbbi yardım sundu. Londra, ayrıca Katar’dan satın alınan çok sayıda ambulansı ülkedeki silahlı örgütlere bağışladı.

Sızdırılan belgeler, İngiliz istihbaratının, bu türden çabalar sonucunda ekipman ve personelin Nusret, IŞİD ve Batı Asya’daki diğer aşırılıkçı örgütlerin eline geçme ihtimalini “yüksek seviye risk” olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Ancak, bu tehlikeye karşı koymak için hiçbir strateji geliştirilmediği, operasyonların hızla devam ettiği görülüyor. İnsan, bu noktada şunu düşünmeden edemiyor: Demek ki IŞİD’in eğitilip silahlandırılması, MI6’in muradıymış.

Kit Klarenberg
4 Nisan 2024
Kaynak

Michael Parenti

 


Michael Parenti (1933-2026) bugün (24 Ocak 2026) vefat etti.

Oğlu Christian’ın da dediği gibi, “Semadaki o büyük dersliğe gitti.”

Hayatının başından sonuna dek sosyalist olan Michael Parenti, tüm kavgacılığıyla yazdı. Şu sefil kapitalist sistemde her zaman sindirilmesi kolay olmayan gerçekleri açıktan dile getirdi.

Emperyalist savaşların sert bir eleştirmeni olan Parenti, bu yüzden Vermont gibi liberal eyaletlerdeki üniversitelerde hocalık yaparken çok zorluk yaşadı. Konumunu korumak için çok çaba sarfetti.

Hepimiz için en zorlu sınav, SSCB’nin çöküşüydü.

O dönemde Michael Parenti, fikirler savaşında önemli bir rol oynayarak, gerici Batı medyasına ve akranlarındaki düşünsel korkaklığa karşı mücadele etti.

Yugoslavya’nın yıkımı üzerine yazdığı kitaplar karşısında ağır saldırılara maruz kaldı, ancak o, bu saldırıları, mücadelede ödenmesi gereken bir bedel olarak görüp önemsemedi.

Blackshirts and Reds: Rational Fascism and the Overthrow of Communism [Siyah Gömlekler ve Kızıllar: Rasyonel Faşizm ve Komünizmin Yıkılışı -1997] adlı kitabı yazdı. Bu eser, dünyayı sarmaya başlayan anti-Marksist ve anti-komünist saçmalıklara bir cevap niteliğindeydi. Kitap, işçi hareketlerinin büyük başarılarını küçültmeye çalışan saçma anti-komünist tarih yazımına karşı mücadelede hâlâ vazgeçilmez bir araçtır.

Hayatının son dönemini kendi içine dönerek geçirdi. Bu, geride kalanlar için bir kayıptı. Onun ayrılığıyla birlikte bu uçsuz bucaksız ummanda gemimiz çapasız kaldı.

Michael Parenti... Yoldaşım. Kızıl bayrağımız senin onuruna selam durur.

Vicay Praşad
24 Ocak 2026
Kaynak

, ,

ABD Kürtleri Nasıl Yüzüstü Bıraktı?


İnsanlar, Suriye’deki Kürtlerden bahsederken, genelde 2014’te IŞİD ile başlayan, SDG’nin terörle mücadele eden, “dünyayı kurtaran kahraman güç” olarak tasvir edilmesiyle sona eren bir hikâye anlatırlar. Bu hikâye, tamamen yanlış değil, ancak tehlikeli çıkarımlara yol açacak ölçüde eksik. Üstelik bu eksiklik, tesadüfi değil. Gerçek trajediyi gizlemek için hikâye, bilerek ve kasten eksik anlatılıyor:

Kürtler, IŞİD’le savaştıkları için kaybetmediler. Liderleri, milletin kaderini Amerikan stratejisine bağladığı için kaybettiler. Amerikan stratejisi ise hiçbir vakit Kürtlere Suriye’de kalıcı bir siyasi gelecek sağlamak için tasarlanmamıştı.

Baştan şunu açıkça belirtmek istiyorum. Kürt halkına, kültürlerine, sergiledikleri dirence ve topluluk duygusuna her daim büyük saygı duydum. Kendi hayatımda Kürtler, asla “düşmanım” olmadılar. On dört yıldır karşı çıktığım şey, Kürtlerin liderliğinde hareket eden SDG’nin gayet meşru bir zemine sahip olan Kürt meselesini dış güçlerin eski Suriye devletine karşı hazırladıkları proje için önemli bir avantaj haline getiren politik yaklaşımıdır.

Esad’ın devrilmesi sonrası bugün, bu trajedinin son perdesine tanıklık ediyoruz: ABD, SDG’yi yüzüstü bırakıyor, Suriye Arap Ordusu dağıtılıyor, Cevlani’ye bağlı Kaide ordusu, Rakka, Deyrizor ve petrol sahalarına girerek Haseke’ye doğru ilerliyor. Kürtlerin eline, öngörülebilir, önlenebilir ve defalarca hakkında uyarıların dillendirildiği acı derslerden başka bir şey geçmiyor.

Kürt Meselesi Washington’la Başlamadı

Suriye’de Kürt meselesi savaştan önce de vardı, ancak savaş, bu meseleye ivme kazandırdı. Kürt meselesine dair hâkim söylem, şu gerçeğin üzerini örttü: çatışmaların ilk aşamasında eski Suriye devleti, kuzeydeki Kürtlerle savaşmıyordu. Aksine, savaşın ilk iki yılında Suriye Arap Ordusu ve devlet, Halep, Efrin, Kobani ve Haseke’deki Kürt bölgelerine ve mahallelerine somut destek sundu, faaliyetleri koordine etti.

Bu gerçek bile, eski Suriye hükümetini tekdüze ve saplantılı bir şekilde “Kürt düşmanı” olarak tasvir eden masalı yeniden düşünmeye sevk etmelidir. Kürtler, yabancı işgalciler olarak görülmüyorlardı. Onlar, toplumsal dokunun bir parçasıydı ve devlet, halen daha kuzeyi birleşik bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olarak görüyordu: ortada tek devlet ve birçok halk topluluğu vardı.

Ancak her savaş gibi Suriye’deki savaş da evrim geçirdi. 2012-2013’ten sonra Suriye’deki savaş, çok daha fazla beynelmilel, çok daha zehirli bir şeye dönüştü.

Türkiye, farklı milletlere mensup mücahitlere sınırlarını açtı. Körfez ülkelerinden para ve silah aktı. CIA’in para ve silah akıttığı Çınar Kerestesi Operasyonu denilen kanal giderek genişledi. Şam, Humus, Halep ve ana koridor civarında varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalan ve sayıları azalan Suriye Arap Ordusu, kuzey ve doğunun bazı bölgelerinden geri çekilmeye başladı.

Kürtleri “yüzüstü bırakmak istediği” için değil, aynı anda her cepheyi savunamayacağı için geri çekildi. IŞİD’in yükselişi ve Türkiye'nin kuzey Suriye’yi yabancı tekfirciler için bir geçiş yoluna dönüştürmesiyle birlikte, Haseke ve kuzeydoğu sınır bölgeleri, boş alan haline geldi.

Kürtler, aniden kendilerini yalnız ve acımasız bir gerçekle karşı karşıya buldular: Eğer Suriye Arap Ordusu sizi koruyamıyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Kürt silahlı yapıları bu zeminde büyüdüler. Bu noktada, ben de dâhil olmak üzere her dürüst Suriyelinin de kabul ettiği üzere, IŞİD ve mücahit dalgası karşısında Kürtlerin öz savunması meşruydu.

Ancak öz savunmanın meşruluğu ile bir devlet içinde vekil devlet haline gelmenin meşruluğu bir tutulmamalıdır.

Amerika Suriye’ye Önce Destek İçin Geldi Sonra Ülkeyi Ele Geçirdi

2013 ve 2015 yılları arasında ABD varolan boşluğu doldurdu. Kürt birliklerini silahlandırmaya başladı. Bunu öncelikle Washington’ın Kürt haklarını aniden keşfettiği için değil, Suriye’de güvenilir bir kara kuvvetine ve çok sayıda Amerikalının ölümüne yol açmadan kontrol altına alabileceği, finanse edebileceği ve yönlendirebileceği bir askeri birliğe ihtiyaç duyduğu için yaptı.

Ardından Eylül 2015’e, o önemli dönüm noktasına gelindi.

Rusya, hava gücüyle müdahale etti. IŞİD, konvoyları bombalandı. İkmal hatları imha edilmeye başlandı. Suriye Arap Ordusu, inisiyatifi tekrar ele geçirmeye başladı. Peki bu noktada Washington ne yaptı?

Bu durum planı değiştirdi.

Rus müdahalesinin başlamasından bir ay sonra, ABD, Kürtlerin önderliğinde, Pentagon tarafından finanse edilen ve dünyaya farklılıkları içeren, demokratik, yerel bir güç olarak takdim edilen “Suriye Demokratik Güçleri”ni kurdu.

Her zaman ettiğim lafı burada tekrarlamama izin verin lütfen: Evet SDG, IŞİD’le savaştı. Evet, Kürtler kanlarıyla bedel ödediler. Evet, IŞİD’e karşı yürütülen savaşlar konusunda SDG’nin hakkı tabii ki teslim edilmeli.

Ama bütçeniz Pentagon’dan geliyorsa, o parayı ve silahı verenin belirlediği şartlar uyarınca faaliyet yürütüyorsunuzdur.

Bu faaliyet de sizin değil, Washington’ın çıkarlarına tabidir.

Vekil gücün kendi geleceği olmaz. Geleceğine ona destek sunan güç sahiptir. Kürt liderliği, işte tam da bu gerçeği kabule yanaşmadı.

IŞİD’in çöl bölgelerindeki küçük gruplara ayrılmasıyla birlikte, Fırat Nehri boyunca Suriye Arap Ordusu ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında somut bir temas hattı oluştu: SDG doğu kıyısında, SAO batı kıyısında konuşlandı.

İşte Suriye’ye yönelik gerçek stratejik ihanet de bu noktada başladı. Sadece Suriye devletine değil, nihayetinde Kürt halkının kendisine de ihanet edildi.

Petrol, Buğday, Yaptırımlar: Suriye Yavaş Yavaş Boğuluyor

Savaşın en ağır aşamasından sonra Suriye, sadece çatışmalarla yıkılmadı. Yaptırımlar ve ekonomik kuşatma ile boğuldu. Bu boğulma sürecinde SDG, bir araç olarak iş gördü.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket eden Amerikan işgal güçleri, Suriye’nin petrol ve doğal gaz yataklarının yaklaşık yarısını, önemli buğday alanları ve sınır geçiş noktaları da dâhil olmak üzere tarımsal zenginliğin büyük bir bölümünü ele geçirdi.

Suriye’nin elektrik, ısıtma, ulaşım ve yeniden yapılanma için yakıta ihtiyacı vardı. Suriye’nin halkının karnını doyurmak için buğday lazımdı. Ancak zaten yaptırımlarla boğuşan Suriye hükümeti, kendi kaynaklarına erişim imkânlarından mahrum bırakıldı.

Peki bu gerçeğin altında kimin imzası vardı?

Amerikan birlikleriyle birlikte hareket eden SDG, işgal projesinin koçbaşı olarak iş gördü.

Kürt liderliğinin ve birçok Batılı yorumcunun hâlâ yüzleşmeyi reddettiği nokta şu: SDG bunu amaçlamış olsun ya da olmasın, sonuçta Suriye’nin yoksullaşmasına, bölünmesine ve toparlanma yeteneğinden mahrum kalmasına katkıda bulundu.

Bu katkının sebebi, Kürtlerin “Suriyelilerden nefret etmesi” değil, Şam’ı belirli avantajlardan mahrum bırakmak, devleti askeri olarak deviremezse bile ekonomik açıdan çökertmek üzere tasarlanmış olan Amerikan stratejisiydi.

Ardından Kürt liderleri, kaderlerini tayin edecek bir karar aldılar: Bu düzenlemeyi geçici bir savaş mantığı olarak görmek yerine, kalıcı siyasi özerkliğe giden yol olarak değerlendirdiler.

Şam Bir Anlaşma Teklif Etti, SDG Daha Fazlası İçin Kumar Oynadı

İşte tam da bu noktada temel stratejik hataya değinmek gerekiyor.

Esad’ın başta olduğu Şam, Kürtlere idari âdem-i merkeziyetçilik teklif etti: yerelliklere ait işleri onlar yönetecek, eğitim, dil hakkı, kültürel ifade ve idari kontrol gibi alanlarda haklar verilecekti.

SDG liderleri, bu teklifi geri çevirdi.

Siyasi âdem-i merkeziyetçilik talep ettiler. Bu da fiilen devlet benzeri yetkilere sahip anayasal bir siyasi yapıyı ifade ediyordu.

Bu talebi, NATO üyesi ve ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip, kendi sınırları içinde yirmi milyon Kürt barındıran, komşusundaki herhangi bir Kürt siyasi oluşumunu varoluşunu tehdit edecek bir hastalık olarak gören Türkiye’nin yanı başında dile getirdiler.

Stratejik cehaletin basit bir tanımını istiyorsanız, verelim: Suriye’nin kuzeydoğusunda Kürtlere siyasi özerklik talep etmek ve Türkiye’nin bunu kabul edeceğini varsaymak.

Türkiye, bunu asla kabul etmez. Ne Erdoğan döneminde, ne de herhangi bir Türk hükümeti döneminde.

Washington bunu biliyordu. Washington’daki herkes biliyordu. Türkiye’nin kırmızı çizgileri, SDG’den daha eski.

Dolayısıyla, SDG liderliği Amerikalılara güvendi. Washington’ın onları koruyacağına ve sonunda siyasi âdem-i merkeziyetçiliği sağlayacağına inandı.

Bir yayında da belirttiğim gibi: SDG liderleri, mevcut ortamı yanlış değerlendirdiler. Bölgesel iklimi yanlış değerlendirdiler. Öncelik sıralamasını yanlış anladılar.

Çünkü Washington’daki planlamacıların çıkarları değiştiğinde, vekil, görevden alınabilir hale gelir.

Esad’ın Uyarısı ve “Amerika’yı Kalkan Olarak Kullanma”nın Laneti

Esad, SDG liderlerini yıllar önce uyarmıştı. Birçok analist de onları uyarmıştı. Arap dünyasında eski bir söz vardır: “Eğer tek kalkanınız Amerika ise, çıplaksınız demektir.”

Mesele, Şam’ın melek ya da sütten çıkmış ak kaşık olması değil. Mesele, Şam’ın yerel olması. Suriye, sizin vatanınız. Suriye, sizin toplumsal dokunuz. Şam ile ne müzakere ederseniz edin, yarın aynı topraklarda yaşamak zorunda olan biriyle müzakere ediyorsunuz demektir.

Peki ya ABD? O gidebilir. Sizi başka bir şeyle takas edebilir. “Yeniden ayarlama” yapabilir. Sizi bir rahatsızlık kaynağı olarak görebilir.

Tam da bu oldu.

ABD’nin SDG’ye verdiği destek, hiçbir zaman Kürtlerin kurtuluş projesiyle ilgili değildi. Bu destek, Suriye’nin yıkım projesi içindi: Şam’ı tahıl ve kaynaklardan mahrum bırakmak, yeniden yapılanmayı engellemek, Suriye’yi bölünmüş halde tutmak ve SDG’yi bir koz olarak kullanmak. Suriye Arap Ordusu dağıtıldıktan, harita yeni bir düzen uyarınca yeniden çizildikten sonra Kürt projesi gereksiz hale geldi.

Esad’ın Yıkılışı ve Kürtlerin Hayalinin Çöküşü

Şimdi her şeyin hız kazandığı an geldi.

Esad düştü. Suriye Arap Ordusu yok edildi. Her türden bir âdem-i merkeziyetçiliği müzakere edebilecek ve güvence altına alabilecek ulusal çerçeve paramparça oldu.

Peki bundan sonra ne olacak?

Amerikalılar, tam da tahmin edildiği üzere, SDG’yi yüzüstü bırakıyorlar, çünkü Washington’ın önceliği, artık Suriye’de birden fazla güç merkezi bulundurmak değil. Washington, artık tek bir adres, tek bir telefon görüşmesi, özellikle Türkiye, Katar ve ABD yetkililerinin şekillendirdiği yeni bir Suriye’de anlaşmaları imzalayabilecek ve bölgeyi yönetebilecek tek bir “şerif” istiyor.

Bu arada, Türkiye'nin desteğini alan ve Batı tarafından hoşgörüyle karşılanan Cevlani’nin ordusu ilerlemeye devam ediyor.

Rakka düştü. Deyrizor düştü. Petrol ve sınır geçişleri ele geçirildi. Cevlani’nin güçleri Haseke’ye doğru ilerledi.

Kürt liderliği ise kendi oynadığı kumarın geride bıraktığı enkazla baş başa kaldı.

SDG, siyasi âdem-i merkeziyetçiliği elde edemedi. Hatta idari âdem-i merkeziyetçiliğe bile kavuşamadı. Elde ettiği şey, teslimiyet, yenilgi ve aşağılanma oldu.

Tahammül edilemeyecek ölçüde acı bir ironiyle yüzleştiler: Yıllar önce sağlayabilecekleri bir şey olan, Esad’ın Şam’ından idari âdem-i merkeziyetçiliği alma imkânını ellerinin tersiyle ittiler, bugünse çoğulculuğa saygı gösterme iddiasında bile bulunmayan, üstünlükçü ve mezhepçi bir Tekfirci gücün yönetimi altında çok daha kötü bir gerçeklikle karşı karşıyalar.

Bir yayında da dediğim gibi, şu anda IŞİD’e karşı savaşırken ölen Kürt kadın savaşçılarının heykellerinin yeni yöneticiler tarafından yıkılışını izliyoruz. Bu, basit bir sembolik müdahale değil, bu bir mesaj: “Fedakârlıklarınız bizim anlattığımız hikâyenin parçasıdır ama yeri zamanı geldiğinde onları silip atacağız.”

Son Acı Ders: Birlik Tek Seçenekti

Bu noktada, birçok kişinin işitince ciğerini dağlayacak, ama söylenmesi icap eden tespitimi dillendirmenin vaktidir.

Henüz vakit varken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Arap Ordusu, Cevlani’nin Kaide ordularına karşı işbirliği yapmalıydı.

Kürtlerin kimliklerinden vazgeçmelerine gerek yoktu. Şam’ın söylediği her şeye “güvenmeleri”ne gerek yoktu. Ortada müşterek bir düşman vardı. Aynı topraklarda, aynı yabancı destekli mücahit ordusuyla savaşılıyordu.

Kusurları ne olursa olsun, birleşik bir Suriye devleti, ulusal egemenliği korurken Kürtlerin kültürel haklarını güvence altına alabilecek tek yapıydı.

Bunun yerine, Kürt liderliği, kendisini Suriye’nin geri kalanının boğazını sıkan el olarak kullanılmasına izin verdi. ABD’nin işgalci mantığı uyarınca Şam’ın petrol ve buğdaya erişimini engelledi, sonrasında da bu desteği üzerinden siyasi bir ödül almayı umdu.

Ama şimdi, zayıflattıkları o devlet ortadan kalktı, güvendikleri Amerikalı hamileri çekip gidiyor.

Bu, sadece Kürtlerin trajedisi değil, Suriye’nin de trajedisi. Çünkü Kaide karşısında ihtiyaç duyulan şey, parçalı etnik siyaset değil, ulusal birlikti. Dediğim gibi, herkes, dar görüşlülük üzerinden, mezhep, kabile, mahalle, etnik köken esasına göre hareket etti. Bunun bedelini tüm ülke ödedi.

Bugün Suriye Arap Ordusu dağıtıldı. Suriye Demokratik Güçleri püskürtülüyor. Cevlani ilerliyor. Türkiye, kuzeyi şekillendiriyor. İsrail, güneyi bölüyor. Kumarda tüm parasını Washington’a yatıran Kürt liderlerin elinde pazarlıkta kullanabilecekleri bir şeyleri kalmadı.

Hayaller jeopolitikanın duvarına işte bu şekilde toslayıp tuz buz oluyor.

Tarih, Kürt halkını koruma istediği için suçlamayacak. Tarih, Kürt liderlerini, Amerikan desteğini bir strateji haline getirdikleri, hâlâ önemli olduğu bir dönemde masadaki tek gerçekçi anlaşmayı reddettikleri için suçlayacak.

Neticede Suriye’nin acımasız gerçeği şu: Düşmanınız Kaide ordusuysa, Washington’ın sizi kurtarmasını bekleyerek hayatta kalamazsınız.

Çok geç olmadan ulusal bir cephe oluşturarak hayatta kalırsınız.

Kevork Elmasyan
20 Ocak 2026
Kaynak

[Kevork Elmasyan, Suriyeli bir jeopolitika analisti ve Syriana Analysis Youtube kanalının kurucusudur.]

24 Ocak 2026

,

Arjantin’den Lübnan’a: Ancak Birlikte Kazanabiliriz


Corç İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş bir komünist, anti-emperyalist, anti-Siyonist ve enternasyonalist militandır. Corç, bugün bile kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği, sarsılmaz direnişe olan bağlılığıyla bir fedai ve bir özgürlük savaşçısı vasfını halen daha muhafaza etmektedir. Fransa’daki emperyalist zindanda geçen kırk bir yıla, tecrite, işkencelere ve direncini kırmaya yönelik saldırılara, burjuva “hukuk”unun ağırlığına rağmen ayakta kalan Corç Abdullah, Temmuz 2025’te serbest bırakıldı, ardından Lübnan’a sınır dışı edildi. Ülkesinden ayrıldığında neyse şimdi de o: disiplinli bir militan olma vasfını korudu. Kendi ifadesiyle: “Ben, esir edilmiş bir militandım. Hiçbir zaman militan faaliyetlerle kendimi meşgul etmek isteyen bir mahkûm olmadım. Ben zaten bir militanım, bu sebeple, bu istisnai halin, yani hapis cezasının dayattığı sınırlar içinde dahi mücadeleye devam ediyorum.”

Corç İbrahim Abdullah'ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına katılan genç bir Lübnanlı adamın somut hikâyesidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin, 1967’den sonra alevlenen ve barışçıl bir siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareketin canlı hafızasıdır. Bu hareket, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin’i ve diasporadaki yeni nesil yoksullar eliyle yeniden üretilip radikalleştirildi.

Corç’un politik yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, bilâkis, altmışlı ve yetmişli yıllarda tanık olunan enternasyonalist hücumun ateşi içinde şekillendi. Politik bilinci, Vietnam’da ABD’ye karşı verilen, küresel bir niteliğe kavuşan mücadele, 1968’deki öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Toplantısı çağrısıyla şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal görüşleriyle yarım yüzyıldan fazla bir süredir emperyalist projenin karşısına dikilmeyi bilmiş bir militan yarattı.

Küresel jeopolitik manzara değişti, ancak sermayenin yapısal krizi ve Corç Abdullah’taki devrimci azim değişmedi. O, Arapların kurtuluşu projesine bağlılığını muhafaza ediyor, Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ediyor: “Filistin’in kurtuluşunun tarihsel ve stratejik bir değeri var: O, Arap coğrafyasındaki devrimci sürecin tarihsel kaldıraç noktasıdır.”

18 Aralık 2025’te Lübnan’ın Beyrut kentinde, Masar Bedil’den (Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi) yoldaşlarla bir araya gelip Corç Abdullah ile bir röportaj gerçekleştirdik.

* * *

 

Kırk yılın ardından ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Kırk yıllık esarete nasıl katlandınız?

Ben, esir edilmiş bir militandım. Hiçbir zaman militan faaliyetlerle kendimi meşgul etmek isteyen bir mahkûm olmadım. Ben zaten bir militanım, bu sebeple, bu istisnai halin, yani hapis cezasının dayattığı sınırlar içinde dahi mücadeleye devam ediyorum. Dolayısıyla, temel kaygım mücadelenin kendisidir ve şahsen içinde bulunduğum durum ikinci plandadır. Kişisel şartlarım, devrimci sürece imkân verdiği sürece içim rahat. Kırk yıl bu bilinçle geçti.

Buna göre, ilkelerim bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlarım aracılığıyla günlük hayata tatbik edildi. Onlar için benimle dayanışmak, Filistin halkı ve onu destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmanın sadece bir bahanesiydi. Aynı zamanda Filistinli halk kitlelerinin Fransa’daki sınıf mücadelesi içindeki konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler, daha iyi koşullar veya siyasi talepler için seferber olduklarında, benimle dayanışma içinde olanlar, doğrudan CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir yazı da yazıyordum. Gösteriler sırasında bir yoldaş, benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: “Parmaklıklar ardındaki bir Filistinli ve Arap militanın açıklaması diye başlayıp yazımı okurdu. Böylece, bir militan olarak tüm vaktim, mücadelenin dışında değil, içinde geçti.

Tahliye koşullarıma gelince, hâkimin kararı, temel bir hukuki önermeye dayanıyordu: Hâkim, “Corç Abdullah hapisteyken, hapis dışında olduğundan daha büyük bir ulusal güvenlik tehlikesi teşkil ediyor” dedi. Bu temelde serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esarete, kendi başına bir amaç olarak değil, mücadele mantığıyla yaklaştım. Yani, hapiste geçirdiğim zamanı daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masumiyetimin kanıtlanmasını isteyerek geçirmedim. Bunlar, benim kabul edeceğim şeyler değil.

Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’da yürütülmüş militan eylemler meselesine dair görüşlerimi dile getirdim. Ellerinde beni suçlayacak hiçbir kanıt yoktu. Beni “suçlu” çıkartacak bir şey varsa o da politik duruşumdu. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu, bu eylemlere, sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de seksenlerden beri halkımıza karşı savaş yürüten emperyalist sistemin egemen olduğu, merkezini teşkil eden bölgelerde devam edilmesi gerektiğini savundum. Üstelik bugünkü durum daha da kötü.

Esaretiniz sırasında dış dünyayla ilişkiniz nasıldı. Gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?

İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esir bir militandım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militandı. Öncelikli görevleri benim bakış açımı dışarıya iletmek, ikinci görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla, yoldaşlar bana gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri sağladılar. Aslında, okumam gereken her şeyi okumak için yeterli vaktim yoktu. Çok fazla zamanım yoktu, aksine zamanım azdı. Bunu söylerken, şiirsel olmak veya abartmak niyetinde değilim. Gerçek bu.

Her hafta yoldaşlar, bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya veriyorlardı: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce olarak yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketiyle ilgili haberler için haftada 450 sayfa. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: hem Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basınına hem de özellikle küçük sol partilerin yayınlarına ulaşabiliyordum. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültürel materyale kapsamlı bir görüşe sahip olabiliyordum.

Teorik çalışmalar konusunda ise zamanımı son derece disiplinli bir şekilde yönetiyordum. Günüm, hapishane hücremden çıktığım sabah 8:30’da başlıyor, 10:45’te geri dönüyordum; bu zamanı, tabiri caizse, vücudumu “savaş için zinde” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’a kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’dan 16:00’a kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu da oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları, teorik notlarla ilgileniyordum: ne yapılmalı, ne yapılmamalı meselelerini tartışıyordum. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’da kalkıyordum. Sabah 4:00’dan 7:00’a kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” yapıyordum. Yani, kızıma, kardeşime veya başkalarına mektup yazıyordum. Basit sözler ve selamlaşmalar, bir çocuğu görünce gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumama imkân sağladı. Sabah 7:00’da gardiyan gelir, hapishane günü başlardı. Böylece günüm tamamen dolu dolu geçerdi.

Filistinli mültecilerin ve Lübnan’daki kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak mevcut Lübnan gerçekliği hakkındaki görüşünüz nedir?

Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’daki tarihsel Arap kimliğinin organik bir bileşenidir. Lübnan’da uzun ve ortak bir mücadele tarihini paylaşıyoruz. On yıllar boyunca Filistin ve Lübnan arasında yaşanan kanlı çatışmalar, militan kimliğimizin temelini oluşturmaktadır. Benim kuşağımın devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillenmiştir. Lübnan ve Filistin direniş partilerimiz arasında derin bir tarihsel sinerji mevcuttur.

Kamplarda gördüklerim, Filistin’in Arap Devrimi’nin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğrulayan bir gerçekliktir. Size de söylediğim gibi, ben Filistinliyim, Lübnanlıyım ve Arap’ım, ama her şeyden önce bir komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, topyekûn sömürü sistemini ortadan kaldırma perspektifinden görüyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap dünyasındaki devrimci sürecinin tarihsel kaldıraç noktasıdır. Birini diğerinden ayıramazsınız.

Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekline büründüğü mekândır. Bir anlamda, Filistin’in tamamı bir dizi mülteci kampından oluşmaktadır. Gazze’de gördüğünüz de bir kamp kümesidir. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamanız, günlük yaşamın nasıl yeniden üretildiğine tanık olmanız kâfi gelecektir. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta daha öncesinden beri devam ettiğini fark ettiğinizde, emperyalist-Siyonist-gerici güçlerin kampları yok etme konusunda neden bu kadar kararlı olduklarını anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmaktır.

Ancak kamp, militanlığın ve devrimin yıkılmaz bir kalesi olarak kalmaya devam ediyor. Buradaki bir kampı yıkabilirler, ancak Filistinliler, başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklardır. Mülteci kampları, “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var olmuyor; kamplar, bu insanların yaşadığı toprakları bir varlığın işgal etmesi nedeniyle var. Filistin’de defalarca yıkılıp yeniden inşa edilmemiş tek bir kamp bile yok.

Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için başlıca sığınak haline geldi. Artık sadece “Filistinli” değil. Şatila gibi bir yerde belki de sadece yüzde 20’si Filistinli; geri kalanı Lübnan’ın yoksulları: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Emperyalist ve Siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesi sonucu ortaya çıkan nesnel devrimci sürecin odak noktası haline geldi.

Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanları gördüm. Biz de yeryüzündeki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız veya kanatlarımız yok. Uzlaşmaya ve teslim olmaya meyilli sosyal sınıflarımız var. Ama İsrail askerlerinin ağladığını görünce sevinçten coşan, Arap rejimleri ve orduları ile olan biteni sadece seyretmekle yetinen büyük bir çoğunluğumuz, kitlelerimiz var. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arayışında. Mevcut liderler bu göreve uygun olmayabilir, ancak sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak, tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcımı ateşleyeceklerdir.

Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir iradenin ve “kontrolsüz” bir tüfeğin var olduğu tek yerdir. Sonuç olarak, muazzam bir baskıyla karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail’e bağlı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kini ortaya dökecekler. Ama halkımız teslim olmayacak.

Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayelerindeki kitleleri boğan rejimleri patlatacak kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için son derece minnettarım. Gördüklerim bana huzur verdi: kitlelerde gördüğüm sonsuz fedakârlığa hazır olma hali beni fazlasıyla mutlu etti.

Halkımız, kitlelerin direniş kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtlamıştır. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, özellikle Filistin ve Lübnan’daki Arap kitlelerimiz, en yüksek bilinç seviyesindedir. Tarihsel düzlemde Siyonist yerleşime karşı koyma yükünü omuzlayan Filistin halkı gibi onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getireceklerdir. Bunu büyük ölçüde tek başlarına yaptılar. Şimdi, Filistin ve Lübnan’daki halk kitleleri bu aşamanın ağırlığını taşımalıdır ki, Arap kitleleri sonunda isyan edebilsin ve böylece çıkarları küresel sermayenin hareketine organik olarak bağlı olan müstebitlerden, zalimlerden kurtulabilelim.

7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Olay gerçekleştiğinde haberi nasıl karşıladınız? O zamanki izlenimleriniz nelerdi ve şimdi ne düşünüyorsunuz?

Ben Arabım, Lübnanlıyım ve Filistinliyim; bu meseleye Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak yaklaşıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri yanında Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi temelinde analiz ediyorum.

Askeri bir operasyon olarak sahip olduğu nitelik konusunda şunları söyleyebilirim: 7 Ekim operasyonu büyük ölçekli değil, nispeten sınırlı bir operasyondu. Filistin devrimi, kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bin kadar savaşçıdan oluşan bir gücü seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucudur. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim operasyonu, farklı ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.

Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halkının çoğu gibi, bir fedainin bir Siyonist askeri tanktan başından çekerek çıkardığını gördüğümüzde hepimiz alkışladık, çok sevindik. Elbette bu, fedailerin tam da fedai gibi davrandığını gördüğümüzde sergilediğimiz, kendiliğinden bir tepkiydi.

Operasyonu detaylı olarak analiz ettiğimizde, şu ya da bu daha iyi olabilirdi diyebiliriz, ancak gene de herkesin göremediği bir gerçeği ortaya çıkaran son derece başarılı bir operasyon olduğunu söylemeliyiz. İsrail, Filistin’in şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine özgü bir barbarlıkla karşılık verdi. Ancak, sermayenin bakış açısından, bu karşılık tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ki bu da meselenin özüdür.

İsrail devletinin doğasını anlamamız gerekiyor. Yetmişlere kadar İsrail’in finans kurumları yoktu. Bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları kamu malıydı. Seksenlerin sonlarında, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir sermaye akışının gerçekleşmesini sağladı. Bu milyonlar, kapitalist standartlara göre bile “yasa dışı” sayılan yollarla, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında, fuhuş, kaçakçılık ve yasa dışı ticaret yoluyla geldi. Bu büyük sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusuyla birleşerek, İsrail’in “Silikon Vadisi”ni inşa etmesine imkân sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.

7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve yetmişlerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: fiziksel olarak yok etmedi belki ama sermayenin silahlı çatışma ortamında güvenli bir şekilde akamamasını sağladı. Bu, öngörülemeyen bir durumdu. İsrail’in şimdi hikâyesinin son bölümlerini yaşamasının nedeni de bu. “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçek zeminini yitirir. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda Körfez ülkeleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde tüm bölgenin ekonomik ve idari egemenliğine de zemin hazırlıyor. Plan, tüm Arap bölgesinin batı yakasının İsrail hegemonyası altına girmesi üzerineydi. 7 Ekim, bu özel boyutun bilincinde olmadan bu projeyi tasfiye etti. Bu, 7 Ekim operasyonunun temel boyutudur.

Elbette 7 Ekim, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O dönemdeki plan, bu hapishaneyi genişletmekti, ancak 7 Ekim, bu hapishanenin duvarlarını yıktı, Siyonistlerin tüm bölgeye yönelik planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suç çıkınında ne varsa orta yere serdi, ancak Filistin halkı, yaralarına rağmen dimdik durdu, teslim olmadı. İnsanlığın daha önce hiç görmediği türden bir direniş modeli sundu: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka hiçbir yerde bir halk, Gazze kahramanları gibi varoluşu için savaştı.

Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucudur. Kitleler, mutlaka belirli bir fraksiyonu savunmak için ayaklanmıyor, bilâkis, onlar, barbarlığın somutlaşmış halini gördüler. Tarihte ilk kez bir soykırım canlı yayınlanıyor, olaylar tüm ayrıntılarıyla her an takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, bir Arjantinli, bir Bolivyalı veya bir Pakistanlı, ilk kez bu soykırıma gerçek zamanlı olarak tanık oluyor. Gençleri isyana iten de bu oldu. İnsani bir dürtü olarak başladı, ancak yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüştü. Bunu, kriz içindeki küresel kapitalist düzen bağlamında ele almalıyız. Emperyalistler arası çelişkilerle beslenen bir başka dünya savaşının eşiğindeyiz. Faşist güçler, şu anda Avrupa ve emperyalist Batı’da iktidara yükselme sürecindeler.

Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden çok daha fazlası haline geldi. Bir yandan İsrail faşizmine karşı direnişin evrensel göstergeleri, diğer yandan da Avrupa ve dünyada yayılmakta olan faşizme karşı öncü güç haline geldiler. Başlangıçta, protestolar patlak verdiğinde, yetkililer, bunları suç olarak değerlendirdi. Kefiye takmak tutuklanmayla sonuçlanıyordu, bayrağı kaldırmak ise antisemitizm olarak damgalanıyordu. Bugün Filistin bayrağı, dünyanın her yerindeki gösterilerde dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma amacıyla değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.

İsrail devleti, emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı, bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. ABD nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar geldi, topyekûn bir soykırım gerçekleştirdi: “Amerika Birleşik Devletleri”ni yaratmak için 25 milyondan fazla insan yok edildi. Her zaman böyle adlandırılmıyordu, orası Kuzey Amerika’ydı. Onu Avrupa kökenli bir “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı sona erdirildi.

Aynı süreç, Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı da yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin. Milyonlarca insan, sermayenin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için yok edildi. Avustralya da yeryüzündeki en eski insanlara ev sahipliği yapıyordu. Avustralya’nın “Avustralya” olabilmesi için onlar da yok edildi. Dolayısıyla, emperyalist Batı’nı meydana getiren tarihsel süreç bir dizi soykırımın ürünüdür. İsrail, bu Batı’nın en son tezahürü, organik bir uzantısıdır.

Filistin halkı, tarihsel olarak bu soykırım sürecine direndi. Bu süreç Gazze’de başlamadı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında başladı, 1948 sadece dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşmış durumda. Tarihi Filistin topraklarında bugün yaklaşık 7,32 milyon Filistinli ve 7,2 milyon İsrailli yerleşimci yaşıyor. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım, büyük bir başarısızlıkla neticelenmiştir. Bu, İsrail’in şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu İsrail’e şunu söylemek için gerçekleştirildi: “Kendi sınırlarınıza dayandınız. Bu, sizin hikâyenizin son bölümü.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “eşkiyalık”, bu son bölümün alametifarikasıdır. İsrail, artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasi vahası” veya “insani yardım” karakolu olarak poz kesemez. Artık o, barbarlığın nihai sembolüdür. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, İsrail başarısızlığa mahkûmdur. Belki bir süreliğine ek silahlar sağlayabilirler, ancak bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecektir. Bu gezegenin geleceğini insanlar şekillendirir. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş cephaneliklerinden daha güçlü olduğunu kanıtlamıştır. Bu halk ki Arap bölgesinin tüm batı yakası adına soykırıma direndi. Batı tarafından inşa edilen yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” dedikleri tüm bölgeyi hedef aldı. Ancak batı yakasının öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının canlarıyla bedel ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şunu diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Kitleler, Filistin’in yanında sadece ülkenin parçası oldukları için değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı mücadeleyi başlatacak güç oldukları için duruyorlar. 7 Ekim’in gerçek sonuçları bunlardır.

Sosyo-ekonomik durum her zamankinden daha kötü, ancak mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler işitiyoruz. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: Mevcut durum, istikrarsız ve her an patlamalarla başka bir yöne evrilme potansiyeli taşıyor. Sermayenin hareketi ve kapitalist sistem, farklı ülkelerin burjuvazilerini birbirleriyle şiddetli çatışmalara sürükleyen, iyileşmesi mümkün olmayan yapısal bir krizin içinde sıkışıp kalmıştır. Bir asırdan kısa bir süre içinde üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olan Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Bu çıplak gerçeği artık herkes görüyor.

Bu süreç neyi doğuracak peki? Kitleler, giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacak. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor, bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı alanı terk ediyor. Bugün Arjantin ve İtalya’da faşistlerin iktidara geldiğini, Fransa, Almanya ve ABD’de ise iktidarın kapısında durduklarını görüyoruz. Bu sürecin tamamı kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor, üstelik bu sefalet daha da derinleşecek.

Acilen cevaplamamız gereken soru şu: Faşizmle mücadele etmek için gerekli güçleri başarıyla bir araya getirecek devrimci öncüler nasıl teşkil edilecek? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, günümüz işçi sınıfının yapısının yirminci yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Yoksul” sınıf, artık gezegen nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya, oradan Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?

Devrimci güçlerin, devrimci değişimde maddi çıkarı olanların toplumsal bileşiminin, mülksüzleştirilmiş kesimlerin, geleneksel işçi sınıfının ve diğerlerinin bir karışımı olduğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu”, günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.

Kazanacaksak bunu ancak birlikte, yalnızca bir araya gelerek başarabiliriz. Birlikte ve yalnızca birlikte ilerleyeceğiz. Her yerde, birlikte zafer kazanacağız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı, kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin ile, Kanaki halkıyla veya Karayip halkıyla dayanışmayla aynı düzlemdedir. Bu dayanışma, küresel kapitalizmle, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan bir sistemle mücadelesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.

Sermayenin sunabileceği tek şey, barbarlıktır. Başka hiçbir şeyi yoktur. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da, Arjantin’de, açlıktan kırılanların yaşadıkları gecekondu mahallelerinde, Afrika ile Güneydoğu Asya’nın her yerinde görüyoruz. Ortak hedefler için kolektif bir çalışma yürütebildiğimiz ölçüde, bu tarihi halk bloğunun kimliğini inşa etmeye katkıda bulunuruz. Bu, devrimci değişimde çıkarı olan güçtür ve bu güç, mücadelenin dışında değil, mücadelenin içinde oluşur.

Mücadele süreciyle, kitleleri pasifleştiren burjuva güçleri elenecektir. Kitleler, kendi çıkarlarını anlayacaklardır. Dünyayı değiştirecek olanlar onlardır. Devrimci militanların görevi, bu halk bloğunu şu ilke doğrultusunda harekete geçirmektir: Kazanacaksak bunu ancak birlikte, yalnızca bir araya gelerek başarabiliriz.

Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeli, devrimci bilincimizi birlikte şekillendirmeliyiz. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, hem acil hem de tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin akışını anlamasının yolunu açar. Gerçek kurtuluş işte budur: bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.

Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlarımıza bir mesaj göndermek istiyoruz. Onlara ne söylemek istersiniz?

Latin Amerikalı militanlara mesajım açık: aynı savaşı veriyoruz.

Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut ve meşru bir gerçekliğe dönüşmesidir.

Emperyalizmin üstesinden ancak birlikte, bir olarak gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız. Parçalı halimizle yeniliriz. Latin Amerika’daki halk kitleleri Filistin bayrağı altında seferber olduğunda, bunu faşizme karşı küresel bir mücadelenin parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutsaklar ve her devrimci savaşçıyla en etkili dayanışma biçimidir. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir zorunluluktur. Arjantin, Filistin ve Mısır’daki halk kitleleri, kapitalizmin barbarlığı karşısında ortak çıkarlara sahiptir. Arjantin’in toplumsal tabanı kendi faşizmine karşı seferber olduğunda, aynı zamanda Filistin’i de savunmaktadır. Oradaki her zafer burada da bir zaferdir. Gezegendeki emperyalizme karşı her zafer hepimiz için bir zaferdir. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde bir mevzi kazandığında bu mevzi bizim de mevzimizdir. Aynı şekilde, Filistin’in elde ettiği her zafer, Arjantin, Peru ve diğer ülkelerdeki halkların da zaferidir.

Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu görmelidir. Küresel ölçekte kapitalizm gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, ancak onun içsel çelişkilerini tekrarlamadan. Kapitalizminden üstesinden ancak birlikte, bir olarak gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza dek sloganımız olmalıdır. Devrimci değişimde tarihsel çıkarı olan küresel hareketi ancak bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma, devrimci bir enternasyonali kuracaktır. İster Venezuela’yı, ister Arjantin’i isterse başka bir ezilen halkı savunun, verdiğiniz mücadele bir ve aynıdır. Küba’da, Rusya’da veya başka bir yerde elde edilen her zafer, kolektif bir zaferdir. Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalıdır. Düşmanımız küresel kapitalizm, müttefiklerimiz kitlelerdir. Hareketin kimliği bu koordinasyon sayesinde oluşur. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu, tüm halk için bir yenilgidir. Ancak Filistin’de devrimci liderlik geliştiğinde, bu, Arjantin için bir zaferdir.

Bu etkileşim, sürekli kriz içinde olan kapitalist sistemi devirebilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlıyor. Sistem, soyut söylemlerle değil, birlik konusunda her gün ortaya konulan pratiklerle yıkılır. Düşmanla yüzleşmek, Filistin’de ve her yerde asli görevimizdir.

Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi
14 Ocak 2026
Kaynak