29 Ağustos 2025

, ,

Bangladeş’te Maoizm


Sömürgecilik Geçmişi

Bangladeş’te sol politika güçlüydü. 1857-1947 arası sömürgecilik döneminde Bengal’in doğu kısmını teşkil eden bölge, bir dizi köylü ayaklanmasına tanıklık etti. Ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluşan Doğu Bengal’in nüfusu içinde feodal ağalar (zemindarlar) ise büyük ölçüde Hinduydu.[1]

Köylüler, ağalara ve İngiliz yöneticilerine tepki geliştirmeye başladılar.[2] Ancak süreç içerisinde harekete liderlik eden Hindular, Doğu Bengal’daki sol politikaya damga vuran seküler kültür için gerekli zemini meydana getirdiler.

Ülkede Nilbidraha olarak bilinen “Çivit İsyanları” yaşandı. İsyan, İngilizlerin köylüleri zararına ürün ekmeye zorlaması neticesinde yaşandı.[3] Bir de 1873’te topraklarıyla ilgilenmeyen ağalara karşı Pabna İsyanları gerçekleştirildi.

İlk başta ağalardan yana saf tutan, onların icar üzerinden kâr elde etmesini kolaylaştıran yasalar çıkartan İngilizler, köylülerin öfkesini dindirmek için araziyi işleme karşılığında ağasına icar ödeyen köylüyü koruyan yasalar çıkarttı.[4] 1885’te hem ağaların hem de köylülerin yükümlülüklerini tanımlayan Bengal İcar Kanunu kabul edildi.[5]

1947’de Pakistan Hindistan’dan ayrıldı. Doğu Bengal Pakistan’da, Batı Bengal Hindistan’da kaldı. Kongre Partisi’nin Hindistan’ın bağımsızlığı, Müslüman Birliği’nin Pakistan’ın bağımsızlığı için mücadele verdiği koşullarda, her iki yakada 1920’de kurulmuş olan Hindistan Komünist Partisi içerisinde faaliyet yürüten Bengalli komünistler, “bu bağımsızlık sahte” anlayışına örgütlendiler. Bu komünistlere göre bağımsızlık, işçi sınıfının kurtuluşunu koşullamamıştı.[6] Coşkunun hâkim olduğu koşullarda iki egemen devletin doğumuna büyük isyanlar eşlik etti.

Doğu Pakistan’da Sol Politika

1956’da Pakistan kurulana dek Bangladeş Doğu Pakistan olarak anıldı. Bu ülkede sol iki önemli gelişme neticesinde güçsüzleşti. İlki, yaklaşık yirmi bin HKP üyesinin Doğu Bengal’den Hindistan’a göç etmesiydi. 1950’deki isyanlar neticesinde tamamı Hindu olan bu insanlar Hindistan’a yerleştiler.[7] İkinci gelişme, 1950’te Devletin Arazi Satın Alması ve Kiralaması ile İlgili Kanun’un kabul edilmesiydi. Müslüman Birliği hükümeti Doğu Bengal’de bu kanunla ilerici bir adım atmıştı. Bu adımdan en çok da Hindu toprak ağaları etkilendi, Müslüman Birliği’ni destekleyenlere bir şey olmadı, çünkü onlar çok önceden Kalküta’ya gitmişlerdi.

İlgili kanun eşitlikçi bir toplumun inşasında önemli bir adımdı. Pencap, Sind, Belucistan gibi yerlere, Pakistan’ın batısındaki eyaletlere kıyasla daha eşitlikçi bir zeminin kurulmasını sağlıyordu. Bunun iki sebebi vardı. İlk olarak kanun toprak ağalarını ortadan kaldırarak, devrimcilerin “sınıf düşmanı” olarak gördükleri kesimi yok ediyordu. İkinci sebepse devletin tahsildarlar aracılığıyla reayayı düzene sokmak gibi kalkınma ve yönetimle ilgili hedeflere daha kolay ulaşabilir hale gelmesiydi.

Bu süreçte tahsildarlar ve devlet sömürücü değil hayırsever olarak görülmeye başlandı. Köylüler radikal sloganlara yüz vermemeye başladılar. Şubat 1952’de dil hareketi başlatıldı. Müslüman Birliği Urducayı devlet dili kabul etti. 1954’te Doğu Bengal’deki seçimlerde Bengalce yerine Urduca öne çıkartıldı.

Hükümet koridorlarına Birleşik Cephe içerisindeki partiler hâkimdi. Bu cephenin sıradan insanların arzularını düşündüğüne inanılıyordu. En önemli güç, Avami Birliği’ydi. Sonrasında başına Şeyh Mucibur Rahman geçti. Bu kişi 1971’de Bangladeş’in bağımsızlığı mücadelesine öncülük etti.[8]

1956-57’de Avami Birliği üyesi H. S. Sühreverdi Pakistan başbakanı oldu. Başbakanın batı yanlısı dış politikasını protesto eden, sosyalizme meyilli din adamı Mevlana Abdülhamid Han Başani Avami Birliği’nden ayrılıp Ulusal Avami Partisi’ni kurdu.[9]

Başani’nin sosyalist politikalarına yanaşan sıkıyönetim hükümeti ve cumhurbaşkanı Muhammed Eyüp Han kısa bir süre sonra Çin’le ittifak kurdu. Bu koşullarda kendisini Hindistan Komünist Partisi’nin varisi olarak gören, ondan daha devrimci bir partinin, Doğu Pakistan Komünist Partisi’nin kuruluşu için çalışmalara başlandı.

Komünistler ve Bangladeş Hareketi

1962’de hangi Marksist tekniklerin kabul edileceği tartışması üzerinden uluslararası komünist hareket ikiye bölündü. Doğu Pakistan Komünist Partisi de bu saflaşmada yerini aldı. Parti, Moskova yanlıları ile Pekin yanlıları arasındaki tartışma süreci ardından bölündü.

Başını eski Hindu toprak ağası ve HKP üyesi Moni Sih’in çektiği Moskova kanadı, sosyalizmin barışçıl parlamento süreci üzerinden kurulacağını söylüyordu. Bu anlamda Başani’yle ve başını Profesör Muzaffer Ahmed’in çektiği Moskova yanlısı Ulusal Avami Partisi’yle aynı yerde duruyordu.

Pekinci kanada ise ileride Maoizm olarak anılacak olan, devrimci sınıf mücadelesi çizgisini savunan Muhammed Taha ve Suhendu Dastidar öncülük etmekteydi. Hatta bu süreçte, 1967 yılında Sirac Sikdar’ın liderliğinde bir grup, Dakka’da genç komünist, Mao Düşüncesi Araştırma Merkezi’ni kurdu.[10] Bu, bugün Bangladeş olarak anılan bölgede Maoist politikanın ilk kaynağıydı. Pekinci kanat, Bangladeş hareketi ve sonrasında bir düzineden fazla hizbe bölündü.

1971’de halkta ciddi bir desteğe sahip olan Bangladeş hareketi Doğu Pakistan Komünist Partisi’ni yoğun bir teorik tartışmaya sürükledi. Muhammed Taha’nın yanında bu tartışmada öne çıkan isim Abdülhak idi.

Bu ikiliye göre, Pakistan’dan ayrılma fikrini savunanlar, Hint yayılmacılığı ile Sovyet hegemonyasının hilelerine teslim oluyorlardı. Abdülhak, Pakistan’dan ayrılmanın Sovyet hegemonyasını savunanları ve Hint yayılmacılarını sevindireceğini, onların elini güçlendireceğini düşünüyordu. Hatta Abdülhak, hem Pakistan ordusuyla hem de Avami Birliği ile savaşılması gerektiğini söyledi.[11]

Abdülhak’ın çizgisi sonrasında Çin’den destek gördü. Çin, Pakistan’ın bölünmesine karşı çıktı ama itirazı sözde kaldı, Pakistan’ı kurtarmak için askeri bir müdahale gerçekleştirmedi.[12] Abdülhak ve ona benzer görüşlere sahip olan HKP (ML) üyesi Aşim Çatırcı’nın görüşleri Pekin Radyosu’nda ve Tiran Radyosu’nda kendilerine yer buldular.[13]

Aslında komünistler ve devrimciler, Bangladeş’in bağımsızlığına destek veren kamuoyuyla çelişen bir görüşe sahiplerdi. Bu onlara ve Maoistlere politik düzlemde pahalıya mal oldu. Tuhaf bir biçimde İslamcılar da aynı pozisyondalardı.

Sirac Sikdar ve “Serbaharalar”

1967’de Dakka’da Mao Düşünce Merkezi’ni kuran genç komünistlerin lideri Sirac Sikdar, Bangladeş mücadelesi konusunda Pekinci yoldaşlarından farklı bir çizgiyi benimsedi. Sikdarcı hizip, sömürgeci güç olarak gördüğü Pakistan’a da Hindistan’a da karşı çıkıyordu. Doğu Bengal Demokratik Cumhuriyeti’nin kurulmasını isteyen bu hizip, 1971’’de Purbu Banglar Şarbahara Partisi’ni [Doğu Bengal Proletarya Partisi] kurdu. Bangladeş’in egemen bir devlet haline gelmesiyle birlikte parti Mucip hükümetine karşı militan bir mücadele yürüttü.

Düşüncelerini yaymak için temelde Lal Canda [“Kızıl Bayrak”] adını taşıyan broşürü kullandılar. Sikdar, Ocak 1975’te katledildi. Sonrasında parti muhtelif gruplara ayrıştı. Militanlık düzeyi düştü. Bu süreçte Avami Birliği içinde yer alan ve bilimsel sosyalizmi benimseyen kesim ayrışıp Milliyetçi Sosyalist Parti’yi kurdu. Bu parti de yetmişlerin sonunda Albay Ebu Tahir’in idamı ve sonradan cumhurbaşkanı olacak olan Ziya Rahman’ın benimseyeceği sert tedbirlerle birlikte güç kaybetti.[14]

Yetmişlerin sonunda Maoist hareket ülkede güç kaybetti. Düşünsel planda ayakta kalmak için uğraşan hareket Hindistan’daki Maoistlerin yeni gelişen faaliyetlerinden beslenmeye çalıştı. Hareket, Hindistan’daki hareketle bölgesel ve uluslararası bağlar kurmayı başardı. Sikdarcı çizgiden geriye kalanlar sapmacıları eleştiren broşür yayımladılar. Doğru yol konusunda şu tespitleri yaptılar:

“Biz, boş ve gerçekte karşılığı olmayan teoriye inanmıyoruz. Başkan Mao, ana çelişki yasasının karşıtların birliği yasası olduğunu gösterdi. Başkan Mao, niceliğin niteliğe karşıtların birliği yasası üzerinden dönüştüğünü izah etti. O, yadsınmanın yadsımasının artık bir yasa olarak varolmadığını söyledi. Ona göre asıl varolan, olumlama ve yadsımanın birliğiydi. Mao, aşamalı gelişme öğretisini çöpe attı ve monizmi savundu. Engels’in özgürlükle ilgili formülünü düzelten Mao, özgürlüğün ancak zorunluluğu ama aynı zamanda o zorunluluğun dönüşümü olarak anlaşılması gerektiğini ortaya koydu.”[15]

Bu kapalı dille kaleme alınmış, felsefi sözlerle örülü yaklaşımın kitleleri örgütlemesi imkânsız. Sadece üniversitelerde ve sivil toplumda bir avuç aydını etkileyebilir. Gelgelelim Bangladeş’te militan Maoizm kitle desteği olmaksızın hiçbir hedefine ulaşamaz.

İftihar Ahmed Çavduri
2010

Dipnotlar:
[1] On üçüncü yüzyılda Müslümanların bölgeyi fethetmesi ardından Hinduların ve Budistlerin önemli bir bölümü Müslüman oldu. Bunun sebebi, ilgili halk kitlelerinin “kast disiplininin o katı sistemi”nden pek hoşlanmıyor oluşlarıydı. (E.A. Gait, Census of India, 1909, Cilt. 6, Bölüm 1, Rapor, s. 165). Bu gelişme Doğu Bengal deltasında yaşananlarla alakalıydı. Bölgenin batısında iletişim imkânları daha iyiydi. Daha düzenli ürün alınıyordu. Bu durum toplumsal ayrışma sürecine katkıda bulundu. Bu farklılaşma Ganj Nehri’nin üst kısmındaki düzlüklerde hâkim olan Hindu kültürünün parçası haline geldi. Bkz.: Premen Addy ve Ibn Azad, “Politics and Society in Bengal”, Yayına Hz.: Robin Blackburn, Explosion in a Subcontinent içinde (Penguin, 1975), s. 80-82.

[2] Doğu Bengal’de bu türden fikir ve duygulara Lord Cornwallis’in çıkarttığı Daimi Yerleşim Kanunu (1793) sebep oldu. Bkz.: Rajat ve Ratna Ray, “Zamindars and Jotdars: A Study of Rural Politics in Bengal”, Modern Asian Studies, Cilt. 9 (1975), s.101.

[3] İki olayla ilgili incelemeler konusunda bkz.: Kalyan Kumar Sengupta, “The Agrarian League of Pabna, 1873”, The Economic and Social History Review, Cilt. 7, Sayı. 2, (Haziran 1970), s. 253-270; ve Chittabrata Palit, Tensions in Rural Bengal Society: Landlords, Planters, and Colonial Rule, 1830- 1860 (Kalküta: Progressive Publishers, 1975), s. 140-151. “Çivit İsyanları” 1858-1859’da Dinabandu Mitra’nın kaleme aldığı Nil Durpan [“Çivit Aynası”] ismini taşıyan Bengal oyununda anlatılır.

[4] Dietmar Rothermund, Government, Landlord and Peasant in India: Agrarian Relations Under British Rule (Wiesbaden: Franz Steiner Verlog GMBH, 1978), s. 89.

[5] “Banglapedia: Survey and Settlement Operations”, National Encyclopedia of Bangladesh 2006, Banglapedia, erişim tarihi: 14 Mayıs 2010.

[6] Saurabh Jyoti Sharma, “Evaluating Jyoti Basu”, Voice of India Features (7 Şubat 2010), Voi, Erişim tarihi: 10 Mayıs 2010.

[7] Bu tespit şu çalışmadan alındı: Marcus Franda, “Communism and Regional Politics in East Pakistan”, Asian Survey, Cilt. 10, Sayı. 7 (Temmuz 1970), s. 588-606.

[8] Iftekhar Ahmed Chowdhury, “Pre-history of Bangladeshi Nationalism and a Theory of Tripartite Balance”, Asian Affairs, Cilt. IV, Sayı. IV, Aralık 1982, s. 417-418.

[9] M. Rashiduzzaman, “The National Awami Party of Pakistan: Leftist Politics in Crisis”, Pacific Affairs, Cilt. XLIII, Sayı.3 (Güz 1970), s. 395.

[10] M. Nurul Amin, “Maoism in Bangladesh: The Case of the East Bengal Sarbohara Party”, Asian Survey, Cilt. 26, Sayı. 7 (Temmuz 1986), s. 759-773.

[11] Radikal Bengal partilerinin Bangladeş Hareketi’ne yönelik konumları konusunda bkz.: Talukdar Maniruzzaman, Radical Politics and Emergence of Bangladesh (Dakka: Bangladesh Books International, 1978), özellikle s. 51-52.

[12] Stephen Philip Cohen, The Idea of Pakistan (Washington DC: Brookings Institution Press, 2004), s. 73.

[13] Tariq Ali, “Pakistan and Bangladesh: Results and Prospects”, Yayına Hz.: Robin Blackburn, a.g.e., s. 318.

[14] Bu döneme dair ilginç bir değerlendirme için bkz.: Lawrence Lifsschultz, Bangladesh: The Unfinished Revolution (Londra: Zed Press, 1979).

[15] “Maoist Party in Bangladesh Reorganizes”, Anubad Sahitya Potro, (10. Sayı). Southasiarev, erişim tarihi: 7 Mayıs 2010.

27 Ağustos 2025

, ,

Dünyanın Müşterekleşmesine Doğru Bir Adım

1969’da gözaltına alınan IKP (Merkezi Komutanlık) liderleri. Arka sıra soldan sağa: Salih Rıza Askeri (MK üyesi, Vurucu Güç isimli güvenlik teşkilatının lideri), Peter Yusuf (MK üyesi), Malik Mansur (MK üyesi), Kazım Rıza Saffar (Politbüro üyesi, Hacı’dan sonra ikinci lider); Orta sıra soldan sağa: Aziz Hacı, Talal Selman (Hacı mülakat yapan Seyyid dergisi muhabiri), Hudeyr Abbas Zübeydi (MK üyesi), Ahmed Hıdır Safi (Politbüro üyesi)

 

Marx, öyle büyük bir dâhiydi ki onun isminin geliştirdiği en derin görüşlerin gerçek bir anlam bulsunlar diye Avrupa’nın dışına taşınması gerekiyordu. Bu aforizmayı destekleyen en güçlü katkılardan birini, 1978-1992 arası dönemde Irak Komünist Partisi (Merkezi Komutanlık) isimli örgütün genel sekreterliğini yapmış olan İbrahim Allavi’nin teorik yazıları yaptı. Batı Marksizminin önemli bir bölümünün ümitsizlikle malul bir tekbencilik çamurunda debelendiği koşullarda kitap, teorik görüşler konusunda Batı dışı geleneklere yönelik bakışı tazeleme potansiyeline sahip.[1]

Allavi’nin kitabını birçok Batılı okur bilmez. Kitabın adı, sadece Hanna Batatu’nun başyapıtı Irakta Eski Toplumsal Sınıflar ve Devrimci Hareketler: Irak’ın Eski Toprak Sahibi Sınıfları, Komünistleri, Baasçıları ve Hür Subayları Üzerine Bir İnceleme kitabında geçiyor.[2] Bu, muhtemelen Allavi’nin kitlesel açıdan zirvede olan partide yaşanan, derin sarsıntılara yol açmış ayrışmaya öncülük etmiş olmasının bir sonucu.[3]

Irak Komünist Partisi (IKP), Batı Asya’nın (Avrupalıların kullandıkları ifadeyle, “Ortadoğu”nun) en köklü ve en eski komünist partilerinden biri. Parti, Bağdat’ta Haydarhane Camii’nde bir araya gelen Marksist araştırma grubu içerisinde örgütlenmeye başladı.[4] 1929’daki Büyük Buhran’la birlikte Irak’ta üretilen emtianın fiyatları epey düştü, bu da Irak’ta işsizliği artırdı, ücretleri düşürdü. Beynelmilel kapitalizmin yaşadığı bu son krizlere cevaben Irak Komünist Partisi’ni kuran liderler, Mart 1935’te Cemiyet Duddü’l İstismar (Sömürgeciliğe Karşı Birlik) örgütünü kurdular.

O dönemde Irak, İngiliz emperyalizminin teşkil ettiği sistemin bir parçasıydı. Bu sebeple parti, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı yenilgi sonrası ülkeye dayatılan yeni sömürgeci Haşimi Krallığı’nın elinde ağır baskılarla yüzleşti. Bu baskılara rağmen IKP yeraltında örgütlendi, Iraklı işçilerin ve köylülerin savunulması konusunda önemli çalışmalar yürüttü, yeni sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı sürdürülen ulusal direnişe öncülük etti.

Sovyetler Birliği’nden yana saf tutan IKP, Sovyetler’in BM’nin Filistin’i Arap ve Yahudi iki ayrı devlete taksim etme önerisine destek verdiği 1948’de ağır bir krizle yüzleşti. Sovyetler, yanlıştan döndü ve Filistin’le ilgili duruşunu düzeltti. Ama bu adım zarara yol açtıktan, İsrail Komünist Partisi’nin Nekbe için gerekli silahların sağlanmasında rol oynamasına ve Filistin’deki etnik temizliğe izin verdikten sonra atılmıştı. Bu değişiklik üzerine IKP toparlandı. Ellilerin başında Siyonizme, emperyalizme ve feodalizme karşı duran en önemli güç haline geldi. Ellilerin sonunda parti, tüm önemli muhalefet partilerini birleştiren ve Temmuz 1958’de gerçekleşecek Hür Subaylar Devrimi için gerekli zemini oluşturan Milli Cephe’nin örgütlenmesine katkıda bulundu.

Batı Asya tarihinde önemli bir dönüm noktasını ifade eden bu devrim ve Akdeniz Havzası genelindeki yankıları Irak Komünist Partisi’ni devlet iktidarını ele geçirmenin eşiğine getirdi.

Bir süre parti, Batatu’nun “ikili iktidar” dediği süreci tecrübe etti. Bu dönemde parti, General Abdülkerim Kasım’ın devrimci rejimine sunulan örgütlü desteğin ana gücü olarak hareket etti.

Kasım’ın ve komünistlerin iş başında olduğu dönemde Irak, Bağdat Paktı olarak bilinen, ABD’nin organize ettiği güvenlik ittifakından çıktı, Sovyetler’le ilişki kurdu, petrol sektörünü millileştirmeye başladı, yerinden yurdundan edilmiş köylüler için evler inşa etti, önemli sonuçlar üreten milli sağlık ve okuryazarlık kampanyası yürüttü. Bu kampanya dâhilinde Kasım, komünist hareketin önemli liderlerinden, Bağdatlı jinekolog Nezihe Duleymi’yi Irak’ın belediyeler bakanı olarak atadı. Böylelikle Duleymi, Batı Asya’da bakanlar kuruluna giren ilk kadın oldu.

Tahmin edileceği üzere, Kasım’ın ilericiliği ABD’nin çıkarlarıyla çelişti. Kısa bir süre sonra ABD, Irak’ın gerçekten adil bir toplum inşa etme yönünde attığı önemli adımlara mani olmak için darbeci eşkıyalarını sahaya sürdü. Şubat 1963’teki darbe, ilkin Baas Partisi’ni iktidara taşıdı, ardından da komünistleri lanetledi. CIA’in gözetiminde hareket eden ölüm mangaları, parti liderlerini ve destekçilerini yakalayıp idam etti.

1963’teki tahribat sonrası parti, bir daha asla toparlanamadı. Partinin kırımdan geçirilmesiyle birlikte solun bayrağı Nasırcılara geçti. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, o dönemde Sovyetler’le müttefikti, ayrıca ülkesini ve bölgenin önemli bir kısmını Arap sosyalizmi yoluna sokmuştu. Bu noktada IKP’den geriye kalanlar, Kasım 1963’te Baas iktidarını devirmek için Nasırcılarla çalışma yürüttüler. Bir süre Irak, adil toplumu inşa etme mücadelesine yeniden katıldı. Artık IKP, hareketin ön saflarında değildi, sadece altmışların ortalarında ülkedeki politik mücadele alanının değişmesine katkıda bulunabildi. 1968’de Baas, yeniden iktidara talip olduğunda, eski yolda yürüyenlerin yaptıkları yanlışları düzeltmek zorunda olduğunu gördü, bu sebeple IKP ile koalisyon kurdu.[5]

Baas’ın sola kabul edilmesi neticesinde komünist hareket bölündü. Partinin bir kanadı, Milli Yurtsever Cephe olarak anılan koalisyona katılmayı reddetti. Allavi’nin Müşterek kitabında aktardığı, devlet ve parti sorunlarıyla ilgili görüşleri bu ayrışmayla alakalı.

Milli Yurtsever Cephe, ülkenin yetmişlerde yeni bir parlak dönemi tecrübe etmesini sağladı. Sağlık, okuryazarlık ve barınma ile alakalı programlarını yürürlüğe koyan cephe, halkta bu programlara yönelik oluşan teveccühü 1972-1973’te petrol sanayiinin millileştirilmesi için kullandı. Yetmişlerin sonunda Irak, dünyadaki en gelişkin toplumlardan biri haline geldi.

Irak ve komünistler, 1978’de önemli bir dönüm noktasına tanıklık ettiler. O yıl Saddam Hüseyin, uzun süre kendisine hamilik etmiş olan General Hasan Bakır’ı devirdi ve iktidarı ele geçirdi.[6] İktidara gelir gelmez Saddam Hüseyin, IKP’yi ezdi. 1979’da kurulacak devrimci İran hükümetine karşı ABD’den yana saf tuttu.

Carter yönetiminden yeşil ışık alan Saddam, Eylül 1980’de İran’ı işgal etti. Böylelikle, 1988’e dek sürecek uzun ve kanlı bir mücadeleyi başlatmış oldu. Allavi, tam da Irak’ın üçüncü dünya ülkeleriyle dayanışmayı esas alan çizgiyi terk ettiği bir dönemde, Merkezi Komutanlık örgütü ayrışmasına liderlik etti. Allavi’nin kitabı boyunca devlet ve ordusu üzerinden çektiği ızdırabı hissetmek mümkün.

Allavi’nin Müşterek kitabı, halkın kurtuluşu için en uygun örgütlenme biçimlerini düşünmek için önemli bir fırsat sunuyor. Allavi’nin bu biçimleri, gerçekten imkânları kısıtlı bir gerçeklikte düşündüğüne hiç şüphe yok. Bu anlamda, onun devlet ve ordusuyla ilgili fikirleri, tarihsel planda özel bir öznenin verili konumunun birer yansıması. Saddam’ın Donald Rumsfeld ve ABD ile ittifak kurduğu dönemde kitabı yazan Allavi, Irak’ın içine düştüğü duruma dair serzenişini dile döküyor. Ama asıl önemlisi, kitapta Allavi, İslami politik felsefeyle Marksist teoriyi sentezlemeye çalışıyor.

Üçüncü dünyada komünist partiler, Avrupa’ya has politik kategorileri kendi toplumlarına ithal ederken, sıklıkla güçlüklerle yüzleşirler ve bu güçlükler karşısında zayıf düşerler. Marx genel görüşler dile getirmiştir, ama ondan sonra gelenler, o görüşleri kendi özel (bazen sekter) tarzları dâhilinde yorumlamışlardır. İranlı devrimci teorisyen Dr. Ali Şeriati gibi isimlerde gördüğümüz üzere, bu noktada başarıyı getirecek en önemli hamle, belirli bir sözü değil de genel anlayışı, manayı, ruhu tercüme etmek gerekmektedir.[8]

Marx, özel olan Avrupa coğrafyasından genel bir anlayış devşirdi. Ama bu genel anlayışa, felsefeci Ernst Bloch’un “Aristocu sol” dediği şeye ancak Marx ve Avrupalılar vakıf olabilirdi.[8]

Allavi’nin de ortaya koyduğu gibi, Razi, Farabi, İbn-i Sina, Biruni, İbn-i Haldun ve İbn-i Rüşd gibi felsefeciler ve bilim insanları sayesinde Marx gibi isimler, Erdemli Şehri veya Allavi’nin ifadesiyle, “Müşterek”i tahayyül etme imkânı buldu.

Erdemli Şehir gibi kavramların tercüme edilmesi, üzerinde düşünülmeyi hak eden bir mesele. Bu noktada Farabi’nin öncüllerinden Kindi ve ekibi, Aristo’ya ait olduğunu düşündükleri metinleri tercüme etmeye başladı. Ama Yunanca yazıları Arapça gibi şiirsel bir dile tercüme etmek için Arap felsefecileri birkaç nesil çaba harcadılar. Söz yerine mana ve ruh Arapçaya tercüme edilince görüldü ki Aristo’nun zannedilen metinler, yeni-Platoncu idealist olan Plotinus’a aitti. Sonrasında İbn-i Sina gibi isimlerin Aristo’nun o genel manayı, anlayışı belirli yollardan yanlış anladığını, en azından yanlış aktardığını anlamaları için birkaç nesil geçti.

Sonra İbn-i Sina, Aristo’daki yanlışları düzeltmek için kolları sıvadı, ilk öğretmeni Aristo’daki mantıksal boşluklardan azade, tümüyle yeni bir sistem ortaya koydu. Ortaçağ Hristiyanlığı, bu düzeltilmiş ve açıklığa kavuşturulmuş Aristoculukla Toledo, Palermo ve Antakya gibi şehirlerde tanıştı. Sonra bu birikim Marx’a intikal etti. (İbn-i Sina, kendi sistemi adına Aristo’nun sistemini reddetmişse de Aristo’ya dair açıklamaları Avrupa’da oluşan Aristocu düşüncenin temelini teşkil etti.)

Okur, Allavi’nin kitabına çevirideki bu türden nüanslara dikkat kesilerek yaklaşmalı. Allavi’nin komünist öğretileri İslami politik felsefeye dayandırma çabası, kendimizi bulduğumuz dünyayı anlamlandırırken kullandığımız kavramsal bakış açısını bulmaya çalışan biz Batılılara önemli şeyler vaat ediyor. Bu noktada “hiçbir zaman modern olmadığımız” gerçeğini anımsamak, dine karşı önyargılarımızı parçalamak, iyi bir dünya için dövüşenlerin cephe hattıyla gerçek bir dayanışma ilişkisi kurmak zorundayız.[9]

Laiklik, Batı’nın fetişleştirdiği dinidir. Bizim laikliğin kurtuluşa ihtiyaç duyan insanları uzun zaman önce yüz üstü bıraktığını anımsamamız gerekiyor. Bu gerçeği en iyi, ilkin Bağdat’taki Haydarhane Camii’nin sunduğu alanda örgütlenen komünizm ortaya koyuyor.

Ancak İslami politik felsefeden kök aldığımızda biz, Allavi’nin bizim için belirlediği pratik adımları ciddiye alabiliriz. Geleceğin Filistin’in özgürleşmesine bağlı olduğunu, Arapların birliğinin (ayrıca Müslümanların, Afrikalıların, Amerikalıların ve Asyalıların birliğinin) gerçek manada müşterekleştirilmiş bir dünyaya ulaşmak için atılması gereken bir adım olduğunu görüyoruz. Yeni İpek Yolu’nun yeniden inşa edilip genişletilmiş haliyle bizi o dünyaya götüreceğini biliyoruz.

Brandon Wolfe-Hunnicutt

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. xiii-xviii.]

Dipnotlar:
[1] Batı Marksizmi, Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” olarak tarif ettiği kesimlerin dertlerine ve çıkarlarına kayıtsız kaldı (hatta bazen açıktan onlara düşmanlık etti). Konuyla ilgili değerlendirmeler için bkz.: Jonas Elvander ve Leigh Phillips, “Degrowth is Not the Answer to Climate Change,” Jacobin, 8 Ocak 2023; Matt Huber, “The Problem with Degrowth,” Jacobin, 16 Temmuz 2023. Batı dışını değerlendiren önemli bir çalışma için bkz.: Ali Kadri, The Accumulation of Waste: A Political Economy of Systemic Destruction (Brill, 2023).

[2] Princeton, 1978.

[3] 1967’de Irak Komünist Partisi ikiye bölündü. Bir taraf IKP ismini muhafaza ederken diğer taraf “Merkezi Lİderlik” ifadesini kullandı. Allavi’nin öncülük ettiği ikinci hizip IKP (Merkezi Komutanlık) olarak anılıyor. Ayrışma süreci konusunda Ek Bölüm’e bakılabilir. -editörün notu.

[4] Batatu, The Old Social Classes, s. 393. Basra ve Nasiriye’deki Marksist hücrelerin yanı sıra parti ülkenin güneyinde doğmuş, işçi olarak çalışmış “Yoldaş Fahd” olarak anılan Yusud Selman Ferhad tarafından kuruldu. -en.

[5] Reformist-devrimci ayrışması bu dönemde gerçekleşti. İbrahim Allavi’nin faaliyetleri neticesinde örgütü 1963-1967 döneminde Irak’ta öğrenci birliği seçimlerini kazandı ayrıca örgüt, Irak’ta etkili bir yere sahip olan mühendis birliğinin seçimlerinden de zaferle çıktı. Allavi, bu mühendis birliğinin başkanı oldu. Allavi ve yoldaşı Halid Ahmed Zeki parti içerisinde lider kadronun revizyonist politikasına, SSCB’nin emirlerine uymasına karşı çıkan devrimci grubu meydana getirdi. Nihayetinde bu grup, 1967 yılında partiden ayrıldı. -en.

[6] Baas hükümeti, Allavi’nin başında olduğu Merkezi Komutanlık örgütüne yoğun baskı uyguladı, yüzlerce üyesini idam etti. Partinin sağcı merkez komite üyeleri ise Baas rejimiyle koalisyon kurdu. Gelgelelim, Saddam, partinin bir işe yaramadığını görünce ona da saldırdı.

[7] Evrand Abrahamian, “Ali Shari’ati: Ideologue for the Iranian Revolution,” MERIP, Sayı. 102 (1982). Türkçesi: İştiraki.

[8] Ernst Bloch, Avicenna and the Aristotelian Left, Çeviri: Loren Goldman ve Peter Thompson (Columbia University Press, 2019). Müslüman dünyada felsefenin yürüdüğü yolu, genel anlamda İslami felsefe tarihi konusunda faydalı bir giriş çalışması için bkz.: Peter Adamson, History of Philosophy Without Any Gaps (King’s College London, 2013), podcast aktarımları: 120-45, HP.

[9] Abdal Jawad Omar, “The Question of Hamas and the Left,” Mondoweiss, 24 Mayıs 2024. Türkçesi: İştiraki.

26 Ağustos 2025

, ,

Müşterek’ten Öğrenmek: Demokratik Sosyalizm İçin Bir Sistem Önerisi

İbrahim Allavi’nin Müşterek’ten Öğrenmek isimli çalışması, Marksizmi uygulama ve geliştirme çalışmalarına yapılmış önemli bir katkıdır. Kitap, on dokuzuncu yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla dek uzanan süreçte bilimsel sosyalizmin izlediği güzergâh bağlamında ele alınmalı ve bu şekilde değerlendirilmelidir.

Son dönemde yayımlanmış olan bazı çalışmaların da netliğe kavuşturduğu biçimiyle Marx ve Engels, Batılı olmayan, kapitalizm öncesi toplumlarla ve bugün dünya nüfusunun çoğunluğunu teşkil eden halkların kurtuluş mücadeleleriyle epey ilgilenmiştir. Bu ilginin sonuçları, Marx’ın Rusya’daki komün sistemine yönelik çalışmasında görülebilir. Marx, burada bazı toplumların kapitalist sistemin yol açtığı dehşet verici gelişmelerin açtığı vadiden hiç dolaşmadan, doğrudan sosyalizme geçiş imkânlarını sorgular.

Engels’in Lewis Henry Morgan’ın görüşlerini incelediği Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli kitabı, Marx’ın New York Daily Tribune gazetesine yazdığı yazılar, özellikle Çin’le ilgili olanları, Marx’ın Hindistan, Engels’in Afganistan’la ilgili makaleleri vs. ile bu çalışmaya katkıda bulunulmuştur.

Marx ve Engels’in asıl üzerinde durdukları konu ise dönemin önemli meselesi olarak İrlanda meselesidir. Bu meseleye dair incelemeleri, dünya ölçeğinde devrim sürecine dair anlayışlarını geliştirmiştir. Nisan 1870’te Marx, Sigfrid Meyer ve August Vogt’a yazdığı mektupta şunları söylemektedir:

“İrlanda meselesini yıllarca inceledikten sonra şu sonuca vardım. İngiltere’deki muktedir sınıflara indirilen o nihai darbe İngiltere içerisinden indirilemezdi, ancak İrlanda’da indirilebilirdi.”[1]

Bu, sadece iki tarafı ilgilendiren veya belirli bir yerelliğin sınırları içerisinde önem arz eden bir mesele değildi. Mayıs 1914’te “Milletlerin Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” başlıklı makalesinde Lenin şunları söylüyordu:

“Marx ve Engels’in İrlanda meselesiyle ilgili geliştirdikleri politika, zalim milletlerin proletaryasının milli hareketlere karşı geliştirmesi gereken davranışa dair muazzam bir örnek sunmaktadır ki bu örnek, pratikte sahip olduğu o büyük önemi hiçbir şekilde yitirmemiştir.”[2]

Birinci ve İkinci Enternasyonal şahsında örgütsel ifadesine kavuşan Marksizm temelde Avrupa ve Kuzey Amerika’da Batı proletaryasının ideolojisiydi (en azından böyle olmak istedi).

Bu paradigmadan kopmaya dönük ilk adımı Ekim Devrimi attı. Emperyalist zinciri en zayıf halkasından kopartan devrim, muzaffer oldu. İşçi sınıfı, bir ayağa henüz hâlâ feodalizm ve serflikte bir ayağı kapitalizm ve sanayileşmede olan, Asyalı ve Avrupalı birçok farklı milleti içinde barındıran devasa bir ülkede iktidarı ele geçirdi.

Bolşevik liderler, yeni kurulan Komünist Enternasyonal üzerinden “Dünyanın tüm işçileri birleşin” sloganını “Dünyanın tüm işçileri ve ezilen halkları birleşin” olarak değiştirdiler. Böylelikle sömürgelerin ve yarı sömürgelerin kurtuluşu, komünist hareket açısından, emperyalist merkezlerde proletaryanın özgürleşmesi kadar önemli bir hedef haline geldi.

Mart 1923 tarihli “Az Olsun Bizim Olsun” başlıklı makalesinde Lenin, daha da ileri giderek şunları söyledi:

“Son tahlilde verdiğimiz mücadelenin nasıl sonuçlanacağını Rusya, Hindistan, Çin gibi dünya nüfusunun büyük bir kısmını teşkil eden ülkeler tayin edecek. Son birkaç yıl içerisinde bu büyük kütle, olağanüstü bir hızda özgürleşme mücadelesine dâhil oldu, bu anlamda, artık dünya genelinde verilen mücadelenin nihai sonucunun ne olacağı konusunda zerre şüphemiz olamaz. Sosyalizmin zaferi tümüyle ve kesin olarak güvence altındadır.”[3]

Asya ve Afrika’da hızla komünist partiler kuruldu. Hindistan Komünist Partisi (Marksist)’in dediğine göre 1920’de, Hindistan Komünist Partisi’ne göre 1925’te bu ülkede partinin temelleri atıldı. 1921’de Güney Afrika ve Çin’de kuruluş gerçekleşti. Arap dünyasında da komünist partiler kuruldu. Irak Komünist Partisi, 1934’le birlikte faaliyetlerine başladı.

Marksizmin teorisi ve pratiği, sonrasında Lenin’in belirlediği “sosyalizmin tam zaferi”ne doğru uzanan yol boyunca kimi önemli gelişmelere tanıklık etti. Bu temel değişim, yaşanan süreci belirledi. (Bu noktada Gramsci’nin “Güney Sorununun Kimi Yönleri” isimli makalesinin de bu paradigma ile uyumlu olduğunu not etmek gerek.)

Dr. İbrahim Allavi’nin teorik katkısını ancak bu tarihsel ve teorik arka plan üzerinden değerlendirebiliriz. Allavi, bu İngilizcede ilk kez yayımlanan kitabıyla, Marksist teoriye özel ve özgün bir katkı sunuyor.

Bu noktada, yenilginin ağırlığı karşısında devrimin teori ve pratiğine başka birçok önemli katkının sunulduğunu söylememiz gerekiyor. Mao Zedong, Marksizmin uygulanması ve geliştirilmesine yaptığı en önemli katkısını 1927’deki Şangay Katliamı sonrası ÇKP’nin yaşadığı yıkım üzerinden yapıyor. Mao, Çin gibi büyük bir yarı sömürge ve yarı feodal ülkede devrimin nasıl zafer kazanacağını ve sosyalizm yolunun nasıl açılacağını anlatıyor. Devamında Mao, Marksist-Leninist bir partinin işçi sınıfının politik liderliğini nasıl üstlenip kendisinde maddileştireceğini ortaya koyuyor. Toplumsal sistem, sınıfsal bileşim ve demografi bakımından ülkede köylülüğün devrimin ana gücü olduğunu söylüyor.

Bu tespitin ışığında devrimci güçler kırda örgütleniyor. Varlığını daimi kılan devrimci üsler inşa ediliyor. Uzun soluklu bir halk savaşı yürütülüyor. Kentler kırdan kuşatılıyor, nihayetinde silahlı güç, ülke genelinde politik iktidarı ele geçiriyor. Vietnam, Laos, Kamboçya, Yugoslavya, Arnavutluk, Küba, Mozambik, Zimbabve, Gine-Bissau gibi farklı ülkelerde devrimci mücadele bu modeli esas alıyor.

Allavi de bu düzlemde katkı sunuyor.

Irak Komünist Partisi, ülkede halktan önemli bir destek alıyordu. Ellilerin sonunda parti, Endonezya KP’sinden sonra, sosyalist kamp dışındaki en güçlü ikinci parti haline geldi. Parti, milyonları peşinden sürükledi. Irak devrimi, bir ihtimal olmaktan çıktı. Bazı araştırmacılara göre, 1958’deki 1 Mayıs yürüyüşüne toplam nüfusun sekizde biri katıldı.

Gelgelelim parti, Hruşçev’in ABD emperyalizmine tavizde bulunmayı esas alan yatıştırma politikasının ve sonuçta uluslararası komünist hareket içerisinde yaşanan ayrışmanın kurbanı oldu.

Uluslararası hareketteki ayrışma, nihayetinde Irak içerisinde de ayrışmaya yol açtı. Birkaç yıllık mücadele döneminin ardından, 1967 yılında, Irak Komünist Partisi (Merkez Komutanlığı) isimli örgüt kuruldu. Allavi gibi önemli liderler bu harekete iştirak ettiler. Allavi, yeni örgütün genel sekreterliğini üstlendi. Kitlesel desteği arkasına alan parti, öğrenci sendikasının liderliğini ele geçirdi. Allavi, ülkede belirli bir gücü elinde bulunduran Irak Mühendisler Sendikası’nın lider kadrosuna seçildi.

Ayrışmanın diğer tarafında kalan IKP, SBKP’nin geliştirdiği “kapitalist olmayan kalkınma yolu” çizgisini benimsedi. Sovyet dış politikasının ihtiyaçları ve mecburiyetleri uyarınca hareket etti. Neticede parti, Ulusal İlerici Cephe üzerinden Baas hükümetinin parçası haline geldi, sonra da kanlı bir müdahaleyle politik açıdan yok edildi. Son dönemde partinin genel sekreteri, işgalci Amerika’nın kurduğu Irak Yönetim Konseyi’ne girdi.

Allavi ve yoldaşları ise Çin devriminin, Vietnam halkının kurtuluş savaşının ve o dönemki ulusal kurtuluş mücadelelerinin ortaya koyduğu deneyimden ilham alan silahlı mücadele yolunu benimsediler.

Bu mücadele, yoğun baskı politikalarının uygulandığı koşullarda, kanlı müdahalelerle ezildi.

Ne var ki Allavi, bu sürecin sonunda ümitsizliğe kapılmadı, modaya teslim olup döneklik yapmadı, ilk niyetini ve davasını unutma yoluna gitmedi. Bunun yerine, yoğun bir çalışma ve tefekkür süreciyle birlikte, Gine-Bissau’daki kurtuluş mücadelesine önderlik eden Marksist Amilcar Cabral’a atfen kullanılan ifadeye uygun olarak, “kaynağa geri döndü.”

Kaynağa yüzünü çeviren Allavi, iki gözeden beslendi. İslam felsefesi, İslam tarihi ve İslami kültürden beslenen Allavi, bir yandan da Marx, Engels, Lenin’in belirlediği ilkeler ve kaleme aldığı özgün metinler temelinde reel sosyalizmin tarihsel deneyimini eleştirel süzgeçten geçirdi.

Bu çalışmanın sonuçları bu kitapta aktarılıyor.

Bazıları, İslam’la ilgili tespitleri konusunda onun İslami “Kurtuluş Teolojisi”ni benimsediğini veya teorisini bu çizgiye uydurduğunu iddia edebilir. Bu, tümüyle göz ardı edebileceğimiz bir tespit değil. Dini inancın ve ibadetin yasaklanmasını doğru bulmayan Allavi, teizmle ilişkili bir isim değil. Tanrı ya da tanrıların varlığı yokluğu gibi bir derdi de yok. O, daha çok kendi dönemiyle uyumlu bir dini biçim içerisinde dil bulan İslam felsefesinin içerdiği özgürlükçü ve sosyalizan mesajla ilgileniyor.

Bu türden bir teorik çalışma dâhilinde Allavi, sosyalizmin temel mesajını, Marksizmin gerçek özünü Irak halkının ve tabii ki parti üyelerinin ve komünist militanların idrak etmesini, fikretmesini ve ondan etkilenmesini sağlamak istiyor. Daha doğru bir ifadeyle Allavi, “Irak’a has özelliklere sahip bir sosyalizm” inşa etmeye çalışıyor.

Kurtuluş Teolojisi’nden çok Allavi, Şi Cinping’in geleneksel Çin kültürüyle Marksizmin sinerjik ilişkisini, birbirlerini tamamlayan yönleri ortaya koyan “iki bütünleşim” tezine yakın duran bir isim.

Şi Cinping, Haziran 2023’te şunları söylüyor:

“Beş bin yıllık medeniyetimizin temelleri üzerinden Çin sosyalizmine öncülük etmek, onu geliştirmek istiyorsak, Marksizmin temel ilkeleriyle Çin’e has gerçeklerini ve bu ülkenin geleneksel kültürünü bütünleştirmeliyiz (‘iki bütünleşim’) Bu sistemi ilgilendiren çıkarıma Çin sosyalizmi konusunda yaptığımız kapsamlı keşifler neticesinde ulaştık. Biz, her zaman Marksizmin temel ilkeleriyle Çin’e has gerçekleri bütünleştirme meselesine vurgu yaptık, bugün de resmi planda Marksizmin temel ilkelerini Çin’in geleneksel kültürüyle bütünleştirme meselesini gündeme getiriyoruz. Daha önce de ifade ettiğim gibi, beş bin yıllık Çin medeniyeti olmadan sosyalizm, Çin’e has özelliklere nasıl kavuşacak?

‘İki bütünleşim’, hiç de zorlama ve gerçek dışı bir önerme değil. İki farklı kökenden gelseler de Marksizm ve geleneksel Çin kültürü uyum içerisindedir. Örneğin iyi niyetle hareket etmek, herkesin iyiliğini düşünmek, başkalarına dostane yaklaşmak gibi toplumsal ilkeler, komünizmin ve sosyalizmin ülkü ve kanaatleriyle uyum içerisindedir. Devletin temeli olarak halkı gören, devletin faziletli bir yaklaşımla yönetilmesi gerektiğini söyleyen anlayış, halkı öncelikli gören politik ilkeyle bağlantılıdır. Modası geçmiş olanı atıp yeniyi alan, insanın kendisini geliştirmesi ilkesini benimseyen yaklaşım, komünistlerdeki devrimci ruhla örtüşmektedir. Marksizm, insanın özünü toplumsal ilişkiler açısından ele alırken, Çin kültürü, insanları aileleriyle, ülkeleriyle ve dünyayla kurdukları ilişkiler üzerinden tanımlar. Her ikisi de insanı mücerret varlık olarak gören anlayışı reddeder.”[5]

Allavi, kitabı yazdığı dönemde sosyalizmi inşa etme çabası içinde olmuş tarihsel deneyimleri anlamak için Marksist klasikleri yeniden okur. Bu noktada birçok Batılı Marksisti ve Çin’deki Kültür Devrimi’nin ilk aşamalarını inceler. Allavi, bu çalışmasında 1871’deki Paris Komünü’nü çıkış noktası olarak alır.

Komün’ün çıkış noktası alınması, birçok yönden makul hatta gerekli bir adımdır. Tek bir şehirde cereyan etmiş olmasına, oldukça kısa süre yaşama imkânı bulmasına karşın Komün, Marx ve Engels’in işçi sınıfı iktidarı konusunda bulabildikleri ve inceleyebildikleri tek net örnektir. Komün’ün doğrudan demokrasiye ve yöneticilerin hesap verme zorunluluğuna dair vurguları Allavi’yi epey etkiler. Çünkü Allavi, Sovyetler’in ve müttefiklerinin bürokratik ve katılaşmış gerçekliğine bizzat tanık olmuş bir isimdir.

Allavi’nin müşterek sosyalizm konusunda sunduğu öneriler, sosyalist bir Irak’ın karşılaşacağı ulusal, bölgesel ve küresel gerçekler karşısında ne tür sonuçlar üretirdi, bilmiyoruz.

Lenin de Devlet ve Devrim’de belirli görüşler öne sürmüş ama bunların bazıları somutlaşma imkânı bulamamıştı. (Allavi, çalışmasında daha çok Stalin dönemi üzerinde duruyor.) Bu görüşlerin gerçekleşme imkânı bulamamasının bir nedeni de Sovyetler’in emperyalist tehdit ve güçlük karşısında tek bir huzurlu gün geçirememiş olmasıdır.

Marx, Engels ve Lenin Paris Komünü’nü sahiplendi ama onun kusurlarını eleştirmekten de hiç geri durmadı. Komün’ün “aşırı demokrasisi”ni idealize etmek şöyle dursun Marx, “Merkez Komite, Komün’e yol açmak için, çok kısa bir süre içerisinde elindeki gücü teslim etti” tespitinde bulundu.

1908 tarihli “Komün Dersleri” başlıklı makalesinde Lenin şunları söylüyordu:

“Proletarya yolun ortasında duruverdi. ‘Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek’ yerine, müşterek milli görev etrafında birleşmiş ülkede adaleti yücede tutma hayaliyle yanlış yola sürüklendi. Örneğin bankalar gibi kurumlara el konulmadı, ‘adil değiş tokuş” gibi Prudoncu teoriler, sosyalistler arasında halen daha yaygındı. İkinci yanlış, proletaryadaki yüce gönüllülüktü: düşmanlarını yok etmek yerine proletarya, onları ahlaki açıdan etkilemek için çaba sarf etti. Proletarya, iç savaşta askeri operasyonların önemini görmedi, Paris’te zafer kazanmasını sağlayacak kararlı bir saldırıyı Versay’a düzenlemek yerine, oyalanıp durdu, böylelikle Versay hükümetine tüm o karanlık güçleri toplayıp Mayıs’ta bir hafta boyunca insanları kan gölünd boğacak saldırı için gerekli zamanı verdi.”[6]

Komünist Enternasyonal Birinci Kongresi’ne sunduğu Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler ve Rapor isimli çalışmasında Lenin şu tespiti yaptı: “Paris Komünü bu yol boyunca çağ açan ilk adımı attı. İkinci adımı atmak, sovyet sistemine düştü.”[7]

Burada Lenin, Sovyet iktidarının Paris Komünü’nün deneyiminden daha gelişkin bir deneyimi ifade ettiği imasında bulunuyor. Paris Komünü, işçi sınıfının iktidar olduğu süreçte ağızdan dökülen ilk sözdü, ama kesinlikle son söz değildi.

Allavi, demokratik sosyalizmin hüküm süreceği bir geleceği tahayyül etti, bu gelecek için çalışmalar ortaya koydu. Tabii hiçbir Marksist kâhin değil. 1983’te Arapça olarak yayımlanan kitabının SSCB’nin ve Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerin çöküşünü öngörmesi mümkün değildi. Şi Cinping’in ifadesiyle, “ortada bu çöküş sürecinin karşısına dikilecek, ona direnecek tek bir kişi bile yoktu.”

Allavi gibi isimlerin görüşlerini sonraki gelişmeler üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Allavi’nin Marksist teori çalışması gibi Sovyet sosyalizminin tarihsel planda ortaya koyduğu deneyim de ilk sosyalist deneyin yanlışı konusunda önemli ipuçları sunar. Allavi, sosyalizmin İslam felsefesi içerisindeki güzergâhını keşfe çıkar. Komünist Manifesto’yu yeniden inceler. Bu noktada Çin, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Küba, Vietnam ve Laos gibi ülkelerin diğer sosyalist ülkeleri yıkan dalgalardan nasıl sağ çıktığı konusunda önemli görüşler sunar.

Bu saydığımız ülkeler, Doğu Avrupa ülkeleri gibi belirli hatalar yapmış, önemli ve derin bir deneyime sahip olmuştur. Neticede ortada bürokrasinin dikte ettiği bir devrim değil, halk kitlelerinin yaptığı bir devrim vardır. Her bir ülke, Marksizmi kendi diline tercüme etmiş, onu tarihsel ve kültürel geleneklerle milli duyguları kaynaştırmak suretiyle zenginleştirip geliştirmiş, devrimci liderleri teori ve pratik düzleminde yeni görüşler geliştirmiş, bu sürece toplumsal pratikleri, fedakârlıkları, ümitleri ve düşleriyle milyonlar önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Kitabı yazdığı dönemde Allavi, Çin’deki ekonomik büyümeyi öngöremezdi.

Şi Cinping’in halk demokrasisi anlayışı dâhilinde ülke, halk tarafından yönetiliyor. Bu yönetim, sosyalist demokrasinin özünü ve merkezini teşkil ediyor. “Sosyalist demokrasiyi geliştirmekte amaç, halkın iradesinin yönetime yansımasını sağlamak, hakları ve çıkarları korumak, insanların yaratıcılıklarını artırmak, kurumların yönettiği bir sistem inşa etmektir.”[8]

Ülkede kooperatif temelli sahiplik biçiminin geliştiği koşullarda sosyalizm, Latin Amerika’da da yeni yollar buldu. Venezuela’da komün hareketi açığa çıktı. Allavi’nin tüm bu gelişmeleri öngörmesi mümkün değildi.

İbrahim Allavi, Kuzey’de eserleri pek bilinmeyen, Güney’in birçok önemli Marksistinden biridir. Onun devrimci pratiğin elde ettiği zaferlerden, iniş çıkışlardan ve trajedilerden damıttığı görüşleri ve fikirleri herkes bilmeli, iyi bir dünya arzulayanlar bu görüş ve fikirleri inceleyip tartışmalıdır.

İşçi sınıfı, bu tür kişilerin eserlerini tercüme edip yayınladığı için Iskra Books’taki yoldaşlarına teşekkürü bir borç bilmelidir.

İki hususa işaret ederek yazımı sonlandırayım:

1. Geniş bir tarihsel süreci ve teorik alanı ele alan Müşterek kitabı, sonunda okura bir özet sunmuyor. Filistin meselesini bir bütün olarak Arap halkının kurtuluşu konusunda en önemli mesele olduğunu söylüyor. Bu noktada Marx’ın mozolesine kazılı olan şu cümleleri anımsatmak gerekiyor: “Felsefeciler, bugüne dek dünyayı farklı yollardan yorumlamakla yetindiler. Oysa mesele onu değiştirmektir.”

Allavi de bu kitabı bu amaç doğrultusunda, ömrünü adadığı dava için kaleme aldı. Bugün kahraman Filistin halkının Siyonist devletin soykırım amaçlı saldırılarla tanımlı savaşı Nazilere öykünerek sürdürdüğü on ayın ardından isyan ateşini diri tuttuğu, yılmadan dövüştüğü, diz çökmediği, yenilgiyi tatmadığı koşullarda, Allavi’nin politik analizi ve öngörüsünün ne denli yerinde olduğunu tüm okur görecek.

2. Marx dâhil tüm devrimciler gibi Allavi de sürgünün çektirdiği acıya aşina bir isim. Müşterek kitabını Londra’nın Doğu Dulwich semtinde yaşarken kaleme aldı. Paris Komünü’nün derslerini derinlemesine incelediği dönemde kaldığı bu semtin Komün’ün en önemli isimlerinden olan Louise Michel’e Yeni Kaledonya denilen Fransız sömürgesinden kurtulduktan sonra ev sahipliği yaptığını biliyor muydu acaba, merak konusu.

Sömürgecilerin ezdiği halklarla Paris proletaryasını kaynaştıran bir duruşa sahip olan bu Komünardan haberdar olsaydı, epey heyecanlanırdı, buna eminim. Louise Michel ve Allavi, tüm insanlığı kurtarmaya yazgılı olan gücün işçi sınıfı olduğunu bilen, proletaryanın kurtuluşu için dövüşen insanlardı.

Aktardığı o uzun soluklu yolculuk dâhilinde Müşterek kitabı, sadece eski dünyanın neden yerini yenisine bırakmak zorunda olduğu konusuna açıklık getirmekle kalmıyor, aynı zamanda yeni dünyanın da neye benzediği ile ilgili bir görüş sunuyor.

Keith Bennett

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. iii-xii.]

Dipnotlar:
[1] Karl Marx ve Friedrich Engels, Selected Correspondence, Progress Publishers, Moskova, 1975, s. 220-224.

[2] Lenin, Collected Works, Progress Publishers, 1972, Moskova, Cilt 20, s. 393-454.

[3] Lenin, Collected Works, İngilizcedeki 2. Baskı, Progress Publishers, Moskova, 1965, Cilt 33, s. 487-502.

[4] Jinping, Xi, “Speech at the Meeting on Cultural Inheritance and Development”, Quishi, 2023, aktaran: SC.

[5] Lenin, Collected Works, Progress Publishers, 1972, Moskova, Cilt 13, s. 475-478.

[6] Lenin, Collected Works, Progress Publishers, 1972, Moskova, Cilt 28, s. 455-477.

[7] Jinping, Xi, “Speech at the Central People’s Congress Work Conference”, Quishi, 2022, aktaran: SC.

25 Ağustos 2025

,

Mum Erirken


Önceki yazıda belirttiğimiz gibi 93’e kadar çıkarılan albümlerde solun mücadele veren her kesimini kucaklayan türkülere ve marşlara yer verilirken, bu tarihten sonraki albümlerde grubun yakın olduğu çevreyi işaret eden besteler üretilmeye başlandı. Bu bağlamda, kitleler tarafından sahiplenen isimlere beste yapılması kaçınılmazdır, tarihî sorumluluktur. Bunun en somut örneği Mehmet’tir.

Kitlelerin sahiplendiği bir isme bestelenen marşın bugün verildiği yer eleştiriye açıktır. Yorum’un geldiği noktada Mehmet marşının Athena’ya verilip bir film müziği olarak yeniden üretilmesine izin verildikten sonra buna yönelik tepkilere dair açıklama yapılmaması düşündürücüdür. Athena’nın gruba verdiği desteğe aldanıp 1 Mayıs 89’un tarihsel öneminin Mehmet özelinde ifade ettiği anlam, yanlış yerde açılmaya çalışan alanda kaybedilmiştir. Beş bin Mehmet beş bin kardeş ve 17 yaşındaki tekstil işçisi, Athena’nın film ve futbol taraftarı hesabında ters yüz edilmiştir. Tohuma yanlış bir bahçıvan müdahale ettiğinde, fidan sağlıksız gelişir.

96 SAG sürecini anlatan albümün tarihe not olarak değil, grubun geleceğine yön tayin eden yeni bir eşik olması yıllar içinde daha açık hâle geldi. Ardından 2000 ölüm oruçları yaşandı. Politikadaki daralma müzik grubunu etkisi altına aldı. Süresiz açlık grevleri (SAG) ve ölüm oruçlarıyla geçirilen son on yılda hemen her açlık grevcisine özel beste yapılması, bugün halkın Yorum’u sahiplenme noktasında kaldığı atıllığın tek başına baskı koşullarıyla açıklanmayacağının kanıtlarındandır.

Halkın sahiplenmediği eylemliliklere daralan müziğe halk uzak durur. Bunun tersi ya da olması gereken beste örnekleri de Kızıl Karanfiller ve Direnişçilerin Cevabı’dır. Bu eleştiri başka örneklerle de güçlendirilebilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, adına beste yapılan kişinin anısına saygısızlık yapmamaktır ki eleştirinin kanalı şahıslardan bağımsızdır.

İnönü ve meydan konserlerinden konser yapılamayacak noktaya gelinmesinde Yorum’un haklı bir gerekçesi ve eleştiri var, bunu kabul etmek gerek: Bu baskının geleceği yer Fanta Gençlik Festivali’dir. Saldırının sadece Yorum’la sınırlı kalmayacağı açıktır. Fakat müzik duvarına vurulan ilk darbenin Yorum’a inmesi, diğer sanatçı ve grupların düşünmesi gereken bir gerçektir.

Tekrar meydan konserlerine dönecek olursak, bu konserler müzik grubunun başarısıdır fakat politik çevrenin kitle temasının konserlere doğru daralması, yanlış bir taktiktir.

Grubun yakın durduğu politik çevrenin anarşizme meyletmesini eleştirdik. Özellikle 2000 ölüm oruçları F tiplerini kapatmadığı gibi ardından daha ağır koşullara sahip cezaevi tipleri inşa edildi. Bugünkü talep de yirmi beş yıl önceki gibi “yeni tip cezaevlerinin kapatılması” yönünde. Burada ciddi bir sorun var:

Halkın gündemiyle politik çevrenin gündemini sadece “adalet” temelinde buluşturmaya çalışmak yanılgıdır. Evet, Bertolt Brecht “halkın ekmeğidir adalet” der. Adil ve onurlu yaşam irade beyanı esas alındığında ekmekten önce gelir fakat bu bilinç ideolojiktir. Bu bilinç ile halkın bilinci arasındaki makas her geçen gün açılıyor.

Halk sınıfları öncelikle gündelik ve orta vadeli çıkarlarına göre hareket eder. Bir mahallede halkın can güvenliği için üst-alt geçit yapılması yönünde çalışma başlatmak sembolik olarak halkın önceliğidir. Kira zamları, uyuşturucuyla savaş, artan enerji giderleri, fuhşun ve kumarın zirve yapması halkın önceliğidir ve kitle mücadelesi buradan başlar. En diptekilerden, var olmakla yok olmak arasında yaşam mücadelesi sürdürenlerden, Hasan’ın Türküsü’ne konu olduğu gibi, sırt hamallarından başlar mücadele.

Bu bağlamda, önceki yazıda değindiğimiz Kadıköy, mücadeledeki en son halkadır. Küçük burjuvalar cennetinde halkın sorunlarını konuşmak için meclis oluşturmak, kitlenin CHP aşkıyla karşılaşmaya neden olur.

Kadıköy’e özel geliştirilen logonun yer aldığı sticker’ın hemen ardında TİP’in afişi var ve çark öğesi taşıyor. On yıl önce TKP, 1 Mayıs’ta otelde kalarak Taksim’e çıktığı için eleştirilmişti. Bugün gelinen noktada Taksim’e çıkış, birkaç kişiyle aynı yöntem kullanılarak gerçekleştiriliyor. Kitleler yürütülemeyince birkaç insan, çatıdan pankart açıyor. Bunun adı irade beyanıdır, bu beyan, tekrara dönen pratiklerle kitlesiz hareketleri beraberinde getirir.

Hukuk bürosu gibi çalışan HKP’nin pratiğini, yakın dönemde emperyalizmin suçlarının avukat eşliğinde savcılığa şikâyet edilmesi olarak gördük. Emperyalizm, şikâyet edilecek ve hukuk davası olabilecek bir gerçek değildir. Emperyalizmle mücadele edilir. İdeolojik olarak zihinlere düzenlenen işgal ve manipülasyon arındırılır, politik olarak kitlelere ve sınıfa yön tayin edilir. Emperyalizmin suçları hukukla değil, adaletle yargılanır.

Kendi adınıza asaleten, halk adına vekâleten söylemi hatalıdır. Emperyalizmle mücadelede vekillik olmaz. Emperyalizmle mücadeleyi halk yürütür, politik odakların tarihsel görevi, halkı bu mücadeleye hazırlamaktır. Bugünkü sokaktaki yozlaşmadan eşitsiz bölüşülen ekmeğe kadar tek sorumlu emperyalizmdir. Çöken toplumsal düzenin, değerlerin yozlaştırılmasının, sokakta gezen başıboş şiddetin, işsizliğin, sömürünün tek sorumlusu emperyalizmdir. Bu yönüyle de emperyalizm iç olgudur.

Benzer şekilde, Avrupa kentlerinde başlatılan süresiz açlık grevlerinin ölümle sonuçlanmadan bitirilmesi (ki burada ölümü savunmadığımızı özellikle belirtiyoruz) yine düşündürücüdür. Avrupa’nın merkezinde böyle bir durumun yaşanmasının nereye varacağı emperyalizmin de suçunu nereye vardıracağını gösterir fakat ülkede gerçekleştirilen ölüm oruçlarının ölümle sonlanması bir tartışmayı daha açıyor: Her mücadele, kendi toprağında filizlenirken neden solun şeflerinin Avrupa sürgünü bitmek bilmez?

Tekrar aynı örneği vermek gerekirse, politik çizgisinden bağımsız olarak Gonzalo, neden ülkesindeki cezaevlerinde ömrünü tamamladı? 12 Eylül’de mültecilik reddedilirken bugün neden reddedilmiyor ve politik şefler ülkeye ayak basmıyor? Ölüm orucu ve açlık grevleri düzenlemek gibi sivil itaatsizlik-anarşizm eylemlerini neden hep tabandaki insanlar yapıyor? Bu beden politikasının geldiği yer anarşizmdir. Anarşizm de bugün küçük burjuvanın bilincinde olmadan yaşamın her alanında yeniden ürettiği pratiğin gizli ideolojisidir. Küçük burjuvazinin anarşizmi kitleye sırt döner, politik çevrenin anarşizmi kitleye kendi gündemini dayatır. Sonuç olarak varılan yer ortaktır: Kitleden kopukluk.

Özetle, kitle mücadelesi geriledikçe irade ve varlık beyanı üzerinden isimlerin öne çıkarılması bir çevre için doğru taktik olarak değerlendirilebilir. Milyonları örgütleyeceğini iddia eden bir çevre, on yılı aşkın zamandır bu taktiği aşamıyorsa o zaman bu kurtuluş mücadelesi açısından eleştiriye açıktır. Sürekli sembol isimler etrafında oluşturulan politik gündemle kitle teması kurulamaz.

Evrimsel süreç gereği insan, problemlere çözümler üreterek varlık mücadelesini sürdürür ve ayakta kalır. Sonuç vermeyen aynı yöntemin ardından siyasi zafer kazanıldığını iddia etmek, halkın gerçek gündemine deva olmadığı gibi halkı ayrı bir umutsuzluğa savurur.

Önceki yazımızla birlikte okunduğunda eleştirilerimizin temel dayanağının proleterleşmeden kaçışa yönelik olduğu anlaşılacaktır. Ek olarak, yaşanan sürecin hiçbir şekilde 12 Eylül dönemi gibi olmadığı ve o dönem denenen yöntemlerle bu dönem başarılı olunamayacağını herkese hatırlatmak isteriz.

Bugün toplumsal yapı, her yönüyle kıskaca alınmış ve bütünlükler parçalanmış durumda. Parçaları birleştiren hat gerçekleşmedikçe yenilgi kaçınılmazdır.

S. Adalı
19 Ağustos 2025

21 Ağustos 2025

,

Barışçı Hitler

Hitler barış istiyor. Barış konusunda yaptığı konuşmalar ve verdiği röportajlar, eski bir formül üzerine kurulu: savaş, tek bir sorunu bile çözemez, savaş, üstün ırkları yok etmekle tehdit eder, savaş, başladığı andan itibaren medeniyetin yıkımını beraberinde getirir. Yüzlerce yıldır barışçılar, bu türden, artık klasikleşmiş görüşler dile getiriyorlar! İçimize biraz su serpen bir gelişme varsa o da Alman şansölyesinin o samimiyetiyle bir dizi yabancı gazeteciyi ikna edebilmiş olmasıydı.

Bu koşullarda barış konusundaki samimiyetinden hiçbir şekilde şüphe duyamayacağımız bir isim olarak Karl Ossietzki olsaydı, “madem mevcut hükümetin lideri kendi hükmünü büyük bir ustalıkla olmasa bile gayretle uyguluyor, o vakit ben neden toplama kampındayım?” sorusunu sorardı. Oysa Ossietzki, tam da bu türden muarrızlarının yüzlerini kızartacak sorular soramasın diye hapiste.

Hitler’in Argümanları

Hitler’in argümanları, gür bir sesle dile döküldüğü ölçüde, ikna edici. Tüm bakanlar, hatipler ve gazeteciler, Nazi iktidarının insanlar arasında kardeşliği tesis etmek için kurulduğuna yemin ediyorlar. Nasyonal Sosyalist Almanya, silâh kullanmayı sırf kendisine yönelik nefret karşısında daha iyi durabilmek için öğreniyor. Ta 13 Mayıs’ta gerçek Almanya’nın damarları sertleşti diye değil de muharebe sahasında ölmesi gerektiğini söyleyen von Papen bile torunların ve torunlarının torunlarını barışçıl bir biçimde kuşatmış olan hayaletten vazgeçmek kadar kıymetli bir şey olmadığını söyleyip duruyor.

Avrupa halkları, barışın korunmasını büyük bir tutkuyla istiyorlar. Berlin’in ağzından dökülen iri iri laflara büyük bir umutla kulak kesildiklerine hiç şüphe yok. Ama şüphelerinden kurtulmaları da o kadar kolay olmuyor. Birçok insan, Fransa ile Almanya’nın çıkarlarının uzlaşmasının mümkün olmadığı tespiti üzerine kurulu otobiyografisiyle Hitler denilen şahıs hakkında ne düşünmeleri gerektiğini soruyor. Sakinleştirici bir açıklamaya ulaşan insanlar, Hitler’in otobiyografisinin (Kavgam) hapisteyken yazıldığını, yazarın asabının bozuk olduğunu, bu rahatsız edici kitabın bugüne dek ulusal eğitimin temeli olarak kullanılmasının ancak propaganda bakanının ihmali sebebiyle mümkün olabildiğini söylüyorlar.

“Mücadele” Yerine “Barış”

Nazi iktidarının “haklarda eşitlik” meselesini kendi lehine çözüme kavuşturduğu koşullarda Hitler, Kavgam’ın yeni baskısını güven tazeleyici bir içerikle hazırlayacaktır. Bugün kitaba Kavgam adı verilmiş. Kitabın asıl konusu, Versay Anlaşması. Gelecekte muhtemelen kitap Barışım adını alacak. Kitaba Nasyonal Sosyalist hekimlerin, yazarın asabının daha iyi olduğuna dair raporları iliştirilecek.

Leipzig’de kurulan mahkeme bize, Nazilerin tıbbi-hukuki uzmanların tanıklıklarının sınırsız bir güven sunduklarının kanıtı. Bu dünyada sadece samimiyet ve barış sevgisi olsaydı, hayat muhtemelen ebedi bir hazza dönüşürdü. Ama maalesef bu türden erdemlerle aptallık ve kabalık yan yana yaşıyorlar. Peki ama bu aptallığın ve kabalığın bedelini kim ödeyecek?

Daha önce bu satırların yazarı, okurun dikkatini Hitler’in Alman Şansölyesi von Papen’e yazdığı açık mektuba çekmeye çalışmıştı. Ama maalesef zayıf sesimizin hedefine ulaşmadığı görülüyor. Beklentimizin aksine Açık Mektup, tüm editörlerin ve şansölyelik makamının layihası haline gelemedi. Oysa bunu hak eden bir metindi. Yeni yayımlanmış olan, Alman propagandasına ait politik metin, kimsenin itiraz edemeyeceği ölçüde, gayet eğitici. Ama çekmecelerde kalmak gibi bir kusurları var bu metinlerin. Bu tür durumlarda insan, metinlerde tahrifat yapıldığından şüphe ediyor.

Hitler’in Açık Mektubu

Açık Mektup, sırda kalmış bir belge değil. Bu broşür, Hitler’in iktidarı almasından üç ay önce, 16 Ekim 1932’de Nazi partisi tarafından yayımlandı. Hitler’in sinir sistemi, 1923’teki sınavlardan tümüyle sağ çıkmış olmalı. Hitler, metinde zaten iktidarda olan biriymiş gibi konuşuyor. Geriye sadece son engellerin üzerinden atlamak kalıyor. Egemen sınıflar, ona korkuyla değil, umutla bakıyorlar. Sadece “romantik” bir şovenizm üzerinden bir maceraya girilmesinden endişe ediyorlar.

Açık Mektup’un amacı, mülk sahibi sınıflara, bürokrasiye, generallere ve Hitler’in tüm düşüncesizliğiyle intikam peşine düşmüş von Papen’e karşı cumhurbaşkanı Hindenburg’un yakın maiyetindekilere amaçlarına ulaşmak için yürüteceği çalışmalarda en büyük dikkati göstereceğine dair güvence veriyor.

Açık Mektup, ancak bugün tam anlamıyla önem kazanan tüm dış politika sistemini ifşa ediyor. Almanya’nın Milletler Cemiyeti’nden çekilişini tüm dünya, beklenmedik ve mantık dışı, doğaçlama bir hareket olarak değerlendirdi. Oysa Açık Mektup, Almanya’nın Cenevre’deki masayı neden terk ettiğini, bu kopuşu nasıl düzene sokmak gerektiğini net bir dille aktarıyor.

Nazilerin Dış Politikası

Bu mektup, istisnai bir değere sahip. Mektupta görüldüğü üzere, polemik yürütmek ve savaşmak zorunda bırakılan Hitler, gelecekte uygulayacağı dış politikanın sırda saklı kaynaklarını hesapsızca açığa vuruyor. Mektup, bu yüzden değerli.

Açık Mektup’un çıkış noktası ile Kavgam’ın çıkış noktası aynı: Fransa’nın çıkarları ile Almanya’nın çıkarları asla uzlaşamaz. Fransa, mevcut eğilimi dâhilinde, güçler arası ilişkiyi Almanya lehine değiştirecek bir anlaşmaya olur diyemez. Almanya, uluslararası konferanslarda yapılacak tartışmayla “haklarda eşitliği” sağlamayı umamaz. Uluslararası diplomasinin Almanya’nın yeniden silahlanma hakkını tanıması için Almanların önceden silahlanması gerekir. Ama Almanya, von Papen gibi silahlanma talebini yüksek sesle dillendiremez. Bu “halk hareketi”ne ait bir slogan, diplomaside yeri yok. Von Papen hükümetinin aksine, sorumluluklarının bilincinde olan Hitler hükümeti, sadece Fransa’nın silahsızlanmasını talep etmelidir. Fransa hiçbir şekilde bu silahsızlanma önerisini kabul etmeyeceğinden Almanya, elini rahatlatmak için Milletler Cemiyeti’nden ayrılmalıdır. Peki burada amaç, savaş çıkartmak mıdır? Hayır, Almanya, yakın gelecekte barışçılığın dilinden gayrı bir dilde konuşamayacak kadar zayıf bir hükümete sahip.

Alman Militarizminin Yeniden Yaratılması

Kendisini Doğu’da tehdit eden “tehlike”yi anımsatan, Batılı devletler arasındaki çelişkilerden istifade eden Almanya, genelde ve özelde, kendisine has olan bir tarzda, sahip olduğu militarizmin zeminini yeniden oluşturmalıdır. Bu işi başarıyla neticelendirebilmesi için ülkenin bu süreci sessizlikle karşılaması gerekmektedir. Dolayısıyla, Ossietzki gibi isimler hapiste tutulmalıdır! Sorumluluklarının bilincinde olan bir hükümet, barışçılığın araçlarını kendi ellerine almalıdır. Güç ilişkilerini köklü bir biçimde değiştirmeye hazırlanan hükümetin birkaç yıl boyunca bu yolu yürümesi gerekiyor ki başarıya ulaşabilsin. Hükümet, ancak bu sürecin ardından Barışım kitabından Kavgam’a, hatta Savaşım kitabına geçiş yapabilir.

Hitler’in planı bu. Plan, iç dış tüm durumu hesaba katıyor. Hitler, gelecekte uluslararası düzlemde yürürlüğe koyacağı politikanın sırlarına vakıf olsun diye insanlığa bir anahtar, daha doğru bir ifadeyle, ana anahtar veriyor. Olan bitenden rahatsız iki gazetecinin tanıklığına saygıdan dolayı biz, Hitler’in doğrudan ve dolaylı kanıtlarla desteklenmiş açıklamalarını esas almayı tercih ediyoruz.

Verili gerçeklik üzerinden, hatta sağlam temellere sahip bir gerçeklik ışığında, pratiğe yönelik farklı sonuçlara ulaşabiliriz. Hitler’in politikasına dair sorulara farklı cevaplar verebiliriz. Zaten burada niyetimiz, Avrupa’nın kaderine karar verenlere tavsiyeler sunmak değil. Onlar, ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Amaçları ve yöntemleri ne olursa olsun, gerçekçi bir politika, mevcut duruma ve o durumda faal olan güçlere dair bir anlayışı temel almalıdır.

Hitler’in Belirli Bir Hesaba Dayanan Planı

Olanı olduğu gibi görmeliyiz. Hitler, Milletler Cemiyeti’ni sinir krizi geçirdiği için terk etmedi. Bu ayrılma adımı, soğukkanlılıkla hesaplanmış bir planla uyum içerisinde atıldı. Hitler, “milletin sessizliği”ni güvence altına aldı. Çalışmalarını askeri güçlerle ilişkide köklü bir değişiklik yapacak şekilde yürüttü. Bugün bu çalışmalar önemli sonuçlara yol açacak düzeyde değil. Bu açıdan, Hitler, Avrupa sahasında oldukça dikkatli adımlar atmak zorunda. Kimseyi ürkütmemeli, kimseyi rahatsız etmemeli. Aksine, herkesi kucaklamalı. Hitler, savaş fabrikalarının duvarlarını barışçı konuşmalarla ve saldırmazlık anlaşmalarıyla örtbas etmeye hazır. Paris vaut bien une messe! (“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!”). Eğer barışçı saldırının yalın, basit ve diplomatik olmayan bir formülü varsa o da şudur: Önümüzdeki iki üç yıl boyunca Hitler, muarrızlarının önleyici savaşından kaçınmak için kılı kırk yarmak zorunda. Bu sınırlar dâhilinde ondaki barışçılığın kesinlikle samimi olduğunu söylemek gerek. Ama sadece bu sınırlar dâhilinde.

Lev Trotskiy
23 Kasım 1933
Kaynak