Sivil Toplumun Sınırları: Din ve Direniş

Sivil toplumun özgürlük ve demokrasinin kaynağı olduğu düşünülür. Burada bireyler -devlet kontrolünün dışında - fikirlerini açıklayabilir, serbestçe bir araya gelebilir, arzuları, umutları ve hayalleri peşinde koşabilir. Son onyıllarda, birçok şey sivil toplum konusunda bunları anımsatmıştır: 1980’lerde Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalist hükümetlere karşı gelişen muhalif hareketler; ‘totaliter’ Çin’deki ‘demokrasi’nin sözde kaynakları; Arap ‘Baharı’; küresel çevresel eylem için araçlar.[1] Nitekim sivil toplum, sorgulanamaz ve durdurulamaz bir iyi olarak addedilir. Ortada bazı sorular varsa bile, bu sorular yeni seslerin sivil topluma entegre edilmesinin yolları üzerinedir. Küresel siyasette dinin yeniden geri dönüşü meselesi, özellikle böyle bir meseledir.
Manidar bir örnek vermemize izin verin: Jürgen Habermas, yakınlarda, dinlerin sivil toplumda içerilmesini “dinî söylemlerin potansiyel hakikat içerikleri, bu söylemler parlamentoların, mahkemelerin ve idarî organların ajandalarına sızmadan ve onların kararlarını etkilemeden önce, genel olarak erişilebilir bir dile tercüme edilmelidir” şartına bağlamış görünmektedir.[2] Bir diğer deyişle o, bütün uygulanabilir ve kamusal olarak tasdik edilmiş kararların “evrensel olarak erişilebilir bir dille formüle edilmesi ve meşrulaştırılması” “liberal hedefi”ni destekler görünmektedir.[3] Hep olduğu gibi o, sivil toplumun sınırlarını, bu alanın, her daim dinin içinde pusuda bekleyen fanatizmden arınmış, liberal ve hatta burjuva bir alan olduğunu açıkça kabullenerek, belirleme ve denetleme işi ile meşgul olur. İlginç bir şekilde, İngilizce civil society teriminin tekrardan Almancaya tercümesi olan Zivilgesellschaft terimini işe koşar. Mesele şudur ki civil society hâlihazırda, bu sözde özgür tartışma alanının burjuva bağlarını açıkça ifşa eden Almanca bürgerliche Gesellschaft teriminin çevirisidir. Buna karşın, Zivilgesellschaft rahatlıkla böyle sınıfsal çağrışımları gizler ve bu nedenle, sivil toplumun mülayim, sınıfsız ve hemen hemen evrensel bir terim olarak ortaya çıkmasını sağlar. Habermas birçok örnek içinde bir tanesini zikreder, ama bunların çok azı, eğer varsa, sivil toplumun mevcudiyetini sorgulamaya hazırdır ki bu örneklerin din ile bir bağlantıları olsun. Ortadaki tartışmalar sivil toplumun mevcudiyetini bir ön kabul olarak alır ve böylece bu sivil toplumun yeniden şekillendirilmesi ve kuvvetlendirilmesi için, onun fark edilen ve görece önemsiz kusurlarına odaklanır.[4]
Üretim ve Yabancılaşma
Aksine bizim önermemiz, sivil toplumun kendisinin bir mesele olduğudur. Bu önerme üç aşamalıdır. İlki Hegel’in sivil toplum fikrini (bürgerliche Gesellschaft) etraflıca yeniden yorumlamasından kaynaklanır.[5] Hegel’de sivil toplum yenidir, üretilmiştir ve baştan sona yabancılaşmıştır. Devlet alanının dışındaki her şeyi ihtiva eder -iktisat, hayır kurumları, din, eğitim, sağlık hizmetleri, hukuk ve hatta kolluk kuvvetleri. Sivil toplum, açık bir şekilde, kendisinin de çevresinde hâlihazırda gördüğü, burjuvazi ve kapitalizm tarafından geliştirilen toplumsal ilişkilerin yeni biçimlerinin bir ürünüdür. Öncelikle olan birey olduğu için bütün toplumsal bağlar bireyler tarafından oluşturulur. Buradaki mesele, böyle bir bireyin derinlemesine yabancılaşmış olmasıdır, zira bu birey, diğer bireylerle (sivil toplum) ilişki içinde bir birey olmakla, verili bir antiteye (devlet) tabi olan bir birey olmak arasındaki gerilimi müzakere etmelidir.[6] İnsan varlığının bu yeni -kurtlar sofrasında her tarafa yayılmış bireysellik[7]- biçimi hakkında Hegel’in tedirginliği, onun sayısız çözüm çabasında yankılanır. Aileyi, toplumsal tabakaları (estates) ve şirketleri (corporations) uyum sağlamaları için yardıma çağırsa da, onlar bu göreve uygun değildir. Bu nedenle soyut ve ideal devletten vazgeçer. Aslında devlet tarihsel olarak ortaya çıkışını önceler zira o İdea’nın kendisinden ve (en kötüsü bile olsa) aklın tecessüm etmiş halinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, bir devlet içinde yaşamak insanoğlunun aklî kaderidir; olağan olarak bir devletin yurttaşıyızdır ve bu bizim seçimimiz ya da sözleşmeye bağlı bir düzenleme değildir. Hegel’de devlet, onu tedirgin eden ve ailenin ve şirketlerin nihaî olarak üstesinden gelemediklerinin üstesinden gelmelidir -çevresinde ve her yerde meydana çıkmakta olan bireyciliğe karşılık olarak insanları birleştirmelidir. Buna karşın, devlete bu kadar değer atfetme ihtiyacı, çözmeye yeltendiği problemin çözümsüz olduğunu işaret eder.[8]
Hegel’in formülasyonu bizi, sivil toplumu, liberal demokrasinin kendisi olmak bir yana, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün alanı olarak görmek konusunda uyarır. Bu sivil toplum (ya da Amerikan İngilizcesi’inde ifade edildiği gibi “kamusal alan [public sphere]”) olmadan, insanların farklı fikirleri dillendiremeyecekleri, alternatif siyasetler geliştiremeyecekleri, devleti eleştiremeyecekleri vs. düşünülür. Buna karşın Hegel bize, sivil toplumun, modern toplumsal düzenin (orta sınıf ve kapitalizm) yegâne ürünü olmadığını, aynı zamanda tekil bireylerle devlet olarak bilinen soyut ve uzak antite arasında kalmış, kaçınılmaz bir şekilde yabancılaşmış bir gerçeklik olduğunu hatırlatır.
Dışlayıcı Evrensel (Exclusive Universal)
İkinci katkı sivil toplumun elzem olduğu liberalizmin doğasına ilişkin Domenico Losurdo’nun kavrayışından gelmektedir.[9] Losurdo, Hegel’in tanımladığı yabancılaşmanın sonuçları, bu sefer de dışlayıcı evrensel terimiyle resmeder. Ağızlara sakız olan sivil toplumun “herkes için özgürlük” sloganı, bu “herkes”in büyük bir çoğunluğu dışladığı bir tanıma dayanır. Bir başka deyişle, sivil toplum, evrenselin bir kısmına hasredilmiştir. Eğer bu “herkes” tanımına uymuyorsanız, o halde dışarıda kalırsınız. Din için bunun anlamı, sadece belirli dinî biçimlerin içerildiği ama tabii ki bir köktenci başkalık (radical alterity) iddiası taşıyanların dışlandığıdır.
Daha açık ifade etmek gerekirse, Losurdo, liberal özgürlüğün sadece kapsam olarak oldukça sınırlı değil (zira bu durumda böyle bir özgürlüğün kapsamının genişletilmesi gerekirdi), ayrıca yapısal olarak belirli grupları “özgürlük”ten dışlamaya bağlı olduğunu ve hatta böyle dışlamaların “özgürlük” ve “demokrasi”yi tesis etmek için gerekli olduğunu belirtmiştir. Bu durum, Özgürlük Üstüne (On Liberty) adlı eserinde “barbarlarla başa çıkmak için despotizm meşru bir hükümet etme yoludur,” zira özgürlük sadece “yetileri ve melekeleri olgunlaşmış insanlar içindir” diye buyuran John Stuart Mill gibi, liberalizmin ideologları tarafından da dillendirilmiştir.[10] Geriye kalanlar hayvanlardan sadece biraz üstündür. Diğer bir deyişle, liberalizm ve baskı aynı paranın iki yüzü gibidir; “özgürlük” ve “demokrasi”, dışlanma mevhumundan ayrılamaz, zira ilk elde zikredilenler, sondakinin işlevini görmesine bağlıdır.
Losurdo bu çelişkiyi liberalizmin belalı tarihi boyunca irdeler.[11] Buna, Bağımsızlık Birdirgesi’nde (The Declaration of Independence) “bütün insanlar eşit yaratılmıştır,” ya zan köle sahibi Thomas Jefferson dâhildir, zira köleler “insanlığa” dâhil değildir. Ya da yazar, İngiltere için dilencilerin, evsizlerin, ıslahevlerinin, uşakların, ordu ve kolonyal işgücü için fukara çocuklarının kaçırılmasının ve hatta soyıslahı (eugenics) eğilimlerinin kaçınılmaz rolünü vurgu yapar. O, liberalizmin bireye odaklanmasındaki içkin zulmün ve kolonyal genişlemeyle meşgul Avrupa’da üstün-ırk demokrasilerinin gelişmesinin izini sürer. Bizim zamanımıza gelindiğinde ise, “ifade ve örgütlenme özgürlüğü”nün var olduğu İsrail, Orta Doğu’daki sözde tek “hakiki demokrasi” olarak belirtilir. Ama bu, çok büyük bir detayı görmezden gelirsek savunulabilir: “hukuk düzeni ve demokratik garantiler sadece üstün-ırk için geçerlidir; bununla beraber Filistinlilerin topraklarına el konulur; kendileri alıkonulur ve yargısız olarak tutuklanır, işkenceye, öldürmelere maruz kalır; ve her durumda bir askerî işgal düzeninde gündelik olarak kendilerinin insan onuru ayaklar altına alınır ve aşağılanırlar.”[12] Nihayetinde, tekrarlanıp duran ve yere göğe sığdırılamayan “insan hakları”, “özgürlük”, “hürriyet” talepleri ne anlama gelmektedir? Losurdo, Cecil Rhodes’un Britanya İmparatorluğu için uygun gördüğü ve bugün hâlâ geçerli olan formülü[13] işe koşar: “hayırseverlik + yüzde 5”. Burada “hayırseverlik”, “insan hakları” ile; yüzde 5 ise, “insan hakları” bayrağını dalgalandırarak elde edilecek kârlarla eşanlamlıdır. Bu detayların büyük kısmı herkesin malûmudur, ama akıl yürütme genellikle ikiyüzlüdür: ülkülerine uygun yaşamazlar. Losurdo’nun vurgusu şudur: Burjuva “demokrasisi” ve “özgürlüğü”nün olabilirliği, tam da çoğunluğun sistematik olarak mülksüzleştirilmesine doğrudan bağlıdır: “özgürler topluluğu ve onların özgürlüğe layık olmayanlar üzerindeki diktatörlüğü.”[14]
“Özgürlük”ün, - dinler dahil - bütün tarafların kendilerini hiçbir engelleme olmadan ifade ettiği alan olarak sivil toplumun özü olduğu düşünüldüğünde, Losurdo’nun önermesinin çok derim çıkarımları vardır. Bu durumda sivil toplum, sadece (Hegel’in de ifade ettiği gibi) burjuva projenin belirli bir ürünü olmakla kalmaz, ayrıca dışlamanın evrenselliğinin sistematik olarak yaygınlaştırılması olur. Peki, ama bundan din adına nasıl çıkarımlar yapmak gerekir? Sivil toplumun dışlayıcı evrenselliği dini de sınırlarının dışında mı bırakır? Bazıları buna, dinin belirli veçhelerinin sivil toplumun içinde yer bulduğu şeklinde itiraz edebilir. Din müesseseler, çoğu zaman, yoksulluk, mülteciler, çocukların ve yaşlıların istismarı vs. gibi konularda toplumsal adalet sık sık katkılarda bulunan toplumsal adalet bölümüne sahiptir. Bu müesseseler eğitim, gençlik örgütlenmeleri, yaşlıların bakımı ve tıbbî tesisler gibi hizmetlerin için kayda değer bir hizmet sağlayıcı durumuna gelmiştir. Aslına bakılırsa hükümetler, böyle bir sivil toplumu özelleştirme adına desteklemektedir. Dinî müesseseler, böylece, ikili bir oyun oynamaktadır: Bir taraftan sivil topluma meydan okurken, diğer taraftan kabul görmeye uğraşır. Bu nedenle müesses nizamı ve sivil toplumun sınırlarını yeniden şekillendirmeye yeltenirler. Aynı zamanda da diğer gruplar sistematik olarak dışlanmıştır ve dışlanmaktadır. Ilımlı İslam, liberal Hristiyan ve kibar Hindular gibi, sadece belirli dinî seslere izin verilmektedir. Buna karşın, “aşırı” olarak adlandırılanlar dışlanır. İslamcı militanlar da, Hristiyan devrimciler de, Müslüman Marksistler de hoş karşılanmaz. Bunların hepsi dinin köktenci başkalığı kategorisine denk düşerler. Bunlar sivil topluma dâhil olmak değil, onun sonunu görmeyi arzular.
Kurucu Direniş (Constitutive Resistance)
Bu köktenci dinî başkalık ışığında, önermemizin bir sonraki adımına geçebiliriz. Buna göre sivil toplum sadece, burjuva toplumsal biçimlenmesinin yabancılaşmış bir ürünü olmakla ve dışlamanın evrenselliği ile işlevsellik kazanmakla kalmaz, ama aynı zamanda direnişe karşı verilmiş bir cevaptır da. Sivil toplum, direnişin üstesinden gelme ve onu kontrol altına alma çabasıdır. Bu konum kaynağını, ilk defa Antonio Negri ve yoldaşları tarafından geliştirilen kurucu direniş fikrinden alır. Bu kuramın özü, direnişin baskıcı iktidara karşı oluşmadığı, ama bu baskıcı iktidarın kurucu unsuru olduğudur. “Terimin genel kullanımı aksini akla getirse de -direniş bir cevap ya da tepkidir gibi direniş iktidar söz konusu olduğunda önceliklidir.”[15] Tarihin baskın ve devindirici gerçekliği tam da, iktidarların yeni yeni yöntemlerle çabalamasına rağmen -asla frenleyip ve tasmalayamadığı- direniştir.
Negri, kurucu direniş kuramını, daha önceki bulgularından olan operaismo’dan (workerism, işçicilik) geliştirir. İşçi sınıfı direnişi kapitalizmin hem dışında hem de karşısındadır. Kapitalizm tarafından soğurulamaz ve altüst etmenin ve devrimin süreğen tehdidini sunmaktayken, diğer yandan da katıksız yaratıcılığı da kendisini asla soğuramayan bir kapitalizmin kurucusudur. Operaismo’nun fikri ve pratiği, İtalya’da Negri ve yoldaşları tarafından çıkarılan iki dergide, Kızıl Defterler (Quaderni Rossi, 1961-65) ve İşçi Sınıfı (Classe Operaia, 1963-66), geliştirildi. Negri, daha sonra, şöyle açıklar: “Operaismo, Marx’ın, sermayenin işçi sınıfının mücadelelerine tepki verir önermesine dayanır. İşçi sınıfı etkin, sermaye ise tepkilidir… Operaismo’nun temel aksiyomu şudur: İşçi sınıfı mücadeleleri, sermayenin birbirini takip eden yeniden yapılanmalarını önceler ve önceden şekillendirir.”[16]
Bu kurucu direniş, din ve sivil toplumu kavramak için de seferber edilebilir. Bunu yapmadan önce, Negri’nin formülasyonundaki, 1970’lerdeki eserlerindeki operaismo vurgusundan sonraki eserlerindeki çoklukla (multitude) ilişkili kurucu direniş arasındaki aksiyolojik dönüşümü tanımlamamız gerekir. Operaismo hiç şüphesiz ki işçi sınıfı direnişi ve buna bağlı olarak baskılanması ile ilgilidir ve bu çeşit bir direnişe hem kapitalizmin dışında hem de onu yaratıcı bir şekilde ilerleten siyasî bir seçenek eşlik eder. Buna karşın kurucu direniş incelikli bir dönüşümü imler. Bu dönüşüm sadece işçi sınıfı kategorisinden uzaklaşmak şeklinde değil, aynı zamanda belirgin aksiyolojik boyutlardan da uzaklaşmak şeklindedir. Bu direnişi açık bir biçimde, ilerici ya da gerici olarak tanımlamaktan kaçınır ama çözümlemesini direniş olgusunun kendisi ile sınırlandırır. Bu nedenle, direniş hareketlerinin kendisi içinde yer alan aksiyolojik boyut askıya alınmıştır.
Bu aksiyolojik gecikme, kurucu direnişin din ve sivil toplumla nasıl ilişkilendiği meselesinde önem kazanır. Din, sivil toplumun kendini devamlı oluşturmasına karşı bir direniş biçimi olur. Ya da, Negri’den yaptığımız alıntıya atıfla, “din mücadeleleri sivil toplumun birbirini takip eden yeniden yapılanmalarını önceler ve önceden oluşturur.” Dinin başkalığı, onun her şeyin üzerinde tuttuğu bir bağlılığı olduğu iddiası, statükoya karşı eleştiride ısrar etmesi, statükoyu gereksiz kılan köktenci dinî yaklaşımdan daha azını kabul etmeyen süreğen bir bağlanma ve sivil toplumda değer verilen her şeyi olumsuzlayan sürekli yaşama biçimi pratikleri – bütün bu unsurlar sivil toplumun varsayımlarına meydan okur. Bu direnişe cevap olarak, sivil toplum da kendisini, bu direnişe karşı koymak üzere yeniden biçimlendirir. Böyle bir direnişin gerici mi (reactionary) devrimci mi (revolutionary) olup olmadığını; dinî sağın (homofobi, islamofobi, anti-semitizm vs.) ya da dinî solun (baskıdan kurtuluş, komünist yaşam biçimleri) çeşitli boyutlarını barındırıp barındırmadığını belirlemiyoruz. Çünkü böyle bir belirleme ancak direnişin ilerleyeceği doğrultuyla mücadele üzerinden rabıta kurulduğunda mümkün olur. Buna karşın, bizim buradaki önermemiz, sivil toplumun cevaplarını yeniden biçimlendirmesi karşısında kurucu direnişin kendisini tanımlamaktır.
Kurucu direniş, sivil toplumun din karşısındaki stratejilerini yeni bir biçimde değiştirmemize imkân sağlar. Daha önce böyle stratejileri dışlayıcı evrensel terimi (Losurdo) ile ifade etmiştik ama Negri’nin yaklaşımı düşünüldüğünde, bu stratejiler direnişe karşı verilmiş ikincil cevaplar olarak telakki edilebilir. Yani dinin bireysel bir mesele olması, kişinin kendisini ilgilendirmesi gibi kısıtlamalar, din tarafından oluşturulan tehdidi engellemek içindir. Buna, bazı uysallaşmış sürümlerin -toleranslı, liberal ve ılımlı biçimler- kabul edilip, tehlikeli olanların dışlandığı “kama” taktikleri de eklenebilir. Dinler de, aynı zamanda, böyle süreçlere girebilir ya da en azından bazı kısımları, eylemleri ve öğretileri için meşruiyet arama ya da iç meselelerin halli gibi çok çeşitli sebepler yüzünden bu süreçlerden geçebilir. Bu dürtüye sivil toplum da, meşruiyet arayanları içeri çekmek için hitabet, taahhüt ya da örgütlemenin sınır işaretlerini yeniden biçimlendirerek cevap verir. Dinin köktenci biçimlerinin ise, zayıf bir anlarında böyle yapmayı akıllarına getirseler bile, kabul edilmeyi beklemelerine gerek yoktur.
Avustralya’dan bir örnek verelim. Örneğimiz sosyalizm ve Hristiyanlık arasında ortak bir temel bulma çabaları ile ilgili.[17] Avustralya’da öncelikle bu birleşim, komünistlerin, İşçi Partisi solcularının, Hristiyan Öğrenci Hareketi (Student Christian Movement), YMCA (Genç Hristiyan Erkekler Birliği) ve YWCA (Genç Hristiyan Kadınlar Birliği) gibi dinî örgütlerin, Uluslararası Barış Konseyi’ne (International Peace Council, kuruluş tarihi 1935) katılımıyla daha geniş bir cephede gerçekleşti.[18] Daha açık ifade etmek gerekirse, Doğu Melbourne’deki Aziz Peter cemaati papazı Farnard Maynham, kilise üyelerine Yüksek-Kilise[19] (High-Church) boyutlarında bir Hristiyan sosyalizmi geliştirme konusunda önderlik eder. Belki de en önemli örnek, köktenci kimliğini Büyük Depresyon zamanında kazanmış olan Anglikan “Kızıl Piskopos” Ernest Burgmann’dır. 1934 yılında Goulburn piskoposu olduğunda da açıksözlülüğünü devam ettirir: Ona göre kapitalizm, “çıplak ve utanmaz bir savaş durumu” olmakla kalmaz, aynı zamanda o, “Komünizmin Hristiyanlaştırılması” (Christianising of Communism) için de mesai harcar. SSCB için duyduğu sevgi bir sürpriz değildir zira Avustralya Sovyet Dostluk Cemiyeti’nin (Australia-Soviet Friendship League) başkanıdır.[20]
Sonuç
Tartışmamız Hegel’in, sivil toplumun tarihdışı bir şey olmayıp belirli bir burjuva (dolayısı ile bürgerliche Gesellschaft) ürünü olduğu önerisinin ve Losurdo’nun sivil toplumun dışlayıcı evrensellik niteliğini irdelemesinin ötesine geçer. Negri bir adım daha ilerlememizi sağlar zira artık din –özellikle daha köktenci biçimleri ile- tepkisel sivil toplumu önceleyen ve önceden biçimlendiren bir direniş biçimi olur. Bu tür direnişlerin ilerici ya da gerici olup olmadıkları açısından değerlendirilmesinde, aksiyolojik uğrağın geciktirilmesine ilişkin ihtiyacı bir kez daha hatırlatmış olalım. Zira böyle bir değerlendirme sivil toplumun terimleri içinde değil yabancılaşmış alanın dışında, direnişin birçok biçimi arasında yapılmalıdır. Ancak bundan sonra taraflar netleşir ve direnişin ilerici ve devrimci biçimleri büyütülebilir.
Roland Boer
Dipnotlar
[1] Genel ama yararlı bir muhasebe için bkz. Kocha, Jürgen (2004), “Civil Society from a Historical Perspective,” European Review 12(1).
[2] Butler, Judith, vd. (2011), The Power of Religion in the Public Sphere, ed. Eduardo Mendietta ve Jonathan Vanantwerpen, New York: Columbia University Press, s. 25-26.
[3] Butler, Judith, vd., age, s. 26. Bu konum, Habermas’ın, şimdilerde Religion and Rationality ve Between Naturalism and Religion kitaplarında toplanmış olan daha önceki ifadelerinden oldukça farklıdır. Bu iki eser için bkz. Habermas, Jürgen (2002), Religion and Rationality: Essays on Reason, God and Modernity Cambridge: MIT Press; Habermas, Jürgen (2008), Between Naturalism and Religion, çev. Ciaran Cronin, Cambridge: Polity Press [Türkçesi: Habermas, Jürgen (2012), Doğalcılık ve Din Arasında Felsefi Denemeler, çev. Ali Nalbant, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları]. Ayrıca 2001 yılında verdiği Faith and Knowledge adlı ders için bkz. Habermas, Jürgen (2003), The Future of Human Nature, Cambridge: Polity Press, s. 101-15 [Türkçesi: Habermas, Jürgen (2003), İnsan Doğasının Geleceği, çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Everest Yayınları].
[4] Ayrıca Judith Butler, Charles Taylor ve Cornell West’in katkıları için bkz. içinde: Butler, Judith, vd. (2011), A.g.e. Ayrıca bkz. Herbert, David (2003), Religion and Civil Society: Rethinking Public Religion in the Contemporary World, Farnham: Ashgate; Juergensmeyer, Mark (2005), Religion in Global Civil Society, Oxford: Oxford University Press; James, Helen (ed.) (2007), Civil Society, Religion and Global Governance: Paradigms of Power and Persuasion, London: Routledge, de Hart, Joep, Paul Dekker ve Loek Halman (ed.) (2013), Religion and Civil Society in Europe, Dordrecht: Springer. Ara sıra, içkin etnosantrizmi ve çatışmaları ve savaşları teşvik etmesi bağlamında sivil toplumun kendisi ile ilgili sorgulamalara rastlanır ama bunlar da sivil toplumun iç dinamiklerini irdelemez. Örnek olarak bkz. Karolewski, Ireneusz (2006), “Civil Society and its Discontents,” Polish Sociological Review 154.
[5] Hegel, Georg Wilhelm Friedrich (1991 [1820]), Elements of the Philosophy of Right, çev. H. B. Nisbet, Cambridge: Cambridge University Press [Türkçesi: Hegel, Georg W. F. (2004), Hukuk Felsefesinin Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, İstanbul: Sosyal Yayınları].
[6] Hegel’in siyasî ve toplumsal düşüncesi ile ilgili, yabancılaşma üzerine belirgin bir şekilde odaklanarak yapılmış en başarılı çalışma için bkz. Avineri, Shlomo (1972), Hegel’s Theory of the Modern State Cambridge: Cambridge University Press. Hegel düşüncesindeki sivil toplumun yabancılaştırıcı boyutunun zekice bir betimlemesi için ayrıca bkz. Bartonek, Anders (2014), “Labour Against Capitalism? Hegel’s Concept of Labour in Between Civil Society and the State,” Culture Unbound: Journal of Current Cultural Research 6, s. 115-19.
[7] Onun tedirginliğine bir örnek olarak aile hakkındaki şu yorumuna bakılabilir: “Ama sivil toplum bireyi [Individuum] aile bağlarından koparır, ailenin fertlerini birbirine yabancılaştırır ve her birini kendine yeterli kişiler olarak tanır.” Hegel (1991), A.g.e, s. 263; #238.
[8] Marx’ın Hegel hakkındaki eleştirisi, yeltendiği çözümün devlet eliyle olmasınadır. Marx için bu, devletin kanlı ve canlı insanların soyut bir yaratısı olduğu, teolojik bir çözümdür. Bunun yerine, yabancılaşmış bir bölge olan sivil topluma yönelmemiz gerekir. Bu durumda mesele, böyle soyutlamalar ve öngörüler yaratan bu yabancılaşmış durumun nasıl aşılacağıdır. Marx, Karl (1975 [1843]), “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Law,” içinde Marx and Engels Collected Works, cilt 3, s. 3-129, Moscow: Progress Publishers [Türkçesi: Marx, Karl (1997), Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Ankara: Sol Yayınları].
[9] Losurdo, Domenico (2011 [2006]), Liberalism: A Counter-History, çev. Gregory Elliott, London: Verso. Liberalizmin görünüşündeki özel bir an, bir sıfat olmaktan bir ad (substantive) olmaya evrilen ‘liberal’ kelimesindeki dönüşümle mimlenmiş geç onsekizinci yüzyıldır. Bu dönüşüm “siyasal, toplumsal ve hatta etnik çağrışımları aynı anda haiz mağrur bir öz-bilinçlilik (self-consciousness) tarafından oluşturulmuştur.” Losurdo, A.g.e., s. 244.
[10] Mill, John Stuart (1977 [1859]), “On Liberty,” içinde: The Collected Works of John Stuart Mill, ed. J.M. Robson, cilt 18, s. 213-310, Toronto: University of Toronto Press, s. 224 [Türkçesi: Mill, John Stuart (1985), Özgürlük Üstüne, çev. Alime Ertan, İstanbul: Belge Yayınları]. Benzer duyarlılıklara Hugo Grotius ve John Locke gibi liberalizmin erken müdafilerinde de rastlanır. Grotius, Hugo (2005 [1625]), The Rights of War and Peace, ed. Richard Tuck, çev. John Clarke, 3 cilt, Indianapolis: Liberty Fund, I.3.8; II.5; III.7 [Türkçesi: Grotius, Hugo (1967), Savaş ve Barış Hukuku, çev. Seha L. Meray, Ankara: AÜSBF Yayınları. Daha sonra Say Yayınları (İstanbul, 2011) tarafından da basılan bu tercüme özgün kitaptan yapılan seçmelerden oluşmaktadır. –çn.]. Locke, John (1997), Political Essays, ed. Mark Goldie, Cambridge: Cambridge University Press, s. 180.
[11] Liberalizm ideolojisinin gelişmesi için başlangıçtaki saikler üç ayaklıdır: İspanya İmparatoru 2. Felipe’ye karşı Hollanda devrimi (1568-1648), İngiltere’deki Muhteşem Devrim (1688) ve Amerikan Devrimi (1765-83) Sonradan liberalizm olarak adlandırılacak olan şeyin önde gelen ideologlarının buralardan çıkması şaşırtıcı değildir.
[12] Losurdo, Domenico (2007), “Lenin and Herrnvolk Democracy,” içinde: Lenin Reloaded: Towards a Politics of Truth, ed. Sebastian Budgen, Stathis Kouvelakis ve Slavoj Žižek, s. 239-52, Durham: Duke University Press, s. 245 [Türkçesi: Budgen, Sebastian, Stathis Kouvelakis ve Slavoj Žižek (ed.) (2011), Yeniden Lenin: Bir Hakikât Siyasetine Doğru, çev. Cumhur Atay, İstanbul: Otonom Yayıncılık].
[13] Rhodes, Viktoryen dönemin, Britanya İmparatorluğu’nun genişlemesini siyasî ve iktisadî bir mesele olduğu kadar küresel bir misyonun parçası da gören, akademisyenlerinin ve kapitalistlerinin oluşturduğu bir kliğin üyesiydi. Medeniyetin yadsınamaz değerlerini insanoğluna yaymaya yazgılı olduğunu düşünen bu kliğin imparatorluğun Afrika’daki genişlemesi ile ilgili fikirleri basitçe şöyle özetlenebilir: Genişleme hem sermaye bağlamında hem de insanî (humanitarian) bağlamda olmalı ve böyle sermaye ayağı insanî ayağı kolaylaştırırken, insanî ayak sermaye ayağını meşrulaştırabilir. –çn.
[14] Losurdo, Domenice (2011), A.g.e., s. 248.
[15] Hardt, Michael and Antonio Negri (2004), Multitude: War and Democracy in the Age of Empire, New York: Penguin, s. 64 [Türkçesi: Hardt, Michael and Antonio Negri (2004), Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları]. Böyle bir bakış açısı değişiminin onaltıncı yüzyıldan bu yana tarih kavrayışını nasıl değiştirdiğinin kısa bir açıklaması için ayrıca bkz. A.g.e., s. 64-91.
[16] Negri, Antonio and Michael Hardt (2002), “Marx’s Mole is Dead! Globalisation and Communication,” Eurozine, 13 Şubat, www.eurozine.com. Operaismo’nun kuramı ve pratiğinin gelişimi hakkında mükemmel bir çalışma için bkz. Moulier, Yann, “Introduction,” içinde: Negri, Antonio (ed.) (2005), The Politics of Subversion: A Manifesto for the Twenty-First Century, Cambridge: Polity, s. 1-44 [Türkçesi: Negri, Antonio (ed.) (2006), Yıkıcı Politika: 21. Yüzyıl İçin Bir Manifesto, .çev. Akın Sarı, İstanbul: Otonom Yayıncılık].
[17] Çeşitli toplumsal ve tarihsel sebeplerle Protestan Hristiyanlığın sosyalizmle ilişkisi daha fazla olmuştur. Böylelikle, bilerek ya da bilmeyerek, Kalvinist (Reformed Christianity) bir ortamda yetişen ve hayatı boyunca Protestan duyarlılıklarının büyük kısmını koruyan Friedrich Engels’in ayak izleri takip edilir. Boer, Roland (2014 [2012]), Criticism of Earth: On Marx, Engels and Theology, Chicago and Leiden: Haymarket and Brill, s. 233-306.
[18] Maynham, Farnard (1929), Economics and the Kingdom of God, Melbourne: SCM.
[19] Özellikle Anglikan ibadetlerinde ortaya çıkan Yüksek-Kilise’de ibadette papazlığa, ayine, törenlere, geleneksel ve Katolik unsurlara önem verilir. Bunun karşıtı olarak ortaya çıkan Aşağı-Kilise’de belirli bir ibadet silsilesi, tören akışı, gelişmiş bir ritüel giysi veya donanımı bulunmaz. –çn.
[20] Hempenstall, Peter (1993), The Meddlesome Priest: A Life of Ernest Burgmann, St. Leonards: Allen and Unwin, s. 192-96; Macintyre, Stuart (1998), The Reds: The Communist Party in Australia from Origins to Illegality, St Leonards: Allen and Unwin, s. 296-307.
Kaynakça
Avineri, Shlomo (1972), Hegel’s Theory of the Modern State, Cambridge: Cambridge University Press.
Bartonek, Anders (2014), “Labour Against Capitalism? Hegel’s Concept of Labour in Between Civil Society and the State,” Culture Unbound: Journal of Current Cultural Research 6: 113-24.
Boer, Roland (2014 [2012]), Criticism of Earth: On Marx, Engels and Theology, Chicago and Leiden: Haymarket and Brill.
Butler, Judith, Jürgen Habermas, Charles Taylor, ve Cornell West (2011), The Power of Religion in the Public Sphere, ed. Eduardo Mendietta ve Jonathan Vanantwerpen, New York: Columbia University Press.
de Hart, Joep, Paul Dekker ve Loek Halman (ed.) (2013), Religion and Civil Society in Europe, Dordrecht: Springer.
Grotius, Hugo (2005 [1625]), The Rights of War and Peace, ed. Richard Tuck, çev. John Clarke, 3 cilt, Indianapolis: Liberty Fund, I.3.8; II.5; III.7 [Türkçesi: Grotius, Hugo (1967), Savaş ve Barış Hukuku, çev. Seha L. Meray, Ankara: AÜSBF Yayınları. Daha sonra Say Yayınları (İstanbul, 2011) tarafından da basılan bu tercüme özgün kitaptan yapılan seçmelerden oluşmaktadır.]
Habermas, Jürgen (2008), Between Naturalism and Religion, çev. Ciaran Cronin, Cambridge: Polity Press [Türkçesi: Habermas, Jürgen (2012), Doğalcılık ve Din Arasında Felsefi Denemeler, çev. Ali Nalbant, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları].
Habermas, Jürgen (2003), The Future of Human Nature, Cambridge: Polity Press, s. 101-15 [Türkçesi: Habermas, Jürgen (2003), İnsan Doğasının Geleceği, çev. Kaan H. Öktem, İstanbul: Everest Yayınları].
Habermas, Jürgen (2002), Religion and Rationality: Essays on Reason, God and Modernity Cambridge: MIT Press
Hardt, Michael and Antonio Negri (2004), Multitude: War and Democracy in the Age of Empire, New York: Penguin, s. 64 [Türkçesi: Hardt, Michael and Antonio Negri (2004), Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları].
Hegel, Georg Wilhelm Friedrich (1991 [1820]), Elements of the Philosophy of Right, çev. H. B. Nisbet, Cambridge: Cambridge University Press [Türkçesi: Hegel, Georg W. F. (2004), Hukuk Felsefesinin Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, İstanbul: Sosyal Yayınları].
Hempenstall, Peter (1993), The Meddlesome Priest: A Life of Ernest Burgmann, St. Leonards: Allen and Unwin.
Herbert, David (2003), Religion and Civil Society: Rethinking Public Religion in the Contemporary World, Farnham: Ashgate
James, Helen (ed.) (2007), Civil Society, Religion and Global Governance: Paradigms of Power and Persuasion, London: Routledge.
Juergensmeyer, Mark (2005), Religion in Global Civil Society, Oxford: Oxford University Press.
Karolewski, Ireneusz (2006), “Civil Society and its Discontents,” Polish Sociological Review 154: 167-85.
Kocha, Jürgen (2004), “Civil Society from a Historical Perspective,” European Review 12(1).
Locke, John (1997), Political Essays, ed. Mark Goldie, Cambridge: Cambridge University Press.
Losurdo, Domenico (2007), “Lenin and Herrnvolk Democracy,” içinde: Lenin Reloaded: Towards a Politics of Truth, ed. Sebastian Budgen, Stathis Kouvelakis ve Slavoj Žižek, s. 239-52, Durham: Duke University Press [Türkçesi: Budgen, Sebastian, Stathis Kouvelakis ve Slavoj Žižek (ed.) (2011), Yeniden Lenin: Bir Hakikat Siyasetine Doğru, çev. Cumhur Atay, İstanbul: Otonom Yayıncılık].
Losurdo, Domenico (2011 [2006]), Liberalism: A Counter-History, çev. Gregory Elliott, London: Verso.
Macintyre, Stuart (1998), The Reds: The Communist Party in Australia from Origins to Illegality, St Leonards: Allen and Unwin.
Marx, Karl (1975 [1843]), “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Law,” içinde Marx and Engels Collected Works, cilt 3, s. 3-129, Moscow: Progress Publihers [Türkçesi: Marx, Karl (1997), Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Ankara: Sol Yayınları].
Maynham, Farnard (1929), Economics and the Kingdom of God, Melbourne: SCM.
Mill, John Stuart (1977 [1859]), “On Liberty,” içinde: The Collected Works of John Stuart Mill, ed. J.M. Robson, cilt 18, s. 213-310, Toronto: University of Toronto Press, s. 224 [Türkçesi: Mill, John Stuart (1985), Özgürlük Üstüne, çev. Alime Ertan, İstanbul: Belge Yayınları].
Moulier, Yann, “Introduction,” içinde: Negri, Antonio (ed.) (2005), The Politics of Subversion: A Manifesto for the Twenty-First Century, Cambridge: Polity, s. 1-44 [Türkçesi: Negri, Antonio (ed.) (2006), Yıkıcı Politika: 21. Yüzyıl İçin Bir Manifesto, .çev. Akın Sarı, İstanbul: Otonom Yayıncılık].
Negri, Antonio and Michael Hardt (2002), “Marx’s Mole is Dead! Globalisation and Communication,” Eurozine, 13 Şubat, www.eurozine.com.

Hiç yorum yok: