Çamur Seli

Sol, yıllarca, özellikle 12 Eylül’den beri, kitlelerin politikadan uzaklaşması üzerinde durdu. Bu depolitizasyon ve apolitizasyon eleştirileri Gezi Kıyamı ile tuz buz olmuştur.
Çünkü Gezi ile birlikte o depolitizasyon, apolitizasyon değerlendirmesinin yalan olduğu görülmüştür. Milyonlarca insan, belirli politik gerekçelerle, üstelik, sokağa dökülmüş, kaçan, kendi kovuklarına sığınan, mülk edindiği dükkânları korumayı öncelikli gören, sol olmuştur. Haziran gibi hareketler ise 12 Eylül mağduriyeti ile hız almış yapıların bir toplamıdır. Bu yapılar, anlamsızlaşan 12 Eylül mağduriyetinin yerine Gezi mağduriyetini ikame etmek istemişlerdir. Yapılan, yeni bir öznel anlam ve değer belirleme arayışıdır ve bu arayış, devrimci bir bağlam olmaksızın, boştur.
Burada kitlelerin gücüne, hâline, kolektif yönelimine güvenmeme sorunu vardır. Kendilerini sürekli özel hissetmiş, özel hissettirmiş, önlerinde el pençe divan duran kadrolarla ömrünü geçirmiş kişiler, anlamsız ve değersiz olmanın sancısını yaşamışlardır. Anlam ve değer, belirli bir bağlamla mümkündür. Bu özel insanlar, kendilerini anlamlı ve değerli hissedecekleri yeni bağlamlar kurmuşlardır. Onların o bağlamın öznel değil, nesnel oluşuna tahammül göstermeleri mümkün değildir.
Kimsenin doğa, Kürd, LGBT ve kadın ile bir alakası yoktur. Bu başlıklar, yeni bağlam için istismar edilen, edilecek konulardır. Kadın sorunu, kadın olmadan anlaşılamayacak, ancak kadın olarak, o cinsel uzuvlara sahip bulunarak, oradan kurularak anlaşılacak bir meseledir artık. Dolayısıyla burada “kadın” bir dolayımdan, eğretilemeden, araçtan başka bir şey değildir. Kadın’ı önemsediklerinden de söz edilemez; “kadın” kolektif, genel olanı parçalamanın bir aracıdır sadece.
Aslolan burada, özellikle Gezi bağlamında, sel ile birlikte akan çamur akıntısından kaçmak, onu çözmek, filtrelemek, özel fanuslara doldurup numune dolabına saklamaktır. “Herkes türkü söylüyor” diyen kişi, kendi özel müzik birikimini, mesleğini koruma altına almak istiyorsa, “herkes politik” diyen kişi de milletin politikleşmesinden rahatsız oluyor demektir. Yani onca yıl depolitizasyon edebiyatı yapanların yalan söyledikleri, Gezi’de tüm çıplaklığı ile görülmüştür.
Kürd, kadın, çevre gibi başlıklarda yürütülen kimlik siyaseti, kitlelere “siz politikayı bilmiyorsunuz” demektir. Varolanla hareket etmeyi bilmeyenler, kitlelere yukarıdan siyaset telkin etmeye kalkışmıştır. Artık her bir başlığın uzmanları, profesyonelleri, gündelik geçimini buradan sağlayan isimleri vardır. Bu isimler AKP-IŞİD bahanesi ile liberalliğini Marksizm, sosyalizm diye yutturma imkânı bulmuştur. Bu liberallik ise her türlü üstüncülük ile malûldür. Döne dolaşa Sovyet eleştirileri üzerinden işleyen liberalizm solu tahakküm altına almıştır. Düşmanın baskısı kadar, liberalizmin basıncıdır Gezi’yi tasfiye eden.
Çevrecilik, LGBT ve kadın hareketi bağlamında yaşanan, kitlelere güvenmemek, onu hor görmekten ibarettir. Burada konu edinilen dertlerin kolektif olan niteliği değil, genel, kolektif olanı çözme, dağıtma niteliği önemsenmektedir. Gezi, genel kolektif olanın sağ siyasetin uhdesine, tasallutuna terk edildiği bir momenttir. Sol siyasete ise başkasını görmeyen, sadece kendi öz çıkarlarını savunan, belirli bir yere ve zamana ait olmayı zûl gören bir tarz kalmıştır. AKP-IŞİD faşizmine yöneltilen sözlerin altı kazındığında bu liberalizm net bir şekilde görülmektedir. Başkasını, başkasıyla düşünmek, artık insanın kendisine ettiği bir küfür gibidir. Egemenler de bunu istemektedir.
Bu ortamda Kürd’ün de artık ehil, uzman, profesyonel siyasetçileri vardır. Kürd de bu minvalde istismar edilen bir konudur. Bazı kişilerin ağzından çıkan Kürd kelimesinin Cizre, Sur’daki Kürd’le bir alakası yoktur. Bir siyaset borsası, piyasası oluşmuştur ve kimi Kürdler de oraya ismini yazma telaşına düşmüştür. “Barış süreci”nin bir getirisi de budur. Bugün o siyaset borsası ve piyasası kalem erbaplarını sahaya sürmektedir. Bunların derdi milletvekili danışmanı olmak, belediyelerde iş kapmak, üç-beş kitap satmaktır.
Bu isimlerden biri olarak Osman Oğuz’un Gezi değerlendirmesi de aynı küçük burjuvalıkla malûldür. Genel, kolektif olanın karşısına özel çıkarı koyan yaklaşım, küçük burjuvanın her şeyi ve herkesi kendisine ram etme, muhtaç kılma arzusu ile alakalıdır. Kürd, ram etme ve muhtaç kılma arzusunun basit bir aracından ibarettir, başka da bir değeri ve anlamı yoktur. O, ancak küçük burjuvanın özel bağlamı, özel çıkar dünyası dâhilinde bir kıymete sahiptir.
Belki bu yaklaşım, “Kürt sorunu çözülmeden bu ülkede hiçbir şey olmaz” sözünün üzerine inşa edilen, örnek olsun, SDP gibi yapılardaki gençlerin kanını kaynatabilir ama buradaki küçük burjuvalığın, sözdeki Kürd’ün gerçek Kürd’le bağlantısız oluşunun eleştiriye muhtaç olduğunun görülmesi gerekir. Sopa sallayarak, tehdit ederek, batıdaki solcuların ikna edilmesi mümkün değildir.
Batıdaki solcular, bu küçük burjuva “Kürd’cülük” nezdinde “çocuk”tur, “siyasetten anlamamaktadır”, çaylaktır, acemidir vs. Bu tür lafların Kürd’ün kanatları altına sığınmış eski solcuların ağzından çıkıyor olması manidardır. Bu insanlar, kendi beceriksizliklerini, çaresizliklerini Kürd halısının altına süpürmektedir. Kürd ise bu kişilere iki tokat atıp gerisin geri kolektif mevzilere göndermelidir.
Osman Oğuz yazısında Mücadele Birliği’nin Gezi günlerinde astığı pankartı alay konusu etmektedir. Nahif de olsa bu pankart belirli bir tarihselliğe aidiyet üzre hazırlanmıştır. Oğuz, “beni görmezsen, benim ipime tutunmazsan” demek için bu tip konuları gündeme getirmekte, tıpkı o günlerde Ülke TV’deki programında ilgili pankartla alay eden Turgay Güler gibi cümleler kurmaktadır. Oğuz’un unuttuğu bir konu da Mücadele Birliği’nin bugün itibarıyla artık kendisinin bir yoldaşı olduğu gerçeğidir.
Osman Oğuz gibilerin piyasaya bu dille sürülmelerinin sebebi, Türk bayrağı tutan gencin elinden tutan BDP bayraklı gencin özel siyaset erbaplığı adına hor görülmek istenmesidir. Oğuz’a göre bu an “eksik ve kifayetsizdir”. O Türk bayraklı genç çakılan Kürdistan kazığının etrafında dönecek eşek olmuyorsa, o anın da bir anlamı yoktur. Oysa Oğuz’un “bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz” diyenleri eleştirmesi daha anlamlı olacaktır. Anlaşılan, aşağıya “Kürdistan”; yukarıdakilere “birlikte yaşam” denilmektedir. Hiza neye ve kime göre çekilmektedir, bu belli değildir.
Bu söylem, Gezi’deki kolektif, adsız adressiz çamur selinden kaçıp, güya Kürd’ü de özel bir kimlik olarak tanıyan, gören liberal düstura kendisini bağlamıştır. Kadınsız kadıncılık, doğasız doğacılık, Kürd’süz Kürdcülük, toplamda asimilasyon sürecinin bir parçası olarak işlemiştir. Çünkü bunlar “Kürd’e Kürdlüğünden sıyrıl, özgürleş, şenlikli toplumumuza giriş bileti al” demişlerdir. Kürd’e “çektiğin tüm çile Kürd olmandan kaynaklanıyor” diyenler, Kürd’lükten kurtulmak için zihinsel haplar ikram etmişlerdir. Gezi bunun pazarıdır.
Genel planda, özele bu kadar vurgu, genelin terk edilmesi, tasfiyesi içindir. Adsız, adressiz, kolektif olana düşmanlık Gezi ile birlikte ayyuka çıkmıştır. Taksim’den Kadıköy’e çekilmek, bu ilçenin açık hava AVM’sine dönüşmesi ile sonuçlanmıştır. Solun istediği de budur. O, pazardan pay kapmakla yetinmektedir. Asimilasyon bu minvalde, bu gerçeklikte işlemektedir. Artık Kürd’ün vs.’nin o olmasına gerek kalmayacağı, özel alanları vardır.
O özel olanın, küçük burjuva kudretin savunulması noktasında en önemli silâh, yalandır. Osman Oğuz da yazısında doğal olarak yalana başvurmaktadır: “HDK, Gezi Direnişi öncesinden itibaren park forumlarının mesajını verdiği örgütlenme formunu ‘meclisler’ adıyla perspektif edindi; fakat o da bunu hakikat içinde örgütlemeyi başaramadı.” Yalan tam da bu sözlerdedir. Çünkü HDK barış süreci üzerinden 2010’da sözünü ettiği meclisleri bir bir tasfiye etmiştir. Gezi’de HDP politik kurum ve yapı olarak yoktur. Varolanlar da kitlesel hareketi kısa süre sonra olacak olan seçimlere bükmeye çalışmıştır. Bu süreç CHP’den adam kapma ve CHP’yle seçim ittifakı (İrfan Aktan gibiler bu yolda yazılar döşeniyordu) hayalleri ile birlikte işlemiştir. Sonra CHP dokunulmazlıklara “evet” deyince CHP’nin Kemalist, kemalizmin de faşizm olduğu birden anımsanmıştır.
Çünkü o günlerde Reyhanlı’da bomba patlamıştır ve o HDK, “bir bomba ile hükümeti yıpratmamak lazım” demektedir. Zamanla “Gezi’de darbeciler var”dan bugüne, osman oğuzlara gelinmiştir. Ama bu sefer de “Kürd’e biat edilmedi, o yüzden böyle oldu” denilmektedir. Burada Kürd kelimesinin gerçekle bir alakası yoktur. Sadece o, çamur seline girmemek, elini ayağını kirletmemek için bir bahaneden ibarettir. Tıpkı Gezi günlerinde “biz bu forumların ulusalcıların eline geçmesine mani oluyoruz” diyenlerin forumu ve oradaki devrimci imgeyi sonrasında CHP belediyelerine peşkeş çekmelerinde olduğu gibi.
Yüksek siyaset piyasası-borsası ile Gezi’yi tasfiye etmiştir. Bugünlerde yapılan anmalar müsamereden başka bir şey değildir. Neden olmadığını, sonuç alınamadığını tartışan yoktur, tartışılsa her öznenin kendisini sigaya çekmesi gerekecektir. Onlar öyle yüce öznelerdir ki sorgulanamazlar bile! Bu sebeple Gezi’nin tasfiye edilmesi şarttır. Birileri dükkânlarına yeni müşteriler bulacak, halkın ortak davasına örgütlenmek zûl kabul edilecektir. “Yeni Geziler” bekleyenlerin önce kendilerini terk eylemeleri gerekmektedir. O kendi, burjuvazinin ve devletin kurduğu bir olgudur. Demek ki burjuvazi ve devlete karşı mücadele bir iç mevzie de muhtaçtır. O kavga içeriden de yürütülmelidir. Gezi’nin bir dersi de budur.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: