Kontgerilla, Emperyalizm, Filistin

Lale Halili Mülâkatı
George Souvlis: Takdim amaçlı bir giriş yapmak adına, politik ve akademik düzlemde seni en fazla hangi kişisel deneyimlerin etkiledi, izah edebilir misin?
Lale Halili: Yetmişlerde ve seksenlerin başında İran’da idim, İranlı sol devrimci bir ailenin kızıyım. Sonrasında anne-baba politik tutsaklar olarak hapse atıldı, ardından sürgün edildi. Bu yaşadıklarım, çalışmalarıma yönelik bakışıma kalıcı, silinemeyecek kimi izler bıraktı. Diğer yandan entelektüel, solcu bir evde yetişmiş olmam, sadece Avrupa değil, Rus ve Latin Amerikan edebiyatı ve tarihi konusunda zengin bir birikim edinmemi sağladı. Bu sayede Che Guevara, George Habaş, Angela Davis, Kara Panterler, Ho Chi Minh, General Giap, Salvador Allende, Fidel Castro, Sartre, De Beauvoir, Genet, Costa Gavras, Garcia Marquez, Cortazar, Neruda, Kazancakis ve Gorki gibi isimleri tanıdım, onların siyasetlerinden haberdar oldum.
Öte yandan ailemin hapis ve sürgün pratiği, ayrıca onca insanın yerinden yurdundan edilmesi, katliam ve yıkım süreci sebebiyle bu türden bir şiddetle alakalı çalışmalara karşı hassaslaştım ve kaçınılmaz olarak, kişisel hayatımın genel kumaşı dünya bağlamında önem arz eden, tarihsel olaylarla örüldü.
Entelektüel ve deneyimsel açıdan bana etki eden söz konusu gelişmeler yaşanmamış olsaydı, sanıyorum, bugüne dek ürettiğim akademik eserleri asla üretemezdim.
GS: Heroes and Martyrs of Palestine [Filistin’in Kahramanları ve Şehitleri] ismini taşıyan ilk çalışman, mülksüzleştirilmiş Filistinlilerin geçmişlerini anma yollarını ele alıyor. Filistin’deki milliyetçi hareket, bu geçmişten neler öğrendi sence? O geçmiş neden bu kadar önemli? Bahsi geçen hareket, Filistin halkının politik mücadelelerini hangi yollardan etkiledi?
LH: Aslında çalışmanın başında niyetim, Lübnan’daki Filistinli mültecilerin “güçlüklerle başa çıkma noktasında başvurdukları mekanizmalar”la alakalı sıradan bir araştırma yapmak veya içi geçmiş liberal zırvalara bir biçimde katkı sunmaktan ibaretti. Bana tüm cömertliği ile ev sahipliği yapacak olan mülteci kampına geldikten sonra, tarihin ve hafızanın sadece kamp ve (yerel, ayrıca ulusal) liderlerce bir araç olarak kullanılan kaynaklar olmadığını, ayrıca sıradan mültecilerin politik özneler olarak kendilerine dair hikâyeyi anlatma tarzlarını yapılandıran bir olgu olduğunu net bir biçimde gördüm. Anladığım kadarıyla bu anlatılar, kapsamlı politik bağlılıkların ve zamana ait yapıların etkiledikleri belirli anlatı türlerine uygun düşüyorlardı. 2000’lerin başında saha çalışmasını yürütürken, Filistinliler belirli bir eşiğe gelip dayanmış durumdaydılar. Edward Said’in açık bir dille, önceden dile getirdiği biçimiyle, Oslo görüşmelerinin başarısızlığa uğramış olması, tüm sürecin geri dönüş haklarına yönelik bir tür ihanet süreci olarak cereyan ettiğini gören Lübnan’daki mültecileri pek ilgilendiren bir gelişme değildi aslında. Geçmişi anma pratiğinin anlatıya, hikâyelendirmeye dayalı yapısı, gerçekten trajikti. Anlatılan hikâyelerdeki baskın ruh hâli dâhilinde Filistinliler, anlattıkları hikâyeleri belirli bir çerçeveye yerleştiriyor, yenilgi meselesi burada önemli bir yer tutuyordu. Bu noktada insanların feda ve sumud (sebat) kültürüne ait direnci hâlen daha yüce tutuyor olmalarının bir önemi yoktu. Bilâkis, Filistin’de silâhlı mücadelenin yükselişe geçtiği, altmışların ve yetmişlerin herkesin başını döndüren gerçekliğinde anma pratiği esasen kahramanlarla alakalıydı. Resmi kurumlar ve halk nezdinde anlatılan hikâyelerde, savaş sahasının içinde ve dışında süren direniş ve mücadele, bir biçimde yüce tutuluyordu. Bence, herkesin açıktan fark ettiği farklılaşma, sadece Lübnan iç savaşında Filistinli politik örgütlerin yaşadığı yıkımla değil, ayrıca Üçüncü Dünyacı mücadelenin ve dayanışmanın hâkim olduğu dönemin dünya genelinde kapanmasıyla alakalı idi. Bu yeni dönemde STK’laşma, ilerlemeyi esas alan iddialarda hâkim tarz hâline geldi. Dünya genelinde, politik bir ortamdan apolitikleştirilmiş bir ortama geçiş, aynı zamanda hafıza türlerinin destansı olandan trajik olana doğru yaşadığı dönüşümde de karşılık buldu.
GS: 2010’da yayınlanan Policing and Prisons in the Middle East [Ortadoğu’da Gözetim ve Hapishaneler] isimli çalışmanın editörlerindensin. Günümüz İslam toplumlarında hapishanelerin rolü nedir, bu rol, neoliberalizm çağında nasıl değişmiştir? Bugün Ortadoğu’da hapishane sistemleri, neden bu kadar gelişip serpildi? Foucault’nun Batı’daki ceza sisteminin rolüne dair yorumlama modelini Ortadoğu’ya tatbik etmek mümkün müdür?
LH: Biz, aslında o çalışmada günümüzde varolan İslam toplumlarıyla ilgilenmemiştik. Kitaba katkı sunan yazarlar, bugünün Ortadoğu’su ile ilgili çalışmalar kaleme alan isimlerdi, dolayısıyla bizim asıl niyetimiz, gözetim ve hapis pratiklerinin mevcut hâkimiyet, disiplin ve şiddet biçimlerini nasıl bünyesine kattığını, onları nasıl devreye soktuğunu, söz konusu pratiklerin genel kapsamını anlamaktı. Yazarların bazıları, doğal olarak, daha çok Foucault’nun yürüttüğü disiplin tartışmasıyla ilgiliydiler ama bazıları da günümüzde tüm gözetim veya hapis pratiği biçimlerini hüküm süren disipliner veya biyopolitik iktidar formu olarak sınıflandırma noktasında kararsızlık yaşayan isimlerdi. Esasında bize göre, her bir katkıyı o katkının neşet ettiği özel uzamsal ve zamansal bağlama dayandırmak hayatî önemde bir meseleydi. Bu hâliyle kitap, yirmilerde ve otuzlarda Suriye çölünde sömürgeci Fransızların yürüttüğü gözetleme pratiği, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü yerleşim siyasetinin dayandığı biyopolitika, Türkiye’deki polis teşkilâtı, Mısır’ın ellilerde ve altmışların başında yönettiği Gazze’deki gözetleme pratikleri, Ürdün’deki muhalif alanların gözetlenmesi, Ebu Gureyb Hapishanesi’nde “özel” veya yarı kamusal kurumların rolü, Bahreyn’de kadın polislerin teşkilâta yükledikleri temsilî ve örgütsel değer, ayrıca Suriye, İran ve Türkiye’de tutsakların olağanüstü direnişleri ve fedakârlıkları ile alakalı bölümler içeriyor.
Ortadoğu’da hapishanelerin, bilhassa politik hapishanelerin sayıca çoğalması, bölgede uzlaşmak nedir bilmeyen halkların yönetilmesi meselesinin ne kadar baskıcı bir içerik kazandığının somut bir göstergesidir. Foucault’nun dile getirdiği, nispeten daha disipline ve ıslah edici cezalanma pratiği, Ortadoğu’da aşina olduğumuz bir olgu değilse de bu türden bir gelişme karşısında pek de şaşırmamak gerekmektedir, zira Foucault’nun kendisi de disipline edici hapishaneyi, birçok Foucault’cunun tespitiyle, tüm dünyaya teşmil edilebilecek bir üst kavramdan ziyade, belirli bir tarihsel bağlama oturan bir kurum olarak görür.
GS: “Küresel Kontrgerilla Harekâtlarında Filistin’in Konumu” isimli makalenizde, Filistin’in kontrgerilla strateji noktasında bir laboratuvar olarak kullanıldığını, onun küresel kontrgerilla harekâtlarının hayatî önemdeki düğüm noktası olarak görülmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Peki bunun sebebi nedir? Eski ve yeni kontrgerilla harekâtı biçimleri arasındaki ana farklılıklar nelerdir? Kontrgerilla pratiğini sömürgeci idaresiyle ne ölçüde ilişkilendirmek gerekmektedir?
LH: Filistin, insanın aklını başından alan ama aynı zamanda iç karartıcı bir örnek, zira bu ülke, İngilizlerin sömürge idaresi boyunca ortaya koydukları sömürgeci gözetim ve sindirme politikaları, bu bağlamda geliştirilen doktrinler ve yetiştirilen personeliyle tüm bir hareketin zamansal ve mekânsal açıdan merkezî düğüm noktası, aynı zamanda Filistin, İsrail devletinin halkı sindirme noktasında hâlen uygulamaya devam ettiği zulme maruz kalan, sömürgeleştirilmiş bir toprak. Filistin’i asıl ilginç kılan, İsrail’in hukukî ve idari kurumları yanı sıra, sahip olduğu güvenlik aygıtlarının İngilizlerden miras kalan kontrgerilla pratiklerini, doktrinlerini, kanunlarını, söylemlerini özümsemiş ve yenilerini geliştirmiş olması. Manda dönemi boyunca Filistin, toplu cezalandırma biçimleri, kentlerin ve köylerin kuşatılması, duvarların inşa edilmesi ve sivillerin rehineler ve insanî birer kalkan olarak kullanılması, ayrıca (insanların mahkemeye çıkartılmaksızın, süresi belirsiz idari gözaltında tutulmasına imkân veren kanunlar türünden) kimi kanunlardan istifade edilmesi noktasında bir tür laboratuvar olarak iş gördü. Bu taktiklerin bazıları, İngilizlerin İrlanda ve Kuzeybatı Sınır Bölgesi gibi, kontrgerilla harekâtı yürüttüğü başka yerlerden ithal edildi. Ardından uygulamalar ve personel, ilgili yerelliklere ihraç edildi. Malaya, Kıbrıs ve Kenya gibi bu türden yerelliklerde İngilizler, sömürgecilik karşıtı güçlerle mücadele etmeyi sürdürdüler. İsrail de Filistin’i bir tür laboratuvara, aynı şekilde dönüştürdü. Bu laboratuvarda İsrail, insansız hava araçları türünden, kendi geliştirdiği silâhları sınamakla kalmıyor, aynı zamanda eski ve yeni diz çöktürme yöntemlerini de deniyor (kalori kontrolü, bu yöntemlerden biri. Söz konusu yöntem dâhilinde Gazze’ye girmesine izin verilen gıda miktarı, bir tür cezalandırma yöntemi olarak, azaltılıyor). Bu türden yöntemler ve ekipman, sonrasında, Doğu Timor’da Endonezya’nın ve ayrıca Kolombiya’nın yürüttüğü kontrgerilla faaliyetlerine dayalı savaşlar yürüttüğü başka yerlere ihraç ediliyorlar.
Kontrgerilla faaliyetini sömürge idaresinden ayrıştırmak tabii ki mümkün. Burada devlet, isyankâr halkı liberal veya liberal olmayan, kontrgerilla pratiğine yaslanan tedbirler aracılığıyla eziyor. Suriye’de kontrgerillanın devreye soktuğu şiddet bunun bir örneği.
Ama öte yandan bana kalırsa, devletin hukuka bağlı olduğunu söylediği liberal, hoşgörülü kontrgerilla pratikleri, yirminci yüzyılda sömürgeci güçlerin icat ettiği pratikler.
GS: Sence kontrgerilla faaliyetlerinin cinsiyetle alakalı bir yönü var mı?
LH: Bence cinsiyet meselesi, kontrgerilla pratiklerinde farklı yollardan işliyor. Ben daha çok ABD’nin Irak ve Afganistan’da yürüttüğü kontrgerilla faaliyetlerine odaklandım. Buralarda cinsiyet, her zaman zaten toplumsal sınıf, ırk ve jeopolitik/coğrafi konumla iç içe geçmiş bir olgu. Bu nedenle bazı örnekler vermek gerekirse; kontrgerilla güçlerinin uyguladığı şiddetin sonucunda Iraklı ve Afgan erkekler efemineleşti, özel alanlar, kontrgerilla güçlerinin gözetleme ve baskı pratiğine açık hâle geldi, tutsaklar cinsel açıdan aşağılamayı öne alan işkence pratiklerine maruz kaldılar. Cinsiyet, buralarda Ebu Gureyb Hapishanesi’nde herkesi dehşete düşüren görüntülerde çıktı karşımıza. Buralarda Iraklı erkeklere cinsel açıdan işkence etmekle kalmadılar, ayrıca çoğunlukla köken olarak beyaz ve işçi olan kadın askerler, işkenceci ve kırbaççı rolünü üstlendi. Cinsiyet, kurtarılmayla alakalı hikâyelerde önemli bir rol oynuyor. Özgürleştirme ve kurtarma meselesi, çoğunlukla liberal askerî müdahalelerde bir bahane olarak dillendiriliyor. Emperyalist ülkelerin metropollerinde bir tür emperyalist feminizm devrede. Bu hareket dâhilinde kadınlar, kontrgerilla faaliyetlerine destek veren düşünce kuruluşlarına giriyorlar, devlette görevler alıyorlar, böylelikle “sert” veya erkeksi kişiliklere bürünmeksizin, seçkin güvenlik kurumlarında yer buluyorlar. Emperyalizmi besleyen bir rol oynadıklarını açıktan ortaya koymuyorlar. Nihayetinde cinayet şebekesinin şoför koltuğunda oturmayı, tüm kadınların kurtuluşuna ve ilerlemesine dair bir gelişme olarak yüceltme yoluna gidiyorlar.
GS: “Scholar, Pope, Soldier and Spy. [Âlim, Papa, Asker ve Casus] isimli makalende liberalizmle kontrgerilla faaliyetleri arasında diyalektik bir ilişki olduğunu, sağlam bir temel üzerinden dillendiriyorsun. Bu iki olgunun birbiriyle nasıl ilişkilendiğini izah edebilir misin?
LH: İlişkinin diyalektik mi yoksa daha çok simbiyotik mi olduğundan bek pek emin değilim. Bence ABD ve İngiltere gibi ülkeler arasındaki ilişki gayet simbiyotik. Bunlar, hukuka ve yönetim meselesine bağlı olduğunu söylüyorlar ama ortaya çıkan sonuçlarca yalanlandığı biçimiyle, bu liberal kontrgerilla devletlerin başvurdukları yöntemlerin, iddialarının aksine, asla daha yumuşak, daha insanî veya insanın iyiliğini daha çok gözeten bir nitelikte olmadığını söylemek gerekiyor. Ahlâk konusunda dillendirdikleri iddialar dâhilinde erdemli olduklarını söylüyorlar, demokratik niyetlerle hareket ettiklerinden dem vuruyorlar veya insanların çektikleri çilelere hassasiyet gösterdikleri iddiasında bulunuyorlar ama bahsi geçen makalede asıl ilgilendiğim husus olan, kontrgerilla faaliyetlerinin yol açtığı şiddetin sonuçlarını asla ele almıyorlar.
GS: Biraz da Time in the Shadows [Gölgedeki Zaman] isimli kitabından ve ona temel teşkil eden araştırma sürecinden bahsedebilir misin?
LH: Bu kitapta ben, esas olarak liberal kontrgerilla güçlerinin kullandıkları yöntemlerin liberal olmayan rejimlerin yöntemlerinden çok farklı olduğuna dair iddiaları ele aldım. Yani burada ABD gibi bir devletin uzlaşmak nedir bilmeyen Irak halkına diz çöktürmek için başvurduğu yöntemle örneğin Rusya’nın Çeçenya’da başvurduğu yöntem arasında fark olup olmadığını anlamaya çalıştım. Bu amaçla, hapse atma noktasında başvurulan yöntemlerin kitlesel katliam gerçekleştirme noktasında kullanılan yöntemlerin yerini süreç içerisinde nasıl aldığını inceledim. Hapse tıkma yöntemleri derken, tek başına savaş tutsaklarının gönderildiği kampları değil, ayrıca “kara hapishaneler”i, ülke toprakları dışındaki hapis pratiklerini (ada hapishanesi, başka ülkede hapse tıkma veya özel hapishaneler), geçmişi Boer Savaşı’nda kurulan toplama kamplarına, Malaya’daki Yeni Köyler’e, Vietnam’daki Stratejik Mezralar’a uzanan, sivillerin toplu olarak hapse tıkıldığı uygulamaları, Filistin’de İsrail’in halka diz çöktürme amaçlı devreye soktuğu tedbirleri ve Bağdat’ta ABD’nin yürüttüğü kontrgerilla faaliyetine damgasını vuran duvar inşasını kastediyorum.
ABD ve İsrail’in günümüzde ortaya koyduğu uygulamaların emsallerini sömürgecilik karşıtı güçlerle mücadele eden Fransız ve İngiliz güçlerinin ortaya koyduğu pratiklerde buluyorum. Bunu yaparken, ABD ve İsrail’in belirli doktrinleri ve uygulamaları İngilizlerden ve Fransızlardan öğrendiğini ortaya koyuyorum, ayrıca geçmişin ve bugünün ezenlerinin söylem, doktrin ve pratik açısından birbirlerine bağlı ve birbirleriyle ilişkili olduklarını gösteriyorum.
Kitabın dayandığı araştırma süreci, bir düzineyi aşan arşivden, eski tutsak, esir, gözaltına alınıp bırakılmış kişi, muhafız, doktrin kaleme alanlar türünden insanlarla yapılmış onlarca mülâkattan, hapishanelerde yaşanılanların anlatıldığı anı kitaplarından ve muhtelif belgelerden beslendi.
GS: Bahsi geçen Gölgedeki Zaman çalışmanızda ele aldığınız diğer bir konu da ABD’nin yürüttüğü teröre karşı savaş. Sence bu savaş, emperyalist güçlerin her daim kullandıkları gözetleme yöntemleri açısından bir paradigma değişikliğine işaret ediyor mu? Teröre karşı savaşın hâlen daha devam ettiğini düşünüyor musun? Yürürlüğe girdiği günden bugüne, aradan geçen on beş yıl içerisinde neler değişti? Sence bu değişiklikler, ABD emperyalizminin maruz kaldığı daha kapsamlı dönüşümlerle el ele mi ilerledi?
LH: En önemli değişikliklerden birisi, Irak’ta kontrgerilla faaliyetinin son bulmasıydı. Bu, kontrgerilla doktrininde yaşanan bir tür geri çekilmeydi. Diğer önemli değişiklik ise kontrgerilla faaliyetinin yerini terörizmle mücadele söyleminin almasıydı. Bu söylem, karada faal olan askerler yerine, insansız hava araçlarına tabi. Böylelikle askeri ve politik açıdan vekil veya bağımlı güçlere tabiyet daha da arttı. Yirminci yüzyılda kontrgerilla faaliyetlerinin toplam tarihi, belirli bir salınıma tanıklık etti. Bir yandan ya daha fazla askeri güç kullanıldı, askeri müdahale geniş bir ölçek dâhilinde yürütüldü, baskının daha yoğun biçimleri devreye sokuldu (havadan veya ölümcül sonuçlar doğuran araçlarla, gözetlemenin ağırlıklı bir yer tuttuğu terörle mücadele yöntemlerine başvuruldu) ya da çoğunlukla vekil güçlerden istifade edildi. Kontrgerilla taktikleri başarısız olduğu için söz konusu salınım yaşansa da asıl neden, halkın süreçten bıkıp usanması veya yerine getirilmeyen vaatler (ki en fazla öne çıkan vaat, ulus inşasıdır) karşısında hayal kırıklığına uğraması. Sarkacın salınımı, kontrgerilla güçlerinin, kendi yöntemlerinin öncelikli olduğu konusunda ısrar edebilme becerisine ve yöntemlerinin verimli sonuçlar üreteceği, vaatlerin yerine getirileceği noktasında halklarını ve siyasetçilerini ikna edebilme kapasitesine bağlı.
Gözetleme yöntemlerinde yaşanan bu değişikliklerde iki mesele önemli bir rol oynuyor. Biri teknolojik yenilikler. İnsansız hava araçlarıyla yürütülen gözetleme faaliyeti, veri toplama ve internetin gizliden takip edilmesi gibi adımların her biri, birer teknolojik ilerleme. Bu adımlar, gözetleme pratiğiyle alakalı tarzları bir biçimde etkiliyor, veri toplama yöntemini değiştiriyor, muhalif güçleri ve sıradan halkı devletin baskı politikalarına açık hâle getiriyor. İkinci mesele ise devletlerin halkın çoğunluğunu bu türden gözetleme yöntemlerinin uygulanması noktasında ikna edebilme becerisinin düzeyi. Terör tehdidiyle bu tür yöntemlerin kullanıldığı günümüzde asıl iç karartıcı olansa, Avrupa başkentlerinde yaşanan terör saldırılarının olağanüstü hâlleri, gözetim ve kontrol rejimlerini, şüpheli görülen insanların (İngiltere’de Önleme Programı, ABD’de Müslümanların kayıt altına alınması gibi adımlar dâhilinde) sistematik olarak gözetlenmesine bir biçimde yol açması. Kamuoyunun bu türden baskıcı gözetleme yöntemlerinin sadece beyaz olmayanlara tatbik edilmesi kaydıyla o yöntemler karşısında susması, bu tür saldırılara kayıtsız kalması gerçekten önemli bir konu. Sadece ABD ve Avrupa’da değil tüm dünya genelinde siyaset sahnesinde kitlelerin yüzünü sağa dönmesi, baskıcı ama politik açıdan olağan hâle gelmiş gözetleme pratiklerine tabi insanlar açısından hiç de hayra alamet değil.
GS: Gemi taşımacılığı ve küresel lojistikle alakalı son araştırmanızdan biraz bahsedebilir misin?
LH: Son araştırmam, ailemin hapis ve sürgünle alakalı deneyimlerinin doğrudan bilgi açısından beslemediği, önceki çalışmalarımdan bir miktar farklı bir araştırma. Gerçi yine de kontrgerilla doktrinlerine dair çalışma ve Filistin’deki anma biçimleriyle alakalı çalışma ile arasında doğrudan bir bağ mevcut. Bugünlerde Arap Yarımadası’ndaki lojistik altyapılarının ve deniz taşımacılığının ortaya çıkışını inceleyen, kapsamlı bir proje için gerekli saha çalışmasını ve arşiv taramasını bitirmek için uğraşıyorum. Esas olarak odaklandığım konu, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, kapitalist üretimin ve birikimin, askeri lojistiğin merkezi biçimleri, modern denizcilik pratiğinin gelişim tarihi ve dayandığı coğrafya, ayrıca yurttaşlarla emekçilerin mücadeleleri. Burada sadece hangi limanların ortaya çıkıp hangilerinin yok olduğu meselesine değil, ayrıca limanların nasıl inşa edildiklerine, hukukî ve ticarî kategorilere dönüşen coğrafî özelliklere, liman inşaatının ekolojik sonuçlarına, tarihî ticaret yollarının günümüzde faal olan ulaşım koridorlarında hâlen varlığını sürdürüyor oluşuna ve konuyla alakalı diğer bir dizi faktöre bakıyorum. Projenin parçası olarak, Arap Yarımadası’ndaki limanların yanı sıra, denizcilik ve ticaret mevzuatının hazırlanıp yürürlüğe konduğu, finans ve sigortacılık faaliyetlerinin kendilerine yer bulduğu, ticarî faaliyetlerinin tüm geçmişiyle kayıt altına alınıp arşivlendiği merkezî metropolleri de ziyaret ettim. Ayrıca bölgede muhtelif limanlardaki konteynır gemilerinde seyahat etme imkânı buldum. Burada amacım, malların hareket etme tarzını anlamaktı. Bu hareketi mümkün kılan, gemiciler ve liman işçileri. Bir amacım da farklı limanlarda ticarî tertibat ve ticarî uygulamalardaki değişiklikleri görmekti.
Kimi yönlerden bu proje, araştırmayla alakalı, daha kapsamlı bir merakın ürünü. Geçmişte kaleme aldığım, Filistin’de anma pratiği ile alakalı çalışma, ulusötesi söylemlerin ve harekete geçme, seferberlik süreçlerinin yereldeki insanların muhayyilelerini nasıl etkilediği ile ilgiliydi. Öte yandan kontrgerilla üzerine kaleme aldığım kitapsa, kontrgerilla doktrinlerini, uygulamalarını ve halkların ulusötesi hareketini ele alıyordu. Bu liman ve gemi taşımacılığıyla alakalı projede ise ben, fizikî mamullerin hareketini inceliyorum. Diğer iki çalışma gibi burada da asıl ilgilendiğim konu, sömürgeciliğin veya kontrgerilla güçlerinin uyguladığı şiddetin nasıl devreye sokulup nasıl tecrübe edildiği. Buradan da ben, madunların iktidara yönelik direnişini ve o iktidarın ağına nasıl yakalandıklarını anlamaya çalışıyorum.

Hiç yorum yok: