Siyaset Alanının Küçük Burjuva Bekçileri

Bir tasavvur üzerinden, diyelim ki, siyaset devlet ve demokrasi üzerine kurulu bir zemindir. Bu tasavvur kabul edilecek olursa, küçük burjuvanın siyaseten rolü de belirlenmiş olur: o, büyük efendisi, burjuvanın kapı bekçisidir.
“Her türlü ilahi, kutsal ya da ruhsal iradenin toplumsal ve siyasal yaşama müdahalesini reddeden” küçük burjuva, bekçilik görevini kutsallaştıran, ilahileştiren ve ruhsallaştıran bir Bekçi Murtaza’dır dolayısıyla. Büyüklerinden aldığı ders, gördüğü kurs, siyaset alanının tüm düşman unsurlara kapatılması üzerinedir. Bu küçük burjuva, “toplumsal ve siyasal yaşam” kimin yaşamı, neyin hayatiyeti, sorgulamaz. Sorgulanmasını istemez. O bilir ki, o yaşam, hayatiyet efendisinindir. Dolayısıyla bu bekçi, her bireye, “burjuva gibi toplumsallaşın ve siyasallaşın” talimatı vermek zorundadır. O bu şekilde var olmuştur, var olmak isteyen herkese kendi günahını öğütlemektedir.
Siyaset alanı burjuvazi tarafından tayin ediliyorsa, bu alanın içine birey ve insandan başkası giremeyecek demektir. Birey de, insan da burjuvaya denk düşer, başka bir şeye değil. Burjuvanın elinden insan ve birey bayrağını alıp yola koyulmak, mümkün değildir. Bu, cahilane bir yanılsamadan ibarettir. Burjuvazi tıkanır, vazgeçer ama düşüncelerin, ideallerin, ufkun, tasavvurların onu koşullayan maddî ilişkilerden bağımsız, soyut birer varlığı olduğunu iddia etmek de gene burjuva aklının bir ürünüdür. “Varlık bilinci belirler” diyen Marx’ın bu burjuva siyasetin kapısında öldürülmesi şarttır. Zira sol küçük burjuva, siyaset alanının en azından eşiğinde-kapısında bekçilik işi alabilmek için, o siyaset alanını devrimcileştirmeyi emreden bir marksizme kendi içinde asla yaşama hakkı tanımaz.
Marksizm, bu küçük burjuvanın elinde, Marx’sızlaştırılmak zorundadır. O da böylece Marx’ın polemik yürüttüğü, kavga ettiği eski sosyalistlerin kervanına ekleniverir. O, polemikler ruhundan arındırılıp unutturulmak zorundadır. Düşüncenin siyaset alanına girmesi, onun varlıktan ve bedenden soyutlanması ile mümkündür ancak. Küçük burjuvanın ağzında, “işçi sınıfı, devrim, sosyalizm” gibi fikirler, varlıksız ve bedensizdir. Bunlar, sadece eşikte bekçilik yapmaya imkân sağlayacak düzeydedirler. Gerçek işçiler, gerçek devrim ve gerçek sosyalizm kapıya geldiğinde bekçi, onu etkisizleştirmek zorundadır.
Siyaset alanının hâkimi olan burjuvazi, birey olarak işçinin girmesine izin verir ama işçi sınıfının o alana girmesini istemez. Mücadele zamanla zorlar ama işçi sınıfı ancak sendika liderlerinin bireyliklere bölünmüş hâliyle, giriş izni alabilir. Proletarya ise kapıdan kovulmak zorundadır.
Dolayısıyla, “insanın toplumsal ve siyasal iradesini yok sayanlar”ın katli vacibdir, küçük burjuvaya göre. O, bekçilik görevi gereği, burjuvanın insanını ve bireyini kanının son damlasına kadar korumak zorundadır. Sınıfsal kini güçlüdür bu noktada. Bekçi Murtaza, kendisini insan ve birey kılan güçlere hizmet etmeyi namus beller.
Oysa Marksizm de yıllarca insanın toplumsal ve siyasal iradesini yok saymakla eleştirilmiştir kimilerince. Liberaller ve muhafazakâr çevreler, marksizmi burjuvanın insanını ve bireyini ölçü alarak eleştirmeye çalışmışlardır. Çünkü Marksizm, o insanın ve bireyin ardını göstermiştir. O bayrakları yükseltenlere saldırmış, hangi güçlere hizmet ettiklerini ifşa etmiştir. Marksizm ölmemişse, bu, insanı ve bireyi yücelttiği değil, başkalarıyla ortaklaşmayı emrettiği için ölmemiştir. O, “müntakim” bir özneye işaret ettiği için vardır. İntikam, sömürülenlerin ve mazlumların intikamıdır.
Birey ve insan ölçüsüne göre yapılan genellemeler, belirlenen tümellikler, tekil çıkışları ezmek içindir. Burjuvazinin insan kavramsallaştırması, insan denilen canlı türünün doğal ve hatta hayvanî güdülerle kolektivize olması ve saldırıya geçmesine karşı bir savunma biçimidir. Aynı şekilde, birey de söz konusu kolektif hareketin tuz buz edilmesi içindir. Kapıdaki bekçilerin öncelikli görevi, kimlik sorgusu yapmak ve tekilleştirip dışarı atmaktır.
Burjuva siyaset alanı, doğalında, kendisini koruma altına almakta, kapıya bu tür bekçiler yerleştirmektedir. Bu bekçiler kimlikçidir, tüm saldırı imkânlarını, kimlik içine hapsedip boğmakla görevlidir. Saldırının ne olduğu değil, kimler üzerinden gerçekleştiği sorgulanır. Bu polisiye zihniyet, saldırıyı bu şekilde savuşturacağını zanneder. Kitlelere ne olduklarını unutturur, kim olduklarını burjuva bir yerden övmeyi öğretir.
Saldırı imkânları, devrimci içeriğe sahiptir; sınıfsal, millî ve dinî bir içerikle tecessüm edebilir. Doğalında, burjuvazi, kendi siyaset alanını, yani devlete ve demokrasiye dair söz etme ve eyleme iradesini korumak, ebedîleştirmek için bu sınıfî, millî ve dinî saldırı imkânlarını savuşturmak zorundadır. Her bir imkâna karşı, eşikte birer bekçinin beslenmesi şarttır.
“Gezi” sürecine damgasını basan küçük-burjuva zihniyettir.” diyen Marksist Tutum çevresi, referandumda AKP’ye “evet” demenin diyeti olarak, bugün süreci AKP argümanları ile ama işçici dayanaklar üzerinden değerlendirmektedir örneğin. Süreçte işçi sınıfı olmadığını söyleyen bu ekibe, elbette “kendisi katılsaydı işçi sınıfı da olurdu” denilebilir. Ama onun böylesi bir derdi yoktur. Tek dert, işçicilik adı altında edinmeye çalıştığı bekçilik görevini lâyıkıyla ifa etmektir. Gezi sürecinde burjuvazinin kitleleri kendi iç kamplaşmasına âlet etmeye çalıştığını söyleyen bu ekip, yakın geçmişte AKP’ye neden “yetmez ama evet” dediğini, o kamplaşmaya kitleleri neden âlet ettiğini izah edememektedir. Sonuçta işçicilik, “işçi” diyerek, toplumsal ve siyasal olanı kendi tekeline almak isteyen bireylerin ideolojisidir, ne Marksizmle ne de Leninizmle bir rabıtası mevcuttur. Soyut işçi, burjuva bireyin don değiştirmiş hâlidir. Dolayısıyla bu donda, burjuva siyaset alanına girmeye çalışanlara seslenilir, onlar çağrılır. Bu sesleniş ve çağrının amacı, burjuva siyaset alanını tehlikelerden korumaktır.
Aynı şey, “Türkiye Devrimci Hareketi” ya da “Komünist Hareket” gibi büyük başlıklar altında düşünüp hareket edenlerde de söz konusudur. Onlar da bu kavramlarla tarihe ve topluma ipotek koyup, kavramların işaret ettiği bireyleri burjuva siyaset sahnesine davet etmekten başka bir şey yapmazlar. Böylesi büyük “özne”li cümleler kuranların burjuva efendilere gizli bir mesaj yolladıkları açıktır: “yolumuzu açın, ben tüm tehditleri bertaraf ederim, meraklanmayın!”
Burjuva siyaset sahnesinin kapısında yalvarmanın bir diğer biçimi de “tarihsel ilerlemecilik”tir. Küçük burjuva sol, burjuva efendilerine seslenip, “biz sizin mirasınızı sahipleniyoruz, bilinmeyen bir gelecekte o ideallerinizi gerçekleştireceğiz, endişelenmeyin” demek zorundadır. Bu kesim, devlet ve demokrasi konusunda söz edebilmek için, burjuvaziye sürekli referans vermek zorundadır. Siyaset alanı burjuva devrimleriyle kurulmuştur ve o sahneye girmek için söz konusu devrimlerin huzurunda eğilmek şarttır. Bu yaklaşım, burjuvaziden ve onun devrimlerinden önce bir toplum ve bir tarih olmadığını iddia etmek zorundadır. Marx ve Marksizm, burjuvazi ve onun devrimleriyle ilgili yazıp çizdiği kadarıyla önemlidir. (Reklâmın iyisi kötüsü olmaz!) İnsan denilen putun tarihsel-toplumsal bağlarını ifşa eden bir Marksizm onlar için tehlikelidir. Zira “üretici güçler” gibi kavramlar insan iradesini yok saymaktadır.
Engels, Fransız devrimcilerini huşu içinde takip eden Alman yoldaşlarını uyaran bir kitap kaleme alır: Köylüler Savaşı. Kitabın girişinde Engels, mealen, “Fransızlara öykünmenize gerek yok, sizin de tarihinizde örnek alacağınız devrimciler var” der ve köylü Hristiyan halkların çeşitli mezheplerin bayrağı altında yürüttükleri devrimci mücadeleleri örnekleriyle anlatır. Bu kitap, bireyciliğin kisvesi olan işçiciliği giymiş laik küçük burjuvaların tüylerini diken diken edecek niteliktedir. Aynı şekilde, “devrim simyagerleri” tabiri de bugünün devrimcici küçük burjuvaların duymazdan geldiği bir uyarıdır. Benzer biçimde, Engels’e göre, I. Enternasyonal üyesi işçiler ilk Hristiyanlara benzemektedir. Tüm bu veriler üzerinden, bir küçük burjuvanın dinî metinlerin politikleştirilmesine ve birer bayrak olarak yükseltilmesine tepki koyması, tam da efendisiyle yaptığı akitle ilgili olmalıdır. Bu küçük burjuva için dinî metinlerin ve dinî mücadele birikiminin Marksistçe özümsenmesi ve yorumlanması saf, steril, burjuva “Marksizm” kurgusuna ve bireyliğine halel getirecektir. Burjuvaya yaranmanın yolu, onun düşman olduklarına düşman olmayı abartmaktan geçer.
Burjuvazinin insan ve birey putlarına, bunlar üzerine kurduğu dine mürit olan küçük burjuva solcular, gizliden, içeriye, görevlerini lâyıkıyla ifa ettiklerine dair bir mesaj vermektedirler. Demektedirler ki, “biz hâlâ o dine tabiyiz, siyaset alanına sizin putlarınızı rahatsız edecek hiçbir unsurun girmesine izin vermeyiz.” Bu mesaj, sosyalizm ve Marksizm kurguları üzerinden verilmektedir. Yani bu bireyler ağızlarını açtıklarında, her şeyi insan ve birey putuna göre anladığını, onlara göre bir dünya tasavvur ettiğini ve putların ebedîliği için yaşadığını sürekli söylemek zorundadırlar.
“İnsanın toplumsal ve siyasal iradesi” adına kapıda kimlik soran, kelle alan küçük burjuva bekçiler, toplumu kuran, siyaseti belirleyen güçlere daima selâm çakarlar. İlkel kabile dilleri üzerine çalışma yapanların da gösterdiği üzere, belirli bir kabilenin dilinde “insan”, o kabile üyelerini imler. Dolayısıyla kabile dışındaki her canlı, tehdittir. Benzer bir yaklaşım, burjuva siyaset alanında da geçerlidir. Yukarıdaki lafı eden küçük burjuva bekçi, insan sıfatına erişebilmek, insan olabilmek için o alana girmiştir ve o alanın dışındakileri “hayvan” olarak görüyordur. Başörtülü kadın, hakkını isteyen işçi, anadilinin ve tarihinin kavgasını veren Kürd vs. herkes hayvan derekesindedir. Bunlar burjuvazinin tarihsel ilerleme masalına inanıyorsa, ancak o vakit, insan olabilirler ve yaşamaya hak kazanabilirler. O masala inandığı vakit, başörtülü kadın, işçi ve Kürd ruhsuz birer makine dişlisi olduğunu kabul etmek zorundadır. Küçük burjuvaların bekçilik görevi, önce ruh sonra bedene mani olmak üzerine kuruludur.
Bekçilik görevi kâfi değildir. Küçük burjuvanın, sürekli, kapının önünü temizlemesi de gereklidir. Patronuna bir de bu sebeple hesap verir. Bugün ülkede dönen teorik-politik tartışmalar, bu bekçilik ve temizlik görevinin birer parçası olarak yürümektedir. Taraflar, efendilerinin verdiği görevleri en iyi kimin ifa edeceği konusunda yarışmaktadırlar. Tüm argümanlar, mantıksal safsataya ve yalana yaslanmak zorundadır. Denmelidir ki, “biz cumhuriyet mitinglerine katılmadık, din düşmanı değiliz, Kürd arkadaşlarımız var!” Denmelidir ki, “Gezi ortak görülen bir rüyaydı, solcu dindarlar iyidir, LGBT ve kadın arkadaşlarımız var!”
Bekçiler, din, millet ve sınıf üzerinden siyaset alanına taarruz eden kitleleri savuşturmak zorundadırlar. Kendilerini ancak bu surette var kılabileceğini düşünenlerin kurdukları örgütler, dinsiz, milletsiz ve sınıfsız bir masonik cemaate dönüşmeye mecburdur. Kitlelerin öfkeli saldırıları bu cemaatler içinde transforme edilmeli, yumuşatılmalı, parçalanmalı, etkisizleştirilmeli, sönümlendirilmelidir. Bu cemaatlerde birey olamadıklarını hisseden küçük burjuvalar ise meseleyi kökten hallederler ve kitlelerden uzakta, ham hayallerin peşine koşarlar. Bunların dünyasında, kimya simyaya, fizik matematiğe, biyoloji psikolojiye dönüşür. Kitlelerden kaçmak ya da onlara düşman olmak, kitlelerin kimyevî, fizikî ve biyolojik hareketliliğini ancak bu şekilde etkisizleştirecektir.
Kitlelerin sessiz veya çığlıkla yüklü saldırıları karşısında bugün sadece küçük burjuva bekçilerin mantar tabancalarının sesleri duyulmaktadır. Müslüman’ın, emekçinin, mazlum milletlerin öfkeli kıyamı kapıları topyekûn dövdüğünde, o tabanca seslerinin yerini kıyametvarî bir debdebe alacaktır.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: