Felipe
Bascuñán, “Bir Sınıfı Nasıl Birleştiremeyiz?” adlı makalesinde, Sınıfın Birliği
olarak bizim, egemen sınıfın işçi sınıfını bölüp ele geçirmek için kullandığı
farklı baskı deneyimlerine duyarsız olduğumuzu iddia ediyor. Bascuñán’ın
yazısı, ne yazık ki Sınıfın Birliği’nin gerçek konumlarını ve argümanlarını
yanlış yorumluyor, esasında o, bu konum ve argümanlarla pek fazla ilgilenmiyor.
2021’de
Amerika Demokratik Sosyalistler Kongresi (DSA) bünyesinde kaçak göçmenler için
af ve herkese çocuk bakımı hizmeti sağlanması konusunda aldırdığımız kararlar
ile DSA’in hain temsilcisi Jamaal Bowman’ın Siyonizmle flörtü nedeniyle
disipline sevk edilmesine ilişkin çağrımız, bizim işçi sınıfının belirli
kesimlerine diğerlerinden daha doğrudan ve orantısız bir şekilde fayda
sağlayacak belirli taleplerin farkında olduğumuzu ve bu taleplere duyduğumuz
ilgiyi açıkça ortaya koyuyor.
Bascuñán’dan
farklı olduğumuz nokta, biz bu talepleri, Marksistlerin her zaman yaptığı gibi,
tüm işçi sınıfının ortak çıkarlarını ifade eden talepler olarak ele almamızdır;
buna karşılık, “hepimizin paylaştığı çıkarların şu veya bu gruba aitmiş gibi
ele alınması” konusunda ısrar eden kimlikçi liberal teoriden söz etmek
gerekmektedir. Esasında, ırksal eşitsizlikler gibi eşitsizlik türlerinin temel
siyasi-ekonomik nedenlerini ele alabilecek kitlesel bir işçi sınıfı hareketini
bir kılmaya yarayacak yegâne yaklaşım, evrenselci yaklaşımdır.
Bascuñán,
işçi sınıfının nasıl birleştirilmemesi gerektiği konusundaki onca gevezeliğine
rağmen, işçi sınıfının tüm çeşitliliğiyle sahip olduğu çıkarları ve arzuları
ciddiye almaktansa kendi soyut teorik modelinin doğruluğunu kanıtlamakla daha
çok ilgileniyor gibi görünüyor. Geçtiğimiz yaz aynı Bascuñán, George Floyd
protestolarının ardından ivme kazanan polisin mali kaynaklarının kesilmesi
çağrılarını, “ırkçılık karşıtı hareketlerin ekonomi ile ırksal eşitsizlik
arasındaki derin bağları anlamakta sorun yaşamadığının” teyidi olarak okuyordu.
Bascuñán, nakit sıkıntısı çeken polis teşkilatlarının genellikle daha iyi
finanse edilenlerden daha fazla ölüme sebep olduğunun ve ülkedeki en beyaz (ve
en fakir) eyaletlerden bazılarının en yüksek polis cinayeti oranlarını
ürettiğinin farkında değilmiş gibi görünüyor; ayrıca, polisin mali
kaynaklarının kesilmesi çağrısının, en çok fayda sağlayacağını iddia eden işçi
sınıfından siyah ve esmer insanlar tarafından desteklenip desteklenmediğini de
sormuyor.
Mevcut
kanıtlar bunun böyle olmadığını gösteriyor. Protestolardan sadece iki ay sonra,
yaygın olarak dolaşıma sokulmuş olan bir Gallup anketi, siyahi insanların yüzde
81’inin polisin kendi bölgelerinde en az onlar kadar veya daha fazla zaman
geçirmesini istediğini ortaya koyuyordu. O zamandan beri, eski bir siyahi polis
şefinin, bütçeyi azaltma hareketinin “genç beyaz zengin insanlar” tarafından
yönetildiğini ilan ettikten sonra, siyahi seçmenlerden önemli bir destekle New
York Belediye Başkanlığını kazandığını da gördük. Daha yakın bir zamanda,
Minneapolis’teki seçmenler, şehirdeki emniyet müdürlüğünün yerini Kamu
Güvenliği Departmanı’nın almasını ve kişi başına asgari memur sayısı şartının
kaldırılmasını öngören bir oylama önergesini reddettiler. Referanduma verilen
destek, beyaz liberaller arasında siyah seçmenlere göre önemli ölçüde daha
yüksekti. Eski polis Derek Chauvin’in George Floyd’u soğukkanlılıkla
öldürmesinin üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra polis gücünün büyüklüğünde
bir azalma görmek isteyen siyahi seçmenlerin oranı, yalnızca yüzde 14’tü.
Bu,
polisin mali kaynaklarının kesilmesini savunanların polisliğe dair meşru ve
ciddi eleştirileri olmadığı anlamına gelmiyor; tabii ki var. Ayrıca biz, tüm
çalışanların illaki solcu olduğunu da iddia etmiyoruz. Oysa kısa süre önce
yapılmış bir çalışma, bizim, her kesimden işçi sınıfına hitap etmenin en iyi
yolunun, akademisyenler ve STK aktivistleri arasında yaygın olan ve üniversite
diploması olmayan çalışanların çoğunluğunu hareketten uzaklaştıran duyarcılık
söylemiyle örtbas etmeye çalışmak yerine, temel ekonomik meselelere odaklanmak
ve bunları evrensel terimlerle teorize etmek olduğuna dair kanaatimizi
destekleyen veriler sunuyor.
Gelgelelim,
Sınıfın Birliği ile onu eleştirenler arasındaki anlaşmazlık, bundan daha derin.
Bu itirazlarımızı aktardığımız yazıda, Sınıfın Birliği’nin gerçek niteliğini
açıklığa kavuşturmaya çalışacağız. Aslında bizim argümanımız basit: Biz,
Amerikan solunun yüzleştiği temel zorlukların büyük çoğunluğunun, solun önemli
ölçüde orta sınıftan müteşekkil bir terkibe sahip oluşundan, bu sınıfsal
yapının varlığını kabul etmeye, orta sınıfın ağırlığını azaltmaya bir türlü
yanaşmamasından ve orta sınıf üyelerinin siyasi çıkarlarını ve eğilimlerini
işçi sınıfına yansıtma alışkanlığından kaynaklandığına inanıyoruz. Biz, bunun
neticesinde, tam da Bascuñán’ın karşı çıktığını iddia ettiği egemen sınıfa ait
böl-yönet stratejisine destek veren ve ona yataklık eden bir siyaset ortaya
çıktığını düşünüyoruz.
Başka
bir ifadeyle biz, DSA da dâhil olmak üzere, fiiliyatta var olan Amerikan
solunun sınıfsal açıdan analize tabi tutulmasını öneriyoruz. Öte yandan,
Bascuñán’ın argümanının temelde idealist olduğunu söylüyoruz: Bascuñán,
sosyalist hareketin “baskı ve zulümle mücadele etmesini” savunurken, bunun
siyasi-ekonomik açıdan ne anlama geldiğini veya herhangi bir sosyalistin neden
“baskıyla mücadele”ye karşı çıkacağını hiçbir zaman açıklamıyor. Bascuñán için,
tercih ettiği politikayla anlaşmazlık, muhataplarının zihninde tam olarak
şekillenmiş bir şekilde ortaya çıkan, gizemli bir kökene sahip ahlaki bir
zaaftır ve tercih ettiği politikayı desteklemek, bu politikaların sınıf
mücadelesi açısından bir anlam ifade edip etmediğinden bağımsız olarak, ahlaki
bir zorunluluktur. Bu analitik titizlik eksikliği, onun şu veya bu ütopik
talebe yönelik kendi estetik tercihini daha geniş işçi sınıfının gerçek
çıkarlarıyla karıştırmasına ve bu politikaya yönelik Marksist soldan gelen
eleştirileri anlamamasına yol açıyor. Bu yazıda da dile getirdiğimiz üzere, bu,
hiçbir şekilde Bascuñán’a has bir davranış kalıbı değil: burada daha çok,
onlarca yıldır işçi sınıfından kopmuş bir solun öngörülebilir ve tutarlı
patolojisi mevzubahistir. Sol, onlarca yıldır hâkim liberalizmin dış merkezli
yörüngesinde ilerlemiştir.
Devam
etmeden önce, orta sınıfın “var olmadığı” veya onun esasen uygun bir Marksist
kategori olmadığını söyleyen, kaçınılmaz olarak gündeme gelen, ama temelde
asılsız olan iddiaları bir kenara bırakmamız gerekiyor. Aslında Marx da hem Kapital’de[1]
hem de Artı Değer Teorileri’nde[2] orta sınıfı uzun uzadıya tartışır.
Orta sınıfın varlığına dair muazzam miktarda ampirik veri mevcuttur. Marksist
iktisatçılar ve sosyologlar, bu gerçeği izah etmek için hatırı sayılır miktarda
mürekkep harcamışlardır.[3]
Marx’ın
orta sınıf olarak adlandırdığı şey, doğrudan artı değer üretmeyen, bunun yerine
sanayi işçileri tarafından artı değerin üretimini ve ticari işçiler tarafından
piyasada gerçekleşmesini kolaylaştıran bir grup düşün işçisidir. İşçi sınıfının
beden işçilerinden oluşan kısmı, sanayi ve ticarette artı değeri üretir ve
gerçekleştirir, böylece toplumdaki tüm sınıfların (örneğin işçiler,
kapitalistler, toprak sahipleri) toplam gelirini yaratır. Orta sınıf, buna
karşılık, Marx’ın “üretimin genel gider maliyeti” olarak adlandırdığı şeydir.
Onun sözleriyle, orta sınıf, “yararlı” ve “gerekli”, ancak işçi sınıfının geri
kalanıyla birlikte sömürülmesine rağmen artı değer üretmemesi anlamında,
“üretken değil”dir. Sadece, sermayenin sahipleri adına artı değerin üretilip
realize edildiği süreci yönetir. Orta sınıfın geliri (“üretim maliyeti”)
karşılığında yerine getirmesi gereken işlev, beden işçilerini “denetlemek” ve
“disiplin altına almak”tır; bu, ya doğrudan işe alma ve işten çıkarma gücüyle
ya da normlar üzerindeki otorite aracılığıyla, ideolojik olarak gerçekleşir. Bu
ekonomik işlevin siyasi alana nasıl yansıdığı ise, solcu ve liberal-ilerici
siyasi söylem ile işçi sınıfına ve önceliklerine yönelik tutumların niteliğinde
açıkça görülür. Orta sınıf, genel olarak sınıf veya sömürüyle değil, doğruluk
ve görgü kurallarıyla ilgilenir: İş yerinde gün boyu diğer işçileri denetler,
disiplin altına alır ve “eğitir”; iş dışında ise günün geri kalanında insanlara
ahlak dersi verir ve onları denetler.[4]
Bu
noktada şunu söylememiz gerek: biz, orta sınıf kökenli her insanın kötü bir
siyasete sahip olduğunu, her bireyin siyasetinin mekanik olarak sınıfsal konumu
tarafından belirlendiğini veya orta sınıfa mensup insanların bir şekilde işçi
hareketinden dışlanması gerektiğini düşünmüyoruz. Sorun, tek tek orta sınıfa
mensup insanlar değil. İstisnaları olsa da ortada karakteristik bir orta sınıf
siyaseti olduğunu görmeliyiz.
Özünde
biz şunu söylüyoruz: bugün olduğu gibi, orta sınıfın işçi hareketinin durması
gereken alana egemen olmasına izin verilmemelidir. Bu egemenlik, sol kurumlarda
liberal siyasetin hegemonyasına yol açar ve artık siyasete katılmayı büyük
ölçüde bırakmış olan işçi sınıfını siyasi bir sesten mahrum bırakır. Biz, ilk
planda böyle bir sorun olduğunu kabul etmediğimiz takdirde, beyan ettiğimiz
siyasi hedeflerimize ulaşma yeteneğimize yönelik bu varoluşsal tehdidi çözme
umudumuzun olmadığını düşünüyoruz.
Temenniler
Yerine Marksist Analiz
Amerikan
solunun orta sınıf karakterinin açık bir göstergesi, esasen yeryüzündeki her
kitle üyeliğine sahip sosyal demokrat veya komünist partide geçerli olan
Marksist kimlik siyaseti eleştirisini uygulama veya doğru bir şekilde kavrama
konusundaki yetersizliğidir.
Eric
Hobsbawm ve Hintli Maocu devrimci Ajith gibi çeşitli düşünürler tarafından
paylaşılan bu Marksist kimlik siyaseti eleştirisi, Amerikan bağlamında en kesin
şekilde Adolph Reed tarafından formüle edilmiştir. Reed, kimlik siyasetini
“neoliberalizmin sol kanadının sınıf siyaseti” olarak adlandırmıştır.
Biz,
tam da bu eleştiri üzerinden, Bascuñán'ın DSA’de sıkça dile getirilen
makalesinin temel iddiasını reddediyoruz. Bu iddiaya göre, ABD solundaki
herkes, örneğin şirketler tarafından desteklenen Onur Yürüyüşleri gibi yüzeysel
sembolik eylemler ile düşünceli bir felsefi ve nüanslı kesişimsel sosyalist
proje arasındaki temel ayrımı anlayabilmelidir. Oysa bugün ABD solunda, “sahte”
liberal kimlik politikaları ile “hakiki” sosyalist kesişimsellik arasında
neredeyse hiçbir anlamlı ayrım kalmamıştır.
Öznel
hakikiliğe dayalı bir ayrım ortaya koymaya yönelik her girişim, uzun süredir
siyasi bir karakterden yoksun olan, yeniden canlanan bir ABD solunun
belirtisidir. İşaret edilecek bir siyasi geçmiş olmadığı için, tek başvuru
kaynağı, hakikilik iddiaları olmaktadır.
Bu
hakikilik siyaseti, mevcut eşitsiz toplumsal pratiklerin sürdürüldüğü somut
biçimleri örtbas etmekle kalmıyor, aynı zamanda baskıya duyarsızlığa ilişkin
(Bascuñán’ın argümanının merkezinde yer alanlar türünden) asılsız suçlamaların
işçi sınıfı siyasetini baltalamak ve yok etmek için kullanıldığı kurumsal
mekanizmaları da gizliyor. Burada, Bernie Sanders ve Jeremy Corbyn’e yöneltilen
iftiralarda en açık şekilde görülse de, aynı zamanda işyeri dayanışmasını
baltalamak, emek disiplinini dayatmak, kamusal eğitimi özelleştirmek gibi
neoliberal politika girişimleri listesindeki diğer eylemleri başarıyla
uygulayan geniş bir eğilimden söz edilmektedir.
Bascuñán’ın
neoliberal politikanın sosyalist siyasetten kolayca ayırt edilebileceği
yönündeki iddiası, bu politikanın sosyalist siyaseti baltalamada ne kadar güçlü
bir şekilde etkili olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor; bu bariz eksiklik, çok
daha derinlikli bir analize ihtiyaç duyuyor.
Bizimkiler,
tartışmalı ifadeler. Bu sebeple, ilgili ifadeleri gerçek zaman ve mekâna uygun
kılmak yoğun bir çaba gerektiriyor. Sahte liberal kimlik politikaları ile
gerçek sosyalist kesişimsellik arasındaki sözde ayrım bir kurgu, ancak belirli
bir siyasi-ekonomik oluşuma dayandığı için varlığını sürdüren bir kurgu.
ABD
solu, yalnızca orta sınıfa eğilimli olmakla kalmıyor, liderlik katmanı da orta
sınıfın belirli bir alt kümesine bağlı. Gerçekte var olan ABD solu, özellikle
büyük şehirlerde, neredeyse tamamen eğitimli liberal orta sınıflara dayanıyor
ve liderlik düzeyinde akademi, medya ve STK’lardan oluşan sacayağının nüfuzu
altında. Dolayısıyla, sol, yalnızca gerçek anlamda sosyalist politikaları
savunabilecek bağımsız bir siyasi tabandan yoksun olmakla kalmıyor, aynı
zamanda bu kurumlar aracılığıyla sermayeye tabi kılınıyor.
Biz
bu yazıda, bahsini ettiğimiz sacayağının üç bileşeni ele alacak, bunların solu
nasıl etkilediğini izah edeceğiz.
ABD
solu, sermaye için ciddi bir tehdit haline gelecekse, bu kurumlara olan
bağımlılığını kabul etmeli, ideolojilerini kesin bir dille reddetmeli, kendi
bağımsız kurumlarını geliştirerek, bu kurumlara olan bağımlılığından
kurtulmalı, seçilmiş politikacılarını bu bağımsız kurumlara karşı sorumlu
kılmalı ve ABD işçi sınıfındaki tabanını yeniden inşa etmelidir.
Bu
yazının, bu temel sorunla doğru düzgün hesaplaşmayı engelleyen savunma
mekanizmalarından bazılarının ortadan kaldırılmasına katkıda bulunacağını
umuyoruz.
DSA’deki
İşlevsel Bozukluğun Kökenleri
İlkin
şunu anlamamız gerek: Orta sınıfın sol partileri ve kurumları ele geçirmesi,
sadece DSA ve Amerikan soluyla sınırlı bir mesele değil. Piketty, bu noktada
tüm dünya genelinde bir “snop sol”un ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca,
Avrupa’da sol partilere giden işçi sınıfı oylarının azaldığı, artık herkesin
kabul ettiği bir gerçek.
Gelgelelim,
bu süreç, ABD’de diğer birçok gelişmiş ülkeye kıyasla çok daha fazla ilerlemiş
bir haldedir. Bu sürecin bir neticesi olarak bugün DSA, en azından büyük
kentlerde ve birçok küçük kentte orta sınıfın bir sol örgütü ele geçirmesi
pratiğinin zirvesini ifade etmektedir.
Amerikan
solunun sınıfsal yapısı farklı bir içerik ve biçim kazanmıştır. O da dünya solu
gibi “snoplaşmıştır.” Gelişmiş dünyada neredeyse tek örnek olarak ABD, kitle
desteğine sahip bir sosyal demokrat veya komünist partinin kalıcı bir şekilde
ortaya çıkmadığı bir yerdir. Orantılı olmayan seçim sistemi, Kızıl Korku ve
Stalin’in Komünist Parti’nin kurulacak halk cephesi içerisinde Demokratik Yeni
Düzen koalisyonuna tabi olması konusundaki ısrarı, kitlesel bir işçi partisinin
hiçbir vakit yaşama imkânı bulamamasına neden oldu.
Sonuç
olarak Amerikan solu, böylesi bir partinin kurumsal hafızasından veya
soyağacından beslenmeyen bir yapıdır. Avrupa’da bazı sol partiler, ağırlıklı
olarak işçi sınıfı tabanını muhafaza etmeyi bilmişlerdir. Bunlar genellikle,
ideolojik ve örgütsel katılıklarıyla orta sınıfa mensup amatörleri partiden
uzak tutan Portekiz ve Yunan komünist partileri gibi post-Stalinist
partilerdir. Hollanda Sosyalist Partisi gibi birkaç parti ise, büyük ölçüde
demokratik olmayan yollarla da olsa korudukları “proleter” yönelimle birlikte
kurulmuştur.
Buna
karşın, İngiliz İşçi Partisi veya Almanya’daki Sol Parti gibi esasen orta sınıf
partileri haline gelen partiler bile, işçi sınıfıyla aralarındaki bağ kopmuş
veya kopma sürecinde olsa bile, işçi sınıfıyla organik bir bağ kurmanın nasıl
bir şey olduğuna dair bilince ve hafızaya halen daha sahiptirler. Demek ki bu
partilerde orta sınıfın partiyi ele geçirme çabalarını püskürtmek için mücadele
eden sesler var, demek ki partinin geri kalanı, genel manada bu ele geçirme
çabaları gerçekte yokmuş gibi davranmamış.
Öte
yandan, DSA’in hiçbir vakit işçi sınıfından oluşan bir toplumsal tabanı olmadı.
Dolayısıyla, tam da bu sebeple, söz konusu hayaletin kurumsal bir hafızası yok.
Bunun sonucunda örgüt, sınıf tabanını tümüyle inkâr etme eğilimindedir.
Sınıfın
Birliği’nin DSA’deki orta sınıf eğilimini örgütün temel sorunlarının ana sebebi
olarak gösterme çabalarına yönelik örgüt içerisinde geliştirilen savunmacı
yaklaşımın politik-ekonomik açıdan izah edilmesi gerekiyor. Oysa bu eğilim tüm
çıplaklığıyla ortada.
DSA’deki
her iki tarafın da ekmeğini yemeyi arzulayan akıl, işçi sınıfını sayısız
ötekiden biri olmaya indirgiyor. Bu anlayış üzerinden, liberallerle kurulan
koalisyonda “ilericileri” öne çıkartmak ya da polis kurumunun ilga edilmesi
gibi orta sınıfa has hayaller aşkına herkese sağlık hizmeti türünden işçi
sınıfının gündeme getirdiği acil taleplere yoğunlaşacak, emeği ilgilendiren
meselelere odaklanacak işçi grubu oluşturma veya kampanya yürütme imkânı
bulamıyorsunuz, “sınıf indirgemeciliği” için kendi bulunduğunuz şehirde bir
alan açamıyorsunuz.
DSA’daki
aktivistler genelde yüksek eğitimlidir, sanayide yürütülecek sendika
faaliyetleri için yetersizdir, ayrıca belirli bir sektörde ve işyerinde işe
girip orada sendikalaşmayı sağlamak ya da militan sendikacılık faaliyetlerini
canlandırmak gibi gösterişsiz işlerle pek ilgilenmez. 2019’daki taban
stratejisinin yüzleştiği kader, bu ilgisizliğin delili. Bu taban stratejisi,
her ne kadar DSA’in dilinden eksik etmediği bir şey olsa da, DSA içinde işçi
sınıfına mensup geniş bir gönüllü tabanının eksikliği ortaya çıktıkça, zamanla
az sayıda işçi sınıfına odaklı çalışma grubu veya şubenin ilgilendiği bir
konuya dönüştü.
Buna
karşılık, kimlik temelli girişimler, yaygınlaşmakla kalmadı, aynı zamanda
kimliği esas alan duyarsızlık suçlamaları denilen tehdit giderek her yanı
kuşattı, bu suçlamalar, aşırı bir temkine ve otosansüre, hatta düpedüz paranoya
ve çatışma atmosferine yol açtı. Özünde bu sorunlar, yalnızca sola özgü değil;
bunlar, üniversite siyasetine, haber merkezlerindeki kavgalara ve STK
kariyerizmine aşina olan herkesin bildiği sorunlardır.
Ortalama
bir DSA üyesi, gündelik sohbetlerde DSA’in çarpık sınıf yapısı konusunda
hemfikir olabilir. Aşırı solcu bir mahalledeki şubenin ekip biçtiği hobi
bahçelerindeki çalışmalarla ilgili şaka yapabilir, hatta birden fazla ırka
mensup insanlardan oluşan işçi sınıfı adına zulüm hikâyeleri anlatan lisansüstü
öğrencilerinin gösterisiyle alay edebilir. Fakat örgütün bir şubesi, bu
dengesizliği gidermek için somut bir şey yapmak zorunda kalınca, şu türden bir
basmakalıp mantık ortaya çıkar:
1.
Sol, orta sınıf değildir, çünkü orta sınıf diye bir şey yoktur. Ücret
karşılığında çalışan herkes, üst düzey yönetici pozisyonlarında olsalar bile,
işçi sınıfına mensuptur; solun çoğu, zaten üst düzey yönetici pozisyonunda
olmadığı için, bunun bir önemi yoktur.
2.
Sol, orta sınıf değil, ama orta sınıf olsaydı iyi olurdu. Örgütlerimizi
oluşturan aşağı doğru hareket eden Y kuşağı ve Z kuşağı üniversite mezunları,
kesişimsel sosyalizmi anlıyor ve bu nedenle işçi sınıfına liderlik edecek
militan öncüyü oluşturmak için doğru fikirlere sahipler. Ne de olsa Engels, bir
burjuvaydı.
3.
Kimliğe aşırı odaklanıp ABD solunu etkisiz fraksiyonlara bölenler, orta sınıf
solcular değil, patronların işini onlar adına yapan Sınıfın Birliği’dir.
Hepimiz, zaten işçi sınıfına mensup olduğumuz ve gerçek sınıf birliğini
sağlamak için bunu fark etmemiz gerektiği halde, solu işçi sınıfı ve orta sınıf
olarak bölenler, patronlardır.
Bir
başka yaklaşım, “orta sınıf”ın klasik bir Marksist sınıfı temsil etmediğini
söyler. Bu anlayışa göre, ABD’deki orta sınıfın karmaşık sınıfsal konumu, bu
terimi kullananların analizinde bir kusurmuş gibi takdim edilir. Oysa orta
sınıf, gerçekte “çelişkili bir sınıfsal konumda " var olur. Çünkü
sermayenin radikal işçi hareketine yönelik tepkisi, yaygın ev ve hisse senedi
sahipliği, tüketimcilik, diplomatik kimlik, gelir düzeyleri farklı mahalleler
ve burjuva ideolojisinin sistematik yayılımı yoluyla sınıfsal sınırları
tarihsel planda bulanıklaştırmıştır. Bu gerçekliklerle yüzleşmemek, Marx’ın
orta sınıf hakkındaki uzun tartışmalarından habersiz, gerçek maddi analizi
bayağılaştırılmış bir “Marksizm” lehine bir kenara bırakmaktır.
Öte
yandan, bu meseleyle dürüstçe hesaplaşmayı engelleyen en önemli faktör,
muhtemelen, 2008 mali krizinin uzun süren sonuçlarıyla genç ve eğitimli orta
sınıfın büyük bir bölümünün işçileşmesidir; bu gerçeklik sayesinde ABD’de
solculuk, yeniden canlanma yaşamıştır.
ABD
solunun fazlasıyla orta sınıf olduğu iddiasına yönelik en ciddi itirazda,
esasında orta sınıfın önemli bir kısmının şu anda işçi sınıfında yer
aldığından, çoğunlukla değersizleştirilmiş bilgi işçisi ve hizmet işlerinin
belirli bir alt kümesine ait olduğundan bahsedilir. Eskiden gelecek vaat eden
bir güç olarak görülen orta sınıfın proleterleşmesinin belirgin olduğu
koşullarda, solun sorunlarını neden çarpık bir sınıf bileşimine bağlayalım ki?
Bu
soruya şu cevap verilebilir: üniversite mezunu birçok solcu, sermaye tarafından
ne kadar ezilse de, orta sınıfa özgü kariyere sahip olma beklentisi içine
girmiş ama bu beklentiler öngörülebilir kimi sorunlara yol açmıştır. Bu
sorunlarla daha önceki dönemlerde de karşılaşıldığına hiç şüphe yok:
“Proletaryanın sınıf
çıkarlarıyla özdeşleşmek, birçok aydın için kolay değildir. Aydınlar,
bireysellik, rekabetçilik, sorunları yalnızca fikirler çerçevesinde çözme
çabası, kişisel varlıklarının önemli görülmesine dönük beklentiler türünden,
başlangıçtaki eğitimlerinin ve yaşam tarzlarının beraberinde getirdikleri
yükleri taşırlar. Tarih boyunca devrimi destekleyen aydınlar, bu tür
eğilimlerle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Birçok aşırı solcunun yaptığı
hatanın kökeninde bu sınıf temelli zayıflıklar yatmaktadır.
Bu durum, özellikle büyük
ölçüde gençlerden oluşan, neredeyse tamamı 35 yaşın altında olan bir hareket
için geçerlidir. Bu kişilerin çoğu üniversite mezunudur, ancak iş
arkadaşlarının çoğunun olmadığı koşullarda çalışmaktadırlar. Birçoğunun maddi
refah geçmişi vardır ve geçmiş veya potansiyel ayrıcalıklarıyla ilişkilerini
çözmemişlerdir. Birçoğu bir işe, bir topluluğa veya bir aileye uzun vadeli bir
bağlılık kurma deneyimine sahip değildir. Bunlar, dünya görüşümüzü ve siyasi
çalışma yöntemlerimizi etkileyen önemli özelliklerdir. Dahası, toplumsal
istikrar eksikliği, aydınların tipik zayıflıklarını tespit etmeyi ve
değiştirmeyi veya aslında buna karşılık gelen güçlü yönleri fark etmeyi ve
geliştirmeyi zorlaştırmıştır.”[5]
Bu
kültürel yük ile hesaplaşma konusunda zafiyet gösteren birçok sınıf dışı solcu,
işçi sınıfının öncüsü olmaktan ziyade, onun içinde sürgün edilmiş, yöneticilik
haklarını geri kazanmak için çırpınan kişilerdir.
Yerinde
bir materyalist tespitle: DSA, pratikte New York, Los Angeles, Şikago,
Vaşington, San Fransisko Körfez Bölgesi gibi büyük kent merkezlerinin
hâkimiyetinde hareket etme eğilimindedir. Bu şubelerin üyeleri, genellikle
diğer yerlere göre daha yüksek gelirlidir ve esnek çalışma saatlerine göre
çalışmaktadır; bu da onlara örgütün iç tartışmalarında önemli bir söz hakkı
tanır. Bu büyük şubeler arasında yapısal bir güç birliği söz konusudur: Büyük
stratejik kararları üyeler nadiren alırlar, bunun yerine, o büyük kararları, o
konumlarda çalışacak vakte sahip üyelerden oluşan çalışma grupları ve icra
komiteleri alırlar.
Ülke
genelinde DSA’in ortalama üyesi sınıf dışı bir nitelik arz etse de bu durum,
büyük kentlerdeki yönetimlerin, dolayısıyla örgütün genelinin liderliğini işgal
etme eğiliminde olan üyeler için pek geçerli değildir. Bu liderlik tabakası,
örgüt içinde kendini koruma amaçlı olarak temel konular etrafındaki
tartışmaları çarpıtan bir tür seçkinci grup meydana getirmiştir.
Irk
ve sınıf meseleleri üzerinden bizim gibilere yöneltilen, duygu temelli
suçlamalar ile “sınıf indirgemeciliği” öcüsünden sürekli dem vuran konuşmalar,
esasında DSA içerisinde açığa çıkmış olan meselelerin şiddetinin birer
yansımasıdır. DSA, kendi sınıfsal bileşimi meselesini sumen altı edip,
kendisini daha az tehdit edecek konulara odaklıyor. DSA, kendi içerisinde
profesyonel-yönetici kesimin aşırı nüfuzuyla hesaplaşmayı varoluşuna yönelik
bir tehdit olarak görüyor:
“Liberal elitlere savaş
açmak, muhafazakâr ajandayla veya neoliberal bir projeyle gayet iyi örtüşen bir
şeymiş gibi görülüyor. Zengin liberaller, iyiliksever ve şefkatli üst sınıfın
çağdaş asaletinin dayattığı yükümlülüğü benimsedikleri sürece, liyakat ve
teknokrasi temelli dünya görüşlerini veya erdem anlayışlarını tehlikeye
atmadan, ayrıcalıklı olduklarını açıktan beyan edebiliyorlar. Fakat, safları
büyük ölçüde profesyonel yönetici sınıfından ve onlara katılmak için can atan,
işçileşmeye meyilli orta sınıfa mensup, beceriksizlerden oluşan bir sosyalist
hareket için mevcut üyeleri ile işçi sınıfının geri kalanı arasındaki
karşıtlığı kabul etmek, tüm siyasi projenin sorgulanmasına neden oluyor.”[6]
Bu
rahatsız edici sorunla yüzleşmek yerine, DSA, kendi içerisinde her daim,
belirli bir konunun “potansiyel müttefikleri yabancılaştırıp
yabancılaştırmayacağı” sorusunu tartışıp duruyor; bu, marjinalleştirilmiş
grupların kendi kendini seçen temsilcilerine, grubun bir üyesinin belirli bir
girişimle zarar görebileceği hikâyeler anlatmaları için geniş bir alan tanıyan
öznel bir standarttır. Rakipleri, daha sonra ya boyun eğer, somut kanıt
istemeyi ve duyarsız görünme riskini almayı seçer ya da kararsızları, girişimi
üstlenmemenin potansiyel müttefiklere daha fazla zarar vereceğine ikna eden
daha cazip bir karşı hikâye anlatırlar. Gizemli bir şekilde, bu
marjinalleştirme hikâyelerindeki “potansiyel müttefikler”, Bard
Üniversitesi’nde edebiyat alanında lisansüstü eğitim gören bir öğrenciyle aynı
şeylerden her zaman rahatsız oluyor gibi görünüyor. Bascuñán’ın Sınıfın
Birliği’ne yönelik eleştirileri de tam olarak bu türe giriyor.
Bizim
amacımız, bu idealist sis perdesini dağıtıp, DSA’in sorunlarını profesyonel
solun akademi, medya ve STK’lardan oluşan sacayağının somut kurumsal bağlamına
yerleştirmek. Ancak bu sayede, mevcut DSA tartışmalarının yetersiz
standartlarını reddederek, bu konular etrafındaki duygusal gerilimi azaltmayı,
içinde bulunduğumuz bu vampir şatosundan çıkış yolunu göstermeyi ve modern ABD
solunun siyasi etkinliğini sınırlayan kurumsal gerçeklere yeniden odaklanmayı
umabiliriz.
Sacayağının
İlk Ayağı: Akademi
Çoğunlukla
seçkin dört yıllık üniversite mezunlarından oluşan bir örgüt olan DSA’in
tabanını, Amerikan toplumundaki temel amacı sınıfsal tabakalaşmayı liyakate
dönüştürmek ve egemen sınıf egemenliğini meşrulaştırmak olan kurumlar
şekillendirmiştir. Ancak, bunun esas olarak, sınıf analizini ders salonlarının
küçük bir kısmı hariç hepsinden dışlayan, tümüyle post-Marksist bir müfredatla
başarıldığını varsaymak hatalıdır. Aksine, geleceğin DSA solcularının
kimliğinin şekillenmesinde önemli olan, kabul süreci, akran ağı, iş arama ve
kampüslerdeki aktivist deneyimi gibi sınıf haricindeki akademik yaşamın sabit
özellikleridir.
Markalaşmış
üniversitelere kabul edilmek istiyorsanız, temelde bir kimliği anlatmayı
öğrenmiş olmalısınız. Burada dile dökeceğiniz kimlik, kabul bürosu
çalışanlarının duymak istediği türde bir kimlik olmalıdır. Böylelikle, ABD’deki
elitlerin kendilerine dair çizdikleri, birden fazla etnisiteyi kucakladıklarına
dair imaj, bir şekilde öğrenciye yansıtılabilmelidir. Blake Smith’in de dediği
gibi:
“Eğitim, yüzünü duyarcı
kimlik siyasetine çeviriyor. Bu, yeni bir şey değil. Yeni olan, üniversite
yönetimlerinin ve öğretim üyelerinin öğrencilerin benlik algısını etkilemek
yerine, yeni ideal kişiliğin savunması gereken değerleri empoze etmeleridir. Bugün
ideal olan, başkalarının aslında acımasız bir rakip olduğunu unutturacak kadar
çekici ve cana yakın biri olmak değil, imtiyaz üzerine kurulu sistemden
yararlandığı gerçeğini, başkalarının unutmasını sağlayacak ölçüde herhangi bir
tür sosyal adaletsizliği aşmış olduğunu, ikna edici bir dille anlatabilmektir.
[vurgu bana ait].”[7]
Çoğunlukla
özel mahallelerde ve kent merkezlerinde yaşayan, birden fazla etnisiteyi içeren
orta sınıfın, kabul sınavlarından sıyrılıp geçmeye çalıştığı bu süreçte, ilgili
sınıfın mensupları, hem başarı şanslarını artırmak hem de bu tırmanışın
acımasızlığını sosyal adaletçi dille gizlemek için, kendi kimliklerinin altını
çizen unsurları silah olarak kullanmayı öğreniyorlar. Bu alışkanlıkları, büyük
ölçüde değişmeden DSA liderliğine de taşıyorlar.
Ağ
kurma ve iş arama süreci, öğrencilere profesyonel seviyeye yükselmeye
çalışırken bir başka yıkıcı kuralı daha öğretir: meslektaşlarınız hakkında asla
toplum içinde kötü bir şey söylemeyin. Bir gün önemli bir iş bağlantısı için
onlara bağımlı olacaksınız, bu yüzden bir takım oyuncusu olun. Bu basit bir
nezaket kuralı gibi görünse de, çoğu zaman ilkeler konusunda yaşanan ama
aslında bastırılmış kişisel rekabetlerden ibaret olan anlaşmazlıkların
yaşandığı sol örgütlerdeki demokratik tartışmalar için korkunç sonuçlar
doğurur.
Kampüs
aktivizmi denilen deneyim, öğrencilerin düzenli değişimiyle şekillenir. Deneyim
kıttır ve bu nedenle aktivist grubun liderleri, kişisel dostluklarına dayanarak
halef seçebilir veya kişisel düşmanlıklarına dayanarak, onları reddedebilirler.
Kampüslerdeki aktivist örgütleri, öğrenci protestolarının yönetimini
profesyonelleştirmişlerdir. Bu örgütler, kurumun işleyişine yönelik herhangi
bir tehdidi sınırlayan sembolik tavizlerin yanı sıra huzursuzluk için bir
emniyet valfi sağlayan kampüs yöneticileri tarafından oluşturulurlar. İsyan,
üniversite deneyimi için ödenmesi gereken bir bedeldir.
Ayrıcalıklıların
kimlikleri üzerinden gördükleri baskıları bir ritüel dâhilinde anlatıp
durmaları, yoldaşlık kisvesi altında klikleşme, el sıkışma ve
memnuniyetsizliğin güvenli kanallara yönlendirilmesi, bütün olarak sol
siyasette yaygınlaşmış meselelerdir. Çünkü bu davranışları üniversitede öğrenen
aynı kişiler, artık ABD solundaki katılımcıların büyük çoğunluğunu
oluşturmaktadır. Bu gerçeklik, DSA’in “çarpık sınıf yapısının, kampüs
aktivizminin patolojisini ve işlevsizliğini yeniden üreten, aşılmaz bir orta
sınıf alt kültürüne dönüştüğüne” dair tespitimizin temel sebebidir.
Son
olarak şu söylenmeli: birçok radikalin akademik kariyer alanına çekilmesi,
solun kendi önceliklerine dair anlayışını olumsuz yönde etkilemiştir.
Akademisyenler, geleneksel bilgi birikimini altüst eden yeni fikirler üretmeye
ve birbirlerini gölgede bırakmaya teşvik ediliyorlar. Bu yenilik arayışı,
işyeri örgütlenmesinin temel ilkelere dayalı, koalisyon odaklı ve açıkçası çoğu
zaman sıkıcı çalışma biçimiyle çelişiyor. Bu “sorunları yalnızca fikirler
alanında çözme girişiminin” karakteristik bir örneği, Bascuñán’ın ırk ve sınıf
yaklaşımıdır.
Bascuñán,
ırk ve sınıfı incelerken, “sınıf” kavramının tamamen soyut bir şekilde
anlaşılmasının, grup farklılaşması veya işçiler arasındaki rekabet gibi
karmaşık ampirik gerçeklikleri açıklayamayacağını savunuyor. Ancak bizim için
tartışmanın konusu bu değil; daha ziyade, bu özelliklerin günümüze nasıl devam
ettiği, hangi tarihsel değişimlere uğradığı ve nasıl ele alınabileceği sorusu.
Bascuñán buna, üstesinden geldiğini iddia ettiği türden tarih dışı
soyutlamalarla dolu, basmakalıp liberal kesişimselci söylemle cevap veriyor.
Bascuñán’ın
ırkçılık anlayışı, Yeni Düzen ve Jim Crow gibi çeşitli tarihsel dönemlerden
yararlanarak, günümüz eşitsizliklerinin tarihsel koşullarını yaratan ırksal
politikalara vurgu yapıyor. Bugünü açıklamak için tarihe işaret eden yazarın
yaptığı açıklama, cevaplardan çok daha fazla soruyu doğurmaktadır: “Okullar da
ayrılmış durumda, kamu eğitimini yerel emlak vergileriyle finanse eden bir
ülkede, ırksallaştırılmış sınıf çizgileri boyunca farklı yaşam sonuçlarının
yeniden üretimi, açıkça ırkçı yasalara ihtiyaç duyulmadan ortaya çıkar.” Eğer
Bascuñán’ın buradaki amacı, yalnızca ırksal eşitsizliklerin hâlâ var olduğunu
belirtmekse, o zaman analizi boş olduğu kadar tartışma götürmez bir iddiayı
temel almaktadır: ırksal eşitsizlikler gerçektir, ancak analiz etmeye çalıştığı
şeyin nedeni değil, sonucudur. Eğer açık, kurumsal olarak onaylanmış ırkçılığa
ırksal eşitsizlikleri devam ettirmek için ihtiyaç duyulmuyorsa, o zaman bu
ırkçılık neden vardır?
Bascuñán,
Reagan’ın “sosyal yardım alanının efendileri” ve “polislik kültürü” ile ilgili
demagojisine dair örneklere değiniyor. Oysa bunlar, yirmi birinci yüzyılda
ırksal eşitsizliklerin neden devam ettiği konusunda ikna edici bir açıklama
sunmuyorlar. İkna edici değiller, çünkü yazar, esasen bu örneklere değinirken
lafı dolandırıyor.
Bascuñán,
ırkçılığın günümüzde “gerçek bir maddi güç” olarak sürekliliğini göstermeye
çalışırken, belirli bireylerin benimsediği günümüzdeki ırkçı tutumlar ile
sendikalarda ırk ayrımcılığı veya Jim Crow ayrımcılığı gibi ırksallaştırılmış
toplumsal uygulamalar arasındaki ayrımı bulanıklaştırıyor. Irkçı tutumlar,
ırksallaştırılmış toplumsal uygulamaları meşrulaştırmak için açıkça gerekli
olsa da ve daha genel olarak ırksal eşitsizlikleri meşrulaştırmaya hizmet
edebilseler de, ikincisinin devam eden ekonomik varlığını açıklayamazlar. Bu
nedenle, “şovenizm” gibi muğlak yapılara karşı mücadele etmek, maddi bir
değişim getiremez, çünkü “şovenizm”, maddi bir kategori değildir.
Buscuñán’ın
kendisi de “işçilerin (beyazların üstünlükçü kültürü gibi) soyut bir toplumsal
ilişkiye karşı mücadele etmediğini”, medeni haklar, ayrımcılık karşıtı yasalar,
eşit barınma ve istihdam ve bütünleşik okullaşma gibi belirli maddi hedefler
için mücadele ettiklerini belirtiyor.
Bascuñán,
kendisindeki ve DSA’deki “ırkçılık karşıtlığı”nın programatik veya politika
temelli değil, kültürel olduğu gerçeğini örtbas etmek için bu tür maddi
hedeflere işaret ediyor. Kişisel tutum veya inançlardan bağımsız olarak,
sermaye birikiminin teşviklerinin nasıl eşitsiz toplumsal sonuçlar ürettiğini
anlamak yerine, “ezilmenin kişilerarası yönünü” ve “Soldaki şovenist tutumları”
vurguluyor. Liberal ırkçılık karşıtlığını sözde reddetmesine rağmen, Bascuñán,
ırksal eşitsizliklerin kültür tarafından düzeltilmesi gereken muğlak bir
“ırkçılık” tarafından sürdürüldüğü inancını paylaşıyor.
Bascuñán,
kültür politikalarını çağdaş siyasal ekonomiyle uzlaştıramıyor. Bu nedenle o,
aslında kendisinin de eleştirdiği “kapitalizmden ayrı, kendi özerk mantıklarına
sahip tarih ötesi güçler”le ilgili anlayışa yol açan bir “zulüm ve baskı”
anlayışı geliştiriyor. Bu durumda, “tikel ve genel” ile ilgili lafları anlamını
yitiriyor. Çünkü sınıf mücadelesi kavramını, kapitalist üretimle bir ilişkisi
bulunmayan, “belirli baskı biçimlerine karşı gelişen tüm mücadelelerin” basit
bir toplamına indirgiyor. Yakın zamanda başka bir yerde belirttiğimiz gibi,
böyle bir analiz, “gelişmiş kapitalist toplumlarda yaygın olan, bireysel haklar
ideolojisini esas alan sıradan ve dürüst liberalizmden” gayrısına ihtiyaç
duymaz.
Bascuñán,
DSA’in günlük siyasi çalışmaları için somut bir rehberlik sunamaz. “Irkçılık
karşıtlığı”, programatik olmaktan ziyade kültürel olduğu için, bizim “sınıf
indirgemeci” politikamız ile kendi “kesişimselci sosyalist” politikası arasında
pratik bir ayrım yapmayı başaramamaktadır. Hem polis reformu hem de Herkes İçin
Sağlık Hizmeti, tüm işçilere yardımcı olacak önerilerken, aynı zamanda
azınlıklara fayda sağlayacak genel politikalardır. Birini “ırkçılık karşıtlığı”
olarak niteleyip diğerini nitelemeyen, gerçek ayrımı görmüyor, salt sözdeki
farklılığa odaklanıyordur.
Son
tahlilde, Bascuñán’ın “kesişimselci sosyalizmi”nin ya pratikte bizim “sınıf
indirgemeciliğimiz”le aynı şeyi ifade ettiğini ya da halkın enerjisini, karşıt
sınıf çıkarları tarafından güvenli bir şekilde etkisizleştirilip
özümsenebileceği baskın liberal ırk ilişkileri çerçevesine geri yönlendirmeye
hizmet ettiğini görüyoruz.
Sacayağının
İkinci Ayağı: Medya
Yakın
dönemde açığa çıkan Bernie Sanders dalgasının bileşeni olan solcular, eski
solculardan daha kapsamlı bir sol medyaya sahipler. Ellerinde artık çok sayıda
radikal podcast ve dergi var. Bunlar, doksanların ve iki binlerin o karanlık
günlerinde gördüğümüz yayınlardan çok daha radikal ve herkesçe ulaşılabilecek
pratikler. Fakat bu medya, içerik itibarıyla solcu olsa da biçimde halen daha
kapitalist. Abonelerin desteğine muhtaç olan yayın organları, istikrarlı bir
izleyici kitlesi oluşturmak zorunda.
Dahası,
sol medyanın yükselişi, birçok ana akım liberal yayın kuruluşunun
duyarcılaşmasıyla aynı zamana denk geldi ve bu durum, sol medyada da karşılık
buldu. Bu eğilim, Teen Vogue, Vox web sitesi ağı gibi kuruluşların, milenyum
kuşağının üniversite sosyoloji seminerlerinin etkisinde olan içeriklere yönelik
talebini fark etmesiyle 2013-2014’te ivme kazanmaya başladı. Söz konusu kitle
için bu, yalnızca tipik üniversite nostaljisinin değil, aynı zamanda 2008
krizinin ardından üniversite eğitimine yaptıkları yatırımın, kendilerine vaat
edilen finansal ve sosyal açıdan ödüllendirici kariyerleri üretememiş
olmasından kaynaklanan derin bir şikâyetin neticesiydi. Duyarcı medyanın ilk
dalgası, “belki de üniversite eğitiminiz sizi finansal olarak rahat ettirmedi,
ama sizi daha iyi bir insan yaptı, çünkü bu politik ve sosyal açıdan hassas
içeriği okuyabiliyorsunuz” diyerek, bu haklı şikâyet duygusuna hitap etti (ve
onu yeniden yönlendirdi).
Trump’ın
beklenmedik zaferi ve ardından gelen genel liberal çılgınlığın ardından, New
York Times, Washington Post, NPR gibi ana akım liberal yayın
kuruluşları da aynı yolu izledi. Bu kitlelerin, Jacobin veya gelişmekte
olan podcast evreni gibi sosyalist medya kuruluşlarıyla örtüşmesi göz önüne
alındığında, sol medya kuruluşları, kendilerini, liberal kuruluşların yaptığı
gibi, ahlaki olarak yatırım yaptıkları öz imajlarını yüceltmedikleri takdirde,
geçmiş tvitleri ortaya çıkarıp iptal etmeye istekli bir kitleye bağımlı
buldular. Sol medya figürleri, örneğin siyasi muhalifler tarafından 2020 Bernie
Sanders kampanyasına yöneltilen asılsız ırkçılık ve cinsiyetçilik suçlamaları
gibi hassas konuları eleştirel bir şekilde ele almaları gerektiğinde, ne kadar
eleştiriye katlanmaya hazır olduklarını hesaplamak zorunda kaldılar.
Elizabeth
Warren’ın Sanders’a yönelik saldırılarının hedefine ulaşmasına imkân sağlayan,
Warren liberalizmi ile Sanders sosyalizmi arasında bir çizgide duran kitleye
mali açıdan bağımlı olan sol medyaydı. Sanders’ın yenilgisinin ardından sol
medya daha da kötüleşti. Artık önemli bir siyasi projeye bağlı olmayan sol
medya, sol ilkeler üzerine dolaylı tartışmalarla aklanmış olsa da, salt ticari
bir girişime dönüştü.
Sol
medyanın kritik bir kusuru da ortak değerler ve kimlik etrafında şekillenen
“topluluklar” anlayışını normalleştirmesidir. Öncelikle, ABD’deki sol söylemin
büyük bir bölümünün dayandığı internet medyası, özünde kapitalist bir girişim.
Dolayısıyla, bu tür “toplulukların ortak çıkarları ve kimlikleri” niş medya
pazarlarına zaten önceden paketlenmiş olarak gelir. Bu toplulukların kimliksel
göstergeleri, baskıcı bir toplumsal ana akımdan gizlenen, eğitimli ve uyumlu iç
grubu, sıradan dış gruptan ayıran kültürel referanslardan daha az yıkıcı
göstergelerdir. Bu iç grup markalaşması, sol kimlikli web sitelerine ve
podcast’lere daha fazla insan çekmekle kalmaz, aynı zamanda sol kimlikli medya
figürlerini, kimin gerçek kesişimselci sosyalizmi temsil edip etmediğinin temel
yargıçları olarak konumlandırır; bu da onların öngörülebilir kişisel
çıkarlarıyla umutsuzca çatışan bir rol üstlenmelerine neden olur.
Sol
medyanın kimlikçi bir referans çerçevesine bağlı oluşu, sosyalist siyaset için
ölümcül bir sonuca yol açıyor: Sol medya, kendilerini hem sol hem de azınlık
sesleri olarak konumlandıran Alexandria Ocasio-Cortez gibi politikacıların
sicilini ve eylemlerini ciddi ve kapsamlı bir şekilde eleştiremiyor. Müesses
nizama bağlı Demokrat Partilileri eleştirenleri ırkçılıkla suçluyor.
Sol
medya, son dönemde kimlik karalamalarına suç ortaklığı yapıyor. Bu suç
ortaklığı, esasen, ana akım Demokratların “kim olursa olsun maviye oy verin”
şantajının kırmızı boyalı bir versiyonuna dönüşme tehlikesi taşıyor. Bu
şantajda siyasi figürler, kötü sicillerini gizlemek ve sonuç alamamalarına
rağmen tutsak, ahlaki açıdan yatırım yapmış bir kitleyi kendilerine oy vermeye
zorlamak için itaatkâr medyaya güveniyor.
Daha
genel olarak, tabandaki DSA üyelerinin siyaseti anlamaları ve solcu olarak
kendilerini anlamaları için sol medyaya bağımlı olmaları, temel çatışmaları
görünmez kılıyor veya çıkarlarını çarpıtıyor. Örneğin, Bernie kampanyasında
neyin yanlış gittiğine dair değerlendirmeye halen daha rastlanamıyor. Çünkü
solcu birçok yazar ve podcast yayıncısı, sorumluluklarını dürüstçe
değerlendirirlerse bağlantılarını sonlandırmak zorunda kalacak. Bu durum,
aslında ticari olan rekabetin taraflarına gereğinden fazla önem atfedilmesine
neden oluyor. Kitleyi konsolide etme girişimleri, siyaset kisvesine
büründürülüyor.
ABD’deki
sol medyaya özgü temel düzeydeki çıkar çatışması ve sahtekârlık, tabandaki
sosyalistleri, solun karşı karşıya olduğu temel sorunlar konusunda sürekli kafa
karışıklığı içerisinde tutuyor, sol örgütlerin etkinliğini baltalıyor ve niş
medya pazarının dilimlenmesi üzerinden egemen sınıfın böl-yönet stratejilerine
hizmet ediyor.
Biz,
sol medyanın, egemen sınıfın böl-yönet stratejisine, somut olmayan idealist bir
boşlukta yardım ve yataklık ettiğini iddia etmiyoruz. Bu, sol medya
figürlerinin satılmış kişiler olmasıyla ilgili bir mesele değil. Aksine, sol
medyada yeniden üretilen belirli kimlik temsili modelinin kendisi, sınıf
siyasetini bastırmayı doğrudan mali çıkarı olarak gören bir dizi güçlü kurum
tarafından destekleniyor. Bu baskılar ve iyi eğitimli bir izleyici kitlesinin
histerik eleştirilerinin baskısı altında, sol medya, katılımcılarının en iyi
(veya en kötü) niyetlerine rağmen, egemen sınıfın böl-yönet stratejisini
yeniden üretmekten kendini alamıyor.
Sacayağının
Üçüncü Ayağı: Liberal STK’lar
Bascuñán’ın
sahici olanla olmayanı karşı karşıya getiren analizi, hem Nixon’dan Reagan’a
uzanan kültürel gericilik döneminin hem de Jim Crow yasaları üzerinden
işletilen ayrımcılık siyasetinin hukuki ve somut zemine kavuştuğu rejimin
yaşadığı yenilginin ardından, ABD’de verilen insan hakları mücadelesini
müteakip oluşan Siyah Güç dönemini referans alıyor. Ama bu analiz, bir yandan
da bu Siyah Güç hareketinin öne çıktığı dönemde Demokrat Parti’ye yakın siyahi
profesyonel sınıfın mülk edinildiği ve saflara katıldığı gerçeğini göz ardı
ediyor. Reed, bu gerçeği şu şekilde tarif ediyor:
“Bu anlamda, Siyah Güç’ün
milliyetçi yorumu, hem yeterince öz-bilinçli olmaması hem de kültürün
eserlerini ve kendine özgü özelliklerini bütünlüğüyle karıştırıp onları tarih
dışı bir özgünlük teorisine dönüştürmesi bakımından naifti. Bunun iki sonucu
oldu. İlk olarak, somut tarihsel bağlamından soyutlanan siyah kültürü,
dinamizmini yitirdi ve meta biçimini aldı (örneğin, kırmızı, siyah ve yeşil
bayraklar, daşiki denilen Afrika kıyafetleri, kabarık Afro saç tarzı,
Siyahilerin çektikleri çileyi anlatan “siyahistismar” filmleri, kötü şiir
koleksiyonları vb.). İkinci olarak, kültürü bir çatışma alanı olarak tanımlamak
suretiyle, görünürde siyasallaştırırken, siyah milliyetçiliği aslında hareketi
depolitize etti, böylece somut milliyetçi çerçeve güncelle, ancak
basitleştirilmiş bir birlik siyaseti aracılığıyla ilişki kurabildi.
Dolayısıyla, siyasi programlar üzerindeki hegemonyasını siyah toplumundaki en
iyi örgütlenmiş unsura, yani idari elite devretti.”[8]
Bu
“idari elit”in yükselişi ve Siyah Güç dönemindeki profesyonel ırki temsil
politikaları, ABD solunda, sınıf sömürüsüne karşı sosyalist mücadelede gerekli
eşit bir ortak olarak örtük biçimde genele teşmil edilmiş, tarih dışı bir
“zulm”e işaret eden, artık çok daha yaygın bir eğilimin ideolojik referans
noktası olmakla kalmıyor. O dönemin kentsel refah yönetimi kurumları, aynı
zamanda ilerici kâr amacı gütmeyen kuruluşların ve diğer STK’ların modern
ekosisteminin de tarihsel prototipidir. Bu ekosistem, siyahların meselelerinin
kapladığı alanın çok ötesine yayılmış, toplumun birçok farklı kesimindeki
radikal hoşnutsuzluğu, yapısal olarak kapitalist elite karşı sorumlu kanallara
yönlendiren bir tür “simüle edilmiş sivil toplum” haline gelmiştir.
Kamu
yönetimi ile sermaye arasında yer alan bu geniş sözde “üçüncü sektörün” tarihi
ve siyaseti, yakın zamanda yayınlanan bir Catalyst makalesinde kapsamlı
bir şekilde ele alındı.[9]
Bu
makalede Fong ve Naschek, STK politikalarının üç özelliğini şöyle tanımlıyor:
1.
STK politikaları teknokrattır ve aleni politik çatışmaların bastırılmasına,
böylelikle, toplumsal sorunların yetkili profesyoneller tarafından
yönetilmesini sağlamaya odaklanırlar.
2.
Bu politikalar hizmet odaklıdır ve siyasi olarak parçalanmış seçmen gruplarına
sunulan hizmetlerin verimliliğini ve kalitesini artırmaya odaklanırlar; bu
grupların siyasi gücünü inşa etmeye çalışmazlar.
3.
Bunlar topluluk odaklıdır, çünkü “topluluk” kavramının belirsizliği, hem
toplumsal reformların kapsamını sınırlar hem de profesyonelleşmiş topluluk
temsilcilerinden oluşan bir liderlik sınıfının yetiştirilmesine imkân tanır.
İlk
madde, DSA’in büyük kent merkezlerinde neden önemli kararları kapalı kapılar
ardında aldığını, bu kararların neden üyelere onaylatılmak üzere takdim
edildiğini, örgütün şubelerinin mesleki açıdan utanç verici kabul edilen açık
çatışmalardan kaçınıldığı bir makine gibi nasıl yönetildiğini açıklamaya
yardımcı oluyor. Üçüncü madde de önemli, çünkü kimlik siyasetinin nasıl
anlaşılacağına dair somut ve maddi bir çerçeve sunuyor.
İlerici
görülen STK’ların bilindik taktikleri, önceden belirlenmiş üyeleri güden
profesyonel politik görevlileri esas alır. Bazen bu üyeler, eposta
listelerinden seçilir. Üyeler, katıldıkları toplantılarda önceden belirlenmiş
planlara dair görüşlerini aktarırlar. Başarılı bir toplantı, tüm
anlaşmazlıkların yönetildiği bir toplantıdır. Bu siyasi görevliler, büyük
metropol bölgelerinde yaygın olduğu gibi, DSA liderliğine katıldıkları ölçüde,
bu profesyonel alışkanlıklarını da beraberinde getirirler ve çatışmayı
bastırarak, tabandaki üyelerin siyasi gelişimini etkili bir şekilde
engellerler.
STK’cı
âlemde dile getirilen “topluluk” kavramı, fazlasıyla değişkendir. Bu sayede STK
profesyonelleri ile girişimci siyasetçiler, topluluğun çıkarlarını dile getirme
imkânı bulurlar. Üniversitede marjinalliği aşma ile ilgili öğrendikleri
hikâyeleri satarlar. Bu süreçte kendilerini dinleyecek özel bir kitle
oluştururlar. Kimse, gerçek fiziki topluluklara resmi demokratik yollardan
hesap verme gereği duymaz. Topluluğun temsilcileri topluluklarını, sahip
oldukları biyografiler, itina ile oluşturulmuş medya imajları ve
akademik-mesleki kimlik bilgileri aracılığıyla temsil ederler.
Bu
profesyonellerin içinde yaşadıkları STK ekosisteminin temel yapısal özelliği,
bu kuruluşların sermayenin yapacağı bağışlara dönük mali bağımlılığıdır.
Tarihsel olarak, özel kapitalist vakıflar (özellikle Ford, Kresge, Clinton vb.
gibi büyük hibe dağıtımcıları), bu sektörü kendilerine bağımlı hale getirecek
şekilde tasarlamışlardır. Dolayısıyla STK’lar, kapitalizme açıktan meydan
okumadan, onun içinde kalarak, yalnızca teknokratlarca yönetilen, toplum
tarafından onaylanan hizmetler sunabilirler. Mesleki kariyer temelli çıkar ve
sektörün mali çıkarı bu noktada iç içe geçer. “Kimlik siyasetini
profesyonel-yönetici sınıfın sınıf siyasetine” dönüştüren, tam da bu
bileşimdir.
Neoliberal
dönemde STK tarzı örgütlenmiş “topluluk örgütleri”, Roosevelt döneminden Carter
dönemine kadar uzanan süreçte kurulan NAACP [Ulusal Siyahların Gelişimi
Derneği] gibi sivil toplum kuruluşlarının, işçi sendikalarının hatta Elks
Derneği gibi yardım kuruluşlarının yerini aldı. Bahsi edilen örgütler, eskiden
geniş kitle tabanlarından besleniyor, sermayeye halkın sınırlı ama gerçek
taleplerini dayatabiliyordu. Neoliberal dönemde ise bunların yerini profesyonel
STK’lar aldı. Bu değişim sayesinde piyasa, kitle demokrasisi karşısında önemli
bir zırha kavuştu, ayrıca, hükümetin sosyal yardım hizmetlerini sunma işine son
verdiği koşullarda, bu işi üstlenmek suretiyle STK’lar, kitle demokrasisinin
devlete zararlı yanlarını törpülediler.
Fong
ve Naschek’in de ifade ettiği biçimiyle, DSA, tüm o kitlesel yapısı ve kendi
içinde seçim yapıyor olma haliyle hayırlı bir kurum tabii. Bu anlamda
DSA, neoliberalizm öncesi dönemin kitleleri esas alan demokratik örgütlerin
geleneğini yeniden canlandırdı. Ancak bir yandan da DSA’in büyük kentlerdeki
şubeleri, kendilerini kuşatan STK ekosistemi içerisinde, bu alanın basıncı
altında yaşamaya çalışıyorlar. Aynı ekosistem, haklı olarak, DSA’i yurttaş
katılımı ve topluluk temsiliyeti konusunda önemli bir rakip olarak görüyor. Bu
gerçeklik dâhilinde ilerici STK’ların emekçileri, siyasi kadrolar, sendika
bürokratları vs. DSA lideri oluyor. Bu da DSA’in sermayeyle mücadele etmesi
gereken üçüncü sektör olma vasfını yitirmesine ve belirli odaklara bağımlı hale
gelmesine yol açıyor.
Profesyonel
topluluk örgütlenmesinin doğduğu yer olan Şikago’da bahsini ettiğimiz
sacayağının STK ayağı oldukça sağlamdır. Saul Alinsky’nin kırklarda faal olan
Endüstriyel Alanlar Vakfı’nın ilk günlerinden bu yana şehir, kentsel misyon
alanında örgütçü olmayı uman aktivistler ve ilahiyat öğrencileri için bir
eğitim alanı olarak hizmet vermiştir. Yerel ve küresel soldaki çağdaş
örgütlenme kültürünün teknik içeriğinin çoğu (birebir görüşmeler, hedefler,
ilişkisel çalışma, derinlemesine dinleme, ajitasyon, lider yetiştirme vb.)
köklerini yüzyıl ortasında Şikago’da ortaya çıkan yapılara borçludur.
Şehirde
mahalle temelli kâr amacı gütmeyen kuruluşların yoğunluğu, Endüstriyel Alanlar
Vakfı’nın etkisinin hâlen daha kalıcı olduğunun kanıtıdır. Ancak, altmışların
sonlarına doğru Şikago’daki Alinskici topluluk örgütlenmesi, şehirde faal olan
hayırsever vakıfların öncelikleri ve akademisyenlerin araştırma konusunda
yoğunlaştıkları ilgi alanlarıyla derinlemesine iç içe geçmiş, bir laboratuvara
dönüşen kentte “katılımcı-müdahaleci” olmaya yönelik yeni teşvikler açığa
çıkmıştır.
Daley
mekanizması yetmişlerin sonunda dağılma noktasına geldiğinde, “makine karşıtı”,
“bağımsız”, “reformist” veya “ilerici” kisvesi altında hizalananlar, aynı
zamanda STK dünyasında derin çıkarları olanlardı. Barack Obama’nın Şikago’daki
ilk yıllarına dair anlatılar, kent üniversiteleri, topluluk örgütleri ve
hayırsever vakıflar arasında uzanan birçok rotaya dair canlı bir yol
haritasıdır.
Seksenlerin
ortalarına gelindiğinde, organik bir sese atıfta bulunurken kasıtlı olarak
belirsiz olan “topluluk” ifadesi, daha gerçek ve sınırlı bir tanıma kavuşmuş;
yerel vakıflara dayanan, makul derecede istikrarlı bir fon akışına sahip,
topluluk temelli kâr amacı gütmeyen kuruluşlar kümesi olarak tanımlanmıştı.
Bugün
Woods, Crossroads, Joyce, Wieboldt, Crown ve Field gibi vakıflar, Şikago’da
etkili güçler olmayı sürdürüyor, şehrin topluluk temelli sivil toplumunu
finanse ediyor ve şehirdeki sol siyasetin kapsamını sınırlandırıyor.
Vakıflar,
seksenlerde ve doksanlarda okul reformu meselesinde olduğu gibi ya da 2020’de
George Floyd vakası sonrası yaşanan protestoların ardından “Siyahların
hayatlarını merkeze almak ve Siyah karşıtlığıyla mücadele etmek” amacıyla 10
milyon dolarlık bir fon oluşturma kampanyasında yaptıkları gibi bir araya
geldiklerinde, eğitimcilere, medyaya, STK yöneticilerine bu vakıfların borusunu
öttürmekten başka bir seçenek kalmıyor.
DSA
içinde faal olan STK’lar, bizim yönelttiğimiz eleştirilere yaygın şekilde maruz
kalıyorlar. Gelgelelim, 2016-2020 arası dönemde Bernie Sanders rüzgârının
estiği koşullarda sol, tüm o aşırı özgüveniyle, STK liderlerinin sol içerisinde
önemli mevkilerde oluşunu, “sosyalist hareketin STK’lara sosyalist hatta
ilerlemeleri konusunda baskı uygulama fırsatını sunduğunu” düşündü. Ama Bernie
rüzgârının dinmesi sonrası sola ilişkin yapılan her türden dürüst
değerlendirme, sürecin tam tersi yönde işlediğini ortaya koydu. “İdeolojik
netliğe ve sayısal güce sahip, ilerici müttefiklerin ya yüzeceği ya da boğulma
riskiyle karşı karşıya kalacağı bir dalga yaratan kitle örgütlerinden oluşan
bir sosyalist hareket” yerine, liberallerin kitle örgütleri aracılığıyla hareket
ederek, liberal bir dalgayı peşinden sürükledikleri bir hareketin oluştuğuna
tanıklık ettik.
Sonuç:
DSA’de Güç Yapısı Gerçekte Ne Durumda, Nasıl Olmalı?
Burada
aktardığımız solcu sacayağa dair analizi yapmamızın nedeni, bizim içeride
koltuk kapmak istememiz değil. Bilâkis biz analizi, Sınıfın Birliği’ne
katılmadan önce Bernie’ye yakın olan, ama sonra DSA’in devrimciymiş gibi
çınlayan sosyalist söylemiyle, pratikte aşırı liberal pozu kesen, politik
açıdan liberal STK’ların kuyruğuna takılan, seçilen temsilcilerin hesap
vermemesini sağlamak adına onlara kol kanat geren yaklaşımı arasındaki
çelişkiyi anlamlandırmak isteyen üyelerimizin müşterek çabalarının verdiği
ilham ve şevkle yapıyoruz.
Bizim
analizimiz, DSA içerisinde güç yapısının nasıl işlediğini ortaya koyma amacını
güdüyor. Çünkü biz, işçi sınıfına dayanan sağlıklı ve geniş kitleleri
kucaklayan bir sosyalist örgütün inşasının, uğruna çabalamaya değer bir hedef
olduğunu düşünüyoruz.
Hâsılı;
mevcut haliyle DSA, gücü kitlesel üyelerin eline teslim edemez. Güç, DSA’in
(kırılgan olan) resmî iç demokrasisi veya Ulusal Siyasi Komite’deki (NPC) resmi
görevli hiyerarşisi aracılığıyla uygulanmaz. DSA’in fiili liderleri, neredeyse
sadece New York, Şikago, Los Angeles, Vaşington ve San Fransisko Körfez Bölgesi
gibi ana merkezlerde yoğunlaşmış, kariyerist aktivistlerden oluşuyor. Bu
isimler, birbiriyle bağlantılı bir toplumsal-mesleki ağ içerisinde hareket
ediyorlar. İlgili ağ ise liberal sol sacayağına ait kurumlara bağımlı. Bu
liderler, nüfuz, medyada yer alma, bazı durumlarda doğrudan istihdam konusunda
ilgili kurumlara çalışmak zorundalar. Araştırmalar konusunda buralardan
teşvikler ve yardımlar alıyorlar. Yeni üyeler, bu tür ilişkilere şaşırıyorlar,
bu da bir bütün olarak örgütün sosyalist hedeflerine zarar veriyor.
Bu
liderlik ağı, iç içe geçseler de bahsini ettiğimiz sacayağına bağlı kurumlardan
farklı bir yerde duruyor. Söz konusu liderler, zaten Bernie Sanders’ın 2016
kampanyasının ardından DSA’in içine girdiği büyüme sürecinde ortaya çıktılar.
Liderlerin oluşturduğu ağ ile sacayağı arasındaki temel farka, kafa
karışıklığına yol açan asli meseleye odaklanmak gerekiyor: Liderlerin
oluşturduğu ağ, kariyerist niteliğini gizlemek adına, sosyalist hareketin
eskiden beri kullandığı terimlere başvuruyor.
Kendi
içinde örgüt liderleri, profesyonellerden oluşan bir ağ kurma çabasını “kadro
geliştirme” olarak yaftalıyorlar. profesyonel sınıfın ağın içindeki kişileri
asla kötülememe alışkanlığı, “kadro disiplini” veya “yoldaşlık” olarak
görülüyor. Ara sıra sıkıntı çıkartan insanların angarya işlere koşturulması
“kitle stratejisinin icra edilmesi” olarak sunuluyor. Üniversiteleriyle övünen,
kendilerini oradan tanımlayan, orta sınıfa mensup veya mensup olmak isteyen DSA
üyelerine yaranma çabası, “çok ırklı işçi sınıfındaki potansiyel müttefiklerden
kopmamak” olarak yutturuluyor.
Tüm
bunlar, Bernie kampanyalarının ivmesini büyük ölçüde heba eden bir örgütte bir
araya geldi. Ülke genelindeki küçük ve orta ölçekli şubelerin kahramanca
çabaları kıymetliydi, ama birçok büyük şehirdeki şube çürüdü, STK’ların eline
geçti veya her ikisine birden tanıklık etti. Üye sayısındaki artış neredeyse
durma noktasına geldi. Örgüt küçüldü. Ayrıca ortada işçi sınıfı içerisinde
önemli bir kitle tabanına ulaşıldığına dair bir emare de yok.
DSA
siyasetçileri, birkaç istisna dışında, dikkat çekici bir şekilde kontrolden
çıkmaya meyilli olduklarını kanıtladılar. Bugün DSA, en az elli kat daha büyük
bir örgüt olmasına rağmen, Sosyalist Alternatif’ten Kshama Sawant kadar
etkileyici bir başarı öyküsü yazdığını asla iddia edemez.
Bascuñán
görmüyor olabilir ama biz, bu durumu sosyalist siyasi proje için ciddi bir
sorun olarak görüyoruz. Sol, işçi sınıfını örgütlemek için var. Biz de bu
yüzden buradayız. Eğer bunu başarıyla yapamıyorsak ki yapamadığımız gayet açık,
neyi yanlış yaptığımızı dikkatle sorgulamalıyız. Tuhaf ve giderek işlevsizleşen
bir DSA, işçi sınıfının kurtuluşu davasına pratikte fiilen zarar veriyor.
Anlamsız soyutlamalar dile getirmek, ütopik ama ateşli hayallere dair
tembellere has ahlak dersler vermek yerine, Bascuñán ve arkadaşlarının mevcut
durumu hak ettiği ciddiyetle ele almalarını tercih ederiz.
Sınıfın Birliği
3
Ocak 2022
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Örneğin bkz. Capital I: s. 450, 549-60, 986; III: s. 509-10. Penguin
baskısı.
[2]
Marx/Engels Collected Works, Cilt 31 ve 32, özellikle 31. Ciltte s.30 ve
32 Ciltte s. 196, 198, 504.
[3]
Örneğin bkz.: Martin Nicolaus, “Proletariat and Middle Class in Marx”, Studies
on the Left, Cilt 7, Sayı. 1, 1967. Val Burris, “Capital Accumulation and
the Rise of the New Middle Class” Review of Radical Political Economics,
Cilt 12, Sayı. 1, İlkbahar 1980. Simon Mohun, “Unproductive Labor in the US
Economy 1964-2010” Review of Radical Political Economics, Cilt 46, Sayı.
3, 2014. Simon Mohun, “Class Structure and the Distribution of National Income,
1918-2012,” Metroeconomica, Cilt 67, Sayı. 2, 2016.
[4]
Marx’ın orta sınıfla ilgili şu iki özlü ifadesine bakmak gerek: “[Ricardo’nun]
vurgulamayı unuttuğu şey, orta sınıfların sürekli artan sayısıdır; bunlar, bir
yanda işçi, diğer yanda kapitalist ve toprak sahibi arasında kalanlardır. Orta
sınıflar geçimlerini, giderek artan bir ölçüde, doğrudan gelir üzerinden
sağlarlar [yani orta sınıf, bir genel gider maliyetidirler, üretimde açığa
çıkan önemsiz masraftır (faux frais)]. Orta sınıflar, işçi kitlesinin
sırtında ağır bir yük oluştururlar ve üstteki on bin kişinin sosyal güvenliğini
ve gücünü artırırlar” (Marx/Engels Collected Works, Cilt 32, s. 198).
“Net üründeki artış sebebiyle, üretken olmayan işçiler için daha fazla alan
açılır; bu işçiler, üretken işçinin ürünüyle yaşarlar ve onun sömürülmesindeki
çıkarları, doğrudan sömüren sınıfların çıkarlarıyla az çok örtüşür” (A.g.e.,
s. 196).
[5]
Bay Area Socialist Organizing Committee, “Confronting Reality/Learning from the
History of Our Movement”, Nisan 1981, MIA.
[6]
Sohale Andrus Mortazavi, “The Professional-Managerial Novel: Clarifying the
Realities of Class”, 10 Eylül 2021, Hedge.
[7]
Blake Smith, “The Woke Meritocracy”, 5 Nisan 2021, Tablet.
[8]
Adolph L. Reed Jr. “Black Particularity Reconsidered”, 1979, Libcom.
[9]
Benjamin Y. Fong ve Melissa Naschek, “NGOism: The Politics of the Third
Sector”, Bahar 2021, Catalyst.


0 Yorum:
Yorum Gönder